"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 13, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (V)

Bazen bir yaziyi kafamda coktan tasarlayip bitirsem de, bir türlü yazamiyorum. "Bir arkadasa soracaktim da..." serisinin son yazisi, yani gida israfiyla ilgili olanin basina da bu geldi: Yazamiyorum.

En iyisi, ben bütün kaynaklarimi ortaya dökeyim. Birlikte okuyalim, birlikte izleyelim, birlikte güzelleselim:
("Güzellesmek mi? Ne güzellesmesi?" diyenleri söyle alayim.)

  •  Adi Valentin Thurn. Film yapimcisi. Gecen yilin sonbaharinda vizyona giren filmi Almanya'da epey ses getirdi (en azindan bazi cevrelerde). Filmin adi "Taste the Waste", yani "Cöpün Tadina Bak". Ben filmi izlemedim. Ama hakkinda okuduklarim ve trailer'i yeterince etkileyiciydi. (Sitede Ingilizce secenegi de var.)
  • Die Spitze des Nahrungsberges - Film hakkinda Süddeutsche Zeitung'da yayinlanmis bir yazi.
  • Der Müll, das Geld und der Tod -3sat kanalinda film ve gida israfi hakkinda yayinlanmis bir video. Bu da ayni kanalda Valentin Thurn ile yapilan bir röportaj.
  • Müll statt Mahlzeit - Die Zeit'ta yayinlanmis bir yazi.
  • Tonnenweise in den Müll - Bu da bir baskasi.
  • New American Dream'in duyurduguna göre film, Mart basinda San Fransisco Green Film Festival'de de gösterilmis.
Küresel gida israfi ve kaybi hakkinda Ingilizce linkler:
Bu arada en carpici olanlardan birini en sona sakladim :) Bu serinin son yazisinin gida israfinin önlenmesi üzerine oldugunu okuyan bir arkadasim, "öyleyse bu video'lari mutlaka görmelisin" diyerek bir iki video gönderdi bana. Gerard Daechsel ve Freeganism ile tanisalim:




 Bütün bunlari okuyup izlemek icin zamani olmayanlar icin dip ama cok önemli not: Bir hesaplama gösteriyor ki, Avrupa'da cöpe atilan miktarda gida ile tüm dünyanin ac nüfuslarini iki kez doyurmak mümkünmüs! Bugünkü dünya nüfusunu geleneksel, dogal tarim yöntemleriyle doyurmanin mümkün olmadigi, GDO tariminin bu yüzden kacinilmaz oldugu söylenip duruyor hep! Sorunun bir üretim degil, tüketim sorunu oldugunu görüyoruz oysa. Bu dünya hepimizi besler, kac kisi oldugumuzun önemi yok. Önemli olan özenle ve bilincle tüketmek. Gandhi'ye selam olsun.

Ingilizce ve Almanca konusulan ülkelerde yasayanlar icin dip ama fark yaratan not: "Best before" ve "Mindestens haltbar bis" ifadeleriyle "Son Kullanma Tarihi" ifadesi arasindaki ince ama önemli nüans farkina dikkat!

Güncelleme (16.4.2012): Isil'in yorumlarda bahsettigi filmin (The Gleaners and I) tanitim videosu. Tesekkürler Isil!

Çarşamba, Aralık 21, 2011

İyilesmek üzerine...

Bugün canim bir sey yazmak istemiyor. O yüzden uzun zamandir arsivde bekleyen Almanca bir belgeseli yayinlamaya karar verdim. Almanya'nin düzeyine güvendigim kanallarindan birinde (3sat) yayinlandi. Adi Das Geheimnis der Heilung (Iyilesmenin Sirri):




Film modern tibbin alternatif tipla ve geleneksel bilgilerle el ele calisabileceginin örneklerini veriyor.
Modern tibbin umutsuzluguna ragmen, annesinin kuvvetli ic hesaplasmasi sebebiyle yasama tutunan bir bebekten,
Kapanmayan ruhsal ve bedensel yaralarindan bir tip doktorunun uyguladigi dokunma terapisi ile kurtulan genc bir kadindan,
Tekrarlayan ve tibbin artik yardimci olamadigi beyin tümörü rahatsizliginda Bach dinleyerek ve pozitif icsel görsellestirme yöntemi kullanarak sasirtici ilerlemeler yasayan Polonyali genc bir çellistten,
Kanser tedavisinde şamanik ayinlerde kullanilan türden monoton davul seslerini destek tedavi olarak kullanan onkologlardan,
Hemsirelerin operasyon sonrasi yaralarin bakiminda rutin yöntemler yaninda dokunma tedavisi (TT - Therapeutic touch) uyguladigi hastanelerden,
"Isleyis mekanizmasini bilmiyoruz ama ise yariyor. Neden kullanmayalim?" diyen tip doktorlarindan
bahsediyor.

Tüm örneklerde, geleneksel yöntem, uzman hekim kontrolünde, özel egitim almis uzmanlar tarafindan (ya da onun yönlendirmesiyle bizzat hastanin kendisi tarafindan) tibbi tedaviye paralel/destek olarak uygulaniyor.

Perşembe, Aralık 15, 2011

Çocugun mu var, çalışacak çok dersin var!

Bunlardan basla:
  • Cocuklara yönelik pazarlama üzerine carpici bir film :



