Cumartesi, Şubat 06, 2010

Gönüllü Sadelik - Jon Kabat-Zinn'in gözünden kahvaltı sofrasında farkındalık


Kendim için ve Münevver Hanım ve "zihnimi kitabın kalın kalkanı arkasına saklamak ihtiyacı" ifadesinin sahibi Selen icin ...
Kitabın bu bölümünün başlığı "Absichtsvolle Einfachheit". Birebir "gönüllü sadelik" anlamına gelmiyor ama kitabın İngilizce aslına bakabilseydim, bu bölümün başlığı büyük ihtimalle Voluntary Simplicity olurdu. Yazının sonunda Thoreau'dan ünlü bir alıntı var. Ben onu çevirmeye üşendiğimden İngilizcesini bulup kopyaladım yerine. Elinde Walden'ın Türkçesi olan bir gönüllü, o paragrafın çevirisini yazabilirse şükran duyarım.

Kitabın bu bölümünü özellikle tamamen çevirip paylaşmak istedim. Çünkü farkındalık geliştirmek için büyük bir ilk adım olduğunu düşünüyorum burada yazılanların. Hiç bir şey yapamıyorsa en azından bunu yapmalı insan. Ayrıca ben tipik bir kahvaltı-sofrasında-mısır-gevreği-paketi-okuyucusuyumdur. Kendime ne yaptığımı unutmayayım, şöyle hep gözümün önünde dursun istedim.

*
Gönüllü sadelik
Kendimde, içinde bulunduğum ana fazladan bir şey daha sıkıştırmak dürtüsü hissettiğim çok olur. Bir telefon görüşmesi daha veya yol üzerinde uğranacak bir yer daha...

Zamanla bu dürtüyü tanıyıp ona karşı şüpheyle yaklaşmayı öğrendim. Ona hayır demek için çaba harcıyorum. Kahvaltı sırasında gözlerimi mısır gevreği paketine yapıştırıp yüzüncü kez içindekiler listesini veya üretici firmanın şaşılası promosyonunu okumama sebep olan işte bu dürtüdür. Beslenebildiği sürece onun için gıdasının nereden geldiği önemli değildir. Gazete veya bir satış kataloğu veya tam da şu anda yakınımda duran herhangi bir şey onun için ilginç olabilir. Zamanı doldurmak konusunda hırslıdır; beni mümkün olduğunca bilinçsiz, hissiz bir uyku halinde tutabilmek için zihnimle gizli bir işbirliğine girmiştir. Öyle ki, kahvaltı sofrasında olduğumun bilincine varmama engel olan, karnımı sadece onunla doyurmama sebep olacak kadar yoğun bir sisin içinde bulurum kendimi. Bu sis nedeniyle diğerleri için erişilmez bir hal alırım, ışığın kahvaltı masasında oynadığı oyunları, mutfaktaki kokuları kaçırırım. Her birimiz gün içinde kendi yolumuza gitmeden önce, kahvaltı sofrasında yasadığımız birlikteliğe ait konuşma ve tartışmalar da dahil, anın tüm enerjisini de kaçırmış olurum böylece.

Bu türden dürtülere karşı durabilmek için istekle gönüllü sadeliği uyguluyorum. Belli bir anda sadece ve sadece tek bir iş yapmak ve o belli anda tamamen ve bütünüyle bu iş için hazır bulunmak konusunda kararlılık göstermek yaptığım şeylerden biridir.

Gönüllü sadelik bir gün içinde daha çok değil, daha az yerde bulunmak; daha çok şey görebilmek için daha az göz atmak; daha çok şey yapabilmek için daha az şey yapmak; daha çok şeye sahip olabilmek için daha az şey edinmek demektir. Her ne kadar zaman zaman gönülden dilesem de, küçük çocukları olan bir baba, bir eş, anne-babamın en büyük çocuğu, ailesi için ekmek parası kazanan ve mesleğini yürekten icra eden biri olarak, orman içinde bir gölcüğün yolunu tutmak, orada bir kac yıl boyunca bir agacın altında oturmak, çimenlerin büyümesini dinlemek ve mevsimlerin değişimini izlemek imkanına sahip değilim. Buna rağmen aile yaşamının karmaşası ve organize kaosun ortasında ve meslek yasamımın tüm gereklilikleri, sorumlulukları, hayalkırıklıkları ve ödüllerine rağmen küçük şeylerde hep basitlikten yana karar kılabilmek için sayısız fırsat bulunur.

