"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazartesi, Aralık 04, 2006

Sudoku


Uzun bir süreliğine hiçbir şey yapmadan, bilgisayar dahi kullanmadan ev dinlenmesi tavsiye edilen biri ne yapar? Evdeki bütün kitapları da okuyup bitirdiğinde... Televizyon seyreder! Uzun zamandır televizyonu büyük ölçüde yaşamından çıkarmış biriyse peki? Bir süre sonra çooook sıkılır televizyon seyretmekten. Özellikle gündüz kuşağında. Ve alternatifler aramaya başlar...
Ne bulur?

SU-DO-KU!

Eğlenceli bir Japon zeka oyunu bu. En güzel tarafı bir kağıt ve bir kalemle her yerde oynanabilmesi. Evde, işte, okulda, arabada, uçakta, açık havada... Diğer güzel yanı ise uzun sürmesi, bazıları 15 dakikada bitiyor ama kimileri de bir iki gün sürebilir.

Sudoku Japonca "Rakamlar tek olmalı!" anlamına gelen kelimelerin kısaltması imiş. Her Sudoku bilmecesi 9x9'luk kısmen dolu bir matriksten oluşuyor. Amaç belli kurallara uyarak matriksin tamamını çözmek. Her matriks 3x3'lük 9 alt matrikse bölünmüş. Kurallar çok basit:
- Sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor.
- Her rakam bir sütun, bir satır ve bir alt matrikste sadece bir kez kullanılabiliyor.

Her bilmecenin sadece ve sadece bir tek çözümü var. Ve bu çözüm tahmin yürütmeye değil, tamamen mantığa dayanıyor.

Ev hapsimi(!) Sudoku oynayarak geçirmeye karar verdiğimde Google'dan bulduğum ilk sudoku sitesi bana tam aradığım şeyi verdi:

http://www.websudoku.com

Bu sitede kolaydan en zora doğru dört ayrı seviyede milyonlarca sudoku bilmecesi var. Üyelik gerekli değil, ücretli değil. Sitede oyunu online (internete bağlı), offline (internete bağlı olmadan) oynama olanakları olduğu gibi bir kağıda yazdırıp klasik yöntemle (kağıt-kalem) oynamak da mümkün. İstenirse 48 bilmeceden oluşan bir kitapçık bastırmak da olası.Tatiller için ideal!

Herhangi bir sebeple televizyona bir alternatif ya da vakit geçirmenin beyinsel olarak daha aktif bir yolunu arıyorsanız, Sudoku iyi bir seçenek... Üstelik edinmesi kolay, öğrenmesi kolay...

Fotoğraf:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sudoku

Perşembe, Ekim 26, 2006

kimyonun maceraları 26/10/2006

seni patikanın kenarında ilk gördüğümüzde biraz şaşırmamızı garipseme. "dağlar kızı reyhan" bilirdik, güneşli bahçelerden bilirdik seni. bu mevsimde, bu nemli ve sık ormanın bir köşesinde rastlayacağımızı hiç düşünmemiştik. "global ısınmadandır" dedi kimyon. "yakınlardaki bahçelerden rüzgar getirmiştir tohumu. ya da bir gerilla bahçıvanın işidir" dedim ben. ilk şaşkınlık geçince eğilip yapraklarını kokladı kimyon. "evet, reyhan bu!" demesi eski ve çok özlenmiş bir dosta yeniden kavuşmak gibiydi. bu kadar narin olmasan sımsıkı sarılacaktık vallahi. ve bu kadar narin olmasan önümüzdeki yolun uzunluğuna aldırmayıp bir dalını evde köklendirmek için ödünç alacaktık. bir dahaki sefere bir küçük makas ve su dolu bir pet şişe ile gelsek verir misin? bir dalınla da olsa evimize konuk olur musun? çok özledik, biraz akdeniz getirir misin?

Salı, Ekim 17, 2006

Çetin Altan'dan: Limonata ve rafadan yumurta

Çetin Altan "Limonata ve rafadan yumurta" adlı şu eski yazısında yaşamın basit (ama yaşam sevgisinden uzaklaşıldığında zorlaşan) keyiflerinden bahsetmiş:

http://www.milliyet.com.tr/2003/06/02/yazar/altan.html

Ara ara hatırlayıp tekrar okumayı severim bu yazıyı...

Cumartesi, Ekim 14, 2006

kimyonun maceraları 14/10/2006

"var mısın bir yıldönümü şölenine?" diye sordum kimyona.
"neyin yıldönümü?" diye sordu şaşkınca.
bir yıl önce bugünlerde "vakit buldukça..." diyerek başlamıştık kendi ekmeğimizi pişirmeye. en yoğun günde bile vakit bulundu sonra. bir yıldır bu eve dışarıdan hiç ekmek girmedi. haftada bir kez üç büyük somun pişti fırında. biri esmer, biri beyaz, biri melez. bazen susamlı, bazen cevizli, bazen sade. en kızgın, en yorgun günde bile pişirildi. kızgın günde sakinleştirdi, yorgun günde dinlendirdi. başta biraz acemiydik ya, sonra öğrendik: sadece maya ve su değil, sevgi ve sabır da katmalı una... sonunda yine de çıraktık gerçi, binyılların ustaları yanında... bundan mı kabul etmedi kimyon, bilmem...

"ayrıca kutlamaya ne gerek var?" deyip geçti. "ekmeğin kendisi şölen zaten..."

Cuma, Ekim 13, 2006

Perşembe, Ekim 12, 2006

Meşe

Meşeden bahsetmek için bence en uygun mevsim sonbahar.
Zor olan nereden başlayacağını bilmek. Öyle güzel ve insanoğlu ile öyle dost bir ağaç ki...

(Fotoğraf: hedgerowmobil)
Çeşitli kullanım alanları bir yana, seyretmesi de güzel bu ağacı. Evimizin yakınındaki bir yamaçta kendi başına dikilip duran, tahminime göre en az 50 yaşında bir meşe ağacı var. Baharda minicik ve parlak yeşil yapraklarını görmek ayrı bir zevk, yazın koyu yeşile dönmüş yapraklarıyla verdiği serin gölgeyi hissetmek ayrı. Sonbaharda bir taraftan yaprakları sararırken, bir taraftan palamutlarını büyütmeye koyuluyor meşe. Yerlere dağılmış parlak meşe palamutlarını görünce yoldan çıkıyorum. Artık hiç görmemişler gibi cepler, avuçlar meşe palamudu dolu dönüyoruz eve... Aynı etkiyi bir de at kestanelerini görünce yaşıyorum. Sokak ortasıymış, ne yazar. Gelene geçene aldırmadan cepler kestaneyle dolduruluyor.
Neyse dönelim tekrar meşeye...Sonbahar meşenin zamanı dedik ya. Kışın yapraklarını dökse de her görkemli ağaç gibi güzel tepe başındaki meşemiz. Hele kar altında... Kar yağınca çevredeki çocukların kızak kaymayı sevdiği bir yamaç bu bahsettiğim. Böylece bütün bir kış yalnızlık hissetmiyor bizim meşe...
Yavaş büyüyor, ama her toprakta yetişiyor meşe. İnsan eline o pürüzsüz, güzel palamutları alınca doğal olarak ekip büyüdüğünü de görmek istiyor. Çok da zor bir iş değil bu. Meşenin nasıl ekileceğini öğrenmek ve saksıda filizlenmiş bir kaç fotoğrafını görmek isteyenlere agaclar.net'in forum bölümünden bu başlık tavsiye olunur.
Şimdilik topladığım meşe palamutlarını (ve at kestanelerini) daha önce sözünü ettiğim sonbahar koleksiyonuma eklemekle yetiniyorum. Bence her ikisi de son derece dekoratifler.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

kimyonun maceraları 09/10/2006

başını eğmiş düşüncelerle yürürken, altından geçtiği her ağacı görmeden bildiğini farketmiş kimyon. yerlere yayılmış türlü renkte, türlü şekilde yapraklar, palamutlar, kestaneler ve diğerleri konuşmaya başlıyormuş çünkü bir süre sonra.
"işte şimdi bir meşe ağacının yanından geçiyorum..."
"bu da bir kayın ağacı... hem de oldukça büyük bir tanesi..."
"şimdiki bir kavak, hemen yanında da ufak bir akasya var..."
diyormuş kimyon kendi kendine.
beton kaldırımların sadece ağaçları yansıtan büyülü bir aynaya dönüştüğü bu mevsimi yeniden keşfetmek hoşuna gidiyormuş...

Cuma, Ekim 06, 2006

Basit bir tasarım: SankiDergi

Gerçek bir dergi ya da gazeteyi okumanın keyfi nerededir?

Eline bir kahve alırsın, sayfaları şöööyle tek tek çevirmeye başlarsın. Başlı başına bir keyiftir sayfalara dokunmak...Güzel fotoğraflar görürsün, ilginç yazılar okursun. Bazen iki sayfaya yayılmıştır fotoğraf. Bir an geriye çekilir, öyle bakarsın. Bütünlük duygusu hoşuna gider. E, arada bir reklamlara rastlarsın. Ama yanıp sönmeden, dikkatini çekmek için taklalar atmadan, okuduğun yazının üzerine atlamadan edeplice dururlar oldukları yerde.

Peki, bir web dergisini ya da gazetesini okumak?

Web'de durağanlık son bulur, hareket başlar. Bazen çok abartırlar. Güzel yanı, altı çizili (çoğunlukla) mavi yazılardır. Yani hyper-text...Yani çapa...Yani link...Bir anda alıp dünyanın başka bir köşesine atıverir insanı. Şimdi kahve üzerine yazılmış Türkiye kaynaklı bir yazıyı okurken, bir anda hoooop kendini Coffea Arabica bitkisinden bahseden İngiliz kaynaklı bir botanik sayfasında bulursun. Barabashi'ye bakılırsa bütün web dünyası birbirinden en fazla 19 adım uzaktadır zaten! İyidir , hoştur da bu; bazen kafan karışır, nereden gelmiştin, nereye gidiyordun unutuverirsin.
Başka ne güzeldir web dünyasında? Evde birikip duran dergi-gazete yığınlarından kurtulursun. En sevdiğin dergiye her zaman, her yerden erişebilirsin. Bazen beğendiğin yazının yazarına hemen iki satır yorum yazar, beğenmediğin yazara dünyayı dar edersin.

Bi dergi gördüm sanki?

İyi bir tasarımın başarısı nerededir?
Gerekli herşeyi içermesi, gereksiz herşeyi dışlamasında...
Basit ve fonksiyonel olmasında...
Herşeyin yerli yerinde olmasında...
Tekrara yer bırakmamasında...
Bence böyledir.

