"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




yavaşlamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yavaşlamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 20, 2012

Zaman ve hiz üzerine

Scobel'da dün aksamki konu : Zaman Diktatörlügü ve Hizlandirilmis Yasamlar

Tüm yayin burada .

Özetler, dikkat cekici ifadeler:
  • "Zaman kazanmak" : Güzel kavram ama dogru degil. Hizlandirilmis bir toplumda yasadigimiz dogru ama hizlanmak zaman kazandirmiyor.
  • Toplumsal yasamda göreceli zaman algisi. Günler ve geceler bir yüzyil öncekiyle ayni uzunlukta. Ama modern yasamin frekansi gecmistekinden farkli.
  •  "Zaman paradir. Paraysa güc" (Hindibanin notu: Sahi neden tartismadan dogru kabul ediyoruz bu cümleyi hep?)
  • Zamanimiz azalmiyor, arz edilen seyler artiyor. Arz edilen herseyi yapmak isteyen icin cözüm: Multitasking mecburiyeti. 
  • Goethe ve Thoreau'un kendilerince cevrelerindeki toplumsal yasamda hizlanmadan sikayet ettigi 18. -19. yüzyildan bu yana ulasim, iletisim ve üretim süreclerinden sürekli bir hizlanma var. Hizlanma algisi da zaman algisi gibi göreceli. (Hindibanin notu: Thoreau trenlerden ve telgraf tellerinden sikayet ediyor. Ben ve cagdaslarim trenlerin ve telgraflarin hizina geri dönsek memnun olacagiz :) )
  • Kitlesel baski, herkes hizliyken yavas oldugunda "bir sey kaciriyor olma" endisesi. Bu bazen ekonomik endiselerden bile ön planda.
  • Toplumsal saat- Dis saat- Ic (biyolojik) saat. Nüfusun belli bir kismi gec uyuyanlardan, bir kismi ise erken uyuyanlardan olusuyor. Bundan bagismiz olarak bir kismi "az uyurlar", bir kismi "cok uyurlar". Bu ic saat ve bireysel egilimler dis saatle (günes ve doganin belirledigi) senkronize ediliyor. Toplumsal saat sorunlu. Nüfusun en az %20'si meslekleri icabi ic saatleri geregi dinlenme ve uykuya ayrilmasi gereken saatlerde calisiyorlar. Bu fenomene "sosyal jetlag" deniyormus. Bedensel ve ruhsal bir cok rahatsizligin sebebi oldugu kabul ediliyor ya da tahmin ediliyor (Kanser, diyabet, burn-out,depresyon, vb) . Gece vardiyalarinda hata yapma olasiligi da daha fazlaymis. Bu konu genel olarak Kronobiyoloji denen bilimin inceleme konusuymus. Bir uzmana göre toplumsal yasam ve is hayati bireylerin biyolojik saatleri göz önüne alinarak organize edilmeli. Bir digerine göre bu zor cünkü büyük senkronizasyon baskisini beraberinde getirir. 
  • Calisma zamaninin biyolojik saate ters olmasina ek olarak modern iletisim teknolojileri sebebiyle "sürekli erisilebilir olma" da bir diger sorun. Su anda calisan nüfusun ücte biri amirleri tarafindan 24 saat erisilebilir durumda. (Hindibanin notu: Böyle bir iste bir süre calistim. Berbat bir deneyimdi. Bugün yeniden calisacak olsam, elimden gelen her sekilde mesai saatleri disinda erisilebilir olmaya direnirim. Türkiye'de henüz herkesin cep telefonu olmayan yillarda belli pozisyondaki calisanlarini cep telefonu yok diye asagilayan ve sürekli erisilebilirlik icin bir tane edinmesi gerektigini ima ya da acikca ifade eden amirler biliyorum. Bu düsünce tarzini tartisabiliyor olmaliyiz)   
  • Mekanik saatin icadina dek, zaman öylesine dogayla örtüsen bir kavramdi ki, bazi eski dillerde zaman(time) ve hava (weather) ayni sözcükle ifade ediliyordu. Mekanik saatin icadiyla zaman soyut ve boslukla özdeslesen bir anlama büründü. (Hindibanin notu: Güncel Türkce'de zamana ya da zaman birimlerine karsilik gelen bütün sözcüklerin baska dillerden ödünc alinmis olmasina ne demeli? Bu konu uzun zamandir aklimi mesgul ediyor. Önüme dilden biraz anlayan kim ciksa sorarim :) Yil ve ay sözcüklerini haric tutarsak, "Zaman", "vakit", "mevsim" hafta", "saat", "dakika", "saniye" ve hatta "an". Bu sözcüklerin hicbiri Türkce degil ve örnekler cogaltilabilir. Türkler Arap-Fars kültürüyle tanismadan önce zamana dair meramlarini nasil anlatiyordu? Dil düsünce seklinin canli bir yansimasidir. Zaman eski Türk kültüründe bir tema degil miydi???)
  • Zaman elestirisi ayni zamanda sistem elestirisidir. Kapitalist sistem hizdan ayri düsünülemez. Hizla üretilmeli, hizla tüketilmeli, tüketimi hizlanidrmak icin hizla yeni ve gercek olmayan ihtiyac duygusu yaratilmalidir. 
  • Küresel ekonominin islem hizi (özellikle finans sektöründe) baska alanlarda baski yaratiyor. Politikanin ekonomi kadar hizli olamadigini ve hatta demokrasinin tanimi geregi totaliter rejimlere göre (karar alma sürecinin hizi acisindan) dezavantajli oldugunu düsünenler var. Egitim sürecini ekonominin hizina uydurmak gerektigini düsünenler de. 
  • 2008 yilinda Isvicre Borsasi saniyedeki islem sayisini 3000 olarak acikladi. Daha 1996 yilinda saniyedeki islem sayisi sadece 45'di.
  • Test edilmeden hizla piyasaya sürülmüs finans ürünleri krize yol acti. Ilac ve otomobil sanayilerinde gittikce daha cok ürünün üretim hatalari sebebiyle geri cagrilmasi da ayni sebepten. 
  • Einstein'den beri bilinen bilimsel gercek, zamanin göreceli oldugu. Günlük yasayisimizdaki zaman algilamamiz da öyle. Acelemiz varsa hizli akabiliyor, beklememiz gerekiyorsa yavas akiyor. Cocuklar zamanin yavas aktigi algisina sahip, yaslilar ise cok hizli aktigindan sikayet ediyor. Bilinen su ki, zamani dogrudan algilayan bir duyu organimiz yok. Zaman beyinde "insa ediliyor". Beyin bize zamanin belli  bir yönde, degisen hizlarda,  sürekli aktigi "illüzyonunu" sunuyor. (Hindibanin notu: Pek cok bilgelik gelenekleri de ayni seyi söyler.
Ayni konuda dün aksam Scobel'in tartisma programindan önce yayinlanmis bir diger belgesel Beschleunigte Welt (Hizlanan Dünya) burada.
Ondan özetler:
  • Iletisim hizimiz büyük anne-babalarimizdan yüz kat daha hizli. Ulasim hizimizdaki artis ise yüz kattan bile   fazla (Hindibanin notu: Bu cümleler bana henüz cok taze okudugum bir Ayse Kulin röportajindan su cümleleri animsatiyor: "Ben anneannemin annesi olan Behice hanımı da, babası Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ı da gördüm. Ahmet Reşat öldüğü zaman 8-9 yaşındaydım, Behice hanım öldüğünde de orta 3'üncü sınıftaydım. Çok net algılarım var. Bir çağ farkını onlara bakınca hissediyordunuz. Sanki her şey biraz daha yavaşlıyor, dil başka, kıyafetler başka, edalar başka. Yani başka bir dünyanın insanları. Şuraya uzaylılar inse adeta onlar gibiydiler ".  Carpici ve üzerinde düsünmelik.)
  • Endüstri ve bilimin tek amaci herseyi daha hizli yapabilmek ve zaman kazanmak gibi.
  • Hizlanmak, islerin daha hizli akmasini saglayabilmek bizlere bir güc ve otonomluk hissi veriyor. Sorun su ki bazen belli  bir amaca hicmet etmeden, bir hedefe yönelmeden de hizlanabiliyoruz. 
  • Bilimsel calismalara göre modern insanin "ulasim icin ayirdigi zaman bütcesi" (böyle bir bilimsel ölcü varmis) bir saatten biraz az.Ilginc olan su ki, bu süre zaten binyillardir yaklasik sabit. Bir saatten eksisiyle artisiyla biraz az. Burdan anliyoruz ki, ulasim araclarindaki hizlanmayi zaman kazanmak, daha cok bos zaman sahibi olmak, yollarda daha az zaman gecirmek icin kullanmiyoruz, buradan kazandigimiz zamani tekrar daha uzaklara seyahat edebilmek icin kullaniyoruz. (Hindibanin notu: Evimizle isimiz arasindaki mesafe gittikce büyüyor örnegin. Gittikce daha uzaklara tatile gidiyoruz örnegin.)
  • Modern caglarin sorunu: Kalabaklar icinde kesintiye ugramadan hizla hareket etmek. (Gecen haftasonu büyük sehirdeydim. 250.000'den fazla nüfuslu sehirlerde yasayamanin bir lüks degil, eziyet oldugunu farkettim. Özellikle herkesin ayni anda ayni yerde hareket ettigi durumlarda).  Bu isin de bilimi var ve insan kalabaliklarinin hizi konusunda bir sinir oldugunu belirlemisler. Fiziksel olmaktan cok psikolojik bir hiz. Bazen iki kati yürüyerek cikmak (bekleme süreleri de göz önüne alinirsa) asansörler cikmaktan daha hizli.  