Biraz da kendi cocugumla yasadiklarimdan bahsedeyim.
  • Birlikte alisverise gitmemeye özen gösteriyorum. Cünkü her zaman sinirlarini asma girisiminde bulunuyor. 2-3 yas civari yasanmis büyük market krizlerimiz var. Sorun cogunlukla yiyecekte cikiyor. Gerci gelisme var, cogunlukla "ondan daha güzeli var evde" ya da "Onu bosver, daha sagliklisini alacagim sana daha sonra" dedigimde ikna olmaya basladi. 
  • Televizyon seyretmesini mümkün oldugunca kontrol altinda tutmaya calistik. Aksamlari babasi TV izlerken diken üstünde. En ufak siddet iceren görüntüde baska kanala atlaniyor. Reklam zaten seyredilmiyor evde. 
  • Cizgi film konusunda yeterince tutarli ve kararli olamadik. Bilgisayarda ya da TV'de bazen cok fazla cizgi film seyrediyor. Seyrettigi cizgi filmler de bazen kontrolden cikabiliyor. Özellikle TV'de.
  • Bilgisayarda cizgi film disinda bir etkinligi olmasina olanak tanimadik. Mouse-klavye kullanmayi özellikle ögretmedik. Ben yirmili yaslarimda ögrendim mouse kullanmayi, gayet iyiyim bu konuda. Demek ki sincap icin de hala zaman var.
  • Marka ve logolari özellikle ögretmiyoruz. Merak edip sordugunda logoya özel anlam yükleyecegi yanitlardan kaciniyoruz.
  • Zaten aliskanlik olarak evde marka, moda, logo, trend üzerine hemen hemen hic konusma olmuyor. Genellikle kullandigimiz ürünlerden bahsederken "saglikli", "daha güzel", "seni büyütür", "akilli bir cocuk yapar" gibi isleve yönelik reklam yapiyoruz :)
  • Sabahlari giydirirken dilimin ucuna gelse de "oo, bununla cok yakisikli oldun, cok yakisti" vb. cümleler kurmamaya calisiyorum. Giydiklerine özel anlamlar yüklememesini istiyorum. Neyse ki, etrafinda ailede ve okulda giyime özel anlam yükleme sorunu olmadigindan bu zorlanmadigimiz bir konu.
  • Almanya'da TV kanallarinda reklam sayisi ve süresi az. Cocuklara yönelik reklamlar da... Yetiskinlere yönelik ürünlerde cocuklara yönelik mesajlar yok denebilir. Bu da yasamimizi kolaylastiran bir diger faktör...
  • Oyuncaklarimiz malum. Ama ayni zamanda bol miktarda plastik oyuncagi da var. Ayrica bazen ahsap vb de olsa oyuncak konusunda ölcüyü kacirabiliyoruz. Sütten cikma ak kasik degiliz bu konuda...  
  • En büyük kaziklari en yakinlarimizdan yedik. Jelatinli, yapay boyali sekerleri, lüzumsuz cikolatalari, vb. seyleri rastladikca eline tutusturan yasli bir komsumuzdan ögrendi. Tamamen iyi niyetli bir hareketti ama zarari büyük oldu. Yine cok sevdigim bir arkadasim, bir gün henüz yasi da uygun degilken yaris arabalariyla oynanan bir oyun armagan etti. Arkasindan aldigimiz bir cep kitabinin kahramanlarinin oyundakilerle ayni oldugunu fark ettik. Lightning Mc Queen ile böylece tanistik. Beslenme cantasini Lightning Mc Queen'lisinden secti. Yollarda bu cizgi filmin resimlerini tasiyan herhangi bir nesne gördügünde durup mutlaka seyrediyor. Youtube'da cizgi film seyrederken rastlarsak kacirmaya calisiyorum. Cünkü cok hizli akan ve siddet dolu bir cizgi film bence. Sonbaharda gittigimiz bir markette Hook seklinde bir oyuncak kamyon gördü, tutturdu. "Onu alacagimiz paraya bir sürü Simsek Mc Queen kitabi aliriz" pazarligiyla büyük bir krizin kiyisindan döndük. 
  • Anaokulu bazen dostum, bazen düsmanim. Bu yil sonbaharda eski usul, elle kullanilan bir kahve degirmeni bagislanmis anaokuluna. Ögretmenler "kim bir paket tane kahve alir, cocuklar cok seviyor degirmenle oynamayi?" diye sordu; ben hemen talip oldum. Günlerce siniflari kahve koktu; kücücük kollariyla degirmeni cevirip kahve ögütme cabalari görülmeye degermis; öyle dedi ögretmenleri. Artik kahvenin nereden geldigini, geleneksel ögütme seklini biliyorlar :) Kahve tanelerini yapistirarak kartpostallar, resim cerceveleri yaptilar. Dün duyuruldu ki, okulda Noel kurabiyeleri calismalari baslamis :) Zaten her sinifta firin dahil tam teskilatli mutfak var ve cocuklar ögretmenleriyle beraber kurabiye-pasta  pisiriyorlar zaman zaman. Annem bu yasta ben burnumu mutfaktan iceri uzatsam, "sen git bakiim iceri, dolasma ayagimin altinda" diye kovalardi beni. Cok seviniyorum bu yasta elleri bahcede camura, sinifta hamura bulasan cocuklari görünce. 
  • Anaokulunda Reggio Pedagojisi uygulaniyor. Ben cok bilmiyorum detaylarini. Gecenlerde yine bir duyuru asildi. Reggio pedagojisi cercevesinde gündelik nesnelerden oyuncaklar yapip oynama projesi  icin velilerden malzeme talep edildi. Yumurta kartonlari, kagit havlu rulolari, misir gevregi ve cay paketleri, yogurt kaplari vb. toplandi. Hepsi geri dönüsüme gidecekti. Cocuklar uzay gemileri, kuleler ve hayal gücleriyle yarattiklari baska nesnelere cevirdiler onlari... 
  • Fakat iste ayni anaokulu ögrenmesini istemedigim kimi gida maddeleriyle, popüler kültür kahramanlariyla ya da davranis bicimleriyle ("Coool! Anne pistole'm var benim, ates cikiyor icinden, cok cool!", "Anne Spidermann'im ben! Böyle böyle yaparim!")  de tanismasini saglayan yer. Bazen cocuklardan, ama bazen de ögretmenlerinden ögreniyor. Sirca sarayda  sade, dogal cocuk yetistirme imkanim yok. Kontrol altinda tutmaya calisiyorum, yeri gelince göz yumuyorum. Yeri geliyor kötülerin icinden en iyisini secmeye calisiyorum.
  • Hepsinden önemlisi, sincabi da kendimi de sıkmamaya, sakin ve serin kalmaya öncelik veriyorum. 
 Sen neler yapiyor, neler yasiyorsun?

    Perşembe, Aralık 08, 2011

    Yolun ikiye ayrildigi yer

    Asagidaki kisa film tanitimi bugün posta kutumdan cikti:
    http://www.midwayfilm.com/

    (Etrafta kücük cocuk varken izleme.)

    "Ne kadar cok kisiye ulasirsa o kadar iyi" diyerek gönderen arkadasima tesekkürler.

    Bu kisacik filmde bahsedilenleri ben duymustum, büyük olasilikla sen de...
    Ama fotograflarini görmek baska bir sey.
    Bir de filmin tamamini izlesek ne oluruz kimbilir...