Web dergileri (ya da gazeteleri) pek başaramaz bunu. Elde tutulmuş, sayfaları çevrilen bir derginin hazzını veremez. Sınırları farklıdır. Yatayda olabildiğince sınırlıyken, düşeyde sonsuza kadar gidebilir. Bir tuhaf kopukluk duygusu yaratır insanda. Reklamları bazen sinir bozucudur. Ağız tadıyla okutmaz bir yazıyı. Ekranın sağ ve solunda konuşlanmış, ilgiyi başka yerlere çeken bir dolu detay gidilen her sayfada tekrarlar kendini üstelik.

SankiDergi gerçek bir dergiye web teknolojisinin avantajlarını ekleyerek sanal ama bal gibi de gerçek bir dergiyi okuma imkanı sunuyor internet kullanıcılarına.
İlginç yazılar, güzel fotoğraflar...
Bir dergiyi elinde tutuyormuş ve sayfalarını çeviriyormuş hissi...
Her yerden, her zaman erişim...
Gerekli yerlerde linkler...
Yerini bilen reklamlar...
Üstelik herkese açık!
Ben sevdim.

Böyle başka e-dergiler var mı webde?
Ben talibim!

Not: SankiDergi'yi sadeyasam tartışma grubunda paylaşan Sayın Umur Gürsoy'a teşekkürler!

Perşembe, Ekim 05, 2006

Kütüphanede...

Dün kütüphanedeydim. En sevdiğim şey belli bir kitap aramadan, elimde katalogdan çıkarılmış listeler olmadan, kitap raflarının arasında keyfi olarak dolaşmak...
bir o kitaba, bir bu kitaba takılmak...
ahşap rafların ve eski-yeni binlerce kitabın birbirine karışmış kokusunu duymak...
artık gittikçe daha az yerde elde edilebilen türden huzurlu bir sessizliğin içinde olmak...

Dün bütün öğleden sonramı bu keyifli kütüphane gezintisine ayırmış olduğumdan, raflardan 3-4 saat yetecek kadar kitap seçtim kendime. Sonra hepsini yüklenip sakin bir köşe aradım. Okullar henüz yeni açıldığından kütüphaneler neredeyse boş. Güneşli bir pencerenin önünde; küçük, tek kişilik bir masa bulmam güç olmadı. Tüm kitapları yaydım önüme. İlginç şeyler okudum, yeni şeyler öğrendim. Araştırılacak yeni konular edindim. Notlar aldım, bir kaç sayfa fotokopi çektirdim. Bazı kitapları ödünç alıp eve götüremeyeceğime çoook çok hayıflandım. Kütüphaneden çıktığımda yorgun değil, sanki dinlenmiş gibiydim.

Kütüphanelerin hep soğuk yüzünü görmüş; zevk için değil de hep bir görevle kütüphanelere gitmişlere bunu nasıl anlatmalı, bilmem ki?

Kütüphaneler, nesli tükenen huzur kaleleri dünyanın!

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Mutfakta bir tek ben varım!

Gıda endüstrisinin baş döndüren gelişimi yaşantımızı ne çok değiştirdi! Gittikçe daha çok dışarıda yemek yer olduk. Daha çok hazır ya da ön işlemden geçirilmiş gıda tüketmeye başladık. Başlangıçta hoşumuza gitti. Hızlı ve kolayca hazırlamak ve değişik lezzetler tatmak. Sonra öğrendik ki içeriklerindeki kimi katkı maddeleri sağlığımıza zararlı, kimilerinin etkileri tam bilinmiyor, kimi maddeler gıdalarımızda bulunmasından hoşlanacağımız şeyler değil. Kimi durumlarda sağlığa yönelik doğrudan bir tehdit olmasa da aldatılmış hissettik kendimizi. Çünkü kimi lezzetlerin yapay aromalarla sağlandığını, aroma arttırıcılarla kuvvetlendirildiğini öğrendik.
Daha cazip bir görüntü için gıda boyaları...
Belli bir kıvamı sürekli kılmak için kıvam arttırıcılar...
Dayanıklılığı ve raf ömrünü uzatmak için türlü türlü koruyucular...

Bütün bunlar kitaba uygun olarak hazırlanan gıdalardı üstelik. Maliyeti düşürmek ve benzeri sebeplerle kurallara uymadan, sağlıksız ortamlarda, sağlıksız malzeme ile üretilen nice gıdayı da bilmeden soframıza getirdik belki de.

Biraz daha bilinçlenince hazır gıdaların paketlenmesinde kullanılan kağıt, plastik, alüminyum folio, styrofoam gibi türlü malzemenin ya üretim sürecinde ya da çöpe dönüştüklerinde yaşadığımız dünyaya zarar verdiğini de öğrendik.

Sevmedik...İçimize sinmedi...Galiba ufak ufak geri dönüşler başladı. Annelerimiz ve büyükannelerimiz kadar maharetle olmasa da taze ve doğal malzemelerle kendimiz hazırlamaya başladık pek çok "hazır" gıdayı...

Bu konuda Türkçe yemek bloglarından çok faydalanıyorum. Sık sık evde doğal ve taze malzemelerle ve geleneksel yöntemlerle hazırlanmış alternetif tariflere rastlıyorum. İşte benim bu açıdan bakarken yemek bloglarında gözüme takılanlardan bazıları: (Maviler denediklerim, kırmızılar listeme alıp herhangi bir sebeple henüz deneyememiş olduklarım, aklıma geliş sırasıyla...)

Bu liste burada bitmez! Aklıma geldikçe eklerim artık.

"Mutfakta bir tek ben varım" demiştim ya başta. Katkı maddeleri yok, ön işlemler yok, fazladan paketlemeler yok anlamında... Yoksa bu kadar blogger'ın desteği göze alınınca mutfakta yalnız kalır mı hiç insan!

Salı, Ekim 03, 2006

kimyonun maceraları 03/10/2006

"'yaşamınızdan dağınıklığı çıkarın. dağınıklıktan kurtulmak sağaltıcıdır.' yazıyor burada" dedim kimyona.
"evet, çalışma masandan başla" dedi başıyla işaret ederek.
masada hüküm süren karışıklığa göz atarak "söylemesi kolay! dedim. "sen olsan nasıl yapardın?"
" her çalışmadan sonra masadan bilgisayar, bir kalem ve bir kağıt dışında kalan herşeyi kaldırır ve ilgili klasör ya da çekmeceye yerleştirirdim." dedi. "eğer her gün yapamıyorsan en azından haftada bir kez yap bunu."
"bir kağıt, bir kalem ve bilgisayar...başka hiç bir şey olmayacak mı masada?"
"belki bir vazo ya da saksı içinde çiçekler olabilir." dedi. "çalışırken güzel şeyler görmek iyidir."

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Daha az kağıt tüketmenin basit yöntemleri üstüne...

daha az kağıt tüketmek için öteden beri kullandığım veya internette bir ara bu konuyu araştırdığımda bulduğum basit ama etkili yöntemleri bir araya toplama ihtiyacı hissettim. yazmayı bitirip şöyle bir bakınca şaşırdım da: yapılabilecek ne çok şey varmış isteyip kafa yorunca!

yeniden kullanma

  • temel kural: her kağıdın arkasını da kullan! reklam amaçlı gönderilmiş, "sevgili müşteri" hitabıyla başlayan ve pek az şey söyleyen mektuplar dahil.
  • kullanılmayan alışveriş fişlerini, eski reçeteleri, ihtiyaç kalmamış makbuzları, yani boyu A5-A8 arasında değişen her türlü küçük kağıdı da arkalarını kullanmak için sakla. kısa notlar almak ve alışveriş listesi hazırlamak için ideal.

yazdırırken dikkat edilmesi gerekenler

  • her zaman önce şunu kendine sor: "mutlaka yazdırmam gerekiyor mu?"
  • fiziksel yani kağıt üstünde tutulan arşivler hem kağıt tüketimini arttırır, hem daha çok yer kaplar. mümkünse ve güvenilirse elektronik ortamda arşivle.
  • bilgisayarda bir şeyi yazdırırken daima baskı önizleme seçeneğini kullan. yanlış ya da fazladan baskıların önüne geçmek ve kağıt çarçur etmemek için...
  • web'den yazdırmak istediğin şey sayfanın sadece küçük bir bölümü ise, Dosya/Yazdır (File/Print) seçeneği yerine sağ fare düğmesine tıklayıp "seçimi yazdır" (print the selection) seçeneğini kullan. bu, daha az kağıt ve daha az mürekkep demek.
  • yine webde yazdırırken her zaman önce sayfanın bir "printer-friendly" versiyonu olup olmadığına bak. Reklam bantları, gereksiz grafikler, sayfa çerçeveleri, vb. hariç tutulduğu için "printer-friendly" versiyonlar daha az yer tutarlar. ve daha az mürekkep harcarlar...
  • pek çok program, yazıcı ayarlarında bir kağıda iki sayfa basma olanağı sunar. mümkün oldukça bu özelliği kullan.
  • yazıcıya zarar verdiği açıkça belirtilmedikçe geri dönüşüm ürünü kağıt kullan.

bir metin hazırlarken...

  • kendini mümkün olduğunca az sözcük ile ifade etmen kağıt tasarrufuna bazen inanılmaz katkı sağlayabilir. zaman ve enerji olarak yazana ve okuyana getirisi bir yana...
  • formatı sıkı sıkıya belirlenmiş bir yazı yazmadığın sürece, satır aralarında bonkör olma. satır aralığı ölçüsü standart kelime işlemcilerde 1'dir. gerekmedikçe bundan daha büyük ölçü kullanma. özellikle uzun yazılarda bu ayar daha az kağıt tüketilmesini sağlar.
  • yine format hakkında başka türlü kurallar belirtilmemişse, mümkün olan (okunabilen) en küçük font büyüklüğünü seç. sayfa ayarlarında sayfa kenarı boşluklarını mümkün olduğunca az tutmaya çalış. bu önlemler ile uzun yazılarda sonuç inanılmaz!
  • özellikle grup çalışmalarında, üzerinde konuşulacak yazının elektronik ortamda paylaşılması her yeni versiyonla tekrar tekrar basılarak boşuna kağıt tüketilmesini önler. kısaca: paylaşımlar mümkün olduğunca elektronik ortamdan!

geri dönüşüm

  • kağıt geri dönüşümü ülkemizde her ne kadar yaygın hale gelmemişse de, pek çok şehirde bu işi görev edinmiş kamu kuruluşları ya da dernekler var. bu kuruluşlara ulaş, kağıt biriktir ve geri dönüşümünü sağla.

gereksiz tüketimi önleme

  • bankalar ve kimi kuruluşlar aylık hesap ekstrelerini ve faturaları hakkında internet üzerinden bilgilendirme seçeneği sunar. uygun ve güvenilir olduğu durumlarda bunu posta ile gönderilecek ekstre veya faturalara tercih et.
  • posta kutusunu dolduran, kağıt tüketimi yanında boşuna zaman da alan pek çok gereksiz reklam ve broşür var. gönderen firmaları arayıp reklam istemediğini açıkça belirtmek belki işe yarayabilir. peki posta kutusunun üzerine "reklam istemiyorum" diye bir yazı yazmak işe yarar mı? denemek gerekir.