Sen ne dersin bu islere? Tecrübelerin,duygu ve düsüncelerin ne yönde?
"Neden daha hizli olmasin?" diyenlerden misin, yoksa tam tersi "neden bu kadar hizli olsun ki?" diyenlerden mi?
Acelemiz yok :) Zamanin olunca yaz :)

Pazartesi, Haziran 18, 2012

Kurutulmus bitkiler defteri

Ormandan alip kuruttugum Cezayir meneksesi
Kötü bir fotograf ama seviyorum.


Bugünlerde yeni bir yaprak defteri hazirliyorum.
Bu seferki yaprak baskisi degil, kurutulmus gercek yapraklardan olusuyor.
Bir tür amatör herbarium olacak sonucta.
Bugüne dek yaptiklarimin en genis caplisi olmasina karar verdim.
Arasinda yaprak kuruttugum bütün kitaplari, telefon rehberlerini ve dergileri ortaya cikarttim.
Hazinemdeki :) bütün yapraklardan ve bütün kurutulmus kir ciceklerinden birer örnek aldim.
Bazilari elimdeki tek örnek. Cömert doga ananin  bana onlardan yine vereceginden eminim.

Persembe günü oturup bu is icin satin aldigim cizgili deftere yapistirmaya basladim.
Aslinda sincapla beraber yapmak istemistim.
Fakat o pek istek göstermedi; ben de zorlamadim.
Zaten sonra farkettim ki gayet ince ve dikkatle calisilmasi gereken bir is. Bazi yerlerde incecik bir yapistirici tabakasiyle ve kürdanla calisiyorum.
Sincapla artik kendi herbaryumunu yapariz bir ara :)

Yapraklari ve kir ciceklerini yapistirma isi bitince her birinin arkasina Türkce ve Latince adlarini yazacagim.
Her birinde aklima gelen kücük notlar da var; onlari ekleyecegim. Özellikle kursun kalemle yaziyorum bunlari, sayfanin önünden görünmesin diye. Böylece ayni zamanda kücük bir bilmeceye dönüsüyor her sayfa. Önde soru, arkada yanit :)

Calisirken bir yandan müzik dinledim. Bazen Sting, bazen Beirut, bazen eskilerden Black... Öyle seyler iste.

Yapraklari secip yapistirirken nasil huzur buldugumu, nasil mutlulukla calistigimi anlatamam. Bir tür tazelenme.

Gecen gün insan olmak üzerine yeni bir iki sey ögrendim.
Insan olmak durdugu yerden ileriye bakip umut duyabilmekmis.
Insan olmak, -cocuklarin kimse ögretmeden duyma becerisinde oldugu- o sebepsiz mutluluk ve huzur duygusunu icinde duyma ve bunun farkinda olma ve bu duyguyu koruyup yasatabilme becerisiymis.

Defteri hazirlarken sebepsiz yere mutluluk ve umut doluydum. Ve bunun farkindaydim.

Günlerden bir gün, herseyin kötü bir rüyadaki gibi aksi gittigi bir gün, kulagima "Sen degisirsen dünya degisir" diye fisildamistin; ben de anlamadan inanmistim dedigine. Gecen zamanda insan olmak üzerine ne cok sey ögrendim. Sadece sincap büyümedi, ben de büyüdüm.

Cuma, Nisan 27, 2012

Vazgeç söylemekten

photo by bi dost


Son iki haftadir, su asagidaki yazi Persembe günleri otomatik yayinlansin diye ugrasiyorum, nedense olmuyor. Sonra bilip taniyanlar merak ediyor; sesim cikmadi diye basima bir sey geldi saniyor :) O kadar "sanal var" olmusum :) Konusmam o kadar sanal (ortamda) ki son zamanlarda, asil orada susmaya çalışiyorum ve susmam da orada ses getiriyor. Fakat bana cok iyi geliyor. Ne kadar iyi geliyor, anlatamam. Bundan sonra Persembe günleri böyle...

-|- 

Sen dedin.
"Bir gün boyunca, nefes boğaza dolup anlam olmadan durabilmeyi denedin mi hiç? Söyleceğin şeyin ne kadar değerli olduğu hiç önemli değil. Vazgeç söylemekten... ve nefesi bırak evrenin nefesine... Sohbete katılma, yorum yapma, soru sorma, karşı çıkma, yeri geldiğinde en kısa cümleyi kur, yeterli en kısa cevabı ver ve vazgeç söz’den... Vazgeç sözlerinle var olmaktan... Vazgeç yorumunla katılmaktan... Sohbetteki, sorudaki sessizlik olmayı dene... Delirmeden, büyük bir olgunlukla sessizlikte, içinde bağıran, konuşanları dinle... Yazı yazma ve hiçbirşey okuma... Ne kadar korkutucu bazen, bazen ne kadar da gerçek... Bazen ne kadar gereksiz konuşmak, bazen bir kelime bile ne kadar da değerli aslında..."
Ben deneyecegim. 



Ne kadar korkutucu gercekten.
"Yazi yazma ve hicbir sey okuma" kismi özellikle...
Ben ki, sabah-kahvaltisinda-marmelat-kavanozunun-etiketini-okumadan-rahat-edemez-gillerdenim.

Deneyecegim...
Hemen bugün. 

Perşembe, Şubat 23, 2012

Nöbetci moderatör

"Wir wollen die Qualität der Nutzerdiskussionen stärker moderieren. Bitte haben Sie deshalb Verständnis, dass wir die Kommentare ab 19 Uhr bis 8 Uhr des Folgetages einfrieren. In dieser Zeit können keine Kommentare geschrieben werden. Dieser "Freeze" gilt auch für Wochenenden (Freitag 19 Uhr bis Montag 8 Uhr) und für Feiertage."


Süddeutsche Zeitung'da haberlere okuyucu yorumu birakilan bölümün basinda yaziyor bu. Her okudugumda gülümsetir beni. "Okuyucu tartismalarini daha güclü denetleyebilmek icin saat 19.00 ile izleyen günün saat 8:00'i arasinda yorum birakma özelligini donduruyoruz. Bu saatler arasi yorum birakilamaz. Bu özellik haftasonu ve bayramlar icin de gecerlidir" diyor :) Pazar günü fastfood restoranlari, Türk dönercileri ve bazi ekmekciler disinda (onlar da sabah bir kac saat) acik dükkan bulunamayan, cumartesi günü ögleden sonra sehir merkezi disindaki kisiye ait dükkanlarin hizla kapanmaya basladigi, tüm marketlerin hafta ici en gec aksam 8'de kapandigi ülkenin internet gazeteleri de böyle oluyor iste. Gece ve haftasonu yorumlarinin moderasyonu icin nöbetci birakmak akillarina gelmemis :) Uygarlikta, bilisimde, demokraside bir kac adim öndeyiz bu ülkeden, ne güzel, ne güzel :))

Salı, Aralık 20, 2011

bi otur, bi etrafina bak

Leo Babauta yine gaaaayet Zen modunda. Buyur.

Hatta bunu da buyur.

