"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Sahip Olmak ya da Olmak

Izmir Karsiyaka'da bir "simit cafe"de oturuyorum. Sincapla babasi berbere gitmisler, onlari bekliyorum. Önümdeki masada simit var, ince belli bardakta açık çay var ve bir kitap var; daha ne isterim :)

Okudugum kitabin adi "Sahip Olmak ya da Olmak". Erich Fromm'un ilk kez 1976'da yayinlanmis olan kitabi. Ben ilk kez 1993'de alip okumusum. Giris sayfasina not etmisim, oradan biliyorum. O yildan beri kac kez okudum bilmiyorum. Ne zaman elime gecse tekrar okurum.

Bu kez baskaydi. Bu kez daha önce altini cizmedigim pek cok satirlari cizdim. Bu kez daha önce üstünkörü gectigim pek cok satiriyla aydinlandim. Ayni Walden'da oldugu gibi, kitap ayni kitapti ama yeni seyler anlatmaya baslamisti. Bazen kitaplara oluyor böyle seyler...

Konu sadece sahip olmak ya da olmak degil.
Dünyaya sahip olmanin penceresinden ya da olmanin penceresinden bakmak...
Ögrenmenin,
hatirlamanin,
konusmanin,
okumanin,
otorite uygulamanin,
bilmenin,
inanmanin
ve sevmenin,
daha dogrusu bütün eylemlerimizin
bir "sahip olmak" hali var, bir de "olmak" hali.

Diyor özetle Erich Fromm.

Kitaptan alinti yapmayacagim; cünkü neresini alintila(ma)yacagimi bilemiyorum. Zaten gecmiste baska yazilarin icinde bahsettigim kisimlari da var. Yazarin kitabin girisinde yaptigi üc alinti var. Tadimlik niyetine onlari yazacagim :

"Yapmaya giden yol, olmaktan gecer." (Lao-Tse)

"Insanlar ne yapmalari gerektigini degil, ne olduklarini düsünmelidirler daha cok" (Meister Eckhart)

"Ne kadar azsan, yasamini ne kadar az görkemli kurmussan, o kadar cok seyin vardir demektir ve görkemsiz yasamin o denli büyüktür." (Karl Marx)

"Sahip Olmak ya da Olmak" i (Ingilizce özgün adi "To Have or To Be?") okumadiysan tavsiye ederim. Okuduysan, tekrar okumani da... Bilirsin, olur böyle seyler; bazen kitaplar degisir. Öyle sorular sor(dur)maya baslar ki, sen de güzellesmeye baslarsin ;)

Pazartesi, Mayıs 21, 2012

Iki kitap, iki insan

Iki kitap okudum,iki insanla tanistim. Birbirleriyle tanistiklarini sanmiyorum ama tanismis olsalardi birbirlerini severlerdi diye tahmin ediyorum :)

Trying to Give Ease: Tommie Bass and the Story of Herbal Medicine
Tommie Bass'in  1996'da öldügünde ABD'nin en taninmis herbalisti oldugu söyleniyor. Alabama'da 1908'de dogmus ve ömrünün hemen hemen tamamini da dogdugu yerde, Appalachian Daglari'nin kiyisinda mütevazi sartlarda gecirmis. Yasadigi daglarin bitkilerini tek tek taniyor ve yaptigi ilaclarda kullaniyormus. Hakkinda bir belgesel film, akademik bir kitap, bir master tezi ve pek cok gazete haberi ve makale bulunmaktaymis. Aslinda  sifali otlar ve sifacilik hakkinda özel bir egitim almamis. Babasi kürk tüccariymis ve ormana kapan kurmaya giderken oglunu da götürürmüs. Arada ormandan topladiklari otlari sattiklari da olurmus. Anne ve babasinin ormanda bir gün saskinlikla ginseng bulduklarini ve bir süre ginseng kökü satarak epey para kazandiklarini anlatiyor. Cocuklugundan annesinin Ingiliz atalarindan ögrenip uyguladigi ev ilaclari (kiraz agaci kabugu, molasse, sigirkuyrugu otu, biraz limon, karabiber vb.den olusan bir öksürük surubu örnegin) , yasadiklari cevrenin siyah sifaci kadinlari, kendi ilaclarini kendi üreten dogaci tip doktorlari ve Kizilderili geleneginden gelen bilgileri animsiyormus. Gencliginde babasinin meslegini devam ettirerek ormandan tanidigi otlari satmaya baslamis. Müsterileri arasinda ilac firmalari varmis. Dogru bitkiyi dogru kalitede toplayabilmesi icin brosürler, tani bilgileri ve hatta numuneler gönderiyorlarmis. Botanik bilgisi böylece daha da artmis. Bir süre sonra topladigi bitkilerden kendisi de ilaclar, caylar vb.yapmaya baslamis. Insanlar gelip yardim ve akil sorar olmus. Bol yerel detayli, karsiliginda genellikle para almadigi , bazen hatta insanlara gerekli otlari nereden toplayabileceklerini tarif ettigi sohbetlermis bunlar. Zamanla ünü Alabama disina ve tüm Amerika'ya yayilmis.  Daima amacinin hastaliklari tedavi etmek degil, hastalari rahatlatmak ("to give ease") oldugunu söylemis.

Kitapta pek cok rahatsizliga karsi bitkiler ve dogal ilaclar önermekte fakat cogu Kuzey Amerika bitkileri oldugu icin ilgi alanimin disinda kaldi. Sayesinde pek cok ilginc hikaye, daha önce duymadigim doga olaylari  ve pek cok yeni bitki ögrendim. Parheli (yalanci günes) fenomeni ya da Sassafras, sarsaparilla (Smilax) gibi... Tanidigim bitkileri nasil da "her derde deva" kullandigina sahit oldum. Sinir otu (Plantago) ya da Kuşotu (Stelleria media) gibi... 


Hakkinda Youtube'da buldugum kisa bir video ve asil belgeselin transkripti.

Das Naturbuch für Neugierige
Kitabi bir kitapcinin raflarinda ilk gördügümde benim icin oldugunu biliyordum :) Adi "Meraklisi icin Doga Kitabi" demek :) Kütüphaneden alip okudugumda Loki Schmidt'i tanimiyordum. Kitabi genc gazeteci ve biyolog Lothar Frenz'le birlikte yazmislar. Bazi bölümler ikili arasinda diyalog seklinde. Doga sohbetlerini cok seven biri olarak kitabin bu halini ayrica sevdim. Fakat Loki Schmidt acikca doga üzerine konusmalarini  monolog seklinde dahi zevkle okutabilecek türden bir insan. 1919'da Hamburg'da mütevazi bir isci ailesinin cocugu olarak dogmus. Mama (Anne), Papa (Baba) dan sonraki ilk sözcügü "Frau Mantel" imis. (Frau Mantel = Bayan Manto - Aslinda bir bitki adi olan Frauenmantel yani kadinmantosu demeye calisiyor :) Cocuklugunun gectigi isci evlerinin arkasindaki karanlik avlularda yetistigini animsadigi yegane bitkiler karahindiba ve salkimotu (Poa annua) imis. Fakat yazlarini büyükanne ve büyükbabasinin Hamburg disindaki ciftlik tarzi evlerinde, doga  icinde gecirmis. 9-10 yasinda yolda gördügü pek cok bitkiyi taniyabiliyormus. Bitkilere ve dogaya merakli oldugu anlasilan anne ve babasi ikinci el bir "Flora von Deutschland" (Almanya'nin Florasi) satin almislar ki, 15 ciltmis.  Ikinci Dünya Savasi'nda, Hamburg bombardimani sirasinda esi ve kendisi sehir disindayken annesinin evlerinden ilk kurtardigi sey bu 15 ciltlik botanik kitabi olmus. Nedense bunu okumak tuhaf sekilde gözlerimi yasartiyor. Söz konusu "Flora von Deutschland" ölümüne dek Loki Schmidt'e eslik etmis. Biyolog olmak istemis fakat maddi imkanlar elvermedigi icin ögretmen olmus. Yol kenarindan topladigi cicekleri, bitkileri kavanozlara doldurup sinifa getiren, ögrencilerine bugday, cavdar vb. tahillari birbirinden ayirt etmeyi ya da mese agacindan nasil mavi mürekkep elde edildigini anlatan bir ögretmenmis. "Benim 9-10 yasindaki ögrencilerim simdinin 1. sinif botanik ögrencilerinden daha cok bitkiyi taniyabilirlerdi", diyor. 30 yilin ardindan 1974'te emekli olmus. Hemen o yil kendi ifadesiyle "yalniz ve garip Bonn yillari" baslamis. Cünkü esi (Helmut Schmidt yani) o yil  Alman Basbakani olmus.  Esinin görevi sebebiyle etrafinda bir koruma ordusuyla gezerken de, dogaya olan merakindan vazgecmemis. Bazen etrafindakilere de bulastirmis bunu. New York semalarinda ucan yaban kazi sürüsünü birlikte izledigi korumalarinin saskinligini ya da Hamburg yakinlarinda mecburen bir balik lokantasina davet ettigi korumalardan birinin  gelgit sebebiyle cekilen su karsisindaki dehsetini eglenerek anlatiyor. 1981 yilinda esiyle birlikte resmi bir ziyaret icin iki günlügüne Meksika'ya gitmis. Esler icin düzenlenmis bir program geregi "bir takim zarif hanimlarla beraber" suyu neredeyse tamamen cekilmis bir derenin kenarindaki bir cafede oturmaktayken cok sıkılmış ve kendi "zarif" ayakkabilarina ragmen kiyida dolasmaya baslamis. Bir bitkinin (bir tür Bromelia) kendisine oldukca yabanci baktigini (yabanci durdugunu degil, ciddi ciddi yabanci baktigini) farkederek bitkiden bir örnek almis ve belirtmedigi halde gayet zarif oldugunu tahmin ettigim cantasinin icinden cikardigi bir naylon torbaya koymus. Cünkü (simdi bu kismi okurken de yüksek sesle gülmeden edemiyorum) her zaman her yerde bitki, vb örnegi icin gerekebileceginden cantasinda naylon torba ile dolasmak aliskanligindaymis. Dönüste Bonn'da Bromelia uzmanlari bitkinin daha önce bilinmeyen bir tür oldugunu belirlemisler ve bitki Pitcairnia loki-schmidtiae adiyla botanik kayitlarina gecmis :)

1985 yilinda Brahmsee yakinlarinda eski bir cavdar tarlasinda müthis bir deneye girismis ki, bir gün param olursa benim de mutlaka yapmak istedigim seydir. Ne oldugunu söylemem, herkes kitabi bulsun ya da internetten arastirsin,  kendisi okusun ;)

 

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

2052: Gelecek 40 Yil İcin Küresel Bir Öngörü

Dünkü Alman gazetelerinin cogunda ortak konuydu:
Roma Kulübü 1972'de yayinlanan ünlü "Büyümenin Sinirlari" (Limits to Growth) adli rapordan 40 yil sonra, onun devami niteliginde yeni bir rapor yayinlamis: 2052: A Global Forecast for the Next Forty Years

Bütün yorumlardaki ortak ifade Jorgen Randers tarafindan hazirlanan raporda 2052 tahminlerinin oldukca karanlik oldugu yönünde.