Cumartesi, Eylül 30, 2006

Havada incir kokusu

Bugün hava incir kokuyor!
Bu iklimde incir ağacı bile yok, nerede kaldı havaya sinmiş kokusu...
Gaipten kokular duyuyorum galiba :-)
Ne zaman bu kokuyu duysam, ilk kez ve buram buram incir kokusu duyduğum günlere; beş yaşıma ve akdenize dönerim. Hemen gözlerimi açar, kokunun kaynağını ararım. Genellikle de bulurum. Bir seferinde Büyükada'da "buralarda bir incir ağacı var" diye söylene söylene aramış, 200-300 metre ötede, bir yan sokakta bulmuştum nitekim.

Bugün aramadım bile. Bulamazdım zaten. Sadece tadını çıkardım.

Cuma, Eylül 29, 2006

Geri dönüşüm fikirleri: Saksı işareti


Normal şartlarda atılacak olan plastik kaplardan ne kadar çok yeni kullanım fikri yaratabilirsek o kadar iyi derim . Son fikrim şu:

Önce ihtiyacı tarif edelim...
O saksıya fesleğen, bu saksıya mercanköşk derken durmadan bir şeyler eken biri olarak bazen hangi saksıya ne ektiğimi unutuyorum. Zaten bahçe işleri ders no 3 "saksıya ne ektiğini ve ne zaman ektiğini not et" der. Bahçe dergilerine bakılırsa bunun yöntemi koşa koşa bahçe malzemeleri satan bir mağazaya gitmek ve üzerinde yok "parsley", yok "marjoram" yazan; süslü ya da püslü, metalden veya seramikten işaretler satın almaktır.

Şimdi de çözüm gelsin:
Makasla kolay kesilir incelikte bir plastik kabı alıyorum. Bu benim için hep satın aldığım 500 gr.lık küçük bir plastik yoğurt kabı oluyor. Alt ve üst kısımlarını kesiyor, elde ettiğim silindiri de herhangi bir yerinden boyuna keserek açıyor, bozuk da olsa bir dikdörtgen elde ediyorum. Daha sonra bu dikdörtgenden sağda görülen şekilde, yaklaşık 8-10 cm. boyunda, bir tarafı sivri şeritler kesiyorum. Son derece basit bir şekil olduğundan göz kararı da kolaylıkla kesilebiliyor. Sivri kısım saksı kenarı ile toprak arasına rahatça girmesini kolaylaştırmak için...

Sonuç?
Bir plastik kutudan 15 kadar şerit çıkıyor. Sadece bu iş için değil, kitap ayracı olarak da kullanılabileceğini akıl ettiğimden (ve kitapların bir o sayfasını, bir bu sayfasını işaretleyerek çalışanlardan olduğumdan) sık sık imalata geçmem işten bile değil.

Artı / Eksi?
  • + Herhangi bir tükenmez kalemle plastiğin üzerine ektiğim tohumun adını ve tarihini yazmak çok kolay.
  • + Hazır satılan süslü kardeşlerine göre daha fonksiyonel ve esnek bir kullanım sunuyor.
  • + Sıfır maliyet.
  • + Çevre dostu.
  • + Ben yaptım!
  • - Eh, biraz "kitsch" tabii. Neyse ki "kitsch"le aram o kadar da bozuk değildir.

Perşembe, Eylül 28, 2006

kimyonun maceraları 28/09/2006

kimyonun hafta sonu diline doladığı uyduruk günebakan tekerlemesidir:

bahçe çitinin üzerinden başını uzatmış
gelene bakan, gidene bakan.
arabalara...
okul çocuklarına...
telaşı iş edinmişlere bakan.
yüzünü çevirmiş hafifçe güneşe
e, adı üstünde : "günebakan"
gün bitince aya,
ay batınca göğe bakan.
hiç gözü olmadan bin gözle bakan.
biraz gizemle, çokça merakla, hep sessizce bakan.
keşke senin gibi olsa her bakan!

Salı, Eylül 26, 2006

Ekoloji Magazin, Düğünçiçeği, Yağmur

Günün web keşfi:
Doğa, çevre ve kültür dergisi Ekoloji Magazin'in web sayfasında iletişimden kirliliğe kültürden enerjiye çevreyle ilgili birçok konuda ilginç makaleler var.

Günün yürüyüş keşfi:
Tüm yaz boyunca etrafta gördüğüm sarı sevimli çiçeklerin adı Düğünçiçeği (Ranunculus) imiş. Pek çok çeşidi var, ama benim gördüklerim bu fotoğrafdaki gibi...
(Fotoğraf: lizjones112 )


Bundan başka:
Dün şom ağzımı açtım, bugün hava kapalıydı. Neyseki yağmur var. Yağmuru severim. Son iki günü evde geçirdikten sonra bugün kendimi dışarı atmasam ölecektim. Dışarı çıktım. Yürüdüm, yürüdüm. Biraz asfaltta, biraz toprakta çıkardığı sesleri dinledim yağmurun. Topraktaki sesini daha çok sevdim.

Bugün böyle geçti...

Pazartesi, Eylül 25, 2006

küçük mutluluklar: güneş

Bugünlerde bütün mutluluklarım güneş üstüne! Bir süre sonra yüzünü böyle bolca göstermeyecek altın top. Gri bulutların göğe kazık çaktığı, güneşin ard arda günlerce görünmediği zamanlar gelecek. Gündüz geceye karışacak. İtiraf etmeyeceğim ama biraz depressif olacağım, biraz keyifsiz...
O yüzden güneşin parladığını gördüğüm her sabah, mevsimden çalınmış bir gün gibi geliyor bana. "Bir gün daha!" diyorum.

Biliyorum, normal değil bu havalar. İklim değişikliği, global ısınma, sera etkisi. Elimde değil yine de. Güneşi görüyorum, mutlu oluyorum...

Pazar, Eylül 24, 2006

Papazkülahı dedik de...

Üç yıl boyunca bir yolda yürüyüp de güzeller güzeli bir ağacı farketmemek ne anlama gelir? Bakar kör olduğuna! Tamam, hafifletici sebepler var. Ağacın kendisi pek dikkat çeken, görkemli bir şey değil. Daha çok çalı formunda. Çiçekleri de öyle, fazla albenili değil. Farketmedim işte bunca zamandır. Bu yıl Ağustos ortalarında birden dikkatimi çekiverdi. Başka hiçbir ağacın meyvasına benzemeyen, değişik bir formda, canlı pembe renkte, mini mini meyvalar!
Çoğu zaman olduğu gibi, ne olduğunu bir tesadüfle öğrendim: Türkçe papazkülahı veya papaztakkesi deniyor bu ağaca . Çünkü meyvaların formu bir tür papaz başlığını andırıyormuş. İngilizce adı spindle tree. Latince Euonymus denen büyükçe bir aile. Asya'dan Amerika'ya kadar yayılmış 150'den fazla türden oluşuyor.
Papazkülahının büyük süprizi Eylül başında ortaya çıktı. Zaten
gelip geçerken bayıla bayıla seyrettiğim meyveler önce gittikçe büyüyerek nar kırmızısı bir renk aldı. Daha sonra bunların dört odacıklı bir kapsülü andıran bir dış kabuk olduklarını anladım. Nar kırmızısı kabuk zamanla açılıp içinden iki turuncu çekirdek sallanmaya başladı.
Böyle olmayacak ama. Bazen göstermek anlatmaktan bin kat daha basit. Flickr'da bulduğum şu yandaki fotoğraf yeterli olur sanırım. (Fotoğraf: florriebassingbourn ) Kendimi şöyle parlak fosforlu turuncu bir gömlek , üzerine de nar kırmızısı bir ceket giymiş hayal ettim de... Aman, ne abartılı! Oysa doğada neredeyse hiçbir renk kombinasyonu çirkin durmuyor. Herşey ölçülü ve güzel!

Birkaç kez gelip geçerken birer-ikişer meyva kopardım bu ağaçtan. Evde küçük bir hasır kase içinde oluşturmaya başladığım sonbahar koleksiyonuma eklemek üzere (neler yok ki içinde! bir iki fındık, bir kestane, bir çınar tohumu, bir-iki meşe palamudu, bolca akçaağaç tohumu...)
Şöyle birini ısırıp tadına bakmayı düşünmüş müydüm koleksiyon için toplarken? Galiba hayır. İçgüdüsel olacak. Daha sonra papazkülahı ağacının, meyvaları dahil zehirli olduğunu okudum çünkü. Kuşlar yiyebilir, onlara serbest!
Ben papazkülahını sevdim! Özellikle sonbaharda sunacağı renk cümbüşü için de hayal bahçeme ekledim. Ama çocuklu evlerin bahçelerinde pek bulunmasa iyi olur.

Bu yazıda kullanılan kaynaklar ve papazkülahı ile ilgili bazı linkler:
1) Wikipedia: Spindle Tree
2) Plants for a future: Spindle Tree
3) Bol fotoğraflı bir papazkülahı sayfası!

