"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




doğal yöntemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğal yöntemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mayıs 18, 2012

Ses kısıklığına karşı...

Mercankösk (Origanum majorana)
Photo by angelaseiten
Ses kısıklığı zaman zaman insanin basina gelen tuhaf rahatsizliklardan biridir. "Ne öldürür, ne ondurur" türdendir. Konusmamak en iyisidir ama yasadiysan bilirsin, cok zordur. Insanin boynuna kartondan "sesim kısık!" diye tabela asasi gelir; o da telefonla arayanlara karsi care degildir :) Doktorlara sorarsan (en azindan benim sorduklarima) öyle kolaycacik geciriveren bir ilaci da yoktur.

Notlarimda iki dogal recete var ses kısıklıgına karşı. Birincisi mercanköşk (Origanum majorana). Cayi yapilip iciliyormus. Ya da eterik yagindan 2-3 damla büyükce bir kasedeki sicak suya damlatilip buhari solunuyormus (2-3 yasindan kücük cocuklarda kullanilmamali!). Ben cayini icmis ve biraz yarar görmüstüm. Mercankösk cayi önceki yüzyillarda Avrupa'da ses sanatcilarinin ses kisikligina karsi cok kullandigi bir yöntemmis. Ayrica soguk alginligi ve öksürüge de iyi geldigi söyleniyor. Mercankösk hakkinda bir bilgi daha: Tohumundan, saksida ve hatta ic mekanda kolaylikla yetistirilebilen bir bitki. Benim en acemilik zamanlarimda yetistirmeyi basardigim bir bitkiydi. Ayrica kurusu ya da tazesi köfteye cok yakisir yan detay olarak :)

Ikinci receteyi güvenilir bir kaynaktan duydum ama hic denemedim. Fakat icerigine bakinca gayet mantikli geliyor: Biraz taze adacayi ve  biraz taze zencefil ince ince kiyiliyor. Havanda biraz bal ile birlikte iyice dövülerek bir macun haline getiriliyor. Hepsinin miktari göz karari. Hepsi de sogukalginliklarinda kullanilan, antimikrobiyel etkileri olan seyler zaten. "Macun"un üzerine biraz sicak su ekleyerek cayini yapmak da mümkünmüs. Fakat bal ve sicak suyun birbirlerini sevmedigi teorisinden yola cikarak, en fazla 40 derecelik ilik su eklemek en dogrusu olur sanirim.

Cumartesi, Nisan 21, 2012

Güveyle dogal mücadele üzerine bi takim ek gevezelikler


Insan giysi dolaplarinda mevsimlik temizlige girisir de, güve bir mesele olmaz mi?
Olur.

Ben güveye karsi naftalin kullanilan evlerde büyüdüm.
Esim naftalini hic sevmez. Ne kokusunu, ne de bir petrol türevi oldugu gercegini...
Ve fakat esim dogal yün giysileri sever. E, ben de severim.
Dolayisiyla kendi evimde güveye karsi cözüm ararken naftalinin üzerinin daha en basindan kalinca cizildigini söylememe gerek yok sanirim. 

Yillar önce "Simple Living üzerine Türkce tartisma grubu var midir?" diye ararken tesadüfen ve büyük sevincle buldugum bir sade yasam grubunda ilk sordugum sorulardan biri de bu olmustu nitekim: "Güveye karsi naftalin disinda dogal cözüm?"

Gelecek yanitlari merakla beklerken sonradan asker emeklisi oldugunu ögrendigim bir beyin uzuuun ve nereye baglanacagini merak ettigim, vatan-millet üzerine bir mailini okuyordum. Yazinin sonundaki "Cumhuriyet kadinlarinin güve ve benzeri kücük fani dertlerle ugrasmayacagi"na dair cümleyle kendime geldim. Mail bana hitabendi :)

Bu da böyle bir animdir :)

Ve fakat, güve neredeyse insanlik tarihi kadar eski bir sorun. Wikipedia'ya bakilirsa M.Ö. 2000 yillarina ait Asur metinlerinde bile adi geciyormus. Keza Incil'de de konusu gecer. Isa'nin "Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar.Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar" dedigi söylenir. Ve ne yazik ki, hosumuza gitsin ya da gitmesin; güve Cumhuriyet kadinlarinin da (en azindan olabildigince dogal yasamaya ve polyesterle iliskisini asgari tutmaya calisan Cumhuriyet kadinlarinin da) bir sorunudur.

Zaman icinde güveyle dogal yoldan nasil mücadele edebilecegime dair bir iki yöntem ögrendim. Su aralar en sevdigim yöntem sedir yagi kullanmak. Yünlüleri kaldirmadan önce yikarken makinenin normalde yumusatici konulan gözüne bir iki damla sedir yagi damlatiyorum.  Ya da elde yikiyorsam küvetin icine... (Aklinda olsun; eger bir yerde camasir yikarken durulama suyuna su ya da bu yagin eklenmesinden bahsedildigini okursan, bu "yagi normalde yumusatici eklenen göze damlat" demektir.)

Dolabi bosaltinca icine sedir yagi damlattigim arapsabunlu suyla siliyorum. Sonra yünlüleri tekrar yerlestirirken de aralarina sedir yagi damlatilmis kagit ya da kumas mendiller koyuyorum. Dolabin orasina burasina da asiyorum ayni mendillerden. Hic güve sorunum olmuyor mu? Oluyor tabii... :) Tüm  bunlari yapmayi unuttugum yillarda örnegin ;)

Dolabi actigimda icime dolan sedir kokusu beni cocukluguma, büyükannemlerde gecirdigim yaz tatillerine götürüyor. Nedenini bilmiyorum. Anneme "anneannemlerin sedir dolaplari mi vardi?" diye sordum. O da animsayamadi. Sedir yagi kullanmayi bu yüzden de cok seviyorum. Cocuklugun mutlu ve huzur dolu günlerine dair bir sey var kokusunda. Bonus olarak...

Diyecegim o ki; sedir yagini tavsiye ederim. Ister Cumhuriyet kadini ol; ister olma...

Salı, Nisan 10, 2012

Ayi sarimsagi yagi

photo by blumenbiene


Paskalya tatilinde ben de bos durmadim. Ayi sarimsagi yagi yaptim.
Ayi sarimsaginin mevsimi yaklastigindan beri heyecanla beklemekteydim. Gerci burada dogal ortaminda hic rastlamadim. Ama gecen yil marketlerde satildigini görmüstüm; bu yil da görürüm diye umuyordum. Nitekim tatilden bir gün önce, Persembe günü bir markette rastlayinca kalbim heyecanla atti; neredeyse sevdigim bir tanidigi görmüs gibi sarilacaktim pakete. Bilmiyorum, sebze reyonunun ortasinda bir paket ayi sarimsagina sarilmis ben deliyi görenler ne düsünürlerdi :D Markette satilan ayi sarimsaklarinin bir kücük dezavantaji varsa, icinde minik beyaz ciceklerinden olmamasi. Hayir, onu zarf icinde posta kutumuza yolu düsen baska ayi sarimsagi demetlerinin icinde bulmak mümkün ki, degeri bir baskadir.

Sarimsagin yarisi harika bir salatada yerini aldi. Istiyordum ki diger yarisini daha kalici bir seye cevireyim ve bu mevsimi kisa güzelligin bizdeki misafirligini biraz daha uzatabileyim. Aklima ilk gelen sey ayi sarimsagi yagi oldu.

Internetteki bütün Almanca tarifler hemen hemen birbirinin ayni. Hepsi ayni kaynaktan cikmis olabilir.
Tarif özetle söyle:

2 avuc dolusu ayi sarimsagi
800 ml. sizma zeytinyagi

Ayi sarimsaklarini özenle yika ve iyice kurut. (Ben temiz bir mutfak beziyle tek tek kuruladim, cünkü son ürünün basarisi acisindan bu adim önemli. Islak ya da nemli kalan yapraklar daha sonra yagin kolayca küflenmesine sebep olabilir.)
Olabildigince keskin bir bicakla enine 5-10 mm genislikte kes. Sarimsaklari azar azar kesip bir sise ya da kavanoza yerlestir ve her seferinde üzerine biraz zeytinyagi dökerek devam et. Bu "biraz sarimsak,biraz yag" yöntemi ayi sarimsaklarinin havayla temasini ve oksidasyonunu en aza indirgemek acisindan önemli. Tüm sarimsaklar dograndiktan sonra kalan yagin tümünü de ekle. Yagin yüzeyinde havayla temas eden sarimsak kalmamasina dikkat et.

18-24 gün  oda sicakliginda ,cok aydinlik olmayan bir ortamda beklet. Sonra yagi bir tülbent ya da ince gözenekli herhangi bir filtreden (kahve filtresi bile olabilirmis) süz ve koyu renkli bir siseye al. 1 kasik ayi sarimsagi yapragi da dekoratif amacla siseye eklenebilir.

Bu sekilde hazirlanan ayi sarimsagi yagi 9 ay boyunca buzdolabi ya da kiler gibi serin bir ortamda, 1,5-2 ay kadar ise oda sicakliginda saklanabilirmis. Yagi her türlü salatalada, izgaralik et ya da sebzeleri marine etmekte, pizza ve makarnalarda kullanmak mümkünmüs.   

Benim hazirladigim yag su anda su linkteki gibi, fakat ondan daha koyu renkli gözüküyor. Su link ise ayi sarimsagi yaginin ne de güzel el yapimi bir armagan olabilecegine dair ilham verici bir fotograf iceriyor.

Bir baska ayi sarimsagi saklama yöntemi ise, ince ince dograyip az miktarda suyla buz kaliplarina doldurarak buzlukta dondurma usulüymüs. Ben denemedim ama belki bir gün denerim ya da birilerinin isine yarar diye buraya not aliyorum.

Taze sarimsaklar ciksin, bir de bildigimiz sarimsakla ayni seyi yapmayi düsünüyorum.
Bi de, bi de... pencere kenarinda bir saksida büyümekte olan biberiye ve adacaylari var. Söyle biraz daha yapraklansinlar,biraz daha serpilsinler...

Niyetimin ne oldugunu söylememe gerek var mi? :))

Peki ya su fotografin ben de ne ilhamlar uyandirdigini?...

Photo by blumenbiene

Salı, Mart 13, 2012

İyi uykular dilerim

Bir arkadasim "senin blogda yazdiklarini, yaptiklarini, birikimini görünce ben eksiklik duygusuna kapiliyorum" demisti bir keresinde. Ben de "askolsun, benim sadece kaynaklarim iyi, ben aramazken merak etmezken bile getirip önüme koyuyorlar" demistim :) Bu blog tek yazarli görünse de, gittikce daha cok bir kollektif calisma ürünüdür, söylemeden gecemeyecegim :)

Bak, öyle bir yazi daha. Bu sabah bir arkadasim göndermis. "Bence seveceksin :)" diye de not düsmüs. Sevdim. Ömrünün büyük cogunlugunda yastiksiz uyumus ve yastiga sadece son yillarda gerek duyar olmus biri olarak da ilgiyle okudum:

Instinctive sleeping and resting postures: an anthropological and zoological approach to treatment of low back and joint pain

Saat daha cok erken ama iyi uykular dilerim.

Cuma, Ocak 27, 2012

Hindibanin öksürükle imtihani

Bu yazinin basligi "Cocuklarda Öksürük" de olabilirdi. Ama kendimi baska cocuklarin öksürükleri hakkinda ahkam kesecek kadar uzman hissetmiyorum. Ancak sincabin öksürügünde uzmanim :) Ondaki uzmanligin tarihi bile cok eskiye gitmez.

Ben aslinda cocugu hastalandiginda yürek serinligini koruyan ve rahat kalabilen bir anne olabilmek istemistim. Pek basarabildigim söylenemez. Atesle imtihanimiz malum. Öksürük konusunda ise esimin endiseleri vardi. Ailedeki ciddi kronik bronsit vakalari sebebiyle. Böylece bazen sirf onun icini rahatlatabilmek adina sincabin en kücük öksürügünde kendimi doktorda bulur oldum.

Cocuk sahibi olmadan önce okuluna gitmemenin eksikligini hissetmeyen var mi? Keske su isin bir okulu olsaydi demeyen? Sincabin ilk soguk alginliklarindan birinde gittigimiz doktorla söyle bir diyalog gecmisti aramizda:

Ben  - Öksürüyor da doktor bey.
Dr   - Produktif mi, yoksa kuru öksürük mü?
Ben - Himm, seyy, produktif sanirim,
Ben - Himm, Kuru da olabilir.
Ben - Sanirim her ikisi de var.
Ben - Yani acikcasi ben produktif öksürükle kuru öksürügü tam nasil ayirabilecegimden de pek emin degilim.

Doktor söylediklerimi sessizce dinledikten sonra dönüp bilgisayarina birseyler yazdi. Bugün bile "Anne kuru öksürükle produktif öksürügü ayirt etmeyi bilmiyor. Cocuk yakin takibe alinmali" türünden bir sey yazdigindan süphelenirim :D Muayene odasindan elimde hangi kritere göre verildigi süpheli bir öksürük surubu recetesiyle ve icten ice yikilmis olarak cikmistim. Sözlü imtihanda cuvallamis bir cocuk gibiydim. Anne-babaligin bir okulu olsaydi, hemen o gün gidip kayit olacaktim.