Ve hatta oldu olacak sunu da buyur eski günlerden:
kimyonun maceraları 05/07/2006
öğle ortası, şehir merkezi... ne ıhlamur var, ne filbahri yol eşlikçisi olarak. trafik lambasında yeşil yanmasını bekleyememeler, ayaküstü atıştırmalar, koşarak telefonda konuşmalar, hızlı adımlar var daha çok... herkesin mi dişçide randevusu var? herkesin mi yetişeceği işi? yoksa telaşlı görünmek gizliden gizliye bir önem duygusu mu veriyor? metro çıkışında duvara dayanmış dikilen bir adam görüyor kimyon. hızla yanından geçerken tişörtündeki yazıya takılıyor gözü: "bırakın diğerleri koştursun!" alttaki yazılara bakılırsa kimyonun tanımadığı bir markanın reklamı bu. ne farkeder, tam da gereğini yapıyor. adam yani... keyifle yaslanmış duvara, "diğerleri"nin koşturmasını izliyor. koşturmanın iki kötü özelliği var diye düşünüyor kimyon, hayatın her alanında. biri bulaşıcı olması, diğeri hemen alışkanlık yapması. bir süre sonra sebepsiz koşturmaya başlıyor insan. şehir merkezi koşturmaları, kariyer yarışları, mülkiyet koşuları... oysa yaşam kısa. işte tam da bu yüzden koşturmaya gelmiyor.

Perşembe, Aralık 01, 2011

Nar

Photo by pizzodisevo
Yilin bu mevsiminde en sevdigim seylerden biri nar soymak. Sasirdin, degil mi? :) Evde bu is benim görevim. Severek yapiyorum görevimi. Aksam yemekten sonra sincapla babasi odaya yollanirken, ben mutfakta kaliyorum. Önüme bir tabak cekiyorum, bir de nar. Bazen bir bardak da cay oluyor yanibasimda. Basliyorum ince ince calismaya.

Nar soymanin cesitli pratik yöntemleri var. Internette bunun üzerine videolar bile var. Ben özellikle kullanmiyorum o yöntemlerden birini. Özenle dış kabugunu siyirmaya basliyorum bir yerinden. Ilk nar tanesini ezmeden cikarmayi basardigimda pek mutlu oluyorum. Sonrası tane tane gidiyor. Kah kolaylasiyor, kah zorlasiyor. Sonlara dogru patir patir dökülüyor nar taneleri. Her durumda, basindan sonuna dikkat kesilmeyi gerektiriyor nar. Öyle ayni anda baska seyler yapmayi, düsünmeyi pek kaldirmiyor. Sanirim bu yüzden seviyorum nar soymayi. Mutfakta sessizce ve bütün aklimi vererek calismak iyi geliyor. Terapi gibi bir sey. Sonunda ellerimi, tirnaklarimi gerci biraz sariya boyuyor. Ama cok önem vermiyorum buna. Ertesi gün ortaya "presantabl" cikmami gerektiren bir meslegim yok nasilsa :)

Arada bir aklim baska yere kacmaya kalkiyor mu, kalkiyor tabii. "Gel bakalim, nereye gidiyorsun sen?" diye nazikce cekiyorum onu pacasindan. Nar kaldirmaz dalgin düsünceleri...

Yine de aklima bazen Su Bo düsüyor mu, düsüyor. Yillar önce gittigim bir kursta tanimistim kendisini. Ilk hafta derse giren her yeni ögretmene kalkip kendimizi tanitmamiz gerekmisti ve o  hep söyle tanitmisti kendini: "Adim Su Bo. Çin'de paketleme teknigi okudum, burada devamini okumak istiyorum". Adini hep dövermis gibi söylerdi. Galiba kendi dilindeki telafuzu böyleydi. Ne zaman ayaga kalksa kendini tanitmak icin, siniftaki Türkler kikirdasmaya baslardi. Artik adina mi, yoksa hayatlarinda duymadiklari meslegine mi gülerlerdi bilmem. Bazen iste nar soyarken aklima düsüyor Su Bo. Isimi bitirip de koca bir tabak nar tanesine bakinca kendi kendime diyorum ki "Asil beceri bütün bunlari örselemeden cikarmakta degil, itinayla yerlestirebilmekte. Su Bo hayatinda nar yemis midir acaba? Peki kendi soymus mudur? Bakmis midir nara? Dikkatle...."

Fakat Su Bo'nun kariyerindeki gelismelerden bize ne? Bizim derdimiz güne anlam katabilmekte. Bazen hersey cok anlamsizlasabiliyor, degil mi? Öyle zamanlarda git dolabi ac, meyve sepetini önüne cek.

Tabii 5 yasinda olmak, Akdeniz'de olmak, arka bahcesinde nar agaci olan bir evde oturmak ve her gün gidip "büyümüs mü?" , "olmus mu?" diye bakmak,  minik narlarin büyümesine eslik ederken büyümek,  bakarken aradan yüzüne vuran günese doymak... bambaska  bir seydir. Sen yine de meyve sepetindeki mucizelerle idare et.  

Ve evde soyulacak nar mi var? Haber ver hemen. Bi de cay demle zahmet olmazsa. Ben gelirim kosa kosa.

Çarşamba, Kasım 30, 2011

Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Madem dünden bahsettim, bugünden de bahsetmemem icin bir sebep yok degil mi? (Ama bu yarindan da bahsedecegim anlamina gelmiyor tabii ki)

Bu sabah sincap kahvaltisini ederken ben camdan disari bakiyordum ve hayir, kar yagmiyordu bu sefer. Birden farkettim ki, pencerenin cerceveledigi resimde hicbir sey kipirdamiyordu! Uzaktaki kilisenin kulesi, her mevsimini sevdigim yasli huş agaci, komsu binalarin catilari ve bahcelerindeki çam ağaçlarının tepesi, gökyüzündeki gri bulutlar... Hicbiri kipirdamiyordu! Ve pencere kapali oldugu icin bir ses de gelmiyordu disaridan. Nedense bu kipirtisizlik ve bu sessizlik iyi geldi. "Iyi böyle" diye bir fikir belirdi zihnimde. Gecenin karanliginda birden parlayan neon isikli bir yazi gibi...

Aradigim sarkiyi buldum nihayet. Ilk dinleyip "bu degil" dediklerimden biri cikti. Demek ki bakar kör hali gibi, bir de "duyar sagir" hali var insan evladinin. "Derdin neydi?" diye sorabilirsin. Bu sarkiyi ben ilk kez bir süpermarkette dinlemistim. Insan iyi, kaliteli ve güzel bir seyleri bazen oralarda bile bulabiliyor :) Üstelik bes kurus ödemeden :) Market idarecilerinin baska bir hesabi var, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Böyle hafiften kosar gibi bir hali vardir sarkinin. Öyle nefes nefese, 100 metre kosar gibi degil. Ormanda ilik bir yagmur altinda kosar gibi... Görev edinmeden, eziyet görmeden, gevsekce kosar gibi... Sanki etrafindaki her sey taze bir enerjiyle ama telassiz parliyor gibi... Tam biter gibi olurken yeniden baslar. Bittiginde de bittigini  bagirmadan bildirir. Iyi bir roman gibi. Iste öyle gevsekce kosar bir ruh haline girmistim. Fon müzigi olsun istedim. Sarki bundan baska bir seyden bahseder aslinda, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Nevresimi dikmeyi ise hala bitiremedim. Görüldügü üzere müzik kulagim tüm berbatligina ragmen terziligimden daha iyi. Bir nevresim daha var bunun gibi ve fakat ben marmelat yapmak icin üc kilo mürver ayiklamis biriyim, gözümü korkutabilir mi saniyorsun :)

Bi de film izledim sabah sabah. Önceki kayida gidip bakarsan görürsün.

Bi de bi de, bunu okuyali epey zaman oldu, fakat bugün yine aklima geldi, söylemeden gecemeyecegim. 
Cok dogum hikayesi okudum. Hepsini ayri ayri sevdim. Ama uzun zamandir hicbir dogum hikayesini sunun kadar sevmemistim ;)

Simdilik bu kadar. Aksama kadar bunlardan baska "siradisi" bir sey olmazmis gibi geliyor bana. O yüzden "yayinla" tusuna basacagim simdi. Her an bundan sonraki yasamimizin ilk anıdır, bilmiyor muyum? Biliyorum, bilmemezlikten geliyorum.

Cuma, Kasım 18, 2011

Elinor Ostrom kalmadi, Tim Jackson versek?

Elinor Ostrom'la tanisacagim demistim ya, bu tanisma tam istedigim gibi olmadi, Tim Jackson versem?  "Elinor Ostrom ve Tim Jackson da kim?"  mi dedin? Bizim camianin pop yildizlari olurlar kendileri :D 

Bahsetmistim belki, sincabin kitaplari ve gündelik meraklar icin sehir kütüphanesine giderim. Akademik kitaplar icinse universite kütüphanesine... Son zamanlarda akademik kitaplari üniversite kitapligi yerine, devlet kitapligindan siparis eder oldum. Üniversite kitapligi gerci bazi acilardan daha avantajli ama bize oldukca uzak. Devlet kitapligina yürüyerek gidiyorum. Sabahlari hava ne kadar soguk olursa olsun, sincabi anaokuluna biraktiktan sonra yola düsüyorum. Sonbahar yapraklarini, insanlari, sehrin sabah hallerini seyrede seyrede bir de bakiyorum ki gelmisim kitapliga. 

