"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 17, 2012

Hindiba bit pazarindan bildiriyor!

Tüketmek yerine paylasmak, atmayip kullanabileceklere ulastirmak, ikinci el ürünler kullanmak diye bas bas bagiran ben hic bit pazarina gitmemistim :) Özel bir sebebi oldugundan degil, denk gelmemisti bir sekilde. Gecen Cumartesi günü öyle bir denk geldi ki, ayni gün bir degil iki bit pazarina birden ugrayip acigimi kapattim :))

Burada sonbahar ve ilkbahar mevsimleri cocuk esyalari acisindan hareketli bir dönem. Bütün anaokullari, kiliseler, yardim dernekleri,... neredeyse yan yana gelmis üc kisi bile cocuk esyalari bit pazari düzenliyor :) Cocuk giysileri, oyuncaklari, kitaplari ve bakim malzemelerine odaklanan bu tür bit pazarlarini fikir olarak özellikle seviyorum. Cünkü cocuk giysileri cogunlukla eskimeden kücülüyor, bebekler bakim malzemeleri eskimeden büyüyorlar; kitap ve oyuncaklar da evden eve dolastikca yararlananlar artiyor.

Gittigim iki bit pazarinin organize edilis sekilleri birbirinden farkliydi. Avantajlari ve dezavantajlarini gözledim ve bu tür etkinliklerin yayginlasmasini gönülden istedigim icin de, gözlemlerimi yazmaya karar verdim. Ola ki google'da "nasil bit pazari organize edilir?" diye soran cikarsa, bunlar benim gördüklerim:

Ilk bit pazarini sincabin anaokulu düzenledi. Anaokulunun yöntemi "kategorize edilmis" (sortiert ) satis. Yilda iki kez bahar ve sonbaharda düzenlenen etkinlik icin önce ebeveynlere ve cevreye duyuruda bulunuyorlar. Isteyenler temiz, yikanmis, bakimdan gecmis giysi, oyuncak, kitap vb. getirip teslim ediyor ve bir satici numarasi aliyorlar. Satilacak esyalar bir gün öncesinden türlerine göre ayriliyor. Oyuncak, kitap, bebek arabasi, bebek küveti, kiz cocugu tisört, erkek cocugu tisört, kiz cocugu pantolon, erkek cocugu pantolon, kar pantolonu, kaban, atki, sapka, yagmurluk, yagmur botu, ayakkabi, vb , vb seklinde. Hatta anaokulu yeterince yeri oldugu icin ürünleri giris katinda 0-3 yas cocuklar, üst katta 3-7 yas cocuklar icin seklinde ayirmisti ki, bence bu isleri daha da kolaylastirmis. Satilacak bütün esyalarin üzerine birer etiket yapistiriliyor. Etikette saticinin numarasi, ürünün bir iki detayi ve belirlenmis fiyati yaziyor. Fiyati sanirim anaokulu belirliyor. Saticiyla beraber karar veriliyor da olabilir.

Bu yöntem alici ve satici icin büyük kolaylik. Cünkü herkes aklinda ihtiyaci olan belli seylerin listesiyle gidiyor bit pazarina. Dolayisiyla bütün standlari tek tek gezip o karmasada istedigini bulmaya calismaktansa, dogrudan ihtiyaci olan seylerin bulundugu köseye gidiyor. Ben örnegin hemen 3-7 yas cocuklar icin kitaplar ve oyuncaklar kösesine isinlanip 1,50 Euro'ya gayet iyi durumda 100 parcalik bir puzzle aldim :) Erkek cocuklar icin pantolon kösesinde aradigimi bulamadim. Bulamayinca da baska yerleri tekrar tekrar dolasmama gerek olmadigini bilerek ayrildim pazardan.

Satici icin kolayliga gelince, belli bir standin basinda tüm gün dikilmesi gerekmiyor. Ürünlerin ayrilmis olmasi, bulunmalarini ve satis oranini arttiriyor. Merkezi bir "kasa"da, bilgisayar basina oturmus gönüllü birileri etiketlerden satici numarasini ve ürünün fiyatini not ediyorlar hemen. Büyük olasilikla Excel vb basit bir tablolama programi kullaniyorlar bunun icin. Böylece hangi saticiya ne kadar ödenecegi  otomatik  olarak ortaya cikmis oluyor. Satis geliri anaokulu ile satici arasinda paylasiliyor. Yani dezavantaji (eger bu bir dezavantajsa) gelirin bir kismini mekan sagladigi ve organizasyonu yaptigi icin anaokuluyla paylasmak oluyor.

Evet, bu yöntem alisverisi kolaylastiriyor ama epey organizasyon ve calisma istiyor. Sincabin anaokulu bit pazarindan önceki gün erken (ögle saatlerinde) kapaniyor. Ögretmenler ve gönüllü ebeveynler satilacak esyalarin ayrilmasi, yerlestirilmesi, fiyatlandirilmasi ve etiketlendirilmesi isiyle ugrasiyorlar. Cumartesi günü bit pazarindan hemen sonra da, bu kez satilmayan esyalarin tekrar saticilara iadesi icin tek tek numarali sepetlere geri konmasi, koridorlara yayilmis masalarin toplanmasi ve okulun Pazartesi'den önce tekrar egitime hazir hale getirilmesi gibi isler var.

Organizasyonu düzenleyenin avantaji? Birincisi gelir elde ediyor, ikincisi oyuncak, kitap ve cocuklar icin yedek giysi gibi ufak tefek ihtiyaclarini o da ikinci elden uygun fiyata karsilamis oluyor. Yeterince gönüllü el emegine sahip organizatörler icin bu yöntem en iyisi kanimca.

Gelelim gittigim ikinci bit pazarina... Bu da mahallemizdeki kilisenin düzenledigi bit pazariydi. Onunki klasik yöntem. Belirli bir sabit ücret karsiliginda organizatörün gösterdigi mekanda bir masa/stand satin aliniyor. Belli gün ve saatte o standa satmak istediklerini getirip yayiyorsun. Bit pazari önceden duyurulmus oluyor tabii. Ilgilenenler de gelip alisveris yapiyor. Bu yöntemin organizatör acisindan büyük bir zorlugu yok. Alici acisindan dezavantaji, aradigi sey icin bütün standlari tek tek gezip bakmak gerekmesi. Sincap baktigim her standda satilan ivir zivir oyuncaklara takildigi icin, bu alisveris benim icin bir kabusa dönüstü. Sonunda neredeyse hic kullanilmamis, gayet islevsel kutulu bir oyuncaga 1 Euro verirken, sincabin tutturmasiyla almak zorunda kaldigimiz bir sövalye biblosuna istemeyerek 3 Euro verdim.  Bazi saticilar akillilik edip kendi sattiklari esyalari net bir sekilde beden, büyüklük acisindan etiketleyip ayirmisti. Fakat aklinda belli bir sey olmadan dolasmak niyetinde olan ve yaninda her gördügüyle bastan cikacak bir cocuk bulunmayanlar icin bu tür bit pazarlari da kücük, keyifli süprizlerle dolu :) Anne-baba-cocuk seklinde hep beraber stand kurmus aileler gördüm. Kapi önünde yere örtü serip kendi oyuncaklarini satan cocuklar gördüm. Bence cocuklarin hem satici, hem alici pozisyonunda ikinci el pazarlarda bulunmasi da cok olumlu. Yeni ekonomiyi cekirdekten ögreniyorlar :) Satici stand icin bastan sabit bir ücret ödediginden olacak, bazi masalarda bir evden cikmasi mümkün olmayacak cesit ve coklukta esya gördüm. Sanirim birlesip birlikte masa satin alan insanlar vardi.

Bu yöntemde gerci satici esyalarini kendi yayip, kendi topluyor ve satis sirasinda da standinin basinda durmasi gerekiyor ama ödedigi masa kirasi disinda tüm gelir kendisine kaliyor.

Kilisenin bit pazarinda giriste bir de pasta, kek, cay-kahve satilan bir köse vardi ki, bence anaokulundaki bit pazarinin eksigiydi ve her bit pazarinin olmazsa olmazi olmali :)

Yöntemi ne olursa olsun bütün bit pazarlarinin ögrettigi iyi seyler var. Fazlasiyla kendini önemseyen, kendine dönük bir cagin cocuklariyiz. Baskasinin giydigini giymem, cocuguma giydirmem, icim almaz, ihtiyacim yok ki, durumum iyi, vb vb.

Bunlari satanlar seninkine benzer evlerde yasayan, cagin geregi olarak hijyen takintisinda senden asagi kalmayan insanlar...
Bunun ihtiyac sahibi olmakla ilgisi yok. Cogumuzun ihtiyaci yok zaten. Dünyanin ihtiyaci var.
Birimizin kullandigini digerine vermesine,
ayricalik tamtamlari calmadan almayi ve biriktirmekten vazgecip vermeyi ögrenmemize,
dik burunlarimizin biraz sürtülmesine,
egolarin biraz törpülenmesine,
biraz nefes almaya ihtiyaci var dünyanin.

Bütün bit pazarlarinda temel kural, karsilikli saygi ve güven.
Satin almak istemeyecegin seyi satma.
Satici mahalledasindir, sehirdasindir, komsundur. Komsuna güven.
Aldigim her iki kutulu oyuncak da bantlanmisti. Iceriklerini ancak eve gelince kontrol edebildim. Hic eksikleri yoktu :) 

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Sahip Olmak ya da Olmak

Izmir Karsiyaka'da bir "simit cafe"de oturuyorum. Sincapla babasi berbere gitmisler, onlari bekliyorum. Önümdeki masada simit var, ince belli bardakta açık çay var ve bir kitap var; daha ne isterim :)

Okudugum kitabin adi "Sahip Olmak ya da Olmak". Erich Fromm'un ilk kez 1976'da yayinlanmis olan kitabi. Ben ilk kez 1993'de alip okumusum. Giris sayfasina not etmisim, oradan biliyorum. O yildan beri kac kez okudum bilmiyorum. Ne zaman elime gecse tekrar okurum.

Bu kez baskaydi. Bu kez daha önce altini cizmedigim pek cok satirlari cizdim. Bu kez daha önce üstünkörü gectigim pek cok satiriyla aydinlandim. Ayni Walden'da oldugu gibi, kitap ayni kitapti ama yeni seyler anlatmaya baslamisti. Bazen kitaplara oluyor böyle seyler...

Konu sadece sahip olmak ya da olmak degil.
Dünyaya sahip olmanin penceresinden ya da olmanin penceresinden bakmak...
Ögrenmenin,
hatirlamanin,
konusmanin,
okumanin,
otorite uygulamanin,
bilmenin,
inanmanin
ve sevmenin,
daha dogrusu bütün eylemlerimizin
bir "sahip olmak" hali var, bir de "olmak" hali.

Diyor özetle Erich Fromm.

Kitaptan alinti yapmayacagim; cünkü neresini alintila(ma)yacagimi bilemiyorum. Zaten gecmiste baska yazilarin icinde bahsettigim kisimlari da var. Yazarin kitabin girisinde yaptigi üc alinti var. Tadimlik niyetine onlari yazacagim :

"Yapmaya giden yol, olmaktan gecer." (Lao-Tse)

"Insanlar ne yapmalari gerektigini degil, ne olduklarini düsünmelidirler daha cok" (Meister Eckhart)

"Ne kadar azsan, yasamini ne kadar az görkemli kurmussan, o kadar cok seyin vardir demektir ve görkemsiz yasamin o denli büyüktür." (Karl Marx)

"Sahip Olmak ya da Olmak" i (Ingilizce özgün adi "To Have or To Be?") okumadiysan tavsiye ederim. Okuduysan, tekrar okumani da... Bilirsin, olur böyle seyler; bazen kitaplar degisir. Öyle sorular sor(dur)maya baslar ki, sen de güzellesmeye baslarsin ;)

Cuma, Ağustos 03, 2012

Büyümek üzerine

Prolog:
Doga da nasil güzel bir ögretmendir, bilir misin?

Oglum:
Oglum 3.560 kg agirlikla dogdu. Boyu 53 cm.ydi. Gerci ilk haftalarda hem sütün az olmasinin etkisiyle, hem de dogal sürecin bir parcasi olarak biraz kilo verdi. Fakat sonra toparladi. Bir aylikken yapilan rutin kontrolde 4.440 kg ve 56.cm.di. Oturup hesaplarsan göreceksin; bir ay sonunda %25 kilo artisi ve %6 boy artisi var. Hic fena degil :) Doktor da öyle dedi zaten.

Oturup tekrar hesaplarsan göreceksin ki, bu artis oranlariyla 3 aylikken yaklasik  6,9 kg ve 63 cm olmaliydi. Ama degildi, daha fazlasi vardi. Doktor kontrolünde 7.180 kg ve 65 cm. olarak ölcüldü. Neredeyse gözle görünecek kadar hizli, bas döndürücü bir hizla büyüyordu :)

Biz yine de onun kadar abartmayalim ve 1. ve 3. aylar arasindaki kadar hizli degil de, ilk bir aydaki hiziyla ve sabit olarak büyüdügünü varsayalim. Ben üsenmedim, oturup hesapladim. 7 aylikken 13 kg ve 79 cm. olmaliydi. Ama degildi :) 9.640 kg ve 71 cm.ydi. Oransal olarak büyümesinde yavaslama vardi ama gayet saglikli, neseli, hareketli, her insan yavrusu gibi bir insan yavrusuydu. Doktor da öyle dedi zaten :)

Yine ayni hesaplama mantigiyla 1. yasgününde 51 kg. ve 106 cm. olmaliydi. Neyse ki degildi :) 2. ve 3. yasgününde de degildi hatta. 106 cm. sinirini  bu yil gecti. Bu boyla 51 kg.olsaydi sanirim simdi obezite merkezlerinden birinin kapisini asindiriyorduk.