Cuma, Eylül 22, 2006

kimyonun maceraları 22/09/2006

şehrin en merkezi yerlerinden birinde bir adam yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış, elinde sıkıca tuttuğu kitabı sallayarak bağırıyor: "herşeyin bir zamanı var! herşeyin bir zamanı var!"
"bazen en basit gerçekleri akıllara yerleştirmek için böyle yüksek bir yere çıkıp adamakıllı bağırmak gerekiyor" dedi kimyon, "oysa doğa sessizce zaten söyler bunları... sadece başını çevirip bakmak yeterli."
doğru söze ne denir?
meşe ağacında önce parlak ve yeşil yaprakların zamanıydı, şimdi palamutun...
atkestanesinde önce beyaz-pembe çiçekler hüküm sürmüştü, şimdi yeşil dikenli kabuğuna sarınmış parlak kestaneler keyif sürmekte...
ıhlamuru süsleyen minik ve mis kokulu çiçeklerdi önce, şimdi ise yeşil ve sevimli toplar...
papazkülahının ilk misafirleri dikkatimizi çekmemişti bile, nar kırmızısı bir kabuktan "ben buradayım!" dercesine göz kırpan turuncu meyvacıkların zamanı ise şimdi...
bir süre sonra kurumuş yaprakların zamanı gelecek ve rüzgar ele geçirecek huşu. sonra beyaz...


not: "bu seferki macerayı biraz uzun tuttuk" dedim ya, kimyon yine de ısrarlı. papazkülahı meyvalarının zehirli olduğunu mutlaka ilave etmeliymişiz. güzel, güneşli bir sonbahar günü bir papazkülahı ağacına denk gelirseniz albenili meyvalarına kapılmayın ve sadece seyirlik olduğunu hatırlayın diye...

Perşembe, Eylül 21, 2006

Şehirde, arabam olmadan!


Doğal Hayatı Koruma Derneği web sitesinde, "Daha Ekonomik, Daha Temiz, Daha Yeşil!" adlı yazıda bahsediliyor: 22 Eylül günü, başta Avrupa olmak üzere 1500 dünya şehrinde "Şehirde, arabam olmadan!" sloganıyla kutlanacak ve arabasız bir yaşamı teşvik eden çeşitli etkinlikler düzenlenecekmiş.

Kampanya organizasyonu ile ilgili siteye bakılırsa, 1999'dan beri düzenlenen kampanyaya Türkiye 2001' de iki belediye ile (Ankara ve Kadıköy), 2002'de 79(!) il ile katılmış. Bu bir kerelik toplu katılım çok yeterli gelmiş olmalı ki, sonra da salıverilmiş işin ucu. Bu sene de son 3 sene olduğu gibi Türkiye'den katılım yok.
Aslında günübirlik etkinlikleri pek sevmem. Bir şey doğruysa her gün yapılmalıdır. Bir günlük katılımla vicdan rahatlatmak bana tehlikeli gelir. Kaldı ki deliye her gün bayram, bana her gün "şehirde, arabasız!". Fakat bir günübirlik etkinlik ve onun toplumsal bilinç yaratma çabası desteklenecekse, işte bu odur.

iyi de ne yapsak?
  • Biraz rahat ayakkabılar giysek, evden biraz erken çıksak , şehrin rahat yürünecek rotalarını kafamızda şöyle bir çizsek ve gücümüzün yettiği yerlere yürüyerek gitsek.
  • Bisiklet mi? O daha da iyi!
  • Olmuyorsa toplu taşıma araçlarını kullansak. Mümkünse büyük kalabalıkların toplu taşıma araçlarını kullandığı saatlerden kaçınırsak o kadar da eziyetli olmayabilir.
  • Alışveriş? Yürüyüş mesafesindeki marketlerden parça parça yapmayı denesek. İlle de uzaktaki hipermarkete gidilecekse (biraz zor ama) bir-iki komşu anlaşıp topluca ve bir otomobille gitse fena mı olur?
  • Evle iş arası mesafeyi uzun vadede kısaltmaya baksak.
  • Uzun lafın kısası, yaşantımıza şöyle bir bakıp bireysel ve keyfi otomobil kullanımına yol açacak sebepleri belirlesek ve tek tek elemeye çalışsak. Bir günde değil! Uzun zamana yayarak...

Motivasyona mı ihtiyaç var?

Şunu unutmamalı: Bir çok bireysel girişim ufak ve önemsiz görünmesine karşılık, konunun uzmanlarına göre otomobil kullanmaktan vazgeçmek daha yaşanabilir bir dünya için hemen, şimdi ve tek başına yapabileceğimiz en faydalı şeymiş....

"park yeri bul","yine benzin bitti", "bakımı ne zaman yapılacaktı?" "çizmişler arabayı yine!" dertlerinden kurtulmak da cabası!

İlgili Linkler :
1)
Doğal Hayatı Koruma Derneği
2) "Şehirde Arabam Olmadan!" hareketi resmi organizasyon sitesi

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Küçük mutluluklar: Akşamüstü hafifliği

Akşamüstü kısa süreliğine dışarı çıktım. Gittikçe daha çok sonbahar kokuyor hava. Güneş batmadan önceki en parlak noktasındaydı. Biten iş ve okul gününün sonunda sokaklarda bir hafiflik, bir rahatlama vardı sanki . Kendi okul günlerimi anımsadım da biraz hüzünlendim mi ne? Okulun ilk açıldığı ve yüklerini henüz önümüze dökmediği günlerde, güneşin sıcaklığının ve aydınlığın da henüz bizi terketmediği erken sonbahar günleriyse eğer, akşamüstü okul çıkışlarında benzer bir mutluluk duyardım. Hüzünlü müzünlü! Sokakları kaplamış akşamüstü hafifliğinden mutlu oldum işte...

Salı, Eylül 19, 2006

"korsan" dekorasyon fikirleri: kasımpatı ile...

Dört kırmızı kasımpatı aldım pazar günü. Eve gelip vazoya koyduğumda cılız duruşları hoşuma gitmedi. Bir dekorasyon dergisinden aldığım bir fikri uyguladım ben de. Hiç dekorasyon dergisi satın almam, onları genelde kitapçı ve gazetecilerde "korsan" okurum. Bu da öyle okuduğum bir dergiden : Küçük , renkli maden suyu şişelerine bir ya da iki dal konan çiçekler büyük bir vazoda olduğundan daha gösterişli dururlar.
Bu sebeple atmayıp sakladığım bir-iki Kızılay maden suyu şişesi var. Küçük ve yeşil... Tek dezavantajları tüm Türk cam ürünlerinde olduğu gibi kağıt etiketin cama çıkmamak üzere yapıştırılmış olması. Etiketin cama olan aşkı batıdaki gibi liberal değil, "Ya benimsin, ya ölümün!" cinsinden... Bir süre suda bekletmek işe yaramıyor. Belki alkol bir çare olabilir. Ben de hoş olmayan etiketlerini duvara doğru çevirdiğim iki şişeye ikişer kasımpatıyı yerleştirdim. Kırmızı kasımpatı ile yeşil camın oluşturduğu zıtlık hoş bir etki yarattı. Birinin içine yol kenarından aşırdığım mavi ıtır çiçeklerinden (aşağıdaki fotojenik güzel) de ekledim. Bir tablo gibiydi! Yaptığım işten çok memnun kaldım :-)




Fotoğraf: inklaar

Pazar, Eylül 17, 2006

Ama ne bilgi çağı!

Microsoft açıklamış: 12 Eylül 2006 itibariyle Google'a rakip yeni arama motorunu resmi olarak ve de "Live Search" adıyla hizmete açmış. Pek yakında daha çok bilgiye, daha kolay erişecekmişiz. Yaşasın!

Ama bir dakika, bir dakika...

  • Steve Lawrence ve Lee Giles'ın 1997'de yaptıkları bir deney dönemin en güçlü arama motoru olan HotBot'un o zamanki Web'in sadece %34'ünü indekslediğini göstermiş.
  • 1999'da deney tekrarlandığında arama motorlarının lideri Northern Light'mış. İki katı büyüyerek tahminen 800 milyon belge boyutuna erişen Web'in sadece %16'sını kayıt altında tutmaktaymış...
  • Son yılların tartışılmaz lideri Google Haziran 2000'de 500 milyon belge, bir yıl sonra Haziran 2001'de 1 milyar belgeyi indekslemekteymiş. Kasım 2004 itibari ile 8.1 milyar belge Google'ın veritabanlarında kayıtlı.
  • Web öyle hızlı büyüyor ki tam boyutu tahmin bile edilemiyor. Tek bilinen çok az bir bölümünün arama motorlarınca indekslenmiş olduğu...
  • En büyük arama motoru Google, bir arama yaptığımızda ekrana listelediği Web sayfalarını sıralamak için sayfanın Web'de ne kadar "popüler" olduğuna (yani başka sayfalardan kendisine ne kadar link verildiğine) bakıyor. Tam aradığımız bilgiyi içerse bile, bir web sayfası yeterince "popüler" değilse gözümüzden kaçma olasılığı yüksek. İyimser bir varsayımla Google tarafından indekslenmiş mutlu azınlıktan bir sayfa olsa dahi...
  • Google başta olmak üzere pek çok arama motoru belgenin genellikle ilk 101K (ya da benzeri) kadarını indekslemekle yetiniyor. Aradığımız bilgi ilk kez belgenin bundan sonraki kısmında geçiyorsa arama motoru tarafından görülmüyor ve dolayısıyla aramalarımızda gösterilmiyor...
  • 90'ların parlak deyimi "Bilgi çağı"'ydı. Artık bilgi çağındaydık. Bilgi akıl almaz bir hızla üretilmekle kalmıyor, aynı hızla erişilebilir hale geliyordu. İşte bilgisayarlar vardı ve internet gelişiyordu. Dünyanın her tarafında milyonlarca kişi vızır vızır insanoğlunun binlerce yılda oluşturduğu ve hala oluşturmakta olduğu büyük bilgi hazinesini ağa girmekle meşguldü. Sonunda her türlü bilgiye zahmetsizce , bir tuşla erişebilecektik. Sonunda olan şu: "Bilgi çağı" yıldırım hızıyla yanımızdan geçip gitti ve kendimizi bir bilgi cangıl'ının ortasında yapayanlız bulduk. Aradığımız "şey" orada milyarlarca belgenin içinde bir yerde olmalı. Bir de bulabilseydik...
  • Daha da önemlisi aradığımız "şey" gerçekten bilmemiz gereken şey mi? 90'ların başında Bill McKibben "The Age of Missing Information" adlı kitabı yazdığında bilgi kaynağı olarak televizyonu ele alıyor, internetten hemen hiç bahsetmiyordu. Yüzlerce ayrı kanalda 365 gün, 24 saat devam eden; bilimden sanata, aktüel dış politikadan yerel dedikodulara kadar her konuda yayına karşılık önemli bir bilgi kaybı içinde olduğumuzu savunmaktaydı: Yaşamımızı başka kaynaklara bağımlı olmadan ve daha ötesi anlamlı bir şekilde sürdürebilmemiz için gerekli olan temel bilgi kaybolmaktadır. McKibben aynı kitabı bugünkü Web dünyasına bakarak yazsaydı neler anlatırdı kimbilir.
  • Bir de şu "yalan ve yanlış bilgi" problemi var. Bilgiye erişimle birlikte bilgi üretimi de demokratikleşince posta kutularımız saptırılmış ya da eksik bilgi içeren, kaynağı belirsiz, güncelliğini yitimiş, komplo teorileri yayan ya da şunu bunu pazarlayan yüzlerce mektupla dolmaya başladı. Aynı şey pek çok web sayfası içinde geçerli. Varsayalım ki temel olan bilgiyi aradık. Şansımız yaver gitti ve bulduk da...Peki bulduğumuz bilgiye güvenebilir miyiz?