    Bu konuda kisisel girisimlerim olmustu.
    Fakat bu fotograflar karsisinda ne kadar da az yol almisim aslinda...

    Üc seyi hic unutmamak gerek:
    1) Bu gezegen üzerinde her sey ama her sey birbiriyle bagli.
    2) Gündelik kücük kararlarimizin, tercihlerimizin bile derin etkileri olabiliyor. Ve hatta bazen bin millerce ötelerde görmek olasi bu etkileri (Cünkü Madde 1).
    3) Yapabilecegimiz bir sey VAR! (Cünkü Madde 1 ve 2)

    Burasi yolun tam ortasi mi bilmiyorum.
    Ama kesinlikle yolun ikiye ayrildigi yer.

    Çarşamba, Kasım 30, 2011

    Asbest hakkinda bir film

    Dün aksam ARTE'de yayinlanan bir belgeseldi; Asbest, Tödlicher Staub (Asbest, Öldürücü Toz). Aksam izleyemedim, simdi ARTE'nin sitesinde yayinlandigini farkettim, onu izliyorum. Konuyla ilgileniyorsan, Almanca ya da Fransizca biliyorsan ve 1saat 24 dakika zamanin varsa böyle gel. Acele et, cünkü belki kaldirirlar sonra yayindan:


    Asbest konusu ilgini cekiyorsa bunlara da bakabilirsin:
    http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/09/asbestos.html
    http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/09/asbeste-dair.html

    Çarşamba, Eylül 07, 2011

    Günlük Zehirimiz

    Sorular:

    - Kanser ile Alzheimer , Parkinson gibi sinir sistemi hastaliklarinin orani toplumda neden artiyor?
    - Neden Parkinson ve bazi kanser türleri tarim sektöründe calisanlarda toplumun diger kesimlerinden daha sık rastlaniyor?
    - Günlük Kabul Edilebilir Alım Miktarı (GKEAM) [ İngilizce: Acceptable Daily Intake (ADI) ] nedir? Nasil belirlenir? Kim belirler? Anlami nedir?
    - Maximum Residue Level (MRL) nedir? Nasil belirlenir? Kim belirler?
    - Tüketici bir gün icinde yedigi iki elma, üc patates ve iki havucla günlük kabul edilebilir alim miktarinin neresinde oldugunu nasil bilebilir?
    - Gida katki maddeleri nasil arastirilir, nasil denetlenir, nasil kullanima alinir? ADI nasil belirlenir?
    - Bir örnek olarak Aspartam'in gercek hikayesi nedir?
    - Zirai kimyasallar ve gida katki maddeleri ile ilgili arastirmalari kim finanse eder? :)
    - Endüstri, zirai kimyasallar ve gida katki maddeleri denetim ve izin mekanizmalarinin neresinde?
    - BPA konusunda endüstri ne diyor, kanun yapici ne diyor, veriler ne diyor?
    - Asbest konusunda ne demislerdi?
    - Toksikoloji icin yeni bir matematik mi gerekiyor?

    Yanitlar:

    Fransiz gazeteci Marie-Monique Robin tarafindan cekilmis 113 dakikalik belgesel film.
    Orijinal adi Notre poison quotidien. 
    Alman-Fransiz ortak kanali ARTE'de Unser täglich Gift adiyla yayinlandi. Bir gün Türkce'ye cevrilirse adi büyük olasilikla "Günlük Zehirimiz" olacak :)  

    Belgeselin Almanca tamami:



    Belgeselin Fransizca tamami:


    Ingilizce kisa bir alinti:



    Ekopedia'da "Our Daily Poison" girisi >>>


    --|--

    « Let food be your medicine and medicine be your food »
    Hippocrates (460-377 BC.


    --|--

    « Gida endüstrisi insanlar icindir, insanlar gida endüstrisi icin degil » 
    FoodWatch kurucusu Thilo Bode
    

    Cuma, Ocak 14, 2011

    Babies



    Dilek filmden haberdar etti, Yasemin nereden bulup izleyebilecegimi söyledi. E bana da Ocak 2011 Hindiba Sinema Günleri kapsaminda izlemek kaldi :)

    Uzun uzadiya filmden bahsetmeye niyetim yok, Dilek anlatmis zaten. "Derinlikten yoksun" oldugunu söyleyenler de olmus, "carpici sekilde basit" oldugunu söyleyenler de. Derinlikten yoksun oldugunu söyleyenler moden ve ilkel dünya arasindaki farka daha derinden ve göze batan bir vurgu yapilmasi gerektigini mi söylemek istiyor acaba? Ama anladigim kadariyla film bunun hakkinda degil aslen. Bebek olmak ve insan olmak hakkinda...

    Fakat yine de filmi izlerken sık sık bu türden bir karsilastirma yaptim kendi adima. Ve merak ettim. Fransiz yönetmen Balmès yapilan cekimler arasinda yanli secimler yapti mi? Örnegin Ponijao'nun Mari gibi tepine tepine aglama krizine girdigi anlar hic mi olmadi? Ya da Bayar'in bisikletle oynarken düstügü ve anne ya da babasinin Hattie'nin babasi gibi panikle kosup kaldirdigi anlar? 

    Ponijao'nun annesi kelimenin gercek anlamiyla "otura otura" mi büyüttü o cocugu? Ayakta oldugu ve etrafta kosturdugu tek bir an bile görmedim. Hattie'nin annesinin, babasi cocukla zaten mesgulken bile müdahil olusuna ne demeli? Ben de öyleydim, igneyi kendime batirarak söylüyorum. Oysa hazir cocukla ilgilenen varken, otur bir köseye, sakin sakin kitabini oku degil mi? Ponijao'nun annesinin sükunetliyle bizim kosturmamiz ve her herseye müdahil olusumuz arasindaki fark, modern dünyanin huzursuz bireyler yetistirmesinin arkasindaki sebep mi? Ikinci bir cocuk dogurmaya karar verirsem, önce gidip bu kadina cirak yazilmak istiyorum.   