Süddeutsche Zeitung'daki haberde söyle denmis:
Neoliberal ekonomistler, teknoloji hayranlari ve her türden mesleki optimistlerden insanligin daima sorunlarini cözmüs oldugunu duyuyoruz. Fakat bu tahminler kulaga ne kadar rahatlatici ve gelecek acisindan olumlu gelirse gelsin, dünya gezegeninin jeolojik gerceklerinden kopuklar. Aslina bakilirsa (Euro Krizinde tekrar tekrar deneyimlendigi üzere) modern ekonomi de, sonsuz büyüme mantrasi ile yasam alanimizin fiziksel sonlulugu arasinda bir uyum yaratabilecek konseptler sunamamaktadir.


Konu hakkinda Deutsche Welle'de yayinlanan Türkce haber ise surada.

Ben kitabi listeme aldim, okumayi düsünüyorum. Hatta ondan da önce, daha önce okudugum kitaplarda verilen referanslardan, alintilardan vb. kismen fikir sahibi oldugum 1972 tarihli "Büyümenin Sinirlari"ni edinip okumayi düsünüyorum.

Sana da tavsiye ederim.
67 yasindaki Randers "Lütfen öngörülerimin yanlış çıkmasına yardım edin. Birlikte daha iyi bir dünya yaratabiliriz"  demis.
Okumak ve güzellesmek,
bununla da yetinmeyip
harekete gecmek ve güzellesmek görevimizdir.

Perşembe, Nisan 05, 2012

Walden Sakinlerinin Pesinde



Photo by Victorgrigas


Ruhlara sifa olsun diye...

Bugünlerde Walden'a dalasim var.
Mevsimi de degil oysa ki...

Bu kitabin daha neresini alintilayayim? Bence herkes kendi dalip kendi hazinelerini cikarmalidir. Fakat iste gün icinde baska bir seylerle mesgulken bir cümlesi gelip buluyor beni, yazmadan duramiyorum:

"Bedensel calismaya milyonlar uyanir; etkin zihinsel cabaya uyananlar milyonda birdir; ancak yüz
milyonda bir sairane ya da ilahi bir yasam icin uyaniktir. Böyle birine henüz rastlamis degilim. Acaba yüzüne bakma cesaretini gösterebilir myidim?"


ya da 


"Asil ve yüce olan seyleri ancak bizi kusatan hakikati damla damla, ama araliksiz icimize cekerek ve bunun icinde yogrularak anlayabiliriz. Evren, kavrayisimiza daima uysallikla yanit verir; ister yavas gidelim ister hizli, yol bizim icin dösenmistir. Öyleyse onu, yasamimizi kavramada harcayalim."


Walden'in baska hazineleri de var elbet. Her insanin "Ölmeden önce görülecek yüz yer" listesinin kendine özgü olmasi gerektigine inanirim. Benim listemde iki yer var ki, botanik sebeplerledir. Biri Monet'nin Giverny'deki evi ve bahcesiyse, digeri Massachussets Concord'daki Walden gölüdür. Gitsem orada Thoreau'un Walden'ini bulur muyum, yoksa varip görecegim baska bir orman, baska bir göl müdür, merak ediyorum.

En cok da Thoreau'un kitapta anlattigi bitkileri görür müyüm, onu merak ediyorum. Benim acimdan Walden'in hazinelerindendir kendileri.

Örnek:
"Ön bahcemde cilek, bögürtlen, ölmezotu, kantaron, golden rod, bodur mese, visne, yaban mersini ve yer fistigi yetisiyordu. Mayis ayinin sonuna dogru, visneler, patikanin iki yanini, her mevsim canli kalan kisa dallarinin üzerinde, silindir bicimindeki semsiyeler halinde süslüyor, sonbaharda, iri ve güzel meyveleri dallari asagi cekiyor, isik demetine benzeyen celenkler halinde iki yana düsüyordu. Yenilebilen visneye cok ender rastlansa da dogaya bir övgü olsun diye tatlarina baktim."

veya

"Bu Roma pelini, bu kazayagi, bu kuzukulagi, bu piper otu; ele al,dogra, köklerini günese cevir, gölgede liflenmesine engel ol, yoksa diger uca yayilip iki günde pirasa gibi yesillenir. Bu uzun bir savastir; vinclerle degil, yabani otlarla, yani günes, yagmur ve ciyi kendi tarafina almis Truvalilarla yapilir." 


Sadece bitkiler mi? Ya kuslar? Ya hayvanlar?

Buyur:

"Balik kartali gölün parlak yüzeyini delip sudan bir balik cikartiyor, bir vizon evimin önündeki batakliktan sinsice cikip kiyidaki bir kurbagayi yakaliyor; ayak otu, bir ileri bir geri kanat cirpan kamis kuslarinin agirligi altinda egiliyordu."


"Yaz boyunca bir dönem, cobanaldatanlar düzenli olarak her aksam saat yedi bucukta, aksam treni gectikten sonra kapimin önündeki bir kütüge veya evin bayira bakan tarafina oturup yarim saat boyunca aksam dualarini sakirlar."
 
"Diger kuslar sustugunda cüce baykuslar nöbeti devralir."


Doga bilimleri okuyor veya okutuyor olsaydim, Walden'in botanik ve zoolojik acidan ele alindigi harika tezler yazmak ya da okumak isterdim. Doga bilimleri okumus ya da okuyacak degilim. Fakat yine de bunu yapacagim. Amatör heyecanla, amatör bir girisim olarak yapacagim. En basta da dedigim gibi ruhlara sifa olsun diye yapacagim. Hep hayalimdi, nihayet yapacagim. Kosturmadan, yavasca, her firsatta yapacagim. Heyecanla, seve seve, mutlulukla yapacagim.

Zahmetli istir, mümkünse yardim alarak yapacagim. Ola ki bir gün Walden'in sayfalari arasinda senin icin anlamli bir bitki yada hayvan adina rast gelirsen ve Ingilizce, Türkce, Latince adlarini bulup copyright haklarini ihlal etmeyen bir fotografiyla bana gönderirsen, sana sükranlarimi sunarak yayinlayacagim.


Serinin adi "Walden Sakinlerinin Pesinde" olacak. Blog genelinde bir yerlerde WSP kisaltmasini görürsen, o da bu anlama gelecek.

Pazartesi, Mart 12, 2012

Ev yapimi, el yapimi

Haftasonu okudugum su kitabi Almanca bilenlere tavsiye ederim:

"Kurda ensen niye kalin demisler,
kendi isimi kendim görürüm de ondan demis"
Türk atasözü
Erika Casparek-Türkkan ve Petra Casparek "Echt hausgemacht" da ("Gercek Ev Yapimi" denebilir) recelden ketchup'a, biradan sucuga akla gelebilecek bir cok gidanin evde yapilis usullerini anlatmislar. Her bölümün basinda gerekebilecek arac gerec net bir sekilde özetlenmis, temel mantik ve teknikler basit sekilde anlatilmis, dikkat edilmesi gereken püf noktalari ( hijyen, malzeme tedariki vb) listelenmis, ardindan da degisik varyasyonlar ve tarifler verilmis. Elbette net, aciklayici fotograflar esliginde. Eski bir kitap ama ikinci el kitapcilarda ve kütüphanelerde bulmak mümkün. Almanya, Avusturya ve Isvicre'de yasayanlara duyurulur.

Haftasonu boyunca buldugum her firsatta kitaba daldim, bir sürü notlar aldim. Örnegin hangi meyvelerin recele daha uygun oldugunu hep merak ederdim. Beste bana anlatmisti ama unutuyordum. Genel olarak pektini ve meyve asidi yogun olanlar olmayanlara göre daha kolay kivam tutarmis. Meyveleri buna göre kombine ederek recel yapmak iyi sonuc verirmis. Buna dair bir liste  buldum kitapta. Türk usulü recellerin cogu (cilek, kiraz, visne, erik, seftali, kayisi recelleri yani) pektin ve meyve asidinin düsük ya da orta seviye oldugu meyvelerle yapiliyormus. Annelerimiz her babayigidin (sey, pardon, anayigidin yani) basaramayacagi bir isi basariyormus, bunu da ögrenmis oldum :)

Süt asidi bakterileriyle fermentasyon usulü tursular hazirlamakla gecen aylarda Beste sayesinde hasir nesir olmus ve ilk kez Alman usulü Sauerkraut yapmistim. Bu kitaptan ögrendim ki, hayvansal gidalarda cok olup, bitkisel gidalarda hemen hemen hic bulunmayan B12 vitamini süt asidi bakterileriyle fermentasyon sonucunda artarmis. Bu yöntemde sebzeler tursuya dönüstürülürken sirke yerine buttermilk (sütten tereyag ayrilinca geriye kalan süt ürünü), kefir , yogurt vb bir fermente süt ürününden bir miktar kullaniliyor. Bazi sebze türleri (lahana nin da dahil oldugu Brassica ailesi üyeleri) yapraklarinda dogal olarak bu bakterileri bulunduruyor hatta. Sonuc B12 vitamini, C vitamini ve probiyotiklerden yana zengin bir tursu :) Vejeteryan ve veganlara duyurulur.

Kitap hakkinda simdilik bu kadar. Ileride denedigim tariflerden bazilarini da verebilirim. Almanca bilmeyenler üzülmesin,aslinda her dilde bu türden geleneksel gida saklama yöntemleri üzerine harika kitaplar var. Öyle ki insana normalde hazir satin aldigi pek cok gidayi evde yapabilmek icin bilgi yaninda motivasyon da veriyor. Ya da hazir bile satin alsak, bizi yediklerimizin dogru, geleneksel hazirlanma sekilleri konusunda bilgilendiriyor ki hazirlarini alirken daha bilincli olabilelim. Hatta diyorum ki, herkes kendi bildigi, okudugu böyle kitaplar ( ve belki de internet siteleri) varsa bu yaziya eklesin. Bu kitap bahane olsun, güzel bir arsiv olussun.

Benim aklima gelen diger kaynaklar:
  • Lesley Bremness The Complete Book of Herbs'de gerci yenilebilir, sifali otlardan bahseder ama onlarla yapilabilecek pek cok seyden ve saklama usullerinden de sözeder.
  • Leman Cilizoglu Eryilmaz'in Yemek Pisirme Teknikleri gerci eski ve ders kitabi tadinda bir kitaptir, ama pek cok temel gida pisirme  ve saklama teknigini anlatir.
  • Tijen Inaltong'un Bir Ot Masali ve Meyve Agacindan Hikayeler kitaplari otlari ve meyveleri saklama, dönüstürme, pisirme yöntemleri üzerine hem temel , hem detayli pek cok bilgi verir. 
  • Cultured Food Life fermente gidalar üzerine bir site. Bir arkadasim ilgimi ceker diye göndermis, ben de meraklilari kacirmasin diye ekliyorum buraya.
  • ...