Devlet kitapligi tam da insanin hayalinde canlandirabildigi gibi. Binanin kendisi olabildigince eski usul, ciddi suratli  ve güzel. Iceri girince sütunlar, ahsap merdivenler, eski kitap kokusu falan... Isleyis olabildigince köhne. En son 2007 yilinda kullandigim kartimi yenilettim. Kocaman bir deftere beni yeniden elle kaydetti kütüphaneci teyze. Kartimi da yine elle doldurdu. Evet, neyse ki bilgisayarda tarama yapabiliyor ve tüm eyalet kütüphanelerinden kitap siparis edebiliyorum. Bilgisayar olabildigince yavas. Bir tusa basip bekliyorum. Bu arada disariya, sonbahara bakiyorum. Sikayetci degilim. Kütüphanedeki bu sessizlik, bu yavaslik, bu hantallik bir taraftan hosuma gidiyor. Acelem ne? Son zamanlarda sanki dünyanin bütün zamanlari benimmis gibi geliyor. Hani markette birisi elindeki iki parcayla benden sirami istese, "Tabii buyrun , benim sonsuza kadar vaktim var" diyecegim geliyor. Ve bunu hic de dalga gecer gibi degil; samimiyetle, aynen öyle hissederek söyleyecegim. 

Kitaplari bilgisayardaki katalogda bulunca masanin üzerinde duran eski usul siparis formlarina not ediyorum. Yazar, kitap adi, basim yili, basim yeri yetmezmis gibi her kitapta adimi, adresimi, telefonumu da tekrar tekrar yaziyorum. Neden bilmem, tam da bundan kacinmanin binbir yolu üzerine egitim aldigim halde, hic mi hic rahatsiz olmuyorum. Yüksek tavanli, salyangoz hizinda bilgisayarli,  bahcesi sonbahar renklerinde bu kütüphanede kendimi nasil da evim de hissediyorum bi bilsen. Bilsen dememe ne gerek var, bilirsin nasil da severim kütüphaneleri...

Iste tek dezavantajim kitaplarin ödünc verilme süresiyle ilgili. Üniversite kanalindan siparis etmedigim ve dolayisiyla akademisyen olmadigim varsayildigi icin (e, yalan mi?) kitaplar cok kisa süreyle gönderiliyor. Bunu bana köhne, ahsap bankonun öte tarafina yakismayacak kadar genc ve enerjik bir kütüphaneci kadin anlatti. 
Ayrica hangi kütüphanelerin ödünc süresi konusunda daha esnek, hangilerinin daha kati oldugu, hangi kodlu kitaplarin daha uzun süreyle gönderilebildigi  gibi kücük ama önemli "insider" bilgilerini de ben sormadan söyleyiverdi :). Online kataloglar hic böyle seylerden bahsetmiyor.

Elinor Ostrom'la tanismam iste bu yüzden biraz yarim yamalak oldu. Kitaplar bir haftaligina geldi, dogru dürüst okuyamadan iade etmem istendi.  Tim Jackson'da ise kaynak kütüphane sagolsun daha insafli cikti. Tim Jackson gelismis ülkelerde maddi konforun belli bir noktadan sonra refaha katkisinin yok denecek kadar az oldugunu ve bir de kaynaklari sınırlı bir gezegende refahi arttirmanin yollarindan birinin, ortak kullanim oldugunu söylüyordu. Nedense bu satirlari okurken modern cizgili, plastik/fosfor turunculu, herseyiyle otomatik (O kadar otomatik ki, her isi makineler hallediyor. Kütüphanecinin yüzünü hic görmüyorsun bile) sehir kütüphanesi geldi aklima. Bir de  herseyin, isleyisi saglayacak kadar minimumda tutuldugu, kapisindan iceri girince adeta zamanin donmus oldugu ama yine de hizmet vere(bile)n devlet kütüphanesi ... Sehir kütüphanesini ve girisindeki 7/24 kitap iade etme makinesini de seviyorum elbette ama tusa basma araliklarinda penceresinden sonbahari izleme opsiyonu sunan devlet kütüphanesini bir baska seviyorum. 

Kitaba dönelim istersen... Tim Jackson'un Prosperity without Growth (Büyüme Olmadan Refah) adli kitabina. Ismi "Alice Harikalar Diyari'nda" der gibi, hic olmayacak bir seyden bahseder gibi, masal kitabi gibi degil mi? Okuyalim ve görelim. Okudum ve gördüm. Ettigim tembellikler yüzünden kitabi iade tarihine bir kac gün kala büyük bir hizla tamamlamam gerekse de, ilgini ceker diye notlar almayi ihmal etmedim. Simdi diyorum ki o notlari okuyup üzerinde konusalim beraber. Fakat pek uzunlar. Hepsini bir kerede okumak yerine, söyle birkac saatlik düsünme aralari vererek bir iki güne yayalim. Sen arada git bi kahve ic, cocugunla oyna, soguk havaya aldirmadan bir yürüyüs yap, aksam yemegine lahana pisir (n'olmus? tam da mevsimi), o cetrefilli proje toplantisina katil, gerekli telefon görüsmelerini hallet gel, müdürüne de selam söyle benden, kisisel gelisimin icin haftada yarim güncük ayirman onun da yararinadir.  Fakat mümkünse "2012 Yili Satis Hedefleri" toplantisini bu notlardan sonraya birak. Ne yap, ne et, ertele...

Hadi bekliyorum, Pazartesi'ye...  

Dipnot: Notlari hizla ve serbest ceviriyle aldim. Hata görürsen düzelt beni. Arada (parantez icinde italikle) kendi yorumlarimi da kattim :)

Salı, Eylül 20, 2011

Anhalten!

Bir kac gün önce sofrada sincaba bitmez tükenmez "Yemegini ye, dogru otur, sofraya dön, yemegini yemezsen....." söylevlerimden birini verirken, birden elini "dur" anlaminda sertce havaya kaldirdi ve "Anhalten!!" diye bagirdi. Bir an durup düsündüm "anhalten" da ne demekti diye. Ben ayni anlama gelen "stoppen" i kullanirim cünkü cogunlukla. Anladigimda birden kendi kendime cok geveze, bikip yorulmadan "bidi bidi"lanan bir anne gibi gözüktüm. Sustum.

Az önce icimde bir yerin de elini kaldirip bana "Anhalten!" diye seslendigini duydum. Durmaya ve susmaya karar verdim. Bu kez sadece blog yazarligina degil, blog okurluguna, mail okur-yazarligina, müzik dinleyiciligine, haber takipciligine, google arastirmaciligina, youtube gezginligine, arsiv fareligine, facebook-nurturia-googleplus bakar bakmazligina da ara vermeye karar verdim.

Bu durdum yazdim, durdum yazdim tutarsizligini biraz rahatsiz edici buluyorum. Hep durmaktan da, hep yazmaktan da daha rahatsiz edici. Belki sen de öyle buluyorsun. Ne yapalim ki, böyle bir sarkac ruh hali icindeyim.

Bilgisayari kapatinca yillik sonbahar Walden okumami yapmak niyetindeyim.
Christhop Süss'ün "Ich denke, also bin ich verwirrt" (Düsünüyorum, öyleyse aklim karisik) diye bir kitabi var bitirmemi bekleyen. Onu okumak niyetindeyim.
Elinor Ostrom'la tanismak niyetindeyim.
Sincaba sari sayfalardan bir sürü kus yapmak niyetindeyim.
Fröbel yildizlari katlamak niyetindeyim.
Kütüphanede doga kitaplarina gömülmek niyetindeyim.
At kestanesi avina cikmak niyetindeyim.
Akcaagac, ihlamur ve disbudak tohumlarini dansa davet etmek niyetindeyim.
Bir sonbahar günü, bir agacin altindaki bir banka oturmak ve tercihen hicbir sey yapmamak niyetindeyim.
Yürümek, yürümek, yürümek niyetindeyim.
Durmak, durmak, durmak niyetindeyim.
Bos durmayip bosaltacagim da tabii.

Sen yine yaz, ben gelince bir fincan kahve ve kurabiye esliginde birikmis mektuplari okumak niyetindeyim.  

Çarşamba, Mayıs 25, 2011

Bugünü hiç unutma.