    Bir gözlem daha: Bir toplum ne kadar modernlesiyorsa, o kadar baba-mevcut  toplum mu oluyor? Ponijao'nin babasini hic görmedik. Bayar'in babasini bir hastane cikisinda, bir kez evin önünde calisirken, bir kez de bir bayram kutlamasinda ailenin yaslilariyla beraber gördük. Mari ve Hattie'nin babasi, aferin onlara, sürekli bebegin yasaminda, gözümüzün önündeydiler. Iyi hos da Ponijao'nun babasi nerede? Avda mi? Hadi diyelim, cocugunu parka da götürmüyor, bisiklete de bindirmiyor; hic mi birlikte zaman gecirmiyorlar? Ve bu kadin (yani annesi) buna ragmen o kadar cocukla sacini basini yolmadan, bu kadar dingin, bu kadar sakin kalabiliyor mu? Dilini anlamaya gerek yok yüzünde ve ses tonunda ne bir bikkinlik, ne de yapay ve abartili bir nese. Onun bildigi ve bizim bilmedigimiz bir sey var kesin!

    Salı, Ocak 11, 2011

    Zeitgeist (The Film)

    Zeitgeist'i seyrettim. Asliberry sagolsun, bana bir yazisiyla uzun zamandir adini duydugum bu filmin internet video sitelerinden izlenebilecegini hatirlatti. Ben onun verdigi linkteki Türkce altyazili videoyu bir türlü calistiramadim. Ama degisik sitelerde Ingilizce ve Almanca versiyonlarini buldum. Resmi internet sitesinden de izlenebiliyor.

    Almancasi burada. Hakkinda Almanca Wikipedia'daki elestiriler de burada okunabilir.
    Ingilizce'si resmi sitesinden ya da Youtube'daki su seriden izlenebilir:
     1 - 2 - 3 -  4 - 5 - 6- 7- 8 - 9 - 10 - 11 - 12

    Ingilizce Wikipedia'da film hakkindaki bilgi ve elestiriler de burada.

    Filmin devami da var ama onu izlemeye zamanim olmadi.

    Görüldügü üzere filmin özellikle birinci bölümündeki bilgilerin yeni olmadigina, bilinen tarihi gerceklerle örtüsmedigine, güvenilir kaynaklardan olmadigina, duygusal ve abartili bir yaklasimla ve carpitilarak sunulduguna dair elestiriler var. Filmi iki dilde de dikkatle izledigim halde, kisisel olarak birinci bölümle diger bölümler arasindaki mantikli baglantiyi kuramadim. Bilinen Hristiyan (ve semavi dinler) tarihinin dogru ya da yanlis olmasi; Isa'nin gercekten yasamis olmasi ya da olmamasi ; bugün kisisel cikarlarinin her sart altinda korunmasi icin her seyi yapan bir elit grubun varligini ya da yoklugunu, 9/11 olaylarinin kurgu olup olmamasini ve diger iddialari ne acidan etkiliyor? Dinin her zaman ve her cografyada bireylerin ya da kücük gruplarin cikarlarina alet edildigi asikar ama filmin birinci bölümü - en azindan benim göremedigim bir baglantiyla- bundan daha fazlasini söylüyor gibi.

    Filmdeki iddialarin dogru ya da yanlisligi hakkinda bir sey söyleyecek durumda degilim. Rahatsiz edici oldugu bir gercek. Rahatsiz edici olusu dogru olusundan da kaynaklanmiyor. Belki kismen, belki de tamamen yanlistir. Carpitilmistir belki ya da abartilmistir. Mesele bu degil. Bilginin bu kadar karmasik, erisilmesi kolay görünse de zor oldugu; tüm gerceklerin, yargilarin birbirine karistigi; tozun dumana karistigi; sokaktaki sade insanin hicbir kuruma, kisiye, otoriteye  güven duyamayacagi ve bu türden bir film izlediginde kime (resmi aciklamaya mi, komplo teorilerine mi?) inanacagini bilemedigi bir dünyada yasamak hic de hos degil.  Rahatsiz edici, toptan rahatsiz edici...

    Yeri gelmisken Thoreau'un Sivil Itaatsizlik'ini önereyim. Özellikle "Sezar'in hakki Sezar'a" kismini... Kisisel cikarlari icin herseyi göze alan, tüm prensipleri yakip yikan ve erdemsiz davranan perde arkasi gücleri ariyorsak belki de gidip aynaya bir bakmaliyiz. Bazen bireylerin birbirinden bagimsiz ama kollektif davranislari, toplamda  gizli, kücük ve elit bir gruptan daha fazlasini basarir... Iyi ya da kötü yönde...

    Pazartesi, Ocak 10, 2011

    Food Inc. - Ingilizce Metin ve benden özetler...

    Ne yalan söyleyeyim, Food Inc. bana önceden bilmedigim herhangi bir sey söylemedi. Ama söyledikleri o kadar önemli ki tekrar tekrar duymakta hicbir sakinca yok.

    Seyretmemek veya en azindan hakkinda bilgilenmemek icin hic bahane birakmiyorum bakin size. Buyrun bu da filmin Ingilizce metni.Üstelik Google'da aratinca Türkce altyazisinin da indirilebilecegi siteler görüyorum.Güvenilir olup olmadigindan emin olmadigin sitelere link vermek istemedim. "Food Inc. Türkce altyazi" anahtar sözcükleriyle deneyebilirsiniz.