Sincap iyi bir ögretmendi neyse ki. Zamanla bana her cesit öksürükten güzel örnekler sundu. Sahada uygulamali ögrenmis oldum. Esimin bronsit öksürügü korkusu ise hala devam ediyordu. Sonunda her öksürükte en gec 3. gün kapisini caldigim doktor (bu seferki iki cocuk annesi, sahadan da tecrübeli) bana nazikce her öksürügün doktora gelmek icin bir sebep olmadigini animsatti :) "Bizde ailecek 'akcigere inen öksürük fobisi' var doktor hanim. Zararsiz, ufak öksürüklerle ciddi akciger enfeksiyonlarindan kaynaklanan öksürükleri nasil ayirt ederiz?" diye sordum ben de.  Bizi oldukca rahatlatan üc sey anlatti:

1) Ciddi bir akciger enfeksiyonu cok yüksek olasilikla (%99 kadar yüksek bir olasilikla) yüksek ates esliginde seyreder. Dolayisiyla cocugunuz ates olmadan öksürüyorsa rahatlayabilirsiniz. Elbette basit üst solunum yolu enfeksiyonlari da ates yapar. Ama akciger enfeksiyonlari genelde bakteriyel kaynaklidir. Ates cok yükselir, cocugun genel durumu da farklidir. 
2) Ciddi  bir akciger enfeksiyonunda, bronslarin dolmasi durumunda cocuk öksürürken, nefes alip verirken "hirlar", öter. Normalde duydugunuz nefes ve öksürük sesinden farklidir. Nefes alip verirken normale göre zorlanir. Fark edilir.
3) Uzayan öksürük akcigere inmis öksürük demek degildir. En basit grip vakasinda bile, tüm belirtiler kaybolduktan sonra öksürük haftalarca devam edebilir; normaldir. (Kendimden de biliyorum, öyledir).

Bu yil herzamanki doktorumuzun muayenehanesinde bir baska doktor daha calismaya basladi. Bazen de o muayene etti sincabi. Ardarda kuru öksürük kriziyle gecen bir iki gecenin ardindan muayeneye gittigimizde,bize sorunun odadaki kuru hava oldugunu, sadece basucuna nemli bir bez ya da havlu asmamizi önerdi. Bunu zaten yaptigimi söyleyince "öyleyse yatmadan önce odadaki havanin buharlanmasi, nem miktarinin arttirilmasi iyi olur" dedi. Türkiye'deki es-dost cocugundan alisik oldugum icin "buhar makinesi mi almaliyiz?" diye sordum. "Yoo, hic gerek yok, cocuk yatmadan önce odada kapagi acik bir su kaynatma cihazi calistirin yeter" dedi :) Icimdeki herseyi didikleyen annenin ayaklandigi bir gündü. "En kötü ihtimale karsi, bir öksürük surubu yazmayi düsünür müydünüz?" diye sordum. "Bence hic gerek yok, hem yazsam bile ise yariyor mu sizce o öksürük suruplari?" diye yanitladi. Gülümsedim; dogru, uzun zamandir bu izlenimi tasiyordum ben de. Sincabin öksürügünü kesmekte gercekten ise yaradigini hissettigim hic bir surup olmamisti o güne dek.

Evet, öksürük bazen cok ciddi bir hastaligin belirtisi olabilir. Kroniklesebilir, ihmale gelmez, ciddiye alinmalidir. Ama cocuk hastaliklarinin büyük cogunlugunda öksürükten asil rahatsiz olanin cocuktan cok, etrafindaki büyükler oldugunu seziyorum. Icimizden biri endiseli bir tonda "Öksürüyor bu?...", ya da "Gecmedi su öksürügü hala..." demeye görsün, odadaki bütün yetiskinlere bulasiyor endise. Asil önemli olanin, öksürügün sebepleri ve pratik basa cikma yollari konusunda bilgilenmek oldugunu düsünüyorum.

Dün bambaska bir sebeple doktor muayenehanesinde beklerken bir yaziya denk geldim. Tam da demek istedigim seyi anlatiyordu. Aynen aktariyorum simdi. Bunlar telif hakki vb.den bagimsiz her anne-babanin bilmesi gereken seyler. Cocuklarda görülen 6 cesit öksürükten bahsediyor ve her birinde nasil davranmamiz gerektigine dair öneriler siralaniyor:

---
Soguk alginligi öksürügü ( Produktif öksürük yani) :
Klasik öksürük. Nezle ya da ses kisikligi esliginde görülür. Sebebi cogunlukla virüslerdir. Bunlarin disinda belirtiler de varsa ya da öksürük iki haftayi gecmesine ragmen düzelmemisse doktora gidilmelidir. 6 aydan kücük bebeklerde öksürük mutlaka gecikmeden, beklemeden doktora gitmek icin bir sebeptir.


Ne yapilabilir?:
  • Bol su ya da cay gibi duru sivilar icirmek (Cay, bitki ya da meyve cayi tabii, siyah cay degil)
  • Ortamdaki havanin nem oranini yükseltmek (En basitinden kaloriferi kisin, kapatin. Buna karsilik cocugu kalin giydirin)
  • Geceleri uyurken cocugun vücudunun üst kismini yükseltin. Bu solunumu kolaylastirir ve iltihabin daha kolay akmasini saglar. (Bebeklerde silte altina büyük bir klasör koymak ise yarar) (Benim notum: Sincabin gece öksürüklerinde en cok ise yarayan sey budur. Cocuklar biz yetiskinler gibi gece uykularinin arasinda da bogazlarini temizleyemiyor sanirim. Ya da kücücük bogazlari bizimkinden daha kolay tikaniyor. Öksürügü varsa, mutlaka gece yatmadan arti bir yastikla takviye ediyorum bu yüzden. Bazen o da yetmez, gece kalkip 15-20 dk. kadar kucagimda yari oturur pozisyonda tutarim. Kendi kendine bogazini temizlemeye basladigi hemen farkedilir, sonra da uykuya dalar hemen. Bebeklerde basin altina ek yastik yerine, silte altina yükseltici herhangi bir sey öneriliyor. Cünkü zaten bebeklerin normalde de yastiksiz, pürüzsüz yüzeyde uyumasi tavsiye edilir. O yüzden yattigi yüzeyin üst kisminin bütün olarak alttan yükseltilmesi gerek.)
  • Sirta ya da gögüse cocuklara özel bronsiyal balsamlar sürülebilir. Isitici bir etkisi vardir ama bazi ciltler alerjik reaksiyon gösterebilir (Benim notum: Bu tür ürünler yogun eterik yag iceriyor genelde. Okaliptüs, Kafuru, Nane, vb gibi. Bu tür eterik yaglar 6 aydan kücük bebeklerde kullanilmamasi gerekiyor. Bir kac damlasi bile solunum yollarinda bir tür felc yaratip daha ciddi sorunlara yol acabiliyor cünkü. Sahsen Vicks de kullanmiyorum. Cünkü icindeki temel yag bitkisel degil. Vazelin, yani petrol türevi. Bu tür bir ürün mutlaka doktora sorup, eczaneye danisip alinmali bence.) 
  • Rezene, anason ve kümmel (bu Almanca'si, Türkce'de Karaman kimyonu diye biliniyor olabilir. Bildigimiz kimyondan tamamen farkli) tohumlarini iceren bir öksürük cayi yapilabilir. Ihlamur ve diger cicek caylari alerjiye sebep olabileceklerinden dikkatle kullanilmalidir. Öksürük cayi tatlandirilarak verilebilir. 
  • Klasik gögüs sargisi. Gögüs üzerindeki isi kan dolasimini arttirir ve böylece iltihabin sökülüp atilmasini kolaylastirir. (Bu yöntem Almanya'da cok kullanilan geleneksel bir tedavi yöntemi. Türkiye'de de benzer uygulamalari duyuyorum. Gögüse isitilmis herhangi bir seyin -patates örnegin- sarilmasi mantigina dayaniyor. Ama rastgele degil, bir bilence yapilmali bence; baslibasina uzmanlik konusu)
Kuru öksürük (Gicik)
Zaten tahris olmus bogazda, soguk hava ya da kuru kalorifer havasinin, ev tozunun, ince tozun ya da küf gibi alerjenlerin tetiklemesiyle olusur.  Nöbet seklinde gelebilir; agri/aciya sebep olur, bogazi temizlemez.


Ne yapilabilir?
  • Ilik dus
  • Ortama nemli bez ya da havlular asmak. Kaloriferi kismak, cocugu kalin giydirmek.
  • Inhalasyon
  • Balli ilik süt ya da cay bogazi yumusatir. (Sütün bogazda balgami arttirma özelligi oldugunu biliyorum. Bu yüzden produktif öksürükte önerilmez. Bunun tek istisnasi anne sütü alan bebekler; onlara süt yasagi yok :) )
Bronsit:
Akut bronsitin sebebi cogunlukla virüslerdir. Genellikle cocuk öncesinde bir nezle ya da bogaz enfeksiyonu gecirmis olur. Bronslarin yüzeyinin iltihaplanmasiyla öksürügün sesi degisir. Brons iltihabi, kaslarin kasilmasina sebep olacak kadar ileri düzeydeyse  tikayici  (obstruktif)  bronsitten bahsedilir. Cocuk özellikle nefes verirken islik sesi gibi "ötüyorsa", gecikmeden hemen ayni gün doktora gidilmelidir. Soluk verirken herhangi bir zorlanma hicbir zaman normal degildir ve acikliga kavusturulmasi gerekir. Cocuk ne kadar kücükse, doktora o kadar cabul gidilmelidir! Antibiyotik tedavisi gerekebilir.


Neler yapilabilir?
  • Doktor tedavisine ek olarak,
  • Dinlenme, temiz hava, bol sivi
  •  Gögüs sargilari ve iltihap sökücü caylar
Croup sendromu (Yalanci difteri öksürügü):
Tipik özelligi özellikle gece uykudan uyandiran ve köpek havlamasini animsatan (tok sesli) bir öksürüktür. Ses kisikligi da görülür. Cocugun nefes alisi belirgin sekilde duyulur. Bu hastalikta iltihap girtlakta, ses telleri civarindadir ve buradaki dokularin sismesiyle solunum yolu daralir. 9 ay-5 yas arasi cocuklarda cok görülür (Gercek croup öksürügü sadece difteride görülür ve cok nadir rastlanir) . Sebebi  genellikle virüsler, islak.soguk hava ve hava kirliligi ve ortamda sigara icilmesidir. 


Ne yapilabilir?
  • Sakin olun, cocugunuzu da ancak böyle sakinlestirebilirsiniz. 
  • Cocugunuzu dik tutup bir battaniyeye sararak balkon ya da acik pencere önüne getirin. Serin hava solumasini saglayin.
  • Daha önce benzer bir kriz yasamissa, doktor tarafindan bir kortizon fitili verilmis olabilir. Fitile ragmen gecmeyen krizlerde hemen hastaneye gidin.
  • Cocukta bir egilim belirlenmisse, önleyici olarak serin, nem orani yüksek  ve temiz havali odada uyumasina dikkat edin.  Bütün evde sigara yasagi!
Bogmaca öksürügü:
Asilanmis cocuklarda da görülebilir. Sebebi bakteriyeldir. Özellikle geceleri gelen agir, kusmaya sebep olacak sekilde tikayan öksürük kriziyle kendini belli eder. Mutlaka doktora gidilmelidir. Teshis ne kadar erken konursa, iyilesme o kadar hizlidir. Antibiyotik tedavisi gerekir.


Aliskanlik öksürügü:
Genellikle bir soguk alginliginin ardindan acik agizla, havlar sekilde öksürük. Genellikle cocuga bir sey soruldugunda ya da bir sey istendiginde. Baska bir belirti yoksa, aliskanlik öksürügünden bahsedilir. Cocuk uykusu arasinda ya da dikkati dagildiginda öksürmez.


Ne yapilabilir?
Zor gelse de öksürügü duymamazliktan gelin. Cocugun bunun disinda yeterli ilgi,alaka gördügünden emin olun.


---

Farkettiysen makalede bahsedilenler bir yana, öksürükte kullanilabilecek özel caylara, sogan ya da turptan imal edilen ev tipi dogal suruplara, gögüs sargilarina vb.ne hic girmiyorum. Cünkü sincaptaki tecrübem, cocuklarin bu tür seylere karsi icgüdüsel bir direnisi oldugu yönünde. Sincabin mottosu su: "Rezeneli bal hayir, aspartamli öksürük surubu evet!" Dolayisiyla teoriden cok iyi bildigim bu receteleri, pratikten onaylayarak sunamiyorum. Ama bende ise yarardiklari bir gercek. Belki de "Hindibanin öksürükle imtihani - II" ya da "Yetiskinlerde Öksürük" baslikli bir yazi daha yazmaliyim.

Yalniz öksürük konusunda bu kadar laf üretme kapasitemin oldugunu ben bile bilmiyordum!

Pazar, Aralık 25, 2011

Çömeliniz hanımlar, beyler!

Bir doktor muayenehanesi düsün. Kapidan ilk girdiginde her sey normal. Kabul bankosu orada, sekreter arkasinda mesgul, koridor boyunca duvarlara asilmis fotograflar. Bekleme odasi da bildigin gibi. Koltuklar, sandalyeler, duvarda ilginc resimler, sehpada okumak icin dergiler...

Bekleme odasina gecip oturuyorsun. Eline bir dergi alip karistirmaya basliyorsun. Dergi ardina dergi... Cok hasta var. Sıkılmaya başlıyorsun. Çıkıp koridorda biraz volta atmaya basliyorsun. Duvardaki fotograflar ilginc gercekten. Doktorun egzotik kültürlere ilgisi oldugu hissine kapiliyorsun. Bağdaş kurup oturmus bir seylerle ugrasan bir Amazon yerlisi... Geleneksel giysi (ya da giysisizligiyle) ve süslemeleriyle dikilen bir Afrika yerlisi; ciplak ayaklari kirmizi topraga bulanmis... Basinin altina alcak, ahsap, tabureye benzer bir seyi yastik gibi almis, topragin üzerine uzanmis uyuyan bir Hintli...

Bu sirada doktorun sekreteri kabul bankosunun arkasindan cikiyor. Ayaklari corapli ama ayakkabi yok. Gayet ev hali yani :) Aslinda sasiracak büyük bir sey de yok diyorsun. Bu ülkede özellikle genc, ögrenci ve alternatifler arasinda yazin sicak günlerinde ayakkabisiz, ciplak ayakla sokaklarda dolasmak aliskanligi var. Belki o da onlardan biridir.

Muayene odasina aliyorlar. Doktor az sonra gelecek, böyle buyurun. Kapi arkandan kapaniyor. Odada sandalye olmadigini farkediyorsun. Tuhaf sey, bir muayene odasi sandalyesiz olur mu? Herhangi bir sebepten alip geri getirmeyi unutmus olacaklar... Doktor sandalyesinin olmasi gereken yere bakiyorsun. Orada sadece  yüksekligi ayarlanabilir bir tabure var. Eh, bu da ilginc bak.