Pazartesi, Kasım 21, 2011

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 10,11 ve12

Bölüm 10:  Governance for Prosperity

Sınırlı bir dünyada sürekli bir toplumsal refah icin gerekli iki sarti acikladik: Ekonomik düzenlemeler (Bölüm 8) ve toplumsal tüketim mantiginda degisiklik (Bölüm 9). Bu degisiklikler insanligin karsilastigi en büyük meydan okuma olabilir. Devletin genel olarak ekonomideki rolü öteden beri bir tartisma konusudur. Bu düzenlemelerdeki katkisinin ne olacagi da elbette tartisilacaktir. Peki sosyal tüketimcilik mantiginin degismesindeki rolü ne olacaktir? (Kisisel  kanimca gölge etmesin, o bile yeter. Bakalim Tim Jackson ne diyecek?) 

Politika her ne kadar bireylerin düsünme seklini etkilemek fikrinden rahatsizmis gibi görünse de, bunu zaten sürekli yapmaktadir. Kisisel özgürlüklere karsi ortak mallari (commons) korumada bir denge tutturmak da en eski görevlerinden biridir. Kisisel tercihlerine birakildiginda bireyler "miyop" davranirlar, secimleri nadiren sürdürülebilirdir (Homo economicus'uz ya!). Fakat kimi bilimsel calismalar da gösteriyor ki, insan özünde bencil degildir. Duruma göre kendiliginden paylasimci ve özverili davranis da gösterir. Toplumsal kurumlar (özellikle tüketim toplumunda, ironik bir sekilde) verdikleri mesajlarla belli bireysel tutumlari (rekabet, bireyci davranis) digerlerine karsi (paylasim, isbirligi, özveri) ödüllendirir.

Devletin -elbette demokratik cercevede- temel görevine, yani kisa vadede bireysel cikarlara karsi uzun vadede toplumsal cikarlari koruma görevine geri dönmesi gerekiyor.


Bölüm 11 : The Transition to a Sustainable Economy


Bu bölümde daha önceki bölümlerde söylenmemis bir seye rastlamadim. Aklimda kalan tek cümle: "Another world is possible" - Baska bir dünya mümkün ;)


Bölüm 12 : A Lasting Prosperity

Insanin eline gecen her firsatta tüketmesinin temelinde yatan bir diger sebep de kalici olma, ölümsüzlük cabasi. Fakat önümüzdeki iki kriz (ekonomik ve ekolojik) sahip olduklarimizin bize gelecege dair bir vizyon sunmadigini gösteriyor. Sürekli ve kalici bir refah, bireylerin kisisel cabalarina birakildigi taktirde ise, insanlarin bir kismindan sosyal ve psikolojik özgürlüklerini istemek anlamina gelebilir. Kalici bir refaha büyüme olmadan erisebilmek icin bundan daha yapisal degisiklikler gerekecektir.

Bütün bu kitaptaki tartisma "büyümeden vazgecmek kapitalizmin de sonu mu?" sorusunu getirebilir akla. Büyüme konusunda farkli yaklasimlari olan kapitalist ekonomiler oldugu gibi, kapitalist olmadigi halde büyüyen ekonomiler de var.

Yeni ekonomide devletin su üc degisikligi saglayacak müdahalesi gerekli olacaktir:
-hizmet-bazli aktivitelere yapisal gecis
-ekolojik varliklara yatirim
-calisma saatlerinin dengeleyici sekilde düzenlenmesi

Bu acidan bugünkünden daha az kapitalist olabilir. Sorun meseleyi kutupsal görmekten kaynaklanmaktadir (tamamen devlet mülkiyetine karsilik tamamen özel mülkiyet kutupsalliginda). Örnek olarak son yillarda artan oranda calisan mülkiyetine dayanan kücük ve orta ölcekli isletmelerin basari hikayeleri verilebilir.

Peki bu hala kapitalizm mi? Ne oldugu gercekten önemli mi? Önemli oldugunu düsünenler icin Star Trek'in Mr. Spock'u gibi yanitlayabiliriz soruyu: "Bu kapitalizm Jim, ama bildigimiz sekliyle degil"

Bizi kisitlayan ne ekolojik sınırlar, ne de insan dogasi : Sadece degisiklige inanma ve bunun icin calisma kapasitemiz (bizi kisitlayan...)

---
Bitti :)
Sen ne dersin tüm bunlara?

Yazidibi müzigi "Occupy Wall Street"in fikir dedesi sayilabilecek , Leonard Cohen'den :) (Sahsen Jennifer Warnes'in yorumunu daha cok begenenlere katiliyorum sanirim)

Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 8 ve 9


Bölüm 8 : Ecological Macro-economics

Baska türlü bir makroekonomiye gereksinimimiz var (Herkes "Ben dememis miydim!" demeyi sever :)) Ekonomi ve özellikle makroekonomi, ekoloji cahili. Su anda sermaye birikmedikce üretim, tüketim, yatirim, ticaret, vb birikimlerinin nasil olabilecegi konusunda bir modelimiz yok.

(Burada GDP, arz-talep gibi makro-ekonominin temel kavramlari aciklaniyor. Hizlica okudugum bu kisimdan cikardigim hisse: Temel makroekonomik parametreler ve kavramlar dogal kaynak kullanimini, cevresel kaynaklari , negatif sosyal etkileri gözardi eder.  )

Bir cözüm olarak dogal kaynak ihtiyaci düsük, materyal-yogun olmayan, üründen cok  hizmet satan sektörlerin ön plana ciktigi bir ekonomiyi önerenler bulunmaktadir. Aslinda bu da özünde bir tür ayirim (decoupling) cabasidir. Ancak yine de, büyüme motoru baska türlü olan bir ekonominin nasil görünecegi hakkinda bize bir fikir verebilir. Aslinda bu türden bir ekonominin tohumlarini simdiden yerel bazi uygulamalarda görebiliyoruz: Yerel ciftci pazarlari, slow food kooperatifleri, toplumsal enerji projeleri, spor kulüpleri, kütüphaneler, yerel tamir ve bakim hizmetleri, elisi kurslari, müzik, drama, beceri, yoga, kuaförlük, bahcivanlik kurslari... :)

Insanlar cogunlukla bu tür etkinliklerin ayni anda üreticisi ve tüketicisi olmalari durumunda daha cok esenlik ve  doyum duygusuna kapilmaktadirlar. Zamandan yana fakir, materyalistik, süpermarket ekonomisinde ise bu duygulardan daha uzagiz (Kisisel tecrübelerime dayanarak bu yargiya kesinlikle katiliyorum).   Bugünkü ekonomide bu tür hizmetler "personal ve social services" adiyla gecmekte ve aradigimiz türden bir refaha katkida bulunabilecek gibi görünmektedir: anlamli is, gelisme kapasitesi, topluma pozitif katki, materyal olarak hafif yasama/üretme olasiligi

Sorun bu türden aktivitelerin genellikle pazarin cok kisitli bir bölümüne ulasabilmesi, katkilarinin sönük görülmesi ve hatta kimi durumlarda ekonomik anlamda bir etkinlik olarak dahi kabul edilmemesidir (gönüllülük gibi). Emek-yogun aktiviteler olarak görülmeleri de bugünün ekonomisi icin (isgücü verimliligi acisindan) bir dezavantajdir. Ekonominin isgücü verimliligi takintisi,  is, toplum ve cevrenin zarar görmesine yol acmaktadir.

Yüksek isgücü verimliligi durumunda, bir ekonomik durgunluk cogunlukla issizlik oraninin artisina sebep olur. Fakat varolan isi sistematik olarak toplumda dengeli bir sekilde dagitmak, is paylasimini yayginlastirmak,  calisma saatlerini azaltmak, calisma günlerini azaltmak ve calisana daha cok bos zaman saglamak gibi bir cikis da mümkündür (2008 krizinde Almanya'da uygulandi. Sirketler calisanlarini isten cikarmak yerine calisma saatlerini azalttilar. Elbette maaslari da... Ama pek cok calisan bunu tamamen issiz kalmaya tercih etti.) Calisma sartlarinda bu türden degisikliklarin ancak belirli sartlar altinda uygulanabilir oldugunu, aksi taktirde kolay olmayacagini da kabul etmek gerek.

Benzer bir ekonomik dönüsüm sermaye verimliligi acisindan da beklenmelidir. Yatirimlarin materyal-yogun aktivitelerden sürdürülebilir, karbon-düsük aktivitelere aktarilmasi gerekecektir. Bu sirada ekonomi ince bir "sürdürülebilirlik penceresi"nden gecmelidir. Gecisin yavas olmasi, ekonominin dönüsümünden önce kaynaklarin tükenmesi anlamina gelebilir. Cok hizli bir gecis ise, ekonomiyi yeterli kaynak üretemeyecek kadar yavaslatabilir. Tüketim-tasarruf orani tasarruftan yana degistiginde ekonominin gecis asamasindaki hareket alani genisleyecektir.

Yeni ekonomi tüketim-yatirim dengesinin, özel-kamu sektörü dengesinin,cesitli sektörlerin rollerinin, verimlilikteki gelismenin dogasinin, karlilik sartlarinin yeniden tanimlanmasiyla kurulabilir. Herseyden önce yeni ekonomi ekoloji ve sosyoloji cahili olmamali, cevre ve toplumu ekonomiden ayirmamalidir.


Bölüm 9: Flourishing - Within Limits

Bu bölüm tüketimin sosyal mantigini kavrayabilmek üzerine.
Burada bir celiski var. Eger sahip oldugumuz nesneler toplumsal yasama daha iyi katilabilmemize, kendimizi ifade edebilmemize (sembolik bir dil olarak) katkida bulunuyorsa, zengin ülkelerde bu katkiyi daha acik görebiliyor olmamiz gerekirdi. Oysa tam tersine Bati dünyasi bir "sosyal durgunluk" icinde görünüyor.

Amartya Sen'e göre ayni seviyede yeterlilige sahip olabilmenin gerektirdigi gelir (ve mallar) toplumdan topluma degisir, zengin ülkelerde daha fazladir. Burada Adam Smith'in bahsettigi toplumsal yasamda ayip/utanma duygusu rol oynar. Adam Smith Milletlerin Zenginligi'nde keten bir gömlegin yasamsal gereklilik arzetmemesine ragmen, o günün Avrupa'sinda  ortalama bir calisanin keten gömleksiz utanmadan toplumsal yasama katilamayacagini verir örnek olarak. Tüketici mallarina bu türden anlamlar yüklenmesi durumunda "bu kadari yeterli" diyebilecegimiz bir noktanin olmayacagi aciktir (Örnek mi istiyorsun? Böyle buyur). Birey acisindan bu türden bir sosyal tuzaktan kacinmak mümkün degildir. Hatta kendini toplumda daha iyi ifade edebilmesi acisindan (refahin bir sarti) anlamlidir da.

Ancak psikolog Tim Kasser'a göre populerlik, imaj ve finansal basari gibi materyalistik degerler, kendini kabul, baglilik, ait olma gibi asli degerlerle celisir. Bu asli degerleri ön plana almayi basaran bireyler aile ve toplum icinde daha mutlu ve daha sürdürülebilir bir yasam sürmeyi de basarmaktadir.  Örnekleri modern toplumda da bir ölcüye kadar görülmektedir. Bu sessiz devrimin ötesinde daha radikal ve kapsamli girisimleri savunanlar da vardir; Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik, bkz burasi ve burasi) gibi. Psikolog Mihalyi Csikszentmihalyi'nin amaca yönelik ve materyal acidan basit bir yasamin daha doyurucu olabildigine dair bilimsel temelleri acikladigi bir calismasi bulunmaktadir.