    Hatta filmden benim icin dikkat cekici olan kisimlari da not edecegim simdi buraya, "dil sorunum yok ama zamanim da yok" demeyin diye. Parantez icindeki italikler benim ic sesim:
    •  Süpermarket raflarindaki ürünlerin paketlerinde gördügümüz o ciftlik resimleri, günesli yesil cayirlar, cayirlarda otlayan inekler, koyunlar, sevimli tavuklar... Bunlarin hepsi birer illüzyon. Yiyeceklerimiz o ciftliklerde üretilmiyor artik, fabrikalarda üretiliyor. Bildigimiz montaj hatti mantigiyla calisan fabrikalar...
    • Amerikan marketlerinde artik mevsimler yok (bizim marketlerde de yok keza).  Simdi yilin dört mevsimi boyunca domates var. Dünyanin öbür yarisinda üretilmis, henüz yesilken dalindan koparilmis, etilen gaziyla olgunlastirilmis.  Domates  gibi görünse de o gercek bir domates degil onun bir hayali. (Bu duyguya burada aldigim sebze meyvelerde hep kapiliyorum. Bu domates degil, domates taklidi yapan bir sey diye düsünmüslügüm coktur. Bir tanidigim bir keresinde seftali yerken "seftali nedir bilmesek, seftali diye yutturacaklar sunu " demisti. Durumu özetleyen laftir. )
    • Gida endüstrisi yediklerinizle ilgili gercekleri bilmenizi istemiyor; cünkü bilseydiniz yemek istemezdiniz. (Market alisverisinin benim icin bir eziyete dönüsme sebebidir. Paketlerin üzerindeki "cayirdaki-mutlu-inek" resminin arkasindaki gercegi ögrendim bir kere.)
    • Bütün gida sistemi bir kac uluslararasi sirket tarafindan idare ediliyor. Tüm bunlar sadece ne yediginizle ilgili degil; neyi söylemenize ve neyi ögrenmenize izin verilmesiyle de ilgili. ( Durum tespiti: Yerel markalari almayi seviyorum. En son alternatif, kafeinsiz,tahil kahvesi almak icin market raflarini incelerken sok olmustum. Belli ki aslinda yüzyillik gelenegi falan olan , baslangicta bölgesel aile sirketlerinin ürettip sattigi tahil kahvelerinin paketlerini cevirip arkadaki kücük yazilari okudugumda karsima hep uluslararasi, cok bilinen kahve - gida firmalari cikiyordu. Bütün yerel markalari satin almis, pazari Niche'lerine kadar fethetmisler. ) 
    • McDonalds 1930'larda arka mutfagini bir fabrika mantigiyla calisacak sekilde yeniden tasarladi. Her is maliyetin en aza indirgenebilecegi basit ve tekrarlanabilir adimlara bölündü (Bkz. time and motion study). McDonalds Amerikan gida sektörünün en büyük alicilarindan biri oldugundan bu mentalite tüm beklenmeyen sonuclariyla büyük capta, bütün bir sektör bazinda uygulanmaya basladi. Bugün fast-food yemeseniz de, et yiyorsaniz fast-food devi McDonalds'in sekillendirdigi bir sektörün müsterisisiniz demektir.
    • Bugünün tavuklari 50 yil öncekilerin yarisi kadar zamanda yetisip kesiliyor ama bu  sürede onlarin iki kati büyüklüge erisiyorlar. Insanlar beyaz et sevdigi icin büyük gögüsleri olacak sekilde "tasarlandilar".
    • Bugünün "endüstriyel" tavuklari bu büyüme hizina anatomik olarak yetisemiyor. Kemikleri ve ic organlari iflas ediyor. Bir kac adim atip düsüyorlar agirliklari yüzünden. Zaten günes isigi almayan ve hareket alani olmayan kapali alanlarda geciyor tüm ömürleri. (Burada yumurtalar kapali alan tavugundan, acik mekan tavugundan, tahilla beslenen tavuktan ve organik olarak dört ayri kategiride satiliyor. Biz acik mekanda beslenen tavuklarin yumurtasini aliyoruz. Sürekli organik yumurta almak her bütcenin harci degil . Elimizdeki paranin bize verdigi oy hakkini tavuklarin acik havada yasama-yetisme haklarindan yana kullaniyoruz en azindan. Sevinmeli mi, yoksa didiklesek ondan da bir seyler cikar diye endiselenmeli mi, bilemem.)
    • Süpermarkete gidip seceneklerinize baktiginizda büyük bor bollukla karsi karsiya oldugunuzu düsünebilirsiniz. Bu da bir illüzyon. Aslinda sadece bir kac firma var ve sadece bir kac tahil. Ne zaman bir gidayi kaynagina dogru izlesem, Iowa'da bir misir tarlasinda buluyorum kendimi (Omnivore's Dilemma'nin yazari Pollan diyor bunu) .
    • Gidip bir market rafini incelerseniz, baktiginiz ürünlerin %90'inda ya misir ya da soya fasulyesi ve büyük bir cogunlugunda da ayni anda her ikisi vardir. (Bunu bir uzman söylüyor. Abarti degil, paket arkasindaki minik yazilari cok okuyan bir sade tüketici olarak benim tespitim de bu yönde).
    • Sigirlar evrimsel olarak misir yemek icin degil, ot yemek icin tasarlanmislardir. Misirla beslenmelerinin tek sebebi misirin ucuz ve ottan daha doyurucu olmasi.
    • Baliklara bile misir yemegi ögretiyoruz. (Buna diyecek bir laf bulamiyorum!)
    • Bazi arastirmalar ot yerine misirla beslenen hayvanlarda E. Coli'nin asite dayanikli hale geldigini ve cok daha tehlikleli bir mutasyona ugradigini kanitlamis. Mutasyon sonucu olusan yeni bakteri sadece et degil, sebzelere de bulasmis. Özellikle cocuk ve yaslilarda ölümcül sonuclar dogurmus.
    • Amerika'da gidayla ilgili merkezi kontrol organizasyonlari USDA ve FDA'nin basina Bush yönetimi sirasinda gecmiste gida sektörünün cikarlarini korumak üzere calistigi bilinen kisiler getirilmis.
    • 70'lerde Amerika'da binlerce kesim evi varken, bugün toplam sayi 13 imis. Dolayisiyla Amerikan halkinin yedigi bir hamburgerde binlerce farkli hayvanin eti olabiliyor. Bu da bulasici hastaliklarin daha hizli yayginlasmasina sebep oluyor. (Durum buralarda nedir hiiic bilmiyorum ve merak ediyorum elbette.
    • E.coli'nin yeni mutasyonu yüzünden yedigi hamburgerden hastalanan ve böbrekleri iflas ederek 12 günde ölen 2 yasindaki Kevin'in hikayesinden, annesinin gida sektörü ve otoritelerine karsi verdigi savastan bahsetmek istemiyorum. Düsündükce bile kötü oluyorum, kendiniz seyredin lütfen.
    • Büyükbas hayvanlara sadece 5 gün misir yerine ot verseniz, sindirim sistemlerindeki E.coli'nin %80'i yok oluyor. Endüstrinin yaklasimi ise bu türden bir sistem problemi oldugunda geri dönüp sistemin hangi noktada aksadigina bakmak degil, bazi high-tec ayarlamalarla sorunun berteraf edip sistemin isleyisini devam ettirmeye calismak. (Nasil da önemli bir tespit ve nasil da tanidik!)
    • Eger o mega büyüklükteki gida isleme tesislerini camdan duvarlarla cevirmek mümkün olsaydi bu ülkede daha farkli bir gida sistemine sahip olurduk. (Bunu tarzi pek hosuma giden organik ciftci amca söylüyor. Öyle ciftciler tüm dünyada artmali)
    • Endüstri devleri kacak calisan göcmen iscileri seviyor. Hem düsük ücretle calistiklari, hem de calisma sartlarindan sikayet edemedikleri icin...
    • Cevre, saglik ve toplumsal maliyetleri eklerseniz, endüstriyel gida ucuz ve dürüst bir gida degildir. Fiyatlandirilmasi dürüstce degil, üretimi dürüstce degil, islenmesi dürüstce degil.
    • Filmin devaminda sirketlesen organik gida ticareti ve tohumun patentlenmesi, GDO baglaminda Monsanto var. Basli basina bir konu oldugu  icin simdilik burada kesiyorum. Filmi hic seyretmemis olanlar icin bu kadari bile üzerinde epey düsünülesi sanirim...

