"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Çarşamba, Kasım 30, 2011

Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Madem dünden bahsettim, bugünden de bahsetmemem icin bir sebep yok degil mi? (Ama bu yarindan da bahsedecegim anlamina gelmiyor tabii ki)

Bu sabah sincap kahvaltisini ederken ben camdan disari bakiyordum ve hayir, kar yagmiyordu bu sefer. Birden farkettim ki, pencerenin cerceveledigi resimde hicbir sey kipirdamiyordu! Uzaktaki kilisenin kulesi, her mevsimini sevdigim yasli huş agaci, komsu binalarin catilari ve bahcelerindeki çam ağaçlarının tepesi, gökyüzündeki gri bulutlar... Hicbiri kipirdamiyordu! Ve pencere kapali oldugu icin bir ses de gelmiyordu disaridan. Nedense bu kipirtisizlik ve bu sessizlik iyi geldi. "Iyi böyle" diye bir fikir belirdi zihnimde. Gecenin karanliginda birden parlayan neon isikli bir yazi gibi...

Aradigim sarkiyi buldum nihayet. Ilk dinleyip "bu degil" dediklerimden biri cikti. Demek ki bakar kör hali gibi, bir de "duyar sagir" hali var insan evladinin. "Derdin neydi?" diye sorabilirsin. Bu sarkiyi ben ilk kez bir süpermarkette dinlemistim. Insan iyi, kaliteli ve güzel bir seyleri bazen oralarda bile bulabiliyor :) Üstelik bes kurus ödemeden :) Market idarecilerinin baska bir hesabi var, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Böyle hafiften kosar gibi bir hali vardir sarkinin. Öyle nefes nefese, 100 metre kosar gibi degil. Ormanda ilik bir yagmur altinda kosar gibi... Görev edinmeden, eziyet görmeden, gevsekce kosar gibi... Sanki etrafindaki her sey taze bir enerjiyle ama telassiz parliyor gibi... Tam biter gibi olurken yeniden baslar. Bittiginde de bittigini  bagirmadan bildirir. Iyi bir roman gibi. Iste öyle gevsekce kosar bir ruh haline girmistim. Fon müzigi olsun istedim. Sarki bundan baska bir seyden bahseder aslinda, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Nevresimi dikmeyi ise hala bitiremedim. Görüldügü üzere müzik kulagim tüm berbatligina ragmen terziligimden daha iyi. Bir nevresim daha var bunun gibi ve fakat ben marmelat yapmak icin üc kilo mürver ayiklamis biriyim, gözümü korkutabilir mi saniyorsun :)

Bi de film izledim sabah sabah. Önceki kayida gidip bakarsan görürsün.

Bi de bi de, bunu okuyali epey zaman oldu, fakat bugün yine aklima geldi, söylemeden gecemeyecegim. 
Cok dogum hikayesi okudum. Hepsini ayri ayri sevdim. Ama uzun zamandir hicbir dogum hikayesini sunun kadar sevmemistim ;)

Simdilik bu kadar. Aksama kadar bunlardan baska "siradisi" bir sey olmazmis gibi geliyor bana. O yüzden "yayinla" tusuna basacagim simdi. Her an bundan sonraki yasamimizin ilk anıdır, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Asbest hakkinda bir film

Dün aksam ARTE'de yayinlanan bir belgeseldi; Asbest, Tödlicher Staub (Asbest, Öldürücü Toz). Aksam izleyemedim, simdi ARTE'nin sitesinde yayinlandigini farkettim, onu izliyorum. Konuyla ilgileniyorsan, Almanca ya da Fransizca biliyorsan ve 1saat 24 dakika zamanin varsa böyle gel. Acele et, cünkü belki kaldirirlar sonra yayindan:


Asbest konusu ilgini cekiyorsa bunlara da bakabilirsin:
http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/09/asbestos.html
http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/09/asbeste-dair.html

Salı, Kasım 29, 2011

Bugün...

...sabah anaokuluna ikinci kez giderken yolda uzaktan tanidigim birine rastlayinca sasirmadim (cünkü sincabin yagmur pantolonunu evde unutmus olmamin bir sebebi oldugunu biliyordum)
...sakizli lorlu kurabiye yaptim (cünkü yapmamam icin bir sebep olmadigini farkettim)
...bir nevresimi ikiye katladim ve kat yerinden dikmeye basladim (cünkü 8 yilin sonunda ilk kez kabullenis, motivasyon ve zaman ayni ana sigmayi bildi)
... dikis ipligi ve ignesi aradim tabii önce ( cünkü o kadar uzun zamandir bir sey dikmem gerekmemisti)
...eski bir sarkiyi bulmak ümidiyle suralarda dolastim, bulamadim (cünkü adini degil, sadece melodisini biliyordum)
...gün boyunca siradisi bir sey olmasini bekleyen "normal kiz"i düsündüm (cünkü uzun zamandir bu kadar ictenlikle konusan birini görmemistim, ayrica gayet ilgilendiriyor bu  konu beni)
...bi kac sey daha yaptim ama neydi sorma bile (cünkü anlatmaya hevesim yok ve ayrica unuttum)
...ne kadar da siradisi bir gün oldugunu düsündüm ve son zamanlarda günlerin ne kadar da siradisi oldugunu
..."cünkü"süz ve sebepsiz

Keseriniz var miydi?

Bazen kendimi bir "iyi fikirler koleksiyoncusu" gibi hissediyorum.

Bir iyi fikir de Portland'dan. Hayal etmistim, coktan gercek etmisler...

Üstüne "It’s a great idea. It’s about sharing what you don’t need to own. It’s about sustainability. It’s about being creative and resourceful. And in some way, it can make cities smaller and build community. Borrow this idea. " demisler bir de...

Iyi etmisler.

Perşembe, Kasım 24, 2011

Kar, azizler ve kahramanlar üzerine...

Bu sabah ilk kar yagdi. Sincap mutfakta kahvaltisini ediyordu. Ben de polis gibi basinda dikilmis, yediklerini kontrol ediyor, hizli olmasi gerektigini hatirlatip duruyordum. Bir an pencereden bakinca incecik yagmakta olan kari gördüm. "Aaa! kar!" dedim saskinlikla. Sincabin yüzünü bir görmeliydin.

Ta Eylül'den beri kar yagmasini dileyip duruyordu. Kardan adam yapacakmis. Daha henüz o kadar cok degil tabii ki...Ama anaokuluna giderken arabalarin, agac dallarinin üzerindeki incecik kar tabakasini seyrettik. Agaclar coktan yapraklarini döküp, tomurcuklarini hazirlamisti kar mevsimi icin zaten. Etrafta sadece göze görünmeyen, karatavuk, serce  ve bastankaralarin sesi duyuluyordu.

Kar gürültülerin bile üstünü örter, hic farkettin mi?

Agac dedim de, anaokulu yolu üzerindeki bir dizi at kestanesini dibinden kestiler haftabasi. Önce cok canim sıkıldı. Yere dagilmis at kestanesi dallarini toplarken söylenip durdum. Ertesi gün baktim ki, kesilen agaclarin yaninda yeni cukurlar kazilmis, biraz icim hafifledi. Bu yazi cok hastalikli gecirmis, sonbaharda da hemen hemen hic meyve vermemisti at kestaneleri. Hani su bütün Avrupali at kestanelerini esir alan hastalik olmali. Sanirim ondan kesildiler. Bugün baktim, gürgene benzer birsey dikmisler yerlerine. Nedense yakistiramadim, belki zamanla alisirim.

Topladigim tomurcuklu at kestanesi dallarini evde iki vazoya pay ettim. Barbara dali yapacagim onlari. Daha erken, yeterince soguk yemediler, biliyorum. Umut dünyasi iste... Bu arada düsündüm ve Barbara'nin neden ermis bir kadin oldugunu anladim. Onun yakalandigi sartlarda yakalanmis götürülürken, gelecegini, sonunu düsünmeden tüm varliginla yürüdügün yolda olmayi sen basarabilir miydin? 

Azizlerden laf acilmisken, bu günlerde basim bir azizle belada. Anaokulu sayesinde simdi elimde mücadele etmem gereken bir de "Noel Baba klisesi" var.

Son günlerde diyaloglarimiz söyle:
Sincap: "Anne, biliyor musun Meihnachtsmann Louise'e bi araba getirmis!"
Ben: Yok canim! Bence annesi ya da babasi getirmistir o arabayi. Biliyorlardir Louise'in sevdigini.
Sincap: Evet, gercekten, Mina'ya da bir süpriz getirmis Meihnachtsmann.
Ben: "Dedesi getirmis olmasin?"

(Sözcügün dogrusu Weihnachtsmann ve Almanca'da Noel Baba'ya, yani Aziz Nikolaus'a verilen ad. M'li versiyon sincaba ait.)

Aslinda bir alip veremedigim yok Aziz Nikolaus'la. Sahsen tanisma firsatim olsaydi, eminim cok da severdim. Fakat bu kirmizi paltolu, bembeyaz sakalli "Ho ho ho" amca var ya, pek hazzetmiyorum kendisinden. Bütün cocuklarin ne istedigini anne-babalarindan bile iyi biliyor olusunu sevmiyorum. Buradaki yaygin bir adetle cocuklarin Noel Baba'ya verilmek üzere "dilek listeleri" tutmalarini, o dilek listelerinin ilgili oyuncagin katalog siparis numarasini da icermesini ve es, dost akrabaya da (ehem.. öhemm... Noel Baba'ya demek istemistim yani) siparis numarasiyla iletilmesini sevmiyorum. Noel Baba'nin armaganlari hazir edip arabasina yüklerken  cömertligi fazlaca abartisini, Kuzey Kutbu'ndaki komsulari beyaz kutup ayilarini, ayrica tropik ormanlardaki adini bilmedigimiz kuslari önemsemez tavrini sevmiyorum.

Dolayisiyla bu sabah anaokuluna yaklastigimiz sirada, sincap "Anneee! Meihnachtsmann mi o?" diye sordugunda "Yine mi bu muhabbet?" dedim icimden ve gecistirmek icin "Evet, evet" dedim hizlica. "Ama kirmizi ceketi yooook?"  deyince, eliyle isaret ettigi yöne dogru baktim. Spor salonunun girisinde, Bavyera köylüleri usulü uzun, kir sakalli yasli bir adam, havaya aldirmadan sadece bir ceketle dikiliyordu. Ve ceketi kirmizi degildi tabii ki :) Firsati kacirir miyim hic? "Kim demis, Meihnachtsmann kirmizi ceketli olur diye? O da herkes gibi cesit cesit renklerde giysiler giyebilir. Galiba torununa armagan alacakmis, artik kimbilir ne istediyse torunu" diye yazmaya basladim. Herkesin Meihnachtsmann'i kendine :)

Sincaba söylemedim ama kimi rivayetlere göre  Demre'li Aziz Nikolaus bir yana, Iskandinav geleneklerine göre o ormanda yasayan yasli amcanin ceketi de kirmizi degildir. Ormanda hangi akilli kirmizi ceketle dolasir ki zaten? Rivayete göre amcanin ceketi yesildir. Koyu orman yesili. Ilk kez gecen yüzyilin baslarinda sanirim, Coca Cola Noel Baba'yi reklamlarinda kullanmak istediginde, onu kendi logosunun renklerinde resmeder.  Kirmizi ceketli , beyaz sakalli , sisman yasli amca tutulur, yayginlik kazanir. Fikrimce Noel Baba degil, Tüketim Babadir kendisi. Azimle mücadele etmeye calistigim bey amca da iste odur.   Mücadelede yalniz olmamak güzel sey :)