Photo by Catherine V

Sabah evle okul arasindaki yol boyunca kac kez "hadi, cabuk", "hadi, önüne bak", "hadi, devam et", "hadi hizli" dedin? Okulda ayrilmak istemedi, aglayarak girdi sinifa. Acikca bir yanlislik vardi, acikca eksik kalan bir sey. Suçu yetismen gereken yerlere, "lanet olası dünyanın lanet olası düzenine" attın, oysa açıkca hatalıydın. Binadan çıkar çıkmaz önüne akçaağac tohumları çıkması tesadüf müydü? Bunlar bu yilin ilk tohumlari, simdiden çıkmışlar yolculuklarına. Yoluna çıkmaları bu yüzden miydi, yoksa yoluna çıkabilmek için mi erkenciydiler? Egilip al iclerinden birini, hep cebinde tasi. Kendine ve ihtiyac duyan herkese yasami bir akcaagac tohumu hafifliginde yasama becerisi dile. Dilemek yetmiyor sadece, üzerinde düsün. Nasil basariyor akcaagac tohumu kendini rüzgara sükunetle, telassiz birakabilmeyi? Nasil basariyor topraga bir kursun gibi hizla degil, süzülerek inmeyi? Senden daha iyi bildigi bir sey var, ödevlerini senden daha iyi yapiyor olmali. Ödevlerini daha iyi yap.

Bir dakika sonra binanin kösesinden dönüp pencereden iceri göz attiginda artik aglamiyordu. Coktan oyuna ve oyun arkadaslarina dalmisti. Yetismen gereken yere zamaninda varmak icinse hala biraz sansin vardi. Icin rahatlamadi yine de, rahatlamamali da. Kaçırılmış bir şey var. Ancak onun ve akçaağaç tohumunun  hızına ayak uydurabilseydin yakalayabilecegin bir sey.  Bugünü hiç unutma.

Cuma, Nisan 22, 2011

Pancar tursusu, kefir süzmesi, ayi sarimsakli ekmek ve iade-i itibar

Ücü tarifli ve neseli , biri tarifsiz ve hüzünlü, dört perdeden olusan yazidir.  Surata tokat gibi vuran dipnotu saymiyorum bile...

--1--

Pancar tursusu:
Pancar tursusunu severim. Ama burada yedigim usulde degil. Almanya'da tursuya sirke ve tuz yaninda seker eklemek cok yaygin bir aliskanlik. Baska türlüsünü bulmak imkansiz gibi bir sey. Türk marketlerinden Türk usulü tursu almak ise bir yanilgi. Onda da kimyasal koruyucular ve tuz miktari cok abartilmis. Bu yüzden firsat buldukca, uygun mevsim sebzelerinden minik minik tursu yapma adetime geri döndüm. Bir Türk marketinde uygun fiyata pancar buldugumda da firsati kacirmadim ayni sebeple. Ben tursu ustasi degilim. Kendi kendime ve salyangoz hiziyla ögreniyorum. Asagidaki tarifi hem benim arsivimde olsun, hem de benim gibi acemilere bir ilk yardim bilgisi saglasin diye yaziyorum. Ustalarin öneri ve düzeltmelerine acigim:

Malzemeler:
1 kg. kirmizi pancar
2 dis sarimsak
1 su bardagi sirke
1/2 corba kasigi tuz

Yapilisi:
Pancarlari yikayip  haslayin (cok yumusamasin) ve soyun. Yuvarlak dilimler halinde kesin, kavanoza yerlestirin. Sarimsagi tuzla ezip, sirke ve suyu ekleyin. Bu karisimi da kavanoza ekleyip kapagini sikica kapatin. Bir gün sonra hazir :)

--2--
Kefir Süzmesi: Kefir süzmesi adini ben uydurdum. Böyle bir sey var mi, bilmiyorum. Genellikle eksi maya, yogurt, kefir gibi zaman ve bakim isteyen gidalarla aram hostur. Fakat ne zaman sincap hasta olsa gözüm dünyayi görmez. Hepsi bir kenara itilir. Sincap ilgi ve dikkatimin odagina gelip yerlesir. Bir kac hafta önce ayni sey oldu. Bir litreden fazla kefir coktan mayalanip süzülmüs mutfak tezgahinin üzerinde buzdolabina kaldirilmayi ve icilmeyi bekliyordu. Sincap hasta oldu. 5 gün boyunca mutfaga ruh gibi girip ciktikca kavanoza bakmakla yetindim. Sivi ve kati kisminin iyice birbirinden ayristigini görebiliyordum. Sincap iyilesip ilgim tekrar mutfaga dönebildiginde, ilk is olarak kefiri suyundan süzmek ve geri kalan "sey"e bir bakmak geldi aklima. Uzun süredir aklimda olan bir seyi de denemis olacaktim böylece. Büyük ve derin bir kabin üzerine bir süzgec, onun da üzerine ince gözenekli bir müslin bez koyup kefiri bunlarin üzerinden süzdüm. Ilk anda ayrisan suyu alip kefiri bu düzenekte bir gün kadar süzülmeye biraktim. Ertesi gün merakla tadina baktim. Bu benim cocuklugumdan hatirladigim ve bir daha aynisini hic bulamadigim harika eksi süzme yogurduydu! Esim tadina bakinca, o da cocuklugunun "kese yogurdu"nun tadini buldu. Sanirim ayni seyden bahsediyorduk. Cocuklugumun yazlarinda anneannem bu süzme yogurt, semizotu, ekmek, nane ve kirmizi biberi önümüze koyarak bize basit ama harika bir ögle yemegi sunardi. Tadi hala damagimda, anisi hala yüregimde. Iste o yüzden elde ettigim bu nefis seye " kefir süzmesi" adini koydum ve ekmegin üzerine sürerek, baharatlar ekleyerek yedik. Evde mevsimin getirilerinden yabani ayi sarimsagi (Allium ursinum) vardi. Almanya'da ayi sarimsaginin quark'a (lor peyniri) eklenerek tüketildigini biliyordum. Kefir süzmesine ayi sarmisagi ekleyerek denedim ve bu da cok hosumuza gitti. Sonraki günlerde kefir süzmesini beklememis kefirle de denedim, o da oldu. Öyle 3-5 gün beklemesine gerek yok aslinda. Ayrisacak kadar yogun mayalanmis olmasi yeterli. Bu yaz kefir üretimimiz artarsa bunu da bir tüketim sekli olarak aklima yazdim :)

--3--
Ayi sarimsakli Ekmek:
Hazir elimizde varken ayi sarimsakli ekmegi de denedim. Bu türden tariflere baharda hep rastliyordum. Sonra aklimda yillardir Tijen'in "Bir Ot Masali"ndan köremenli ekmegi var. Köremen yoksa ayi sarimsagi :) Her zamanki ekmek hamuruna ince ince dogranmis ayi sarimsagi ve her zamankinden biraz daha fazla zeytinyagi ekledim. Piserken saldigi kokular icin bile degerdi :) Peki ya ne köremen, ne de ayi sarimsagi varsa? Himm, taze sarimsakla kücük bir deneme yapmaktan kacinmazdim ;)

--4--
Iade-i itibar:
Bazen genc bir kadin ölür. Erken. Zamansiz. Yaptigi recellerden birini iki yil sonra tika basa dolu bir dolabinin arkalarinda bir yerden bulur cikarirsiniz. Kavanozu acip saskinlikla bozulmadigini görürsünüz. Aglaya aglaya yersiniz.

Bazen bir kadin ölür. Belki yasli, belki tam zamaninda. Ölümün bir dogru zamani olabilirse eger. Dünyanin bütün kadinlari su böregi yapmayi bilseydi bile, bir daha asla öyle bir su böregi yiyemeyeceginizi bilirsiniz. Ve bir daha asla öyle bir tursu...

Bazen bir kadin ölür. Yasli ama yine de beklenmeyen bir zamanda. Buzdolabiniz onun yaptigi tarhana, salca ve kurutmalarla doludur. Buzdolabini her acisinizda burnunuz ve yüreginiz sizlar. O tarhana sanki degerli bir miras gibidir, hic bitmesin istersiniz.

Itiraf edelim simdi. O kadinlara iade-i itibar zamani geldi de geciyor.  Evde recel, tursu falan filan yapmaktan öte bir bilgi/becerileri olmadigi, topluma ekonomik ya da düsünsel anlamda bir sey katmadiklari, bu dünyadan göcüp giderken bir iz, bir eser birakmadiklari toplumsal bilincaltimiza islenip durmakta günbegün. Iste o yüzden bir sey olmak, bir sey basarmak hevesindeysek, recel ve tursuyla ugrasmayiz hic. Büyük kariyer hedeflerinin, büyük projelerin pesinde kosariz. Birakin recel yapmayi, öglen yemek icin sandvic yapmaya bile zamanimiz yoktur.