    Pazar, Ocak 09, 2011

    Food Inc. - Almanca

    Ilgilenenler icin bu da ayni filmin Almanca'si:



    Serinin devami: 2 - 3 - 4 - 5 - 6

    Perşembe, Ocak 06, 2011

    Story of Caps & Trade

    Story of Caps and Trade (9:56)



    "Sorunu, ona yol acan düsünce tarziyla cözemezsiniz."

    Bu laf ve bu film üzerine diyecek laf bulamiyorum.
    Karbondioksit salinimi ticareti ve neden islemeyecegi bundan daha basit bir dille anlatilamazdi sanirim.

    Çarşamba, Ocak 05, 2011

    Story of Bottled Water

    Story of Bottled water (8:04)



    Durum tespiti yapayim. Yasadigimiz sehirde musluk suyu iciliyor. Belediyenin otobüslerde yaptigi reklami ilk gördügümde inanamamistim. Denedik, 5 yildir falan iciyoruz, ölmedik. Malta'da durum farkliydi, orada su büyük ölcüde denizden reverse osmose denen bir yöntemle elde ediliyordu. 1,5 yil boyunca dogaya armagan ettigimiz plastik su siselerinin sayisini düsünmek bile istemiyorum.

    Sincap 6 ayini tamamlayip su da icmeye baslayinca, isler daha da karisti. Malta'da zaten musluk suyu veremezdik. Burada ise suya büyük ölcüde güveniyoruz ama oturdugumuz binanin eski su tesisatina pek güvenemiyoruz. Izolasyon icin asbest kullanmis olabilirler mi? Olabilirler! Agir metallerin devreye girdigi bir takim numaralar cekmis olabilirler mi? Olabilirler! Bu yüzden biz musluktan, sincap plastik siseden su icmeye devam ediyor.  Plastigin bilinen saglik ve cevre zararlari ve plastik geridönüsüm kodlariyla ilgili farkindaligimiz daha da bir arttigindan beri cam sisede su ariyoruz. Yok! Var da ates pahasi, var da bize yakin olmayan marketlerde, var da burada alisildigi üzere kabarcigi bol, karbonik asit katkili . Isin ilginc yani, plastik su siselerinde plastik dönüsüm kodu yok! Satin aldigim tisörtün plastik paketinde bile üsenmeyip yazilan plastik geri dönüsüm kodu, gayet yasamsal olan bu sivinin paketinde nedense unutuluyor ya da ihmal ediliyor. Simdilik 1- PET olmayan, daha sert , stabil ve üreticisinin birden cok kez kullandigini söyledigi plastik siselerde su bulduk, onlardan aliyoruz.

    Bu arada plastik siselerin bir acidan cam siselerden daha doga dostu oldugunu biliyor muydunuz? Agirliklari daha az oldugundan nakliyat sirasinda daha az fosil yakit kullanilmasina neden oluyorlar, dogadaki ayakizleri daha az :) Saka gibi, degil mi?

    Türkiye'de gittigimiz her lokantada su istedigimizde önümüze siselenmis musluk suyu konmasina ne demeli?Filmde de adi gecen ünlü uluslararasi gazli icecek firmalarinin dogal kaynak suyu olmayan sularindan bahsediyorum. Lokantalarda kac kez "hayir, bu 'su'yu istemiyorum, lütfen baskasini getirin" dedigimizi ve "baskasi yok ama" yanitini aldigimizi hatirlamiyorum bile. Nezaket gösterip yan bakkaldan tercih ettigimiz marka su bulup getirenler kalbimizde taht kurmustur. Bir de eski usul cam sisede dogal kaynak suyu adetini devam ettiren lokantalar var ki, onlarin listesi tutulmali, adlari internette yayilmali, FB'cular her firsatta "like"lamali! Lütfen ismi lazim olmayan siselenmis musluk sularinin web sayfasini bulup bir bakin. Bir dakikanizi bile almaz. Bir damacana su ile siparis merkezinin telefon numarasindan baska hicbir sey yok. Haa, bir de "sorulariniz icin tiklayin" diyorlar ama tiklayinca Windows Mail aciliyor. "Sorularinizi e-mail ile iletin ki daha kolayca savusturabilelim" mi demek bu? Herseyin ortaya döküldügü internet caginda ne ilginc bir kapalilik bu :)

    Annie Leonard'in kullandigi terimlerden birine ["manufactured demand"   / imal edilmis talep] de özellikle dikkat! Tüketicide aslinda varolmayan bir talebin özel caba ve girisimle yaratilmasi sadece siselenmis suya özgü degil. Basimizi nereye cevirsek ona carpiyoruz. Kendimize günde yüzelli bin bes yüz kez "Gerekli mi? Gercekten mi?" diye sormamiz iste bu yüzden cok önemli.

