"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Perşembe, Ekim 29, 2009

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın.

Salı, Ekim 27, 2009

Yapraklarin bir sebebi var


Bugünlerde bütün parklarda, bahcelerde ve sokaklarda ellerindeki motorlu korkunc aletlerle yapraklara karsi savas acmis bütün o adamlara hatirlatmak isterim ki:
"Yapraklarin bir sebebi var. Bicilmis cimlerin bir sebebi yok."
Robert Fulghum
Ne Biliyorsam Hepsini Anaokulunda Ögrendim
Ne demek istedigim yeterince acik degilse bir de sunu okuyun lütfen.
Fotograf:Ela2007

Salı, Ekim 20, 2009

Pek de memnun degilim artik kendimden :(

Yaptigim her seyde daha sade, daha dogal ve daha "sürdürülebilir" bir yol buldugum ve bu yüzden kendimden cok memnun oldugum bir dönem vardi. Gecti... Simdi yaptiklarimdan yari mutlu, yari mutsuzum...

Haftasonu esimin alisveristen Noel kurabiyeleri ile dönmesi uyari isareti oldu. Bu pek lezzetli, nefis seyler (özellikle Nürnberg'e özgü Lebkuchen) dünyanin bu kösesinde bu kadar erken satilmaya basliyorsa sebepsiz degil. Biraz günessiz, soguk günlerin etkisi var. Insanlar tatli, baharatli, özel bir seylerin arayisina giriyor ve careyi Noel havasini Ekim'e cekmekte görüyor. Ama ticari bir yönü de var elbette isin. Ne kadar erken girilirse bayram havasina, o kadar cok kazaniyor kimi sirketler. Bayram kimin bayrami, belli degil. Velhasil bu havalara kapilmamak elde degil ama tüketim terörüne kurban gitmemek icin ara yolu bulmak gerekir diyenlerdenim. Gecen yil ara cözümü evde bol baharatli ve yemisli (tarcin, yeni bahar, kakule, kisnis tohumu, badem, ceviz, kuru üzüm,...) kekler yaparak bulmustuk. Marketlerde gördügüm Noel keklerine misilleme olarak...
Bu yil yapacagima söz verip, hep unuttugum Cheesecake'in (peykek?, peynir keki? ) zamani oldugunu hatirlatti iste o alisveris torbasindan cikan Lebkuchen.
Kendimden memnun kollari sivama sebebim oydu. Eski ve üzerinde oynanmis bir tarif cünkü.

Tereyagin üzerini cizip eksi krema yazmisim. Tereyag yerine krema kullanarak yag oranini azaltma fikri Tijen'den. Bizlerle paylastigi icin bin kez daha tesekkür etsem ona az. Ben bazi tariflerde %30'luk kremayi hatta %10'luk eksi krema ile degistiriyorum. Sonucun hala memnun edici olmasi sasirtici :)
5 yumurtanin üstünü de cizip 3 yumurta yazmisim. Ah, iste yine pek memnunum kendimden.
Seker yerine Agave nektari kullaniyorum. Isil sayesinde haberdarim ondan da. Ona da tesekkürler! Agave'nin tadini sekere denk buldugumdan, yaklasik ayni miktarda koyuyorum. Bakin bakin, iste bir kez daha memnuniyet kapliyor icimi. Rafine seker yemeyecek olmamiza seviniyorum.
Yumurta beyazlarinin ayrilip iyice cirpilmasi gerek. Mikserim yok benim mutfagimda. Cok aradim, beni gerekli olduguna inandiracak bir tarife rastlamadim bugüne dek. Kücük, elektrikli mutfak esyalarina karsi süpheci durusum kücük mutfak aletlerine karsi yok. Onlar endüstriyel üretimden gecip market raflarinda yerini bulan hazir gidalara karsi en büyük yardimcilarim benim. Bu kez de bir cirpma teli yetisiyor imdadima. Elektrik tüketmeden, kol gücüyle sonuca ulastigim, -ve bu arada da hareket edip biraz isindigim :D - icin bir kez daha pek memnunum kendimden.
Quark kullandim, yagsiz olanindan sectim; hamur icin unum tam un, yagim zeytinyagi. Oysa orijinal tarifte tereyag var yine, veya margarin. Güzel, hos. Soya lesitini kullanmiyorum, yapay aromaya ihtiyacim yok, renk maddesine de...

Sonra icimdeki yeni ve huzursuz ben cikiyor sahneye. Bir bir malzemeleri gözden geciriyor. Olmamis, bak, emin misin bu quark ve eksi kremanin GDO'suz kaynaktan geldigine? Emin misin ineklerin GDO'lu soyayla beslenmedigine? Yumurtalar peki? Kafeste beslenmis tavuklarin yumurtasi bunlar. Yine fiyati daha cazip geldi, degil mi? Rafine seker kullanmaman hos, ama Agave nektari taa Meksika'dan geliyor. Nerede kaldi yerel ürünleri tercih etmek? Ne kadar enerji harcandi bu bir paket nektari senin mutfagina getirebilmek icin?