Yaklasik 6 ayliktan itibaren boy ve kiloca büyüme orani düzenli olarak azaliyordu (ve bu tuhaf bir sekilde cok normaldi) ama bu arada dogdugunda yapamadigi bir dolu baska seyi yapabiliyordu. Anlamli iletisim kuruyor, emekliyor, inanilmaz bir hizla süt dislerini tamamliyordu, "duvardaki dügmeye basinca tavandaki lamba yanar" seklinde sebep-sonuc iliskileri kuruyordu.

Limon feslegeni:
Bu limon feslegenini, bildigin gibi, bu ilk baharda ekmistim. Baslarda cimlenirken beni biraz ugrastirdi fakat sonra hizla büyüdü. Gürbüz ve saglikli bir bitki oldu. Salatalara, firinda ya da tencerede pisen türlü türlü yemege katildi. Ben üstten aldikca o yanlardan yeni yeni dallar,yapraklar verdi. Bir süre sonra cicege durma isaretleri vermeye basladi. Ben dedim ki, "dur olmaz, ben senden daha cok yaprak bekliyorum". Cünkü biliyorum ki, feslegen genel olarak tekyillik bir bitki ve yaz ortasina dogru aklini fikrini ciceklenmeye ve ardindan da tohumlarina veriyor. Yapraklariyla fazla ilgilenmemeye basliyor o zaman. Varsa yoksa cicek, tohum. Yapraklar keyifsizlesiyor, bitki büyümüyor. Bu yüzden ciceklenmeye hazirlanan bütün dallari üstten aldim. Kestigim yerlerden yeni yaprakli dallar verdi. Fakat o dallar ciceklenmeye giristi bu kez. Bizim limon feslegeni ne yapti etti, illaki ciceklendi :) Ve tabii ki yapraklari keyifsizlesti, yeni dallar vermez oldu. Ben de kendi haline biraktim onu. 


Devetabani:
Evin en eski bitkisi olan devetabani ilginc bir bitki. Bu evin bizden bile kidemlisi o. Evin eski sahibinden kalma. Bize devrolan saksisinda yasiyor. O kadar büyük ki, saksisini degistirme girisiminde bulunamadim. Ilk tasindigimiz yil saksisina üstten biraz toprak eklemistim sadece. Simdi ilginc bir sekilde yine azalmis görünüyor topragi. Beni sasirtan yani su: Nasil oluyor da, bu kadar az topraga ragmen bu kadar devasa yapraklar üretmeyi basariyor? Evde bazi baska bitkiler var ki, bunun iki kati büyüklükte saksiya da eksem ulasacaklari büyüklük belli. Iki kücük yapragi nazlana nazlana üc ayda büyütüyorlar. Buna karsilik devetabani her yaz 3-4 yapragi ard arda veriyor. Üstelik o yapraklarda ciktiktan sonraki bir hafta icinde de ilk dogus büyüklüklerinin 2-3 katina cikiyor. Neredeyse yapraklarin büyürken cikardigi sesi duyacagim. Nasil yapiyor bunu? Ve digerleri neden yapamiyor?

Nane:
Posta kutumdan cikan sürpriz naneyi animsiyor musun?
Bugün farkettim. Saksinin baska bir yerinden yeni sürgün veriyor. Nane de ilginc bir bitki. Suyunu, gidasini, yerini yeterli buldu mu, kökleri sagdan soldan, ilgisiz yerlerden yeni sürgünler veriyorlar topragin altindan. Insanin dert etmesine gerek yok, naneyi nasil cogaltsam diye :)

Benim tohumlarini ektigim naneye gelince, neyse ki o böyle seyler yapmaya kalkismiyor. Nane tohumlari minicik ve siyah oldugu ve zor cimlendigi icin  o saksiya bir cok tohum ekilmis oldu. Zamanla hemen hepsi cimlendi. Kimisi (ilk cimlenenler) günesi cok gördü, cok büyüdü. Kimisi (sonradan cimlenip digerlerinin gölgesinde kalanlar) az büyüdü. Bir de sürpriz naneyi örnek alip, "o yapiyor da ben niye yapmayayim, benim de yapmak gerek" diyerek saga sola sürgün atmaya kalkarlarsa, o kücük saksinin icinde halleri nice olur, bilmem.

Kavak agaci:
Bu kavak agaci annemlerin oturdugu apartmanin bahcesindeydi. Kimse dikmemis. Bir zamanlar ucup gelen bir tohumla kendi kendine tutunup büyümeye baslamis. Eski bir dere yatagi olan yerini sevmis olacak ki, büyümüs de büyümüs. Boyu apartmanin boyuna yaklasmis. Komsulardan bazilari sikayet eder olmus, "polenleri alerji yapiyor" demisler. "Büyüdükce isigimizi kesiyor" demisler. Demisler de demisler. Önceleri pek önemseyen olmamis bu laflari. Kavak agaci apartmanin boyunu gecmis. Bir gün birileri demis ki, "bu kadar büyürse bir kavak, yikilir gider; kendi haline birakilmamali. Hem sonra apartmanin temeline de zarar verebilir kökleriyle. Ciddiye almali". Ne kadar dogru, ne kadar yanlismis bu iddialar, bilen yok. Fakat ciddiye alinmis.Iyi de nasil kesilecek bu koca kavak? O kadar büyük ki, kesmeye kalksan daracik sokakta devrilip bir yerlere zarar verme olasiligi var. Hemen karsida ilkokul var, bahcesine devrilirse mazallah... Burasi bir  okul yolu, cocuklara bir sey olursa ya? Öyle üstünkörü kesmeye de gelmez bu devi.

Epey zaman dert olmus bu konu apartman sakinlarine. Derken bu isin bir ustasi bulunmus. Öyle degil mi ya, her isin bir bileni, uzmani var. Demis ki, özel araclarimizla gelecegiz. Bir vincle agaci bir yandan sabitlerken, üstten parca parca keserek kücültecegiz. Köküne kadar böyle kese kese inecegiz. Bu arada yolu kisa süreligine kapatacagiz. Güvenli olacak, merak etmeyin.

Öyle de olmus. Dogru mu olmus, yanlis mi bilmem. Ama ustasi gelip agaci usulünce kesmis, dert bitmis.

Budama:
Zaten sorduk, ögrendik, biliyoruz ki, doganin insan kontrolünde büyümeyen bitkileri de kendi kendine yapar bunu. Agaclar doganin baska gücleri sayesinde zaman zaman budar kendini. Kontrolsüz ve sagliksiz büyümelere pek izin vermez doga. Kuvvetli bir rüzgarda kirilip giden dal, zaten agacin zayif ve hastalikli dalidir. Kabuk böceklerinin istilasina ugrayan agaclar, likenlerin sardigi agaclar genellikle zayif düsmüs  ya da yanlis yerde büyümüs agaclardir.  


Adalar, martılar, yilanlar ve fareler:
Bu hikayeyi yillar önce bir Cetin Altan yazisinda okudugumu animsar gibiyim. Detaylarindan cok emin degilim, kismen uyduruyor da olabilirim. Ama önemli degil, bu hikayenin benzer versiyonlari her yil dünyanin cesitli yerlerinde tekrarlanir. Marmara adalarindan biriymis sözkonusu olan. Ada sakinleri, neden bilinmez martilardan sikayetciymis. Adayi martilardan temizlemeye karar vermisler. Martilar gidince yilanlar cogalmaya baslamis. Adayi yilanlara birakacak degiller ya, bu kez yilanlarin caresine bakmaya karar vermisler. Yapmislar da... Bir sonraki yil adada artan farelerden sikayet etmeye baslamislar. Sonra ne olmus bilmiyorum. Fare büyümesine care olarak farelerin caresine mi bakmislar, yilanlari ve martilari geri mi cagirmislar? Yoksa sorunun asil kaynagi olan türü bulup, onun mu caresine bakmislar?

Ağaçlar,  Çan egrisi ve tümör:
Hayatimda sonsuza dek büyüyen agac hic görmedim. Yedi Göller civarinda Isa'yla yasit oldugu söylenen bir agac görmüstüm vaktiyle. Evet, cok büyüktü, devasaydi. Gövdenin cevresini saran bir halka yapabilmek icin 3-4 kisi gerektigini görmüstük deneyerek. Fakat o bile yasina oranla gayet edepli büyümüs bir agacti. Büyüme oranini gecen yillarla arttiran bir agac hele hic görmedim. Sen gördün mü?

Tuhaf ama gercek. Bütün organik sistemler bir çan egrisi ciziyorlar. Istisnasi yok. Hepsinin ömründe bir hafif tepelik, bir dik yokus, bir zirve, bir dik inis ve düzlüge varis var. Hepsinin ömründe bir ilkbahar, bir yaz, bir sonbahar, bir kis var.

Bütün organik sistemlerde buna direnen bir yapi var. Arada bir ortaya cikiyor. Bazen gözle görünür hal almadan sistem onu kendi kendine yok ediyor. Bazen ise sistemin gözünden kaciyor. O zaman kontrolsüzce eksponensiyel büyümeye basliyor. Bir zirveye, bir üst sinira ulastigini kabul etmiyor. Bu tür büyümenin adi tümörlesme, kanserlesme. Hicbir organik sistemde saglikli kabul edilmiyor. Ya uzmani kesip cikaracak o tümörü, ya büyümesini bir sekilde durduracak, ya da ana organizmanin varligini ( ve dolayisiyla kendi varligini) sona erdirene dek büyüyecek. Erken teshisi cok önemli. Ileri dönemlerinde teshis edilirse, tedavisi bile hasta organizmayi cok zorlayip, sarsiyor.

Epilog:
Böyle iste.
Doga da nasil güzel bir ögretmendir, bilir misin? 


 

Salı, Temmuz 31, 2012

Senin "growth"un ne türlü bir "growth"?

Okudugum kaynaklarda sıkça rastlayip aralarindaki ince anlam farkini merak ettigim iki kavram vardi:
agrowth ve degrowth


Ahmet Atil Aşıcı ve Ümit Şahin'in editörlügünü yaptigi "Yeşil Ekonomi' adlı kitabi okurken (hani şu elimde firindan cikmis taze ekmek gibi tuttugum) bu iki kavram arasindaki tam anlam farkini da ögrenmis oldum.

Kitapta aciklandigina göre degrowth (kücülme) yaklasimi "üretim ve tüketimin mutlak olarak azalarak ekonomilerin kücülmesi gerektigini" savunur. Cünkü "tüm iktisadi faaliyetler  termodinamigin ikinci yasasi  uyarinca entropiyi ve ve dolayisiyla faydali kaynaklarin kaybini arttirir".

Buna karsilik agrowth (büyümeme) hareketi "kücülme yaklaşımını fazlasıyla radikal ve uygulanamaz bulmakta, yapilmasi gerekenin büyüme kavramini kafaya takmamak oldugunu savunuyor". Örnegin büyümenin birincil ölcülerinden biri olarak GSMH'nin sebep oldugu bilgi kirliliginin önlenmesi gibi.  Tim Jackon gibi büyümenin toplumsal refaha belli  bir asamadan sonra katkisi olmadigini ve hedefin sifir büyüme olmasi gerektigini, asil artmasi gerekenin refahin maddi olmayan unsurlari oldugunu savunanlar var.

Oldu olacak growth (büyüme) kavramini da tanimlayalim. En özet sekliyle,  "Ekonomik büyüme, bir ekonomide zaman içinde mal ve hizmet üretimi miktarında artış olmasıdır" diye tanimlaniyor. Geleneksel olarak GSMH ya da GSYH ölcülüyor (ya da bir görüse göre ölcülemiyor).


Her ne kadar bu konularda acikca fikrimizi soran yoksa da,
bilirsin her sey sen ve benle baslar
ve bilirsin, senin ve benim, ikimizin cebindeki paranin oy gücü var..
Özellikle büyüme(me) söz konusu olunca...

Senin oyun nereye gidiyor?
Sence dogrusu ne?
Senin "growth"un ne türlü bir "growth"?

Cuma, Temmuz 20, 2012

Zaman ve hiz üzerine

Scobel'da dün aksamki konu : Zaman Diktatörlügü ve Hizlandirilmis Yasamlar

Tüm yayin burada .