Temel olarak "daha yavaş bir tempo"ya şunlar örnek verilebilir: Çalan telefona koşmak yerine, vücuduma ve zihnime kızımın yanında kalmayı emretmek, birine "tam da şu an" telefon edilmesi gerektiğini söyleyen içsel dürtüye karşılık vermemek, herhangi bir şeyi tamamen anlık bir dürtü ile satın almamak; gazete, televizyon ve reklamların çaldığı alarm zillerine düşünmeden tepki vermemek. Bütün bunlar insanın yaşamını birazcık da olsa basitleştirebilmesi için elde olan olasılıklardır. Buna ek olarak, bir akşam boyunca hiç bir şey yapmadan oturmak, kitap okumak, kendi başıma, çocuklardan biriyle veya eşimle yürüyüşe çıkmak, ayı gözlemek, ağaçların altında durup yüzüme vuran rüzgarı hissetmek ya da erkenden uyumaya gitmek sayılabilir.

Yaşamımı mümkün olduğunca basit tutabilmek için "Hayır" diyebilme alıştırmaları yapıyorum ve içimde bunu asla yeterli ölçüde yapmadığıma dair bir his var. Hayır demek gerçekten büyük çaba gerektiren bir eylem ve sonuç bu çabayı göstermeye gerçekten değiyor. Ama hiç de kolay degil. Sonuçta yaşamda karşımıza sadece bir kez çıkan fırsatlar ve doğası gereği mecbur olduğumuz şeyler var. Kendine sadeliği görev edinmek; gereklilik üzerine yeniden ve yeniden düşünmeyi, nesne ve durumları her an yeniden değerlendirmeyi ,onları derinlemesine incelemeyi ve böylece zor da olsa bir denge kurmayı gerektiriyor. Tüm güçlüğüne rağmen gönüllü sadeliğin temel olana (yani zihne , vücuda , herşeyin birbirine bağlı olduğu ve her kararın çapı büyük sonuçları olduğu türden bir dünyaya) karşı farkındalığımı arttırdığı duygusu içindeyim. Her şeyi kontrol altında tutmak zorunda değilsiniz. Mümkün olan her firsatta sadeligi tercih ettiginiz zaman, her daim elinizden kaçıp giden o özgürlüğü sunacak yaşamınız size ve "az"ın aslında "çok" demek olduğunu keşfedeceksiniz.

Simplicity, simplicity, simplicity! I say, let your affairs be as two or three, and not a hundred or a thousand; instead of a million count half a dozen, and keep your accounts on your thumb-nail. In the midst of this chopping sea of civilized life, such are the clouds and storms and quicksands and thousand-and-one items to be allowed for, that a man has to live, if he would not founder and go to the bottom and not make his port at all, by dead reckoning, and he must be a great calculator indeed who succeeds. Simplify, simplify. (Thoreau, Walden)
Fotograf: Westpark

Cuma, Şubat 05, 2010

Ama ben meditasyon yapmak istemiyorum ki!

Jon Kabat-Zinn'in kitabindan bahsedeyim biraz...

*Herseyden önce Beste "Mindfullness/Achtsamkeit karsiligi Türkce'de farkindalik kullaniliyor" dedigi icin, ben de öyle kullanacagim. Aklimda Demet'in "farkindalik karsiligi awareness var, mindfullness bundan öte bir sey olmali" uyarisi da var. Simdilik böyle.

*Ayrica kitabin Ingilizce aslinin adi "Wherever you go, there you are". Bunu bir önceki yazida yazmayi unutmusum. Kitaba Türkce "Günlük Yasamda Huzuru Bulmak" deyiverdim ama Türkce'ye cevrilmmis degil aslinda henüz. Bu benim Almanca kitabin adindan (Im Alltag Ruhe finden) birebir cevirim.