Son zamanlarda tanistigim bir baska azizle bitireyim lafi. Kis aylarinin azizi St. Nikolaus ise, sonbaharin azizi de St.Martin buralarda. Özellikle anaokulu cocuklari 11 Kasim aksami hava karardiktan sonra, ellerinde fenerlerle sokaklarda gezip Aziz Martin sarkilari söylüyorlar. Bizimkinin anaokulunda da kutlama hazirliklari haftalar öncesinden basladi. Önce bir duyuru asildi. Özetle," Feneri olmayan cocuklar okulda ögretmenlerinin yardimiyla fener yapabilirler. Evde gecmis yillardan feneri olan cocuklar mümkünse onu kullansinlar. Evdeki fener eski, arizali, yanik bile olsa, okulda ögretmenlerin yardimiyla tamir edilebilir. Böylece cocuklarimiza esyalarini uzun zaman kullanmak, bozulmussa hemen atmamak, tamir etmeye calismak, daha cevre dostu ve sürdürülebilir bir yasam sürmek gibi aliskanliklar kazandirmis oluruz" deniyordu. Sincap kendine tema olarak kaplani secti ve ögretmeninin yardimiyla üc gün boyunca sabir ve dikkatle calisip kaplanli bir fener yapti kendine. Kutlama günü fener alayindan sonra yine anaokulunda toplanildi. Yasca büyük cocuklar Aziz Martin'in hikayesini canlandiran kücük bir piyes sundular. Hikayeye göre, 4. yüzyilda yasamis Martin, henüz Romali bir askerken, soguk bir gün sehir kapilarina yaklastigi sirada, yoluna fakir bir dilenci cikar. Cok ac ve üsümüs oldugunu söyler. Martin üzerindeki pelerini hemen cikarip ikiye böler ve yarisini dilenciye verir. Gece rüyasinda verdigi yarim pelerini giymis olan Isa'yi görür.

Piyesin ardindan okulda üzümlü kücük ekmekler dagitildi. Adete göre, ekmek mutlaka ikiye bölünüp biriyle paylasarak yenmeliymis. Anne babalar cocuklariyla, ögretmenler birbiriyle, herkes yaninda kim varsa onunla paylasti :) Hicbir üzümlü ekmegin paylasmadan yenilmemesine özen gösterildi.

Ben ekmegimi yerken oturup bizim kültürümüzün kahramanlari ve azizleri üzerine düsünmeden edemedim. Aziz Martin'in bizdeki karsiligi atiyla sehir kapisinin önündeki dilenciye rastlasaydi, pelerinini savurup cikardigi gibi ona verirdi. Ikiye bölmekle mi ugrasacakti? Cikinindaki ekmegi de elbette... Bizim kahramanlarimiz üsümez ve acikmaz cünkü. Onlar bizim dünyamizin disindan gelir gibidir, birer üst-varliktir. Dünyevi dertleri, gereksinimleri yoktur. En basindan neden pelerin giyip, ekmek tasidiklari soru isaretidir. Bölüp paylasmak şanlarına yakismaz, öylece bütün bütün verirler. 

Iste sanirim bu yüzden, bizim kültürümüzün fanileri, bizler yani, ermisligi ve kahramanligi hep disaridan, o üst-varliklardan bekleriz. Cok iyi niyetli ama gücsüz oldugumuzu düsünürüz. Elbette yedigimizi ve giydigimizi paylasabiliriz (paylasiriz da), ama bilincimize islenen hikayeler bunun fakiri kurtaramayacagini, fakirin bütün bir pelerin ve bütün bir ekmege gereksinimi oldugunu fisildar sanki. "Ben tek basima ne yapabilirim ki?" cümlesi en cok bizim cografyamizda duyulur bu yüzden. Ve bu yüzden beklenen kahraman, beklenen aziz bir türlü cikip gelemez. Gün olur, Batisi yer, deprem yemis Dogusu bakar, kiyamet de belki ondan kopar. Karli gecelerde özellikle.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 10,11 ve12

Bölüm 10:  Governance for Prosperity

Sınırlı bir dünyada sürekli bir toplumsal refah icin gerekli iki sarti acikladik: Ekonomik düzenlemeler (Bölüm 8) ve toplumsal tüketim mantiginda degisiklik (Bölüm 9). Bu degisiklikler insanligin karsilastigi en büyük meydan okuma olabilir. Devletin genel olarak ekonomideki rolü öteden beri bir tartisma konusudur. Bu düzenlemelerdeki katkisinin ne olacagi da elbette tartisilacaktir. Peki sosyal tüketimcilik mantiginin degismesindeki rolü ne olacaktir? (Kisisel  kanimca gölge etmesin, o bile yeter. Bakalim Tim Jackson ne diyecek?) 

Politika her ne kadar bireylerin düsünme seklini etkilemek fikrinden rahatsizmis gibi görünse de, bunu zaten sürekli yapmaktadir. Kisisel özgürlüklere karsi ortak mallari (commons) korumada bir denge tutturmak da en eski görevlerinden biridir. Kisisel tercihlerine birakildiginda bireyler "miyop" davranirlar, secimleri nadiren sürdürülebilirdir (Homo economicus'uz ya!). Fakat kimi bilimsel calismalar da gösteriyor ki, insan özünde bencil degildir. Duruma göre kendiliginden paylasimci ve özverili davranis da gösterir. Toplumsal kurumlar (özellikle tüketim toplumunda, ironik bir sekilde) verdikleri mesajlarla belli bireysel tutumlari (rekabet, bireyci davranis) digerlerine karsi (paylasim, isbirligi, özveri) ödüllendirir.

Devletin -elbette demokratik cercevede- temel görevine, yani kisa vadede bireysel cikarlara karsi uzun vadede toplumsal cikarlari koruma görevine geri dönmesi gerekiyor.


Bölüm 11 : The Transition to a Sustainable Economy


Bu bölümde daha önceki bölümlerde söylenmemis bir seye rastlamadim. Aklimda kalan tek cümle: "Another world is possible" - Baska bir dünya mümkün ;)


Bölüm 12 : A Lasting Prosperity

Insanin eline gecen her firsatta tüketmesinin temelinde yatan bir diger sebep de kalici olma, ölümsüzlük cabasi. Fakat önümüzdeki iki kriz (ekonomik ve ekolojik) sahip olduklarimizin bize gelecege dair bir vizyon sunmadigini gösteriyor. Sürekli ve kalici bir refah, bireylerin kisisel cabalarina birakildigi taktirde ise, insanlarin bir kismindan sosyal ve psikolojik özgürlüklerini istemek anlamina gelebilir. Kalici bir refaha büyüme olmadan erisebilmek icin bundan daha yapisal degisiklikler gerekecektir.

Bütün bu kitaptaki tartisma "büyümeden vazgecmek kapitalizmin de sonu mu?" sorusunu getirebilir akla. Büyüme konusunda farkli yaklasimlari olan kapitalist ekonomiler oldugu gibi, kapitalist olmadigi halde büyüyen ekonomiler de var.

Yeni ekonomide devletin su üc degisikligi saglayacak müdahalesi gerekli olacaktir:
-hizmet-bazli aktivitelere yapisal gecis
-ekolojik varliklara yatirim
-calisma saatlerinin dengeleyici sekilde düzenlenmesi

Bu acidan bugünkünden daha az kapitalist olabilir. Sorun meseleyi kutupsal görmekten kaynaklanmaktadir (tamamen devlet mülkiyetine karsilik tamamen özel mülkiyet kutupsalliginda). Örnek olarak son yillarda artan oranda calisan mülkiyetine dayanan kücük ve orta ölcekli isletmelerin basari hikayeleri verilebilir.

Peki bu hala kapitalizm mi? Ne oldugu gercekten önemli mi? Önemli oldugunu düsünenler icin Star Trek'in Mr. Spock'u gibi yanitlayabiliriz soruyu: "Bu kapitalizm Jim, ama bildigimiz sekliyle degil"

Bizi kisitlayan ne ekolojik sınırlar, ne de insan dogasi : Sadece degisiklige inanma ve bunun icin calisma kapasitemiz (bizi kisitlayan...)

---
Bitti :)
Sen ne dersin tüm bunlara?

Yazidibi müzigi "Occupy Wall Street"in fikir dedesi sayilabilecek , Leonard Cohen'den :) (Sahsen Jennifer Warnes'in yorumunu daha cok begenenlere katiliyorum sanirim)

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 8 ve 9


Bölüm 8 : Ecological Macro-economics

Baska türlü bir makroekonomiye gereksinimimiz var (Herkes "Ben dememis miydim!" demeyi sever :)) Ekonomi ve özellikle makroekonomi, ekoloji cahili. Su anda sermaye birikmedikce üretim, tüketim, yatirim, ticaret, vb birikimlerinin nasil olabilecegi konusunda bir modelimiz yok.

(Burada GDP, arz-talep gibi makro-ekonominin temel kavramlari aciklaniyor. Hizlica okudugum bu kisimdan cikardigim hisse: Temel makroekonomik parametreler ve kavramlar dogal kaynak kullanimini, cevresel kaynaklari , negatif sosyal etkileri gözardi eder.  )

Bir cözüm olarak dogal kaynak ihtiyaci düsük, materyal-yogun olmayan, üründen cok  hizmet satan sektörlerin ön plana ciktigi bir ekonomiyi önerenler bulunmaktadir. Aslinda bu da özünde bir tür ayirim (decoupling) cabasidir. Ancak yine de, büyüme motoru baska türlü olan bir ekonominin nasil görünecegi hakkinda bize bir fikir verebilir. Aslinda bu türden bir ekonominin tohumlarini simdiden yerel bazi uygulamalarda görebiliyoruz: Yerel ciftci pazarlari, slow food kooperatifleri, toplumsal enerji projeleri, spor kulüpleri, kütüphaneler, yerel tamir ve bakim hizmetleri, elisi kurslari, müzik, drama, beceri, yoga, kuaförlük, bahcivanlik kurslari... :)

Insanlar cogunlukla bu tür etkinliklerin ayni anda üreticisi ve tüketicisi olmalari durumunda daha cok esenlik ve  doyum duygusuna kapilmaktadirlar. Zamandan yana fakir, materyalistik, süpermarket ekonomisinde ise bu duygulardan daha uzagiz (Kisisel tecrübelerime dayanarak bu yargiya kesinlikle katiliyorum).   Bugünkü ekonomide bu tür hizmetler "personal ve social services" adiyla gecmekte ve aradigimiz türden bir refaha katkida bulunabilecek gibi görünmektedir: anlamli is, gelisme kapasitesi, topluma pozitif katki, materyal olarak hafif yasama/üretme olasiligi

Sorun bu türden aktivitelerin genellikle pazarin cok kisitli bir bölümüne ulasabilmesi, katkilarinin sönük görülmesi ve hatta kimi durumlarda ekonomik anlamda bir etkinlik olarak dahi kabul edilmemesidir (gönüllülük gibi). Emek-yogun aktiviteler olarak görülmeleri de bugünün ekonomisi icin (isgücü verimliligi acisindan) bir dezavantajdir. Ekonominin isgücü verimliligi takintisi,  is, toplum ve cevrenin zarar görmesine yol acmaktadir.