Özetler, dikkat cekici ifadeler:
  • "Zaman kazanmak" : Güzel kavram ama dogru degil. Hizlandirilmis bir toplumda yasadigimiz dogru ama hizlanmak zaman kazandirmiyor.
  • Toplumsal yasamda göreceli zaman algisi. Günler ve geceler bir yüzyil öncekiyle ayni uzunlukta. Ama modern yasamin frekansi gecmistekinden farkli.
  •  "Zaman paradir. Paraysa güc" (Hindibanin notu: Sahi neden tartismadan dogru kabul ediyoruz bu cümleyi hep?)
  • Zamanimiz azalmiyor, arz edilen seyler artiyor. Arz edilen herseyi yapmak isteyen icin cözüm: Multitasking mecburiyeti. 
  • Goethe ve Thoreau'un kendilerince cevrelerindeki toplumsal yasamda hizlanmadan sikayet ettigi 18. -19. yüzyildan bu yana ulasim, iletisim ve üretim süreclerinden sürekli bir hizlanma var. Hizlanma algisi da zaman algisi gibi göreceli. (Hindibanin notu: Thoreau trenlerden ve telgraf tellerinden sikayet ediyor. Ben ve cagdaslarim trenlerin ve telgraflarin hizina geri dönsek memnun olacagiz :) )
  • Kitlesel baski, herkes hizliyken yavas oldugunda "bir sey kaciriyor olma" endisesi. Bu bazen ekonomik endiselerden bile ön planda.
  • Toplumsal saat- Dis saat- Ic (biyolojik) saat. Nüfusun belli bir kismi gec uyuyanlardan, bir kismi ise erken uyuyanlardan olusuyor. Bundan bagismiz olarak bir kismi "az uyurlar", bir kismi "cok uyurlar". Bu ic saat ve bireysel egilimler dis saatle (günes ve doganin belirledigi) senkronize ediliyor. Toplumsal saat sorunlu. Nüfusun en az %20'si meslekleri icabi ic saatleri geregi dinlenme ve uykuya ayrilmasi gereken saatlerde calisiyorlar. Bu fenomene "sosyal jetlag" deniyormus. Bedensel ve ruhsal bir cok rahatsizligin sebebi oldugu kabul ediliyor ya da tahmin ediliyor (Kanser, diyabet, burn-out,depresyon, vb) . Gece vardiyalarinda hata yapma olasiligi da daha fazlaymis. Bu konu genel olarak Kronobiyoloji denen bilimin inceleme konusuymus. Bir uzmana göre toplumsal yasam ve is hayati bireylerin biyolojik saatleri göz önüne alinarak organize edilmeli. Bir digerine göre bu zor cünkü büyük senkronizasyon baskisini beraberinde getirir. 
  • Calisma zamaninin biyolojik saate ters olmasina ek olarak modern iletisim teknolojileri sebebiyle "sürekli erisilebilir olma" da bir diger sorun. Su anda calisan nüfusun ücte biri amirleri tarafindan 24 saat erisilebilir durumda. (Hindibanin notu: Böyle bir iste bir süre calistim. Berbat bir deneyimdi. Bugün yeniden calisacak olsam, elimden gelen her sekilde mesai saatleri disinda erisilebilir olmaya direnirim. Türkiye'de henüz herkesin cep telefonu olmayan yillarda belli pozisyondaki calisanlarini cep telefonu yok diye asagilayan ve sürekli erisilebilirlik icin bir tane edinmesi gerektigini ima ya da acikca ifade eden amirler biliyorum. Bu düsünce tarzini tartisabiliyor olmaliyiz)   
  • Mekanik saatin icadina dek, zaman öylesine dogayla örtüsen bir kavramdi ki, bazi eski dillerde zaman(time) ve hava (weather) ayni sözcükle ifade ediliyordu. Mekanik saatin icadiyla zaman soyut ve boslukla özdeslesen bir anlama büründü. (Hindibanin notu: Güncel Türkce'de zamana ya da zaman birimlerine karsilik gelen bütün sözcüklerin baska dillerden ödünc alinmis olmasina ne demeli? Bu konu uzun zamandir aklimi mesgul ediyor. Önüme dilden biraz anlayan kim ciksa sorarim :) Yil ve ay sözcüklerini haric tutarsak, "Zaman", "vakit", "mevsim" hafta", "saat", "dakika", "saniye" ve hatta "an". Bu sözcüklerin hicbiri Türkce degil ve örnekler cogaltilabilir. Türkler Arap-Fars kültürüyle tanismadan önce zamana dair meramlarini nasil anlatiyordu? Dil düsünce seklinin canli bir yansimasidir. Zaman eski Türk kültüründe bir tema degil miydi???)
  • Zaman elestirisi ayni zamanda sistem elestirisidir. Kapitalist sistem hizdan ayri düsünülemez. Hizla üretilmeli, hizla tüketilmeli, tüketimi hizlanidrmak icin hizla yeni ve gercek olmayan ihtiyac duygusu yaratilmalidir. 
  • Küresel ekonominin islem hizi (özellikle finans sektöründe) baska alanlarda baski yaratiyor. Politikanin ekonomi kadar hizli olamadigini ve hatta demokrasinin tanimi geregi totaliter rejimlere göre (karar alma sürecinin hizi acisindan) dezavantajli oldugunu düsünenler var. Egitim sürecini ekonominin hizina uydurmak gerektigini düsünenler de. 
  • 2008 yilinda Isvicre Borsasi saniyedeki islem sayisini 3000 olarak acikladi. Daha 1996 yilinda saniyedeki islem sayisi sadece 45'di.
  • Test edilmeden hizla piyasaya sürülmüs finans ürünleri krize yol acti. Ilac ve otomobil sanayilerinde gittikce daha cok ürünün üretim hatalari sebebiyle geri cagrilmasi da ayni sebepten. 
  • Einstein'den beri bilinen bilimsel gercek, zamanin göreceli oldugu. Günlük yasayisimizdaki zaman algilamamiz da öyle. Acelemiz varsa hizli akabiliyor, beklememiz gerekiyorsa yavas akiyor. Cocuklar zamanin yavas aktigi algisina sahip, yaslilar ise cok hizli aktigindan sikayet ediyor. Bilinen su ki, zamani dogrudan algilayan bir duyu organimiz yok. Zaman beyinde "insa ediliyor". Beyin bize zamanin belli  bir yönde, degisen hizlarda,  sürekli aktigi "illüzyonunu" sunuyor. (Hindibanin notu: Pek cok bilgelik gelenekleri de ayni seyi söyler.) 
Ayni konuda dün aksam Scobel'in tartisma programindan önce yayinlanmis bir diger belgesel Beschleunigte Welt (Hizlanan Dünya) burada.
Ondan özetler:
  • Iletisim hizimiz büyük anne-babalarimizdan yüz kat daha hizli. Ulasim hizimizdaki artis ise yüz kattan bile   fazla (Hindibanin notu: Bu cümleler bana henüz cok taze okudugum bir Ayse Kulin röportajindan su cümleleri animsatiyor: "Ben anneannemin annesi olan Behice hanımı da, babası Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ı da gördüm. Ahmet Reşat öldüğü zaman 8-9 yaşındaydım, Behice hanım öldüğünde de orta 3'üncü sınıftaydım. Çok net algılarım var. Bir çağ farkını onlara bakınca hissediyordunuz. Sanki her şey biraz daha yavaşlıyor, dil başka, kıyafetler başka, edalar başka. Yani başka bir dünyanın insanları. Şuraya uzaylılar inse adeta onlar gibiydiler ".  Carpici ve üzerinde düsünmelik.)
  • Endüstri ve bilimin tek amaci herseyi daha hizli yapabilmek ve zaman kazanmak gibi.
  • Hizlanmak, islerin daha hizli akmasini saglayabilmek bizlere bir güc ve otonomluk hissi veriyor. Sorun su ki bazen belli  bir amaca hicmet etmeden, bir hedefe yönelmeden de hizlanabiliyoruz. 
  • Bilimsel calismalara göre modern insanin "ulasim icin ayirdigi zaman bütcesi" (böyle bir bilimsel ölcü varmis) bir saatten biraz az.Ilginc olan su ki, bu süre zaten binyillardir yaklasik sabit. Bir saatten eksisiyle artisiyla biraz az. Burdan anliyoruz ki, ulasim araclarindaki hizlanmayi zaman kazanmak, daha cok bos zaman sahibi olmak, yollarda daha az zaman gecirmek icin kullanmiyoruz, buradan kazandigimiz zamani tekrar daha uzaklara seyahat edebilmek icin kullaniyoruz. (Hindibanin notu: Evimizle isimiz arasindaki mesafe gittikce büyüyor örnegin. Gittikce daha uzaklara tatile gidiyoruz örnegin.)
  • Modern caglarin sorunu: Kalabaklar icinde kesintiye ugramadan hizla hareket etmek. (Gecen haftasonu büyük sehirdeydim. 250.000'den fazla nüfuslu sehirlerde yasayamanin bir lüks degil, eziyet oldugunu farkettim. Özellikle herkesin ayni anda ayni yerde hareket ettigi durumlarda).  Bu isin de bilimi var ve insan kalabaliklarinin hizi konusunda bir sinir oldugunu belirlemisler. Fiziksel olmaktan cok psikolojik bir hiz. Bazen iki kati yürüyerek cikmak (bekleme süreleri de göz önüne alinirsa) asansörler cikmaktan daha hizli.  

Sen ne dersin bu islere? Tecrübelerin,duygu ve düsüncelerin ne yönde?
"Neden daha hizli olmasin?" diyenlerden misin, yoksa tam tersi "neden bu kadar hizli olsun ki?" diyenlerden mi?
Acelemiz yok :) Zamanin olunca yaz :)

Cuma, Temmuz 13, 2012

Büyümenin sınırlarını ret

Bu olay haftasonu oldu fakat 'bölük pörcük'üme yazmayi unutmusum.
Unutmak istemeyecegim, harika bir diyalogdu :)

Dogumgününde aldigimiz o minik parcali ve temali 5 yas legolarini ceza olarak kaldirmistik. Cünkü büyük yaramazlik yapmisti sincap. Haftasonu cezanin kalkacagindan ümidini keserek, 2 yasinda alinmis eski, büyük parcali legolarini cikardi ortaya. Baba televizyon seyrediyor, galiba ben de. Sincap da legolarla bir seyler insa etmeye calisiyor.

Sonunda tam upuzun, yüksekce bir kule (ya da füze, ya da kale, kimbilir?) insa etmeyi basarmisti ki, bize göstermek icin elini actiginda küüt! diye yere devrilip parca parca oldu. Sincap da kızgınlıkla yaygarayı basti tabii ki.

Tam agzimi acip "e, taban kismini biraz zayıf ve dengesiz insa etmissin, temel önemlidir" diye bıdı bıdılanacaktım ki, hazır cevap babanın yanıtı benden önce geldi:

"Ama oglum, 'Der Wachstum hat immer eine Grenze' " (Büyümenin daima bir sınırı vardır)

Bu yerinde bakis acisi sebebiyle insaat mühendisi kılıklı cümlemden vazgectim ve o kadar cok güldüm ki, sonunda kendisine ve yıkılan kulesine güldügümü iddia eden sincap gelip hıncını benden cıkardı. Haftayı kolumda büyümenin sınırlarını reddeden sincabin tırnak izleriyle gecirdim.

Asıl bu sincabın legodan kule degil de, küresel ekonomi insaa eden versiyonu var ki, onun ayak izleri yaninda sincabin tırnak izleri solda sıfır kaliyor.

Çarşamba, Haziran 13, 2012

Bi kahve yapayim mi?

Dünyanin bilinen en uzun ömürlü ampulü Kaliforniya, Livermore'da bir itfaiye istasyonunda asiliymis. 1901 yilinda isik vermeye baslamis. Tasinma vb. sebeplerle gecici olarak devre disi kaldigi süreleri saymazsak tam 111 yildir araliksiz ve sorunsuz calisiyormus!  Bu özel ampul icin özel bir web sitesi hazirlanmis. Bir web kamerasi internet üzerinden 30 saniyelik araliklarla ampulün bir görüntüsünü internete yolluyormus. Izlemek istersen burada. Internet üzerindeki yayina baslandigindan bu yana bir kac kez ara verilmesi gerekmis. Cünkü tam 111 bir yildir calismakta olan ampulü filme alan web kameralari iki kez bozulmus ve degistirilmeleri gerekmis :)

Sebebini merak ediyor musun?
Icinde yasadigimiz dünyadaki tuhafligin farkinda misin?
Neden cocuklugunun televizyonu 20-30 yil calismisken, kendi evine aldigin televizyonu 10 yil sonra degistirmen gerektigi üzerine düsünüyor musun?
Ögrenmek /animsamak ister misin?

Su kisa trailer'i izle.
Ardindan da Story of Electronics'i.
Planned obsolescense (Planli eskime) ile tanis.

Uyandin mi? Yoksa hala biraz uykulu musun?
Bi kahve yapayim mi? ;)

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

2052: Gelecek 40 Yil İcin Küresel Bir Öngörü

Dünkü Alman gazetelerinin cogunda ortak konuydu:
Roma Kulübü 1972'de yayinlanan ünlü "Büyümenin Sinirlari" (Limits to Growth) adli rapordan 40 yil sonra, onun devami niteliginde yeni bir rapor yayinlamis: 2052: A Global Forecast for the Next Forty Years

Bütün yorumlardaki ortak ifade Jorgen Randers tarafindan hazirlanan raporda 2052 tahminlerinin oldukca karanlik oldugu yönünde.

Süddeutsche Zeitung'daki haberde söyle denmis:
Neoliberal ekonomistler, teknoloji hayranlari ve her türden mesleki optimistlerden insanligin daima sorunlarini cözmüs oldugunu duyuyoruz. Fakat bu tahminler kulaga ne kadar rahatlatici ve gelecek acisindan olumlu gelirse gelsin, dünya gezegeninin jeolojik gerceklerinden kopuklar. Aslina bakilirsa (Euro Krizinde tekrar tekrar deneyimlendigi üzere) modern ekonomi de, sonsuz büyüme mantrasi ile yasam alanimizin fiziksel sonlulugu arasinda bir uyum yaratabilecek konseptler sunamamaktadir.


Konu hakkinda Deutsche Welle'de yayinlanan Türkce haber ise surada.

Ben kitabi listeme aldim, okumayi düsünüyorum. Hatta ondan da önce, daha önce okudugum kitaplarda verilen referanslardan, alintilardan vb. kismen fikir sahibi oldugum 1972 tarihli "Büyümenin Sinirlari"ni edinip okumayi düsünüyorum.

Sana da tavsiye ederim.
67 yasindaki Randers "Lütfen öngörülerimin yanlış çıkmasına yardım edin. Birlikte daha iyi bir dünya yaratabiliriz"  demis.
Okumak ve güzellesmek,
bununla da yetinmeyip
harekete gecmek ve güzellesmek görevimizdir.