*Benim alt basliklarla bir sorunum var. Bu kitabin alt basliginin "Das umfassende praktische Meditationsprogramm" (Kapsamli, pratik meditasyon programi) oldugunu kitabi elime alinca farkettim. Benim meditasyonla da bir sorunum var. Biraz teknik ve fazla kati buluyor(d)um onu. Bu yüzden bir an süpheye düstüm. Ben meditasyon falan yapmak istemiyorum ki... Baska bir sey benim aradigim. Daha esnek, daha basit, daha temel bir sey... Her hale, her yere, her zamana uyar bir sey. (Sadece meditasyon konusunda degil, ekmek yapmaktan, cocuk egitimine kadar her konuda böyleyim. Yoksa süphe duyuyorum önüme konan seyden. Her neyse...) Kitabi okuyunca fikrim degisti. Bu kitap sadece meditasyona giris kitabi degil. Ama meditasyona ilgi duyanlar icin iyi bir giris kitabi sayilabilir.

*Jon Kabat-Zinn artik kahramanim. "5 dakikaniz bile mi yok? Olabilir..." anlaminda birseyler anlatirken, örnegini cok beklenecegi üzere üst düzey bir yöneticiden vermiyor da, "...mesela kücük bir cocugun anne veya babasisinizdir" diyor. Benim neler yasadigimin farkinda bu adam; ona göre yaziyor! Hatta karisiyla birlikte de bir kitap yazmislar. Adi Mit Kinder Wachsen (Cocuklarla büyümek). Kitap elimin altinda, alt basligina dikkatle baktim bu kez. Tam benlik: Die Praxis der Achtsamkeit in der Familie (Aile Yasaminda Farkindalik Uygulamasi). Okumak icin sabirsizlaniyorum.

*Zaten son derece soyut bir konuda yazilmis bir kitabi, bir de ne onun, ne de benim anadilim olan bir dilde okumak tuhaf bir sonuc verdi. Yazilan bir cok seyi birebir anlamama ve gayet mantikli gelmesine ragmen sanki tam yerine oturmuyor gibi, galiba icsellestiremiyorum gibi bir hisse kapildim. Bir firsat olursa Ingilizcesinden bir daha okumak ve bu tavsanin suyunun suyu halini en aza indirgemek niyetindeyim. Burada Türkce'ye cevirdigim kisimlara da bu gözle bakmak iyi olur.

* Kitap üc ana bölümden olusuyor, her bölüm kisa kisa alt basliklara ayrilmis. Her yazinin altinda konuyla ilgili bir uygulama önerisi var. Bütün kitabi seve seve alintilamak isterdim. O zaman adi alinti olmazdi, o ayri hikaye. Zaten kücük sari post-it'ler ile bazi bölümleri isaretlemistim. Sincap bir gün hepsini itina ile sökmüs. Ben de yazi basliklarini not ediyorum buraya. Hepsi zaten iceriklerini az cok anlatir gibi...

I) Anin Tomurcuklari (Bu konu meditasyon ve farkindaligin felsefesi üzerine daha cok)
Farkindalik nedir?
Basit ama kolay degil
Bir an durmak
Olan bu / Hepsi bu
Anlari yakalamak
Nefesin farkinda olmak
Alistirma, alistirma, alistirma
Alistirma yapmak denemek demek degildir.
Kendi yolunca alistirma yapmak
Uyanmak
Sirrini saklamak
Insan dalgalara karsi duramaz ama sörf yapmayi ögrenebilir. (Bu nasil da tanidik :)
Herkes meditasyon yapabilir mi?
Hic birsey yapmamaya övgü
Hic birsey yapmamanin celiskisi
Hareket halinde hic birsey yapmamak
Hic birsey yapmama uygulamasi
Sabir
Koyuvermek
Yargilamamak
Güvenmek
Cömertlik
Zayifliklarini göstermek güclü kisilik ister
Gönüllü Sadelik (Bu bölümü uzun uzadiya yazacagim)
Yogunlasma
Vizyon
Meditasyonla tam bir insan olma yolunda
Bir yol olarak alistirma
Meditasyonu pozitif düsünce ile karistirmamali
Ice yolculuk