Vidi vidi vidi...Parmagini sallayip duruyor. Bir dilimcik ev yapimi nefis pastanin tadini cikarayim diyorum, ona bile izin vermiyor :( Ona kalsa Sibirya'nin kuzeyindeki permafrost tabakanin erimeye baslamasi ve atmosfere gittikce daha cok metan gazinin saliniyor olmasi teorik bir risk olmaktan cikip, yasamimizin bir gercegi haline gelmisken burada oturup bir dilim pastadan keyif cikarmak bile suc!

Velhasil, pek de memnun degilim artik kendimden...

Fritillaria



Belki daha önce de görmüsümdür ama ilk kez gecen baharda dikkatimi cekmeye basladi. Almanca adi (Schachbrettblume) satranc tahtasi cicegi demek ki, hic de yanlis sayilmaz :) Almanya'da sevilen bir süs bitkisi ama ayni zamanda nesli tükenmek üzere olan ve koruma altina alinmis bir soganli bitkiymis. Fotograftakiler güzel bir bahar gününde yeni kesfedilmis bir parktan. Aralarinda bir tane de beyaz var. Bu soganli bitkinin latince adi Fritillaria meleagris. Ingilizce'de snake head ve chess flower adlariyla biliniyor. Türkce adlari da birbirinden ilginc: kraltaci , sahtugu, ters lale, benekli lale. Ilk üc isim ayni aileden bir baska cicegin ( Fritillaria imperialis) adi da olabilir. Cünkü onun Almanca adi (Kaiserkrone) da kraltaci demek zaten. Kaldi ki benim bildigim asil ters lale de odur.
Asagidaki fotograf bu yil baharda Salzburg'un ünlü Mirabel Bahcesi'nde gördügüm henüz acmamis ters lalelere ait:

Sözün özü, her hali güzel ve insanin hayalgücünü calistiran bir aile bu Frittillaria. Insana yenik düsmemeleri dilegiyle...

Pazar, Ekim 18, 2009

Dag musmulasi / Cotoneaster / Zwergmispel


Son haftalarda cevredeki bütün bahcelerde ve parklarda dikkatimi ceken bitkinin ne oldugunu -aramama gerek kalmadan- bahcevan.com'da dolasirken buldum: Cotoneaster/ Dag musmulasiymis. Almanca adi Zwergmispel. Özellikle bu mevsimde dikkatimi cekme sebebi kirmizi, minik meyvecikleri. Yenmiyormus, hatta bitkinin tamami hafifce zehirliymis. Ama meyveli görüntüsü cok güzel. Saksi da yetistirmeyi basaririm belki diyerek, bir parca celik almistim gecen günlerin birinde. bahcevan.com'da celikten ve kolayca üredigini de sevinerek okudum ardindan. Topraga diktigim celik de tutmus gibi duruyor. Herhangi bir yeni dal veya yaprak vermis degil, ama durusu gayet "tutmus" :) Baharda ne renk cicek actigini merak ediyorum simdi. Pek cok farkli cesidi varmis. Bir ara hatta internetteki fotograflara bakarken süpheye düstüm hepsinin dag musmulasi oldugundan, öylesine genis cesitliligi olan bir aile. Anavatani da Cin ve Himalayalar imis. Memnun oldum!


Fotograf: beatifulcataya

Salı, Ekim 13, 2009

Eksi maya ile deneylere devam

Bugün yas maya miktarini yariya indirip, eksi maya ve tüm diger malzemeleri sabit tutarak ekmek pisirmeyi denedim. Amacim yas mayayi asama asama azaltip duruma bakmak ve sonunda tamamen eksi mayali ekmek pisirebilmek. Kendi kabinda biraz sicagi görünce, biraz da karni doyunca fokur fokur kabariyor eksi maya. Bu iyiye isaret olmali. Bu sogukta (birrrr, burasi soguk!) iki saat icinde iki katina cikti yogurdugum hamur da. 7 saat bekleyebilecegim bir gün degil bugün. Fazla beklemeden pisirdim, henüz tadina bakmadim. Ama her sey yolunda gözüküyor. Kabaran yas maya mi, eksi maya mi emin degilim. Bu eksi maya denemesinden hic bir sonuc alamazsam bile, sonunda gereginden fazla yas maya kullandigimi ögretmis olacak bana. Bu kar (a sapkali) kalacak yanima...