Yüksek isgücü verimliligi durumunda, bir ekonomik durgunluk cogunlukla issizlik oraninin artisina sebep olur. Fakat varolan isi sistematik olarak toplumda dengeli bir sekilde dagitmak, is paylasimini yayginlastirmak,  calisma saatlerini azaltmak, calisma günlerini azaltmak ve calisana daha cok bos zaman saglamak gibi bir cikis da mümkündür (2008 krizinde Almanya'da uygulandi. Sirketler calisanlarini isten cikarmak yerine calisma saatlerini azalttilar. Elbette maaslari da... Ama pek cok calisan bunu tamamen issiz kalmaya tercih etti.) Calisma sartlarinda bu türden degisikliklarin ancak belirli sartlar altinda uygulanabilir oldugunu, aksi taktirde kolay olmayacagini da kabul etmek gerek.

Benzer bir ekonomik dönüsüm sermaye verimliligi acisindan da beklenmelidir. Yatirimlarin materyal-yogun aktivitelerden sürdürülebilir, karbon-düsük aktivitelere aktarilmasi gerekecektir. Bu sirada ekonomi ince bir "sürdürülebilirlik penceresi"nden gecmelidir. Gecisin yavas olmasi, ekonominin dönüsümünden önce kaynaklarin tükenmesi anlamina gelebilir. Cok hizli bir gecis ise, ekonomiyi yeterli kaynak üretemeyecek kadar yavaslatabilir. Tüketim-tasarruf orani tasarruftan yana degistiginde ekonominin gecis asamasindaki hareket alani genisleyecektir.

Yeni ekonomi tüketim-yatirim dengesinin, özel-kamu sektörü dengesinin,cesitli sektörlerin rollerinin, verimlilikteki gelismenin dogasinin, karlilik sartlarinin yeniden tanimlanmasiyla kurulabilir. Herseyden önce yeni ekonomi ekoloji ve sosyoloji cahili olmamali, cevre ve toplumu ekonomiden ayirmamalidir.


Bölüm 9: Flourishing - Within Limits

Bu bölüm tüketimin sosyal mantigini kavrayabilmek üzerine.
Burada bir celiski var. Eger sahip oldugumuz nesneler toplumsal yasama daha iyi katilabilmemize, kendimizi ifade edebilmemize (sembolik bir dil olarak) katkida bulunuyorsa, zengin ülkelerde bu katkiyi daha acik görebiliyor olmamiz gerekirdi. Oysa tam tersine Bati dünyasi bir "sosyal durgunluk" icinde görünüyor.

Amartya Sen'e göre ayni seviyede yeterlilige sahip olabilmenin gerektirdigi gelir (ve mallar) toplumdan topluma degisir, zengin ülkelerde daha fazladir. Burada Adam Smith'in bahsettigi toplumsal yasamda ayip/utanma duygusu rol oynar. Adam Smith Milletlerin Zenginligi'nde keten bir gömlegin yasamsal gereklilik arzetmemesine ragmen, o günün Avrupa'sinda  ortalama bir calisanin keten gömleksiz utanmadan toplumsal yasama katilamayacagini verir örnek olarak. Tüketici mallarina bu türden anlamlar yüklenmesi durumunda "bu kadari yeterli" diyebilecegimiz bir noktanin olmayacagi aciktir (Örnek mi istiyorsun? Böyle buyur). Birey acisindan bu türden bir sosyal tuzaktan kacinmak mümkün degildir. Hatta kendini toplumda daha iyi ifade edebilmesi acisindan (refahin bir sarti) anlamlidir da.

Ancak psikolog Tim Kasser'a göre populerlik, imaj ve finansal basari gibi materyalistik degerler, kendini kabul, baglilik, ait olma gibi asli degerlerle celisir. Bu asli degerleri ön plana almayi basaran bireyler aile ve toplum icinde daha mutlu ve daha sürdürülebilir bir yasam sürmeyi de basarmaktadir.  Örnekleri modern toplumda da bir ölcüye kadar görülmektedir. Bu sessiz devrimin ötesinde daha radikal ve kapsamli girisimleri savunanlar da vardir; Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik, bkz burasi ve burasi) gibi. Psikolog Mihalyi Csikszentmihalyi'nin amaca yönelik ve materyal acidan basit bir yasamin daha doyurucu olabildigine dair bilimsel temelleri acikladigi bir calismasi bulunmaktadir.

Bu türden yasam pratikleri toplumsal destegi de gerektirdiginden,  kendiliginden kücük toplumsal olusumlari tesvik etmektedir. Eko-köyler, Kuzey Iskocya'daki Findhorn toplulugu, Thich Nhat Hahn'in Fransa'da kurdugu "farkindalik" toplulugu, Kuzey Amerika'da Amish'ler, Kuzey Amerika'da seküler basit yasam taraftarlarini bir araya getiren Simplicity Forum, daha yeni bir girisim olarak Downshifting Downunder gibi...Bu türden topluluklar üzerine bilimsel calismalar az olsa da, ilk sonuclar sade yasamcilarin daha mutlu yasadigi iddiasini desteklemektedir.

Varolan toplumsal yapilarin toplumsal yasama katilimi güclestirmesi de, üzerinde düsünülmesi gereken bir konudur. Özel ulasim toplu ulasima göre önceliklidir. Motorlu araclarin yayalara göre önceligi vardir (zamanin varsa buraya alayim).  Enerji arzi sübvanse edilirken, enerji talebi tarafinda yönetimsizlik ve kaos hüküm sürmektedir. Cöp üretmek ekonomik ve davranissal olarak ucuzken, geri dönüsüm maliyetlidir. Cocuklar "alisveris nesli" olarak yetistirilmektedir. Hükümetler, politikacilar, finansal kurumlar ve medya sürekli bu türden mesajlar vermektedir. Bu acidan daha sürdürülebilir bir yasam sürmeye calisanlarin kendilerini cevrelerindeki  sosyal yasamla celiski icinde bulmalari sasirtici degildir. Bu yüzden degisimi (ne kadar istekli olurlarsa olsunlar) bireylerin eline birakmak yerine, toplumsal yapilarda gerekli degisiklikleri yapmak önem kazanir (Kendi adima toplumda yapisal degisiklikleri bekleyecek zamanim yok. Ben yola cikarim, o isterse gelsin arkadan. Sen de simdi gelirsen benimle, o zaten gelecek mecbur :)).

Yapilmasi gereken en önemli seylerden biri,  verimsiz statü yarislarini körükleyen gelir esitsizligini asgariye indirmektir. Esitsizlik toplumun sadece bir kesimini degil, tamamini hirpalamaktadir. Daha cok yardimlasan ve özveri gösteren bir toplum önem kazanmaktadir.


Yazidibi müzigi olarak sınırları icinde ciceklenen ve gündelik nesnelere yikici olmayan (!) yaraticilikla yeni anlamlar veren iki örnek sectim :) Eskilerden degil, yenilerden (Evren'cigim ;)... Birinci videoda karpuzu (2:32) ve ikinci videoda cöp kutusunu (1:25) yeniden kesfeden arkadasa özellikle dikkat! 






Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 5, 6 ve 7


Bölüm 5 :  The Myth of Decoupling

Bu bölümde decoupling'e karsilik "ayirim" kullandim. Son zamanlarda yaygin olarak su anlamda kullanilmaya baslanmis, ayirim derken bu özel  anlam kastediliyor.

Büyüme  cikmazina verilen genel gecer yanit, mal ve hizmetlerin üretiminde materyal katkiyi (dolayisiyla ekolojiye zarari) azaltacak tasarim degisikliklerine (decoupling = ayirim) gitmektir. Ancak cogunlukla bu yanilticidir. Zarar GDP'ye oranla göreceli olarak azalmis görünse de, mutlak anlamda artmaya devam etmektedir. En basit anlamiyla göreceli ayirim (relative decoupling)  daha az girdi ile daha cok sey yapmak, daha az cevresel zarar ile daha cok ekonomik aktivite gerceklestirmek demektir. Yapilan analizlere göre, göreceli ayirim önlemleri sayesinde özellikle OECD ülkelerinde üretimde "enerji yogun"lugu 1970'lerden   bu yana düsmektedir. Birim ürün basina CO2 yogunlugu da ayni sekilde 1980'lerden bu yana düsüs göstermektedir. Ehrlich esitligi denen bir denklem de bize aritmetik olarak da bu düsüsü göstermektedir.

Ancak, birincisi bu analizler hikayenin sadece bir yarisini (üretim) degerlendirmekte, ikincisi de mutlak degerleri yansitmamaktadir. Mutlak degerlere (absolute decoupling) bakildiginda, CO2 salinimi 1970'den bu yana %80, Kyoto baz yili kabul edilen 1990'dan bu yana %40 artmistir. Diger dogal kaynaklarda da benzer trendler gözlenmektedir.

Buradan cikarilacak mesaj, ayirimin gereksiz oldugu degildir ; mutlak anlamda ayirim gereklidir. Sorun ne kadarinin mümkün oldugu, teknolojik ve ekonomik acidan erisilebilir oldugudur. Ehrlich esitligi bize cözümün teknolojide oldugu (yani üretirken cevreye daha az zarar veren teknolojiler gelistirirsek,  ayni yasam tarzimizi devam ettirebilecegimiz) fikrini vermektedir. Ne türden bir teknoloji 2050 yilinda 9 milyara erismis dünya nüfusunu, bugünkü AB ülkeleri refahinda yasarken, gezegenin kisitli kaynaklarina da zarar vermekten alikoyar? Elbette hicbir zaman bu türden büyük bir teknolojik atilimin kösebasinda bizi bekledigi olasiligini aklimizdan cikaramayiz. Fakat ilk adimlarin elimizdeki teknoloji ile ( etkin enerji kullanimi, yenilenebilir enerji, vb) atilmasi gerektigi de aciktir. Gelismis ülkelerin dünyanin bugünkü iklim ve cevre sorunlari konusunda direk bir sorumlulugu bulunmaktadir. Ahlaki acidan bakildiginda, eldeki teknoloji ile büyüme sorununa bir yanit bulma konusunda da gelismis ülkelerin görevleri fakir ülkelerden daha fazla olmalidir.


Bölüm 6: The "Iron Cage" of Consumerism

The Economist Kasim 2008 sayisindan:  "Her avlanan hayvan bilir ki , önemli olan ne kadar hizli kostugun degil, herkesten yavas olup olmadigindir."

21. yüzyilda hala avlanan hayvanlarin icgüdüsüyle hareket ediyor olabilir miyiz? Öyleyse, bunu bilmek  ve sebeplerini anlamak iyi olurdu.

Farkli kapitalist anlayislarin bilinen ortak paydasi, özel mülkiyeti kabul edisidir. Bunun disinda cesitli ülkelerde kapitalizmin farkli uygulamalarina rastlamak mümkündür. Baumol ve arkadaslarinin Good Capitalism, Bad Capitalism adli kitabindaki siniflandirmaya göre iyi kapitalizmler büyümeye, kötü kapitalizmler durgunluga yol acar.

(Burada kapitalist modelin bilinen aktörleri ve bunlar arasindaki etkilesimlerin bir özeti veriliyor)

Kapitalizmde is verimliligi önemli bir hedeftir, Fakat ayni ürünü gitiikce daha verimli üretebilmek her zaman mümkün degildir. En temel seviyede termodinamigin kurallari buna engel olur.  Ayrica her zaman rakibin yeni ve carpici bir ürünü gelistirmesi riski de vardir. Bir görüse göre kapitalizmin temeli maliyet minimizasyonuna degil,  yenilige (innovation) dayanir. (Bkz. bir kavram olarak Creative Destruction)

Peki bu süreklilik gösteren "yaratici yikim"in insanoglunun gelisimiyle (bkz. refahin ögelerinden biri) ne ilgisi var? Sürekli kendinden öncekini yikip yokeden bir sistem anlamli bir sekilde refaha katkida bulunabilir mi? "Yeter!" denmesi gereken, durmadan üretip tüketmeye bir son vermemiz gereken bir nokta var mi?