II Alistirmanin Kalbi (Bu bölümde meditasyonun teknik yönü anlatiliyor.)
Oturarak meditasyon
Yer secimi
Sayginlik/Vakar
Durus
Ellerin durusu
Meditasyondan sonra
Süre
Tek bir dogru yol yoktur.
Benim yolum ne?
Dag Meditasyonu
Göl Meditasyonu (veya Deniz Meditasyonu, emin degilim)
Giderken Meditasyon
Ayakta dikilirken meditasyon
Uzanirken Meditasyon
Yere uzanmak
Alistirma yapmamak da bir arastirmadir.
Kalp iyiligini gelistirmek icin meditasyon

III Günlük yasamda farkindalik (Adi üstünde...)
Atesin basinda oturmak
Uyum
Sabahin erken saatleri
Direk kontak
Idareyi ele almak
Nereye gidersen oradasindir
Merdiven cikmak
Mutfak isleri
Bu gezegendeki görevim nedir?
Bir ögretmen olarak dag
Herseyin birbirine bagli olmasi
Zarar vermemek
Karma
Tek ve bütün olmak
Özel olmak ve iste öyle olmak
Bu ne?
Kendine odakli olmak
Öfke
Bir alistirma yöntemi olarak anne baba olmak
Anne-babalik II
Yol üstündeki tuzaklar
Farkindalik tinsel(spiritüel) bir uygulama midir?


Bu kez daha farkli bir sey denemek istiyorum ve diyorum ki siz bana ilginizi ceken basliklari söyleseniz de onlardan söz acsam daha cok. Daha sonra kitapta beni en cok etkileyen bölümlerden birini (Gönüllü Sadelik tabii ki, baska hangisi olabilir ? ;) ) yazacagim. Daha sonra da kendi farkindalik alistirmalarimi anlatacagim. Simdilik böyle planim...

Pazartesi, Şubat 01, 2010

Açılışı beş geçe...

Dilek'in isteği üzerine sudaki sümbülün açılmış hali. Hemen ertesi gün çekmiştim bu fotoğrafı, çiçekleri henüz yeni açıyordu. Tamamen açıldığı anın fotoğrafını çekmemişim ne yazık ki...

Perşembe, Ocak 28, 2010

Mindfullness/Achtsamkeit : Hindiba usulü giriş

IMG_0163

Huylu huyundan vazgeçmez. Bu sefer feci şekilde kronolojik usulde..

***

an (I) isim (a:nı) Arapça ¥n
Zamanın bölünemeyecek kadar kısa olan parçası, lahza, dakika

*** ÇİKOLATALI AN ***
Yaz ortasında bir gün. Mutfakta oturmuş bir parça çikolata eşliğinde kahve içiyorum. Bir saat kadar önce sincabı babasıyla beraber 2-3 saat kadar sürecek (sürmesini umduğum) bir geziye gönderdim. Kapı önünde bol öpücüklü ve el sallamalı vedalaşma rutinimizi tekrarlarken bile, aklımın bir köşesinde bu süre içinde yapılması gereken işlerin upuzun bir listesi vardı. En acil olanları hallettikten sonra birikmiş bazı dergileri okumak için işte bu kahve - çikolata molasını verdim. Aceleyle kahvemi yudumlayıp sayfaları çeviriyorum. Aklımın bir tarafı ise, kalan diğer işleri bir öncelik sırasına koymaya çalışıyor. Gözüm bir başlığa takılıyor o sırada : "Acelesi olan yavaş yesin."

Merakla yazının devamını okuyorum. Achtsamkeit üzerine bir yazı. Achten Almanca ilgi göstermek, dikkat etmek anlamında bir fiil. Ama buna rağmen "Achtsamkeit" için tam bir Türkçe karşılık bulamıyorum. "Achtsamkeit Budizm'de önemli rolü olan bir kavramdır, Budist yaşam tarzının kalbidir de denebilir" diyor yazıda. Bir stresle mücadele yöntemi olarak 80'lerde Batı'da da kullanılmaya başlamış. Amerikan stres araştırmacısı Jon Kabat-Zinn ilk kez spritüel çerçevesinden çıkararak, psikoterapide "Mindfullness Başed Stress Reduction (MBSR)" olarak bilinen yöntemi geliştiren kişi olmuş. Bu noktada Achtsamkeit'i bir teknik değil, bir yaşam tarzı olarak anlamak gerekliymiş. Bunun için de günlük alıştırmalar yapmak önerilmekteymiş. Yürürken, konuşurken, yemek yerken, çalışırken, yaptığımız her şeyde...