Kisin ekmek yapmanin güzel yani, firindan yeni cikmis ekmeklerle icini isitabilmesi insanin :)

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Kanola yagi/ Rapsöl

Kanola yagi/rapsöl hakkinda kafami karistiran sey netlesmeye basladi.

Rapsöl ile ilk kez Almanya'ya geldigimde tanistim. Üzerine okudugum, dinledigim her Almanca kaynak sagliga faydali, doymamis yag asitlerince zengin, degerli bir sivi yag oldugundan bahsediyordu. Ingilizce kaynaklarda ise Kanola yagi hakkinda olumsuz seylere rastladigim oldu. Öyle ki bir ara rapsöl ile kanola yaginin ayni sey oldugudan süpheye düstüm.

Son haftalarda biraz ben arastirdim, biraz FSD'da tartisildi. Ögrendiklerim:

-Aslinda kanola diye bir bitki yok. Hatta eskiden adi Almanca'da raps diye gecen bitki de yokmus. Sadece gecmiste Türkce'de kolza adiyla bilinen (Latine Brassica rapa, Almanca Rüben) adli bir bitki bulunmaktaymis ki icinde yogun olarak bulunan bir asit sagliga zararli oldugundan insan veya hayvanlarca tüketimi son derece düsükmüs. Ticari degeri de neredeyse yokmus dolayisiyla...
-70lerde bu bitkinin melezlenmesi ile sözkonusu zararlarin bertaraf edildigi yeni bir bitki üretilmis. Bu bitkinin yagina da pazarlamasi daha kolay olacagi icin Kanola ("Canadian Oil Low Acid" / düşük asitli Kanada yağı) adi verilmis.
-Melezlenme zaten varolan iki bitki arasinda vuku bulmus. Dogada da kendiliginden olabilen bir seyin insan eliyle yapilmis hali yani. Bu anlamda Kanola`nin kaynagi olan bitki, gen teknolojisi ile elde edilmis degil.
- Ancaaak, halihazirda ABD, Kanada ve bazi baska ülkelerde kanola üretiminde gen teknolojisiyle degisiklige ugratilmis raps kullanilmaktaymis. Yani Ingilizce kaynaklarda kanolanin olumsuz bir ününün olmasi yersiz degil. Oralarda yasasam kanoladan kacinirdim.
- Türkiye gibi bir zeytinyagi ülkesinde kanolaya neden ihtiyac duyulur, neden yag konusunda bir darbogaz var, niye cözümün adi kanola konmus, dogrusu anlayamadim. Türkiye'de olsam kanola yagi kullanmazdim. Hele de GDO olma riski varsa...
-AB ülkelerinde kanun geregi , (diger bitkilerde oldugu gibi) raps bitkisinin son tüketiciye genetik olarak degistirilmis sekilde ulasma imkani yok. Yemeklik yag üretiminde GDO raps kullanilmiyor. Dolayisiyla Almanya'daki raps sadece melezlenmis ama GDO olmayan bir bitki. Bu acidan burada ic rahatligi ile rapsöl alip kullanilabilir sonucuna variyorum. Zaten kizartmalari azaltinca zeytinyagina alternatif yag ihtiyacimiz da minimuma indi. Cok nadiren raps yagi kullaniyoruz artik. Bu da isin bizim acimizdan ic rahatlatan baska bir yönü...

Güncelleme: 13/10/2009: Mutfakta Zen`de kanola hakkinda iki yazi var ki konu hakkinda bilgilenmek isteyenler okumali:
http://mutfaktazen.blogspot.com/2009/01/kanola-ya-hakknda.html
http://mutfaktazen.blogspot.com/2009/07/kanola-yagnn-zararlarna-dair.html

Oyuncak. Ne kadari gerekli?


Bazen birisi pat diye aklimda dolasip duran ama bir türlü söze dökülemeyeni söyleyiveriyor.


Misal:


Kac anne kac oyuncak sonra anlar Yasemin'in anlattiklarini? Cocuklarin ancak bizim yaptigimiz seylere ilgi duydugunu, bizim "oyuncak"larimizi merak ettigini, ancak bizimle "oynayarak" yetiskin olmayi ögrenip büyüyebilecegini...
Fotograf: Zellaby

Leylak. Sirasi mi simdi?


Yanindan gelip gectigim bütün leylak agaclarinda meyve veya tohum görmeye calisarak gecti bu yaz. Baharda leylak agaci bol bir sokakta oturduk gecici olarak. Aklima takilmasi ondan. Dün sincap parktaki basketbol sahasinda durup biraz oynamak istemeseydi, sahanin kösesindeki leylak agacini da göremezdim sanirim. Artik biliyorum leylak tohumlari neye benzer :)


Eksem filizlenmez, filizlense cok büyümez, büyüse de cicek acmaz diyor bir yanim. Diger yanim topraktan basini kaldiran her tohum icin deli oluyor. O deli yanimin sözünü dinleyecegim galiba :)

Fotograf: Zanthia

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Mim: Wake Up, Freak Out - then Get a Grip


Wake Up, Freak Out - then Get a Grip (Türkçe) from de scape on Vimeo.