Perşembe, Ocak 05, 2012

Zaz, kurabiyeler ve büyüme sonrasi ekonomisi

Ekonomiyle ilgili yazinca ben, bazen sıkılıyorsun sen, biliyorum. Zaz onun icin. Kurabiyeler ise Prof. Paech'den daha fotojenik ;) Müzik ve kurabiyeler bittiginde, yazinin sonundaki listeye sen de bir seyler eklemeyi unutma.

Photo by Zanthia
Prof. Niko Paech'e ilk kez bir dükkanin advertorial dergisinde rastladim. Aylardan Aralik'ti ve Prof. Paech Noel kurabiyeleriyle, yilbasi armagani önerilerinin arasinda sıkışmıştı. Yine de gözümden kacmadi :) Biyografisine bakilirsa Oldenburg Üniversitesi'nde Üretim ve Cevre Kürsüsünde calisan bir akademiysen. Arastirma konulari cevre ekonomisi ve sürdürülebilirlik arastirmalari. Almanca "Postwachstumökonomie" kavraminin sahibiymis. "Post-growth economy" ya da "Büyüme sonrasi ekonomisi" diye cevrilebilir. Kendini bir "Prosument" olarak tanimliyormus (Ingilizce prosumer sözcügünün Almanca karsiligi). Bisikletini ve bilgisayarini kendisi tamir ediyor, bit pazarindan (da) giyiniyormus.

Ilginc seyler anlatiyor; özet diyemeyecegim kadar cok kismini alintiliyorum:

Bir "büyüme sonrasi ekonomisi"nde GSYH (GDP yani) büyümez. GSYH'deki her artis ekolojik zararlara yol acar. Ekoloji üzerindeki yükümüzü azaltmak istiyorsak, ekonomi büyümemelidir. Bir sonraki adimda kücülmeden dahi söz edilebilir.

Önümüzdeki yillarda ekonomi ve politika cevreleri su an icinde bulunduklari egilimleri korur, insanlar bugünün tüketim ve hareketlilik odakli yasam tarzini devam ettirirlerse, bir büyüme sonrasi ekonomisinde yasamamiz kacinilmazdir. Önemli olan bunun ne türlü olacagidir: "by design or by disaster" (önceden tasarlanarak mi? yoksa bir felaket sonucunda mecbur kalarak mi?) Cünkü bugünkü refah seviyemizin temelleri yikiliyor: bkz. Peak Oil, Peak Soil, Peak Everything. Her ne kadar aksini savunanlar da olsa, ekonominin temel kaynaklarinin tükenmekte oldugu artik tartisilmayan bir gercektir. Talep ile arz arasindaki fark gittikce aciliyor.

Her ürün ve her tüketim etkinligi bir üretim zincirinin sonucudur. Bu zincir boyunca kullanilan bütün hammadeler üstüste eklenip bakildiginda görülür ki, hersey fosil yakitlar ile az bulunur hammadelere dayaniyor.  Kaynak krizinin üzerine eklenen subvansiyon ve borclanma politikalari, ölcüsüz yasam tarzimizi daha da körüklüyor.

Petrol, endüstri ve paradan bagimsiz olarak deger ve anlam yaratan etkinliklerle yasamayi ögrenmeliyiz.

Ekonominin %50 oraninda kücüldügünü varsayalim. Bu isgücü ihtiyacinda da %50 azalma demektir. Bunu dengeli bir sekilde nüfusa dagittigimizda, herkes haftada ortalama 20 saat calisir. Bugünkü duruma oranla 20 saat bos zamanimiz olur. Bu 20 saati yukarida sözü gecen deger ve anlam katan etkinliklerle (en önemlisi kendi yiyecegini üretmek gibi) gecirebiliriz. Su anda barinak, giyinme ve tüketim mallarinda bir fazlalik sözkonusu. Esyalarimizi kendimiz onarmayi, degerlendirmeyi ögrenebiliriz. Eger sahip olduklarimizi kisisel caba ve girisimlerimizle simdikinden iki kat daha uzun süre kullanabilirsek; bu,  su ankinin yarisi kadar üretimin yeterli olacagi anlamina gelir. O zaman endüstri ürünleri sadece onaramadigimiz esyalarin tasarruflu sekilde yeniden tedarik edilmesi demek olacaktir.

Ortak bahceler, balkon ya da hobi bahceleri gida tedariki icin sehirlerdeki potansiyeli kullanmamiza olanak tanir. Bu türlüsünden sehir ekolojisi, iklim ve su kaynaklari da yararlanmis olur. Kalan kisim yöredeki tarim etkinliklerinden saglanir. Sosyal yasamda el becerisiyle yapilan isler, takas, ortak kullanim vb. etkinlikleri yayginlastirmaliyiz.

Evet, gelecek zor gözüküyor. Ama görünürde baska bir alternatif de yok.


Niko Paech'in büyüme sonrasi ekonomisiyle ilgili baska kaynaklar:
Adi büyüme sonrasi ekonomi, büyüme olmadan refah, kücülme (degrowth), vb, her ne olursa olsun bu yeni yasam tarzinin parametreleri aslinda hic duyulmadik, bilinmedik seyler degil. Aslinda yasamimizda hep olmus ve olmakta olan seyler. Farkindaligimizi arttirmamiz ve bilincle yasamimizda daha cok yer acmamiz gereken seyler. Teoride en olmaz, en absürd görünenlerin bile uygulamada en az bir örnegi var. Bildigim, duydugum örneklerini sayiyorum:
  • Parasiz, sadece takasa dayali bir yasam sürme örnegi olarak Heidemarie Schwermer ve Mark Boyle
  • Bir ortak kullanim ve esyalarini kendi onarma, gelistirme örnegi olarak North Portland Tool Library
  • Üretici destekli bir "ömrünü uzat, yapabiliyorsan onar, gercekten gerekliyse yenisini al" örnegi olarak Patagonia's Common Threads Initiative
  • Zaman üzerinden karsilikli hizmet takasina dayanan bir zaman bankasi örnegi olarak Zumbara
  • Sehir bahceciligi  ve kentsel/yerel gida tedariginin dünyaca ünlü örnegi olarak Küba'nin kent bahceleri
  • Istanbul'da bir kent bahcesi girisimi olarak Balat Meyvehane ve Sebze Sepeti
  • Istanbul'da bir permablitz örnegi olarak Yahoo Permakültür grubundan Deniz Ucok Arman önderliginde gönüllülerin girisimi 
  • Bir sürdürülebilir yasam ve kendine yetebilirlik örnegi olarak Alman eko köyü Sieben Linden
  •  Bir "Kırsal kesimde doğa ile uyumlu ve sürdürülebilir yaşam deneyimleri geliştirme ve bunları paylaşma" örnegi olarak Ankara Günesköy Kooperatifi
  • Sürdürülebilir yasam, dogayla uyumlu tarim, ekolojiye yük olmadan gida tedarigi konularinda kisisel ama cok paylasimci örnekler olarak Meyvelitepe ve Bostancik (Mutlaka pek cok baska kisisel girisim de vardir. Bunlar benim yakindan bilip, mutlulukla izlediklerim) 
  • Bir "es, dost, akrabanin cocuklarinin giysi, kitap ve oyuncaklariyla büyüme" örnegi olarak sen, ben, o
  • Yilda ortalama iki kez düzenledikleri ikinci el cocuk esyasi pazarlariyla hem kendilerine gelir elde eden, hem de esyalarin kullanim ömrünü uzatan Alman anaokullari ve ebeveynleri.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce sokaga "alabilirsiniz" notuyla birakan ve sokakta böyle birseyler buldugunda "bir gören olursa hakkimda ne düsünür" demeden inceleyip, isine gelenleri alan Alman insani.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce "yaziktir, birilerinin isine yarayabilir" diyerek el altindan ihtiyac sahibi arama aliskanligindaki Türk insani
  • Global ölcekte ama yerel olarak organize olan gruplarda esyalarin ücretsiz elden ele aktarimi örnegi olarak freecycle  
  •  Bir kitap paylasim girisimi olarak Facebook'da Gezgin Kitaplar grubu 
  • Bir karsiliksiz bilgi paylasim ve sivil inisiyatif ortami olarak bloglar
  • ...

Sen de bildigin örnekleri sayar misin?
Say ki cogalalim, say ki örnek ve güc alalim,
say ki -belki zor- ama imkansiz olmadigini anlayalim.

Çarşamba, Aralık 07, 2011

Hindiba üretime geciyor! Sen de var misin?



Aralik basinda bir gün bir Gandhi biyografisi okudum. Hep okumak istemistim Gandhi'nin yasamini, hep aksilikler olmustu. Sonunda kisa, öz bir biyografi bulup herhangi bir aksilik cikmadan okuyup bitirmeyi basardim. Kitapta Gandhi'nin kisisel gelisimi, sivil itaatsizlik konusunda buldugu yaratici cözümler ya da karizmasindan cok, kisisel el emegine, üretkenlige verdigi önem etkiledi beni. Taa Güney Afrika günlerinden itibaren kendi kendine yetebilmek, kendi isini görebilmek cabasinda olmus, kendi ihtiyacini üreten bir ciftlik denemesinde bulunmus. Hindistan'da da devam etmis bu tür girisimleri. 1920'li yillarda bir pasif direnis hareketinin simgesi olarak kumas dokumayi kullanmis. Cünkü din, etnik köken, cinsiyet ve yastan bagimsiz her Hintli'nin yapabilecegi bir seymis ve ulusal kendine yetisin de simgesi olabilmis. Basit bir simge olarak kalmamis bu Gandhi icin; yasaminin sonuna dek her gün bir miktar kumas dokuma aliskanligindan vazgecmemis. Önemli görüsmeler, ziyaretciler, toplantilar sirasinda bile ihmal etmemis bu görevini.

Bütün calisma yasamim boyunca bilgisayar basinda ve aklimi kullanarak para kazandim. O zaman ara ara, ama son zamanlarda sık sık zihnimi mesgul eden bir sey var. Ellerimizi ne kadar az kullaniyoruz (klavye tuslamayi saymazsak) ve artik ne kadar azimiz ellerimizle para kazaniyoruz!

Oysa gittikce daha cok akademisyen kücük, cevreyle dost ama ayni zamanda refah dolu bir ekonominin anahtari olarak Gandhi'nin cözümünü öneriyor: Schumacher ve Tim Jackson ve Niko Paech benim bildigim örnekler. Üstelik kendi deneyimlerimden de biliyorum bu cözümün ise yarayabilecegini. Evde yeseren her tohum, mayalanan her ekmek, yogurt, kefir, hatta katlayip diktigim o komik nevresim bile nasil mutlu ediyor beni...Üstüne para kazanmadigim halde üstelik.

Iste böylece el emegi yogunlugumu arttirmaya, bu anlamda daha üretken olmaya karar verdim. Evden imalata gecis gibi degil, öyle büyük DIY projeleri gibi degil tam...  Ama her gün kücük de olsa elimle ürettigim bir sey olsun istedim. Hicbir sey yapmiyor degildim tabii. Hergün yemegi ben yapiyorum, evi ben temizleyip topluyorum. Ama bundan bir adim daha fazlasini yapabilmek, tutarli ve sürekli olarak yapabilmek istedim.

Bu karari aldigim günün ertesinde Handan'in su yazisina rastladim, kararimi oraya da bildirdim. Handan isi sıkı tutacak gibiydi :) Ben de ciddiye aldim o yüzden. Sinava hazirlanan cocuk gibi her gün yaptigim minicik üretimleri not almaya basladim :)

Iste böyle seyler yaptim simdilik:

5 Aralik: Evde uzun zamandir bekleyen ama icilmeyen Cranberry suyu vardi. Organik, saf, sekersiz ve gayet buruk tatli. Bozulmadan bir seye dönüstürmek cabasindaydim ne zamandir. Beste usulü  jöleye cevirdim. Sabah kahvaltilarinda yenmek üzere... Icine karanfil ve tarcin da girdi azicik.

6 aralik: Hem ben hem sincap hastaydik. Hic üretim havamda degildim. Fakat sonra evde ekmek de, maya da olmadigini farkettim. Mayasiz, kücük kücük acilarak yapilan gözleme usulü ekmeklerden yaptim. Bir de iki sümbül ektim suya. Sayilir mi?

7 Aralik: Uzun süre önce göndermek icin söz  verdigim bir karti hazirlamak icin uygun günün bugün oldugunu farkettim. Sabah sincap uyurken lale agaci yaprakli  bir kart hazirladim.   Ama kime gittigini söylemem. Pissttt! Sürpriz!

Sonra düsündüm de, ay sonuna dek bekleyip, sonra bak ben bunlari yaptim demek yerine, sana simdiden haber vereyim. Ortak girisimimiz olsun...

Var misin sen de? Ister misin kücük (ve tabii büyük)  el emegi girisimlerini bir ay boyunca not etmeyi? Ve onlarin yarattigi duygularindan bahsetmeyi?

Tek sart ellerinin calisiyor olmasi ve normal rutinin disina cikmis olman...
Haydi bakalim!

Güncelleme: Aslinda böyle olmasini amaclamamistim ama Facebook'da bir hesap acmis, bu "proceyi" de orada duyurmus bulundum ve orada bir fikir hareketliligi basladi. Facebook hesabin varsa ve kacirmak istemezsen oraya da buyur.

Salı, Kasım 29, 2011

Keseriniz var miydi?

Bazen kendimi bir "iyi fikirler koleksiyoncusu" gibi hissediyorum.

Bir iyi fikir de Portland'dan. Hayal etmistim, coktan gercek etmisler...

Üstüne "It’s a great idea. It’s about sharing what you don’t need to own. It’s about sustainability. It’s about being creative and resourceful. And in some way, it can make cities smaller and build community. Borrow this idea. " demisler bir de...