Okuduğum yazı yemek odaklı ve şunlar tavsiye ediliyor örneğin:
Hiçbir şey okumadan bir fincan çay veya kahve içmek...
Aceleyle tıkınmak yerine sakince bir parça çikolata yemek...
Ne yediğine dikkat etmek...
Koklamak, dikkatle çiğnemek, tadına dikkat etmek...
Lokma veya yudumların arasında bir an bilinçli olarak durmak...

Yazıda önerilenleri okurken birden dikatimi ağzımdaki çikolata parçasına veriyorum, kahvemi yavaşça yudumlamaya başlıyorum. Sanki daha da yoğun gelmeye başlıyor tatları.

İlgiyle okumaya devam ediyorum.

Günümüzde, yani pek çok şeyin aynı anda yürütülmesi gereken multitasking çağında, bu beceri özellikle zor görünüyor ama bir o kadar gerekli de... Günlük yaşamda olup bitene daha uyanık olmak isteyenlerin bunun için bir meditasyon kursuna gitmesi gerekli değil. Batıda yaşayan budist rahibi Thich Nhat Hanh 'a göre asıl olan "uyanık olmak ve anı yaşamak".

Ayrıca yazının başlığının, bilinen bir Çin atasözüne gönderme yaptığını okuyorum devam eden satırlarda: Acelesi olan yavaş gitsin.

Bu sözü ilk kez duyuyorum ama içimde bir yerde zaten biliyorum öyle olması gerektiğini. Bu bloğun eşlik ettiği yola çıkış noktamdır denebilir hatta.

Yazının sonunda Jon Kabat-Zinn'in bir kitabı tavsiye ediliyor: Im Alltag Ruhe Finden (Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak).

İnternet bağlantımız sağlanıp kütüphane üyeliğimiz de tazelenir tazelenmez, bu kitabı sipariş edip okumaya karar veriyorum.

***ÖRDEKLİ AN ***
Yine yaz ortası. Sincapla birlikte nehir kenarında dolaşıyoruz. O suya taş atmaya bayılıyor. Ben biraz geride durup düşünceye dalıyorum. Bu "anı yaşamak" meselesinde beni rahatsız eden bir şey var. Uzun zamandan, belki Ölü Ozanlar Derneği'ni seyrettiğim zamanlardan beri. Etrafımda gittikçe daha çok insanın "Yok, karar verdim, ben de anı yaşayacağım artık" veya "Aman boşverelim şimdi bunları, anı yaşayalım." dediğini duymaya başladığımdan beri. Anı yaşamakta bir yanlışlık varmış gibi geliyor bütün bunları duydukça.

Şimdi burada, nehir kenarında durmuş dikkatle düsünürken anlıyorum ki, yanlışlık anı yaşamakta değil, onun yorumlanışında. Bütün o anı yaşayanlar "geçmişte olanları boşver, geleceği planlamaktan vazgeç, sadece ve sadece şu an canın neyi yapmak istiyorsa onu yap" der gibiler. Geçmişi hiç düsünmeden, akşam ne yiyeceğini planlamadan bir gün geçirmenin doğru-yanlışlığı bir yana imkansızlığı beni düşündüren. Bana doğru gelen şeklinde "anı yaşamak" ise an önüne neyi getirip koyuyorsa, onu dikkatini vererek, yoğun şekilde yaşamak. Çocuğun konuşuyorsa dikkatle onu dinlemek, bezelye yemeği yiyorsan tek bir lokmanın bile sen farkına varmadan boğazından geçmesine izin vermemek, "Makroekonomiye Giriş"i okuyorsan aklını sadece onu vermek, bulaşık yıkıyorsan deterjanlı ellerinin, sıcak suyun ve bardağın farkında olmak. Bu türden bir şey...

Achtsamkeit her neyse böyle bir şey olmalı. Bu türlüsüne kapımın açık olduğunu düsünüyorum. Sincap ördeklere "Haaaooooo" diye seslenmeye başlıyor bu sırada, düşüncelerimden uyanıyorum.

***SÖZLÜKLÜ AN ***
Sonbahar hızlı bir giriş yapmadan önce internet bağlantımız da geliyor. Bir akşam sincap uyuduktan sonra bilgisayar başına geçtiğimde aklımda yine bu konu var. Biraz sözlük taraması yapıyorum.