Baris, unuttugumu sanmis olabilirsin ama unutmadim!

Hepimizi bu videoyu duyurmak icin sobelediginde, unutulmaya yüz tuttugunda yayinlamak görevini almistim üzerime. Iste yerine getiriyorum :)

Bu arada üzüntüyle Story of Stuff''in Türkce'ye hala cevrilmedigini de tespit ettim. Daha cok calismaliyiz!

Kirk firin ekmek

Hafta sonu dört somun ekmek yaptim. Ikisi eksi mayayla, ikisi bildigim usulde eksi mayasiz. Bu sefer eksi mayali ekmekler de oldukca kabardi. Bunu yari yariya beyaz un kullanmama bagladim. Ama sonucta her zamanki usulle (un, su, yas maya) yaptigim ekmekler gayet lezzetliyken, eksi mayali ekmeklerim (un, su, eksi maya, yas maya) cok yavan, pek tatsiz tuzsuz oldular. Yas mayali ekmekleri esimle ogluma verdim, eksi mayali yavan ekmekleri ben tüketmeye calistim.

Dersime biraz daha calismam gerek sanirim...
...ve bu arada yapacagim yeni basarisiz denemeleri de hesaba katarsak; "daha kirk firin ekmek yemem".

Sen benim neler bildigimi biliyor musun?

Eskisi gibi keyifle, bir elimde kahve veya cay, diger elim klavyede internet gezintilerim yok artik. Yine de mümkün oldugunca cesitli blog, web sayfasi, tartisma grubu ve forumlari dolasip bilgilenmeye calisiyorum her gün. Insanlarin bildiklerini sunus sekillerini gözleme olanagim oluyor haliyle.

Bazilari "bildiklerini sergiliyor", bazilari zerafetle "paylasiyor bildiklerini".

Aradaki farkin korkunclugunu izledikce, bildiklerimi/ögrendiklerimi birinci türden sundugum zamanlar olmus mudur diye endiseye kapiliyorum. Geriye dönüp okusam bulurum öyle yazilarimi diye korkuyorum. Yaparsam öyle bir sey, parmaklarima vur emi degerli okuyucu...

Cumartesi, Ekim 03, 2009

Iyi niyetle yapilmis kötülükler

Biraz vakit var, simdi toparlamaya calisayim:

Iki sey var aklimda. Birbirinden bagimsiz gibi gözüküyor ama yazip bitirdigimde galiba baglantilari cikacak ortaya. O yüzden ikisini de bir arada yaziyorum.