Ayakta beklemenin verdigi tuhaf ic huzursuzluguyla, elini kolunu nereye koyacagini bilemeden dikilmeye basliyorsun. Doktor gecikiyor. Cok can sıkıcı bir durum. Gelip de taburesine oturdugunda sandalyesizligini en nazik nasil ifade edecegini düsünüyorsun. Sen söylemeden o farkedecek gerci. Tuhaf, gercekten tuhaf...

Dikilip duvarlari seyretmeye basliyorsun.  Doktor taburesinin oldugu duvarin arkasinda bir fotograf var yine. Egzotik ülkelerden degil, Japonya'dan. Gayet metropol halli bir yerde, bir otobüs duraginin  fotografi. Iki kadin ve bir adam görülüyor durakta. Bir de bos bank. Hayir hicbiri oturmuyor. Iki kadin ayakta dikilmis sohbet ediyorlar. Adam kenarda yere cömelmis, kollarini kavusturup dizlerine dayamis, etrafi seyrediyor. Durusunda gayet Anadolu köylülerini animsatan bir sey var diyecekken tam...e, tabii, cömelmis :) Anlar gibi olmaya basliyorsun.

Derken doktor cikip geliyor. Elindeki hasta dosyasi ve kendine güvenle gelip elini uzatisi olmasa doktor oldugunu anlamayabilirdin yalniz. Üzerinde düz beyaz, kisa kollu bir tisört, krem renkli bir bermuda pantolon var. Ayaklari ciplak. Ciplak derken, yani gercekten. Ayakkabi yok, corap yok.

Hayal gücümü falan calistirmiyorum. Ben gercekten gittim böyle bir muayenehaneye. Elini sıktım böyle bir doktorun. Muayene görüsmesi oracikta, ayakta dikilerek yapildi. Doktor sonunda receteyi yazmak ve notlar almak icin bilgisayar kullanmasi gerektiginde, hayir, tabureye oturmadi. Onu dizlerini dayayip, bilgisayara daha  rahat egilebilmek icin kullandi.

Rutin görüsmenin sonunda konu bir sekilde arkasindaki fotografa, cömelmis Japon'a ve onun bize bir sey söylemek isteyip istemedigine geldi ;) Doktor anlatmaya basladi:

Biz modern dünyanin insanlari oturup kalkmamizda, hareketlerimizde ve hareketsizligimde anatomimize aykiri seyler yapiyorduk. O (doktor yani) meslegi icabi bu türden hatalari düzeltip, tedavi etmekle sorumlu oldugu icin biliyordu bunu. Ayrica ilgi duyup arastirdikca geleneksel toplumlardaki dogrular dikkatini cekmeye baslamisti.

Insan bedeni, uzun süreler boyunca bacaklarimizi asagiya sarkitip yüksekce düzlemlerde (koltuk-sandalye yani) oturmamiz icin yapilmamisti. Insan bedeni yürümek ve hareket etmek icindi. Bir arastirmaya göre bir Tas Devri insani günde ortalama 17 (kimilerine göre daha da fazla!) km yürümekteydi. Modern insanin bir günde yürüyerek katettigi ortalama mesafe 1 km bile degil. Ilkel toplumlarda insanlar modern toplumlardakinden daha cok yürürler. Iklime bagli olarak ayaklarinin bastigi zeminle temasini kisitlayan, ayagi anatomik acidan normal durusundan fakli sekillere sokan ve havasiz kalmasina yol acan ayakkabilar giymezler.  Varacaklara yere ulastiklarinda ayakta dikilerler ya da cömelirler. Uzun zaman oturacaklarsa yere bagdas kurarlar. Modern insanin ne yaptigi ise malum. Her gün yapiyoruz. Yapmadigimiz anlar yaptigimizdan daha az denebilir. Su anda senin yaptigindan da, kendi yaptigimdan emin oldugum kadar eminim :) Konu hatta dönüp dolasip -belki de benim bir Turca olmam sebebiyle, ama benim yönlendirmemle degil kesinlikle :) - alaturka tuvaletin yararlarina geldi. Ilkel toplumlarda da, pek cok Dogu toplumunda da, o önemli, büyük is cömelerek görülür(dü). Modern toplumlarda ise oturarak. Oysa cömelme pozisyonunda bagirsaklar daha kolaylikla ve tam olarak bosalir. Bu yüzden Bati toplumlarinda kalin bagirsak ve rektal sorunlar dünyanin diger yerlerinden daha cok görülür. Dedi doktor. Bebekler ve kücük cocuklar bunu bilirler. Bebekler yatar pozisyonda bile kakalari geldiginde bacaklarini karinlarina cekerler. Kücük cocuklar gidip bir köseye cömelirler. Dedi doktor. Günlük yasamimizda en azindan daha az oturmak, daha cok yürümek, vücudumuzu daha cok hareket ettirmek ve anatomimize daha uygun dinlendirmek  icin kücük düzenlemeler yapabiliriz. Dedi doktor.

Doktor muayenehanesinden duyduklarimin saskinligiyla ciktim. Gayet akla yakin seylerdi tabii ki söyledikleri. Sadece Batili egitim almis birinin agzindan duymak tuhaf geliyordu. Eve gidince uygulamaya basladim. En kolayi terlikleri cikarmak oldu. Zaten cocuklugumdan beri sevmezdim :) Sonunda  "doktor tavsiyesi" gibi sıkı bir bahane bulmus oldum. Artik yazin evde ince bir corapla ya da corapsiz, kisin corap üzerine Anadolu usulü bir patikle ama her durumda terliksiz dolasiyorum. Disarida ayakkabilarimi cikarmak konusunda hala cesaretim yok ama doktorla tanismamdan öncesinde bile topuklu ayakkabi giymeyi birakmistim. Yasamimin en yerinde kararlarindan biridir. Son yillarda daha cok nehir kiyisi gezilerinde, pikniklerde ciplak ayakla cimenler üzerinde dolasmaya calisiyorum.

Özellikle bilgisayar basinda oturmak yerine bir dönem dizlerimin üzerinde dikilerek bilgisayar kullanir oldum. Evet, bu cok rahat bir pozisyon degil. Dizlere yükleniyor. Ama böyle olmasi daha iyi. Insanin bilgisayar basinda isini kisa tutmasina yol aciyor :)) Son zamanlarda bu huyumdan vazgectim. Yazilarimin uzayan boyutundan anlasilacagi üzere. Yine baslamak istiyorum.

Gittikce daha cok yerde oturur, cömelir oldum. Zaten insanin kücük bebegi, cocugu varsa  zamaninin cogunu yerde gecirmeye basliyor. Ben sadece bunu bilincli ve tutarli olarak yapmaya basladim. Sincapla oyun zamanimizin cogunu yerde geciriyoruz. Bazen artik o evde yokken bile, bir an oturmam gerektiginde cömeldigimi ya da yere bagdas kurarak oturdugumu farkediyorum. Ilginc olan sincap da seviyor bagdas kurmayi. Bu anaokulundaki standart oturma sekilleri. Sabahlari halka seklinde toplandiklari rutin bir bulusmalari var ve bagdas kurarak oturuyorlar. "Sana bir sey gösterecegim, gel, bak" dedigimde otomatik yanima gelip yere bagdas kuruyor :)  Oturma odasinda bir sey yiyeceksek kücük bir sofra bezi üzerinde yerde yiyoruz. Dökme sacma riskine karsi ayni zamanda.

Cocuklugumda yer sofrasinda yemek yenen evlerde cok bulundum, yerde cok yemek yedim. Aliskinim bir taraftan ve diger taraftan tatli cocukluk anilarinin canlanmasi hosuma da gidiyor :) O evlerde ayrica oturmak icin ince bir minder ve sirtini dayamak icin ici saz ya da samanla dolu sert bir arkalik olurdu. Insanlar buna bagdas kurma ile cömelme arasi bir degisik sekilde otururlardi. Ben bu oturma seklini merakla taklit ederdim ve yerde oturmanin en rahat sekillerinden biri oldugunu kesfetmistim. Simdi oturmus bunlari bin yil öncesinin unutulmus adetleri gibi yaziyor olmam da bir tuhaf dogrusu.

Artik otobüslerde ya da benzer yerlerde bos koltuk olsa bile daha az oturuyorum. Agirligimi herhangi bir tarafa vermeden dengeli bir sekilde dikiliyor ya da ortam uygunsa kücük voltalar atarak beklemeyi tercih ediyorum. Ilk tanistigimiz zamanlarda esime "bos koltuk var, otursana" demekten bir hal olmustum. O da "bugün cok oturdum zaten, biraz da dikileyim" derdi hep. Meger bir bildigi varmis :))

Yürümek ise ailecek en sevdigimiz seylerden biri. Ben cok ve hizli yürüyen bir babanin kiziyim; bütün ergenlik dönemim Ankara sokaklarinda babama yetisebilmek icin pesinde kosturmakla gecti. Bu yüzden gayet idmanliyim ve hizli yürürüm :D Iki saatlik ritmik bir yürüyüsün omurgam üzerindeki etkisini aninda, somut bir sekilde hissediyorum: Boyum uzuyor :)  Kisin biraz oyunbozanlik etsem de yazin mümkün oldugunca her yere yürüyerek gitmeye calisirim.

Doktor beyin anlattiklarini böylesine yasamima entegre etmis yasayip giderken 1,5 yil kadar önce internette "Cömelmek sagliktir" baslikli bir yaziya rastladim. Haliyle baslik ilgimi cekti, hep yazmak istedigim yazinin özetiydi :) Hemen okudum. Yazida bagirsak sorunlari ve omurga sorunlari disinda bir sorun daha cömelmeyisimize baglaniyor: Normal doguramamamiz (Elbette bunun baska sebepleri de var. Uzun ve detayli bir konu). Bu tespit bende hemen bir cagrisim yaratti. Cömelmek gercekten de dogurma pozisyonu. Hamileligimin son haftalarinda gittigim dogum hazirlik kursunda ebemiz bize sürekli cömelerek  esneme hareketleri yaptiriyordu. Egzersizlerin birinde daire seklinde dizilip cömeliyor ve ellerimizle ayak bileklerimizi kavrayip kücük adimlarla odayi bastan basa dolaniyorduk. 15 dev göbekli kadinin penguen ya da ördek gibi badi badi sallanarak ilerlemesi görülmeye degerdi. Ebe bize bu egzersizleri doguma kadar evde de yapmamizi söylemisti.

Dogum basladiginda takip ettigim Alman gruplarindaki annelerin tavsiyesine uyarak sancilarin dayanabilir oldugu süre boyunca evde kalmayi tercih ettim. (Ama ben sana bunu tavsiye etmiyorum. Her dogum farklidir. Ic sesine uy). Böylece toplam 6 saat süren dogumun ilk 3 saatini evde gecirdim ve icgüdüsel olarak her sancida dogru bir pozisyon bulmaya calistim. Uzanmak ya da oturmak sancilari berbat bir sekilde arttiriyordu. Cömelmek, bir duvara dirseklerine kadar dayanarak sirtini esnetmek ve bu pozisyonda dikilmek, bir de diz ve dirseklerinin üzerinde yüzükoyun dikilmek (dört ayak üstünde, bir kedi gibi) sanciyi azaltan rahat pozisyonlardi. 3 saatin sonunda "artik zamanidir" deyip hastaneye gittik. Yaptiklari ilk is beni bir gözlem odasinda sirtüstü yatirip adini unuttugum su ünlü makinaya baglamak oldu. Bundan sonra dogumun bitimine dek yatakta dogrulmama bile izin vermediler. Sanciyi daha kolay atlatacagimi sezerek icgüdüsel olarak dogrulmaya kalkistigimda, ebe telasla odaya dalarak "kayit bozuluyor, kayit bozuluyor!" dedi ve pozisyonumu "düzeltti". Gaaayet kayit altina alinmis bir dogum yapmis oldum böylece. Bana kalsa, modern tibbin kalelerinden birinde dogursam da, pozisyon acisindan daha "ilkel" bir dogumu tercih ederdim...

Bazen bir toplanti organize ettigimi hayal ediyorum. Kapiyi acip disarida bekleyen katilimcilari iceri davet ediyorum. Bos odaya bakan gözleri saskinlikla bana dönmeden az önce "Çömeliniz hanımlar, beyler" diyorum :)

Verdikleri tepkiyi izlemek eglenceli olurdu. Sanirim herkes bir an duraksardi. Sürü psikolojisinden daha kolay kurtulan bir ikisi, sanirim ertesi gün arkadaslarina anlatacak eglenceli bir sey bulmus olmanin da heyecaniyla cömelirdi. Cogunlugun ne yapacagini cok kestiremiyorum.  Sanirim saglik sorunlari gerekcesiyle cömelemeyeceklerini bildirenler olurdu. Onlara tabii sandalye tedarik ederdik. Bir de hicbir sart altinda cömelmeyeceklerini bildirenler olurdu diye düsünüyorum. Hatta bu yüzden toplantiyi terketmeyi tercih edenler... Onlara giderlerken önceden hazirlamis oldugum bu yazinin fotokopisini takdim ederdim :) Kalanlara ise toplantinin uygun bir aninda... Toplantiyi baslangicta terketmis olanlara yaziyi daha sonra tek baslarina kaldiklari, sakin bir anda rahatca koltuklarina kurulup sonuna dek okumalarini tavsiye ederdim. Tavsiyeme uyarlarsa, onlar bile, evet sanirim onlar bile,  o an yerlerinden kalkip cömelirlerdi :)

*
Dipnot:  Bir yil önce bu yaziyi yazma niyetimden bahsettigimde "...bedenin oturmak için dizayn edilmediğini, eskiden filozofların da düşünürken yürüdüğünü, yürüyerek düşündüklerini söylüyor ve sürekli hareket etmeyi savunuyor, bununla ilgili rahatsız edici videolar hazırlıyor." tanitici cümleleriyle Marcel O'Gorman ile tanismama vesile olan Evren'e ve DogalAnneyim grubunda benzer bir konuyu  tartisarak en az 3 yildir yazmak istedigim konuyu tekrar gündemime tasiyan arkadaslarima tesekkürlerimle... :)

Perşembe, Aralık 22, 2011

Anne sütü yetmezse...