Achtsam, Almanca sıfat. Dikkatini veren, ilgi gösteren, özenli, düsünceli, izleyen, gözleyen gibi anlamları var. Achtsamkeit bundan türemiş isim. İlgi gösterirlik, özenlilik, izler-gözler olma hali gibi. İngilizce karşılığı Mindfullness. Her iki dilde Wikipedia girişlerini okumadan çıkıyorum. Google araması da yapmıyorum.Devamını sipariş edeceğim kitaptan okumak istiyorum cünkü.

*** KAYINLI AN (...VE KIYAMETLİ)
Ama bir dakika, bir dakika! Ben tamamen yenisi sayılmam bu anı yaşama, izler-gözler olma okulunun. Şurada, şurada ve şurada biraz kafa yormuşluğum var bu konuda, biraz kıyısından yakalamışlığım... Bunlar benim şimdi aklıma gelenler. Arşivin derinliklerine şöyle kocaman bir ağ atsam, galiba daha da çıkarırım.

Haaa, bu arada. Ekim ayındayız şimdi. Bir oyun parkındayız. Sincap kayağın altında bulduğu yeni arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz monolog gibi ya, neyse... Az önce parkın kenarındaki kayın ağacının altından da bir mürver çalısı çıktığını farkettim. Kendi kendime büyük bir sırrın kıyısında dolanıp duruyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Ben de anı yaşamaya karar verdim. Sincabın eve dönmemiz gerektiğini duyduğunda çıkaracağı kıyameti düsünmemeli en iyisi. Termosta çay var. Sevdiğim gibi, earl grey usulü. Bir bardak içmeli ve kayının sonbahar hallerini izlemeye koyulmalı. Sincap kıyameti kopardığında da anı yaşayacağım tabii. Kıyametin her halini izleyip gözleyeceğim.

Dün Jon Kabat-Zinn'in kitabını buldum kütüphane kataloğunda, sipariş ettim. Çocuklar gibi şenim.

***FESLEĞENLİ AN***
Erkenden kış çalıyor kapıyı. Yine sincabın erken uyuduğu bir akşam, yine bilgisayar başındayım. Bir bilene soruyorum Mindfullness nedir diye. Bana gönderdiği yazıda "zihinsizlik", "zihni boşaltma", "bilinçsizlik" gibi ifadeler kullanılarak tarif ediliyor. Bense daha yüksek bir bilinç düzeyi, bir tür farkındalık geliştirme gibi anlamaya başlamıştım onu çoktan. Aklım karışıyor ama hoşuma gidiyor bu karışıklık. Güçlü, canlı bir şey çıkacağını hissediyorum bu çelişkiden. Çok fesleğen kokuyor bu an, detayına girmeyeceğim sebeplerden.

***MICHAEL'LI AN (VE DJ'Lİ)
Buuzzzz gibi bir Aralık günü. Yine aynı oyun parkındayız. Ama fazla kimse yok bu sefer parkta. "Ne yapsam da sincabı eve gitmeye razı etsem" diye düsünmekteyim ben de... İki çocuk geliyor az sonra 9-10 yaşlarında. Birinin kıyafeti tuhaf; siyah kumaş pantolon, kazağının üzerine beyaz bir tişört giymiş, kafasında siyah bir şapka var. Ellerinde de bir müzikçalar... Birbirlerine işaret ediyorlar beni, fısıldaşıyorlar. Ben "Dört Zait" tipiyimdir zaten, hiç şaşırmıyorum.