Bu türden yasam pratikleri toplumsal destegi de gerektirdiginden,  kendiliginden kücük toplumsal olusumlari tesvik etmektedir. Eko-köyler, Kuzey Iskocya'daki Findhorn toplulugu, Thich Nhat Hahn'in Fransa'da kurdugu "farkindalik" toplulugu, Kuzey Amerika'da Amish'ler, Kuzey Amerika'da seküler basit yasam taraftarlarini bir araya getiren Simplicity Forum, daha yeni bir girisim olarak Downshifting Downunder gibi...Bu türden topluluklar üzerine bilimsel calismalar az olsa da, ilk sonuclar sade yasamcilarin daha mutlu yasadigi iddiasini desteklemektedir.

Varolan toplumsal yapilarin toplumsal yasama katilimi güclestirmesi de, üzerinde düsünülmesi gereken bir konudur. Özel ulasim toplu ulasima göre önceliklidir. Motorlu araclarin yayalara göre önceligi vardir (zamanin varsa buraya alayim).  Enerji arzi sübvanse edilirken, enerji talebi tarafinda yönetimsizlik ve kaos hüküm sürmektedir. Cöp üretmek ekonomik ve davranissal olarak ucuzken, geri dönüsüm maliyetlidir. Cocuklar "alisveris nesli" olarak yetistirilmektedir. Hükümetler, politikacilar, finansal kurumlar ve medya sürekli bu türden mesajlar vermektedir. Bu acidan daha sürdürülebilir bir yasam sürmeye calisanlarin kendilerini cevrelerindeki  sosyal yasamla celiski icinde bulmalari sasirtici degildir. Bu yüzden degisimi (ne kadar istekli olurlarsa olsunlar) bireylerin eline birakmak yerine, toplumsal yapilarda gerekli degisiklikleri yapmak önem kazanir (Kendi adima toplumda yapisal degisiklikleri bekleyecek zamanim yok. Ben yola cikarim, o isterse gelsin arkadan. Sen de simdi gelirsen benimle, o zaten gelecek mecbur :)).

Yapilmasi gereken en önemli seylerden biri,  verimsiz statü yarislarini körükleyen gelir esitsizligini asgariye indirmektir. Esitsizlik toplumun sadece bir kesimini degil, tamamini hirpalamaktadir. Daha cok yardimlasan ve özveri gösteren bir toplum önem kazanmaktadir.


Yazidibi müzigi olarak sınırları icinde ciceklenen ve gündelik nesnelere yikici olmayan (!) yaraticilikla yeni anlamlar veren iki örnek sectim :) Eskilerden degil, yenilerden (Evren'cigim ;)... Birinci videoda karpuzu (2:32) ve ikinci videoda cöp kutusunu (1:25) yeniden kesfeden arkadasa özellikle dikkat! 






Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 5, 6 ve 7


Bölüm 5 :  The Myth of Decoupling

Bu bölümde decoupling'e karsilik "ayirim" kullandim. Son zamanlarda yaygin olarak su anlamda kullanilmaya baslanmis, ayirim derken bu özel  anlam kastediliyor.

Büyüme  cikmazina verilen genel gecer yanit, mal ve hizmetlerin üretiminde materyal katkiyi (dolayisiyla ekolojiye zarari) azaltacak tasarim degisikliklerine (decoupling = ayirim) gitmektir. Ancak cogunlukla bu yanilticidir. Zarar GDP'ye oranla göreceli olarak azalmis görünse de, mutlak anlamda artmaya devam etmektedir. En basit anlamiyla göreceli ayirim (relative decoupling)  daha az girdi ile daha cok sey yapmak, daha az cevresel zarar ile daha cok ekonomik aktivite gerceklestirmek demektir. Yapilan analizlere göre, göreceli ayirim önlemleri sayesinde özellikle OECD ülkelerinde üretimde "enerji yogun"lugu 1970'lerden   bu yana düsmektedir. Birim ürün basina CO2 yogunlugu da ayni sekilde 1980'lerden bu yana düsüs göstermektedir. Ehrlich esitligi denen bir denklem de bize aritmetik olarak da bu düsüsü göstermektedir.

Ancak, birincisi bu analizler hikayenin sadece bir yarisini (üretim) degerlendirmekte, ikincisi de mutlak degerleri yansitmamaktadir. Mutlak degerlere (absolute decoupling) bakildiginda, CO2 salinimi 1970'den bu yana %80, Kyoto baz yili kabul edilen 1990'dan bu yana %40 artmistir. Diger dogal kaynaklarda da benzer trendler gözlenmektedir.

Buradan cikarilacak mesaj, ayirimin gereksiz oldugu degildir ; mutlak anlamda ayirim gereklidir. Sorun ne kadarinin mümkün oldugu, teknolojik ve ekonomik acidan erisilebilir oldugudur. Ehrlich esitligi bize cözümün teknolojide oldugu (yani üretirken cevreye daha az zarar veren teknolojiler gelistirirsek,  ayni yasam tarzimizi devam ettirebilecegimiz) fikrini vermektedir. Ne türden bir teknoloji 2050 yilinda 9 milyara erismis dünya nüfusunu, bugünkü AB ülkeleri refahinda yasarken, gezegenin kisitli kaynaklarina da zarar vermekten alikoyar? Elbette hicbir zaman bu türden büyük bir teknolojik atilimin kösebasinda bizi bekledigi olasiligini aklimizdan cikaramayiz. Fakat ilk adimlarin elimizdeki teknoloji ile ( etkin enerji kullanimi, yenilenebilir enerji, vb) atilmasi gerektigi de aciktir. Gelismis ülkelerin dünyanin bugünkü iklim ve cevre sorunlari konusunda direk bir sorumlulugu bulunmaktadir. Ahlaki acidan bakildiginda, eldeki teknoloji ile büyüme sorununa bir yanit bulma konusunda da gelismis ülkelerin görevleri fakir ülkelerden daha fazla olmalidir.


Bölüm 6: The "Iron Cage" of Consumerism

The Economist Kasim 2008 sayisindan:  "Her avlanan hayvan bilir ki , önemli olan ne kadar hizli kostugun degil, herkesten yavas olup olmadigindir."

21. yüzyilda hala avlanan hayvanlarin icgüdüsüyle hareket ediyor olabilir miyiz? Öyleyse, bunu bilmek  ve sebeplerini anlamak iyi olurdu.

Farkli kapitalist anlayislarin bilinen ortak paydasi, özel mülkiyeti kabul edisidir. Bunun disinda cesitli ülkelerde kapitalizmin farkli uygulamalarina rastlamak mümkündür. Baumol ve arkadaslarinin Good Capitalism, Bad Capitalism adli kitabindaki siniflandirmaya göre iyi kapitalizmler büyümeye, kötü kapitalizmler durgunluga yol acar.

(Burada kapitalist modelin bilinen aktörleri ve bunlar arasindaki etkilesimlerin bir özeti veriliyor)

Kapitalizmde is verimliligi önemli bir hedeftir, Fakat ayni ürünü gitiikce daha verimli üretebilmek her zaman mümkün degildir. En temel seviyede termodinamigin kurallari buna engel olur.  Ayrica her zaman rakibin yeni ve carpici bir ürünü gelistirmesi riski de vardir. Bir görüse göre kapitalizmin temeli maliyet minimizasyonuna degil,  yenilige (innovation) dayanir. (Bkz. bir kavram olarak Creative Destruction)

Peki bu süreklilik gösteren "yaratici yikim"in insanoglunun gelisimiyle (bkz. refahin ögelerinden biri) ne ilgisi var? Sürekli kendinden öncekini yikip yokeden bir sistem anlamli bir sekilde refaha katkida bulunabilir mi? "Yeter!" denmesi gereken, durmadan üretip tüketmeye bir son vermemiz gereken bir nokta var mi?

Sistemin icine girdigi yaratici yikim döngüsü ve durdurulamayan büyüme ivmesi  durup hala hizmet ettiklerinin cikarina calisip calismadigina bakmasina engel oluyor. Ürün ömürleri kisaliyor, kalite miktara kurban ediliyor, kullan-at toplumu (throw away society) tüketicinin hirsindan cok, sistemin hayatta kalabilmesinin bir ön sarti olarak ortaya cikiyor.


Bu elbette yaraticilik ya da yenilik özünde kötü bir seydir anlamina gelmiyor.  Sorun bunlara verdigimiz anlamdan kaynaklaniyor (Bkz. Bölüm 4- tüketici mallarinin sembolik dil olarak kullanilisi). Yeni ürünler  cogunlukla dogalari geregi daha pahali oluyor ve baslangicta toplumun belli kesimleri tarafindan ulasilabilir oluyorlar. Sosyal karsilastirma aliskanligi ürünün baska kesimlerde de yayginlasmasiyla sonuclaniyor (Onda var da, ben de niye yok?). Bu noktada önemli bir sosyal psikoloji süreci, kisinin sahip oldugu seyleri kendi varliginin bir uzantisi gibi (uzanti ben) düsünmesi ve hatta hissetmesidir.  Öyle ki, elimizden alindiklarinda bir eksilme duygusu yasayabiliyoruz. Bu türden bir materyalizm -özellikle seküler bir dünyada- dine benzer bir islev görebiliyor (Alisveris merkezlerinin kapitalizmin tapinaklari oldugunu söyleyenler bunu kastediyor galiba)

Psikolog Philip Cushman'a göre "uzanti ben" (extended self) "bos bir ben"dir ve sürekli yeniden doldurulmak ister. Hatta bos olmaktan yana korkuya varan bir endise duyar.
Izlerini üretici tarafinda sürekli yeni ürün gelistirmek cabasinda da görebiliriz. Özünde (icinde yasadigimiz) endiseli ve son noktada patalojik bir sistemdir. Yenilige olan acligi esenligin önüne gecer. Likidite korundugu, tüketim yükseldigi sürece ayakta kalmayi basarir. Bunlardan biri hiz kestiginde ise cöker.



Bölüm 7:  Keynesianism and the "Green New Deal"

2008 krizinde tüm karar verici ve yürütücülerin ortak amaci ekonomiyi en kisa zamanda tekrar eski büyüme rayina geri oturtmakti. Ekonomiyi kurtarmak icin yatirima gerek vardi.   2008 sonu, 2009 basinda dünya genelinde kurtarma paketlerinden en cok yararlananlar finans ve otomotiv sektörleriydi.  Karbon emisyonu düsük bir topluma dönüsmek de yatirim gerektiriyordu. Her ikisini birlestiren bir "yesil ivme" cazip bir fikir gibi gözüktü. 2009'dan bu yana "yesil yatirim"larda artis var. (Dogru, 2009'dan bu yana şu veya bu baglantiyla posta kutumuza düsen "yenilenebilir enerji...kar orani....güvenilir...cevre dostu...yesil bono...vb vb" seklindeki  reklamlarin haddi hesabi yok.) Yesil sektörlerin isgücü-yogun sektörler olusu da düze cikabilmek icin issizligin önüne gecmesi gereken ekonomiler icin bir avantaj. "Green New Deal" kriz sonrasi dünyanin iklim vb küresel sorunlarla daha ciddi sekilde mücadele edecegi izlenimini veriyor. Bu acidan da önemli.