Sistemin icine girdigi yaratici yikim döngüsü ve durdurulamayan büyüme ivmesi  durup hala hizmet ettiklerinin cikarina calisip calismadigina bakmasina engel oluyor. Ürün ömürleri kisaliyor, kalite miktara kurban ediliyor, kullan-at toplumu (throw away society) tüketicinin hirsindan cok, sistemin hayatta kalabilmesinin bir ön sarti olarak ortaya cikiyor.


Bu elbette yaraticilik ya da yenilik özünde kötü bir seydir anlamina gelmiyor.  Sorun bunlara verdigimiz anlamdan kaynaklaniyor (Bkz. Bölüm 4- tüketici mallarinin sembolik dil olarak kullanilisi). Yeni ürünler  cogunlukla dogalari geregi daha pahali oluyor ve baslangicta toplumun belli kesimleri tarafindan ulasilabilir oluyorlar. Sosyal karsilastirma aliskanligi ürünün baska kesimlerde de yayginlasmasiyla sonuclaniyor (Onda var da, ben de niye yok?). Bu noktada önemli bir sosyal psikoloji süreci, kisinin sahip oldugu seyleri kendi varliginin bir uzantisi gibi (uzanti ben) düsünmesi ve hatta hissetmesidir.  Öyle ki, elimizden alindiklarinda bir eksilme duygusu yasayabiliyoruz. Bu türden bir materyalizm -özellikle seküler bir dünyada- dine benzer bir islev görebiliyor (Alisveris merkezlerinin kapitalizmin tapinaklari oldugunu söyleyenler bunu kastediyor galiba)

Psikolog Philip Cushman'a göre "uzanti ben" (extended self) "bos bir ben"dir ve sürekli yeniden doldurulmak ister. Hatta bos olmaktan yana korkuya varan bir endise duyar.
Izlerini üretici tarafinda sürekli yeni ürün gelistirmek cabasinda da görebiliriz. Özünde (icinde yasadigimiz) endiseli ve son noktada patalojik bir sistemdir. Yenilige olan acligi esenligin önüne gecer. Likidite korundugu, tüketim yükseldigi sürece ayakta kalmayi basarir. Bunlardan biri hiz kestiginde ise cöker.



Bölüm 7:  Keynesianism and the "Green New Deal"

2008 krizinde tüm karar verici ve yürütücülerin ortak amaci ekonomiyi en kisa zamanda tekrar eski büyüme rayina geri oturtmakti. Ekonomiyi kurtarmak icin yatirima gerek vardi.   2008 sonu, 2009 basinda dünya genelinde kurtarma paketlerinden en cok yararlananlar finans ve otomotiv sektörleriydi.  Karbon emisyonu düsük bir topluma dönüsmek de yatirim gerektiriyordu. Her ikisini birlestiren bir "yesil ivme" cazip bir fikir gibi gözüktü. 2009'dan bu yana "yesil yatirim"larda artis var. (Dogru, 2009'dan bu yana şu veya bu baglantiyla posta kutumuza düsen "yenilenebilir enerji...kar orani....güvenilir...cevre dostu...yesil bono...vb vb" seklindeki  reklamlarin haddi hesabi yok.) Yesil sektörlerin isgücü-yogun sektörler olusu da düze cikabilmek icin issizligin önüne gecmesi gereken ekonomiler icin bir avantaj. "Green New Deal" kriz sonrasi dünyanin iklim vb küresel sorunlarla daha ciddi sekilde mücadele edecegi izlenimini veriyor. Bu acidan da önemli.

Fakat uzun vadede yeterli degil. Cünkü Keynes'ci bakis acisiyla ekonomiyi tüketimin tesvik edilmesiyle büyüyen duruma geri getirmeyi amaclamaktan öteye gitmiyor. Yeni bir ekonomik yapilanmaya gereksinim var.


Yazidibi müzigi Tracy Chapman'dan, Fast Car:



Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 3 ve 4

Bölüm 3: Redefining Prosperity

(Bu bölümde ve notlarin kalan kisminda "gelisme" sözcügünü ve "insanin, insanligin gelisimi" kavramini, "to flourish" karsiligi olarak kullandim. Öyle böyle bir gelisme degil, bireyin ya da insanligin varolan potansiyelini gerceklestirebildigi, cicek cicek acildigi türden bir gelisme olarak, Almanca'daki "entfalten" gibi okumani tavsiye ederim :) Dediler ki, benim aklim ekonomiden bahsederken bile börtü, böcek, cicege calisirmis zaten. E, dogru söze ne denir? :) )

Bu bölüm psikoloji, sosyoloji, ekonomi tarihi, felsefe, din ve bilgelik geleneklerini tarayarak refaha farkli bir bakisi ariyor: Insanlarin icinde gelisebilecegi, daha büyük sosyal uyum saglayabilecegi, daha yüksek bir esenlik seviyesi bulabilecegi, ancak cevreye etkisini azaltmayi da basarabilecegi bir tür refah.

Bu farkli perspektiflerin hemen hepsi refahta materyal boyutlar görür. Yeterince yiyecek, su, giyecek ve barinak yoksa veya bunlari elde ederken güvenlik sorunu yasaniyorsa refahtan söz edilemez. Fakat en azindan Aristoteles'den beridir refahin maddi güvenceden öte boyutlari oldugu kabul edilmektedir. Sevgi, saygi, faydali işe katkida bulunabilme, ait olma ve güven duygulari gibi. Dolayisiyla toplumsal yasama özgürce katilabilme becerisi refahin boyutlarindan biridir.

Kimi yaklasimlar, bireyin ruhani (transcendental) gereksinimlerini de refahin bir geregi olarak ön plana cikarir. Seküler anlayislar dahi insanin yasamda bir anlam ve amac arayisinda oldugunu kabul eder. Bazi bilgelik gelenekleri refaha ahlaki bir boyutun da eklenmesini savunur. Bu gelenekler "benim refahim cevremdekilerin refahina baglidir, onlarinki de benimkine" der. Refaha etki eden faktörlerle, esenlik ve mutlulugu etkiledigi söylenen faktörler arasinda dikkat cekici bir cakisma vardir.

Amartya Sen'in yasam standartlari hakkindaki önemli makalesinden ödünc alacagimiz üc kavram, özellikle öne cikmaktadir: Bolluk (opulence), yararlik (utility), gelisme kapasitesi (capabilities for flourishing).

Bolluk, materyal ihtiyaclarin karsilanmasina karsilik gelir. Mallarin sürekli erisilebilirligindeki artis refahta da bir artis yaratir (der bu görüs). Fakat bunun sinirlari ekonomi teorisyenleri tarafindan  da kabul edilir: Diminishing marginal utility (Azalan marjinal fayda) kavrami buna isaret eder.

Bolluk miktara isaret ederken yararlik (utility) kaliteye isaret eder. Bu bakis acisi, ürünün miktarindan cok sagladigi doyum önemlidir der. Belirlenmesi, ölcülmesi zordur. Savas sonrasi yillarda temel tüketici mallari  tamamen materyal acidan degerlendirilirken, bugün tüketiciye verdigi kimlik, deneyim, ait olma duygusu ve hatta umut duygusu önem kazanmaktadir (Yedigin peynirin seni daha alimli, ictigin cayin seni daha entellektüel yapacagi umudu örnegin). Bu noktada ekonomistler isin kolayina kacarak "bir malin degeri tüketicilerin onun icin ödemeye hazir oldugu paraya denktir" derler. Böylece yararlik, pazardaki degis tokusun parasal degerine indirgenmis olur; GDP de bunlarin toplamini verir. GDP ise evde yapilan isleri, gönüllü calismayi ve kirlilik, sosyal catisma gibi negatif yararligi ölcmez (Pazar günü ögle yemegini fast-food'cuda yersek ekonomi büyür, evde benim pisirip servis ettigimi yersek büyümez. Her iki durumda da yemek yemis oluruz oysa. Hatta para vermen gerekseydi, benimkine daha cok ödemeye hazir olurdun, emin ol!) . Bu sebeple gelismis ülkelerde ekonomik büyüme devam ederken, mutluluk ya da life satisfaction indeksleri onlarca yildir sabit kalmaya devam etmektedir. Kisi basina yillik 15.000 $'dan itibaren life satisfaction indeksleri GDP'deki artislara yanit vermemektedir.  Buna karsilik düsük gelir düzeyli ülkelerde GDP'deki kücük artislar bile mutlu yasam indekslerinde büyük artislara yolacmaktadir.

Bir diger güclük  mutluluk, yasamsal doyum degerlerinin kisisel olusu ve objektif ölcülmesindeki güclüktür. (Bu noktada kitapta verilen bir grafik oldukca ilginc. Kisi basina GDP ile, mutluluk indeksi karsilastiriliyor. En düsük gelir düzeyindeki Gana ve Filipinler'de insanlar, kendilerinden kat kat fazla gelire sahip Ispanya ve Avusturya'lilarla esit mutluluk algisina sahiplermis. Bir Hintli kendisinden bes kat daha fazla kazanan bir Türkle esit derecede mutlu hissediyormus kendini. Banglades, Nijerya, Gana ve Filipinliler yine Türkler'den bes kat az kazanmalarina karsin, bizden daha mutlu olduklarini bildirmisler. Eski Dogu Blogu ülkelerinde mutluluk yerlerde sürünüyor.)


Sonuc? Ne GDP, ne de kisisel mutluluk bildirimleri refah icin güvenilir bir ölcü olamaz.


Gelisme kapasitesi: Bireyler toplumsal yasamda pay sahibi mi? Kamusal alanda utanmadan ve asagilandiklarini hissetmeden görünebiliyor mu? Degerli isler bulabiliyorlar mi? Kendilerini sicak tutabiliyorlar mi? Egitimlerini kullanabiliyorlar mi? Secebilselerdi arkadas ve yakinlarini ziyaret ederler miydi? (Bu Almanya'da "perspektif yoksunlugu" kavrami cercevesinde cok tartislan seyi cagristiriyor bana. Burada gelir düzeyi düsük, özellikle göcmen gecmisli ailelerden gelen cocuklarin en büyük sorunun maddi yoksunluk degil, perspektif yoksunlugu oldugu söyleniyor.  Sistem bu insanlara sıkısıp kaldıkları  sartların dısında yeni bir bakis acisi, yeni bir perspektif sunamiyor. Christoph Süss gecmis programlarin birinde "Ögrenciyken fakirlik sinirinin bile altinda  bir gelirle geciniyordum, ama sorun degildi.. Cünkü gelecege dair planlarim ve niyetlerim vardi, perspektiften yoksun degildim" demisti.) 


Kendini gelistirme konusunda sinirsiz özgürlüge sahip olmak mümkün mü? Dogru mu? Sosyal olarak kabul edilirligini cocuk iscilerin ürettigi maliyeti düsük giysiler giyerek saglamak, biyolojik cesitlilige zarar verebilen ama anlamli bir is bulmak  kabul edilebilir mi?

Buradan "sinirlanmis kapasite" (bounded capabilities) kavramina ulasiyoruz. Kaynaklari sinirli bir dünyada kendimizi gelistirme kapasitemizin de sinirlari olacagina (olmasi gerektigine) isaret ediyor. Sinirlari olan bir refah kavramini hayata gecirmek elbette kolay degil, ama kolayca vazgecilmemeli de.