Birincisi, enerji tasarrufu saglayan ampullerle ilgili bir yazi daha okudum. Sadece klasik ampullere denk isigi verebilmek icin daha az enerjiye ihtiyac duymuyorlar, üstelik onlardan cok daha da uzun ömürlüler. Velakin bir kücücük dezavantajlari varmis. Yapilarinda civa bulunuyor ve bu yüzden ayni piller gibi onlarin da ömürlerinin sonunda cevreye zarar vermemeleri icin ayrica biriktirilerek geri dönüstürülmesi gerekiyormus. Peki civali ampul toplama ve berteraf etmenin enerji maliyeti ne kadar?
Bir yazi daha okudum iki gün önce. Kuzey denizine kurulan deniz ötesi (üstü?-ici?) rüzgar degirmenleri projesi (alpha ventus) hakkinda. Elektrik üretmek icin kurulan rüzgar degirmenleri... En uygun, en güclü rüzgari yakalamak icin olacak kiyinin ötesinde, denize insa edilen bir dizi rüzgar degirmeninden olusan bir tür rüzgar ciftligi bu. Yazi insa sirasinda deniz canlilarini gürültüden korumak icin ne tür önlemlerin alindigina dairdi. Yine de insan emin olabilir mi? Denizin göbegine insaa edilmis bu dev türbinlerin hem deniz üstünde, hem deniz altinda yasayan canlilari su veya bu sekilde rahatsiz etmediginden, onlara zarar vermediginden nasil emin olabiliriz ki... Dogal yasam ortamlarina hic olmadik bir müdahale degil mi bu?
Bir de günes paneli tarlalari var trenle yolculuk ederken gördügüm. Onlar ne kadar cevreci? Topragi asil islevi olan tarimdan alikoymak ve günes enerjisini elektrik enerjisine cevirecek olan panellerle doldurmak ne kadar dogru?
Bunlar sadece bir kac örnek. Her gün insanoglunun gezegende daha sürdürülebilir bir yasam tarzi kurabilmek, daha cevre dostu, daha dogayla barisik teknolojiler üretmek icin didinirken nasil yeni cevre, ekonomi, toplum ve enerji sorunlarina yol actigini okuyorum. Elini yanlislikla carparak yiktigi tahta küplerden o güzel kuleyi yeniden insaa edebilmek icin didinen kücük cocuklar gibiyiz. Her cabalayisimizda biraz daha ortaya cikiyor beceriksizligimiz, gittikce daha kolay yikiliyor kurmaya calistigimiz kule. Elimizde evirip cevirdigimiz temel yapi taslarinin dogasini, nasil isledigini tam olarak kavrayamiyor olabilir miyiz?
Her halükarda bir yanlislik var bütün bu cabalarda. Belki de temel varsayimimizda bir yanlislik var. Artan istek ve ihtiyaclarimiza göre sekillendirmeye calisiyoruz gezegenimizi. Hepimiz arabalara binelim, hepimiz her kitanin hazinelerinden beslenelim, gidebilecegimiz en uzak yerlere gidelim, en kolay yoldan en ucuzuna en hizli sekilde ulasalim,"en...en...en..." lerle yasayalim; ama gezegen de kasirgalarla, sellerle, zehirli nehirlerle, ölü baliklarla, azalan bereketle, artan hastaliklarla, sosyal huzursuzluklarla keyfimizi bozmasin bi zahmet. Yine cömert, yine affedici, yine güzel olsun hep oldugu gibi.
Gezegeni isteklerimize göre degil, isteklerimizi gezegene göre sekillendirmek olmali yaklasimin dogrusu. Eldeki enerji kaynaklari ihtiyaclarimiza yetmiyor mu? veya fayda-zarar analizinde zarar kefesi mi agir basiyor? Yeni ve alternatif enerji kaynaklarini arastirdigimiz kadar canla basla enerji ihtiyacimizin detayli bir analizini de yapmaliyiz öyleyse. Ne kadar enerjiye gercekten ihtiyacimiz var? Tarim alanlarindan calinarak ve deniz canlilarinin yasam alanlarini bozarak üretilen - sözde alternatif- enerjinin bile ne kadarina ihtiyacimiz var bizim? Günde üc saatimizi patates cipsi yiyerek televizyon karsisinda gecirmeye ihtiyacimiz var mi? Alisveris icin otomobille bir saat uzakliktaki süpermarkete gidip, ögle yemegimizi de orada hizlica yiyip bir tasla üc-bes kus vurmaya ihtiyacimiz var mi? Her an erisilmeye ve her an erismeye ihtiyacimiz var mi? Tatilimizi mutlaka o herkesin gittigi günesli güney ülkesinde gecirmemiz sart mi? Ve Allah askina, hemen her hafta satin aldigim o salataligin kendi dogal paketlemesi yetmezmis gibi bir de tek tek plastiklere sarip sarmalanmasi sart mi? Unutmadan yaz -kis demeden her hafta salatalik yemenin gerekliligini de sorgulamaliyim tabii ki!

"Daha cok"a alternatif cözüm aramaktansa (veya onun yaninda), "daha az" üzerinde düsünmeliyim. Attigim her adimda!

Ikincisi, internetti, toplu iletisim araclariydi derken hepimiz (hepimiz derken Cin Seddi'nden Pasifige kadar, her iki yönde!) ayni tek tip bilginin hedefi oluyoruz. Birisi Akdeniz tipi diyetin üstünlügünü acikliyor; hepimiz ama hepimiz zeytinyagiyla ve balikla beslenmeye karar veriyoruz. Hayvansal proteinin zararlarindan haberdar oluyoruz, bitkisel alternatiflerini ögreniyoruz. Hepimiz ama hepimiz soya fasulyesinin bir numarali hayrani oluyoruz. Himalaya tuzunu mu duyduk, hepimiz artik Himalaya tuzu tüketmek istiyoruz. Manuka balinin sifalarini okuyoruz bir dergide, onsuz nasil yasamisiz o güne dek, hic bilemiyoruz. Lavantanin adinin bile okunmadigi cografyalarda uykusuzlugumuza lavanta ile sifa bulmaya calisiyoruz. Sütü, peyniri bilmeyen ama yüzyillardir susamla hasir nesir toplumlara süt ürünleri-kalsiyum-kemik gelisimi masalimizi anlatiyoruz. Findiksiz ülkede her sabah kahvaltisinda findik ezmesi yemeye kalkiyoruz. Bir de "aaa, ne findigi, kakao da yok bunda" diyoruz ki, biz kakao ülkesinde de yasamiyoruz aslinda. Nar yetismeyen memlekette narli rejenerasyon kremi, avokadodan bin bilmem kac kilometre ötede avokadolu cilt nemlendiricisi de istiyoruz, onu da unutmayayim.