Iyi etmisler.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 10,11 ve12

Bölüm 10:  Governance for Prosperity

Sınırlı bir dünyada sürekli bir toplumsal refah icin gerekli iki sarti acikladik: Ekonomik düzenlemeler (Bölüm 8) ve toplumsal tüketim mantiginda degisiklik (Bölüm 9). Bu degisiklikler insanligin karsilastigi en büyük meydan okuma olabilir. Devletin genel olarak ekonomideki rolü öteden beri bir tartisma konusudur. Bu düzenlemelerdeki katkisinin ne olacagi da elbette tartisilacaktir. Peki sosyal tüketimcilik mantiginin degismesindeki rolü ne olacaktir? (Kisisel  kanimca gölge etmesin, o bile yeter. Bakalim Tim Jackson ne diyecek?) 

Politika her ne kadar bireylerin düsünme seklini etkilemek fikrinden rahatsizmis gibi görünse de, bunu zaten sürekli yapmaktadir. Kisisel özgürlüklere karsi ortak mallari (commons) korumada bir denge tutturmak da en eski görevlerinden biridir. Kisisel tercihlerine birakildiginda bireyler "miyop" davranirlar, secimleri nadiren sürdürülebilirdir (Homo economicus'uz ya!). Fakat kimi bilimsel calismalar da gösteriyor ki, insan özünde bencil degildir. Duruma göre kendiliginden paylasimci ve özverili davranis da gösterir. Toplumsal kurumlar (özellikle tüketim toplumunda, ironik bir sekilde) verdikleri mesajlarla belli bireysel tutumlari (rekabet, bireyci davranis) digerlerine karsi (paylasim, isbirligi, özveri) ödüllendirir.

Devletin -elbette demokratik cercevede- temel görevine, yani kisa vadede bireysel cikarlara karsi uzun vadede toplumsal cikarlari koruma görevine geri dönmesi gerekiyor.


Bölüm 11 : The Transition to a Sustainable Economy


Bu bölümde daha önceki bölümlerde söylenmemis bir seye rastlamadim. Aklimda kalan tek cümle: "Another world is possible" - Baska bir dünya mümkün ;)


Bölüm 12 : A Lasting Prosperity

Insanin eline gecen her firsatta tüketmesinin temelinde yatan bir diger sebep de kalici olma, ölümsüzlük cabasi. Fakat önümüzdeki iki kriz (ekonomik ve ekolojik) sahip olduklarimizin bize gelecege dair bir vizyon sunmadigini gösteriyor. Sürekli ve kalici bir refah, bireylerin kisisel cabalarina birakildigi taktirde ise, insanlarin bir kismindan sosyal ve psikolojik özgürlüklerini istemek anlamina gelebilir. Kalici bir refaha büyüme olmadan erisebilmek icin bundan daha yapisal degisiklikler gerekecektir.

Bütün bu kitaptaki tartisma "büyümeden vazgecmek kapitalizmin de sonu mu?" sorusunu getirebilir akla. Büyüme konusunda farkli yaklasimlari olan kapitalist ekonomiler oldugu gibi, kapitalist olmadigi halde büyüyen ekonomiler de var.

Yeni ekonomide devletin su üc degisikligi saglayacak müdahalesi gerekli olacaktir:
-hizmet-bazli aktivitelere yapisal gecis
-ekolojik varliklara yatirim
-calisma saatlerinin dengeleyici sekilde düzenlenmesi

Bu acidan bugünkünden daha az kapitalist olabilir. Sorun meseleyi kutupsal görmekten kaynaklanmaktadir (tamamen devlet mülkiyetine karsilik tamamen özel mülkiyet kutupsalliginda). Örnek olarak son yillarda artan oranda calisan mülkiyetine dayanan kücük ve orta ölcekli isletmelerin basari hikayeleri verilebilir.

Peki bu hala kapitalizm mi? Ne oldugu gercekten önemli mi? Önemli oldugunu düsünenler icin Star Trek'in Mr. Spock'u gibi yanitlayabiliriz soruyu: "Bu kapitalizm Jim, ama bildigimiz sekliyle degil"

Bizi kisitlayan ne ekolojik sınırlar, ne de insan dogasi : Sadece degisiklige inanma ve bunun icin calisma kapasitemiz (bizi kisitlayan...)

---
Bitti :)
Sen ne dersin tüm bunlara?

Yazidibi müzigi "Occupy Wall Street"in fikir dedesi sayilabilecek , Leonard Cohen'den :) (Sahsen Jennifer Warnes'in yorumunu daha cok begenenlere katiliyorum sanirim)

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 8 ve 9


Bölüm 8 : Ecological Macro-economics

Baska türlü bir makroekonomiye gereksinimimiz var (Herkes "Ben dememis miydim!" demeyi sever :)) Ekonomi ve özellikle makroekonomi, ekoloji cahili. Su anda sermaye birikmedikce üretim, tüketim, yatirim, ticaret, vb birikimlerinin nasil olabilecegi konusunda bir modelimiz yok.

(Burada GDP, arz-talep gibi makro-ekonominin temel kavramlari aciklaniyor. Hizlica okudugum bu kisimdan cikardigim hisse: Temel makroekonomik parametreler ve kavramlar dogal kaynak kullanimini, cevresel kaynaklari , negatif sosyal etkileri gözardi eder.  )

Bir cözüm olarak dogal kaynak ihtiyaci düsük, materyal-yogun olmayan, üründen cok  hizmet satan sektörlerin ön plana ciktigi bir ekonomiyi önerenler bulunmaktadir. Aslinda bu da özünde bir tür ayirim (decoupling) cabasidir. Ancak yine de, büyüme motoru baska türlü olan bir ekonominin nasil görünecegi hakkinda bize bir fikir verebilir. Aslinda bu türden bir ekonominin tohumlarini simdiden yerel bazi uygulamalarda görebiliyoruz: Yerel ciftci pazarlari, slow food kooperatifleri, toplumsal enerji projeleri, spor kulüpleri, kütüphaneler, yerel tamir ve bakim hizmetleri, elisi kurslari, müzik, drama, beceri, yoga, kuaförlük, bahcivanlik kurslari... :)

Insanlar cogunlukla bu tür etkinliklerin ayni anda üreticisi ve tüketicisi olmalari durumunda daha cok esenlik ve  doyum duygusuna kapilmaktadirlar. Zamandan yana fakir, materyalistik, süpermarket ekonomisinde ise bu duygulardan daha uzagiz (Kisisel tecrübelerime dayanarak bu yargiya kesinlikle katiliyorum).   Bugünkü ekonomide bu tür hizmetler "personal ve social services" adiyla gecmekte ve aradigimiz türden bir refaha katkida bulunabilecek gibi görünmektedir: anlamli is, gelisme kapasitesi, topluma pozitif katki, materyal olarak hafif yasama/üretme olasiligi

Sorun bu türden aktivitelerin genellikle pazarin cok kisitli bir bölümüne ulasabilmesi, katkilarinin sönük görülmesi ve hatta kimi durumlarda ekonomik anlamda bir etkinlik olarak dahi kabul edilmemesidir (gönüllülük gibi). Emek-yogun aktiviteler olarak görülmeleri de bugünün ekonomisi icin (isgücü verimliligi acisindan) bir dezavantajdir. Ekonominin isgücü verimliligi takintisi,  is, toplum ve cevrenin zarar görmesine yol acmaktadir.

Yüksek isgücü verimliligi durumunda, bir ekonomik durgunluk cogunlukla issizlik oraninin artisina sebep olur. Fakat varolan isi sistematik olarak toplumda dengeli bir sekilde dagitmak, is paylasimini yayginlastirmak,  calisma saatlerini azaltmak, calisma günlerini azaltmak ve calisana daha cok bos zaman saglamak gibi bir cikis da mümkündür (2008 krizinde Almanya'da uygulandi. Sirketler calisanlarini isten cikarmak yerine calisma saatlerini azalttilar. Elbette maaslari da... Ama pek cok calisan bunu tamamen issiz kalmaya tercih etti.) Calisma sartlarinda bu türden degisikliklarin ancak belirli sartlar altinda uygulanabilir oldugunu, aksi taktirde kolay olmayacagini da kabul etmek gerek.

Benzer bir ekonomik dönüsüm sermaye verimliligi acisindan da beklenmelidir. Yatirimlarin materyal-yogun aktivitelerden sürdürülebilir, karbon-düsük aktivitelere aktarilmasi gerekecektir. Bu sirada ekonomi ince bir "sürdürülebilirlik penceresi"nden gecmelidir. Gecisin yavas olmasi, ekonominin dönüsümünden önce kaynaklarin tükenmesi anlamina gelebilir. Cok hizli bir gecis ise, ekonomiyi yeterli kaynak üretemeyecek kadar yavaslatabilir. Tüketim-tasarruf orani tasarruftan yana degistiginde ekonominin gecis asamasindaki hareket alani genisleyecektir.

Yeni ekonomi tüketim-yatirim dengesinin, özel-kamu sektörü dengesinin,cesitli sektörlerin rollerinin, verimlilikteki gelismenin dogasinin, karlilik sartlarinin yeniden tanimlanmasiyla kurulabilir. Herseyden önce yeni ekonomi ekoloji ve sosyoloji cahili olmamali, cevre ve toplumu ekonomiden ayirmamalidir.


Bölüm 9: Flourishing - Within Limits

Bu bölüm tüketimin sosyal mantigini kavrayabilmek üzerine.
Burada bir celiski var. Eger sahip oldugumuz nesneler toplumsal yasama daha iyi katilabilmemize, kendimizi ifade edebilmemize (sembolik bir dil olarak) katkida bulunuyorsa, zengin ülkelerde bu katkiyi daha acik görebiliyor olmamiz gerekirdi. Oysa tam tersine Bati dünyasi bir "sosyal durgunluk" icinde görünüyor.

Amartya Sen'e göre ayni seviyede yeterlilige sahip olabilmenin gerektirdigi gelir (ve mallar) toplumdan topluma degisir, zengin ülkelerde daha fazladir. Burada Adam Smith'in bahsettigi toplumsal yasamda ayip/utanma duygusu rol oynar. Adam Smith Milletlerin Zenginligi'nde keten bir gömlegin yasamsal gereklilik arzetmemesine ragmen, o günün Avrupa'sinda  ortalama bir calisanin keten gömleksiz utanmadan toplumsal yasama katilamayacagini verir örnek olarak. Tüketici mallarina bu türden anlamlar yüklenmesi durumunda "bu kadari yeterli" diyebilecegimiz bir noktanin olmayacagi aciktir (Örnek mi istiyorsun? Böyle buyur). Birey acisindan bu türden bir sosyal tuzaktan kacinmak mümkün degildir. Hatta kendini toplumda daha iyi ifade edebilmesi acisindan (refahin bir sarti) anlamlidir da.

Ancak psikolog Tim Kasser'a göre populerlik, imaj ve finansal basari gibi materyalistik degerler, kendini kabul, baglilik, ait olma gibi asli degerlerle celisir. Bu asli degerleri ön plana almayi basaran bireyler aile ve toplum icinde daha mutlu ve daha sürdürülebilir bir yasam sürmeyi de basarmaktadir.  Örnekleri modern toplumda da bir ölcüye kadar görülmektedir. Bu sessiz devrimin ötesinde daha radikal ve kapsamli girisimleri savunanlar da vardir; Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik, bkz burasi ve burasi) gibi. Psikolog Mihalyi Csikszentmihalyi'nin amaca yönelik ve materyal acidan basit bir yasamin daha doyurucu olabildigine dair bilimsel temelleri acikladigi bir calismasi bulunmaktadir.

Bu türden yasam pratikleri toplumsal destegi de gerektirdiginden,  kendiliginden kücük toplumsal olusumlari tesvik etmektedir. Eko-köyler, Kuzey Iskocya'daki Findhorn toplulugu, Thich Nhat Hahn'in Fransa'da kurdugu "farkindalik" toplulugu, Kuzey Amerika'da Amish'ler, Kuzey Amerika'da seküler basit yasam taraftarlarini bir araya getiren Simplicity Forum, daha yeni bir girisim olarak Downshifting Downunder gibi...Bu türden topluluklar üzerine bilimsel calismalar az olsa da, ilk sonuclar sade yasamcilarin daha mutlu yasadigi iddiasini desteklemektedir.

Varolan toplumsal yapilarin toplumsal yasama katilimi güclestirmesi de, üzerinde düsünülmesi gereken bir konudur. Özel ulasim toplu ulasima göre önceliklidir. Motorlu araclarin yayalara göre önceligi vardir (zamanin varsa buraya alayim).  Enerji arzi sübvanse edilirken, enerji talebi tarafinda yönetimsizlik ve kaos hüküm sürmektedir. Cöp üretmek ekonomik ve davranissal olarak ucuzken, geri dönüsüm maliyetlidir. Cocuklar "alisveris nesli" olarak yetistirilmektedir. Hükümetler, politikacilar, finansal kurumlar ve medya sürekli bu türden mesajlar vermektedir. Bu acidan daha sürdürülebilir bir yasam sürmeye calisanlarin kendilerini cevrelerindeki  sosyal yasamla celiski icinde bulmalari sasirtici degildir. Bu yüzden degisimi (ne kadar istekli olurlarsa olsunlar) bireylerin eline birakmak yerine, toplumsal yapilarda gerekli degisiklikleri yapmak önem kazanir (Kendi adima toplumda yapisal degisiklikleri bekleyecek zamanim yok. Ben yola cikarim, o isterse gelsin arkadan. Sen de simdi gelirsen benimle, o zaten gelecek mecbur :)).

Yapilmasi gereken en önemli seylerden biri,  verimsiz statü yarislarini körükleyen gelir esitsizligini asgariye indirmektir. Esitsizlik toplumun sadece bir kesimini degil, tamamini hirpalamaktadir. Daha cok yardimlasan ve özveri gösteren bir toplum önem kazanmaktadir.