Bu kez yeni bir sey deneyelim; ben susayim, sen yaz. Var misin?
Konu BBY'a Google aramalari üzerinden en cok ulasan sorulardan biri:
"Anne sütü yetmezse"
"Anne sütünü arttirmanin yollari"
"Sütüm yetmiyor"

Bunlar anahtar sözcükler.
Bunu yazan anneye yanitin ne olurdu?
Ister yorumlara yaz, ister e-postayla gönder ben bu yaziya ekleyeyim.
Ister bildigin iyi internet sitelerini not et, ister motive edici kisisel tecrübelerini.
Ister öneri getir, ister derdini...
Ister felsefe yap, ister pratik ol.
Hatta blog görseli bile senden olsun.

Haydi bakalim, basliyoruz...
-|-

  • TSI ile 12:00 itibariyle acilis nurturia üzerinden annevebebisi'den :) Hakli tespitleri icin tesekkürler
"daha dun burdaki, yeni dogum yapmis arkadas yazdi iste; 2 haftada 600 gr alan ogluna bakan doktor, sut az, 2 ogun de mama ver demis. Bu zihniyetin oldugu yerde kimsenin sutu yetmez :) Ben artik bu konularda yazmaktan, konusmaktan biktim. Cunku bosa konusuyorum.. Her seyden once cocuklara doktorlarin degil, bebek hemsirelerinin, emzirme konusunda uzman ebelerin falan bakiyor olmasi lazim. Doktor dedigin, hastanin oldugu yerde olur. Onlar sorunlari cozmeye, hastaliklari iyi etmeye odakli. Mama firmalariyla anlasmali ya da salak falan degillerse, en azindan meslefi deformasyon yasiyorlar boyle durumalarda :) Ben Tr'de olsaydim, hababam sutumu sagsaydim, bi de haftada bir doktora tasisaydim bebegi, eminim daha ilk gunden mamaya bogarlardi bizim oglani..turkiye'de, sut arttirma yollarindan konusmadan cok once aslinda anne sutunun ne demek oldugunu anlamak ve anlatmak gerekiyor. Bunu insanlar, toplum, yetkililer tam manasiyla anlamadikca, biz 20 sene sonra da hala ayni seyleri konusuyor oluruz.Bence turkiye'de, cok titiz bir anne adayi olmakla ve cocugu "kontrol" icin doktora tasimakla, rahat rahat emzirebilme arasinda ters oranti var..Sutunu arttirmak isteyenler, once cocugu doktora tasimayi kessinler :) Sonra da cevredeki herkese ve hatta iclerindeki vesveselere bile kulaklarini tikasinlar :)"

Çarşamba, Aralık 21, 2011

İyilesmek üzerine...

Bugün canim bir sey yazmak istemiyor. O yüzden uzun zamandir arsivde bekleyen Almanca bir belgeseli yayinlamaya karar verdim. Almanya'nin düzeyine güvendigim kanallarindan birinde (3sat) yayinlandi. Adi Das Geheimnis der Heilung (Iyilesmenin Sirri):




Film modern tibbin alternatif tipla ve geleneksel bilgilerle el ele calisabileceginin örneklerini veriyor.
Modern tibbin umutsuzluguna ragmen, annesinin kuvvetli ic hesaplasmasi sebebiyle yasama tutunan bir bebekten,
Kapanmayan ruhsal ve bedensel yaralarindan bir tip doktorunun uyguladigi dokunma terapisi ile kurtulan genc bir kadindan,
Tekrarlayan ve tibbin artik yardimci olamadigi beyin tümörü rahatsizliginda Bach dinleyerek ve pozitif icsel görsellestirme yöntemi kullanarak sasirtici ilerlemeler yasayan Polonyali genc bir çellistten,
Kanser tedavisinde şamanik ayinlerde kullanilan türden monoton davul seslerini destek tedavi olarak kullanan onkologlardan,
Hemsirelerin operasyon sonrasi yaralarin bakiminda rutin yöntemler yaninda dokunma tedavisi (TT - Therapeutic touch) uyguladigi hastanelerden,
"Isleyis mekanizmasini bilmiyoruz ama ise yariyor. Neden kullanmayalim?" diyen tip doktorlarindan
bahsediyor.

Tüm örneklerde, geleneksel yöntem, uzman hekim kontrolünde, özel egitim almis uzmanlar tarafindan (ya da onun yönlendirmesiyle bizzat hastanin kendisi tarafindan) tibbi tedaviye paralel/destek olarak uygulaniyor.

Çarşamba, Temmuz 20, 2011

Yogurt raporu

Türkiye'den getirdigim mayalik yogurtla yogurt mayalamaya devam ediyorum. Gecen iki ay icinde kac kez mayaladim, sayisini bile bilmiyorum artik. Dogal maya ile yogurt yapanlara tuhaf gelebilir ama son bir kac yildir her yeni denememde üst üste kac kez (kac nesil) sorunsuz yogurt mayalayabiliyorum diye saymaktaydim ben. Dördü gectigim olmamisti.

Yogurtla yaptigimiz her seye bir tat geldi. Cacik keyif verir oldu. Yillardan sonra tekrar yogurt corbasi yapmaya basladim. Yogurt corbasi yapamayan bir beceriksiz olduguma inanip vazgecmistim oysa.

Mayaladigim yogurtlar bu sicak yaz günlerinde, fazla ugrasmadan 4-5 saatte oluyor. Sulu olsa bile o sinir bozucu sünen kivam yok. Böyle durumlarda daha cok ayran, cacik yapip yiyoruz. Eger cok beklerse (örnegin bütün bir gece) o zaman da kati kivami asip pütürlü bir kivama dönüyor. Cok da eksi oluyor.  Tam corbalik :) Yani artik mayaladigim yogurtlar benim anladigim bir dilden konusmaya basladi.

Yogurt eger buzdolabinda fazla beklerse yine eksiyor. Kefirden biliyorum ki bu maya bakterilerinin hala canli ve aktif oldugunun göstergesi. Yedigimiz yogurdun ölü degil canli oldugunu bilmek bile mutlu ediyor, canlandiriyor beni :) Nasil ki gercek süt oda sicakliginda bozulmaliysa (ve pastörize süt bozulmak bilmiyorsa) gercek yogurt da mayalandiktan sonraki günlerde de mayalanmaya devam etmeli.

Her sey yolunda gittigi icin, buzluga attigim maya ile bir deneme yapmadim henüz.

Talep üzerine blogda "yogurt" diye bir etiket aciyorum. Tüm yogurt yazilarini altina toplayacagim. Ilgilenenlere duyurulur :)

Salı, Temmuz 19, 2011

Ortanca sinirotu (Plantago media)

photo by Siebrand

Bugün nehir kenarinda yürürken, bir sinirotu, ciceklerinin farkli rengiyle dikkatimi cekti. Sinirotu cicekleri benim bildigim beyaz renkli olur. Bunlar acik pembe/leylak renkliydi. Sasirdim, emin olmak icin yapraklarina baktim. Genis yaprakli sinirotuna (Plantago major) benziyordu daha cok. Ama ondan daha kücüktü.  Henüz tanismadigim bir sinir otu türüyle karsi karsiya oldugumu farkettim. Eve gelince hemen doga kilavuzundan baktim. Plantago media imis. Ciceklerinin uzunlugu ve yapraklarinin boyu ile diger iki sinirotu türünün arasinda yer aldigi icin hem Latince de, hem de baska dillerde "orta (boylu) sinirotu " olarak biliniyormus. Örnegin Almanca'da "Mittlerer Wegerich" , Türkce'de ise "Ortanca Sinirotu". Türkce'de ayrica "oval yaprakli sinirotu" dendigine de rastladim ki, bu da yanlis bir benzetme degil hic. Ingilizce adi Hoary Plantain imis. "Aksacli sinirotu" yani. Buna bir anlam veremedim. Basbayagi pembe sacli bir sinirotu bu cünkü :)

Bu arada özellikle yaz kosularinda sinek, böcek isirmasindan muzdarip olan esime sinirotunu ögrettim. Kostugu yerler bu otla dolu zaten. O hatta kosuya baslamadan önce bir iki yaprak koparip sürüyormus ve bu yil hic böcek isirigi sorunu yasamamis :) Önleyici tip?! :)

Pazartesi, Temmuz 18, 2011

Cumartesi, dalindan orman meyveleri, ayni safa kremi, kayin agaclari

photo by Arthur Chapman

Cumartesi günlerimi planlamam. Esim ve sincap evde olunca, gün kendi rüzgarina kapilip gider; bizi de ardindan sürükler. Genellikle alisveris, biraz yürüyüs, biraz da evde tembellikle gecer. Gecen Cumartesi farkliydi. Planlamaya kalksam bu kadarini ne planlayabilir, ne de hayal edebilirdim.

Sabah kahvaltidan sonra hep beraber cikip alisverise gitmeye karar verdik. Daha apartmanin kapisindan cikar cikmaz yan binada oturan yeni komsumla karsilastik. 70 yas civari tek basina yasayan ak sacli bir teyze. Diger komsum gibi Romanya Almanlarindan. Bir hafta önce Pazar günü siddetli bir yagmur sonrasi, biz yürüyüsten dönerken, o da bahcesinden dönüyordu. Yagmurun yere indirdigi elmalari toplamaya gitmismis. Bize de topladiklarinin yarisini vermisti. Cocuklugumuzdan hatirladigimiz, market raflarina asla ugramayan türden, kücük, eksimsi, lezzetli elmalardan. Cok sevmistik. "Bahceye gidiyorum, yine elma vardir cok, benimle gelirseniz vereyim" deyince bu cazip davete dayanamayip pesine takildim sincapla. Baba tek basina alisverise yollandi.

Derdim sadece elma degil. Bu yasli hanimlarin kücük hobi bahcelerinde yetistirdikleri türlü otlari, sebze meyveleri falan merak ediyorum. Daha önce de diger komsumun bahcesine gitmistim. Bu kadinlarla ve mesgaleleriyle bir yakinlik hissediyorum. Galiba icerde bir yerlerde onlarla ayni yastayim :D

Yeni komsum bahceyi yillar önce esiyle beraber kurmus. O zamanlar torunlari henüz kücükmüs ve cocuklarin severek zaman gecirecegi bir bahce olmasini hayal ederek türlü türlü orman meyveleri dikmisler. Sincap calilardan kendisi kesfedip frenküzümü, bektasi üzümü, ahududu ve bögürtlen yemeye bayildi. Cilek de vardi ama olanlarin hepsi toplanmis, bir iki tane mini mini kalmis. Frenküzümünün benim bildigim kirmizisi disinda bir de siyahi vardi bahcede. Gerci tamamen gecmis, bir iki tane bulup tadina baktik. Tadi kirmizininkinden tamamen farkli. "Ilactir bu, ilac" dedi teyzem.

Elma agaci oldukca ilginc, asili bir agacti. Bir dali, teyzenin bize de verdigi erkenci elmalarla doluydu. Diger dalindaki elmalar henüz olmamisti. Onlar daha gec olgunlasan ve kisin yenen bir cinse aitmis. Ben yere düsen elmalari toplayip sirt cantama doldururken, komsum bana bir yandan kücük baharat bahcesini gösteriyordu. Adacayi, lavanta, kekik, iki cins nane, isirganotu ve selamotu (Türkce adindan emin degilim, Levisticum officinale) . Bu sonuncu bitkiyi taa Lesley Bremness günlerinden bilirim, görür görmez de tanidim. Ama bu ilk resmi tanismamiz ve tadina ilk bakisim. Komsum bu ottan bir tür eksili corba yapildigini söyledi.

Bu arada dikkatimi tohum kapsülleriyle ceken bir bitkiyi gösterip "bu cörekotu, degil mi?" diye sordum. Emin degildi, "bilmiyorum, bahcenin her yerinden cikiyorlar, cok güzel mavi cicekleri var" dedi. "Evet, cörekotu öyleyse"dedim. Cünkü cörekotunun (Nigella sativa) da öyle mavi cicekleri oldugunu biliyorum. Tohum kapsüllerinin icini kontrol ettik. Gercekten cörekotuna benzeyen siyah tohumlar vardi ama tohumlar bizim bildigimiz cöreotu tadinda degildi. Hic bir belirgin tadi yoktu. Cöreotu ailesinden bir benzer tür olabilecegine karar verdim. Ona cörekotuyla (yani yaklasik bu cicegin tohumuyla) Türk mutfaginda yapilanlari anlattim, cok sasirdi. Bir avuc kadar cörekotu vermeye söz verdim. Seneye yetistirmeyi deneyecek.

Bahcenin diger bölümünde sebzeler vardi. Basim büyüklügünde bir alabas beni cok sasirtti. Elma büyüklügünde olanlari görmeye alismisim :) Ayrica pancar (tamam artik kesinlikle eminim, simdi mevsimi!), kereviz, fasulye, isgin, maydonoz, biber, domates, patates vb. vardi. Alabasin Türkiye'de pek bilinmedigini söyleyince sasirdi. Yemegini yapiyorlarmis. Almanya'ya ilk geldigimde bamya ve semizotu bilmezliklerine sasirmam geldi aklima :)

Bahcenin dibine dogru bir agaca geldigimizde ise sasirma sirasi ondaydi. "Ayva..., bilir misiniz?" diye sordu. "Bilmez miyiz, elbette" dedim. "Nesini yaparsiniz?" dedi. Recelini, tatlisini yaptigimizi unutmusum galiba, "Öylece, elma gibi yeriz" deyiverdim :) Cok sasirdi. Sanirim onunki farkli bir tür, saskinligi bu yüzdendi. Sonbaharda oldugunda bana verebilecegini söyledi, "menun olurum" dedim :) Cig yenmeyen bir cins ise, yapacak bir seyler buluruz elbet. Ona Türkiye'de "ayva cok olursa, kis sert gecer" dendigini anlattim. Bilmiyormus, ama dogru olmaliymis cünkü her zaman cok ayvasi oluyormus :D (Burada kisin sert gecmedigi yil yok gibi...)