Fakat uzun vadede yeterli degil. Cünkü Keynes'ci bakis acisiyla ekonomiyi tüketimin tesvik edilmesiyle büyüyen duruma geri getirmeyi amaclamaktan öteye gitmiyor. Yeni bir ekonomik yapilanmaya gereksinim var.


Yazidibi müzigi Tracy Chapman'dan, Fast Car:



Büyüme Olmadan Refah - Bölüm 3 ve 4

Bölüm 3: Redefining Prosperity

(Bu bölümde ve notlarin kalan kisminda "gelisme" sözcügünü ve "insanin, insanligin gelisimi" kavramini, "to flourish" karsiligi olarak kullandim. Öyle böyle bir gelisme degil, bireyin ya da insanligin varolan potansiyelini gerceklestirebildigi, cicek cicek acildigi türden bir gelisme olarak, Almanca'daki "entfalten" gibi okumani tavsiye ederim :) Dediler ki, benim aklim ekonomiden bahsederken bile börtü, böcek, cicege calisirmis zaten. E, dogru söze ne denir? :) )

Bu bölüm psikoloji, sosyoloji, ekonomi tarihi, felsefe, din ve bilgelik geleneklerini tarayarak refaha farkli bir bakisi ariyor: Insanlarin icinde gelisebilecegi, daha büyük sosyal uyum saglayabilecegi, daha yüksek bir esenlik seviyesi bulabilecegi, ancak cevreye etkisini azaltmayi da basarabilecegi bir tür refah.

Bu farkli perspektiflerin hemen hepsi refahta materyal boyutlar görür. Yeterince yiyecek, su, giyecek ve barinak yoksa veya bunlari elde ederken güvenlik sorunu yasaniyorsa refahtan söz edilemez. Fakat en azindan Aristoteles'den beridir refahin maddi güvenceden öte boyutlari oldugu kabul edilmektedir. Sevgi, saygi, faydali işe katkida bulunabilme, ait olma ve güven duygulari gibi. Dolayisiyla toplumsal yasama özgürce katilabilme becerisi refahin boyutlarindan biridir.

Kimi yaklasimlar, bireyin ruhani (transcendental) gereksinimlerini de refahin bir geregi olarak ön plana cikarir. Seküler anlayislar dahi insanin yasamda bir anlam ve amac arayisinda oldugunu kabul eder. Bazi bilgelik gelenekleri refaha ahlaki bir boyutun da eklenmesini savunur. Bu gelenekler "benim refahim cevremdekilerin refahina baglidir, onlarinki de benimkine" der. Refaha etki eden faktörlerle, esenlik ve mutlulugu etkiledigi söylenen faktörler arasinda dikkat cekici bir cakisma vardir.

Amartya Sen'in yasam standartlari hakkindaki önemli makalesinden ödünc alacagimiz üc kavram, özellikle öne cikmaktadir: Bolluk (opulence), yararlik (utility), gelisme kapasitesi (capabilities for flourishing).

Bolluk, materyal ihtiyaclarin karsilanmasina karsilik gelir. Mallarin sürekli erisilebilirligindeki artis refahta da bir artis yaratir (der bu görüs). Fakat bunun sinirlari ekonomi teorisyenleri tarafindan  da kabul edilir: Diminishing marginal utility (Azalan marjinal fayda) kavrami buna isaret eder.

Bolluk miktara isaret ederken yararlik (utility) kaliteye isaret eder. Bu bakis acisi, ürünün miktarindan cok sagladigi doyum önemlidir der. Belirlenmesi, ölcülmesi zordur. Savas sonrasi yillarda temel tüketici mallari  tamamen materyal acidan degerlendirilirken, bugün tüketiciye verdigi kimlik, deneyim, ait olma duygusu ve hatta umut duygusu önem kazanmaktadir (Yedigin peynirin seni daha alimli, ictigin cayin seni daha entellektüel yapacagi umudu örnegin). Bu noktada ekonomistler isin kolayina kacarak "bir malin degeri tüketicilerin onun icin ödemeye hazir oldugu paraya denktir" derler. Böylece yararlik, pazardaki degis tokusun parasal degerine indirgenmis olur; GDP de bunlarin toplamini verir. GDP ise evde yapilan isleri, gönüllü calismayi ve kirlilik, sosyal catisma gibi negatif yararligi ölcmez (Pazar günü ögle yemegini fast-food'cuda yersek ekonomi büyür, evde benim pisirip servis ettigimi yersek büyümez. Her iki durumda da yemek yemis oluruz oysa. Hatta para vermen gerekseydi, benimkine daha cok ödemeye hazir olurdun, emin ol!) . Bu sebeple gelismis ülkelerde ekonomik büyüme devam ederken, mutluluk ya da life satisfaction indeksleri onlarca yildir sabit kalmaya devam etmektedir. Kisi basina yillik 15.000 $'dan itibaren life satisfaction indeksleri GDP'deki artislara yanit vermemektedir.  Buna karsilik düsük gelir düzeyli ülkelerde GDP'deki kücük artislar bile mutlu yasam indekslerinde büyük artislara yolacmaktadir.

Bir diger güclük  mutluluk, yasamsal doyum degerlerinin kisisel olusu ve objektif ölcülmesindeki güclüktür. (Bu noktada kitapta verilen bir grafik oldukca ilginc. Kisi basina GDP ile, mutluluk indeksi karsilastiriliyor. En düsük gelir düzeyindeki Gana ve Filipinler'de insanlar, kendilerinden kat kat fazla gelire sahip Ispanya ve Avusturya'lilarla esit mutluluk algisina sahiplermis. Bir Hintli kendisinden bes kat daha fazla kazanan bir Türkle esit derecede mutlu hissediyormus kendini. Banglades, Nijerya, Gana ve Filipinliler yine Türkler'den bes kat az kazanmalarina karsin, bizden daha mutlu olduklarini bildirmisler. Eski Dogu Blogu ülkelerinde mutluluk yerlerde sürünüyor.)


Sonuc? Ne GDP, ne de kisisel mutluluk bildirimleri refah icin güvenilir bir ölcü olamaz.


Gelisme kapasitesi: Bireyler toplumsal yasamda pay sahibi mi? Kamusal alanda utanmadan ve asagilandiklarini hissetmeden görünebiliyor mu? Degerli isler bulabiliyorlar mi? Kendilerini sicak tutabiliyorlar mi? Egitimlerini kullanabiliyorlar mi? Secebilselerdi arkadas ve yakinlarini ziyaret ederler miydi? (Bu Almanya'da "perspektif yoksunlugu" kavrami cercevesinde cok tartislan seyi cagristiriyor bana. Burada gelir düzeyi düsük, özellikle göcmen gecmisli ailelerden gelen cocuklarin en büyük sorunun maddi yoksunluk degil, perspektif yoksunlugu oldugu söyleniyor.  Sistem bu insanlara sıkısıp kaldıkları  sartların dısında yeni bir bakis acisi, yeni bir perspektif sunamiyor. Christoph Süss gecmis programlarin birinde "Ögrenciyken fakirlik sinirinin bile altinda  bir gelirle geciniyordum, ama sorun degildi.. Cünkü gelecege dair planlarim ve niyetlerim vardi, perspektiften yoksun degildim" demisti.) 


Kendini gelistirme konusunda sinirsiz özgürlüge sahip olmak mümkün mü? Dogru mu? Sosyal olarak kabul edilirligini cocuk iscilerin ürettigi maliyeti düsük giysiler giyerek saglamak, biyolojik cesitlilige zarar verebilen ama anlamli bir is bulmak  kabul edilebilir mi?

Buradan "sinirlanmis kapasite" (bounded capabilities) kavramina ulasiyoruz. Kaynaklari sinirli bir dünyada kendimizi gelistirme kapasitemizin de sinirlari olacagina (olmasi gerektigine) isaret ediyor. Sinirlari olan bir refah kavramini hayata gecirmek elbette kolay degil, ama kolayca vazgecilmemeli de.



Bölüm 4: The Dilemma of Growth

Ekonomik büyüme refah icin gerekli tek sart degilse de, gerekli sartlardan biridir. Cünkü refahi devam ettirebilmemiz icin gereklidir.
Bolluk refah demek degilse de, gelisebilmemiz icin gereklidir.
Büyüme refah icin önemli olan egitim ve saglik gibi hizmetlerle yakindan iliskilidir.
Büyüme ekonomik ve sosyal istikrari saglamakta islevseldir.

mi?

Bu bölüm bunun hakkinda.


Tartisma 1 - Maddi bolluk gelisebilmemizin sartlarindan biridir:
Daha fazla her zaman daha iyi degildir. Beslenme gibi en temel seyler sözkonusu oldugunda bile...
Ancak tüketici mallari bize sembolik bir dil sunar ve onun yardimiyla bizim icin önemli olan seyler hakkinda konusuruz: Aile, arkadaslik, ait olma duygusu, toplum, kimlik, sosyal statü,  yasamin anlami ve amaci (Sadece bu cümle üzerine kitap yazilir kanimca.) ... ve böylece toplumsal yasama katilmis oluruz. Toplumsal yasama katilmanin daha az materyalistik yollarini bulmak mümkün mü? (Bkz. Bölüm 9)

Tartisma 2 - Gelir ve Temel hizmetler:
Kisi basina GDP ile Birlesmis Milletler'den alinmis ülkelere göre ortalama beklenen yasam süresi (saglik hizmetlerine isaret ettigi icin kullanilmis) karsilastirmasi ilginc sonuclar veriyor. Afrika'da ortalama ömür 40 yil. Gelismis ülkelerde ise bunun iki kati. Ancak GDP'deki artis yasam beklentisine oransal olarak yansimiyor. (Verilen grafikte görülüyor ki) bir noktadan sonra gelirin ömür üzerindeki olumlu etkisi azaliyor. Sili'de ortalama yasam süresi kendisinden üc kat daha fazla gelire sahip Danimarka'dan daha fazla. Sili ile ayni GDP araliginda olup ortalama yasam süresinin 30 yil az oldugu ülkeler de var (Güney Afrika, Botswana).
Benzer tablo bebek ölümlerinde de gözleniyor. Tüm saglik ve egitim göstergelerinin GDP ile iliskisini gösteren tablolarda ayni egilim (diminishing returns) gözleniyor.

Tartisma 3 - Gelir artisi ve ekonomik istikrar
Büyümeye dayanan bir ekonomide elbette büyüme istikrar icin gereklidir. Kapitalist model kararli bir denge durumuna (steady state) kolaylikla gecemez. Dogal dinamikleri onu iki durumdan birine dogru iter: Genisleme ya da cökme. 


bu tartismadan varilan sonuc?
Büyüme sürdürülebilir degildir. En azindan bugünkü kosullarda.
Büyümenin durmasi (De-growth) istikrarli degildir. En azindan bugünkü kosullarda.