"Bir şey sorabilir miyiz?" diyorlar çekingenlikle. "Sorun" diyorum. "Michael Jackson'u tanır mısınız?". Hımm, anladım, kesin soğuk bir şaka gelecek ardından, başa gelen çekilir. "Tanıyorum tabii" diyorum. "Şeeyyy, ben onun gibi dansediyorum da... Dansetsem izler misiniz ?" diyor tuhaf kıyafetli olan. Ah, şimdi anlaşıldı. Kıyafet, müzikçalar falan... "...izler misiniz?" davet değil, rica tonunda bu arada. Reddedemiyorum o yüzden. İkinci çocuğun DJ rolünde olduğu anlaşılıyor. O şarkı seçiyor, küçük "Michael" dansediyor. "Dansediyormuş gibi yapıyor" diyelim en iyisi. Ama öylesine hevesli, öylesine kaptırmış ki kendini... İnsanlar gelip geçiyor yanımızdan. "Sizin çocuklarınız mı?" diyor biri bana. "Şu ortalıkta hoplayıp zıplayan ufaklık benim, diğerleri değil" diyorum. Hava öyle soğuk ki, üşümemek için ben de dansediyorum biraz. DJ'nin gizli bir yetenek olduğu çıkıyor ortaya. Başını yere koyup, poposunu havaya dikerek onun yaptığı figürleri taklit etmeye çalışıyor sincap. Başka çocuklar gelip izlemeye başlıyorlar. Michael ile DJ'nın yaşıtları hepsi de... Çantamda bir paket bisküvi var. Açıp paylaşıyoruz çocuklarla. "Michael" sanatçı kontenjanından torpilli, sincabın da anne torpili var tabii :)

Hayır, "anı yaşadık, akşama ne pişireceğimi düşünmedim, pek güzel oldu" demeye çalışmıyorum. Etrafımızdan gelip geçenlerin; köpeklerini, çocuklarını gezdirenlerin, yürüyüş yapanların, acelesi olmadan takılanların "an"larında yoktuk. Yanından geçip gittikleri ağaçlar kadar vardık da, yine de yoktuk sanki. Şöyle bir dönüp bakıldı sadece. Orada, "olan"ın tam merkezinde durup bakınca tuhafıma gitti bu. Aklım başka yerlerde olduğu için kaçırdığım kaç Michael, kaç DJ vardı kimbilir? Gözümü, kulağımı onlara daha çok açmaya karar verdim.

Eve vardığımda beklediğim kitabın kütüphaneye geldiğini, beni beklediğini öğrendim.

***SUKKULENTLİ AN
Hızla otobüs durağına yürüyorum. Kütüphaneye gidiyoruz sincapla, kitabı almaya. Ama hava öyle soğuk ki, üsü(t)mesini istemiyorum. Gözümün ucuyla yüksek bir taş duvarın kaldırımla birleştiği yerdeki küçük, yosun benzeri, yeşil "şey" gördügümde ve "Yok, gerçek olamaz" diye düşündügümde aklım daha çok bununla dolu. Bir saniye içinde bir kaç adım geçip gitmiş olmam da bu yüzden. Minyatür bir sukkulente benziyor. Ama bu dondurucu soğukta ve toprağa neredeyse hiç kökü değmeden yetişmesi imkansız. İçimden bir ses "Hemen geri dön ve bak ona!" diyor. Yoksa hep merak edeceğim; 6 ay sonra bile "Bir sukkulent miydi o gerçekten?" diye düşünmeye devam edeceğim,biliyorum. Geri dönüp incelemem bir dakika bile sürmez, sincap da üşütmez o kadar kısa zamanda, eminim. Böyle düşünerek dönüyorum tuhaf şeyin yanına. Evet, bir sukkulentmiş gerçekten. Hikayesini daha sonra anlatayım. Ama çok mutluyum bu kez geçip gitmediğim için. Yüzlerce kişi geçip gidiyor her gün yanından. Kaç tanesi farkında o miniğin aslında?

***KİTABIN ANI
"Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak"
Elimde tutuyorum şimdi bu kitabı. Çok bekleyip, çok düşündüm hakkında.

Yine de küçük bir şüphe var içimde. İnsan sosyal ağ teorisini veya evrim teorisini veya kağıttan gemi yapmayı veya kakaolu kek pişirmeyi bir kitaptan öğrenebilir. Ama günlük yaşamın karmaşasında huzuru nasıl bulacağını, çevresine karşı nasıl gerçek bir farkındalık geliştirebileceğini, anı nasıl olması gerektiği kadar yoğun yaşayabileceğini bir kitaptan öğrenebilir mi?
"Bakalım, belki de mümkündür." diyorum içimden. Eğer öyleyse, bir hazine tutuyorum şimdi elimde :)

İlk sayfayı açıyorum.