Bölüm 4: The Dilemma of Growth

Ekonomik büyüme refah icin gerekli tek sart degilse de, gerekli sartlardan biridir. Cünkü refahi devam ettirebilmemiz icin gereklidir.
Bolluk refah demek degilse de, gelisebilmemiz icin gereklidir.
Büyüme refah icin önemli olan egitim ve saglik gibi hizmetlerle yakindan iliskilidir.
Büyüme ekonomik ve sosyal istikrari saglamakta islevseldir.

mi?

Bu bölüm bunun hakkinda.


Tartisma 1 - Maddi bolluk gelisebilmemizin sartlarindan biridir:
Daha fazla her zaman daha iyi degildir. Beslenme gibi en temel seyler sözkonusu oldugunda bile...
Ancak tüketici mallari bize sembolik bir dil sunar ve onun yardimiyla bizim icin önemli olan seyler hakkinda konusuruz: Aile, arkadaslik, ait olma duygusu, toplum, kimlik, sosyal statü,  yasamin anlami ve amaci (Sadece bu cümle üzerine kitap yazilir kanimca.) ... ve böylece toplumsal yasama katilmis oluruz. Toplumsal yasama katilmanin daha az materyalistik yollarini bulmak mümkün mü? (Bkz. Bölüm 9)

Tartisma 2 - Gelir ve Temel hizmetler:
Kisi basina GDP ile Birlesmis Milletler'den alinmis ülkelere göre ortalama beklenen yasam süresi (saglik hizmetlerine isaret ettigi icin kullanilmis) karsilastirmasi ilginc sonuclar veriyor. Afrika'da ortalama ömür 40 yil. Gelismis ülkelerde ise bunun iki kati. Ancak GDP'deki artis yasam beklentisine oransal olarak yansimiyor. (Verilen grafikte görülüyor ki) bir noktadan sonra gelirin ömür üzerindeki olumlu etkisi azaliyor. Sili'de ortalama yasam süresi kendisinden üc kat daha fazla gelire sahip Danimarka'dan daha fazla. Sili ile ayni GDP araliginda olup ortalama yasam süresinin 30 yil az oldugu ülkeler de var (Güney Afrika, Botswana).
Benzer tablo bebek ölümlerinde de gözleniyor. Tüm saglik ve egitim göstergelerinin GDP ile iliskisini gösteren tablolarda ayni egilim (diminishing returns) gözleniyor.

Tartisma 3 - Gelir artisi ve ekonomik istikrar
Büyümeye dayanan bir ekonomide elbette büyüme istikrar icin gereklidir. Kapitalist model kararli bir denge durumuna (steady state) kolaylikla gecemez. Dogal dinamikleri onu iki durumdan birine dogru iter: Genisleme ya da cökme. 


bu tartismadan varilan sonuc?
Büyüme sürdürülebilir degildir. En azindan bugünkü kosullarda.
Büyümenin durmasi (De-growth) istikrarli degildir. En azindan bugünkü kosullarda.

Dipnot: Yazi dibi müzigini ben coook yillar önce UB40'den dinlemistim (Handan'cigim;) ,  fakat aslen Cher ve Sonny söylermis. "I got you to walk with you, I got you to talk with you" diye bir bölümü vardir ki, cok severim. Ekonomik göstergelerin kaydetmedigi türden bir zenginlikten bahseder.


Büyüme Olmadan Refah - Önsöz, Bölüm 1 ve 2

Prosperity without Growth
Economics for a Finite Planet

Kitabin önsözlerinden birini Bill McKibben yazmis. Adini bu kitapta görünce hic sasirmadim. 5-6 yil önce bir gün, bir koltuga yan oturmus, bacaklarimi kenarindan asagi sarkitmis, sallaya sallaya  (ve düsünsel olarak da gevsekce sallana sallana) McKibben'in yazdigi bir kitabi okuyordum. Kitap biraz eskiydi, anafikri cok taze olmasina ragmen detaylarinda güncelligini yitirmisti. Yine de basladigim kitabi yarim birakmamak takintisiyla okuyordum. Bir cümleye denk geldim. Sanki ayni anda hem mideme yumruk yemis, hem kafamda isik yanmis gibi oldum. Bazen bir kitap bir cümle icin bile okunur:


"Dağbaşında hiçbir şey sonsuza dek büyümez. Doğada ikibin metre boyunda ağaçlar yoktur."


Gelelim Tim Jackson'un "Prosperity Without Growth" adli kitabina  :




Bölüm 1: Prosperity Lost

Refah hakkinda düsünceler:

Refah genel bir islerin yolunda gittigi duygusu ve iyilik halidir. Bireysel degil, toplumsaldir. Refah günlük degildir, gelecege dair bir süreklilik niyeti ve umudunu da icerir. Refah paylasilan bir vizyondur.

Genel gecer kabule göre GDP'deki artis refahin da arttigi anlamina gelir (GDP-->Gross Domestic Product-->GSYH) . Bu yüzden GDP'deki büyüme, özellikle son bir yüzyildir dünya capinda en önemli ekonomik gösterge haline gelmistir. Bu bakis acisi, elbette dünya genelinde günlük geliri 1 Dolar'in altinda olan bir milyar insan icin bir sey ifade etmektedir. Ancak ayni bakis acisi, temel gereksinimlerin büyük ölcüde karsilandigi ve tüketici mallarindaki cogalmanin maddi konfora katkisinin oldukca az oldugu zengin ülkelerde bir sey ifade etmemektedir.

Yakin zamana dek "refah" parayla ilgili bir kavram degildi; "sıkıntı" ve "üzüntü" sözcüklerinin karsiti olarak kullanilirdi.  Ekonomik refah kavrami ve refahin ekonomik büyümeye paralel olarak arttigi fikri yeni bir  yorumlamadir.  Ancak dogrulugu simdiden tartismalidir. Cünkü gelismis ülkelerde dahi gelir dagilimindaki esitsizlik 20 yil öncekinden daha fazladir. Belli bir noktadan sonra ekonomik büyüme insan mutluluguna katkida bulunmamaktadir. Sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende, büyümeye dayali bir refah anlayisi gelecege dair güvenilir bir vizyon sunmamaktadir.

Bugün yaygin olarak kabul ediliyor ki, 20. yüzyilin ortalarindan bu yana, dünya eko-sisteminin sunduklarinin %60'i degersizlestirilmis ya da tüketilmistir.  2050 yilinda yeryüzünde yasayacagi tahmin edilen 9 milyar insanin hepsinin OECD ülkelerindekine denk bolluga sahip oldugu bir dünyada, ekonomi bugünkünün 15 kati ve 1950'lerdekinin 75 kati olmalidir. Bu türden bir ekonomi neye benzeyecek, ne ile isletiliyor olacak? Bu bize paylasilabilen ve sürekli bir refaha dair güvenilir bir vizyon sunuyor mu?

Sonsuz büyüme hakkindaki kollektif körlügün kaynagini bulmak kolaydir. Büyümeyi sorgulamak cilginlarin, idealistlerin ve devrimcilerin isi farzedilmektedir. Fakat sorgulamaliyiz. Büyümeyen bir ekonomi fikri bir ekonomist icin tartisma disi olabilir. Fakat sürekli büyüyen bir ekonomi de bir ekolojist icin tartisma disidir.


Bölüm 2: The Age of Irresponsibility

Bu kitap ekonomik büyümenin zengin ülkeler icin hala gecerli bir hedef olup olmadigini sorgular ve sunu sorar "Büyüme olmadan refah mümkün müdür?"

2008 kriz ve sebepleri hakkinda: Amerikan emlak pazarindaki gelismeler, hirsli spekülasyonlar, emtia fiyatlarinda 2007 yili ve 2008 basindaki dramatik yükselisler, sirketlerin kar marjlarinin düsmesi , 2008 ortalarinda 30 yildan sonra ilk kez stagflation (ayni anda durgunluk ve yüksek enflasyon) görülmesi. Petrol fiyati Temmuz 2008'de iki katina cikti, gida maddelerinin fiyatindaki %66'lik artis özellikle fakir ülkelerde halk huzursuzluklarina yol acti. Bütün bunlar krizin ortaya cikip büyümesine etki etti. Fakat hicbiri finansal pazarlarin  tüm dünya ekonomisinin dengesini nasil bozabildigini aciklamiyor. Neden ödemeye imkani olmayan insanlara borc verildi?  Neden düzenleyiciler dev kurumlari yere devirecek bireysel finans uygulamalarina engel olmadi? Neden güvence altina alinmamis borclar ekonomide bu derece baskin bir güc haline geldi? Neden hükümetler tutarli olarak bu "sorumsuzluk cagi"na gözlerini yumdular ya da aktif olarak tesvik ettiler?

Krizi takiben hükümetler devreye girdi. Bankacilik sektörünü kurtarmamanin insani boyutu muazzam olacakti. Fakat bu müdahalelerin cogu bilinen is yapis sekline geri dönülebilmesini saglayan gecici düzenlemeler olarak görüldü. Örnegin aciga satislar 6 ayligina durduruldu ama tamamen yasaklanmadi. Nihai hedef, ekonomik büyümenin tartisilmaz sekilde devamliligini saglayabilmekti.

Kriz gelismis ülkeler arasinda iki farkli kapitalist yaklasimi belirginlestirdi.
1) Liberal market ekonomileri (Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Ingiltere, ABD): daha liberal, rekabet ve deregülasyona daha acik.
2)Coordinated market economies ( Belcika, Fransa, Japonya, Almanya, Iskandinav ülkeleri) : deregülasyonda yavas davranan, rekabetten cok firmalar arasindaki stratejik etkilesime dayanan ekonomiler.

Her iki tür ekonomi de büyümenin tartisilmazligi konusunda hemfikir olmalarina ragmen, aralarinda bir fark vardi. Liberal market ekonomileru tüketici borclanmasini daha büyük ölcüde tesvik ediyordu. Ingiltere'de tüketici borclanmasi krizin öncesindeki on yilda iki katina cikmisti. Insanlar borclanmaya sosyal statüyle ilgili kisisel istekleri dahil cesitli sekillerde tesvik ediliyorlardi. Buna dayanan bir sistem sarsildiginda ilk etkilenenler de yine gelir düzeyi düsük kesim oluyordu. "Borc al ve harca" kültürü refah getirmekten öte refahin eksilmesine yol aciyordu. Küresel bir dünyada Almanya, Cin ve Japonya gibi güclü üretim sektörlerine sahip ve tüketici borclanmasi düsük ülkeler dahi durgunluktan kacinamadilar. 2008'in son ceyreginde Alman ekonomisi tüm Avrupa ekonomilerinden daha cok etkilenerek %2.1 oraninda kücüldü. Ironik bir sekilde Almanya, tüketicisini krizden önceki on yil boyunca da  harcamaya ikna etmekte güclük cekmisti (Kisisel tecrübem: Evet, dogru, Almanlar har-ca-mi-yor!)  2008 krizini takiben dis pazarlar da kurudugunda, ülke krizi pek güclü sekilde hissetti.

Bu bölümden cikarilmasi gereken mesaj sudur: "Sorumsuzluk cagi" tesadüfi bir gözden kacirma ya da kisisel hirslarla ilgili degildi. Ekonomik kriz bankacilik sektörünün belli alanlarindaki münferit yanlis uygulamalardan kaynaklanmadi. Bir sorumsuzluk varsa, bu daha cok sistematikti; yukaridan onay görmüstü ve tek bir amaca hizmet ediyordu: Ekonomik büyümenin devami ve korunmasi.

