"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 30, 2012

Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde...



Yillar önce sadelik üzerine fikir paylasanlarin bir araya geldigi bir ortamda ortaya atmistim bu soruyu: "Bir cam kavanozla neler yapilabilir? Bir recel kavanozu örnegin. Atmak yerine baska neler yapabiliriz onunla?"

Cam cok özel bir malzeme oldugu icin ilgimi cekiyordu. Hem dogal, hem yüzde yüz geri dönüsümlü, hem cok yönlü. Dikkatli kullanildiginda insan torunlarina bile miras birakabilir. Ilginc yanitlar gelmisti o zamanlar.  Tabii cam bir kavanozun sadeligin asil amaci yaninda kücük ve önemsiz bir detay oldugunu düsünenler de vardi. Kisisel sadelesmeye, ruhunu asiriliklardan temizlemeye, hirstan arinmaya, daha hosgörülü ve anlayisli olmaya önem veren degerli insanlardi. Paylasiyordum bu görüslerini. Fakat cam kavanozlar ve arkasi tekrar kullanilabilecek aylik satis raporlari üzerinde de düsünmeden duramiyordum. Biz, hepimiz sadelesmeliydik, dogru. Iceride bir yerde... Ama dünyanin bizim sadelesmemizi bekleyecek zamani yoktu. Icimize giden yol uzun ve cetrefilli bir yoldur. Engebeleri, cukurlari, yanlis yerlere cikaran patikalari coktur. Bu arada evlerimizin kapisindan girip cikan plastik kaplarin durumu ne olacakti örnegin? Iste bu yüzden cam kavanozlara önem veriyordum. Ve iste bu yüzden blogu ilk tasarlarken adini "Sade Bir Yaşam" degil, "Basit Bir Yaşam" koydum. Basit, gündelik detaylardan bahsetmeye öncelik verdim. Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde ayni ana yola cikacaklarini tahmin ediyordum. Öyle de oldu zaten.

Sana "bir ara sorarim ben de sorularimi" demistim ya. Bu onlardan biri örnegin. Sinava ceken ögretmen gibi degil, meraki hic bitmeyen ögrenci gibiyim sorumda; bunu bil. Sence su yukaridaki kavanozdan (ki yanindaki kibrit kutusunun da gösterdigi gibi orta boylu, en fazla 400 ml alabilen bir kavanozdur) neler yapilabilir? Nerelerde nasil kullanilabilir? Lütfen aklina gelen her fikri birbirine benzese ve cok basit oldugunu düsünsen dahi yaz. Tam da yeri cünkü :) Ve ben en kücük detaydan ilhamlar alan biriyim. Disarida bir sürü öyle insan oldugundan da eminim.

Güncelleme:
30. Haziran günü mektupla gelen yanitlar :)
  • ben hep kullaniyorum bu gibi siseleri. ozellikle disari cikarken benim kuzuyla:)
    icine yemis, meyva, yogurt koyuyorum.
    ozellikle yemis...nasil herkes yanina cikolata, kek alir cocugu icin ben ne zaman disarida "mama" dese hemen bu kavanozu "cekiyorum" :)
    cok seviyorum/seviyoruz bu boyutu.
    bir de son zamanlarda tohum biriktirmeye basladim yeniden. onlari da koyabilirim. sonra biriktikce tohumlar dogaya firlatiyoruz...aklima ilk bunlar geldi:)

  • Evrencim, yorum yazmak istedim ama fotograf ekleyemeyecegim icin mail atmaya karar verdim. Ben dolabı actıgımda gordugum bu manzarayi cok seviyorum. Sırasıyla adacayi, cubuk tarcin, papatya ve defne yapraklari var benimkilerde. Ihlamurum cok oldugu icin böyle kucuk kavanoza sigmamisti yoksa onu da yanlarına ekleyecektim. Bitki cayi yaparken boyle gorerek secmek guzel oluyor. Diger fikirler de super, bence renkli kagit veya pecete yapistirip renkli mumluklar da yapilabilir. Ama favorim bu acikcasi. (Selen)

Çarşamba, Nisan 25, 2012

Birikim, yatırım, vb.