Bu arada teyze sincapla bana bektasi üzümü ve kayisidan yapilmis bir komposta ikram etti. Bahceyi gezerken orman meyveleri ve elma atistirip onu iciyorduk bir yandan.

Bahcenin girisinde ise öbek öbek aynisafa (Calendula officinalis) cicekleri vardi. Onlari anlatmayi en sona biraktim :) Cünkü günün büyük sürpriziydiler benim icin. Teyze bana aynisafalardan bir tür merhem/krem yaptigini anlatinca cok meraklandim. Cünkü cilt icin cok faydali bir bitki oldugunu biliyorum. Sincabin tüm bebeklik ürünleri aynisafa (Calendula) özlüydü. Banyosunda hala Calendula özlü sampuan ve dus jeli kullaniyoruz. Merhemi varisleri icin kullanyormus. Ama her türlü yaraya da iyi geliyormus. Geleneksel olarak hayvansal ic yag ile yapiliyormus ama melkfett (parafin bazli, vazelin benzeri bir mineral yag) da olurmus. Yarim kilo yag dikkatle eritilip iki avuc dolusu aynisafa cicegi (kücük kücük böllünmüs) ekleniyormus. Yag bu sirada "snitzel pisirecek kadar" sicak/kizmis olmaliymis. Cicekleri ekleyince düsük isiya alip bir süre yavas yavas pisiriliyormus. Sonra kenara alip bir gün bekletiliyormus. Cicekli yag sogurken cicekler de bu 24 saatte özünü iyice birakiyormus. Ertesi gün yine dikkatle düsük isida eritip cicekleri süzüyor, yagi temiz bir kavanoza doldurup uzunca bir süre kullanabiliyormusuz.

"Cicekleri daha gecen gün topladim, bakin yine bir sürü var. Bugün toplasam yarin yine cicek dolar burasi. Sizin icin toplayayim mi, denemek ister misiniz?" dedi. Istemez miyim! Hemen iki avuc kadar cicek icin sözlestik. Acelesi yok dediysem de "yok olmaz, tam simdi ögle sicaginda toplanmali" dedi. Dogru, bazi sifali otlar özellikle ögle sicaginda, eterik yaglari yogunken toplanmali.

Bu arada biz de, nehir kenarindan sehre yollandik. Terkedilmis, eski bir demiryolunda hoplaya ziplaya yürürken bir taraftan da elmasini kemiren sincap, "anne, biz bu bahceye yine gelelim" dedi :) Cok sevmis :)

Sehir merkezinde aynisafa merhemi icin kullanacagim tasiyici/temel yagin ne olacagini arastirmaya basladim. Ic yag her ne kadar geleneksel olsa da, benim icin olasilik disiydi. Kendimi vücuduma tereyag sürerken bile hayal etmekte zorlaniyorum :) Melkfett'in tam ne oldugunu bilmiyordum. Sorup sorusturdum. Eskiden o da hayvansal kaynakli imis ve sütü sagilan ineklerin catlayan memeleri icin kullanilirmis. Adi oradan geliyormus :) Fakat bugünlerde o da  mineral bazliymis hep. Alternatif dükkanlarin birinde satici kadina ne yapmaya calistigimi anlatip yardim isteyince saticinin gözleri parladi. Bana Calendula armagan edecek bir tanidigim oldugu icin cok sansliymisim :) Daha önce kendisi de denemis. Harika bir krem oldugunu söyledi. Özellikle dudaklarda, dudak kenarlarinda kisin yasanan catlaklara cok iyi gelirmis ki, kisin en büyük sorunlarimdan biridir. Bana mineral bazli ve daha uygun fiyatli bir alternatifin vazelin ya da melkfett kullanmak olacagini ama kremin hakkini vemek istersem hindistancevizi yagi kullanmamin daha iyi olacagini söyledi. "Biz dogal ürüncülerin bakis acisiyla hayvansal ve mineral bazli yaglar bir yana, bitkisel yaglar bir yana" dedi. Eh, ben de ayni fikirdeydim; paraya kiyip hindistancevizi yagi aldim :) Cünkü aklimda su yazi vardi :)

Eve döndügümüzde alisveristen dönen baba yemegi bile hazir etmisti. Yemekten sonra, aksama dogru, sincabin deyisiyle "büyük park"a gittik. Büyük, yasli kayin agaclarinin cevreledigi bir ormanimsi alanin ortasindadir bu park. Cantama su ve kitap aldim sadece. Su sincap, kitap benim icin. Daha önce de demistim ya, kayin agaclariyla aramizda gizli bir sey var. Yanlarindan gecerken bir sey oluyor; sanki bir sey sarip sarmaliyor, ürperiyorum. Bir tanesi bile yetiyor. Kayin ormanindan gecerken hissettiklerimi anlatamam. Parkta sincap oynarken, ben kitaba gömüldüm. Adi Simdi'nin Gücü. Eckhart Tolle'nin. Aylar sonra yeniden ana yogunlasma, farkindalik, "simdi ve burada" nin pesindeyim. Kitapta anlatilanlari en kolay doganin kucaginda anlayabildigimi ve uygulayabildigimi farkettim. Kayin agaclari sahittir. Eve geri dönerken sincabin cikardigi büyük capli kiyamete ve cileden cikan babasina ragmen, sükunetimi ve huzurumu korumayi basardiysam, bu da Simdi'nin Gücü sayesindedir.  Kayin agaclari buna da sahittir.

Kayin agaclarinin bilmedigi  -ya da bilip bilmemezlikten geldigi- su ki, eve vardigimizda kapimizin önüne birakilmis bir kesekagidi dolusu aynisafa cicegi ve kafam büyüklügünde bir alabasin yarisi bizi bekliyordu :) Komsum sagolsun, üstelik bahcedeki iki tür Calendula'dan da toplamis. Biri bu, digeri de su. Komsuluk ne güzel, ne güzel sey :) Komsuma bir avuc cöreotu, bir kase findik ve kabak cicegi dolmasinin tarifini götürecegim. Hep ciceklenen ama bir türlü meyve dökmeyen kabaklari varmis. Ciceklerinin yenebildigini duyunca da cok sasirdi. Cok sasirdigim ve cok sasirttigim bir gündü gecen Cumartesi :)

Aynisafa kremine gelince...
Internette biraz arastirdim. Ic yag, vazelin, melkfett disinda dogal bir tasiyici yag alternatifi de balmumu-zeytinyagi karisimi imis. Aklima bitkisel bazli olarak, hindistancevizi yaninda kakao yagi da kullanilabilecegi geliyor. O da pahali ama oldukca dogal ve saglikli bir yag. Yillar önce kizkardesimle günes kremi yerine (koruma amacli degil, bronzlasma amacli) kullanmisligimiz vardi. Hey gidi genclik, hey :D Balmumu-zeytinyagi orani icin tam ölcü yok elimde, ama isteyen olursa arar bulurum. Klasik tarif 500 gr tasiyici yag, iki avuc dolusu cicek seklinde.

Benim yaptigim sekliyle gerekli malzeme 200 gr soguk preslenmis hindistan cevizi yagi ve bir avuctan biraz fazla ayni safa cicegi...

Normal oda sicakliginda kati olan yagi erittim. Eriyip gerekli isiya geldigini görünce elimle kücük kücük bir iki parcaya ayirdigim cicekleri ekledim. Yag cicekleri tamamen örtmeli. Hindistancevizi yagi kullanmanin bir avantaji cok yüksek isilara dayanabiliyor olmasi. Yakma riski yok denebilir. Bir diger avantaj da, mutfakta kullanilan kap kacakla calisabiliyor olmamiz. Yagin kendisi zaten yenebilen, mutfakta kullanilan bir yag. Ocagi en düsük isiya ayarladim. Benim 9 ölcekli ocagimda 1 dereceye yani. Yarim saat kadar (cünkü tüm tariflerde böyle söyleniyor) cicekli yag ince ince kaynadi. Yarim saat sonra yagi ocaktan alip kenara koydum. Günün büyük kismi boyunca sivi kaldi. Ancak 12 saat kadar sonra tekrar katiya döndü. 24 saat sonra düsük isida tekrar erittim. Ince bir müslin bezden süzdügüm yagi, hemen temiz bir kavanoza doldurdum. Hindistancevizi yagi kullandigim icin buzdolabinda saklamaliymisim. Sicak yaz günlerinde kivami siviya yakin olurmus yoksa. Baska türlü bür yag kullanildiysa, krem oda sicakliginda da saklanabilirmis.

Ben kremi hazirlarken fotograf cekmedim. Surada tüm asamalarinda fotografi cekilmis bir tarif var. Bu tarifte 60 gr bitkisel kati yag, 10 gr bitkisel siviyag ve 6 gr kuru cicek kullanilmis.

Biraz cicek artti. Onlari da kurutuyorum. Cayi yapiliyormus cünkü :) 

Önüme birakilan günleri seviyorum. Benim planladiklarimdan daha güzeller cünkü :)

Güncelleme: (21. Temmuz. 2011) Az önce okudugum su Kardes Bitkiler yazisinda da zeytinyagi ve balmumu ile yapilan bir aynisafa merhemi tarifi var. Mürver ve sari kantoron kremleri de cabasi :) 

Çarşamba, Temmuz 13, 2011

Annenin mucize kokteyli kapsülden süte karsi

Dün Süddeutsche Zeitung'da iki yazi okudum. Biri tam bir komedi, digeri oldukca ilginc ve bilgilendirici. Birinciyi komik yapan ise ikinci...

Birincinin basligi Kindermilch aus Kapseln - Latte macchiato für Babys (Kapsülden cocuk sütü -  Bebekler icin Latte macchiato). Hem kahve, hem  de bebek mamasi üreten ünlü bir uluslararasi gida devi, sonunda bu iki üründe sahip oldugu know-how'i bir araya getirerek yepyeni bir ürün ortaya cikarmaya karar vermis. Isteyen anne babalar bundan böyle mamayi kapsülle alip verebilecekmis bebeklerine. Gittikce yayginlasan kapsüllü kahve makinelerindeki teknolojiye cok benzer bir sekilde süt/mama otomati seklinde calisan makinelere, bebekler icin mama veya kücük cocuklar icin süt tozu iceren kapsüller yerlestirilecek, bir kac dakika icinde sicak su ile hem hijyenik, hem pratik mama hazir olacakmis. Kapsüller kahve makinelerindeki gibi alüminyumdan degil, plastikten olacakmis. 0-36 ay arasi icin düsünülmüs 6 degisik mama varmis. Makine 202 Euro, kapsüller 1.5 Euro'dan satilacakmis. Makine internet üzerinden üyelikle, kapsüller de yine internet üzerinden ya da eczanelerde satilacakmis. Ürün müdürü yüksek fiyata ragmen ürünün ilgi göreceginden eminmis. Sagladigi hijyen, güvenilirlik ve pratiklik sebebiyle...

unclutter'i ben yaziyor olsaydim, bu ürün unitasker wednesday kategorisi icin harika bir adaydi. Ama yine de ürünün Türkiye'de cok ilgi göreceginden emin gibiyim.

Gelelim ikinci habere... Simdi yüzünüzdeki o bastirilmis kahkahanin izlerini siliniz lütfen. Mucizeler ciddiyet gerektirir. Haberin basligi Muttermilch: Functional Food der Natur, Mamas Wundercocktail (Anne sütü: Doganin islevsel gidasi, Annenin Mucize Kokteyli). Haberde belirtildigine göre, anne sütünün icerigi  bebegin yasina ve hatta cinsiyetine, ayrica annenin icinde yasadigi yasam sartlarina ve bugüne dek bilinmeyen pek cok baska faktöre bagli olarak sürekli degisiyor. Bu bilgiye cok da yabanci degiliz zaten. Fakat bunu tam olarak nasil yaptigi benim icin uzun zaman bir sirdi.

Ayrica anne sütü yenidoganlarin virüs ve bakterilerle savasimini destekliyor, belli hastaliklara olan egilimini engelliyor ya da (ilginc bir sekilde) arttiriyor, bazen bütün bir gen grubunun aktivitesinde degisikliklere yol acabiliyor (Bu konu bir ara Emziren Anneler grubunda tartisilmis ve dogumdan sonra anne sütü araciligiyla gen degisikliginin olamayacagina karar verilmisti. Gen aktivitelerinde degisiklik olabiliyormus heyhat. Konuyla ilgilenenler "epigenetics" kavramini arastirabilir.). Yazida belirtildigine göre, anne sütünün bebegin zekasini etkilemesi cok olasiyken, karakterini bile etkilemesi mümkün görülüyormus.

Isin asil mucizevi tarafi (ki beni öteden beri sasirtmistir bu), anne sütünün yaklasik %90'i su, %6'si da süt sekeri laktoz aslinda! Geriye kalan ve anne sütünü bebege özel bicilmis yapanlar ise diger seker türleri, protein ve lipidler. Bunlarin saf besin maddesi moleküllerinin yaninda yüzlerce düzenleyici madde icerdigi söyleniyor. Sözkonusu "süt sinyal maddeleri" de, hormonlarda oldugu gibi cok düsük miktarlarda bile etkili olabiliyorlar. Bugüne dek varliklarinin ve etkilerinin az bilinmesi de bu yüzden.

Kaliforniya Üniversitesi'nden seker kimyasi üzerine calisan bilim adami Carlito Lebrilla'nin bulgularina göre annenin farkinda bile olmadan sütüne ekledigi olasi 200 farkli seker zinciri (oligosaccarid) var. Oligosaccarid'ler yeni dogurmus annenin sütünde su ve laktozdan sonra ücüncü yüksek oranla yer alan kolostrumu olusturuyor.  Sonucta kolostrum kisa (en fazla on molekül) ve bilgi tasima fonksiyonu tasiyan karbonhidrat zincirlerinden olusuyor.

Anne sütündeki seker zincirleri özellikle belli bir bakteri türünün ilgisini cekiyor: Bifidobacterium longum infantis. Dolayisiyla bu bakteri bebegin bagirsaklarinda yerlesen ilk mikroorganizma. Böylece anne sütü bebek icin ilk günden itibaren diger zararli (örnegin su kaybina sebep olacak tehlikeli ishallere sebep olan) mikroorganizmalardan koruyacak yararli bir misafiri cagirmis oluyor.