Dipnot: Günaydin! 'Konu cok soyut, ekonomiden anlamam, 
hikaye yok, fotograf yok; sıkılırım ama ben' dersen müzik de mi yok? 
Söyle alayim seni: 





Kitap özetiyle beraber müzik yayini da devam edecek.
Istek sarki da alabilirim belki ;)

Cuma, Kasım 18, 2011

Elinor Ostrom kalmadi, Tim Jackson versek?

Elinor Ostrom'la tanisacagim demistim ya, bu tanisma tam istedigim gibi olmadi, Tim Jackson versem?  "Elinor Ostrom ve Tim Jackson da kim?"  mi dedin? Bizim camianin pop yildizlari olurlar kendileri :D 

Bahsetmistim belki, sincabin kitaplari ve gündelik meraklar icin sehir kütüphanesine giderim. Akademik kitaplar icinse universite kütüphanesine... Son zamanlarda akademik kitaplari üniversite kitapligi yerine, devlet kitapligindan siparis eder oldum. Üniversite kitapligi gerci bazi acilardan daha avantajli ama bize oldukca uzak. Devlet kitapligina yürüyerek gidiyorum. Sabahlari hava ne kadar soguk olursa olsun, sincabi anaokuluna biraktiktan sonra yola düsüyorum. Sonbahar yapraklarini, insanlari, sehrin sabah hallerini seyrede seyrede bir de bakiyorum ki gelmisim kitapliga. 

Devlet kitapligi tam da insanin hayalinde canlandirabildigi gibi. Binanin kendisi olabildigince eski usul, ciddi suratli  ve güzel. Iceri girince sütunlar, ahsap merdivenler, eski kitap kokusu falan... Isleyis olabildigince köhne. En son 2007 yilinda kullandigim kartimi yenilettim. Kocaman bir deftere beni yeniden elle kaydetti kütüphaneci teyze. Kartimi da yine elle doldurdu. Evet, neyse ki bilgisayarda tarama yapabiliyor ve tüm eyalet kütüphanelerinden kitap siparis edebiliyorum. Bilgisayar olabildigince yavas. Bir tusa basip bekliyorum. Bu arada disariya, sonbahara bakiyorum. Sikayetci degilim. Kütüphanedeki bu sessizlik, bu yavaslik, bu hantallik bir taraftan hosuma gidiyor. Acelem ne? Son zamanlarda sanki dünyanin bütün zamanlari benimmis gibi geliyor. Hani markette birisi elindeki iki parcayla benden sirami istese, "Tabii buyrun , benim sonsuza kadar vaktim var" diyecegim geliyor. Ve bunu hic de dalga gecer gibi degil; samimiyetle, aynen öyle hissederek söyleyecegim. 

Kitaplari bilgisayardaki katalogda bulunca masanin üzerinde duran eski usul siparis formlarina not ediyorum. Yazar, kitap adi, basim yili, basim yeri yetmezmis gibi her kitapta adimi, adresimi, telefonumu da tekrar tekrar yaziyorum. Neden bilmem, tam da bundan kacinmanin binbir yolu üzerine egitim aldigim halde, hic mi hic rahatsiz olmuyorum. Yüksek tavanli, salyangoz hizinda bilgisayarli,  bahcesi sonbahar renklerinde bu kütüphanede kendimi nasil da evim de hissediyorum bi bilsen. Bilsen dememe ne gerek var, bilirsin nasil da severim kütüphaneleri...

Iste tek dezavantajim kitaplarin ödünc verilme süresiyle ilgili. Üniversite kanalindan siparis etmedigim ve dolayisiyla akademisyen olmadigim varsayildigi icin (e, yalan mi?) kitaplar cok kisa süreyle gönderiliyor. Bunu bana köhne, ahsap bankonun öte tarafina yakismayacak kadar genc ve enerjik bir kütüphaneci kadin anlatti. 
Ayrica hangi kütüphanelerin ödünc süresi konusunda daha esnek, hangilerinin daha kati oldugu, hangi kodlu kitaplarin daha uzun süreyle gönderilebildigi  gibi kücük ama önemli "insider" bilgilerini de ben sormadan söyleyiverdi :). Online kataloglar hic böyle seylerden bahsetmiyor.

Elinor Ostrom'la tanismam iste bu yüzden biraz yarim yamalak oldu. Kitaplar bir haftaligina geldi, dogru dürüst okuyamadan iade etmem istendi.  Tim Jackson'da ise kaynak kütüphane sagolsun daha insafli cikti. Tim Jackson gelismis ülkelerde maddi konforun belli bir noktadan sonra refaha katkisinin yok denecek kadar az oldugunu ve bir de kaynaklari sınırlı bir gezegende refahi arttirmanin yollarindan birinin, ortak kullanim oldugunu söylüyordu. Nedense bu satirlari okurken modern cizgili, plastik/fosfor turunculu, herseyiyle otomatik (O kadar otomatik ki, her isi makineler hallediyor. Kütüphanecinin yüzünü hic görmüyorsun bile) sehir kütüphanesi geldi aklima. Bir de  herseyin, isleyisi saglayacak kadar minimumda tutuldugu, kapisindan iceri girince adeta zamanin donmus oldugu ama yine de hizmet vere(bile)n devlet kütüphanesi ... Sehir kütüphanesini ve girisindeki 7/24 kitap iade etme makinesini de seviyorum elbette ama tusa basma araliklarinda penceresinden sonbahari izleme opsiyonu sunan devlet kütüphanesini bir baska seviyorum. 

Kitaba dönelim istersen... Tim Jackson'un Prosperity without Growth (Büyüme Olmadan Refah) adli kitabina. Ismi "Alice Harikalar Diyari'nda" der gibi, hic olmayacak bir seyden bahseder gibi, masal kitabi gibi degil mi? Okuyalim ve görelim. Okudum ve gördüm. Ettigim tembellikler yüzünden kitabi iade tarihine bir kac gün kala büyük bir hizla tamamlamam gerekse de, ilgini ceker diye notlar almayi ihmal etmedim. Simdi diyorum ki o notlari okuyup üzerinde konusalim beraber. Fakat pek uzunlar. Hepsini bir kerede okumak yerine, söyle birkac saatlik düsünme aralari vererek bir iki güne yayalim. Sen arada git bi kahve ic, cocugunla oyna, soguk havaya aldirmadan bir yürüyüs yap, aksam yemegine lahana pisir (n'olmus? tam da mevsimi), o cetrefilli proje toplantisina katil, gerekli telefon görüsmelerini hallet gel, müdürüne de selam söyle benden, kisisel gelisimin icin haftada yarim güncük ayirman onun da yararinadir.  Fakat mümkünse "2012 Yili Satis Hedefleri" toplantisini bu notlardan sonraya birak. Ne yap, ne et, ertele...

Hadi bekliyorum, Pazartesi'ye...  

Dipnot: Notlari hizla ve serbest ceviriyle aldim. Hata görürsen düzelt beni. Arada (parantez icinde italikle) kendi yorumlarimi da kattim :)

Pazartesi, Kasım 14, 2011

Iyi de "sen" kimsin bu arada?

8 yil önce bir deftere durduk yerde (tam olarak durduk yerde de degil aslinda, hicbir zaman öyle degildir) "Insan bazen yavaslamali, rölantiye almali bazen kendini..." yazdim.
6 yil önce bir gün Simple Living (Sade/Basit Yasam) kavramiyla tanistim.
5 yil önce bir gün okuduklarim, kesfettiklerim, düsündüklerim defterlerden ve aklimdan tasar oldu. Sunlari derli toplu bir kösede not alayim en iyisi dedim. Böyle basladi.

Önce ve öncelikle kendim icin yaziyordum. Kötü bir hafizam var cünkü. Her sey derli toplu olursa, ben kendi sözcüklerimle ifade edersem, bir kac hos fotograf da eklersem, hem unutmam, hem de daha  cok motive olurum diye düsünüyordum. Okuyup ögrendiklerimin bazilarindan cok mutlu oluyor, bazilarina cok sasiriyor, bazilari yüzünden cok endiseleniyordum. Haliyle baskalari da haberdar olsun istiyordum bunlardan. Gerci kimseye duyurmadim blogu ama bu sebeple Google ve Blogger aramalarina da kapatmadim. Bir zaman ben ve ben birlikte, tingir mingir yazdik, cizdik, okuduk durduk. En basindan beri en hevesli ve sadik okuyucum kendimdim :D Baska blog yazilarinin altindaki yorumlarda gördügüm "Canim, cok güzel yazmissin, bana da beklerim" notlarindan o kadar rahatsiz oluyordum ki; sevdigim blog yazilarina iki satir yorum yazmaya bile cekiniyordum, ya benzer sekilde anlasilirsa diye...

Sonra bir gün capcanli, nepneseli biri kesfetti beni  :) Her cuma "sapsahane bir haftasonu" dileyerek bitirirdi yazilarini. Onun yüksek  tonda, nese sacan yazilariyla benim felaket tellalligi yapan, kimi zaman gayet didaktik yazilarim tuhaf bir zitlik olusturuyordu bana kalirsa. Neden bilmem Basit Bir Yasam'i linklerine ekledi :) Böylece birileri gelip gitmeye basladi. Hic beklemedigim anlarda, tanimadigim insanlardan yorumlar almaya basladim. Bugün tanimaktan mutluluk ve onur duydugum bir dolu insan gelip kendisi buldu beni.

Böylece "ben" ve "okuyan" ayrismaya; "okuyan" sisler arkasindaki  muglak hallerinden siyrilip sekle semale bürünmeye basladi. Sevdim sekillerini :) Böylece ben  bir sey yazarken yüzünü görmesem de tanidigim, düsünme seklini bildigim bir grup insani düsünerek yazar oldum ilk defa. "X bunu kesin sever", "Y buna ne diyecek bakalim?", "Z gecenlerde bununla ilgili bir sey soruyordu bak" diyerek yazar oldum. Tabii ki Google aramalariyla gelenler de oldugunu farketmistim ama tanimiyordum onlari. Benim algilamamla "okur kitlem"  yorumlarindan ve kendi bloglarinda yazdiklarindan tanidigim 3-5 kisiydi. Kimisi benim gibi yurtdisinda yasayan (debelenen), 25-45 yas araliginda, kadin, cogunlukla evli, cogunlukla cocuk sahibi, sehirli, ara vermis olsa da meslek sahibi, ortak dertler, ortak zevkler, ortak ilgi alanlari, ortak endiseler...

Onlara "siz" diyordum hala. Ama saygidan cok mesafeden ileri gelen "siz" degil de, "sen"in cogulu olan "siz"di bu. Bir de Google'la gelenler fazla samimiyetten rahatsiz olmasin diye :)

Zamanla "sen" demek niyetindeydim. Icimden geliyordu, hazirlaniyordum. Su didaktik halleri birakip ince ince  yüregimden tasanlari yazmak niyetindeydim. Sonra bir gün bir arkadasima telefon ettim. Evde yoktu, telefona cikan babasina adimi söyledigimde "Evren Hanim! Sizi severek takip ediyoruz!" dedi bana! Neye ugradigimi sasirdim. Hic beklemedigim bir seydi. Saskinliktan yere düsmeyip iki cift laf edebildigime, nezaketle tesekkür edebildigime (evet, bunu yapabildim sanirim) sükrediyorum.  Aklimdaysa tek bir sey vardi : "Umarim 'bizim kiz da kimlerle arkadaslik ediyor' dedirtecek kadar ucuk kacik bi seyler yazmamisimdir"

"Sen" böylece rafa kalkti :) Haa, bir de yazmayi biraktigi blogunda da, bana biraktigi yorumlarinda da yasini ele vermeyen cok sevgili bir Istanbul hanimefendisi vardi :) Gercegi ögrendigim gün, ilk adini kullanarak yanitladigim yorumlarindan dolayi yerin dibine batmistim. Bunlar beni "sen" demekten alikoyan sebeplerdir demiyecegim. Biraz duraklattiklari bir gercektir ama.