    Daha sonra: Selen'in yorumu üzerine su aldigimiz firmaya e-mail gönderip siselerinin plastik tipini, kac kez kullanildigini ve nasil temizlendigini sordum. Bir kac saat icinde yanit geldi. Alman firmalarinin bu konudaki hassasiyetini seviyorum. Türk firmalari gibi yaniti geciktirme ve "telefonunuzu verin, biz sizi arayalim, telefonda daha cok yardimci oluruz, hi hi hi..." türünden kurnazliklara basvurmadan hizla ve yazili olarak yanit veriyorlar. Firmanin yanitina gelince...
    Aci gercek: Siseler PET'mis!
    En az 15 kez tekrar kullaniliyorlarmis.
    PET ve cam siseleri temizlemekte bir Sodyumhidroksit cözeltisi (NaOH belli bir oranda suya ekleniyormus; cözelti derken dogru kavrami mi kullaniyorum?) kullanarak alkalik bir temizleme yapiyorlarmis. Sonra da su ile duruluyorlarmis. Bu Ingilizce "Lye" ve Almanca "Natronlauge" denen nane neyin nesidir tam bilmiyorum ama gida endüstrisinde de kullanildigini biliyorum. Meshur Alman "Breze"lerini o tipik rengini alsin diye buna batirip cikariyorlar mesela. Bir zamanlar tüm ekmekcilere sormustum, en organik, dogal, saglikli üretim yapanlari bile kullaniyordu. Simdi bu iyi mi yoksa kötü bir sey mi, bu yanit beni endiselendirmeli mi yoksa, rahatlatmali mi (PET kismi endiselendirmeli tabii) bilemedim. Kimyaci arkadaslar, ne dersiniz buna?

    Salı, Ocak 04, 2011

    Story of Cosmetics

    Baslamisken Annie Leonard'in serisiyle devam edelim: Story of Cosmetics (8:18)




    Filmde agirlikli olarak ABD'ndeki isleyis anlatilsa da (FDA vb), dünya genelindeki isleyisin cok farkli oldugunu sanmiyorum. Biraz daha iyi oldugu yerler (AB ülkeleri) var olabilir ama bu bir istisna.

    Annie Leonard'in bahsettigi site disinda bir de Skin Deep: Cosmetic Safety Database var. Kullandiginiz ürünlerin paketlerinde yazan icerik maddelerini bu veritabaninda arastirip toksik olup olmadigina bakabiliyorsunuz.

    Hepsinden önemlisi insanlarin cocukluklarindan itibaren kendilerine, bedenlerine, dis görünüslerine karsi gercekci bir bakisa sahip olacak sekilde yetistirilmeleri bence. Kendini her haliyle seven ve her haliyle kendine güvenebilen insanlar olabilmeliyiz. Bedensel güzelligin asil kaynaginin kozmetik endüstrisinin önümüze koydugu oyuncaklar degil; dogru, saglikli beslenme oldugunu görebilmeliyiz. Elbette kolay degil bunlar. Maslow'un gereksinimler piramidinde sevgi ve ait olma ihtiyaci bedensel ihtiyaclardan hemen sonra geliyor. Hakim toplumsal rüzgarlarsa bize hic durmadan ancak fiziksel olarak güzel, dikkat cekici olursak sevilebilecegimizi veya bir gruba kabul edilebilecegimizi söylüyor. Bizi her halimizle kabul eden gruplar (aile örnegin) ise catirdiyor bir taraftan. 

    Dolayisiyla reklamlarda kullanilan ikinci taktik korku (birincisi olmak isteyecegimiz seye vurgu). Gectigimiz günlerde Bowling for Columbine'i seyrettim. Michael Moore'un Amerika'daki siddetin kökenlerini Columbine Lisesi olaylarini temel alarak irdeledigi belgesel film. Aslinda kozmetik endüstrisinden tamamen farkli bir seyden bahsediyordu ama söyledigi bir sey var. Dis macunu reklamlari bile ürünün korku salarak satilmasina dayaniyor. Reklamlar bile korku psikolojisini körüklüyor.

    7 yildir makyaj yapmiyorum. Evde yok bile malzemesi. Sanirim oje sürmeyi de ayni zamanlarda biraktim (Bu derece toksik oldugunu bilmiyordum. Sadece cok zamanimi aldigini farketmistim).
    Bence hala güzelim :)

    Pazartesi, Ocak 03, 2011

    The Story of Electronics

    Bugün uzun bayram tatilinin sonrasinda ilk gün oldugundan evde yine bir kaos havasi hakim. Üstelik hafif de bir sogukalginligi ilk isaretlerini veriyor. Sinema günlerine kisa ve hafif bir film ile baslamak istedim. Annie Leonard'in The Story of Electronics'ine ne dersiniz? 7:47 dakika sürüyor. Hem kendi sitesinden, hem Youtube'dan izlemek mümkün:



    Anlatacagi seyleri az cok tahmin ediyorum.  Gün icinde bu posta eklemeler yapacagim.

    ---
    Daha sonra: Annie Leonard'in asil Story of Stuff'da detaylica anlattigi gibi, sadece elektronik arac gerecler degil, neredeyse her sey kisa zamanda ve tamir edilemeyecek sekilde bozulacak türde tasarlaniyor ne yazik ki. Sürekli büyüyen, canli ekonomiler icin sihirli cözümün bu olduguna karar vermis strateji belirleyiciler. Bizlerse bu sürdürülebilir olmayan sistemin parcalariyiz. Ögütüyor ve ögütülüyoruz dislilerinde. 25 yil önce alinan televizyonlarin 10 yil önce alinanlardan daha saglam olmasi da bu yüzden. Son yillarda bazi elektronik esyalari modasi gecse ve teknolojisi eskise bile azimle ve dikkatle kullanmaya calisiyorum ama "ekonomik ömrünü" tamamladiginda ilginc bir sekilde bozuluyor ve kullanilmaz hala geliyor. O ekonomik ömür ürününe göre 3, 5 ya da 10 yil ama asla 10 yildan fazla degil. Tuhaf ama gercek.

    Bir kac ay önce fotograf makinam bozuldu. Sincapla yasitti, onun fotograflarini cekmek icin almistik ilk. Isin icinde zaman zaman makinayi alip kurcalamaya kalkan sincabin da parmagi oldugunu tahmin ediyorum ya, neyse. Tamir edilip edilemeyecegini sormak icin aldigimiz yere gittigimizde bize Story of Electronics de verilen örnekteki gibi yanit verdiler: "Sadece tamir edilip edilemeyecegine bakmak icin bile 50 Euro ödemeniz gerekecek". Oysa bir o kadar daha verdigimizde piyasadaki giris seviyesi dijital fotograf makinalardan alabiliyoruz. Nitekim alsam ben de öyle bir makina alacagim; cok islevli, yüksek kapasiteli, parlak, cici oyuncaklardan degil... Simdi inat ettim, yeni bir makine almayi erteliyorum. Bazen fotograf makinesizligin zor geldigi zamanlar oluyor. Yeni bir bitkiyi ya da temizlik yaparken sincabin koltuk altinda kurdugu sevimli otoparki kesfettigim anlarda... Ama direniyorum cünkü bu sacma sistemin bir parcasi olmak cok kafami bozuyor.  