Yazidibi müzigi olarak sınırları icinde ciceklenen ve gündelik nesnelere yikici olmayan (!) yaraticilikla yeni anlamlar veren iki örnek sectim :) Eskilerden degil, yenilerden (Evren'cigim ;)... Birinci videoda karpuzu (2:32) ve ikinci videoda cöp kutusunu (1:25) yeniden kesfeden arkadasa özellikle dikkat! 






Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 5, 6 ve 7


Bölüm 5 :  The Myth of Decoupling

Bu bölümde decoupling'e karsilik "ayirim" kullandim. Son zamanlarda yaygin olarak su anlamda kullanilmaya baslanmis, ayirim derken bu özel  anlam kastediliyor.

Büyüme  cikmazina verilen genel gecer yanit, mal ve hizmetlerin üretiminde materyal katkiyi (dolayisiyla ekolojiye zarari) azaltacak tasarim degisikliklerine (decoupling = ayirim) gitmektir. Ancak cogunlukla bu yanilticidir. Zarar GDP'ye oranla göreceli olarak azalmis görünse de, mutlak anlamda artmaya devam etmektedir. En basit anlamiyla göreceli ayirim (relative decoupling)  daha az girdi ile daha cok sey yapmak, daha az cevresel zarar ile daha cok ekonomik aktivite gerceklestirmek demektir. Yapilan analizlere göre, göreceli ayirim önlemleri sayesinde özellikle OECD ülkelerinde üretimde "enerji yogun"lugu 1970'lerden   bu yana düsmektedir. Birim ürün basina CO2 yogunlugu da ayni sekilde 1980'lerden bu yana düsüs göstermektedir. Ehrlich esitligi denen bir denklem de bize aritmetik olarak da bu düsüsü göstermektedir.

Ancak, birincisi bu analizler hikayenin sadece bir yarisini (üretim) degerlendirmekte, ikincisi de mutlak degerleri yansitmamaktadir. Mutlak degerlere (absolute decoupling) bakildiginda, CO2 salinimi 1970'den bu yana %80, Kyoto baz yili kabul edilen 1990'dan bu yana %40 artmistir. Diger dogal kaynaklarda da benzer trendler gözlenmektedir.

Buradan cikarilacak mesaj, ayirimin gereksiz oldugu degildir ; mutlak anlamda ayirim gereklidir. Sorun ne kadarinin mümkün oldugu, teknolojik ve ekonomik acidan erisilebilir oldugudur. Ehrlich esitligi bize cözümün teknolojide oldugu (yani üretirken cevreye daha az zarar veren teknolojiler gelistirirsek,  ayni yasam tarzimizi devam ettirebilecegimiz) fikrini vermektedir. Ne türden bir teknoloji 2050 yilinda 9 milyara erismis dünya nüfusunu, bugünkü AB ülkeleri refahinda yasarken, gezegenin kisitli kaynaklarina da zarar vermekten alikoyar? Elbette hicbir zaman bu türden büyük bir teknolojik atilimin kösebasinda bizi bekledigi olasiligini aklimizdan cikaramayiz. Fakat ilk adimlarin elimizdeki teknoloji ile ( etkin enerji kullanimi, yenilenebilir enerji, vb) atilmasi gerektigi de aciktir. Gelismis ülkelerin dünyanin bugünkü iklim ve cevre sorunlari konusunda direk bir sorumlulugu bulunmaktadir. Ahlaki acidan bakildiginda, eldeki teknoloji ile büyüme sorununa bir yanit bulma konusunda da gelismis ülkelerin görevleri fakir ülkelerden daha fazla olmalidir.


Bölüm 6: The "Iron Cage" of Consumerism

The Economist Kasim 2008 sayisindan:  "Her avlanan hayvan bilir ki , önemli olan ne kadar hizli kostugun degil, herkesten yavas olup olmadigindir."

21. yüzyilda hala avlanan hayvanlarin icgüdüsüyle hareket ediyor olabilir miyiz? Öyleyse, bunu bilmek  ve sebeplerini anlamak iyi olurdu.

Farkli kapitalist anlayislarin bilinen ortak paydasi, özel mülkiyeti kabul edisidir. Bunun disinda cesitli ülkelerde kapitalizmin farkli uygulamalarina rastlamak mümkündür. Baumol ve arkadaslarinin Good Capitalism, Bad Capitalism adli kitabindaki siniflandirmaya göre iyi kapitalizmler büyümeye, kötü kapitalizmler durgunluga yol acar.

(Burada kapitalist modelin bilinen aktörleri ve bunlar arasindaki etkilesimlerin bir özeti veriliyor)

Kapitalizmde is verimliligi önemli bir hedeftir, Fakat ayni ürünü gitiikce daha verimli üretebilmek her zaman mümkün degildir. En temel seviyede termodinamigin kurallari buna engel olur.  Ayrica her zaman rakibin yeni ve carpici bir ürünü gelistirmesi riski de vardir. Bir görüse göre kapitalizmin temeli maliyet minimizasyonuna degil,  yenilige (innovation) dayanir. (Bkz. bir kavram olarak Creative Destruction)

Peki bu süreklilik gösteren "yaratici yikim"in insanoglunun gelisimiyle (bkz. refahin ögelerinden biri) ne ilgisi var? Sürekli kendinden öncekini yikip yokeden bir sistem anlamli bir sekilde refaha katkida bulunabilir mi? "Yeter!" denmesi gereken, durmadan üretip tüketmeye bir son vermemiz gereken bir nokta var mi?

Sistemin icine girdigi yaratici yikim döngüsü ve durdurulamayan büyüme ivmesi  durup hala hizmet ettiklerinin cikarina calisip calismadigina bakmasina engel oluyor. Ürün ömürleri kisaliyor, kalite miktara kurban ediliyor, kullan-at toplumu (throw away society) tüketicinin hirsindan cok, sistemin hayatta kalabilmesinin bir ön sarti olarak ortaya cikiyor.


Bu elbette yaraticilik ya da yenilik özünde kötü bir seydir anlamina gelmiyor.  Sorun bunlara verdigimiz anlamdan kaynaklaniyor (Bkz. Bölüm 4- tüketici mallarinin sembolik dil olarak kullanilisi). Yeni ürünler  cogunlukla dogalari geregi daha pahali oluyor ve baslangicta toplumun belli kesimleri tarafindan ulasilabilir oluyorlar. Sosyal karsilastirma aliskanligi ürünün baska kesimlerde de yayginlasmasiyla sonuclaniyor (Onda var da, ben de niye yok?). Bu noktada önemli bir sosyal psikoloji süreci, kisinin sahip oldugu seyleri kendi varliginin bir uzantisi gibi (uzanti ben) düsünmesi ve hatta hissetmesidir.  Öyle ki, elimizden alindiklarinda bir eksilme duygusu yasayabiliyoruz. Bu türden bir materyalizm -özellikle seküler bir dünyada- dine benzer bir islev görebiliyor (Alisveris merkezlerinin kapitalizmin tapinaklari oldugunu söyleyenler bunu kastediyor galiba)

Psikolog Philip Cushman'a göre "uzanti ben" (extended self) "bos bir ben"dir ve sürekli yeniden doldurulmak ister. Hatta bos olmaktan yana korkuya varan bir endise duyar.
Izlerini üretici tarafinda sürekli yeni ürün gelistirmek cabasinda da görebiliriz. Özünde (icinde yasadigimiz) endiseli ve son noktada patalojik bir sistemdir. Yenilige olan acligi esenligin önüne gecer. Likidite korundugu, tüketim yükseldigi sürece ayakta kalmayi basarir. Bunlardan biri hiz kestiginde ise cöker.



Bölüm 7:  Keynesianism and the "Green New Deal"

2008 krizinde tüm karar verici ve yürütücülerin ortak amaci ekonomiyi en kisa zamanda tekrar eski büyüme rayina geri oturtmakti. Ekonomiyi kurtarmak icin yatirima gerek vardi.   2008 sonu, 2009 basinda dünya genelinde kurtarma paketlerinden en cok yararlananlar finans ve otomotiv sektörleriydi.  Karbon emisyonu düsük bir topluma dönüsmek de yatirim gerektiriyordu. Her ikisini birlestiren bir "yesil ivme" cazip bir fikir gibi gözüktü. 2009'dan bu yana "yesil yatirim"larda artis var. (Dogru, 2009'dan bu yana şu veya bu baglantiyla posta kutumuza düsen "yenilenebilir enerji...kar orani....güvenilir...cevre dostu...yesil bono...vb vb" seklindeki  reklamlarin haddi hesabi yok.) Yesil sektörlerin isgücü-yogun sektörler olusu da düze cikabilmek icin issizligin önüne gecmesi gereken ekonomiler icin bir avantaj. "Green New Deal" kriz sonrasi dünyanin iklim vb küresel sorunlarla daha ciddi sekilde mücadele edecegi izlenimini veriyor. Bu acidan da önemli.

Fakat uzun vadede yeterli degil. Cünkü Keynes'ci bakis acisiyla ekonomiyi tüketimin tesvik edilmesiyle büyüyen duruma geri getirmeyi amaclamaktan öteye gitmiyor. Yeni bir ekonomik yapilanmaya gereksinim var.


Yazidibi müzigi Tracy Chapman'dan, Fast Car:



Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 3 ve 4

Bölüm 3: Redefining Prosperity

(Bu bölümde ve notlarin kalan kisminda "gelisme" sözcügünü ve "insanin, insanligin gelisimi" kavramini, "to flourish" karsiligi olarak kullandim. Öyle böyle bir gelisme degil, bireyin ya da insanligin varolan potansiyelini gerceklestirebildigi, cicek cicek acildigi türden bir gelisme olarak, Almanca'daki "entfalten" gibi okumani tavsiye ederim :) Dediler ki, benim aklim ekonomiden bahsederken bile börtü, böcek, cicege calisirmis zaten. E, dogru söze ne denir? :) )

Bu bölüm psikoloji, sosyoloji, ekonomi tarihi, felsefe, din ve bilgelik geleneklerini tarayarak refaha farkli bir bakisi ariyor: Insanlarin icinde gelisebilecegi, daha büyük sosyal uyum saglayabilecegi, daha yüksek bir esenlik seviyesi bulabilecegi, ancak cevreye etkisini azaltmayi da basarabilecegi bir tür refah.

Bu farkli perspektiflerin hemen hepsi refahta materyal boyutlar görür. Yeterince yiyecek, su, giyecek ve barinak yoksa veya bunlari elde ederken güvenlik sorunu yasaniyorsa refahtan söz edilemez. Fakat en azindan Aristoteles'den beridir refahin maddi güvenceden öte boyutlari oldugu kabul edilmektedir. Sevgi, saygi, faydali işe katkida bulunabilme, ait olma ve güven duygulari gibi. Dolayisiyla toplumsal yasama özgürce katilabilme becerisi refahin boyutlarindan biridir.

Kimi yaklasimlar, bireyin ruhani (transcendental) gereksinimlerini de refahin bir geregi olarak ön plana cikarir. Seküler anlayislar dahi insanin yasamda bir anlam ve amac arayisinda oldugunu kabul eder. Bazi bilgelik gelenekleri refaha ahlaki bir boyutun da eklenmesini savunur. Bu gelenekler "benim refahim cevremdekilerin refahina baglidir, onlarinki de benimkine" der. Refaha etki eden faktörlerle, esenlik ve mutlulugu etkiledigi söylenen faktörler arasinda dikkat cekici bir cakisma vardir.

Amartya Sen'in yasam standartlari hakkindaki önemli makalesinden ödünc alacagimiz üc kavram, özellikle öne cikmaktadir: Bolluk (opulence), yararlik (utility), gelisme kapasitesi (capabilities for flourishing).

Bolluk, materyal ihtiyaclarin karsilanmasina karsilik gelir. Mallarin sürekli erisilebilirligindeki artis refahta da bir artis yaratir (der bu görüs). Fakat bunun sinirlari ekonomi teorisyenleri tarafindan  da kabul edilir: Diminishing marginal utility (Azalan marjinal fayda) kavrami buna isaret eder.

Bolluk miktara isaret ederken yararlik (utility) kaliteye isaret eder. Bu bakis acisi, ürünün miktarindan cok sagladigi doyum önemlidir der. Belirlenmesi, ölcülmesi zordur. Savas sonrasi yillarda temel tüketici mallari  tamamen materyal acidan degerlendirilirken, bugün tüketiciye verdigi kimlik, deneyim, ait olma duygusu ve hatta umut duygusu önem kazanmaktadir (Yedigin peynirin seni daha alimli, ictigin cayin seni daha entellektüel yapacagi umudu örnegin). Bu noktada ekonomistler isin kolayina kacarak "bir malin degeri tüketicilerin onun icin ödemeye hazir oldugu paraya denktir" derler. Böylece yararlik, pazardaki degis tokusun parasal degerine indirgenmis olur; GDP de bunlarin toplamini verir. GDP ise evde yapilan isleri, gönüllü calismayi ve kirlilik, sosyal catisma gibi negatif yararligi ölcmez (Pazar günü ögle yemegini fast-food'cuda yersek ekonomi büyür, evde benim pisirip servis ettigimi yersek büyümez. Her iki durumda da yemek yemis oluruz oysa. Hatta para vermen gerekseydi, benimkine daha cok ödemeye hazir olurdun, emin ol!) . Bu sebeple gelismis ülkelerde ekonomik büyüme devam ederken, mutluluk ya da life satisfaction indeksleri onlarca yildir sabit kalmaya devam etmektedir. Kisi basina yillik 15.000 $'dan itibaren life satisfaction indeksleri GDP'deki artislara yanit vermemektedir.  Buna karsilik düsük gelir düzeyli ülkelerde GDP'deki kücük artislar bile mutlu yasam indekslerinde büyük artislara yolacmaktadir.