Ne bilgi çağı ama...

Bu yazıda adı geçen ve kullanılan kaynaklar:
1) Linked, Albert-Laslo Barabasi, 2003
2)The Age of Missing Information, Bill McKibben, 1993
3) http://blog.searchenginewatch.com/blog/041111-084221

Cumartesi, Eylül 16, 2006

güneş sevmez menekşe

Bir süredir evi sonbaharda da canlandıracak şöyle görünüşü canlı, mümkünse çiçek açan, soğuyan havayla ve az güneşle arası hoş bir bitki arıyordum. E, biraz zor sipariş tabii... Fakat kim demiş sonbaharın renkleri ölü ve sıkıcıdır diye!

Biraz araştırma beni Cyclamen türlerine ulaştırdı. Wikipedia'ya bakılırsa 20'ye yakın alt türü olan kocaman bir aile bu. Bu çiçeğe Türkçe'de verilen ad (domuzyavşanı, domuzturbu) büyük haksızlık! Alp menekşesi benim sevdiğim adı. Kalp şeklinde, üzeri beyaz desenli, koyu yeşil renkli yaprakları var. Beyazdan koyu mor ve canlı bir kırmızıya kadar yelpazelenen değişik tonlarda olağanüstü güzellikte çiçekler açıyor. Hem de ne zaman? Sonbaharda! Soğuğa, eksi derecelere toleransı yüksek. Ormanlık alanlarda, ağaç gölgelerinde yetişmesi fazla güneş ışığı aramadığının göstergesi. Uzun lafın kısası alp menekşesi tüm sonbahar dileklerimin canlı bir karşılığı...

Şu anda bu sonbahar sever ailenin koyu mor çiçekli bir üyesi çalışma masamın üzerinde duruyor. İlk aldığımda pencere kenarına yerleştirmiştim. Ertesi gün öğleye doğru tüm çiçekleri boyunlarını büktüler. Ne olduğunu çözemeden yani öğleden sonra (yani güneş gittiğinde) biraz toparlanır gibi oldular. Akşama hiç bir şey olmamış gibi dimdik ve neşeliydiler. Ertesi sabah aynı hikaye... Anlaşıldı ki güneşi aramamak ne kelime, direk güneş ışığından hiç mi hiç hazzetmiyor. Şimdi nispeten az güneş alan çalışma masasının üzerinde çok daha mutlu ve keyifli görünüyor. Sürekli gözümün önünde olduğu için ben de öyle :-))

Bu yazıda faydalanılan kaynaklar:
- Wikipedia


Fotoğraf: Wikipedia Commons

Cuma, Eylül 15, 2006

Doğal malzemelerle oda spreyi ve diğer yöntemler...

Bir yerlerde okuduğuma eminim.Bir de nerede olduğunu çıkarabilsem... Piyasada satılan oda spreylerinin büyük kısmı aslında burundaki koku alma hücrelerini bloke eden kimyasallar içeriyormuş. Sağlığa zararlı değil belki, ama çok "doğal" ve "masum" bir yöntem olmadığını da kabul etmeli...

Oda spreyi şart değil...
Bir çok durumda kapalı mekanın sadece havalandırılması bile yeterli oysa ki... Uzun uzadıya havalandırmaya da gerek yok. Odadaki pencereyi günde sadece 5 dakika bile tam olarak açık tutmak havanın tazelenmesi ve oksijen oranının dengelenmesi için yeterliymiş. Güzel, güneşli günlerde bu süreyi uzatmakta bir sakınca yok tabii ki...

Doğal malzemelerle oda spreyi...
Gelelim havalandırmanın mümkün olamadığı durumlara... Ev yapımı doğal bir oda spreyi de pekala iş görebilir. Benim not ettiğim tarif şöyle:

1 cup (200-250 ml) arı (distille) su
5-7 damla tercih edilen bir uçucu yağ (essential oil)

Uçucu yağı ve arı suyu bir sprey şişesinin içine koyup iyice sallıyoruz. İşte bu kadar basit!
Oda spreyinin kokusunu uçucu yağın miktarını arttırarak ayarlamak mümkün.
Bu karışımda alkol olmadığı için şişenin her kullanımdan önce yine sallanması gerekiyor.

Aslında hem arı su, hem de uçucu yağları evde üretmek mümkün. Ancak uzmanlık gerektiriyor ve yeterince ekonomik değil. Her ikisini de satın almak daha mantıklı... Her bitkinin uçucu yağı insanı farklı şekilde etkiliyor. Kimisi canlandırıyor, kimisi sakinleştiriyor, vb. Şu sayfada aromaterapi ile ilgili bilgi ve bazı örnekler var.İlk denememi biberiye yağı ile yaptım. Çok başarılı...

Ev yapımı oda spreyleri ayrıca çok değerli hediyeler de olabilir. değerini bilenlere...

ve diğer yöntemler...
- Özellikle mutfakta oluşan istenmeyen kokulara karşı (örneğin, kızartmalardan sonra) küçük bir tavada kokusu baskın çıkacak bir başka gıda kavrulabilir. Biberiye ve kahve çok iyi sonuç veriyor. Eskiler kurutulmuş biberiye dallarını bu sebeple ateşe atarlarmış.
- Karbonatın koku nötralize etme becerisi bilinen bir gerçek. Buzdolabı ve çöp gibi küçük hacimlerde çok işe yarıyor.

Perşembe, Eylül 14, 2006

kimyonun maceraları 14/09/2006

kimyonla yolda karşılaştık bugün. yağmur altında, ıssız sokakta erkenci birer sabah kuşuyduk ikimiz. konuştuk biraz yürürken. güneşin soğuyan yüzünden bahsettik. yine de keyifliydi kimyon. "söyle bakalım!" dedi, "bir akçaağaç tohumundan daha güzel olan şey nedir?". sohbet boyunca içinde değerli bir şey saklar gibi kapalı tuttuğu sağ avucunu gösterdim.
"avucundaki mi?"
"çok dikkatlisin!" dedi yavaşça açarken elini. avucunda sonbaharın en parlak, en kızıl tonunda bir akçaağaç tohumu duruyordu. işte o zaman farkettim: içinden geçtiğimiz sokak sağlı sollu kızıl akçaağaçlarla doluydu...

Çarşamba, Eylül 13, 2006

küçük mutluluklar: kahve ve çikolata

Mis gibi bir Türk kahvesi yaptım. Yanına da torpilli tarafından, kakaosu bol çikolata...
Bugün mutlu olmak için başka bahane aramadım.

Salı, Eylül 12, 2006

simple living tartışma grupları ve forumları

bazı tartışma grupları ve forumlar kitap gibi baştan sona okunmayı hak ediyor. baş edebilirsek tabii... bazıları tamamen yeni fikirler veriyor, bazıları bildiğim şeylerden bahsediyor ama motivasyon sağlama ve harekete geçirme becerileri yüksek, bazıları düşünmeye sevk ediyor. hangi bazıları? şunlar :

Cuma, Eylül 08, 2006

savulun meyva sinekleri!

yazın en can sıkıcı şeylerinden biri meyva sinekleri...

pıst pıst (=insektisit=DDT ve benzeri kimyasal sinek-böcek öldürücüler) kullanmak istemiyorum. suda değil yağda çözündüğü için temas ettiği eşyaları ve gıdaları suyla yıkayarak temizlemek sözkonusu değil. gıda zinciri ile girdiği insan vücudunda birikiyor ve tahminen kansere yol açıyor. benzer etkileri çevre üzerinde de sözkonusu. bence onunla meyva sineklerini berteraf etmeye çalışmak, bir soyguncu çetesini yakalamak için bir şehre atom bombası atmaya denk geliyor.

neyse ki alternatif çareler var. bir tanesini bir yerlere not etmişim. başına kocaman "MEYVA SİNEKLERİNE KARŞI!!!" diye başlık atarak...

bir çorba kaşığı şeker
iki çorba kaşığı sirke
bir kaç damla bulaşık deterjanı

bunları bir kaba koyup, üstünü suyla dolduruyoruz. meyva sinekleri şeker ve sirkeye geliyor ama bulaşık deterjanı onları öldürüyor. yani bir çeşit doğal kapan bu. hem de nasıl başarılı bir kapan. kur ve unut. bir gün içinde bütün koloni kabın içindeki sıvıda...bir sefer bir kara sinek bile avlamayı başardım. sirkenin olmadığı durumlarda şeker miktarını arttırmak da iş görüyor.

savulun meyva sinekleri! insektisidler, siz de...

Perşembe, Eylül 07, 2006

kimyonun maceraları 07/09/2006

"ekmek mayası olarak bildiğimiz tek hücreli canlının tam 6300 genden oluştuğu belirlenmiş. buna ne dersin?" diye sordum kahvemi yudumlarken.
"demek ki en basit görülen yapıların arkasında bile karmaşık bir mimari bulunabilir." dedi kimyon.
"insan genlerinin toplam sayısı ise sadece 30000. mayaya oranla 5 kat bile değil." diye ekledim.
"demek ki son derece basit yapı taşları ile bile karmaşık bir yapı kurmak mümkün." dedi.
"çelişkili görünüyor" dedim.
"gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, siyah ve beyaz gibi..." dedi kimyon "...güzel görünüyor."