Daha da kötüsü var ya; bütün bunlara, Manuka ballarina, somon baliklarina, soya fasulyelerine, keci peynirlerine, yesil caya, keten tohumuna, zencefilli caya, sizma zeytinyagina...
velhasil yedi iklimde yetisen her seye hepimizin gücü yetsin, hepimizin de sofrasinda olsun, bir o kadar da ucuz olsun istiyoruz. O zaman basliyor iste eti boyali ciftlik somonlari devri. Ve GDO'lu soya, ve onla beslenmis inegin sütü ve tarimsal cesitliligi hice sayan nar ve avokado "tarlalari", ve zeytinyagi taklidi yapan zeytinin suyunun suyu buluyor sonunda bizi.

Cok dagittim, iste toparliyamiyorum yine. Icimde kuvvetli bir his var sadece.
Herkes keci peyniri yemesin. Kecilerin gücü yetmez ona.
Herkes zeytinyagli yemesin. Akdenizin zeytin agaclari yetmez ona.
Herkes Himalaya tuzuyla tuzlamasin asini. Himalaya dize gelse yetmez ona.
Herkes günde üc fasil kahve icmesin. Amazon gibi üc amazon olsa yetmez ona.

Herkes yaninda yöresinde ne varsa ondan yiyip icsin. Iste doganin gücü yeter ona...

Buldum simdi kafamda dönen iki düsüncenin ortak paydasini. Iyi niyetle yapilmis kötülükler her ikisi de...

Ve acidir ki, iyi niyetle yapilmis coook kötülüklerim var benim de... :(

Yeni seyler okumak lazim...

"Kaynaklar ve yolu yolumla kesisen günlükler" bölümünü güncelleyecegim bu hafta sonu. Oraya eklenmek üzere bana önerebileceginiz yeni "yesil", "sade", "dogal", "sürdürülebilir", "cevre dostu", "..." siteler, web günlükleri var mi?

Cuma, Ekim 02, 2009

Bu tüketim bicimine hayir!

Defne Koryürek'in Fikir Sahibi Damaklar grubuna bugün gönderdigi bir yazisi bugünlerde kafamin icinde dolasanlarla o kadar paralel ki, izniyle (ve tesekkürlerimle) burada da yayinlamak ve unutmamak icin de Baska Agaclarin Meyveleri'ne eklemek istiyorum. Kafami bir toparlarsam benim aklimdan gecenleri de yazabilirim belki önümüzdeki günlerde.