***
Budizm terminolojisine yakın olanlara soru: Nedir Türkçe'de Mindfullness/Achtsamkeit'in tam karşılığı?

Pazartesi, Ocak 25, 2010

Eksi mayada son durum

Eksi maya denemelerimle ilgili en önemli detayi ajandaya not edip buraya yazmadigimi farkettim. En son surada kalmistim. 2 Kasim'da ise söyle yazmisim kara kapliya : "Bugün ilk kez destek kuvvet olarak hic yas maya kullanmadan, sadece eksi maya ile ekmek mayaladim. Hem kavanozdaki maya, hem de onunla mayaladigim ekmek iki katina cikti. Ekmegi yaparken beyaz un kullandim."

Böylece yas maya olmadan sadece eksi maya ile de ekmek yapabilir oldum bir süre. Bu bence büyük bir basariydi. Ekmek burada aldigimiz eksi mayali ekmeklerin lezzetine henüz yaklasamiyordu ama en azindan yas maya kullanmiyordum. Sonra bir ara eksi mayayi beslerken kullandigim undan kalmadi evde. Baska bir markanin organik tam unu ile besledim. Tuhaf ama o günden sonra bir türlü kabarmadi besledigim zaman. Bir süre hic mayasiz ekmek yapmaya geri döndüm. Sadece un, su, tuz ve zeytinyagi ile yapiyorum. Bir bardakla aip tavada pisiriyorum. Her seferinde Thoreau geliyor aklima. Bu türlü ekmek de sevilir bizim evde.
Bu arada eksi mayaya da yapmadigim kötü muamele kalmadi. Hic karistirip beslemeden haftalarca buzdolabinda bekledi. Arada bir denemek icin cikardigimda metal kasikla karistirdim. Bazen buzdolabi disinda da beslemeden uzun süre beklettigim oldu. Buna ragmen hala yasiyor sanirim. Kokusu hala olmasi gerektigi gibi; meyvemsi, eksi. Icinde ufak tefek hayat belirtisi de var. Sadece ekmek yapmak icin besledigimde kabarmiyor. Ekmege katmaya korkuyorum ben de.

Sakin bir animda son bir deneme daha yapmaya karar verdim. Bakalim ne olacak?

Cuma, Ocak 22, 2010

Kigelia pinnata

IMG_1517

Bu kirmizi kocaman cicekleri tuhaf bir sekilde asagi sarkan agac da Valletta'daki -kendisinden yüzelli bin kez bahsettigim- Lower Barrakka Garden'dan. Internette baska bir bitkiyi ararken tesadüfen izine rastlamasam ne oldugunu hayatta bulamazdim sanirim. Yapbozun kendi kendini ele veren bitkilerindendir kendisi. Latince adi Kigelia pinnata veya Kigelia africana imis. Bati dillerinde meyvelerinin seklinden dolayi "sosis agaci" vari isimlerle (sausage tree, Leberwurstbaum, vb.) aniliyor. Sizi etyiyengiller sizi...Böylesi güzel bir agaca ne büyük haksizlik... Malta'nin bizi yere yikan subtropikal iklimi bu agac icin serin kaliyor olmali ki, özellikle gözledim ve cicekten meyveye gecemedigini tespit ettim. Bunun iklim disinda bir sebebi de olabilir tabii...

Asagida ise arsivden ayni agacin bir baska fotografi. Bunda agactan sarkan cicek dallari daha iyi gözüküyor.

IMG_1516

Perşembe, Ocak 21, 2010

Dittrichia viscosa



Dittrichia viscosa...

Bir ara bu bitkiyle de simdi anlatmaya üsendigim bir tanisikligim olmustu.
Ben en cok onun bir sukkulent olmasi ihtimalini sevmistim. Degilmis fakat.
Nefis de bir kokusu vardi diye kalmis aklimda.

Bana hep denize bakan rüzgarli, Turgut Reis'li, huzur dolu bir tepeyi animsatacak.
Meditasyon gibi bir sey...

Cok lazim degilse de, False Yellowhead imis Ingilizce adi.

Not: 2009 ajandasindan 2010 ajandasina tasiniyorum. O arada bazi notlarimi da buraya aktaracagim. Izleyen günlerde bu türden "Bu da nerden cikti simdi??" postlarim olabilir.
Fotograf : Fabian