Çarşamba, Eylül 06, 2006

yürümek güzeldir!

yürümek otomobille gitmekten güzeldir!
insan kardan sonraki ilk kardelenleri...
çiçek açan ıhlamurları...
meyvaya durmuş erik ağaçlarını...
ilginç insan yüzlerini...
ve vitrindeki indirime girmiş malları (!) ...
sadece yürürken görebilir :-))

Salı, Eylül 05, 2006

yoksa hümeyra'yı öldürdüm mü ben?

nereden başlasam bilmiyorum ki... karışık bir mesele biraz. belki ilk önce suç duyurusunda bulunacak bir durum olmadığını bildirerek adli mercileri rahatlatmalıyım. ama yine de bir suç var ortada. kurbanın adı hümeyra. familyası sempervivum tectorum. kayakoruğu, damkoruğu, saksı güzeli gibi adlarla biliniyor ülkemizde. ilk kez Lesley Bremness'in "The Complete Book of Herbs" adlı güzeller güzeli kitabında rastlamıştım. İsa'dan önce 4. yüzyıldan beri bahsi geçermiş. mekanı o gün bu gün değişmemiş: dam üstü, duvar kenarı. şöyle bir de resmini koyayım ki kenara neden bahsettiğimiz anlaşılsın.

güneşi bol, toprağı kuru ve geçirgen severmiş. hatta yeterince güneşliyse ortam, kayalıklarda ve düz yüzeylerde de idare edermiş. yeşil, sulu, tombul yaprakları küçük yanıkların ve böcek ısırıklarının tedavisinde kullanılırmış. denemediğim için doğrulayamam bunu. ama ateşe karşı sıkı bir duruşu var galiba. antik evlerde yangın ve yıldırıma karşı koruyucu olarak yetiştirilmesi, jüpiter'in yıldırıma ve ateşe karşı insanlara bir hediyesi olduğuna inanılması ondan olmalı. bir çeşit antik itfaiye yani. hollanda'da yaprakları salataya katılıyormuş bu arada.

neyse, daha önce lafı geçen süpermarkette iki hafta önce tekrar karşılaştık bu tombul yapraklı güzelle. küçük bir saksının içinde sıkışmış. "ayyy, sıkıldım buralarda, biraz güneşe, temiz havaya ihtiyacım var" diyordu. alıverdim ben de, eve getirdim. güzelce saksısını değiştirdim. güneşli pencere önüne yerleştirdim. adını da hümeyra koydum, o günkü bir sohbete atfen. yakıştı bence.
iki gün önce huylandım. saksısını değiştirmiştim ama, olduğu gibi küçük saksıdan çıkarıp, yenisinin içine yerleştirivermiştim. şöyle köklerini biraz silkeleyip, yeni toprakla biraz haşır neşir olmasını sağlamak gerekmez miydi? haydi bakalım, tekrar çıkardık saksıdan hümeyra'yı. şüphelendiğim gibi kendi toprağının içinde kıpırdamadan duruyor öylece. köklerini biraz ortaya çıkarayım diye uğraşırken fazlaca zedeledim galiba. ne kadar uğraştımsa da kökleri çıkmadı ortaya işin ilginç tarafı. köksüz değil ya bu meret, bu kadar mı kısa kökleri var? derleyip toplayıp, tekrar yerleştirdim ferah feza saksısına. içimde bir huzursuzluk. keyfi hala yerinde görünüyor ama yoksa hümeyra'yı öldürdüm mü ben?

fotoğraf: annieta

filizlendirme-çimlendirme: mercimek

hımmm.... yeşil mercimek filizi buğday filizinden kesinlikle daha lezzetli...

Pazar, Eylül 03, 2006

küçük mutluluklar: mercanköşk

ne zaman pencerenin yanından geçerken minik ve gösterişsiz saksısındaki mercanköşkün başını okşasam ve elimi burnuma götürsem hemen...
mercanköşkün elime bıraktığı tarifsiz kokuyu alıyorum.
mutlu oluyorum.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

kimyonun maceraları 02/09/2006

kimyon bir önceki macerayı hiç mi hiç beğenmemiş. "patatesçi öyle bir cümlede es geçilecek adam mı?" diyor. hakkı var. "nasıl bir adam, tarif et." deseniz, şeklini şemalini çıkaramam şimdi. yüzü bir iz bırakan adamlardan değil galiba. ama bir cümleyle geçiştirileceklerden de değil...bir kere pek dakiktir. hep sabah saat dokuzdan biraz sonra geçer. ve sadece bir kez "patates" diye bağırır hiç uzatmadan. kimyonu her seferinde güldürmeyi başaran o eski filmdeki gibi. oysa sadece patates de değildir sattığı. mevsim sebzeleri satar ilaveten. bir iki kez fesleğen dikili saksılar ya da kır çiçeklerinden oluşan demetler de gördük kamyonetinin arkasında. bir de köy yumurtası. sokağın hep aynı köşesinde durur. müşterileri bilirler, kapılarının önüne beklemezler onu hiç. kendi ürettiklerini satar. o yüzden bazen aylarca görünmez ortalıkta. neden sonra bir sabah dokuzu yedi geçe kendine has tınısıyla o üç heceyi tekrar duyduğumuzda, taze patates mevsimi de gelmiş demektir.

Cuma, Eylül 01, 2006

filizlendirme - çimlendirme

vejeteryan olmamakla birlikte bazı vejeteryan beslenme yöntemlerinden faydalanmaya çalışıyorum. tahıl ve bakliyat filizleri mesela...

nasıl yapıyoruz?
bir kez internette bulduğum bir kaç tariften faydalanarak denemiştim bu filizlendirme işini. nedense başarılı olmamıştı. bu sefer Tijen İnaltong'un Tak Koluna Sepeti adlı kitabında bahsettiği yöntemle denedim. beklediğim gibi bu sefer sonuç başarılıydı. onun tarifine göre istenen tahıl ya da bakliyat (kabuğu alınmamış, tam olmalı) 24 saat suda bekletiliyor. sonra suyunu döküp bir kaba alıyoruz. üzerini nemli bir bezle örtüp mutfağın bir köşesinde bekletiyoruz. günde iki kez sudan geçirip tekrar süzmek şartıyla... bir kaç gün içinde tohumlar bir cm. boyunda yenebilir seviyeye geliyor. o zaman alıp kapaklı bir kapla buzdolabında saklıyoruz.
ben bu iş için satılan özel tohumlara gerek olmadığını düşünüp, evde olanla ilk denememi yapmayı tercih ettim: kabuğu alınmamış buğday. tadı tek başına aman aman güzel değilse de, kefire ekleyip üstüne biraz da doğranmış roka serpince hoş bir salataya dönüştü.

bu arada bu iş için satılan özel bazı aletler olduğunu gördüm, ama bence hiç de gerekli değil. sanırım tek yaptıkları şey nem durumunu düzenlemek.

nasıl tüketiyoruz?
salatalarda, sandviçlerde, bence aklın yattığı her yerde... çiğ olarak lezzetli gelmediği durumlarda pişirerek tüketmek de mümkün...

neleri filizlendirebiliriz?
seçeneklerimiz çok.
bakliyatlar: soya fasulyesi, mercimek, bezelye, fasulye vb.
tahıllar: buğday, çavdar, arpa, yulaf, pirinç, darı vb.
yeşil filizler: bayırturbu, hardal, tere vb.

bu iş için özel olarak satıldığını gördüğüm tohumlar arasında brokoli ve nohut da var.
insan bu repertuarı daha da geliştirebilirmiş gibi geliyor bana.

iyi de neden filizlendiriyoruz?
sağlıklı, doğal ve basit olduğuna inandığımız için. hekimlerin ve beslenme uzmanlarının bu konuda diyecek birşeyleri vardır sanırım. özellikle kışın eksikliği çekilen yeşil sebzelere iyi bir alternatif olarak görülüyor. çünkü filizlenme sırasında vitamin ve mineral değerleri kat kat artıyor.

ayrıca küçük bir tohumun biraz su ile mutfağımızda yarattığı mucizeyi, köklerin çıkışını, ardından minik bir filizin neredeyse gözle takip edilecek hızla boy verişini seyretmek ruhlara ilaç. çocuklu evlerde onların ilgisini çekecek ve doğayı daha iyi anlamalarını sağlayacak bir oyun bile olabilir.

neye dikkat etmeli?
kullanacağımız tohumlar (tahıl ya da bakliyat) kesinlikle kimyasal maddeler ile işlemden geçmiş olmamalı. bu sebeple bahçe malzemeleri satan yerlerden bu iş için tohum alınmamalı. mümkün olduğunca doğal (organik) tohumlar tercih edilmeli.


bu yazıda kullanılan kaynaklar:
1)Tak Koluna Sepeti, Bodrum pazarından tatlar, renkler, portreler
Tijen İnaltong, 2003, Oğlak Yayınları
2)http://www.krautundrueben.de/sro.php?redid=31795

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

kimyonun maceraları 28/08/2006

kimyona kalsa hep ottan, ağaçtan bahsedeceğiz. bir el koymalı bu duruma. sokak kapısının önüne iki gün önce iki kız çocuğunun tebeşirle çizdiği; iki güneş, bir ağaç ve bir çocuktan oluşan mutlu tablodan bahsetmeli mesela. sonra az önce yağan yağmurdan. nihayet hava hafiften serinlemiş. karşı apartmanın giriş katında bir genç kadın bunu fırsat bilmiş olacak, pencereden sarkmış, dışarıyı seyrediyor. mutlu belli ki. kendi kendine gülüyor. üst kattaki yaşlı komşu (hani kimyonun her sesini duyduğunda "gençliğinde çok sigara içmiş bu teyze, belli!" dediği) yine sokaktan geçen birini yakalamış, laflıyor. patatesçi geçti bir de.

sokağın sesleri bunlardan ibaret değil. bir saat önceydi. yağmurdan önce. bir ufaklığın sesi yankılanıyordu sokakta. camdan bakınca görünmeyen bir çocuk sadece çocukların anlayabileceği ve sadece çocukları mutlu edebilecek bir oyun oynuyordu, sokakta yankılanan sesini bir polis sireni gibi dalgalandırarak...