sevgili dostlarim,
benim cocuklugumda (henuz nine degilsem de, oyle cok sey degisti ki!) "daha fazla" cok Amerikan bir kavramdi.
simdiyse hepimizi cezbediyor.
ayni paraya daha fazla sampuan, daha fazla cesit ekmek, harcadikca daha cok mil kazandiran kart! daha fazlasini istedigimiz hersey tuketmek esasli.
bu tuketim bicimimiz devam ettigi surece GDO'lu gida da olacak, bioyakit da gerekecek.
mesele tuketmenin rehavetine kapilmayip, sahiden ihtiyacimiz olup olmadigina bakmak.
cunku, dusunmeden tuketmeye devam edecek olursak dunyanin
belli bolgeleri degil, tum dunya tek bir bolgeye donusecek.
bu kabusu fark etmeyelim ve hersey daha fazla satilsin, daha fazla tuketelim diye "acligi yok edecegiz" "cevre dostuyuz" gibi misyonlar biciyorlar projelerine, meseleyi rasyonellestiriyorlar ve "aa, ne iyiymis" deyip, tuketmeye devam etmemiz uzerine bina ediyorlar cikarlarini.
bilincinde olmaliyiz.
gecen gun, aramiza davet edilmesine sebep yazisinda Yurtsan (ceza kosesinde yazinin link'ini bulabilirsiniz), gdo'lu pirincin karbon salinimini azalttigini anlatiyor ve cevre bilinci olanlarin buna karsi cikiyor olmasina anlam veremedigini vurguluyordu.
salinan gazin karbon degil, nitrojen oksit oldugu ayri mesele, karbon derken sera gazi etkisi yaratan gazlar demek istedi diyelim, ama biraz daha desse gorulecek ki, sera gazlari arasinda karbondan 300 kat daha zararli olmakla beraber atmosfere neredeyse tumu (%84) tarim sebebiyle salinan nitrojen oksitin, sadece %20'sine pirinc sebep oluyor! e olsun, kar kardir diyelim ama istatistikler bu pirinci kullanan Cin'in nitrojen bazli gubre tuketiminde bir degisim olmadigini soyluyor! yuksek ihtimalle, ayni miktar pirinc uretilse atmosferin yuku bir miktar azalabilecekken, daha fazla daha fazla ve daha fazla pirinc uretmek istendigi icin hala ayni miktarda nitrojen bazli gubre kullaniliyor ve elbette atmosferinn yuku de azalmiyor! ve gene de avantajimizaymis gibi gorunen bu kazanimin karsisinda, pirinci kim yiyor? :)))) dunyanin "satin alma kabiliyeti yuksek tuketicileri!"
yani, biz bu yalana ikna olursa ve gdo'lu pirinc dunyanin bir numarali pirinc ureticisi Hindistan'in topragina da dikilmeye baslarsa ne olacak?
sayilari binlerle tarif edilen ve bir cografyadan digerine gosterdigi degisiklikle birer miras kategorisindeki pirinc turleri, yerine ekilen tek bir cesit pirincin golgesinde yok olurken, her yil o pirinci ekebilmek icin muazzam miktarda zirai ilac kullanilmasi gerekecek (isin teknolojisi geregi) ve dolayisiyla ne toprakta bereket kalacak, ne yer alti sularinda... ustune, bir de, pirinc eken koylunun her yil fiyati artan tohumu satin almasi gerekecegini de ekleyin!
biyocesitlilik? gelenek? yerellik? kaynaklarin kullaniminda ozen?
ve bu pirincin tuketilmesi durumunda sagligimiz uzerindeki etkilerini gormek icin 20 yil kadar beklememiz gerekecegi de cabasi!
bakin Hindistan'da 1960'larda adina "yesil devrim" dedikleri ve (yanilmiyorsam) 1970'de Borlaug'un Nobel kazanmasina sebep proje ertesinde 1960-1990 arasi uretimi artti. artti ama, neticesinde yaratilan bagimli iliski ve koyluye geri donmeyen kazanim sebebiyle 1995-2007 yillari arasinda intihar eden Hintli cifci sayisi 184.000'e ulasti. gecen hafta sadece 7 kisi!
ne o, biz Istanbul'daki Zara'dan istedigimiz beyaz gomlegi daha ucuza alabilelim ki bir sezonda ihtiyacimiz olup olmadigini dusunmeden bir tane, bir tane daha almaya heves edelim!
ayni durum pirincde de tekrar ettiginde, biz market raflarimizda Baldo ve Osmancik'in yanisira Teksmati de bulabilecegiz diye kac cifci iflas edecek dunyanin bir baska kosesinde, dusunmek gerekiyor kanaatindeyim.
dolayisiyla, dostlarim,
mesele kanoladan yakit imal edip edememenin otesinde.
kotulugun boyutu buyuk.
bana kanolayla savasmamiz icin neden verebiliyor musunuz? topragimiza, suyumuza, biyolojik cesitliligimize zarari nedir? tohum meselesi uzerinden bir bagimlilik yaratiyor mu? onlari bulun, rica ediyorum.
yok, bir zarari yok ise, zarari oldugu baska bir sey var mi ona bakalim (Kenan hoca saglik bakimindan tehlikeli buluyor, sanirim dosyalar bolumunde sebeplerini "yaglar" dosyasinda bulacaksiniz) oraya odaklanalim
ama bu arada tuketim bicimlerimizi sorgulayalim. supermarketlerin rehaveti sizi yaniltmasin.
hergun daha fazla tuketiyoruz ve asil korkutucu olan bu!
gecenlerde Cetin bize Ozbekistan'dan haber getirdi, Turkiye'nin 30 yil oncesindeki tarim ve hayvancilik dedi. dondum, ekolojik ayakizi programina ve hesaplattim:
Ozbekistan'in ekolojik ayakizi 1 olsa, onun 30 yil sonrasi uretimi ile Turkiye kactir?
4!
Peki, hepimizin ulasmak icin debelendigi Amerika'nin ekolojik ayakizi nedir?
bir tahmin edin...
58!
bu rakamlari unutmayin, tuketirken. ve gdo'ya hayir'in arkasinda "bu tuketim bicimine hayir"in da oldugunu unutmayin.
sevgilerimle,
D.

Eksi maya: Bu sefer oldu galiba...