Lebrilla'nin bulgularina göre sözkonusu seker zincirlerinden yarisi emziren tüm annelerde sabit. Diger yarisi ise zaman ve kosullara göre degisiyor. Böylece -haberdeki ifadeyle- anne bebege kendi kisisel damgasini vurmus oluyor. Cünkü her bir oligosaccarid'in türü yaninda süte eklenme zamani, miktari  bebege ayri bir gelisim mesaji bildirmis oluyor; aktif mikroplari yok ediyor, bagisiklik sistemini kuruyor, beyin gelisimine dair sinyaller veriyor.

Buradan anne sütüyle büyümüs bebekler, formül sütle beslenmislerden daha zekidir sonucuna varmak hata olur tabii... Arastirmalara göre anne sütüyle beslenenler ilkokula basladiktan kisa bir süre sonra yapilan zeka testlerinde ortalama 6 puan daha yüksek aliyorlarmis. Ama standart testin yargiya varmadaki basarisi bir yana, zekayi dogumdan 6-7 yasa kadar etkileyen bir cok baska faktör de var.    

Karakter etkisine gelince... Anne makaklarin stres sebebiyle emzirirken daha cok kortisol aktardigi erkek bebek makaklar yetiskin dönemlerinde daha saldirgan oluyormus. Bu bir maymunun kariyerinde dezavantaj degil, avantaj tabii ki. Homo sapiens'te benzer bir etki kanitlanmis degil, ama olasi görülüyor.
 
Tüm bunlardan cikarilacak sonuc?  
Demek ki ben emzirdigim süre boyunca, ürettigim sütün icindeki su, yag, seker vb oranini uyurken bile degistirebilen; kafama, yiyip ictigime, ruh halime, yasadigim ülkeye, sincabin yasina, cinsiyetine göre 200 farkli seker zincirini bir öyle, bir böyle kombine edebilen mucizevi bir süt otomatiydim! :)
 
Sadece 6 türden olusan bir ürün portföyü mü dediniz?
Hah hah ha ha!  

Saka bir yana, tüm bunlardan cikarilacak sonuc?
Etrafima bakiyorum ve bloglarda, gruplarda ve baska internet ortamlarindaki pek cok annenin (ben dahil) dogumdan sonraki ilk haftalarda ciddi bir emzirme sorunu yasadigini görüyorum. Biz sehirli, modern annelerin emzirmeyle ilgili ciddi bir sorunu var. Tuhaf olan kirsal kesimde de emzirme süre ve oraninin düsüyor olmasi. Baslarda problemin anne sütünün gücü hakkinda yeterince bilgilenmemek, onu önemsememek ve kolayina, yasam tarzimiza daha uyarina, yani formül süte kacmak oldugunu sanmistim. O zamanlar kizgindim. Oysa görüyorum ki, bir bebek sahibi olacagini duyan annelerin büyük cogunlugu anne sütü konusunda yeterince bilgileniyor ve cogu zaman kararini ondan yana kullaniyor. Fakat dogumun ardindan ters giden bir seyler var. Elimizin altinda harika, mucizelerle dolu bir makine var ve nasil calisacagini bir türlü cözemiyor gibiyiz. Bu cözümsüzlük yeni anneyi ve cevresini son derece yipratan bir sorun. Yasadim, biliyorum. Artik kizginliktan cok, okudugum her yeni hikayede üzüntü duyuyorum. Neden cagdas insan elinin altindaki bilim ve teknolojiyi anne ve bebegin süt sorununu cözmek icin böylesine komik "cözümler" bulmak icin harciyor? Diger türlüsü, yani annenin dogumdan itibaren sorunsuz bir sekilde bebegini emzirebilmesi yeni ve sürekli kazanc kapilari acmadigi icin mi ilginc bir AR-GE konusu degil? Aci olan su ki, bu üstün bir bilgi ve teknik düzeyi bile gerektirmiyor. Genel saglik sisteminde (hastanelerin dogum bölümlerinde, saglik ocaklarinda) sosyal politikalarda, sehirlerin tasarlanmasinda, is kanunlarinda, olasi her seyi daha "anne, bebek ve emzirme dostu" yapacak kücücük, basit düzenlemeler bile yeterli olacak belki. Yeni anne ve bebegin de disariya cikmak ve orada, kamuya acik alanda da emzir(il)mek hakki oldugu yönünde ufacik bir anlayis degisikligi bile herseyi ne kadar kolaylastiracak oysa. Annelerin dogumdan yeterince önce ve dogumdan hemen sonra emzirmenin dogasi, olasi sorunlar ve bunlarin nasil asilacagi konusunda bilgilendirilmesi ve desteklenmesi ne kadar düsük maliyetli ve kadar kolay basarilabilir istenirse...

Eger gercekten istenirse...  
 

Cumartesi, Temmuz 02, 2011



Yukaridaki bir kitap kapagi. Almanya'da gecmiste sifali otlar ve onlardan hazirlanan ilaclarla ilgili bilgiler genellikle aile icinde kalir, yemek tariflerinin yazildigi deftere not edilir, anadan kiza devrolurmus. Dogal tedavi yöntemlerinin bir kismi da yayginlasmadan, bu defterlerin tozlu sayfalari arasinda kaybolup gidermis. Sözkonusu kitap bu türden aile defterlerinin toplanip taranmasiyla olusturulmus; yazarin yillar icinde olusturdugu bir koleksiyon ve bilgi birikiminin eseriymis. Kitabi, hayir, okumadim. Fakat kapagindaki resimden etkilendim. Yasli kadinin durusunda bana kendi anneannemi animsatan bir sey var. O yüzden buracikta dursun; arada bir gelip bakayim. Yüzyillardir ailelerine sifa vermek görevini azimle üstlenmis her kültürden yasli kadinlari anayim.

Bu arada anneannemden bana kalmis herhangi bir dogal tedavi bilgisi yok. 6-7 yaslarindayken kollarimdaki sivrisinek isiriklarinin kasintisi dayanilmaz hal alinca, tuzlu suyla ovdugunu animsiyorum. Tuzlu su ise yaramamis, ellerinin nasirlari kasintiyi daha da arttirmisti :D Fakat sirt agrilarina karsi cay bardagiyla uygulanan, simdi adini unuttugum o tedavi yönteminin uzmaniydi. Ah! Kaybolup giden bilgiler...

Cuma, Temmuz 01, 2011

Biraz rahatladim mi, ne?

Havalarin isinmasiyla birlikte ayni dert yeniden basladi.
Sincaba günes kremi sürmeli mi?
Evet, plajda degiliz. Ama anaokulunun bahcesinde uzun uzun oynadiklari oluyor.
Kimyasal koruyuculara güvenmiyorum.
Onun yerine mini partiküllerle koruma saglayan ürünler öneriliyor. Icgüdüsel olarak onlara da güvenmiyorum.

Yaz basinda gidip bir eczaciyla görüstüm. Bizim kara kafa sincabi görünce "oglunuzun cilt rengi itibariyle bu iklimde yüksek faktörleri kullanmasina hic gerek yok" dedi.
Ben zaten cocuklugumda sokakta oynamaya günes kremiyle gönderildigimi hic animsamiyorum.

Ne yapiyorum?
Maltalilar'i örnek almaya calisiyorum. 2-3 bin yildan fazla zamandir günesle mücadeledeler. Herkesten iyi onlar bilirler. Onlar cocuklarini günesin dik geldigi saatlerde (yaklasik 11-17 arasi) disari cikarmiyordu. Nokta. Herhangi bir sebeple bu saatlerde disarida olmamiz gerektiginde etrafta gördügüm cocuklar, sadece kreme bulanmis turist cocuklariydi. Her zamankinden daha sicak ve günesli bir Mayis sabahi sincap arabasinda basini bir tarafa yatirmis uyurken, yasli adamin biri beni durdurup acikta kalan boynunu örtmemi önermisti. Bana kalirsa arabanin üstünden hafifce sarkittigim müslin bez orayi zaten gölgelemekteydi ama yine de günesin uzmanlari "örtün" buyurunca itiraz etmem ben.  

Simdilerde mümkün oldugunca ince ama uzun beyaz pantolon ve kisa kollu (kolsuz degil) tisört giydirmeye calisiyorum. Sort baska acilardan da sorunlu. Iki gün önce aksamüstü gezmeye sortuyla cikti. Simdi bir böcek isirigi sebebiyle davul gibi sisen bacagini tedaviye calisiyoruz. Zihnimi mesgul edip duran "Kene miydi, degil miydi?" sorusunu saymiyorum bile...

Yine de "sincap icin günes kremi kullanmali miyim?" sorusuyla huzursuzlanmaya devam ediyorum.
Siddetle birilerinin bana  "kullanma o kremleri, gerek yok, zarari cok" demesini bekliyorum.

Bu sabah nihayet dedi birisi:
Çocuğunuza güneş kremi sürmeyin!


Biraz rahatladim mi, ne?
 

Cuma, Haziran 24, 2011

Homeopati 101 :)

photo by nerxs

Homeopati bilimsel olarak kanitlanmis olmasa da, ilgiyle takip ettigim ve kapimi kapamadigim tedavi yöntemlerinden biri. Ilk kez 19. yüzyilda Alman hekimi Samuel Hahnemann tarafindan gelistirilmis. Almanya'da bazi hastanelerde klasik tibbi destekleyici olarak kullaniliyor. Doktorlar homeopatik ilaclari recete edebiliyor, eczanelerde recete ile veya recetesíz satin alinabiliyor. Tip uzmanliklarina ek olarak homeopati konusunda egitim görmüs ya da uzmanlik almis hekimler var.

Uzun zamandir bu konuda okumak icin bir kitap ariyordum. "Die magische 11 der Homöopathie" karsima sık sık cikan bir kitapti. Biraz piyasaya yönelik cep kitabi hali, ondan kacinmama sebep oluyordu. Sonunda tam olarak aradigim gibi bir kitap bulamayinca, onu okumaya karar verdim. Sade, anlasilir dili ve kullandigi basit sistematik, giris seviyesi icin oldukca iyi. Kitap homeopatide en yaygin kullanilan 11 "ilaci", insanoglunu mesgul eden 11 bedensel ve ruhsal hastalikla eslestirerek anlatiyor. Her birine de bu rahatsizligi gidermek icin 3 eslikci homeopatik madde daha ekliyor.