Salı, Ağustos 22, 2006

bir deneme: basit yaşam ne değildir?

basit yaşamın etrafında dolaşmak kolay, tam bir tanımını yapmak, sıkı bir çerçevenin içine yerleştirmek bir o kadar zor. yaşamın kendisi gibi yani...

bir şeyi zıtlarıyla tarif etmek bazen başvurulan bir yöntemdir. basit yaşamı tarif etmek için de denenebilir:

basit yaşam inzivaya çekilmek değildir.
ya da şöyle demeli: inzivaya çekilmek basit yaşamın ön şartı değildir. bazı ingiliz romanlarında "simple life" bu şekliyle kullanılır. "aa, o mu? basit bir yaşam sürmeye karar verdi" denir biri için. "taşraya taşındı, kimseyle görüşmüyor, bahçesinde kabak yetiştiriyor" anlamında... bizde basit yaşamdan bahsedildi mi hemen köye dönmekten ya da güneyde küçük bir kasabaya yerleşmekten bahis açılır. doğaya dönmek güzeldir, hoştur ve de basit yaşamla barışıktır. dönecek köyünüz varsa, dönün tabii. ama basit yaşamı herşeyden elini eteğini çekmek, izole olmak, inzivaya çekilmek gibi anlamak yanlış.

basit yaşam teknolojiye sırtını dönmek değildir.
teknolojiyle bir alıp veremediğimiz varsa kullanılış şeklinde. televizyonun kitlelerin davranışlarını ve düşüncelerini değiştirmek için kullanılmasına; otomobilin, cep telefonunun değerli fonksiyonları ötesinde sadece statü sembolü olarak görülmesine; başını kaşımak için dahi elektrikli araçlardan medet ummalara bozuluyoruz, o kadar.

basit yaşam (sadece) çevrecilik değildir.
evet, kesişim noktaları çok fazla doğal olarak. çünkü basit yaşamın çıkış noktası sayılabilecek modern zamanların temel problemleri arasında eko sistemin küresel boyutta tahrip edilmesi de var. fakat basit yaşamı çevrecilikle eş anlamlı saymak doğru değil.

basit yaşam fakirlik değildir.
burada zenginlik ve fakirliğin, ihtiyaç ve isteğin, yeterlilik kavramının uzun uzadıya bir tartışmasını yapmak da mümkün. ama kısa kesmeli. Duane Elgin'in basitçe ifade ettiği gibi "dışsal (materiyal) açıdan basit, içsel (ruhsal) açıdan zengin bir yaşam sürmek" aslında temel amaç. ("Living in a way that is outwardly simple and inwardly rich.")
bir de kaynakların daha adil ve verimli kullanılması adına gönüllü vazgeçişler var.

basit yaşam az harcamak, ucuza maletmek değildir.
bu da bir başka yanlış anlama. kaynağı frugal living (tutumlu yaşam) kavramının sıklıkla basit yaşamla birlikte anılması olabilir. bir de "büyük tasarruflar yapalım, üç günde köşeyi dönelim, genç yaşta emekli olalım" hayalleri. basit yaşamın diğer hedefleriyle tutarlı olduğu sürece tutumlu bir yaşamın erdemleri yadsınamaz elbette. tüketim toplumu olmayalım derken ekonomiyi durgunluğa sokmak değil ancak amacımız. üç gün sonra dağılıp gidecek kalitesiz ürünleri ucuz diye tercih edip evde bir hurda mallar koleksiyonu oluşturmak da olmamalı.

basit yaşam sihirli değnek değildir.
her şeyden önce göreceli basit yaşam. her bünyeye şifa , her hastalığa deva tek bir basit yaşam tipi yok. yaşanan yere, zaman-mevsime, yaşa-başa, sosyal yapıya göre herkesin başka başka basitleşme, sadeleşme ihtiyaçları var. birinin büyük basitleşme ritüelleri, bir diğerinin zaten kurtulmaya çalıştığı şey olabilir. en iyisi kendi yaşam tarzına en uygun basitliği yakalamakta. böylece bir yük olup çıkmamış da olur zamanla. ama bu bolca düşünmek, kendi fikirlerini ve yöntemlerini geliştirmek ve denemeler yapmak gerektiriyor. basit yaşamın basit olmayan yönü de burası...

karabaş

mevsiminde İzmir'de pazarlarda satarlar karabaşı. bir de Kemeraltı'nda. tazecik mor çiçekli demetleri eve götürür, mutfak tezgahı üzerinde bir bardağa yerleştirir, her çay demliğine atarsın bir başcık. aktarlarda kurusu da satılır her mevsim. kolestrole ve öksürüğe iyi gelir, derler. bilemem. sadece dağlardan gelen bu güzelliğe demlikte yer açmanın ve hafif kekikli kokusunu çayda duymanın ruhlarda yaratacağı sağlıklı etki bile yeterlidir bence.

bir yerlerde bir tür lavanta olduğunu ilk okuduğumda inanmamıştım. heyhat, doğru. latince adı lavandula stoechas. akdeniz ülkelerinde kendiliğinden yetişen bir tür yabani lavanta. geçenlerde hep alışveriş yaptığım süpermarketin bitki bölümünde gördüm saksılar içinde. çiçek de açmış, ne güzeldi. bir tane alıp eve götürmek, mutfağa biraz akdeniz getirmek vardı. ve lakin saksı üzerinde "süs amaçlıdır, yenilmez" yazıyordu. kimya laboratuvarına döndürmüşler belli ki lavanta saksılarını. kös kös döndüm eve, almadan tabii. suç bende, süpermarketten seri üretilmiş lavanta alma fikrine nerden kapıldım ki zaten?

fotoğraf: Eric in SF

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

kimyonun maceraları 19/08/2006

hani ormana yürüyüşe gitmiştik. serin ama güneşli bir sonbahar günüydü. sık ağaçların arasından giden patikada güneş ve gölge eşsiz oyunlarını oynuyorlardı yine. hani hemen önümüzde tuhaf birşey, ağaçların arasından süzülerek inen güneş ışığında daha da tuhaflaşan birşey hızla geçip yandaki çalıların arasında inivermişti. bakakalmıştık ne olduğuna. "böcek miydi o?" diye sormuştu birimiz. sonra sen anlayıvermiştin ne olduğunu kimyon. kitaplarda okuduğun ama hiç görmediğin bir şeydi. hemen çalılara dalıp düştüğü yerden bulup çıkarmış , "hayır, kanatlı bir tohum bu" demiştin. akçaağaç tohumuymuş, tasarım harikasıymış, rüzgarın sırtına bindi mi metrelerce gidermiş, sonra nazikçe iniverirmiş işte böyle yeni meskenine . hani inanmak biraz güçtü de anlattıklarına, sen denemek için parmaklarının arasında hafifçe çevirip ivmelendirerek bırakıvermiştin elinden tohumu. aynı güzellikle süzülerek bir kaç metre daha gitmişti şaşkın bakışların önünde...sen kendin bile şaşırmıştın bu kadarını beklemediğinden.

neden anlattım şimdi bunları ben? akçaağaçlar gördüm bugün. dalları bir kanatlanmış, bir kanatlanmış... ha deyince ilk rüzgar, dans başlayacak haberin olsun!

Cuma, Ağustos 18, 2006

kimyonu takdimimdir (...ve 12/06/2006-18/08/2006 arası maceralar)

ilk kez bir-iki ay önce bazı tartışma gruplarına göndermeye başlamıştım "kimyonun maceraları"nı. başlangıçta sadece basit bir yaşama dair gördüklerini ve yaşadıklarını yazsın istemiştim. bir de büyük fikirler satmasın, büyük büyük konuşmasın... bilmiyorum başarabildim mi? zamanla kendi prensiplerini ve karakterini yarattı denebilir. biraz elimden kaçıverdi ipin ucu. düşündüm ki göçebeliği, misafirliği son bulabilir artık. kendi evinden yayınlansın bundan sonra...

ilk şöyle başlamıştı macera:

kimyonun maceraları 12/06/2006
kimyon bu sabah uyanınca pencereyi açmış. gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi, ağaç hiç olmadığı kadar yeşilmiş. kimyon dünyanın nasıl olup da hem bu kadar kötü hem bu kadar güzel olabildiğine şaşırmış kalmış.

sonra da şöyle devam etmişti maceralar. bugüne kadar...

kimyonun maceraları 13/06/2006
mevsim yaz, sokak ıssız... saat öğle, kimyon yorgun...iyi ki serin ve sessiz ağaç gölgeleri var. yerde gölge oyunları bir hikaye anlatır, dalda tarifi olmayan koku başka bir hikaye. düşünme kimyon, düşünme. ağaçları çoktan kesilmiş, yerine ruhsuz beton gölgeleri ekilmiş o eski sokakları sakın düşünme...

kimyonun maceraları 14/06/2006
kendini gizli bir hristiyan örgütün militer kanadı zanneden latin çiçegi bu sabah ilk çiçeğini açmış. uyuyarak büyüyen bebekler gibi geceleri büyümekteymiş zaten çokça. dün akşam kendisini izleyip "yarına belki açar" diyen kimyonu yanıltmak istercesine yarını falan beklemeyip gece patlatıvermiş tomurcuğunu.
"peki macera bunun neresinde?" dedim şüpheyle. kimyondan el cevap: "latin çiçegi için hayatının macerası bu."

kimyonun maceraları 18/06/2006
"dış" bahçeden insan boyunu aşan yeşil çalılarla ayrılarak adeta gizlenmiş olan "iç" bahçenin kapısı öylesine küçük ve dikkat çekmeyen birşeymiş ki, önünden ilk geçtiklerinde farketmemişler bile. neden sonra anlayıp geri döndüklerinde kapıdan geçebilmek için biraz eğilmeleri gerekmiş. "iç" bahçede kayalara çarpan derenin çağıltısı ve kuşların neşeli cıvıltılarına karşın yine de huzurlu bir sessizlik varmış. kayaların birinin dibinden bitmiş güzelim iris çiçeğine bakarken kimyon çok önce okuduğu birşeyi hatırlamış:"bazen daha iyiye, daha güzele erişmek için biraz küçülmek, büyük beklentilerden biraz arınmak gerekir."

kimyonun maceraları 19/06/2006
dağ sokağı 22 numara. bir kenara not edilecek. eğer dünyanın herhangi bir köşesinde "basit ama özenli tasarımlar" ödülü dağıtılıyorsa bir sonraki seçmede kimyonun adayıdır. bu bir "ev". villa değil; dubleks, tripleks değil; "ev" gibi bir ev. resim çizmeyi öğrenen çocukların ilk çizdiği ev gibi... duvarlar taze badana beyazı, ahşap panjurlar cam göbeği mavisi... nazarboncuğu gibi ev. yoksa organize edilmeli böyle bir yarışma. birinciye verilen plaketin üzerinde de sergey korolyov'un şu sözü yazıyor olmalı: "bir yapının dehası basitliğinde yatar. karmaşık bir şeyi herkes inşa edebilir". adayımız dağ sokağı 22 numaradır. öyle söyledi kimyon...

kimyonun maceraları 23/06/2006
ayşe teyze bütün kışı pencerede geçirdi. geleni gideni, olanı biteni seyretti.yaz gelince pencere kenarından alınıp bahçeye çıkarılan saksı çiçekleri gibi o da kendini dışarı atacak tabii. dün akşam üstü kimyon eve dönerken görmüş. ayşe teyze iki ahbap edinmiş kendine. apartmanın önüne de birer iskemle atılmış. keyifli bir sohbet almış yürümüş. ahbapları hatice teyze ile torunu. ufaklık nasıl da yetişkin gibi, ayşe teyzeyle hatice teyzenin dert ortağı gibi, ciddiyetle oturmuş aralarına. ah bir de kucağına yerleştirdiği o kocaman, sarı, oyuncak kamyon olmasa!
bir tek keyif kahveleri eksikmiş, bir de pencere kenarına konmuş bir radyodan "sulanmış akşam üstü bahçelerinde dostluk kokan kahveler içmişler" şarkısı çalsa tam olacakmış.