Tam ne kadar önceydi, bilmiyorum. Havalarin sogumasina karsilik eksi mayayla ilgili bir deneme daha yapmaya karar verdim. Sonunda basarisiz olursam fazla un bosa gitmesin diye de, tariflerde hep verilen su bardagi, cay bardagi ölcüsünü bir tarafa birakip, tatli kasigi ölcüsüyle un koydum. Su da sadece krep hamuru kivamini koruyacak kadardi. Temiz icme suyu kullandim, un olarak da organik tam un. Her gün beslemeden sonra, mayayi - koyabilecegim daha ilik bir yer olmadigindan- firinin icine koymakla yetindim. Bunun disinda da hemen hic bir seye dikkat etmedim.
Inanilmaz ama, bir kac gün sonra maya ciddi ciddi tuttugunun sinyallerini vermeye basladi. Gerci Malta'daki denememde oldugu gibi o nefis meyvemsi, eksi koku yoktu. Ama yine de eksiydi koku ve bolca kabarcik vardi. Bunun üzerine biraz daha dikkat etmeye, mayayi 12 saatte bir beslemeye basladim. Bir de arada su isiticisini kullandigimda artan suyu bir kaba koyup üzerine maya kabini yerlestirerek biraz daha ilik bir ortam yaratmaya calistim. Iki-üc gün önce mayanin son derece köpüklendigini görerek bir deneme yapmaya karar verdim. Bu sirada maya 300 ml.lik bir bebek mamasi kabini tam dolduruyordu. Oglum icin hic kullanmam gerekmedi bu kabi, böylece ona da bir islev yaratmis oldum :) Neden durup dururken, üstelik bu kadar olmayacak sartlarda tuttu bu maya? Bilmiyorum. Bu kez ilk defa sadece "tam un" degil, "organik tam un" kullandim. Ona bagliyorum.

Internette pek cok eksi mayali ekmek ve eksi maya devam ettirme yöntemi var. Ama daha önceki denememde de tespit ettigim gibi, Klasik Tatlar'in yöntemi bana digerlerinden daha kolay geliyor. Bu yüzden onun yöntemiyle devam etmeye karar verdim.

1 bardak (yani yaklasik 200 ml) mayayi surada verilen tarifi uygulamak üzere ayirdim. Kalan mayayi (ki 100 ml. olmali) 1 bardak un ve krep hamuru kivamini tutturacak kadar ilik su ile besledim. 12 saatlik beklemeye aldim. Bu arada 7 saat+1 saatlik bekleme süresinden sonra ekmek pisti. Inadi birakarak bu ekmegi yarim paket (21 gram) yas maya ile yogurdum. Ileride hayalim endüstriyel maya olmadan ekmek yapmak, o ayri hikaye. Ekmegi yüzde yüz tam bugday unu kullanarak yaptim. 8 saat beklemesine ragmen, hayir, deli gibi kabarmamisti. Ama kabardigi gözle görülüyordu. Pistiginde kokusu diger ekmeklerimden farkliydi, tadi da biraz köy ekmeklerini andiriyordu. Hayir, misler gibi kokulu, pofidik mi pofidik, lezzetli mi lezzetli bir köy ekmegi yaptim diyemiyorum. Yalan söyleyecek degilim ya! Ama bu kadar basarisiz denemeden sonra sonuctan coook memnunum. Mayaya biraz vakit vermem gerektigini, üredigi mevsim itibariyle henüz yeterince aktif olamayacagini biliyorum.

Artan mayaya gelince; 12 saatlik bekleme süresi sonunda kapagini actigimda yine köpük köpüktü. Kokusunu merak edip kafami kaba yaklastigimda keskin, eksi bir koku carpti burnuma. Burada "carpti"yi, kelimenin gercek anlamiyla kullaniyorum. Insan kola ictiginde burnunda bazen asitin etkisiyle kuvvetli bir gidiklanma hisseder ya, onun gibi bir his. Ama kötü eksi" degil, "alkolümsü eksi"ydi" koku. Bense okuduklarimdan hatirliyorum ki; düsük isilarda -mesela buzdolabinda beklemisse- maya, alkolümsü kokar. Cünkü meyvemsi kokmasina sebep olan degil, böyle alkolümsü koku veren mikroorganizmalar aktiftir düsük isilarda... Bu yüzden fazla endiselenmedim. Bu sabah söyle bir karistirmak icin actigimda maya buzdolabi isisina ragmen aktifti (köpüklüydü) ve hic de kötü kokmuyordu. Bu maya ile yola devam öyleyse.

Simdi 12 saat aktiflestirme +yogurma+ 7 saat bekleme+ yogurma+ 1 saat bekleme + 1 saat pisirme seklinde yepyeni bir ekmek pisirme ritmine alistirmaliyim kendimi.

Bütün güzel seyler gibi güzel ekmekler de zaman ve emek istiyor. Unutmamali!

Simdi birisi bana soracak olursa eksi maya nasil üretilir diye, yanitim anneanneminki gibi : "Biraz unla, biraz suyu karistir!". Ama sunu diyecegim bir de: "Biraz sabir ekle, biraz da umut..."