Burada kitaptan aktaracaklarim sadecec unutmamak icin aldigim notlar. Tamamen genel bilgilenme amacli. Tedavi tavsiyesi olarak okunmamali (olamaz zaten); hekim görüsü olmadan denenmeye kalkilmamali. Homeopatik "ilaclar" bitkilerden, hayvanlardan ve minerallerden yani dogadan elde edilen; arsenik, kurtbogan, güzelavrat otu gibi kimileri normal dozajinda öldürücü derecede toksik olan maddelerin, bilimsel olarak varligi kanitlanamayacak derecede seyreltilmesiyle elde ediliyor. Normal dozajda (yani o bitkinin kökü, bu bitkinin yapragi direk kaynatilarak) ayni yarar görülemeyecegi gibi ciddi zararlar da görülebilir. Baslamadan önce not düsmek istedim.
  • Homeopati (ya da homeopatik ilaclar) rahatsizligi dogrudan tedavi etmez. Vücuda sahip oldugu "kendi kendini iyilestirme" gücünü aciga cikarabilmesi icin ilk sifali ivmeyi verir. Böylece klasik ilaclarin yaptigi gibi semptomlari siddetle bastirmak yerine, organizmada zaten var olan gücü yumusakca düzenlemis ve aktive etmis olur.
  • Homöopathie (ya da Ingilizce Homeopathy) sözcügü Yunanca'dan. Yaklasik "benzer rahatsizlik" demek. Cünkü Hahnemann'in teorisine göre, saglikli bir insanda belli rahatsizliklara yol acan bir madde uygun sekilde hazirlandiginda (seyreltme vb) ayni hastaliga sahip bir kisiyi de sagligina kavusturabilir. Kitaptaki ifadeyle "Hahnemann her bir rahatsizlikta tam olarak denk gelen maddenin  beden ve ruha dogal dengelerini geri bulmak üzere vücudun bagisiklik sistemini aktive edecek ilk iyilestirici ivmeyi verdigini varsaymaktaydi" 
  • Homeopatinin 20. yüzyilda anladigimiz sekliyle uygulanmasina ve hastanelerde kullanilmasina ön ayak olan kisi Prof. Dr. Mathias Dorcsi (1923-2001).
  • Rahatsizligin mümkün oldugunca basinda , örnegin ilk belirgin semptomda homeopatik tedaviye yönelmek basari oranini arttirir.
  • Uzman bir homeopata danismadan evde kullanilabilecek dozaj (Potenz deniyor) D12. Bu, yan etkiler dogurmadan yeterince güclü bir iyilestirme ivmesi saglayabilecek kadar düsük oranli bir seyrelti.
  • Belli bir rahatsizlikta hangi ilacin dogru oldugunu belirlemekte yardimci üc soru:
    • Hangi sikayetler var?
    • Baslatan etken neydi? (Sicak, soguk, stress, hava akimi vb)
    • Hangi etkenler iyilesme ya da kötülesmeye yol aciyor? (Dinlenmek, hareket, günün belli saatleri, sicak soguk vb.) -> Bunlara "modality" deniyor.
  • Dolayisiyla homeopatide kisinin kendi bedenini ve onun rahatsizliklarini iyi gözleyip algilayabilmesi önem kazaniyor. Kisinin rahatsizligini ve onu arttirip azaltan faktörleri bir baskasindan daha iyi bilecegi görüsü var. Hasta pasif degil, aktif. Sorun da genel degil, bireysel. Ya da baska deyisle, sorun yok, bir bütün olarak birey var.
  • Homeopatinin 4 farkli uygulanis sekli var:
    • Kendi kendine tedavi (self medication), semptoma yönelik, tek ilacla 
    • Birden cok homeopatik ilacin birlikte kullanimi
    • Akut ve kronik sorunlarda klasik homeopati uygulamalari
    • Klinik uygulamalar
  • "Homeopatinin 3 sütunu":
    • Benzerlik prensibi : benzeri benzerle tedavi etme
    • Saglikli insanda test: Ilacin saglikli kisideki etkilerinin kontrollü test edilmesi
    • Potentisation: Seyreltme;  1:10 oraninda seyreltme D1, ardindan tekrar 1:10 oraninda seyreltme D2. Bu sekilde D12'ye dek seyreltiliyor. Ayni sekilde 1:100 oraninda seyreltme C1 olarak adlandiriliyor. 
  • Alinan homeopatik ilacin ise yarayip yaramadigi nasil anlasilir?
    • Sikayetler belirgin sekilde azalmissa, genel durum daha dengeli, güclü , canli .. ise kullanilan ilac dogrudur ve ise yaramistir.
    • Sikayetler degismeden kaliyorsa ya da daha da kötülesiyorsa, genel durumda da iyilesme yoksa kullanilan ilac duruma uygun degil demektir. (Burada ilginc homeopatik kavramlardan birine dikkat etmek gerek: Almanca Erstverschlimmerung deniyor. Ilk kötülesme, ön kötülesme denebilir. Ilac kisa süreligine (bir kac saat icin), tedavi etmesi beklenene benzer ama ondan daha hafif bir sikayet tablosuna yol aciyor. Ilaci kullanmaya devam edilince sikayet hafifliyor ya da tamamen ortadan kalkiyor. 
    • Sikayetler bir süreligine kesilmis, ardindan tekrar baslamis ya da sekil degistirmis olarak tekrarlamissa, homeopatik ilacin görevini gördügü ama yeni bir ilacin gerektigi anlami cikarilir. Homeopatik anlayisa göre sikintilarimiz bir soganin kabuklari gibi. Bir ilacla bir kabugu soydugumuzda, daha ic kabuklar aktive olabiliyor. Bir de bu anlayista "en son gelen sikayet en önce gider" deniyor. Rahatsizligin ilk basinda olusup sonra unutulmus, hafiflemis bazi sikayetler tedavi asamalari boyunca geriye dogru gidildikce kisaca tekrar ortaya cikabiliyor.   Bunlar uzman bir homeopatin yorumlayip yaklasim getirebilecegi durumlar. Yukarida sayilan 4 homeopati yaklasimi da bu yüzden var.
  • Homeopatik ilaclarin, özellikle D12 gibi düsük dozajlarinin yan etkisi yok. Yanlis ilac kullanilmissa bir zarari yok. Sadece ise yaramamis olur. Hamilelerin kullanmadan önce doktora danismasi gerek. Cünkü bazi homeopatik ilaclar kanamaya sebep olabiliyor (dogasi geregi).
  • Homeopatik ilaclar isi, isik ile röntgen ve cep telefonu gibi cihazlarin yaydigi dalgalardan korunmali. Havaalanlarindaki röntgen kontrolleri de zarar veriyor.
  • Berlin Üniversitesi Hastanesi Charite'nin 103 doktorla, her yas grubundan 4000 hasta üzerinde yaptigi arastirmalara göre homeopati bas ve sirtagrilari, alerji ve tansiyon gibi hastaliklarda ise yariyor. Dünya Saglik Örgütü , etkisi ve düsük maliyeti sebebiyle homeopatiyi tavsiye ediyor.
  • Gelelim ünlü 11'e:
    • Kapali yaralar, sis ve morluklar: Arnica (Arnika'yi bana dogum sonrasinda hastanede vermislerdi; su toplamasi sebebiyle. Cocuklara da düsme, carpma vb, yaralar icin veriliyor) 
    • Mide bagirsak hastaliklari, büyük sehrin stressli hastalari : Nux Vomica (Kargabüken)
    • Kulak-Burun-Bogaz: Ates esliginde iltihap: Belladonna (Güzelavrat otu)
    • Hormon hastaliklari, özellikleri kadinlarda: Pulsatilla
    • Idrar yollari ve böbrek: Apis (Balarisi)
    • Sirt agrilari: Rhus Toxicodendron (K. Amerika'ya özgü zehirli sarmasik)
    • Eklemagrilari: Bryonia
    • Ates, beklenmedik anda siddetle gelen her türlü akut hastalik: Aconitum (Kurtbogan)
    • Basagrilari, migren: Gelsemium
    • Ruh, sinirler, uyku: Ignatia
    • Alerjiler ve cilt: Sulfur (Sülfür)
Bu hastaliklardan biri hakkinda detayli bilgi ya da diger eslikci homeopatik ilaclari merak ediyorsaniz, kisaca yazmaya calisabilirim. Yine genel bilgi olmasi sartiyla tabii...

 Tarafsizlik ilkesi geregi homeopati karsitlarinin görüslerini de ekleyeyim:
  • Homeopati sarlatanliktir.
  • Placebo etkisi disinda kanitlanmis bir etkisi yoktur.
  • Seyreltme sonucunda homeopatik ilaclarda ilk etken maddeden tek bir molekül bile kalmamis olur. Bilimsel olarak kanitlanamaz. Ilac denilenler su ve sekerden ibarettir. Hicbir etkileri yoktur.
  Sizin homeopatiyle ilgili lehte ve aleyhte görüs, bilgi ve tecrübeleriniz varsa paylasir misiniz?

Perşembe, Haziran 02, 2011

Doğum sancısı üzerine

Damara'nın Mart-Mayıs bülteninin başında okudum, çok hoşuma gitti. Buraya da not etmeden geçemeyeceğim:

" Adım adım ilerleyin ve bir doğum sancısı bitti mi,
bırakın gitsin. Sonsuza kadar gitmiştir.
Anda olmaya çalışın. "

Peggy Vincent, Ebe / Midwife

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

Karahindiba mektupları

photo by orangegelb345


Kendime

Bu da sana ders olsun. Üsenir misin Mart ayinda bahce markete gitmeye? Alir misin bu yilin topragini kösedeki "discount market"ten? Iste böyle börtü böcek sarar saksilarini. Alti yildan sonra nihayet saksida yetistirmeyi ger-cek-ten basardigin karahindibayi da onlara kurban edersin.

Tutumlu tarafindan da olsa (bkz. frugal gardening) bahcivanligin ilk kuralini bilmez misin? Saksidan tasarruf edebilirsin, alet edevattan tasarruf edebilirsin. Yeri gelince ektiginden, diktiginden tasarruf edebilirsin. Oyun parkindan topladigin haseki küpesi tohumlarini veya nehir kenarinda buldugun karahindiba kökünü ekersin örnegin saksiya. Ama topraktan asla... ama asla tasarruf e-de-mezsin!

Bu da sana ders olsun.

Zarif,  yasli hanima

Degerli hanimefendi,
Sizi gördüm. Ne kadar da zariftiniz. Gri, iri bukleli, derli toplu (belki peruk) saclariniz, yüzünüz, bluzunuz, dizalti eteginiz, bahcivan eldivenleriniz, dizlerinizin üstünde calismamak icin evden getirip üzerine oturdugunuz minik tabureniz. Ne kadar da zariftiniz.

Fakat ne yaptiginizi da gördüm. Dilim tutuldu, yüregim sıkıştı. Bahce duvarinizla kaldirim arasindaki yarim santimetrelik yariktan cikmis, cikmakla kalmayip benim ferah feza saksimdaki hemcinsine nispet edercesine cicek cicek acilmis karahindibalari söküyordunuz. Sökmek ne kelime, savasiyordunuz onlarla.  Elinizdeki beyaz sirke sisesini yariktan asagi boca ettiginizi de gördüm. Köklerinin hakkindan da böyle mi geliniyor? Ne kadar dogalsiniz! 

Degerli hanimefendi,
Dikkatinizi cekmek isterim ki, bahce duvarinin yanlis tarafindasiniz. Bahcenizi neye cevirdiginiz zerre kadar umrumda degil. Fakat o yarim santimetrelik yarigin bahcivani siz degilsiniz. O bahcivani yakindan tanirim; calismalarinin en hevesli takipcilerinden biriyim. Isine karismayiniz!

Degerli hanimefendi,
Sunu da söylemeden gecemeyecegim: Siz ölürsünüz, ben ölürüm, bu sehrin tüm sakinleri ölür. Karahindibalar ölmez. Bosuna ugrasiyorsunuz.

Bay Fulgum'a

Sevgili Bay Fulghum,
Sizi ne cok sevdigimi bilirsiniz. Insani gözyaslarina boğan düğünleri ve gülmekten yere yıkan cenaze törenlerini anlattiginizdan beridir hayraninizim. Fakat yasamimda bir diger önemli rolünüz daha var. Siz benim ilk karahindiba ögretmenimsiniz. Hatirlar misiniz, komsunuz Bay Washington'la (topragi bol olsun) bir diyalogunuzdan bahsetmistiniz? Bir keresinde bahce duvarinin öte tarafindan sizin tarafa uzanmis, elinde bir sprey sise ile karahindibalarinizi zehirlerken yakalamissiniz onu.

"Aldiracagini düsünmemistim" demis o.
 "Aldirmak mi? Aldirmak mi? Ciceklerimi öldürüyordun!" demissiniz siz.
"Ciceklerin mi? Onlar yabani ot" demis.
"Yabani ot insanlarin  istemedigi yerde yetisen otlara denir" demissiniz siz. "Bir baska deyisle sahibinin gözünde yabanidir. Ve benim acimdan bakilirsa karahindibalar yabani ot degil, cicek onlar!"

Karahindiba hangi bitkinin adidir bilmiyordum o yillarda. Ama bu diyalogu okur okumaz anlamistim hangisinden bahsettiginizi. Ve hakliydiniz tamamen: "Eger karahindibalar narin ve nadir bulunur bitkiler olsaydi, insanlar tanesine 14.95 dolar ödeyebilmek icin ne gerekiyorsa yapar, onlari seralarda yetistirir ve karahindiba dernekleri kurarlardi. Fakat iste her yerdeler, bize gereksinimleri yok ve canlari ne istiyorsa onu yapiyorlar. Iste o yüzden onlara yabani ot diyoruz ve her firsatta canlarina kiyiyoruz."

Fakat lafi ne kadar da uzattim Bay Fulghum. Bahcenizde bolca karahindiba oldugunu bildigim icin sunu söyleyecektim sadece: Kraut und Rüben dergisinin Aralik 2009 sayisinda okuduguma göre karahindiba kökleri de ayni hindibada oldugu gibi topraktan cikarilip karanlik bir yerde tekrar ekilebilir ve Chicoree benzeri bir sebze üretmekte kullanilabilirmis.

Saglicakla kalin.

Karahindibaya  

Sevgili karahindiba,
Sana fazla sözüm yok. Bildigin üzere uzun yillardir pencere kenarinda bir saksi icinde karahindiba yetistirmek hayalim var. Cicek acsin, hatta o ucuskan, tüylü tohum topuyla pencere kenarinda öyle süzüm süzüm süzülsün. Benimki de hayal iste. Sen ki günesin öz ve özgür cocugusun, pencere kenarinda isin ne? Sen ki beni durmadan sirtindan atan yabani bir at gibisin. Evcillesmeye itirazin var. Yine de ne güzel ögretmensin. "Cikmadik canda umut vardir" diye sesleniyorsun saksilarin icinden.

Karahindibacigim, diyecegim sadece su ki, sapsari alnindan sevgiyle öperim. Her nasilsan öyle kal.



Çarşamba, Mayıs 18, 2011

Gercek yogurt, 100 puanlik uzman sorusu ve kefir peyniri

Dün mayaladigim yogurt tuttu!

Simdi detaylar:
Uzun zamandir organik süt ve organik yogurt da kullanmama ragmen bir türlü yogurt mayalamayi basaramadigim malum. Bir ara GDO'suz oldugunu ilan eden ve tadini Türk yogurtlarina benzettigim bir yogurtla denemistim. 4. nesilden sonra mayalanmamaya baslamisti.

Türkiye'deyken besicilikle ugrasan gercek uzmanlara rastlayinca, bana -mayalik olarak kullanmak üzere- gercek köy yogurdu vermelerini rica ettim. Cünkü sorunun süt ya da benim beceriksizligim disinda mayalik yogurttan kaynaklandigindan emin gibiydim. Fikrin asil annesi Münevver hanim; ona ne kadar tesekkür etsem az. 

Tasimasi kolay olsun diye süzülmüs ve özenle paketlenmis yogurdu Pazartesi sabahi teslim aldim. Kah sicak bir otobüs bagajinda, kah ucagin soguk bölmelerinde yaptigi yolculuktan sonra dün ilk denememi yaptim. Her zamanki gibi organik ama pastorize ve homojenize edilmis kutu sütü kullandim. Sütü büyüklerin anlattigi usulde, serce parmaginin dayanabilecegi kadar isittim. Bu arada sütün bir kase kadarini alip bir kac tatli kasigi süzme yogurtla karistirdim. Sütün ilikliginda cözünen yogurdun yüzeyinde beliren sarimsi yag damlaciklari mayalik yogurdumun "baska türlü"  oldugunu gösterdi hemen. Tam yagli ve homojenize edilmemis cig süte mayalanmisti cünkü. Karisimi hemen süte ekledim. Tencereyi güzelce sarip sarmalayip kisaca 50 derecede isittigim firinin icine koydum. Bu sirada ortam isisi 19 dereceydi.  Görüldügü üzere yogurdun tutmasi ve sert kivamda olmasi icin özel hicbir sey yapmadim. Hatta isisini ayarlamak icin bile uzun uzadiya ugrasmadim. 8 saat sonunda sabirsizlikla tencereyi actigimda mutlu sona erismistim :) Tadi öyle güzeldi ki, yogurt yemeyi görev olmaktan cikarip keyife ceviriyor. Simdi artik iyice eminim ki, gercek yogurdun püf noktasi ise yine gercek bir yogurtla baslamak.

Üzücü olan su ki, son bir iki yildir yaptigim tüm denemeler bana yedigimiz hic bir yogurdun gercek olmadigini göstermis oldu. Bütün diger gidalarda oldugu gibi yogurtlar da "mis gibi yapiyor" acikca.