Dipnot: Yazi dibi müzigini ben coook yillar önce UB40'den dinlemistim (Handan'cigim;) ,  fakat aslen Cher ve Sonny söylermis. "I got you to walk with you, I got you to talk with you" diye bir bölümü vardir ki, cok severim. Ekonomik göstergelerin kaydetmedigi türden bir zenginlikten bahseder.


Büyüme Olmadan Refah - Önsöz, Bölüm 1 ve 2

Prosperity without Growth
Economics for a Finite Planet

Kitabin önsözlerinden birini Bill McKibben yazmis. Adini bu kitapta görünce hic sasirmadim. 5-6 yil önce bir gün, bir koltuga yan oturmus, bacaklarimi kenarindan asagi sarkitmis, sallaya sallaya  (ve düsünsel olarak da gevsekce sallana sallana) McKibben'in yazdigi bir kitabi okuyordum. Kitap biraz eskiydi, anafikri cok taze olmasina ragmen detaylarinda güncelligini yitirmisti. Yine de basladigim kitabi yarim birakmamak takintisiyla okuyordum. Bir cümleye denk geldim. Sanki ayni anda hem mideme yumruk yemis, hem kafamda isik yanmis gibi oldum. Bazen bir kitap bir cümle icin bile okunur:


"Dağbaşında hiçbir şey sonsuza dek büyümez. Doğada ikibin metre boyunda ağaçlar yoktur."


Gelelim Tim Jackson'un "Prosperity Without Growth" adli kitabina  :




Bölüm 1: Prosperity Lost

Refah hakkinda düsünceler:

Refah genel bir islerin yolunda gittigi duygusu ve iyilik halidir. Bireysel degil, toplumsaldir. Refah günlük degildir, gelecege dair bir süreklilik niyeti ve umudunu da icerir. Refah paylasilan bir vizyondur.

Genel gecer kabule göre GDP'deki artis refahin da arttigi anlamina gelir (GDP-->Gross Domestic Product-->GSYH) . Bu yüzden GDP'deki büyüme, özellikle son bir yüzyildir dünya capinda en önemli ekonomik gösterge haline gelmistir. Bu bakis acisi, elbette dünya genelinde günlük geliri 1 Dolar'in altinda olan bir milyar insan icin bir sey ifade etmektedir. Ancak ayni bakis acisi, temel gereksinimlerin büyük ölcüde karsilandigi ve tüketici mallarindaki cogalmanin maddi konfora katkisinin oldukca az oldugu zengin ülkelerde bir sey ifade etmemektedir.

Yakin zamana dek "refah" parayla ilgili bir kavram degildi; "sıkıntı" ve "üzüntü" sözcüklerinin karsiti olarak kullanilirdi.  Ekonomik refah kavrami ve refahin ekonomik büyümeye paralel olarak arttigi fikri yeni bir  yorumlamadir.  Ancak dogrulugu simdiden tartismalidir. Cünkü gelismis ülkelerde dahi gelir dagilimindaki esitsizlik 20 yil öncekinden daha fazladir. Belli bir noktadan sonra ekonomik büyüme insan mutluluguna katkida bulunmamaktadir. Sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende, büyümeye dayali bir refah anlayisi gelecege dair güvenilir bir vizyon sunmamaktadir.

Bugün yaygin olarak kabul ediliyor ki, 20. yüzyilin ortalarindan bu yana, dünya eko-sisteminin sunduklarinin %60'i degersizlestirilmis ya da tüketilmistir.  2050 yilinda yeryüzünde yasayacagi tahmin edilen 9 milyar insanin hepsinin OECD ülkelerindekine denk bolluga sahip oldugu bir dünyada, ekonomi bugünkünün 15 kati ve 1950'lerdekinin 75 kati olmalidir. Bu türden bir ekonomi neye benzeyecek, ne ile isletiliyor olacak? Bu bize paylasilabilen ve sürekli bir refaha dair güvenilir bir vizyon sunuyor mu?

Sonsuz büyüme hakkindaki kollektif körlügün kaynagini bulmak kolaydir. Büyümeyi sorgulamak cilginlarin, idealistlerin ve devrimcilerin isi farzedilmektedir. Fakat sorgulamaliyiz. Büyümeyen bir ekonomi fikri bir ekonomist icin tartisma disi olabilir. Fakat sürekli büyüyen bir ekonomi de bir ekolojist icin tartisma disidir.


Bölüm 2: The Age of Irresponsibility

Bu kitap ekonomik büyümenin zengin ülkeler icin hala gecerli bir hedef olup olmadigini sorgular ve sunu sorar "Büyüme olmadan refah mümkün müdür?"

2008 kriz ve sebepleri hakkinda: Amerikan emlak pazarindaki gelismeler, hirsli spekülasyonlar, emtia fiyatlarinda 2007 yili ve 2008 basindaki dramatik yükselisler, sirketlerin kar marjlarinin düsmesi , 2008 ortalarinda 30 yildan sonra ilk kez stagflation (ayni anda durgunluk ve yüksek enflasyon) görülmesi. Petrol fiyati Temmuz 2008'de iki katina cikti, gida maddelerinin fiyatindaki %66'lik artis özellikle fakir ülkelerde halk huzursuzluklarina yol acti. Bütün bunlar krizin ortaya cikip büyümesine etki etti. Fakat hicbiri finansal pazarlarin  tüm dünya ekonomisinin dengesini nasil bozabildigini aciklamiyor. Neden ödemeye imkani olmayan insanlara borc verildi?  Neden düzenleyiciler dev kurumlari yere devirecek bireysel finans uygulamalarina engel olmadi? Neden güvence altina alinmamis borclar ekonomide bu derece baskin bir güc haline geldi? Neden hükümetler tutarli olarak bu "sorumsuzluk cagi"na gözlerini yumdular ya da aktif olarak tesvik ettiler?

Krizi takiben hükümetler devreye girdi. Bankacilik sektörünü kurtarmamanin insani boyutu muazzam olacakti. Fakat bu müdahalelerin cogu bilinen is yapis sekline geri dönülebilmesini saglayan gecici düzenlemeler olarak görüldü. Örnegin aciga satislar 6 ayligina durduruldu ama tamamen yasaklanmadi. Nihai hedef, ekonomik büyümenin tartisilmaz sekilde devamliligini saglayabilmekti.

Kriz gelismis ülkeler arasinda iki farkli kapitalist yaklasimi belirginlestirdi.
1) Liberal market ekonomileri (Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Ingiltere, ABD): daha liberal, rekabet ve deregülasyona daha acik.
2)Coordinated market economies ( Belcika, Fransa, Japonya, Almanya, Iskandinav ülkeleri) : deregülasyonda yavas davranan, rekabetten cok firmalar arasindaki stratejik etkilesime dayanan ekonomiler.

Her iki tür ekonomi de büyümenin tartisilmazligi konusunda hemfikir olmalarina ragmen, aralarinda bir fark vardi. Liberal market ekonomileru tüketici borclanmasini daha büyük ölcüde tesvik ediyordu. Ingiltere'de tüketici borclanmasi krizin öncesindeki on yilda iki katina cikmisti. Insanlar borclanmaya sosyal statüyle ilgili kisisel istekleri dahil cesitli sekillerde tesvik ediliyorlardi. Buna dayanan bir sistem sarsildiginda ilk etkilenenler de yine gelir düzeyi düsük kesim oluyordu. "Borc al ve harca" kültürü refah getirmekten öte refahin eksilmesine yol aciyordu. Küresel bir dünyada Almanya, Cin ve Japonya gibi güclü üretim sektörlerine sahip ve tüketici borclanmasi düsük ülkeler dahi durgunluktan kacinamadilar. 2008'in son ceyreginde Alman ekonomisi tüm Avrupa ekonomilerinden daha cok etkilenerek %2.1 oraninda kücüldü. Ironik bir sekilde Almanya, tüketicisini krizden önceki on yil boyunca da  harcamaya ikna etmekte güclük cekmisti (Kisisel tecrübem: Evet, dogru, Almanlar har-ca-mi-yor!)  2008 krizini takiben dis pazarlar da kurudugunda, ülke krizi pek güclü sekilde hissetti.

Bu bölümden cikarilmasi gereken mesaj sudur: "Sorumsuzluk cagi" tesadüfi bir gözden kacirma ya da kisisel hirslarla ilgili degildi. Ekonomik kriz bankacilik sektörünün belli alanlarindaki münferit yanlis uygulamalardan kaynaklanmadi. Bir sorumsuzluk varsa, bu daha cok sistematikti; yukaridan onay görmüstü ve tek bir amaca hizmet ediyordu: Ekonomik büyümenin devami ve korunmasi.

Dipnot: Günaydin! 'Konu cok soyut, ekonomiden anlamam, 
hikaye yok, fotograf yok; sıkılırım ama ben' dersen müzik de mi yok? 
Söyle alayim seni: 





Kitap özetiyle beraber müzik yayini da devam edecek.
Istek sarki da alabilirim belki ;)

Cuma, Kasım 18, 2011

Elinor Ostrom kalmadi, Tim Jackson versek?

Elinor Ostrom'la tanisacagim demistim ya, bu tanisma tam istedigim gibi olmadi, Tim Jackson versem?  "Elinor Ostrom ve Tim Jackson da kim?"  mi dedin? Bizim camianin pop yildizlari olurlar kendileri :D 

Bahsetmistim belki, sincabin kitaplari ve gündelik meraklar icin sehir kütüphanesine giderim. Akademik kitaplar icinse universite kütüphanesine... Son zamanlarda akademik kitaplari üniversite kitapligi yerine, devlet kitapligindan siparis eder oldum. Üniversite kitapligi gerci bazi acilardan daha avantajli ama bize oldukca uzak. Devlet kitapligina yürüyerek gidiyorum. Sabahlari hava ne kadar soguk olursa olsun, sincabi anaokuluna biraktiktan sonra yola düsüyorum. Sonbahar yapraklarini, insanlari, sehrin sabah hallerini seyrede seyrede bir de bakiyorum ki gelmisim kitapliga. 

Devlet kitapligi tam da insanin hayalinde canlandirabildigi gibi. Binanin kendisi olabildigince eski usul, ciddi suratli  ve güzel. Iceri girince sütunlar, ahsap merdivenler, eski kitap kokusu falan... Isleyis olabildigince köhne. En son 2007 yilinda kullandigim kartimi yenilettim. Kocaman bir deftere beni yeniden elle kaydetti kütüphaneci teyze. Kartimi da yine elle doldurdu. Evet, neyse ki bilgisayarda tarama yapabiliyor ve tüm eyalet kütüphanelerinden kitap siparis edebiliyorum. Bilgisayar olabildigince yavas. Bir tusa basip bekliyorum. Bu arada disariya, sonbahara bakiyorum. Sikayetci degilim. Kütüphanedeki bu sessizlik, bu yavaslik, bu hantallik bir taraftan hosuma gidiyor. Acelem ne? Son zamanlarda sanki dünyanin bütün zamanlari benimmis gibi geliyor. Hani markette birisi elindeki iki parcayla benden sirami istese, "Tabii buyrun , benim sonsuza kadar vaktim var" diyecegim geliyor. Ve bunu hic de dalga gecer gibi degil; samimiyetle, aynen öyle hissederek söyleyecegim. 