    Bir de bu kisa filmde pek bahsedilmemis ama aslen yasamimizda bir islev gördükleri icin kullandigimiz (kullanmamiz gereken) elektronik araclarda sürümü arttirmak icin moda ve trendler yaratiliyor.  Cep telefonundan bilgisayara, buzdolabindan televizyona , hepsinin reklamlarina bir bakin, islevlerinden cok olmak istedigimiz seylere vurgu yapiliyor. Renk ve sekilleriyle sirf bu amacla oynaniyor. Dayanamayip eskiden Radikal'de teknoloji ve bilisim üzerine yazan Serdar Kuzuloglu'ndan alintilar yapacagim yine:
    ""Birkaç haftadır bilgisayar, internet ve teknolojiyle ilgili yazdıklarımın ardından gelen okur mektuplarının bir kısmı teknolojiye neden muhalif olduğumu soruyor. Teknolojiye düşman olmamak, uyum sağlamak gerekiyormuş... Espriyse komik değil, değilse çok komik. Teknolojinin yarattığı (dayattığı) yeni kültüre karşı bazı şeyleri unutmadan, ihmal etmeden ve yok saymadan ısrarla sormamız gerektiğini düşünüyorum sadece. İlk soru şu olmalı: gerek var mı? İkincisiyse: gerçekten mi? "

    Bunu da okuyun mesela: Hepsine cidden ihtiyac var mi?
    Ve bunu da : Bir deterjan kac ise yarayabilir?

    Bozulduklarinda alip cöpe attigimiz, (varsa) geri dönüsüm olanaklarindan habersiz oldugumuz bir cok elektrik gerecin icinde altin ve bakir var.  O bakir ve altinin cikarilmasi icin ücüncü dünya ülkelerinde gittikce derinlesen ve daha güvensiz hale gelen madenlerde binlerce maden iscisi calisiyor. Gecen yilin son aylarinda Sili'de bilmem kac iscinin mahsur kaldigi maden de öyle bir madendi ve o isciler kurtarilamayip ölseydi, sistemin bir parcasi oldugumuz icin biz de sucluyduk olan bitenden. Nitekim dünyanin ve kendi ülkemizin bir cok yerinde cevreye zarar veren tekniklerle -örnegin siyanür kullanilarak- altin cikarildigi icin tarim ve doga alanlari zarar görüyorsa, bundan sadece altini bir süs esyasi olarak tasiyip takmaya merakli kültürler degil, teknolojiye kullan-at muamelesi  yapan kültürün/sistemin tüketicileri olarak bizler de sorumluyuz. Icinden cikmak zor, nitekim bu yaziyi da o türden bir araci kullanarak yazip yayinliyorum. Ama bilmemizde, bilinclenmemizde fayda var.

    Cumartesi, Ocak 01, 2011

    BBY'da sinema günleri basliyooooor!

    Ocak ayinin konusunu acikliyorum. Bu ayi video/film seyrederek gecirecegim. Saka degil, gercek. Iklim sorunlari, beslenme, tüketim tutkusu gibi ilgi alanim icinde olan küresel sorunlarla ilgili pek cok güzel film var. Bir türlü zaman ayirip seyredemiyorum. Bu ay bu türden filmleri tarayacagim. Internetten erisebildiklerime blogdan link verecegim. Zaman buldukca seyredip altlarina notlar düsecegim.  Belki birlikte seyrederiz, birlikte yorumlariz. Ne dersiniz?

    Simdi ben ufak ufak hazirlanirken, asagiya simdiye kadar bu blogda yeralmis bu türden film ve videolari ekliyorum:
    Siz de aklinizda olan, önerebileceginiz filmler varsa yazar misiniz? Bir aylik bir seyir listesi olusturalim hizla :)

    Pazartesi, Aralık 17, 2007

    The Story of Stuff

    20 dakika 40 saniyeniz var mı?

    Biliyorum, yapacak çok şey var. 20 dakika da uzun zaman...

    Ama bugün lütfen yaratın bu zamanı. Evdeyseniz ev halkını, işte veya okuldaysanız arkadaşlarınızı da bilgisayar başına toplayın ve şu filmi bir seyredin:

    http://www.storyofstuff.com/index.html

    Şu soruların yanıtını bulacaksınız:


    • Hangi sistemde yaşıyoruz ve "sistem" nasıl işliyor?

    • Oyuncular kim, bizim rolümüz ne?

    • (Eşyalar) Neden bu kadar çabuk bozulup eskiyorlar?

    • Neden çabuk bık(tırıl)ıyoruz?

    • Modanın ve teknolojik yeniliklerin sistemdeki fonksiyonu ne?

    • Nasıl oluyor da o gömleği "kumaş-parası-bile-değil!" bir fiyata alabiliyoruz?

    • Tüketim toplumu neden ve nasıl yaratıldı?

    İzlemeyi bitirdiğinizde büyük olasılıkla şu soruyu soracaksınız:

    • Ne yapabilirim?

    Yanıtı bulmak için Google'da "simple living", "voluntary simplicity", "sustainable economics" ve benzeri anahtar sözcüklerle arama yapmak mümkün. Sadece bir başlangıç olarak tabii...

    Not-1: Bu arada 20 dakikanız yoksa filmi başlıktaki bölüm isimlerine ( Extraction, production, Distribution, ...) tıklayarak parça parça izlemek de mümkün :))

    Not-2: İngilizce bilmeyenler için: Üzgünüm, şu an sadece bu dilde... Ama ilk yayınlandığı tarihten beri (10.Aralık.2007) 100.000 kişi izlemiş bu filmi ve çeşitli dillere çevrilmesi talep ediliyormuş. Belki yakında Türkçe'ye veya bildiğiniz bir başka dile de çevrilebilir.