Her kadinin (cinsiyetci davranmayip hemen ekleyelim; ve her erkegin) recel, tursu, ekmek, yogurt, kurutma, salca, eriste ... yapisi farklidir. Evde yapilmissa hicbir zaman iki ayri kisinin elinden ayni receli yedigimizi iddia edemeyiz. Her kadin ( ve erkek) kendi imzasini atar ona. Kisiliginden, varligindan, birikimlerinden bir sey koyar ortaya. Ve ne zaman bir kadin (veya bir erkek) ölse kaybolup giden bir tarz, bir bilgi, bir incelik vardir mutlaka. Sansliysak zamaninda sorup ögrenmis oluruz. Kendi tarzimizi yaratmak icin bir temel yapariz onu kendimize. Ama ya sansli degilsek ve büyük kariyer hedeflerinin pesinden kosarken, bir cilek mevsimi mutfakta dikilmeyi ve tencerenin üzerindeki buhara karisip giden bir sohbeti kacirmissak? O zaman bir bilgi, bir nüans farki, bir incelik kaybolur ve kahvaltida dün marketten aldigimiz cilek recelinin tadina bakip, kendimizi "Hic bir seyin eski tadi yok" der ve kavanozunun üzerindeki minik yazilari desifre etmeye calisirken buluruz. Üretim bandindan cikan cilek recelinde eksik  bir sey vardir. Sadece incelikli bilgi degil. Bilimsel arastirmalarla kanitlanmis ki (hangi bilimsel arastirma derseniz bulup cikaramam; ama okudum, eminim) sizi taniyan birinin, sizi düsünerek pisirdiklerinden daha cok yarar görür, daha cok beslenirsiniz. Özellikle cocuklar icin gecerlidir bu. Etrafta recel kaynatip, ekmek yoguran bir büyükannenin bulunmasi bir cocugun basina gelebilecek en güzel seylerden biridir.

Sanirim bir yanlis anlama oldu. Kadinin toplumsal yasamda daha cok pay almasi, egitim görmesi ve meslek sahibi olmasi gerektigini (hakli olarak) savunurken, evde ekmek ve recel yapmasini bunun karsiti gibi algiladik. "Ya doktor ol, ya mühendis ol, ya da evde otur recel-tursu yap" gibi tuhaf, mantiksiz ikilemlere indirgedik durumu. Hem kariyer, hem de cocuk yapmak mümkün müdür bilmiyorum ama hem kariyer, hem de tursu yapmak mümkündür. Üstelik bu bir durustur, arkasinda derin felsefi anlamlar tasiyan bir durus... Icinde yasadigimiz dünyanin ekonomik düzenine, gida politikalarina, toplumsal trendlerine inceden inceye dokunan bir durus...

Iste o yüzden, simdi, cok gec olmadan o kadinlara itibarlarini iade etmek ve miraslarini devralmak zamanidir.

--|--

Dipnot: Itiraf ediyorum, ben bu yaziyi bir süre önce yazdim ve bugün yayinlanmak üzere bir kenara koydum. Tam bugün yayinlanmasi anlamliydi cünkü benim icin. Üzerinden bir zaman gecti. Ben internet kusu gibi o daldan bu dala ziplarken su yaziya rastgeldim. Yilmaz Özdil'in dili öyle hüzünlü müzünlü de degil, bir tokat gibi vurmus gercegi yüzümüze: "Mutfak genetigimizi kaybettik biz. Dolayisiyla ne verirlerse onu yiyecegiz" demis özetle...   

Cuma, Nisan 08, 2011

4) Git iyi bir uyku cek.


Klasik ekmek tarifime yeni bir madde eklemeye karar verdim. Malzemeyi yogurma ile hamuru pisirme arasina girmek üzere. Tam olarak söyle bir sey:

4) Git iyi bir uyku cek.

 Normalde hamuru yas maya ile yogurduktan sonra bir saat bekleyip öyle pisiririm. Gectigimiz günlerde iki kez aksam mayaladigim hamuru sincabin uyumadan önce  uzun uzun kitap oku(t)ma aski yüzünden unuttum ve ancak 12 saat kadar sonra sabah pisirebildim. Her iki seferinde de ekmegin daha lezzetli, kabugunun ve ic dokusunun da daha iyi oldugunu  farkettim. Şu ekmegi her zaman aksamdan mayalayip sabaha mi pisirsem diye ciddi olarak düsünmekteyim. Ve ayni zamanda düsünmekteyim; önce ekmeklerin bozulma sebebi biraz da bu muydu? Endüstriyel üretim aksamdan mayalayip sabaha pisirmekten hoslanmaz. Her saat basi firina giren ekmek seri üretim icin tercih sebebidir. Oysa yavaslamak, ah yavaslamak, sen nelere kadirsin!

Fotograf gecen yazdan. Kalite kontrol mühendisi sincap is basinda...

Cumartesi, Mart 19, 2011

Düşmanımız kim? Yanitimiz nerede?

Gecen hafta basinda gazete bayilerinde dikkatimi ceken Der Spiegel kapagi asagidaki gibiydi. Japonya'da alevler icinde yanan bir petrol rafinerisinin fotografi üzerinde "Unser Feindlicher Planet" ( Düsman Gezegenimiz) basligi:


Basligi tuhaf buldugum icin internette derginin web sayfasina girdigimde karsima cikan aktuel sayinin kapagi ise böyleydi. Das Ende des Atomzeitalters (Atom caginin sonu):



Biraz arastirinca iki ayri kapagin sebebini ögrendim. 14 Mart sayili Der Spiegel aslinda Japonya'daki deprem ve tsunami felaketinin ardindan birinci fotograftaki gibi tasarlanmisti. Haftasonu Fukushima atom santrallerindeki durum an be an ciddilesip ön plana gecince, dergi kapagi ani bir kararla degistirilmisti. Bu sirada belli bir miktar dergi coktan basildigi icin, Almanya'nin bazi bölgelerinde birinci kapak (Düsman gezegengimiz) satisa sunulmustu.

Kanimca iki baslik da durumu dogru yansitmiyor. Atom caginin sonunda falan olmadigimiz cok acik. Almanya ve Cin gibi  bazi ülkeler atom enerjisine daha cekimser bakmaya baslamis gözüküyor. Toz duman dagildiginda yeni görüntü ne olur, merak konusu. Türkiye'nin "dünyaya örnek olma" hevesi malum. Benzerleri her zaman olacaktir. Bütün dünya bir "sonsuza dek büyüme" kosusu tutturmusken, hangi hükümet enerji sorununu kücülmek ve yavaslamakla cözme cesareti gösterebilir? Secmenlerinden acikca bu yönde bir baski gelmedigi sürece... Sorun atom enerjisinin kendisi bile degil aslinda. Bir cocugun eline kazara bir bicak ya da daha kötüsü bir silah gecmesi neyse, insanligin elinde atom enerjisinin bugünkü hali de böyle. Yanlis olan teknolojiye yeterince hakim olmadan yayginlastirmak istememiz daha cok. Doganin büyük gücleri göz önüne alindiginda ne zaman tam olarak  hakim olabilecegimiz de belirsiz. Atom cagini sona erdirmekten bahsetmemiz tuhaf, atom cagini bu kadar erken baslatmamis olmamiz gerekli degil miydi aslinda?

Fakat asil bahsetmek istedigim bu degil, Der Spiegel'in ilk kapagi. Gezegenimiz gercekten bize düsman mi? Ac bir aslanin bir insana saldirmasi düsmanliktan midir? Tirtillar yapraklara düsmanlik mi duyar? Tavsanin havucla bir derdi mi var? Yatagindan tasan bir irmagin insanlikla ne alip veremedigi vardir? Okyanus tabanindaki bir sarsintinin metrelerce yükselen dalgalar yaratmasi fizik kurallariyla mi, düsmanlikla mi aciklanir?  Peki ya alev alan petrol rafinerileri ve sogutma sistemi devre disi kalan nükleer reaktörler?

Binlerce yillik insan-doga iliskisi hep bu türden hikayelerle dolu: "Ben sana karsi". Uygarlik tarihi insanin dogaya egemen olmasindan, dogayi yenmesinden, dogaya üstün gelmesinden bahseder hep. Tuhaf bir savas var aramizda. Doganin koydugu sinirlarin icinde yasamak bugünün dünyasinda bir eksiklik, ilkellik, geri kalmislik gibi algilaniyor. Insan cok uzun zamandir dogadan ayri ve onun üstünde bir yerde görüyor kendini. Öyle mi gercekten? Antik caglardan beri dogadaki canlilari bir sistematik icinde siniflandirmaya calisiyoruz. 20. yüzyila kadar genel egilim türlerin siniflandirilmasini  hiyerarsik bir düzende ve bir agac seklinde canlandirmakti. En altta en ilkel türler, sonra bitkiler , ardindan hayvanlar, en üstte ve tek basina insan.