 Google ahalisiyle de az cok tanisir olmustum bu arada. Kefiri kücük bebeklerine verip veremeyeceklerini, hamileyken icip icemeyeceklerini merak eden anneler vardi. Bencileyin sivrisineklerden kurtulmanin, güveyle mücadele etmenin dogal yollarini arayanlar vardi. Yine benim bir zamanlar yaptigim gibi Google'a umutsuzca "anne sütünü arttirmanin yollari" yazanlar vardi. Su ya da bu bitkinin Almancasini merak edenler vardi. Agactan baslayarak kagidin üretim asamalarini merak eden okul cocuklari vardi. Yazdiklarima 25-45 yas-arasi-egitimli-sehirli-kadinin degil de, herkesin ulastigini, ona göre yazmam gerektigini bana hatirlatan türlü türlü sebep vardi.

Yine de icimdeki "sana" hitap etme istegi yerli yerindeydi. Her gün e-mailler yaziyordum "sana", gevezelikler ediyordum. Oradan yeni yazi konulari cikiyordu. Arkaplan yazismalarinda "sen" derken, blogda "siz"e dönemiyordu dilim. "Sen...saygideger okuyucu", "Sen...sevgili okur" dönemi böylece basladi. Ilk itiraz cok okuyanlarin birinden geldi: "Sen" iyiydi de, "bu saygideger okuyucu" biraz iletisime mesafe koyuyordu sanki. Yine ben bilirdim, belki diger okuyanlara da fikrini soran bir anket yayinlamaliydim, ama biraz rahatsiz olmustun "sen". Anket falan düzenlemedim, "bir kisi bile rahatsiz olmussa vazgecmeli" diye düsünüyordum.

Sonra... kah "size", kah dayanamayip "sen, saygideger okura", kah "bana" kendime, kah ortaya yazip durdum.

Oysa hep sana, hep sana yazip durdum.
Ben yirmili yaslarimdayken bir gün annem demisti ki; "Evren, ilk evlendigim yillarda oturdugumuz cevredeki komsularim bana nasil yasli, nasil yasli gelirlerdi. Oysa benim simdi oldugum yastalardi ve kendi kendime hic de yasli gelmiyorum simdi. Ruh hic yaslanmiyor, biliyor musun? Yaslanan sadece bedenimiz. Ben iceride o kadinlari yasli buldugum yastan daha yasli degilim simdi de..."

Simdi annemin bana bunlari dedigi yasta degilim henüz. Ama biliyorum ne demek istedigini. Iceride bir yerde, bana bunlari anlattiginda dinledigim yastan da ve hatta  ilkokula basladigim günden de ve hatta yasimi bile animsamadigim halde animsadigim günlerde oldugumdan da daha yasli degilim.

Ben degilsem, sen de degilsin. Ve ayrica dedim ya, "siz" saygidan cok mesafe koyar araya. Farkettin mi hic, "sen"in ve "o"nun tekil sahisa hitap eden cogul bir hali vardir da, "ben" in yoktur. Kendinden özsaygisi sebebiyle "biz" diye bahsedeni gördün mü hic sen? Tanri'yla "siz" diye konusani gördün mü hic sen?

Iste bu yüzdendir ki, seninle hic olmadigi kadar acik konusmakta bir sakinca görmüyorum bundan böyle. "sen" dedigimde elinle kendini gösterip saskin saskin etrafina bakarken "Ben mi?, Bana mi diyorsun?" deme sen de bundan böyle.

Sensin tabii ki.
Sen kimbilir kac defa, düsündüklerimde ve hissettiklerimde yalniz olmadigimi hissettirensin.
Sen hatta bir türlü ifade edemeyip etrafinda dolandigimi, yazdigin iki satir yorumda bir güzelcecik ifade ediveren, sonra da bunu yazdigim icin bana tesekkür edensin!
Sen ögrettigimden cok bana ögretensin.
Klavyeden patlattigin kahkahanla günümü aydinlatansin.
Ettigin bir cümleyle günümü kurtaransin.
Roman uzunlugunda e-postalarinla gününü en önce benimle paylasansin.
Sacmaladigimda ve patavatsizlik ettigimde bile nezaket gösterensin.
Yanildigimda hatama ince ince isaret edensin.
Sen "yazdiklarin icimde bir homurdanmaya sebep oldu" dedigimde "istedigin kadar homurdanabilirsin, günün sonunda bil ki seni seviyorum" diyebilensin.
Sen "yazdiklarina cok kizdim" dedigimde küsüp gidensin.
Sen bahceni zarflar icinde benimle paylasansin.
Sen bugün cöp atmaya ciktigimda posta kutusunda mektubunu buldugumsun.
Sen kendi varliginin güzelliginden habersiz bana habire "Iyi ki varsin" diyensin.
Sen küstün mü sosyal mecrada kapi önüne koyuverensin :)
Sen girisimciliginle, yaptigin güzel seylerle beni hayran birakansin.
Sen dobraliginla, direkliginle beni bazen korkutansin.
Ormana gittigimde benimle gelensin, ormana gittiginde benimle gidensin.
Sessiz sessiz okuyan, sesssiz sessiz seven, sessiz sessiz kizansin.
Beni biraz naif, biraz saf, biraz dünyadan bihaber sanansin.
Birlikte ögrendigimsin, birlikte okudugumsun, birlikte kesfettigimsin.
Birlikte endiselenip, birlikte rahatladigimsin.
"Kesin sever" diyerek bana kitaplar, filmler, siteler bulup gelensin.
Yazdiklarinda bir yanlislik gördügümde düzeltmeye kiyamadigimsin.
Bazen dayanilmasi gercekten cok zor olansin.
Hic bir sey yazmayansin, hic  bir sey düsünmeyensin, yasayip gidensin.
Ödevinin yanitini senin copy-paste edemeyecegin sekilde yazdigim, araya habire "sen, sen , sen" sıkıştırdığım icin bana söylenip duransin :)
Sen "sonbaharda bir sincap hakkinda bir hikaye" arayan, " ugurböceginin su icip icmedigini merak eden, 2011'de Frankfurt am Main'de nerede kurban kesebilecegini bana soransin.
Sen en özendigim yazilarima yüz vermeyen, "bulunsun" diye yazdigim yazilarima hayran olansin :)
Sen benim yazdiklarimi en basindan itibaren okumaya kalkma cesaret ve sabirini gösterebilensin.
Sen benden bile sade yasamayi bilen, o yüzden de böyle bir blog acmaya hic gerek görmemis olansin.
Sen bana nasil iletismek gerektigini ögretensin.
Sen konusurken, yazisirken elim kolum birbirine dolanansin.
Sen var ya sen, -daha ben nasil anlatayim?-
her halinle güzelsin.

Perşembe, Kasım 10, 2011

güzel bir günün anisina...



Ne kadar zamandir tanisiyoruz, biraz da benden bahsetsene dedi biri:

Photo by stachelbeer
Şerbetçiotu / Hop / Hopfen / Humulus lupulus



Tanıdın mı beni? diye sordu digeri:

Photo by jazzlog
Yalancı İğde / Sea-buckthorn / Sanddorn / Hippophae rhamnoide


Beni biriyle karistirma! diye uyardi biri:

Photo by Hermann Falkner

Kızılağaç / Alder / Erle /Alnus sp.


  Gerceküstü ellerini uzatip Tanışalım mı? diye sordu bir diğeri:

Photo by Elle-Epp

Güzel meyve - Mor Inci / Beautyberry / Schönfrucht - Liebesperlenstrauch / Callicarpa sp.


ne güzel bir gündü...

Cuma, Kasım 04, 2011

Kayin hanim, palamut bey ve kanatli danslar toplulugu

Zamanin var mi?
Biraz sonbahar hallerimizden bahsedeyim diyorum. Oynadiklarimizdan, düsündüklerimizden, kesfettiklerimizden bahsedeyim...

Hani dogaya olabildigince yakin, hazirlamasi kolay, genel akisa alternatif oyuncak fikirleri sormustun ya,
kayin hanimlarla, palamut beyleri, bir de mese (nam-i diger "pürnese") nineyi takdim edeyim ilk önce :


Kayin hanimlarin sac modelini cok cilginca mi buldun? Sen onlarin oda sicakliginda tohum önceden belirlenmis cizgilerinden  "pit" diye acildigindaki halini görmelisin bir de :) Palamut beyler "sapkasiz cikmam"gillerden. Ise bak ki, agactan düserken ucuvermis sapkalari. Bu yüzden ayrica sapka tedarik edip, tutkalla yapistirdik. Palamut beylerden birinin yüzünü sincap, birini de ben cizdik.

At kestanesiyle de bir seyler yapmak mümkündü ya, bu yil buranin agaclari pek kestane vermedi, ben de biraz isteksizdim. Bulduklarimizi topladik yine de... Ben gündüzleri yolda yürürken bulduklarimi anaokulundaki sincaba sürpriz yapmak icin topluyordum. Sonra farkettim ki, at kestanesi toplamaktan, onlari elinde tutarak eve gelmekten, dikenli dis kabugu ile pürüzsüz ic kabugunun tezatligi üzerine düsüncelere dalmaktan, bir kabin icinde biriktirmekten sincaptan cok ben mutlu oluyorum aslinda. Onu bahane ettigimi farkettim :)

Bu söyledigim aslinda sonbaharin bütün armaganlari icin gecerli. Nitekim bir gün alisveristen dönüyorduk ikimiz. Benim iki elimde agir torbalar vardi. Sincap sallanarak biraz arkadan geliyordu. Bir an gözucuyla parlak mese palamutlarinin yanindan gectigimizi gördüm; elimdeki yüklerle durup toplayamadigima hayiflandim. Biraz sonra arkami dönüp sincaba bakinca, aramizi daha da actigini, mese agacinin yaninda duraklamis , yerde bir seylerle mesgul oldugunu gördüm. Önce kizdim, sonra oynadiklarinin mese palamudu oldugunu tahmin edip sevindim. "Ah, bak, görüyor musun? Böyle seyleri sevsin ve farketsin bu cocuk istemistin hep. Iste öyle oluyor" falan dedim kendime. Icimdeki dogaci anneyle el sıkışıp tebrik ettik birbirimizi. Bu arada  kosa kosa yanima geldi sincap. "Anne bak, ne topladim" dedi avucunu acarak. "Aaa, mese palamutlari!!" dedim mutlulukla. "Evet, senin icin, cünkü sen bunlari cok seviyorsun" dedi bana!  Bir hafta sonra bu kez anaokuluna almaya gittigimde, telasla ceplerini karistirdi. "Senin icin bir geschenk'im (armagan) var, bahcede buldum" diyerek bir at kestanesi cikarip uzatti. Sanirim sincap zaten hep biliyordu at kestanelerini ve palamutlari neden toplayip durdugumuzu. Neyse, ben de cok gec olmadan farketmis oldum :)

Bu yil at kestaneleriyle ilgili yeni bir sey daha farkettim. Sisli bir sabah anaokuluna gidiyorduk. Her zamanki dörtyol agzindan karsiya gecmis, on metre falan yürümüstük ki, arkamda hizla asfalta carpan bir at kestanesinin sesini duydum. Saskinlikla dönüp baktim; cünkü orada bir at kestanesi agaci olmadigini cok iyi biliyordum. Asfaltin üzerinde, agzinda at kestanesiyle bir karga gördüm. Ucup gitti, bir baska agaca daha kondu. Kestaneyi oradan tekrar yere birakacak gibiydi. Bazi kuslarin kalin kabuklu yemisleri yüksek bir yerden asagiya atarak kirilmasini sagladiklarini ve böylece icindeki yenilebilir kisma ulasabildiklerini sanki bir yerlerde okumustum. Belki de sen anlatmistin bana. Kargalarin pek de "kus beyinli" olmadiklarina, sebep - sonuc iliskisi kurabilecek kadar zeka sahibi olduklarina bir kez daha sahit oldum böylece. At kestanesi yediklerini de bilmiyordum. Sanki yiyecek stoklarina el koyuyormusum gibi geldi, toplayip eve getirdikce. Bu yil at kestanesi toplamakta biraz isteksiz kalmamin bir diger sebebi de buydu.