Kitaplari bilgisayardaki katalogda bulunca masanin üzerinde duran eski usul siparis formlarina not ediyorum. Yazar, kitap adi, basim yili, basim yeri yetmezmis gibi her kitapta adimi, adresimi, telefonumu da tekrar tekrar yaziyorum. Neden bilmem, tam da bundan kacinmanin binbir yolu üzerine egitim aldigim halde, hic mi hic rahatsiz olmuyorum. Yüksek tavanli, salyangoz hizinda bilgisayarli,  bahcesi sonbahar renklerinde bu kütüphanede kendimi nasil da evim de hissediyorum bi bilsen. Bilsen dememe ne gerek var, bilirsin nasil da severim kütüphaneleri...

Iste tek dezavantajim kitaplarin ödünc verilme süresiyle ilgili. Üniversite kanalindan siparis etmedigim ve dolayisiyla akademisyen olmadigim varsayildigi icin (e, yalan mi?) kitaplar cok kisa süreyle gönderiliyor. Bunu bana köhne, ahsap bankonun öte tarafina yakismayacak kadar genc ve enerjik bir kütüphaneci kadin anlatti. 
Ayrica hangi kütüphanelerin ödünc süresi konusunda daha esnek, hangilerinin daha kati oldugu, hangi kodlu kitaplarin daha uzun süreyle gönderilebildigi  gibi kücük ama önemli "insider" bilgilerini de ben sormadan söyleyiverdi :). Online kataloglar hic böyle seylerden bahsetmiyor.

Elinor Ostrom'la tanismam iste bu yüzden biraz yarim yamalak oldu. Kitaplar bir haftaligina geldi, dogru dürüst okuyamadan iade etmem istendi.  Tim Jackson'da ise kaynak kütüphane sagolsun daha insafli cikti. Tim Jackson gelismis ülkelerde maddi konforun belli bir noktadan sonra refaha katkisinin yok denecek kadar az oldugunu ve bir de kaynaklari sınırlı bir gezegende refahi arttirmanin yollarindan birinin, ortak kullanim oldugunu söylüyordu. Nedense bu satirlari okurken modern cizgili, plastik/fosfor turunculu, herseyiyle otomatik (O kadar otomatik ki, her isi makineler hallediyor. Kütüphanecinin yüzünü hic görmüyorsun bile) sehir kütüphanesi geldi aklima. Bir de  herseyin, isleyisi saglayacak kadar minimumda tutuldugu, kapisindan iceri girince adeta zamanin donmus oldugu ama yine de hizmet vere(bile)n devlet kütüphanesi ... Sehir kütüphanesini ve girisindeki 7/24 kitap iade etme makinesini de seviyorum elbette ama tusa basma araliklarinda penceresinden sonbahari izleme opsiyonu sunan devlet kütüphanesini bir baska seviyorum. 

Kitaba dönelim istersen... Tim Jackson'un Prosperity without Growth (Büyüme Olmadan Refah) adli kitabina. Ismi "Alice Harikalar Diyari'nda" der gibi, hic olmayacak bir seyden bahseder gibi, masal kitabi gibi degil mi? Okuyalim ve görelim. Okudum ve gördüm. Ettigim tembellikler yüzünden kitabi iade tarihine bir kac gün kala büyük bir hizla tamamlamam gerekse de, ilgini ceker diye notlar almayi ihmal etmedim. Simdi diyorum ki o notlari okuyup üzerinde konusalim beraber. Fakat pek uzunlar. Hepsini bir kerede okumak yerine, söyle birkac saatlik düsünme aralari vererek bir iki güne yayalim. Sen arada git bi kahve ic, cocugunla oyna, soguk havaya aldirmadan bir yürüyüs yap, aksam yemegine lahana pisir (n'olmus? tam da mevsimi), o cetrefilli proje toplantisina katil, gerekli telefon görüsmelerini hallet gel, müdürüne de selam söyle benden, kisisel gelisimin icin haftada yarim güncük ayirman onun da yararinadir.  Fakat mümkünse "2012 Yili Satis Hedefleri" toplantisini bu notlardan sonraya birak. Ne yap, ne et, ertele...

Hadi bekliyorum, Pazartesi'ye...  

Dipnot: Notlari hizla ve serbest ceviriyle aldim. Hata görürsen düzelt beni. Arada (parantez icinde italikle) kendi yorumlarimi da kattim :)

Perşembe, Haziran 23, 2011

Her birimiz kendi icimize bir ceki düzen vermeye calisabiliriz.



photo by matthew fang
  Kücük Güzeldir - Önceligi Insana veren Bir Ekonomi Anlayisi (E.F. Schumacher) adli kitaptan alintilar:


"Sorun, olanaklarimizin neye elverip vermedigi degil, paramizi neye sarfetmeyi yegledigimiz sorusudur."

"Doga, sözün gelisi, nerede ve ne zaman durulacagini bilir. Dogal büyümenin sirlarindan daha büyük bir sir, büyümenin dogal bir bicimde kendiliginden durmasidir. Tüm dogal olaylarda ve olgularda bir ölcülülük vardir. Boyutlarinda, hizlarinda ya da siddetlerinde."

"Bir toplumun yararlandigi gercek bos zaman süresi, kullandigi emekten tasarruf edici makine miktariyla ters orantilidir. Ekonomi profesörleri bu önermeyi sinav kagitlarina gecirip ögrencilerinden tartismalarini isteseler iyi ederler."

"Gandi'nin söylemis oldugu gibi, dünyadaki yoksullara yardim edecek olan kitlesel üretim degil, kitlelerin üretimidir. Ileri düzeyde, cok sermaye-yogun, yüksek ölcüde enerji girdisine bagli ve insan emeginden tasarruf saglayici teknoloji üzerine kurulu olan kitlesel üretim teknigi, tek bir isyerinin meydana getirilmesi icin büyük sermaye yatirimi gereksindiginden önceden bir varlik birikiminin oldugunu varsaymak gereklidir. Kitleler tarafindan üretim sistemi ise tüm insanlarda bulunan paha bicilmez kaynaklari, zeka dolu beyinleri ve ustalikli elleri harekete gecirerek onlari birinci sinif aletlerle destekler. Kitlesel üretim  teknolojisi ic bünyesi bakimindan zorba, cevreyi yipratici, yenilenemez kaynaklar bakimindan kendi amacina aykiri düsen ve insan kisiligini felce ugratan bir nitelik tasir. Kitlelerin üretimi teknolojisi ise, cagdas bilgi ve deneyimlerden en cok yarari sagladigi gibi, ademi merkeziyetcilige acik, cevrebilim yasalarina uygun, kit kaynaklarin kullaniminda dikkatli ve insani makinelerin usagi kilacak yerde ona hizmet etmeye yöneliktir."

Kitabin son cümleleri:
"Insanlar hep sunu sormaktadir: "Gercekten ne yapabilirim?" Yaniti sasirtici oldugu kadar basittir de: Her birimiz kendi icimize bir ceki düzen vermeye calisabiliriz. Bu cabamizda elimizden tutup yol gösterecek olan , degeri tamamen hizmet ettigi amaca bagli olan bilim ve teknoloji degildir; insanligin geleneksel bilgeligindedir aradigimiz yol gösterici."

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Büyüme olmadan refah

Üzerine düsünmelik: "Büyüme olmadan refah"  ya da Prosperity without Growth ya da Wohlstand ohne Wachstum (Bildigim bütün dillerde yazdim, cünkü önemli) 

1) Büyümek nedir?
2) Refah nedir?
3) Büyümeden refah icinde olmak mümkün müdür? Yoksa ekonomik büyüme refah icinde yasamanin ön sarti midir?

Okumalik: Prosperity without Growth : Economics for a Finite Planet, Tim Jackson

Izlemelik: Tim Jackson's economic reality check 

Not etmelik: "Insanin maddesi Gayri Safi Milli Hasila ile ölcülemez." (Kücük Güzeldir, E.F. Schumacher)

Perşembe, Mayıs 05, 2011

Small is beautiful: Iyi bir baslangic

"Modern insan kendini doganin bir parcasi olarak degil, disaridan gelen ve dogayi fethedip ona egemen olan bir güc gibi görüyor. Hatta dogaya karsi bir mücadeleden bahsediyor ve bu noktada sunu unutuyor ki,  mücadeleyi kazanirsa yeri kaybedenlerin tarafinda olacaktir."

Alinti Schumacher'in ünlü kitabi Small Is Beautiful: Economics As If People Mattered 'dan. Okumaya yeni basladim ve sayfa 2'nin basinda bu cümleler... Daha önce okumus olsaydim, su yazinin giris cümleleri olurdu ve beni upuzun bir yazıdan kurtarırdı. Small Is Beautiful hep okumak istedigim kitapti; bir aksilik cikacak da tamamini bitiremeden kütüphaneye iade etmem gerekecek diye ödüm kopuyor. Gerçi biraz okudum; sanırım satın alacağım ve başucumda Walden'a kardeş olacak. Bakalim izleyen sayfalar neler getirecek... 

Güncelleme (06/05/2011): Small is Beautiful'un Türkçe çevirisini de buldum. Adı "Küçük Güzeldir: Önceliği İnsana Veren Bir Ekonomi Anlayışı". Varlık Yayınları, 2010. Aslında oldukça eski bir çevirinin yeni baskısı olduğunu söylediler. Buna rağmen her yerde bulunmuyor. Büyük kitapçılara ve sahaflara sormak gerek. 

Cuma, Aralık 24, 2010

Katla ve oyna!


ORIGAMI Kinderspiele: falten - spielen - staunen
Gabriele Blobelt
Nice Papers Q-Verlag , 2010

Bu kitabi kütüphanede buldum. Tam aradigim seydi. Origami teknigiyle, katlayip kenara koymak ya da seyretmek icin bir seyler degil, sincabin hosuna gidecek türden oyuncaklar yapmak istiyordum. Bu kitabin konusu tam olarak bu. Icinde cok bilinen ziplayan kurbaga, kanatlarini cirpan kus, ucak vb. yaninda daha önce hicbir yerde görmedigim 4 ve 6 köseli kagittan topaclar, takla atan atlar ve benzeri ilginc seyler var. Fotograflar hos, temel katlama tekniklerine de yer veren tarifler yeterince aciklayici. Her birinin yanina kac yas icin uygun oldugu yazilmis. 3 yasinda cocuklarin katlayabilecegi oyuncaklar bile var. Topaclar basta olmak üzere kitaptaki hemen hemen tüm oyuncaklari denedim. Bir operasyon sebebiyle 15 gün evde ve tercihen yatakta kalmasi gerek sincaba her gün birer tane cikarip verdim. Ilacimiz oldular :)


Salı, Aralık 21, 2010

Kargalar, buzdan yapraklar, paramin oy gücü ve diger seyler...