Ernst Hackel (1874)

Bugünün doga bilimcileri baska türlü bir  gösterimin daha anlamli oldugunun farkinda. Tüm türler 360 derece aciyla her yöne dogru dallanan cok boyutlu küresel,  (tenis topunu andiran) bir agacin üzerinde gösteriliyorlar. En ortada, agacin kökü ve gövdesi kabul edilebilecek bir yerde  tüm türlerin ve yasamin kaynagi oldugu tahmin edilen ilk basit yasam formlari yer aliyor. Bu gösterimde, yasayan ve nesli tükenmis tüm türler bir yere sahip. Birbirleriyle baglantilari genetik özellikleri üzerinden kuruluyor. Bu agacta en büyük yer bakteri ve mantarlara ait; cünkü gezegenimizde en zengin cesitlilik onlarda. Buna karsilik insan agacin milyonlarca dalindan birinin ucuna komsulari maymunlarla beraber yerlesmis olan herhangi bir tür. Bu "yasam agaci"ni gözümüzde canlandirmamiza yarayacak bir diagram surada görülebilir. 

Zekamiz, icgüdülerden bagimsiz olarak bir sey tasarlayip insaa edebilme becerimiz bizi diger türlerden ayiriyor elbette. Fakat bu bizi sandigimiz kadar dogadan ayri ve ondan yukarida bir yere yerlestirmiyor. Biyolojik olarak pek cok türden daha kirilganiz hala. Doganin devasa gücleri (depremler, tsunamiler, kasirgalar, yanardag patlamalari, iklim degisiklikleri vb) karsisinda zekamizin ürünleri kolaylikla yikilip gitmeye devam ediyor. Önemli olan bu türden "düsmanliklar" karsisinda ayakta kalabilmek olsaydi, dünyanin asil sahibi genis bakteri ve mantar ailesi olurdu.

Kimin daha güclü oldugu, kimin kime hakim oldugu meselesi degil elbette önemli olan. Daha önemlisi insanoglunun doganin bir parcasi olmasi ve ayrilmaz baglarla ona bagli olmasi. Dogayi yendigimizi sandigimiz her seferinde kendimizi de yenmis olmamiz, kazanmis gibi görünmemize ragmen kaybetmis olmamiz bu yüzden.   Kimyasal ilaclarla, gübrelerle, herbisitlerle ve genetigini degistirdigimiz tohumlarla doganin bize gönüllü verdiginden kat kat fazlasini almakla övündük; bedenimiz yediklerimizin gida degil gida gibiymis gibi yapan bir seyler oldugunu kisa sürede duyurdu bize. Hastaliga sebep olan bakterilerle doganin sundugundan daha sert bir silahla savasmaya karar verdik, daha kötüsü onu ölcü bilmeden yerli yersiz kullandik. Simdi direnc kazanmis bakterilerle savasmak zorundayiz. Gelistirdigimiz ulasim, üretim ve iletisim araclariyla hiz rekorlari kirdik ve gurur duyduk bununla. Daha hizli ürettik, daha hizli tasidik, daha uzaklara ilettik, mecburiyetten ama öyle oldugunu bilmeden daha cok tükettik.  Capi daha genis ama derinligi daha az bir günlük yasam kurduk kendimize. Ama bunun icin gerekli enerjiyi yan etkileri olmadan saglayamiyoruz bir türlü. Ihtiyacimiz olan miktarda enerjiyi saglamak icin hangi yöntemi kullanirsak kullanalim (atom, su, günes, rüzgar, ...) dogaya zarar verecegiz ve sonunda tür olarak da zarar görecegiz. Bunlar sadece bir kac örnek.

Peki ne yapalim? Magaralarimiza, kovuklarimiza, sazdan kulübelerimize geri mi dönelim? Dönebilir miyiz? Dönmeli miyiz? 

Bir iki ay önce agaclarla ilgili bir yazida okudum. Himalaya daglarinda yasayan yerel halk agaclari kesmeden önce onlara sarilirmis. Bir kez agaclara sarilmaya baslayinca isinmak icin gerekli olandan daha fazlasini kolayca kesemezsiniz cünkü. Dogayla bu türden bir iliskiyi yeniden kurmaliyiz. Daha baris icinde, farkindalik seviyesi yüksek ve uyum dolu bir iliski. Gökdelendeki ofisimizde bir kösede duran Ficus benjamin'e bir dekorasyon objesi olarak bakmaktan vazgecip, bizi birbirimize baglayan 3 boyutlu, milyonlarca dalli yasam agacini düsünmekle baslayabiliriz bu perspektif degisikligine. Kisin soguk günlerinde yasamsal enerjilerini korumak icin kiyida baslarini kanatlarinin icine gömerek hacimlerini kücülten ve yavaslayan, bunu yapmakla ördekliklerinden bir sey kaybetmeyen ördekleri düsünerek baslayabiliriz. Bütün insanligimiza, bütün zekamiza ragmen bazen kendimizi zayif düsmüs, cözümsüz kalmis ya da düsmanca muamele edilmis hissedebiliriz. Care olarak yüzümüzü dogadan cevirmek yerine her firsatta ona dönmeliyiz. Anlattiklarini dinlemeliyiz; gercekten, gönülden anlamaya calismaliyiz. Tüm sorularimizin yanitinin dogayi yenmekte degil, dogada oldugunu görebilmeliyiz. 
  

Pazartesi, Ocak 17, 2011

Dijital Sessizlik


Insan aklina iyi bir fikir geldi mi, geciktirmemeli.
Subat ayinin konusunu "Dijital Sessizlik" olarak secmistim.
Bir ay boyunca
-hic blog yazisi yazmayacak, 
-kücük bir deftere kücük notlar almaktan ibaret konvansiyonel günlük tutma eylemine geri dönecek,
-gerektikce yorum yapacak,
-sorulduysa yanitlayacak,
-vizir vizir isleyen dijital otobandan cikip bir süre sagdaki patikada yürümeyi deneyecektim.

Düsündüm de neden Subat'i bekliyorum, neden hemen simdi baslamiyorum?


Iki fotograf da yazdan kalma ve sincap yürüyüsüyle birbirine 5 dakika mesafede. Ikinci fotograf sincaba yol, kaldirim ve patika sözcüklerini örnekleyerek ögrettigim yerin resmidir. Alisverise giderken bir noktada bu ücü arasinda bir secim yapmamiz gerekiyordu; biz tabii ki hep patikayi seciyorduk :)

--§--

Sevgili okuyucu, sen de sessizlige gömülmeden önce ( ya da sessizlikten canın sıkılabilir diye) bir öneri: Bu blogu ilk ne zaman, ne sekilde buldugunu , hatirliyorsan ilk tanistigin yazinin hangisi oldugunu anlatir misin? Bir süre önce sevdigim bir blogger X arkadas bana basitbiryasam'i ilk kez blogger Y arkadasin önerisiyle bulup okumaya basladigini söylemisti. Oysa ben hep blogger Y'nin beni blogger X'in tavsiyesiyle buldugunu sanmistim. Ondan beridir merak ederim, kim nasil gelir buralara ve ne düsünür diye...)


 

Cumartesi, Ocak 01, 2011

Eglendiniz mi?

Yeni yiliniz da kutlu olsun bu arada.
Eglendiniz mi?

Biz pek eglenmeyi beceremeyen insanlariz. Bu ülkeye ilk geldigimiz yil Kasim'dan itibaren baslayan tatil-bayram havasi basimi döndürmüs ve nihayet 31 Aralik geldiginde ben artik aklim iyice karistigindan mükellef bir yilbasi sofrasi hazirlamayi unutmustum. Esim yilbasi aksamini kastederek "Cumartesi aksami ne yiyecegiz?" diye sorunca  ben "kuru fasulye düsünüyorum" demistim. O da "peki" demisti. Öyle bir adamdir cünkü. Cumartesi aksaminin yilbasi aksami oldugunu farkettigimde cok gecti. O yil yeni yila kurufasulye - bulgur pilavi esliginde girdik. Bu bende bir kirilim yaratti. Artik ne yaparsam yapayim yilbasinda tam anlamiyla adet olmus türden bir sofra kuramiyorum. Bu yil da nasil olduysa, on gündür ha bugün, ha yarin diye planladigim kapuska yemegini denk getirip dün pisirmeyi basardim. Yilbasi aksaminda kapuska yemisliginiz var mi?

Diyorum ya, biz eglenmeyi beceremeyen insanlariz.
Nitekim saat 12'yi vurunca da havai fisek patlatanlarin görgüsüzlügünden, yarattiklari cevre kirliliginden, kuslari nasil korkuttuklarindan falan bahsediyorduk. Oglumuz bile böyle. Sabah ayni konu konusulurken "kirpiler de korkar...ve sa sü süler de (salyangozlar da)" dedi. "Bööle evlerinin icine kaciverirler..." dedi. Kirpiler benim aklima gelmemisti, bak.