Bir diger güclük  mutluluk, yasamsal doyum degerlerinin kisisel olusu ve objektif ölcülmesindeki güclüktür. (Bu noktada kitapta verilen bir grafik oldukca ilginc. Kisi basina GDP ile, mutluluk indeksi karsilastiriliyor. En düsük gelir düzeyindeki Gana ve Filipinler'de insanlar, kendilerinden kat kat fazla gelire sahip Ispanya ve Avusturya'lilarla esit mutluluk algisina sahiplermis. Bir Hintli kendisinden bes kat daha fazla kazanan bir Türkle esit derecede mutlu hissediyormus kendini. Banglades, Nijerya, Gana ve Filipinliler yine Türkler'den bes kat az kazanmalarina karsin, bizden daha mutlu olduklarini bildirmisler. Eski Dogu Blogu ülkelerinde mutluluk yerlerde sürünüyor.)


Sonuc? Ne GDP, ne de kisisel mutluluk bildirimleri refah icin güvenilir bir ölcü olamaz.


Gelisme kapasitesi: Bireyler toplumsal yasamda pay sahibi mi? Kamusal alanda utanmadan ve asagilandiklarini hissetmeden görünebiliyor mu? Degerli isler bulabiliyorlar mi? Kendilerini sicak tutabiliyorlar mi? Egitimlerini kullanabiliyorlar mi? Secebilselerdi arkadas ve yakinlarini ziyaret ederler miydi? (Bu Almanya'da "perspektif yoksunlugu" kavrami cercevesinde cok tartislan seyi cagristiriyor bana. Burada gelir düzeyi düsük, özellikle göcmen gecmisli ailelerden gelen cocuklarin en büyük sorunun maddi yoksunluk degil, perspektif yoksunlugu oldugu söyleniyor.  Sistem bu insanlara sıkısıp kaldıkları  sartların dısında yeni bir bakis acisi, yeni bir perspektif sunamiyor. Christoph Süss gecmis programlarin birinde "Ögrenciyken fakirlik sinirinin bile altinda  bir gelirle geciniyordum, ama sorun degildi.. Cünkü gelecege dair planlarim ve niyetlerim vardi, perspektiften yoksun degildim" demisti.) 


Kendini gelistirme konusunda sinirsiz özgürlüge sahip olmak mümkün mü? Dogru mu? Sosyal olarak kabul edilirligini cocuk iscilerin ürettigi maliyeti düsük giysiler giyerek saglamak, biyolojik cesitlilige zarar verebilen ama anlamli bir is bulmak  kabul edilebilir mi?

Buradan "sinirlanmis kapasite" (bounded capabilities) kavramina ulasiyoruz. Kaynaklari sinirli bir dünyada kendimizi gelistirme kapasitemizin de sinirlari olacagina (olmasi gerektigine) isaret ediyor. Sinirlari olan bir refah kavramini hayata gecirmek elbette kolay degil, ama kolayca vazgecilmemeli de.



Bölüm 4: The Dilemma of Growth

Ekonomik büyüme refah icin gerekli tek sart degilse de, gerekli sartlardan biridir. Cünkü refahi devam ettirebilmemiz icin gereklidir.
Bolluk refah demek degilse de, gelisebilmemiz icin gereklidir.
Büyüme refah icin önemli olan egitim ve saglik gibi hizmetlerle yakindan iliskilidir.
Büyüme ekonomik ve sosyal istikrari saglamakta islevseldir.

mi?

Bu bölüm bunun hakkinda.


Tartisma 1 - Maddi bolluk gelisebilmemizin sartlarindan biridir:
Daha fazla her zaman daha iyi degildir. Beslenme gibi en temel seyler sözkonusu oldugunda bile...
Ancak tüketici mallari bize sembolik bir dil sunar ve onun yardimiyla bizim icin önemli olan seyler hakkinda konusuruz: Aile, arkadaslik, ait olma duygusu, toplum, kimlik, sosyal statü,  yasamin anlami ve amaci (Sadece bu cümle üzerine kitap yazilir kanimca.) ... ve böylece toplumsal yasama katilmis oluruz. Toplumsal yasama katilmanin daha az materyalistik yollarini bulmak mümkün mü? (Bkz. Bölüm 9)

Tartisma 2 - Gelir ve Temel hizmetler:
Kisi basina GDP ile Birlesmis Milletler'den alinmis ülkelere göre ortalama beklenen yasam süresi (saglik hizmetlerine isaret ettigi icin kullanilmis) karsilastirmasi ilginc sonuclar veriyor. Afrika'da ortalama ömür 40 yil. Gelismis ülkelerde ise bunun iki kati. Ancak GDP'deki artis yasam beklentisine oransal olarak yansimiyor. (Verilen grafikte görülüyor ki) bir noktadan sonra gelirin ömür üzerindeki olumlu etkisi azaliyor. Sili'de ortalama yasam süresi kendisinden üc kat daha fazla gelire sahip Danimarka'dan daha fazla. Sili ile ayni GDP araliginda olup ortalama yasam süresinin 30 yil az oldugu ülkeler de var (Güney Afrika, Botswana).
Benzer tablo bebek ölümlerinde de gözleniyor. Tüm saglik ve egitim göstergelerinin GDP ile iliskisini gösteren tablolarda ayni egilim (diminishing returns) gözleniyor.

Tartisma 3 - Gelir artisi ve ekonomik istikrar
Büyümeye dayanan bir ekonomide elbette büyüme istikrar icin gereklidir. Kapitalist model kararli bir denge durumuna (steady state) kolaylikla gecemez. Dogal dinamikleri onu iki durumdan birine dogru iter: Genisleme ya da cökme. 


bu tartismadan varilan sonuc?
Büyüme sürdürülebilir degildir. En azindan bugünkü kosullarda.
Büyümenin durmasi (De-growth) istikrarli degildir. En azindan bugünkü kosullarda.

Dipnot: Yazi dibi müzigini ben coook yillar önce UB40'den dinlemistim (Handan'cigim;) ,  fakat aslen Cher ve Sonny söylermis. "I got you to walk with you, I got you to talk with you" diye bir bölümü vardir ki, cok severim. Ekonomik göstergelerin kaydetmedigi türden bir zenginlikten bahseder.


Büyüme Olmadan Refah - Önsöz, Bölüm 1 ve 2

Prosperity without Growth
Economics for a Finite Planet

Kitabin önsözlerinden birini Bill McKibben yazmis. Adini bu kitapta görünce hic sasirmadim. 5-6 yil önce bir gün, bir koltuga yan oturmus, bacaklarimi kenarindan asagi sarkitmis, sallaya sallaya  (ve düsünsel olarak da gevsekce sallana sallana) McKibben'in yazdigi bir kitabi okuyordum. Kitap biraz eskiydi, anafikri cok taze olmasina ragmen detaylarinda güncelligini yitirmisti. Yine de basladigim kitabi yarim birakmamak takintisiyla okuyordum. Bir cümleye denk geldim. Sanki ayni anda hem mideme yumruk yemis, hem kafamda isik yanmis gibi oldum. Bazen bir kitap bir cümle icin bile okunur:


"Dağbaşında hiçbir şey sonsuza dek büyümez. Doğada ikibin metre boyunda ağaçlar yoktur."


Gelelim Tim Jackson'un "Prosperity Without Growth" adli kitabina  :




Bölüm 1: Prosperity Lost

Refah hakkinda düsünceler:

Refah genel bir islerin yolunda gittigi duygusu ve iyilik halidir. Bireysel degil, toplumsaldir. Refah günlük degildir, gelecege dair bir süreklilik niyeti ve umudunu da icerir. Refah paylasilan bir vizyondur.

Genel gecer kabule göre GDP'deki artis refahin da arttigi anlamina gelir (GDP-->Gross Domestic Product-->GSYH) . Bu yüzden GDP'deki büyüme, özellikle son bir yüzyildir dünya capinda en önemli ekonomik gösterge haline gelmistir. Bu bakis acisi, elbette dünya genelinde günlük geliri 1 Dolar'in altinda olan bir milyar insan icin bir sey ifade etmektedir. Ancak ayni bakis acisi, temel gereksinimlerin büyük ölcüde karsilandigi ve tüketici mallarindaki cogalmanin maddi konfora katkisinin oldukca az oldugu zengin ülkelerde bir sey ifade etmemektedir.

Yakin zamana dek "refah" parayla ilgili bir kavram degildi; "sıkıntı" ve "üzüntü" sözcüklerinin karsiti olarak kullanilirdi.  Ekonomik refah kavrami ve refahin ekonomik büyümeye paralel olarak arttigi fikri yeni bir  yorumlamadir.  Ancak dogrulugu simdiden tartismalidir. Cünkü gelismis ülkelerde dahi gelir dagilimindaki esitsizlik 20 yil öncekinden daha fazladir. Belli bir noktadan sonra ekonomik büyüme insan mutluluguna katkida bulunmamaktadir. Sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende, büyümeye dayali bir refah anlayisi gelecege dair güvenilir bir vizyon sunmamaktadir.

Bugün yaygin olarak kabul ediliyor ki, 20. yüzyilin ortalarindan bu yana, dünya eko-sisteminin sunduklarinin %60'i degersizlestirilmis ya da tüketilmistir.  2050 yilinda yeryüzünde yasayacagi tahmin edilen 9 milyar insanin hepsinin OECD ülkelerindekine denk bolluga sahip oldugu bir dünyada, ekonomi bugünkünün 15 kati ve 1950'lerdekinin 75 kati olmalidir. Bu türden bir ekonomi neye benzeyecek, ne ile isletiliyor olacak? Bu bize paylasilabilen ve sürekli bir refaha dair güvenilir bir vizyon sunuyor mu?

Sonsuz büyüme hakkindaki kollektif körlügün kaynagini bulmak kolaydir. Büyümeyi sorgulamak cilginlarin, idealistlerin ve devrimcilerin isi farzedilmektedir. Fakat sorgulamaliyiz. Büyümeyen bir ekonomi fikri bir ekonomist icin tartisma disi olabilir. Fakat sürekli büyüyen bir ekonomi de bir ekolojist icin tartisma disidir.


Bölüm 2: The Age of Irresponsibility

Bu kitap ekonomik büyümenin zengin ülkeler icin hala gecerli bir hedef olup olmadigini sorgular ve sunu sorar "Büyüme olmadan refah mümkün müdür?"

2008 kriz ve sebepleri hakkinda: Amerikan emlak pazarindaki gelismeler, hirsli spekülasyonlar, emtia fiyatlarinda 2007 yili ve 2008 basindaki dramatik yükselisler, sirketlerin kar marjlarinin düsmesi , 2008 ortalarinda 30 yildan sonra ilk kez stagflation (ayni anda durgunluk ve yüksek enflasyon) görülmesi. Petrol fiyati Temmuz 2008'de iki katina cikti, gida maddelerinin fiyatindaki %66'lik artis özellikle fakir ülkelerde halk huzursuzluklarina yol acti. Bütün bunlar krizin ortaya cikip büyümesine etki etti. Fakat hicbiri finansal pazarlarin  tüm dünya ekonomisinin dengesini nasil bozabildigini aciklamiyor. Neden ödemeye imkani olmayan insanlara borc verildi?  Neden düzenleyiciler dev kurumlari yere devirecek bireysel finans uygulamalarina engel olmadi? Neden güvence altina alinmamis borclar ekonomide bu derece baskin bir güc haline geldi? Neden hükümetler tutarli olarak bu "sorumsuzluk cagi"na gözlerini yumdular ya da aktif olarak tesvik ettiler?

Krizi takiben hükümetler devreye girdi. Bankacilik sektörünü kurtarmamanin insani boyutu muazzam olacakti. Fakat bu müdahalelerin cogu bilinen is yapis sekline geri dönülebilmesini saglayan gecici düzenlemeler olarak görüldü. Örnegin aciga satislar 6 ayligina durduruldu ama tamamen yasaklanmadi. Nihai hedef, ekonomik büyümenin tartisilmaz sekilde devamliligini saglayabilmekti.

Kriz gelismis ülkeler arasinda iki farkli kapitalist yaklasimi belirginlestirdi.
1) Liberal market ekonomileri (Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Ingiltere, ABD): daha liberal, rekabet ve deregülasyona daha acik.
2)Coordinated market economies ( Belcika, Fransa, Japonya, Almanya, Iskandinav ülkeleri) : deregülasyonda yavas davranan, rekabetten cok firmalar arasindaki stratejik etkilesime dayanan ekonomiler.

Her iki tür ekonomi de büyümenin tartisilmazligi konusunda hemfikir olmalarina ragmen, aralarinda bir fark vardi. Liberal market ekonomileru tüketici borclanmasini daha büyük ölcüde tesvik ediyordu. Ingiltere'de tüketici borclanmasi krizin öncesindeki on yilda iki katina cikmisti. Insanlar borclanmaya sosyal statüyle ilgili kisisel istekleri dahil cesitli sekillerde tesvik ediliyorlardi. Buna dayanan bir sistem sarsildiginda ilk etkilenenler de yine gelir düzeyi düsük kesim oluyordu. "Borc al ve harca" kültürü refah getirmekten öte refahin eksilmesine yol aciyordu. Küresel bir dünyada Almanya, Cin ve Japonya gibi güclü üretim sektörlerine sahip ve tüketici borclanmasi düsük ülkeler dahi durgunluktan kacinamadilar. 2008'in son ceyreginde Alman ekonomisi tüm Avrupa ekonomilerinden daha cok etkilenerek %2.1 oraninda kücüldü. Ironik bir sekilde Almanya, tüketicisini krizden önceki on yil boyunca da  harcamaya ikna etmekte güclük cekmisti (Kisisel tecrübem: Evet, dogru, Almanlar har-ca-mi-yor!)  2008 krizini takiben dis pazarlar da kurudugunda, ülke krizi pek güclü sekilde hissetti.