Sabah anaokuluna gitmek icin ciktigimizda, gökyüzünde dönüp duran bir karga sürüsü vardi. "Bak, ne yapiyor kargalar?" diye sordum sincaba. Cocuk direkligiyle yanitladi : "Ucuyorlar!". "Dogru, yiyecek ariyorlar galiba" dedim. Kargalari sevmekle sevmemek arasinda kararsizim. Her canli gibi kendi dogalarini yasayip gidiyorlar. Baska türlü olmadiklari icin onlari sevmemek ne kadar dogru? Öte yandan bu cografyada savas yillarinin kislarindan kalma bir sevgisizlik oldugunu da duyuyor ve okuyorum kargalara karsi.

Bu yil bol yagmurlu bir yaz gününde nehir kenarinda gördügüm kizilgerdandan beri gözümü kuslara daha cok actim. Bastankara oldugunu tahmin ettigim, ama bir türlü emin olamadigim bir kusu daha sürekli görüyorum sabahlari. Onlar da ekmek derdinde.

Bu sabah dünkü ilik ve yagmurlu havanin yerini soguk almisti tekrar. Sabaha karsi gelen soguk, suyu buldugu heryerde ve ilginc sekillerde dondurmus. Araba sahipleri trafige cikabilmek icin camlarda donan suyun olusturdugu harika yaprak sekillerini kazimaya ugrasiyordu. Bir arabam olmadigina, camindaki güzelim sekilleri kazimak icin ugrasip durmadigima, tersine yürüyerek yanindan gecip gittigim arabalarin camlarinda doganin actigi resim sergisini seyretme özgürlügüm olmasina sevindim :) 

Bugün sincab ve arkadaslari kücük, mütevazi bir brunch ile Noel'i kutluyor. Getirilecekler listesinden bize 5 breze düstü. Yol üstünde breze alabilecegim iki yer var. Biri bir marketin girisinde, bir pastane/firin( bäckerei) zincirinin subelerinden biri. Digeri ise kösede, kücük, bakkalla ayaküstü cafe karisimi bir dükkan. Adi bile dükkan'cik :)   Sahibi güleryüzlü, hos bir hanim. Kücük isletme anlayacaginiz. Bu yil icinde bu cevrede pek cok kücük isletme kapandi. Bu dükkanin ayakta kalma basarisi hosuma gidiyor. En iyi oy aracinin para oldugunu; yaptigim her alisveriste savundugum yasam felsefesinin lehinde (ya da aleyhinde) oy kullandigimi biliyorum. Bu kez 5 breze parasi ( € 2,50 ediyor tutari) kadar, her sabah karda kista dükkanini azimle acan ve öglenleri dinlenme hakkini kullanarak dükkani kapatan kücük isletmeci, güleryüzlü hanimdan yana kullandim oyumu.

Sincabi anaokuluna birakip doktora gittim sonra. Yol üstündeki bütün agaclarin, calilarin, bitkilerin üzerinde, yasamin tomurcuk adinda hazir ve nazir bahari bekledigini gördüm. Ne mutluluk :) Bugünlerde cocuklar icin yazilmis, harika resimli bir doga kitabi okudum. Icimi isitan ve beni neseye bogan bir kitapti. Bitkilere dair pek cok ilginc sey yaninda, nasil olup da yazsonunda topraga düsen bir tohumun ya da dallardaki tomurcuklarin filizlenmek ve büyümek zamanini bu kadar iyi bildiklerine, nasil olup da ilik gecen sonbahar ve kislarda büyümeye kalkmadiklarina ve soguk gecen baharlarda büyümeyi unutmadiklarina dair, kücük bir de sır ögrendim.  

Doktorda okudugum kitap baskaydi ama. Kütüphaneden alip, okumayi durmadan erteledigim kitapti. Adi Zur Lage der Welt 2010: Einfach besser leben: Nachhaltigkeit als neuer Lebensstil  (Dünyanin Durumu Hakkinda 2010: Basitce daha iyi yasamak: Yeni bir yasam tarzi olarak sürdürülebilirlik) Worldwatch Institute, Heinrich Böll Vakfi ve GermanWatch'in ortak yayinladigi bir kitapmis. Sanirim Ingilizce'si de var ama tam adina ulasamadim. Bulunca yazarim. Bu türden kitaplar bir tür cross-check'e sebep oluyor bende. Bazen yazdiklarim fazla mi radikal, fazla mi felaket tellalligi gibi diyorum, sonra bunlari okuyunca az bile yazdigimi farkediyorum. Paltomun cebinde bir kücük katalog var. Benim de zaman zaman alisveris ettigim ve haftalik kampanyalarini takip ettigim bir magazaya ait. Türkiye'de subeleri adeta yagmalaniyormus duydum ki, ne tuhaf. Cebimdeki katalogda dijital göstergeli ölcme kasiklari (bir kasik un kac gramdir diye düsünüp durmayin diye) ve icindeki suyun isisina göre renk degistiren su isiticilar (mutfagin öbür ucundan baktiginizda su 75 derece olmus mu bilin diye) gibi ilginc ürünler var. Gelecegin mutfagi gercekten renkli ve eglenceli bir yer olacak. Bir de icmeye su bulabilseydik...

Cuma, Eylül 10, 2010

Sahip olmak üzerine - III

Bu kez benim fikirlerim degil. Üstat Thoreau konusuyor:

  • "Sürülerin insanlara sahip olduklari kadar, insanlarin sürülere sahip olmadiklarini düsünüyorum"

Bu cümlede "sürüler" sözcügünü kaldirip yerine sahip oldugum seylerin adlarini koydum. Gülsem mi, aglasam mi, bilemedim.

  • "...ne de olsa insan vazgecebilecegi seylerin sayisi oraninda zengindir."
Bunu daha önce de duymustum. Ilk kim söylemis, bilmem.

  • "Arastirdigim her seyin sahibiyim, hakkima kimsenin de itirazi olmaz"
Aslinda William Cowper söylüyor. Thoreau ondan alintiliyor. Yok, benim hic itirazim olmaz böylesine sahip olmalara. Civardaki tüm agaclarla, nehir boyu da  benim nasilsa :)

Salı, Eylül 07, 2010

"...fasulyelerimi olgunlastiran günesin ayni anda dünyamiz gibi bir düzine baska dünyayi aydinlattigini görebilmeliyiz. bunu animsamis olsaydim kimi yanilgilarimdan kurtulmus olacaktim."

Walden. Thoreau.

Salı, Ağustos 03, 2010

Isirgan otlari, korkusuz sincap, korkak annesi ve daginik parcalar

"Doga, kusurlari da iceren bir kusursuzluk sunar. Camurla, tozla, isirgan otlariyla, gökyüzüyle, askin deneyim anlariyla ve dizlerdeki siyriklarla, daginik parcalar ve olanaklar sunar."
Dogadaki Son Cocuk
Richard Louv

Bu satirlardaki "kusurları da içeren bir kusursuzluk" ifadesi, yaşadığım dünyanın mükemmellik takıntısından sıkılmış yetişkin ruhuma nasıl da hitap ediyor. Ben 'o' çayırlarda büyüdügüm icin belki de. Dizlerimde cocukluk yaralarinin izleri var hala, isirgan otuyla elimin aci tanisikliklari var bir de. Isirgan otu dedim de...

...bakin, isirgan otlari:


Öbek öbekler, her yerdeler burada. Buraya tasindigimizda  ilk dikkatimi ceken bitkilerdendi. Bir yerlerde resmini gördüm. Altinda Brennnesseln yaziyordu. Isirganotu yani. Cocuklugumda hatirladigimdan biraz farkliydi. Izmir günlerinde salata olmak üzere mutfagimiza giren "dikenotu"ndan da baska gibiydi. Ama o zamanlar benim gözüm bitkilere bu kadar acik da degildi, itiraf edeyim. Uzun zaman bilir ama inanmaz gezdim cevrede. "Bak bu isirganotu" dedim kendime , pek inanamadim yine de...


Gecen gün sincapla nehir kenarinda yürürken, o birden yere yikilmis kütüklerin arasina dogru atildi. "Anne, hadi gel saklanalim buraya" diyerek... Bir kac gün önce babasiyla saklambac oynadiklarindan haberim vardi. Demek ki burasiymis oyun yerleri. Sincap, itiraf etmeliyim ki, dogada benden daha korkusuz. Dogayla benden daha direk bir cocukluk iliskisi gecirmis babasindan almis olmali bu yönünü. Bir anda patikadan cikmak; dizlerime kadar gelen, sık, ıslak otların arasına dalmak bir panik duygusu yarattı ben de.  Aklimin bir tarafi da sincabi öngöremedigim tehlikelerden korumak cabasinda oldugundan, pek dikkat etmeden attim adimlarimi. Elim dikkatsizce bazi otlara degdi hizla. Isirganmis onlar!  Gercekten. Simdi yüzde yüz biliyorum, icimde bir yerde inaniyorum buna. Isirganmis gercekten. Ellerim söylüyor cünkü ;)

Unutmadim, ekleyeyim hemen. Ingilizce Nettle deniyor. Gözlerinizi dört acarsaniz, genis Urtica ailesinin bu ilginc bireylerini her yerde görebilirsiniz. Sehirdeyseniz, yikik virane evlerin bahcelerinde olacaklar, unutmayin! 

Ama siz belki de hala "daginik parca" nedir, onu merak ediyorsunuz. Durun kitaba geri dönelim ve okuyalim oradan. Simon Nicholson adinda bir mimarin gelistirdigi bir kuram bu. Söyle ki, " Herhangi bir ortamdaki bulus ve yaraticilik derecesi ve kesif olanaklari, ortamda yer alan degiskenlerin sayisi ve niteligi ile dogru orantilidir. Nicolson'un tanimiyla daginik parcali bir oyuncak acik ucludur; bir cocuk onu cesitli sekillerde kullanabilir ve hayal gücünü ve yaraticiligini kullanarak baska daginik parcalarla birlestirebilir".

Peki tüm bunlarin cocuklarin doga deneyimleri ile ilgisi ne? Cok basit. Hep tembellik edip, Louv'dan alintilayacak degilim ya, söyle alayim sizi.

Hindibanin halleri, zayiflayan duyular ve kaybolan bilgi üzerine...

Cichorium intybus/Chicory/Wegwarte/Hindiba
Sadece kırların mavilisi degil, sofranizin salatasi, sohbetinizin kahvesidir ayni zamanda...


"Teknolojik ilerlemenin oldukca ender söz edilen bedellerinden biri, duyularimizin zayiflamasidir."

"Yirmi birinci yüzyilin Bati Kültürü, yayginlasan teknoloji sayesinde bir veri bollugu icinde yasadigimizi var sayiyor. Ama bu bilgi caginda, yasamsal öneme sahip bilgilerden yoksun kaliyoruz. Doga koklamakla, isitmekle, tatmakla, görmekle taninir."

Dogadaki Son Cocuk
Richard Louv

Not: Bu konu ilginizi cekiyorsa, oldukca eski bir kitap olmasina ragmen (TV devrinden bahsediyor) Bill McKibben'in The Age of Missing Information adli kitabini tavsiye ederim.  Yazarin resmi web sitesi surasi. Daha yeni tarihli kitaplari da benim okuma listemde:)

Bir tür thistle / Disteln /dikenli ot. Ama hangisi bilmiyorum.