Ister evde, ister sokakta oynamak icin bir oyun fikri daha ister misin? Kanatli tohumlar!
Biliyor musun, doganin en sevdigim özelliklerinden biri ne? Cok islevlilikte tam bir uzman olmasi. Dogada hicbir sey sadece tek bir is icin degil. Aklina herhangi bir dogal ögeyi getir. Bir tohum, bir yaprak, bir meyve, bir kök... Her ne olursa olsun, cok islevli oldugunu göreceksin sonunda. Hem bitkinin yasamasi ve türün sürekliliginde görevli, hem gidamiz, hem esyamiz, hem oyuncagimiz, hem ilacimiz, hem.... Bazen bunu düsününce, biz insanlarin da doganin cok islevli ögelerinden biri olmamiz gerektigi sonucuna variyorum. Aklimizca dogaya hakimiz, onu düzene sokuyoruz. Ölüp toprak olunca yeni canlarin dogmasina katkida bulunuyoruz. Ama hepsi bu mu? Dogayi taniyorsam, hepsi bu olmamalidir. Bilmedigimiz baska görevlerimiz de var yasadigimiz dünyada. Kendimizi doganin bir parcasi degil de, hakimi saydigimiz icin ne oldugunu göremedigimiz, cözemedigimiz... Sen ne dersin?

Kanatli tohumlara dönelim. Temelde bitkinin cogalip varligini devam ettirebilmesi gibi son derece yasamsal bir  görevleri var. Fakat doga bununla yetinmiyor. O tohumlari baska canlilara gida yapiyor. Ayrica kanatli tohumlar cocuklar icin harika birer oyuncak. Yetiskinler icinse gündelik dertlerin arasinda kücük mutluluk vahalari.

Hikaye söyle basladi. Ben aslinda akcaagac tohumlarinin ucabildigini biliyordum. Ama elime bir akcaagac tohumu alip da ucurmayi denemisligim yoktu hic. Bir agacin tepesinden düsmedikce, bir akcaagac tohumu ucamaz saniyordum. Agustos sonunda bir gün yolda bir salkim akcaagac tohumu bulduk. Bir önceki gecenin firtinasinda agacindan ayrilmisti. Yanimizda komsumuz Edda Teyze vardi. Egilip salkimi aldi, sincabi neselendirmek icin tohumlardan birini havaya savurup nasil uctugunu gösterdi. Böylece akcaagac tohumu nasil ucar, ögrenmis olduk.

Akcaagac tohumu asagidaki gibi simetrik kanat ciftlerinden olusur.
Photo by Roberto Verzo

Fakat isin ilginc yani, tohum bu sekliyle ucamaz; ucmasi icin ortadan ikiye bölmek gerekir. Her bir kanadi avucunun icine koyup, yeterince hizla yukari dogru savurursan, tohumun rüzgarsiz ortamlarda, hatta evde bile ucabildigini görürsün.  O Agustos günü, biz sincapla bir ögleden sonra boyunca evde bunun pratigini yaptik. Bir sandalyenin üzerine cikip biraktigimizda tohumun daha da iyi ucabildigini kesfettik. "Kimin tohumu daha cok ucacak?" yarislari yaptik. Salonun halisinin üzeri akcaagac tohumlariyla doluydu. Cok mutluyduk, cok eglendik.

Sonraki günlerden birinde nehir kenarinda oturuyorduk. Günesli, ilik, siir gibi bir gündü. Basimizin üstündeki agactan asagiya dogru süzüle süzüle inen bir seyin varligini farkettim. Dikkatle bakinca bir ihlamur tohumu oldugunu gördüm. Inanilmaz güzellikte bir andi. Üstelik altinda oturdugumuz agac, bir ihlamur agaci bile degildi. Gerideki cok daha büyük ihlamur agaclarindan bir tohum, önce bu agaca dogru ucmustu anlasilan. Simdi de gözümüzün önünde suya dogru süzülüyordu. Doganin bana yeni bir sey ögretmek istedigini anladim. Dönüs yolunda bulabildigim ihlamur tohumlarini alip hizla yukari dogru firlatmayi denedim. Dogru aciyi yakaladiklarinda, evet, onlar da ucuyordu :)

Photo by chemazgz

Böylece bütün kanatli tohumlara bambaska bir gözle bakmaya basladim. Bir gün sincapla bulabildigimiz kadar cok akcaagac, ihlamur ve disbudak tohumu topladik. Disbudagin da böyle tohumlari var:

photo by hedgerowmobile
Nehir üzerindeki demir köprüye ciktik ve tek tek elimizdeki tohumlari suya dogru birakmaya basladik. Eger köprü ya da balkon gibi yeterince yüksek bir yerdeysen, tohumu yukari dogru firlatmaya bile gerek yok; hafifce elinden birakman yeterli. Akcaagac tohumlari tam bir helikopter pervanesi gibi ucuyorlar. Ihlamur tohumlarinin süzülerek yere inisinde farkli bir zerafet var. Disbudak tohumlari ucarken yildizlara benziyorlar.

Daha sonra ucan bir baska kanatli daha kesfettim. O, ünlü cocuk sarkisinin kayip yapboz parcasiydi. Kestaneyi biliyorduk, palamutu da... E, gürgen neyin nesiydi peki? Bir gün yolda daha önce görmedigim türden bir kanatli tohuma rastladim. Egilip, aldim. Ucurmayi denedim, ucuyordu elbette :) Basimi kaldirip tohumun sahibi agaca baktim. Nedense hep kayina benzettigim, ama icten ice farkli bir agac oldugunu bildigim agacti. Eve gelip arastirdim. Gürgendi :

photo by Tim Waters

Simdilik bildigimiz ve ucurmayi sevdigimiz kanatli tohumlar bu kadar. Etrafina dikkatle bak, mutlaka bir ikisini göreceksin. Hem yanindaki cocugun, hem de icindeki cocugun sagligi ve mutlulugu icin , nerede görsen bir kanatli tohum ucurmayi unutma. Hatta bir iki tane de bizim icin ucur lütfen.

Sincabin benim icin mese palamutlari topladigi gün otobüsü kacirdik. Yorgundum, yüküm coktu, siddetli bir yagmur indirecek gibiydi ve otobüs daha bir dakika önce gecmisti. Ben yasamimizin yönünü gündelik, kücük secimlerimizin belirledigine iyiden iyiye ikna olmustum bir süre önce. Ve biz istemezsek kimsenin ve hicbir seyin canımızı sıkamayacagına... Bu yüzden sikayet edip söylenmektense, bir sonraki otobüsü beklerken duragin cevresindeki akcaagac tohumlarini ucurmaca oynamayi teklif ettim sincaba. Biz bekleme süresini bir oyuna cevirmisken ve diger durakdaslar gözlerini yukariya dikmis icin icin söylenirken, yagmuru getiren siddetli bir rüzgar esti. Duragin üzerine egilen akcaagactan onlarca tohum havalanip ucusmaya basladi gökyüzünde. Ne kadar güzeldi, bilemezsin. Geleneksel Viyana Vals Balosu solda sifir kalir yaninda.

Yillar önce bir süre TEMA'da gönüllü olarak calismistim. Aktif olarak calisan gönüllülerden biri, Anadolu'nun agacsizlastirilmis, corak tepelerini yeniden agaclandirmak icin olasi bir  pratik yöntemden bahsetmisti. Bir ucak ya da helikoptere cuvallar dolusu akcaagac tohumu yüklenecekti. Akcaagac fazla beklentisi olmayan,  kolay yetisen bir agacti. Tohumlari rüzgarla kolaylikla dagilabilirdi. Cimlenene dek türlü hava sartina dayanabilir, ekmeye gerek olmadan yesillenebilirdi. Havadan rüzgar durumunu da göz önüne alarak tohumlar saliverilecekti tepelerin üzerine. Oralarda zamanla akcaagac ormanlari olusacakti. O zamanlar ben ne akcaagaci bilirdim, ne de tohumunun neye benzedigini.  Fakat duraktaki kanatli tohum balosunu gördügümden beridir bu proje aklimda. Gün gelir de uygulanacak olursa, mutlaka orada olmak istiyorum. Sadece akcaagac tohumlarinin gökyüzündeki olaganüstü gösterisine sahit olabilmek icin, orada olmak istiyorum.

Bugün yolda yürürken bir akcaagac dalinda, tam göz hizamda bir salkim kanatli tohuma rastladim. Benim icin olduguna karar verip kopardim. Az ilerideki köprüye gelince bir an durdum. Elimdeki tohumlari ayiklayip suya dogru biraktim. Tohumlar süzülerek suya dogru inerken sen orada degildin. O yüzden belki simdi söyleyecegim, pek bir sey ifade etmeyecek sana. O an düsündüm de, önünde bir köprü, cebinde de bir avuc kanatli tohum varsa dünyanin en zengin insanlarindan birisin aslinda. Üstelik kimse de bu türden bir zenginligin vergisini kesmek icin kapina dayanmaz. Ve o an düsündüm de, bunlari sana fazla geciktirmeden hemen bugün anlatmaliyim. Kimbilir, belki haftasonu kahvaltisina ekmek almak icin bakkala giderken yarin, önüne bir akcaagac tohumu cikar ve sen onu görmeden gecip gidersin. Düsüncesini bile dayanilmaz buldum.

Bu yil sonbaharin öyle hallerini, öyle renklerini gördüm ki kliselere gülüp durmaktaydilar. "Bunun adi ölmekse,  digerine baska bir ad bulunmali" diye düsündüm. Sonra gördüm ki, sen de ayni seyleri anlatiyorsun bana. Bazen ayni seye mevsimler boyunca bakiyoruz ve ayni seyleri hep ayni anda farkediyoruz. Paralel farkindaligimiz hosuma gidiyor :)

Sonbahar bu yil sana da, bu dünyadaki herseyin bir can egrisi cizdigini ve bunda üzülecek bir sey olmadigini anlatti mi?

Sonbahar  bu yil sana da, aslinda hepimizin ayni agacin yapraklari oldugumuzu ve mevsimi gelince agacimizi terketmemizde üzülecek bir sey olmadigini ama bazen diger yapraklarla didismekten  o güzelim agaci görmeyi unuttugumuzu anlatti mi?

Sonbahar bu yil sana da su adamin "Ne de harika bir dünya!" derken sair abartmasina kacmadigini, sadece gördügünü dile getirdigini anlatti mi?

Tavsiyene uyarak bitirecegim bu yaziyi:
'Teşekkürler, çok teşekkürler, ben iyiyim, biz iyiyiz, her şey yolunda...' :)