kimyonun maceraları 26/06/2006
bugün boya vardı. süs havuzunu boyadılar bir usta ile çırağı. kimyon ustanın calışmasına bayıldı. öyle telaşsız ve sakin... sanki her fırça darbesinde bir eser çıkarırmış gibi ortaya. öğleye varmadan boya işi bitmisti. usta çırağını gönderip kalan birkaç işi de kendisi tamamladı. malzemeleri topladı tek tek ve ölçülü hareketlerle. mutlu görünüyordu çıkardıkları işten. havuzun kenarını güzelce çeviriverdi bir uyarı bandı ile. aman kimseler gelip yanlışlıkla oturmasın kenarına diye. uzun zamandır böyle şiir gibi ve ruhla çalışan birini görmemiş kimyon. ne beyni ile ne eli ile çalışanlar arasında...ne büyük işler, ne basit işler yapanlar dünyasında..."seyretmek bile iyi geldi" dedi. diline de bi şarkı taktı bu haller üzerine:
"ağzımda bal gibi tatlı bir türkü

bir iner bir çıkarım bu yokuşu
ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
kazanırım çocuklarıma ekmek parası"

kimyonun maceraları 30/06/2006
işbu gönderi kimyonun haftalık teşekkür listesidir:
bir: otobüs durağının arkasında bitmiş mavi ıtır çiçeklerine, başlayan günü taçlandırdıkları için...

iki: tüm köşebaşlarını kapmış ve kokularıyla tüm kaldırımları ele geçirmiş ıhlamur ağaclarına, bütün gerçek güzelliklerin alçakgönüllü olduğunu hatırlattıkları için...
üç: güneş doğmadan ötmeye başlayan ve bütün gün şarkılar söyleyen civarın ötücü kuşlarına, güne başlama ve devam etme cesareti verdikleri için...
dört: ağaca yeşil için...gökyüzüne bulut oyalı mavi için...
beş: güneşe ve yağmura malum sebeplerden...

kimyonun maceraları 05/07/2006
bu maceranın adı "filbahrinin peşinde" olsun mu? Olsun!bir çiçeğe isim arıyor kimyon. isimsiz ne de çok çiçek var! bu seferki beyaz ve çok hoş kokulu... bir bahçe duvarının üzerinden eğiliyor bir zamandır. kimyonun günlük yol eşlikçisi. tanışmadan olur mu? ama eldeki bilgiler işte bu kadar: beyaz çiçek, güzel koku. ..
büyük ağa sormuş kimyon. beyaza bürünmüş türlü çiçek görmüş sayfalar boyu. an gelmiş hepsi birbirine benzer olmuş beyazların. o muydu, bu muydu derken... bir resim "mock orange" diye fısıldayıvermiş. o da nasıl isim öyle? "philadelphus coronarius" deyivermiş az sonraağların ağı. eh, işler biraz kolaylaşmış ondan sonra. "filbahri" dir bu, hem de nasıl güzel, nasıl tatlı kokar demiş bilenler. düğünçiçeğigillerdendir diye ekleyivermiş büyük sözlük. işte bu uyar! düğünçiçeğigillerden filbahri. memnun olduk tanıştığımıza...


kimyonun maceraları 05/07/2006
öğle ortası, şehir merkezi... ne ıhlamur var, ne filbahri yol eşlikçisi olarak. trafik lambasında yeşil yanmasını bekleyememeler, ayaküstü atıştırmalar, koşarak telefonda konuşmalar, hızlı adımlar var daha çok... herkesin mi dişçide randevusu var? herkesin mi yetişeceği işi? yoksa telaşlı görünmek gizliden gizliye bir önem duygusu mu veriyor? metro çıkışında duvara dayanmış dikilen bir adam görüyor kimyon. hızla yanından geçerken tişörtündeki yazıya takılıyor gözü: "bırakın diğerleri koştursun!" alttaki yazılara bakılırsa kimyonun tanımadığı bir markanın reklamı bu. ne farkeder, tam da gereğini yapıyor. adam yani... keyifle yaslanmış duvara, "diğerleri"nin koşturmasını izliyor. koşturmanın iki kötü özelliği var diye düşünüyor kimyon, hayatın her alanında. biri bulaşıcı olması, diğeri hemen alışkanlık yapması. bir süre sonra sebepsiz koşturmaya başlıyor insan. şehir merkezi koşturmaları, kariyer yarışları, mülkiyet koşuları... oysa yaşam kısa. işte tam da bu yüzden koşturmaya gelmiyor.

kimyonun maceraları 18/07/2006
kimyon serin köşesine çekilmiş, yaşadığımızın bilgi değil de "kayıp bilgi çağı" olduğunu savunan kitaba dalmıştı. iki cümle okudu yüksek sesle: "dağbaşında hiçbir şey sonsuza dek büyümez. doğada ikibin metre boyunda ağaçlar yoktur." bu cümlelerin amacı her yıl şu ya da bu şekilde büyümek, sonsuza dek hep büyümek isteyen ekonomilere gönderme yapmak.sonra sonsuza dek büyümek isteyen başka şeyler bulduk biz de. şirketlerin satış hedefleri ve pazar payları hep büyümek ister mesela. kişi başına düşen otomobil sayısı ve ona paralel olarak petrol tüketimi ... yaşadığımız evlerin metrekareleri...eve getirdiğimiz paketlerin ve çöpe attığımız poşetlerin sayısı...atmosfere yayılan ve sera etkisi yaratan gazların miktarı...enerji savaşlarında verilen canların bilançosu...saydık da saydık. sonlu ve sınırlı bir dünyada sınırı zorlayan hallerimize burukça güldük sonra da... "ağaçlardan öğrenecek çok şey var" dedi kimyon.

kimyonun maceraları 24/07/2006
ilk kez mısır koçanı parkında gördük seni. güzeldin. şaşırdık önceden farketmediğimize. hep oradaydın oysaki. bizden önce de oradaydın. kimbilir kaç mevsim...bu bahar da önce yapraklandın, sonra çiçeklendin. görmedik. ne zamanki meyvelerini verdin, salkım salkım yere uzanan... gördük. sevdik. çarpıldık. zaten güzelsin. hiç çirkin ağaç olur mu? ama salkımlarını da takınınca bir güzel, gelin telleri takmış gibiydin. vallahi gelin gibiydin...tesadüfen öğrendik, bir kafkas ceviziymişsin sen.bir adın dişbudak yapraklı kanatlı cevizmiş. diğer adın yalankoz. kimyonla hemfikiriz. sen adlarından daha güzelsin.

kimyonun maceraları 02/08/2006
evde eksikler vardı, alışveriş yoluna düşüldü. daha dış kapıdan adım atar atmaz mis gibi bir kurabiye kokusu... kimyon yan evdeki sabah kahvaltısında ufaklıklar için yapılmış kurabiyeler olduğunu tahmin etti. ikinci adımda mis gibi taze oksijen kokusu... hava öyle güzel ki... hafifçe serin. ama rahatsız edici değil. gökyüzü baştan çıkaran mavilerin birinde. yol boyunca civanperçemleri ve güneyiklerle selamlaşıldı. bir apartman bahçesinde keyif süren kara gözlü Susan'a da bir selam çakıldı. huş ağacı, akçaağaç ve vallahi de billahi de fındıkla merhabalaşıldı. trafik lambalarına varıldığında ışık kimyon için yeşile dönüverdi. öyle de şanslı bir gün. aç açıkta değiliz, sağlığımız da yerinde... yetmez mi? dünyanın hiç de hain değil, bal gibi güzel bir yer olduğunu düşünmek için bu küçük güzellikler yetmez mi?

belki ilk haber bültenine kadar... o zamana kadar dünyanın hiçbir köşesinde dün hiçbir çocuğun ölmediğine, tersine bu sabah sevgi dolu evlerde mis kokulu kurabiyeler yediklerine de inanabiliriz belki.

Perşembe, Ağustos 17, 2006

küçük mutluluklar...: kitap

ne zaman kütüphaneye sadece adına bakarak bir kitap sipariş etsem ve kitap geldiğinde sayfalarını heyecanla çevirirken içeriğinin tam da umduğum gibi olduğunu anlasam....

...çok mutlu oluyorum!

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

şöyle başladı...

ben aslında sadece bana zaman kazandıracak parlak ve mucizevi bir kaç ipucu arıyordum. zaman en çok eksikliğini çektiğim şeydi o zamanlar... günde 3-4 saati yolda geçirmeler, bolca okumalar, çokça yazmalar, sıkça alışverişler, bir evi ayakta ve sağ ve salim tutmalar... 24 saat yetmeyecek diye korkuyordum. arama motorlarına "time management tips" yazmam ondandı.

bu işin üç cümlede ifade edilmiş kolaycı yöntemleri yoktur oysaki.
kökten değişiklikler ister yaşam tarzında...

simple living.
dolaştığım sitelerden birinde karşıma çıkıverdi. sağ taraftaki menüde öylesine duran herhangi iki kelimeydi. hoşuma gitti. "basit bir yaşam" fikri yani. verilen linke tıkladım. açılan sayfada da bir diğerine. söylenen şeyler tümüyle yepyeni fikirler değildi aslında. bir kısmı zaten bir süredir etrafında dolaşıp durduğum şeylerdi. sanki bir başkasının ağzından (ya da klavyesinden) dökülünce daha elle tutulur, daha kabul edilir oluyorlardı sadece.

mucizevi zaman yaratma formüllerini bulamadım o gün.
ama aradığımı buldum sanırım.
belki de sadece doğru zamandı. öyle ya da böyle başlayacaktı.
böyle başladı.

Salı, Ağustos 15, 2006

bu blog basit şeyler üstüne...

Bu blog...

yol güncesi...
herşeyden önce karmaşadan, koşturmadan, modern zamanların fazlalıklarından kurtulmaya çalışan bir gönüllünün yol güncesi olarak düşünüldü.

not defteri...
basit bir yaşam kurmak için alınmış notları, denenmiş şeyleri ve bazı fikirleri bir araya toplayan bir not defteri aynı zamanda...

ve hikayeler...
içinde yolda yürürken görülmüş güzelliklerin, küçük mutlulukların ve sade insanların hikayeleri de eksik olmayacak...


başlayalım mı?
başlayalım.