Simdi en önemlisi su: Bu mayayi devam ettirmek mümkün olur mu? Yoksa o da bir kac nesil (yani bir kac mayalama ) sonrasi zayiflamaya mi baslar? Gercek yogurtlar öyle seyler yapmaz, biliyorum. Ama organik de olsa, kullandigim sütten emin degilim. Ayrica her zaman bir kac kasik mayalik yogurt saklama geregi var ki, bizim evin dalginlari coktur; bir kaza olabilir. Iste 100 puanlik uzmanlik sorusu da bu noktada geliyor akla: Elimde asil mayalik yogurttan hala bir miktar var. Bunu koruma altina almak ve herhangi bir kayip/kaza durumunda tekrar canlandirabilmek istiyorum. Aklima kefir mayasinda oldugu gibi buzlukta bekletmek geliyor. Bunu hic deneyen ya da konu hakkinda fikri olan var mi? Yogurt bakterileri ne kadar düsük isiya dayanabilir? Akliniza gelen baska bir cözüm var mi?

Ve son olarak kefir peyniri...
Tarifi cok zaman önce NTV'deki programinda ve FSD'da Defne Koryürek vermis; ben düzenli takip edemedigimden Dilek de ilgimi ceker diye bana göndermisti. Posta kutumun "bunu bir dene" klasöründe bekleyip durmaktaydi. Türkiye'ye giderken kefir mayalarimi 3 hafta boyunca dayanabilsinler diye 3 litre sütün icinde buzdolabina birakmistim. Geldigimizde bol miktarda kefir vardi. Ben de bir kismiyla kefir peynirini denemeye karar verdim. 1 litre süte 250 ml kefir eklenip düsük isida isitiliyor. Defne'nin deyisiyle "fokur fokur degil tikir tikir" kaynamali. Kisa bir süre sonra süt-kefir karisiminin kesildigini görüyoruz zaten. Hic karistirmadan altini kapatiyoruz. Yarim saat kadar daha sicak ocak üzerinde bekliyor. Sonra yine karistirmadan bir tülbent ya da müslin bez üzerinden süzüyoruz. Ben ilk süzmeden sonra bezi toparlayip mutfak dolabinin tutacagina baglayip sarkittim, altina da bir süzgec koydum. Gayet pratik oldu. 1 - 1,5 saat süzdürmek yeterli. Tadi güzel, elbette tuzlanmayacaksa hizla tüketilmesi gereken peynirlerden.  Süzülen degerli suyu atmiyoruz tabii. Corba, ekmek ve kimbilir daha neler yapiliyor onunla...

Salı, Nisan 19, 2011

"Osnabrück Üniversitesi'nden egitim psikolojisi profesörü Heide Keller'in kültür karsilastirmali arastirmalarina göre geleneksek olarak  anneleri tarafindan cokca tasinan ve yetiskinlerin bunun disinda da agladiginda, öfkeli ve üzgün oldugunda aninda ve güvenilir reaksiyon verdigi Afrikali cocuklar duygularini kontrol etmeyi* cok daha hizli ögrenmektedirler. Anne-babasi tarafindan sevildigini hissetme ve kendini onlarin yaninda güvende bilme tecrübesi, erken yasta bagimsizlik/yeterlilik becerisini tesvik eder.

Bu acidan Avrupali anne-babalarin endisesi temelsizdir. Aglayan bir bebegi kucagina almak, bebegin kendi kendini sakinlestirmeyi gec ögrenecegi ya da asla ögrenemeyecegi anlamina gelmez. Tam tersine.  Yogun ilgi ve sevgi sayesinde cocuk, ailesinin yardimiyla duygularini daha iyi kontrol edebilmek icin gereksinimlerini ifade etmenin uygun oldugu tecrübesini yasamis olur. " 

 Bu alinti beslenme ve gelecek gida trendleri konusunda arastirmalari olan Hanni Rützler'in "Kinder lernen Essen - Strategien gegen Zuviel" (Cocuklar yemek yemeyi ögreniyor - Cok fazlaya karsi stratejiler) adli kitabindan. Aslinda -adindan anlasilacagi üzere- ana konusu bambaska. Cagimizin yemek aliskanliklari ve bolluk dünyasinda cocuklara saglikli beslenmeyi ögretmek üzerine bir kitap. Oldukca ilginc bölümleri var. Bir ara onlardan da bahsetmek istiyorum.

*Duygularini kontrol edebilmek bizim dilimizde duygulari bastirmak, gizlemek gibi bir anlamda kullanilabiliyor bazen. Yazinin orjinalinde "regulieren" / to regulate fiili kullanilmis. Cevirirken aklima kontrol etmekten daha uygun bir fiil gelmedi. Burada "Duygularinin farkinda olmak, onlari uygun sekilde ifade edebilmek, yansitabilmek ve yasayabilmek" gibi anlasilmali bastirmaktan ziyade.

Cumartesi, Mart 19, 2011

Düşmanımız kim? Yanitimiz nerede?

Gecen hafta basinda gazete bayilerinde dikkatimi ceken Der Spiegel kapagi asagidaki gibiydi. Japonya'da alevler icinde yanan bir petrol rafinerisinin fotografi üzerinde "Unser Feindlicher Planet" ( Düsman Gezegenimiz) basligi:


Basligi tuhaf buldugum icin internette derginin web sayfasina girdigimde karsima cikan aktuel sayinin kapagi ise böyleydi. Das Ende des Atomzeitalters (Atom caginin sonu):



Biraz arastirinca iki ayri kapagin sebebini ögrendim. 14 Mart sayili Der Spiegel aslinda Japonya'daki deprem ve tsunami felaketinin ardindan birinci fotograftaki gibi tasarlanmisti. Haftasonu Fukushima atom santrallerindeki durum an be an ciddilesip ön plana gecince, dergi kapagi ani bir kararla degistirilmisti. Bu sirada belli bir miktar dergi coktan basildigi icin, Almanya'nin bazi bölgelerinde birinci kapak (Düsman gezegengimiz) satisa sunulmustu.

Kanimca iki baslik da durumu dogru yansitmiyor. Atom caginin sonunda falan olmadigimiz cok acik. Almanya ve Cin gibi  bazi ülkeler atom enerjisine daha cekimser bakmaya baslamis gözüküyor. Toz duman dagildiginda yeni görüntü ne olur, merak konusu. Türkiye'nin "dünyaya örnek olma" hevesi malum. Benzerleri her zaman olacaktir. Bütün dünya bir "sonsuza dek büyüme" kosusu tutturmusken, hangi hükümet enerji sorununu kücülmek ve yavaslamakla cözme cesareti gösterebilir? Secmenlerinden acikca bu yönde bir baski gelmedigi sürece... Sorun atom enerjisinin kendisi bile degil aslinda. Bir cocugun eline kazara bir bicak ya da daha kötüsü bir silah gecmesi neyse, insanligin elinde atom enerjisinin bugünkü hali de böyle. Yanlis olan teknolojiye yeterince hakim olmadan yayginlastirmak istememiz daha cok. Doganin büyük gücleri göz önüne alindiginda ne zaman tam olarak  hakim olabilecegimiz de belirsiz. Atom cagini sona erdirmekten bahsetmemiz tuhaf, atom cagini bu kadar erken baslatmamis olmamiz gerekli degil miydi aslinda?

Fakat asil bahsetmek istedigim bu degil, Der Spiegel'in ilk kapagi. Gezegenimiz gercekten bize düsman mi? Ac bir aslanin bir insana saldirmasi düsmanliktan midir? Tirtillar yapraklara düsmanlik mi duyar? Tavsanin havucla bir derdi mi var? Yatagindan tasan bir irmagin insanlikla ne alip veremedigi vardir? Okyanus tabanindaki bir sarsintinin metrelerce yükselen dalgalar yaratmasi fizik kurallariyla mi, düsmanlikla mi aciklanir?  Peki ya alev alan petrol rafinerileri ve sogutma sistemi devre disi kalan nükleer reaktörler?

Binlerce yillik insan-doga iliskisi hep bu türden hikayelerle dolu: "Ben sana karsi". Uygarlik tarihi insanin dogaya egemen olmasindan, dogayi yenmesinden, dogaya üstün gelmesinden bahseder hep. Tuhaf bir savas var aramizda. Doganin koydugu sinirlarin icinde yasamak bugünün dünyasinda bir eksiklik, ilkellik, geri kalmislik gibi algilaniyor. Insan cok uzun zamandir dogadan ayri ve onun üstünde bir yerde görüyor kendini. Öyle mi gercekten? Antik caglardan beri dogadaki canlilari bir sistematik icinde siniflandirmaya calisiyoruz. 20. yüzyila kadar genel egilim türlerin siniflandirilmasini  hiyerarsik bir düzende ve bir agac seklinde canlandirmakti. En altta en ilkel türler, sonra bitkiler , ardindan hayvanlar, en üstte ve tek basina insan.

Ernst Hackel (1874)

Bugünün doga bilimcileri baska türlü bir  gösterimin daha anlamli oldugunun farkinda. Tüm türler 360 derece aciyla her yöne dogru dallanan cok boyutlu küresel,  (tenis topunu andiran) bir agacin üzerinde gösteriliyorlar. En ortada, agacin kökü ve gövdesi kabul edilebilecek bir yerde  tüm türlerin ve yasamin kaynagi oldugu tahmin edilen ilk basit yasam formlari yer aliyor. Bu gösterimde, yasayan ve nesli tükenmis tüm türler bir yere sahip. Birbirleriyle baglantilari genetik özellikleri üzerinden kuruluyor. Bu agacta en büyük yer bakteri ve mantarlara ait; cünkü gezegenimizde en zengin cesitlilik onlarda. Buna karsilik insan agacin milyonlarca dalindan birinin ucuna komsulari maymunlarla beraber yerlesmis olan herhangi bir tür. Bu "yasam agaci"ni gözümüzde canlandirmamiza yarayacak bir diagram surada görülebilir. 

Zekamiz, icgüdülerden bagimsiz olarak bir sey tasarlayip insaa edebilme becerimiz bizi diger türlerden ayiriyor elbette. Fakat bu bizi sandigimiz kadar dogadan ayri ve ondan yukarida bir yere yerlestirmiyor. Biyolojik olarak pek cok türden daha kirilganiz hala. Doganin devasa gücleri (depremler, tsunamiler, kasirgalar, yanardag patlamalari, iklim degisiklikleri vb) karsisinda zekamizin ürünleri kolaylikla yikilip gitmeye devam ediyor. Önemli olan bu türden "düsmanliklar" karsisinda ayakta kalabilmek olsaydi, dünyanin asil sahibi genis bakteri ve mantar ailesi olurdu.

Kimin daha güclü oldugu, kimin kime hakim oldugu meselesi degil elbette önemli olan. Daha önemlisi insanoglunun doganin bir parcasi olmasi ve ayrilmaz baglarla ona bagli olmasi. Dogayi yendigimizi sandigimiz her seferinde kendimizi de yenmis olmamiz, kazanmis gibi görünmemize ragmen kaybetmis olmamiz bu yüzden.   Kimyasal ilaclarla, gübrelerle, herbisitlerle ve genetigini degistirdigimiz tohumlarla doganin bize gönüllü verdiginden kat kat fazlasini almakla övündük; bedenimiz yediklerimizin gida degil gida gibiymis gibi yapan bir seyler oldugunu kisa sürede duyurdu bize. Hastaliga sebep olan bakterilerle doganin sundugundan daha sert bir silahla savasmaya karar verdik, daha kötüsü onu ölcü bilmeden yerli yersiz kullandik. Simdi direnc kazanmis bakterilerle savasmak zorundayiz. Gelistirdigimiz ulasim, üretim ve iletisim araclariyla hiz rekorlari kirdik ve gurur duyduk bununla. Daha hizli ürettik, daha hizli tasidik, daha uzaklara ilettik, mecburiyetten ama öyle oldugunu bilmeden daha cok tükettik.  Capi daha genis ama derinligi daha az bir günlük yasam kurduk kendimize. Ama bunun icin gerekli enerjiyi yan etkileri olmadan saglayamiyoruz bir türlü. Ihtiyacimiz olan miktarda enerjiyi saglamak icin hangi yöntemi kullanirsak kullanalim (atom, su, günes, rüzgar, ...) dogaya zarar verecegiz ve sonunda tür olarak da zarar görecegiz. Bunlar sadece bir kac örnek.

Peki ne yapalim? Magaralarimiza, kovuklarimiza, sazdan kulübelerimize geri mi dönelim? Dönebilir miyiz? Dönmeli miyiz? 

Bir iki ay önce agaclarla ilgili bir yazida okudum. Himalaya daglarinda yasayan yerel halk agaclari kesmeden önce onlara sarilirmis. Bir kez agaclara sarilmaya baslayinca isinmak icin gerekli olandan daha fazlasini kolayca kesemezsiniz cünkü. Dogayla bu türden bir iliskiyi yeniden kurmaliyiz. Daha baris icinde, farkindalik seviyesi yüksek ve uyum dolu bir iliski. Gökdelendeki ofisimizde bir kösede duran Ficus benjamin'e bir dekorasyon objesi olarak bakmaktan vazgecip, bizi birbirimize baglayan 3 boyutlu, milyonlarca dalli yasam agacini düsünmekle baslayabiliriz bu perspektif degisikligine. Kisin soguk günlerinde yasamsal enerjilerini korumak icin kiyida baslarini kanatlarinin icine gömerek hacimlerini kücülten ve yavaslayan, bunu yapmakla ördekliklerinden bir sey kaybetmeyen ördekleri düsünerek baslayabiliriz. Bütün insanligimiza, bütün zekamiza ragmen bazen kendimizi zayif düsmüs, cözümsüz kalmis ya da düsmanca muamele edilmis hissedebiliriz. Care olarak yüzümüzü dogadan cevirmek yerine her firsatta ona dönmeliyiz. Anlattiklarini dinlemeliyiz; gercekten, gönülden anlamaya calismaliyiz. Tüm sorularimizin yanitinin dogayi yenmekte degil, dogada oldugunu görebilmeliyiz.