Armut dibine düsüyor nitekim.

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Nein, nicht schnell machen!

Bir süredir anaokulunda yemeklerden sikayet ediyor sincap. Sorunun ne oldugunu bir süre cözemedim. Cünkü henüz orada ögle yemegi yemeye baslamadi. Sadece kusluk vakti kahvaltisini yapiyor. "Orada yediklerini ben koyuyorum ya cantana, söyle ne istiyorsan, onu koyayim" dedim, bir sey cikaramadim.

Nihayet bu sabah rüyasinda mi gördü nedir, ben sormadan cikardi baklayi agzindan. "Ben anaokulunda yemek istemiyorum. O beyaz giysili 'schnell machen' demesin bana". Schnell machen, hizli yap demek. Birisi anlasilan hizli yemesini söylüyor ama cocuklardan biri mi , ögretmenlerden biri mi cözemedim. Annesinin oglu olan sincap ise hizli yemek istemiyor efendim. Yemek dedigin zaten aceleye gelmez. Ben odaklanma, yavaslama, anı yasama, simdi ve burada olma, slow food, vb. anahtar sözcükleriyle tanismadan önce de yavas yiyenlerdendim. Is yasami zerre kadar etkileyemedi bunu. Masaya X'le oturup, yemege Y ile devam edip, Z ile kalktigim coktur. Ormanda benim icin üc kisinin yedigi sürede yer, derler.  Cocugum oldugunda ise (bu insan yasaminin gercekten! hizlanma gerektiren bir dönemidir, bilenler bilir)  cözüm kendiliginden hizli yemek degil, az yemek seklinde gelisti.

Sincaba dedim ki; yavas yemek istiyorsan yavas yiyebilirsin, acele etmene gerek yok; sana öyle diyen  beyaz giysiliye de ki, "ben yavas yemek istiyorum" ve ayrica de ki "nein, nicht schnell machen!"*. Biraz daha büyük olsa, benden de selam söyle ayrica diyecektim.

Aferin cocugum, bazen uzun yemek seanslarinla beni bile cildirtiyorsun ama aynen devam böyle...

hayir , hizli yapma(m)! demek.

Salı, Kasım 23, 2010

Bu grinin bir söyledigi var bize ve agaclarin bir bildigi var.

Fotograf: Big Grey Mare

Karanlikta kalkiyoruz. Gün griligini bir türlü atamiyor üstünden. "Hadi, bir gayret" derken daha biz, "ögleden sonra", karanliga boguluyoruz yine. Sanki camura battik.

Babasi mevsime uygun bilmeceler ögretiyor sincaba. Gecen gün gelmis bana soruyor: "Bulutlar günesin nesi?"
Sonra kendisi yanitliyor: "Yorganiiii"

Haftasonlari kalkinca soruyorlar birbirlerine: "Günes yorganini atmis mi bugün?"
Bugünlerde hava soguk mu soguk. Günes öyle bir sarildi ki yorganina, bütün gün birakmiyor.

Ne zaman o gri ve yapiskan yorgan kaplasa cografyayi, bulutlarin öte yanini hayal ediyorum. Günes hicbir yere gitmedi, hala orada. Olagan(üstü) parlakligiyla salinip duruyor aslinda tepemizde. Biz göremiyoruz sadece... Bunu bilmek günümü kurtariyor. Yoksa daha Aralik'in 21'ine, daha camurun dibine vurmamiza cok var.
Bu yil yeni bir tesellim daha var "bulutlarin öte yani"ndan baska. Agustos ayinda canimin cok sıkkın olduğu bir Pazar günü, biraz nefes almak icin nehir kenarina gitmistim. Yol boyunca kabarik olan öfkemi nehirin suyuna birakip dönerken kiyida siyah, pürüzsüz bir tas buldum. Cebime attim. Haftalarca akcaagac tohumlari , at kestaneleri ve gingko yapraklariyla yarenlik etti orada. Arada bir sincabin anaokuluna gitmek istemedigi günlerde Sabiha Paktuna usulü onun cebine girdi. "Bu ikimizin tasi, kimseye verme. Seni gelip alacagimin ve orada birakmayacagimin isareti. Şişşşt! kimseye söyleme, bizim sirrimiz bu". İse yaradı mı bilmiyorum. Bugünlerde geri aldim tasimi, yine benim cebimde. Baska bir seyi simgeliyor. Şişşşt! Sakın kimseye söylemeyin! O siyah tas ve ben o gün dönüs yolunda bir sey gördük. Bir gök. Daha önce hic görmedigimiz bir renkte. Parlak, cocuk kitaplarindan firlama bir mavideydi.  Öyle bir mavi, öyle bir mavi ki, neredeyse fazla gelmis yere damlayacakti mavisi  diyecegim. Daha baska da nasil anlatabilirim, bilmiyorum. Siyah tas, ben ve her gün yürüdügüm yollar öyle bir rengini gördük ki gökyüzünün, şu icinde debelendigimiz camurun dibine de batsak, bir sey olmaz artik bize.  Cebimden habire söyleyip durdugu odur iste.

Fakat bu grinin de bir söyledigi var  bize. Bütün doganin -zorunluluktan degil, gereksinimden- üstüne yorganini cekip uykuya yattigi aylarda, bizim neyimiz eksik (ya da fazla) ki hep ayni hizda kosmak derdindeyiz? Biraz yavaslamak, hatta durmak, düsünmek, kabuguna cekilmek vakti olmayacak mi hic yasamimizda? Ve onun adi da kış degilse nedir?  Ne zaman kendimizi doganin döngülerinin üzerinde görmekten ve ona karsi savasa durmaktan vazgececegiz? Ne zaman mevsimlerin döngüsüne birakacagiz kendimizi? Ne zaman erkenci, karanlik, soguk ve islak kis aksamlarinda, icimize basan sıkıntıyı dagitmamiz gerekmedigini, bunun da pakete dahil oldugunu kavrayacagiz? Ne zaman agaclara dikkatle bakacagiz ve bizce ölü olan dallarinda simdiden baharin coskun tomurcuklarini tasidiklarini ama beklediklerini, beklediklerini, sabirla beklediklerini görecegiz?

Belki de bütün verimsizligimiz ve bereketsizligimiz bundan. Durmayi bilmedigimiz icin.
Agaclar öyle mi ya? Onlarin bir bildigi var.

Pazartesi, Nisan 26, 2010

Mary Ann ve bölge müdürüyle kahve sohbetleri

"Ben böyle yaşayamam, Michael. İnsanların instant kahve ikram ettikleri için özür dilemek zorunluluğu duymadıkları bir yerde oturmak istemiyorum." (Kent Masalları / Armistead Maupin)

Mary Ann Singleton Kent Masalları'nın baş kahramanı. Clevland'lı "taşra kızı". Her türlü tuhaflığın içiçe girdiği, çılgın şehir San Fransisco'ya yerleştiğinde en çok bunu garipsiyor işte. İnsanların instant kahve ikram ettikleri için özür dilemek zorunluluğu duymamalarını...

Bugünlerde pek çok anıyorum Mary Ann Singleton'u.
Sadece misafir olduğumda değil, ev sahibiyken de.
Mutfağa giderken arkamdan "boşver, uğraşma şimdi, bi 'üçü-bir-arada' yapıver gitsin" dendiğinde...
Pişirmesinden içmesine pek sevdiğim bir ritüele "uğraşmak" yaftası yapıştığında...
Hevesim kursağımda kaldığında...

Kaybolup giden bir şey var gibi o arada.
Küçük bir şey, çok küçük. Ama çok önemli, çok değerli.

Pek de utanıyorum bunları yazdığıma. Sanki biraz zor beğenirmişim, her şeye burun kıvırırmışım gibi.
Tuhaf da buluyorum kendimi. Sanki çıkıp Mars'tan gelmişim gibi.
Ne yapayım, yazmadan da duramıyorum.

Durun şunu anlatayım da tatlı bitsin bu yazı: Üniversite yıllarımda pek ünlü bir instant kahvecinin bölge müdürlüğünde staj yapmıştım. Bölge müdürü ikinci gün öğle yemeğinden sonra "Türk kahvesi pişirebilir misin sen?" diye sordu. Böylece bütün stajım boyunca her öğleden sonra iki fincan Türk kahvesi pişirdim ben ve günlük raporumu Türk kahvesi eşliğinde verdim. Karşılığında da instant kahve nasıl üretilir ve nasıl satılır; onu öğrendim!