Bu bölümden cikarilmasi gereken mesaj sudur: "Sorumsuzluk cagi" tesadüfi bir gözden kacirma ya da kisisel hirslarla ilgili degildi. Ekonomik kriz bankacilik sektörünün belli alanlarindaki münferit yanlis uygulamalardan kaynaklanmadi. Bir sorumsuzluk varsa, bu daha cok sistematikti; yukaridan onay görmüstü ve tek bir amaca hizmet ediyordu: Ekonomik büyümenin devami ve korunmasi.

Dipnot: Günaydin! 'Konu cok soyut, ekonomiden anlamam, 
hikaye yok, fotograf yok; sıkılırım ama ben' dersen müzik de mi yok? 
Söyle alayim seni: 





Kitap özetiyle beraber müzik yayini da devam edecek.
Istek sarki da alabilirim belki ;)

Cuma, Kasım 18, 2011

Elinor Ostrom kalmadi, Tim Jackson versek?

Elinor Ostrom'la tanisacagim demistim ya, bu tanisma tam istedigim gibi olmadi, Tim Jackson versem?  "Elinor Ostrom ve Tim Jackson da kim?"  mi dedin? Bizim camianin pop yildizlari olurlar kendileri :D 

Bahsetmistim belki, sincabin kitaplari ve gündelik meraklar icin sehir kütüphanesine giderim. Akademik kitaplar icinse universite kütüphanesine... Son zamanlarda akademik kitaplari üniversite kitapligi yerine, devlet kitapligindan siparis eder oldum. Üniversite kitapligi gerci bazi acilardan daha avantajli ama bize oldukca uzak. Devlet kitapligina yürüyerek gidiyorum. Sabahlari hava ne kadar soguk olursa olsun, sincabi anaokuluna biraktiktan sonra yola düsüyorum. Sonbahar yapraklarini, insanlari, sehrin sabah hallerini seyrede seyrede bir de bakiyorum ki gelmisim kitapliga. 

Devlet kitapligi tam da insanin hayalinde canlandirabildigi gibi. Binanin kendisi olabildigince eski usul, ciddi suratli  ve güzel. Iceri girince sütunlar, ahsap merdivenler, eski kitap kokusu falan... Isleyis olabildigince köhne. En son 2007 yilinda kullandigim kartimi yenilettim. Kocaman bir deftere beni yeniden elle kaydetti kütüphaneci teyze. Kartimi da yine elle doldurdu. Evet, neyse ki bilgisayarda tarama yapabiliyor ve tüm eyalet kütüphanelerinden kitap siparis edebiliyorum. Bilgisayar olabildigince yavas. Bir tusa basip bekliyorum. Bu arada disariya, sonbahara bakiyorum. Sikayetci degilim. Kütüphanedeki bu sessizlik, bu yavaslik, bu hantallik bir taraftan hosuma gidiyor. Acelem ne? Son zamanlarda sanki dünyanin bütün zamanlari benimmis gibi geliyor. Hani markette birisi elindeki iki parcayla benden sirami istese, "Tabii buyrun , benim sonsuza kadar vaktim var" diyecegim geliyor. Ve bunu hic de dalga gecer gibi degil; samimiyetle, aynen öyle hissederek söyleyecegim. 

Kitaplari bilgisayardaki katalogda bulunca masanin üzerinde duran eski usul siparis formlarina not ediyorum. Yazar, kitap adi, basim yili, basim yeri yetmezmis gibi her kitapta adimi, adresimi, telefonumu da tekrar tekrar yaziyorum. Neden bilmem, tam da bundan kacinmanin binbir yolu üzerine egitim aldigim halde, hic mi hic rahatsiz olmuyorum. Yüksek tavanli, salyangoz hizinda bilgisayarli,  bahcesi sonbahar renklerinde bu kütüphanede kendimi nasil da evim de hissediyorum bi bilsen. Bilsen dememe ne gerek var, bilirsin nasil da severim kütüphaneleri...

Iste tek dezavantajim kitaplarin ödünc verilme süresiyle ilgili. Üniversite kanalindan siparis etmedigim ve dolayisiyla akademisyen olmadigim varsayildigi icin (e, yalan mi?) kitaplar cok kisa süreyle gönderiliyor. Bunu bana köhne, ahsap bankonun öte tarafina yakismayacak kadar genc ve enerjik bir kütüphaneci kadin anlatti. 
Ayrica hangi kütüphanelerin ödünc süresi konusunda daha esnek, hangilerinin daha kati oldugu, hangi kodlu kitaplarin daha uzun süreyle gönderilebildigi  gibi kücük ama önemli "insider" bilgilerini de ben sormadan söyleyiverdi :). Online kataloglar hic böyle seylerden bahsetmiyor.

Elinor Ostrom'la tanismam iste bu yüzden biraz yarim yamalak oldu. Kitaplar bir haftaligina geldi, dogru dürüst okuyamadan iade etmem istendi.  Tim Jackson'da ise kaynak kütüphane sagolsun daha insafli cikti. Tim Jackson gelismis ülkelerde maddi konforun belli bir noktadan sonra refaha katkisinin yok denecek kadar az oldugunu ve bir de kaynaklari sınırlı bir gezegende refahi arttirmanin yollarindan birinin, ortak kullanim oldugunu söylüyordu. Nedense bu satirlari okurken modern cizgili, plastik/fosfor turunculu, herseyiyle otomatik (O kadar otomatik ki, her isi makineler hallediyor. Kütüphanecinin yüzünü hic görmüyorsun bile) sehir kütüphanesi geldi aklima. Bir de  herseyin, isleyisi saglayacak kadar minimumda tutuldugu, kapisindan iceri girince adeta zamanin donmus oldugu ama yine de hizmet vere(bile)n devlet kütüphanesi ... Sehir kütüphanesini ve girisindeki 7/24 kitap iade etme makinesini de seviyorum elbette ama tusa basma araliklarinda penceresinden sonbahari izleme opsiyonu sunan devlet kütüphanesini bir baska seviyorum. 

Kitaba dönelim istersen... Tim Jackson'un Prosperity without Growth (Büyüme Olmadan Refah) adli kitabina. Ismi "Alice Harikalar Diyari'nda" der gibi, hic olmayacak bir seyden bahseder gibi, masal kitabi gibi degil mi? Okuyalim ve görelim. Okudum ve gördüm. Ettigim tembellikler yüzünden kitabi iade tarihine bir kac gün kala büyük bir hizla tamamlamam gerekse de, ilgini ceker diye notlar almayi ihmal etmedim. Simdi diyorum ki o notlari okuyup üzerinde konusalim beraber. Fakat pek uzunlar. Hepsini bir kerede okumak yerine, söyle birkac saatlik düsünme aralari vererek bir iki güne yayalim. Sen arada git bi kahve ic, cocugunla oyna, soguk havaya aldirmadan bir yürüyüs yap, aksam yemegine lahana pisir (n'olmus? tam da mevsimi), o cetrefilli proje toplantisina katil, gerekli telefon görüsmelerini hallet gel, müdürüne de selam söyle benden, kisisel gelisimin icin haftada yarim güncük ayirman onun da yararinadir.  Fakat mümkünse "2012 Yili Satis Hedefleri" toplantisini bu notlardan sonraya birak. Ne yap, ne et, ertele...

Hadi bekliyorum, Pazartesi'ye...  

Dipnot: Notlari hizla ve serbest ceviriyle aldim. Hata görürsen düzelt beni. Arada (parantez icinde italikle) kendi yorumlarimi da kattim :)

Pazartesi, Eylül 12, 2011

Yeterince var, bolluk hüküm sürüyor!

Cok nadiren yaptigim bir seyi yapip bir dergide okudugum bir yazinin tamamini cevirip yayinlayacagim. Cünkü yazinin sahibi ic zenginligine götüren yedi yol hakkinda bir kitap yazmis. Hepimizden daha zengin olduguna eminim ;)
Cünkü söyledikleri yeni seyler degil; o da baskalarindan aktariyor. Eski ve yeni caglarin bilgeleri hep ayni seyi söylüyor :)
Cünkü korkudan arinmak ve mutlu olmak herkesin hakki ;)

-|-

Bolluk ariyorsan, sadelik icin caba göster

Finans uzmanlari tüketicilerin paralarinin güvende olup olmadigi konusunda artan bir endise duyduklarini söylüyor. Euro krize batti, borsalar sallaniyor, iflasin tehdidinde olan sadece Yunanistan degil - Pek cok tasarruf sahibi ve yatirimci da alarmda ve uykusuz geceler geciriyor. Taninmis Hollandali gazeteci Lisette Thooft parayla bu türden korku dolu bir iliskiyi kökünden yanlis buluyor. Fazlaligin kaybedilmesi korkusuna karsilik bambaska bir durusu savunuyor.

Köpegimle parka yürüyüse gitmistim. Uzaktan genc bir adamla siyah bir Terrier'nin bana dogru geldigini gördüm. Köpegin tasmasi bagli degildi ve sahibinin yaninda usluca yürümektense bizim oldugumuz yöne dogru merakla ilerlemekteydi. Adam köpege seslendi: "Kane! Buraya gel!" Bosuna, Terrier cevremizde daireler ciziyordu, adam da pesinde. Ama elbette köpek daha hizliydi. Durum tehlikeli bir hal almaya basladi, cünkü bu arada oldukca yogun olan caddeye dogru yaklasmistik. "Lütfen köpeginizle bir an durur musunuz?, yoksa benimki caddeye firlayacak" diye rica etti adam. Durdum."Size bir tavsiyede bulunabilir miyim?" dedim, "Cok büyük bir hizla ters yönde kosarak köpeginizden uzaklasin. O kendiliginden size gelecektir."

Genc adam tavsiyemi denemeye deger buldu. Döndü ve ters yöne, genis cayira dogru kosmaya basladi. Bir taraftan basini cevirip bu hareketin ise yarayip yaramadigina bakiyordu. Ve gercekten de, Kane sahibinin ortadan kaybolmakta oldugunu görünce, kosabildigince hizli sahibinin pesine takildi: "Sahibimin yaptigi sey oldukca ilginc görünüyor, ben de katilayim ona!"   

Erismek istedigimiz fazlalik, bolluk duygusu kücük, söz dinlemez, yildirim hizinda bir Terrier gibidir. Arkasindan kosarsak, o da bizden uzaklasir. Söz sahibi oldugumuza dair güclü bir inancla ters yönde ilerlersek, o bizim pesimizden kosar. Evet, daha da ötesi: Yapmamiz gereken tek sey sessizce durmak. Sufi sair Celaleddin Rumi söyle demis: "Istediklerimin pesinden kosarsam günlerim dert ve tasadan olusan bir cehennemdir. Kendi sabir yerimde sükunetle oturdugumda, ihtiyacim olan ne varsa, zahmetsizce bana akar. Böylece anladim ki,  arzu ettigim sey de beni arzu eder, beni arar,  beni cekmeye calisir. Beni kendine cezbedemezse, caresiz (çarnaçar) o bana gelir. Burada anlayan insan icin derin bir sır saklıdır"

Yasamin tüm zenginligi ve olasiliklariyla bir zevk olduguna dair heyecanlandirici güven, iste bu duygu, bir ölcüde basimizin üzerinde havada asili duruyor ve insanin yüregine bir giris yolu ariyor.

Dis zenginliklerin pesinden kostugumuz sürece, icimize yerlesemez. Cok mesgulüz, bunun icin yeterli yerimiz yok. Disimizdaki kovalamacadan vazgecer ve sessizlik icinde durursak, güven icimize akma sansi elde eder. Ve bu güven bir büyü gibi etki eder. Rumi bu konuda söyle diyor: "Para, yiyecek, giysi ve bedensel doyumla oyalanmaktan vazgectigimde, her sey dogal bir akisla bana akmaya basladi."

Pek cok insan bu deneyimi yasiyor. Gecinememek korkusuna yogunlasmak yerine, gercekten severek yaptiklari seylere yogunlastiklarinda yasamlari neredeyse büyülü bir nitelik kazaniyor. Gercekten iyi olacak. Zaten iyi. Yeterince var, bolluk hüküm sürüyor!

-|-

Mevlana'nin sözlerini Almanca metinden cevirerek yazdim. Cevirinin cevirisinin cevirisi oldugu icin özünden bazi seyler kaybetmis olmasi olasidir. Internette aradim ama Türkcesini bulamadim. Bilen varsa severek özgün Türkce ceviriye de yer vermek isterim.     

3gün önce yaziyi ilk okudugumda kendi yasamimdan örnekler üzerine düsündüm ve pesinden kosmayi biraktigimda neredeyse kendiliginden edindigim bir cok sey geldi aklima :) Baskalarinin yasamindan örnekler de biliyorum.

Ister arkasinda psikolojik bir sebep, bir mantik cizgisi arayin.
Ister oldugu gibi kabul edin.
Gercek payi var.

Ne zaman dis güzelligimizi önemsemez olursak, güzellesecegiz.
Ne zaman yatirimlarimizin güvenligini dert etmez olursak, zenginlesecegiz.
Ne zaman sagligimizi aklimiza takmazsak, saglikli olacagiz.
Ne zaman ilgi, onay ve alkis aramaktan vazgecersek, ilgi ve onay görecegiz.
...
Bu böyle devam edecek.
Tuhaf...
ama gercek.