Photo by listentoresan

Cumartesi günü ışgın ve ahududulu marmelat yaptim. Işgınin mevsimi, fakat ahududunun degil, farkindayim. Nasil oldu bilmiyorum, yaptim öyle bir delilik. Genelde yari yariya kullaniliyorlar tariflerde. Ben 300 gr. ahududu ve 500 gr. ışgın (ayiklandiktan sonra) ile yaptim (Miktar notlari gelecek yil "nasil yapmistim ben bunu?" dememek icin kendime daha cok). Visne recelini, onun tatlidan cok eksimsi tadini cok severim, cok özlerim. Bu marmelatta onun tadini buldum, eksikligini giderdi. Azicik malzemeden biz bir yana, iki komsuma da birer kavanoz marmelat cikti :) Pazar sabahi kahvaltidan sonra sincabi kavanozdan kasikla marmelat calarken yakaladim :D Gelecek yil biraz daha bekleyip cilekler cikinca isgin+cilek seklini denemeyi daha dogru buluyorum.

Pazar  günü ögleden sonra sincapla yürüyüse ciktik. Hava kapali ve soguktu ama hafta sonu eve kapanmak özellikle sincap icin zor oluyor. Bir önceki Pazar da yagmurluklari giyip yagmur altinda yürümüstük. Ben sincaba cocuklugumda okudugum "Afacan Besler"in de deniz kenarinda, yagmurda yürüyüs yaptiklarini, sonra eve dönüste zencefilli cörek yediklerini anlatmistim. Eve dönünce biz de zencefilli kücük kekler yapmistik :) O yüzden bu Pazar da yagmura ragmen yürüyüse cikmak fikri hosumuza gitti. Su birikintilerinin üzerinden atlamaca oynayarak eve dönerken birden günes acti. Günesin parlattigi yagmur damlalarinin nehire inisini izlemek cok gerceküstü, cok güzeldi. Bir yerlerde bir gökkusagi olmasi gerektigini tahmin ederek ufku taradim; ama yoktu. Neden sonra nehrin diger yakasina gecmemizi saglayan köprüye vardigimizda iki cocuklu bir babanin durmus, benim görmedigim yönde bir seyin fotografini cektigini gördüm. Sasirdim. Burada fotograf makineleri ceplerden nadiren cikar, cep telefonlarinin fotograf cekme özelliklerine nadiren basvurulur cünkü. Cep telefonu ve fotograf makinesi kullaniminda Türkler ve Almanlar arasinda kültürel farklar var; üzerinde yargida bulunmak istemiyorum. "Neyin fotografini cekiyor olabilir?" diyerek merakla arkami döndüm. Nefesim kesildi. Konusamadim. Sincabi da cevirmek icin kolundan tutup cekmem gerekti. Hayatim boyunca gördügüm en gerceküstü, en güzel, en parlak, en keskin renkli, en büyük, en, en, en... gökkusagiydi. Bütün kuzeydogu ufkunu boydan boya kaplamisti. Biraz yukarisinda kücük, silik bir ikincisinin izleri görünüyordu. Etraftaki herkes durmus gökkusagini izliyordu. Eminim sehrin bir cok yerinde insanlar durmus gökkusagini izliyordu. Hayatin  ne kadar anlamli, ne kadar güzel olduguna dair kisacik ama cok degerli anlar bunlar. Kisacikti, bir süre sonra kuzey ucundan itibaren siliklesmeye basladi. Fakat bende bir iz birakti. Dogada her seyin bir sebebi oldugunu ögrendigim icindir ki, simdi "gökkusagi neden var?" diye sormadan edemiyorum kendime.

Gecen hafta yol kenarindaki öbek öbek kara hindibalarin yanindan gecerken sincap birini koparmak istedi. Karahindibalari artik taniyor. Resimli kitaplarinda ya da böyle yol kenarinda görünce gösterip "Bak, aslandisi!" diyor. Almanca adinin (Löwenzahn) tam karsiliginin bu oldugunu söylemistim; o da bu adini kullanmayi tercih ediyor.

Cocuklara cevre bilinci asilarken cicek koparmayi yasaklayan bir anlayis var. Ben pek benimsemiyorum. Ciceklerin nesli cocuklar kopardigi icin tükenmiyor; sucu cocuklara atmayalim. Hele de karahindibalar... Bilirsin ki, ben ölürüm, sen ölürsün, insanlik kendi köküne kibrit suyu döker, karahindibalar ölmez. Bu yüzden sincap "aaa, anne aslandisi bak! bi tane koparabilir miyim?" deyince, "kopar cocugum!" dedim ben ona. Her cocugun elinde karahindiba tutmaya hakki var. Ben cocuklugumda cok kopardim, hatta cicekci  olup alip sattim oyunlarimda. Bugünkü durumum malum :)

Karahindibayi alip eve getirdik. Bir bardakta suya kavusturduk. Aksam oldu, karahindiba kapandi. Sabah oldu, karahindiba acildi. Günesi gördü acildi, geceyi gördü kapandi. Sincapla üc gün takip ettik. Sasirdik. Evet, biliyorum bütün karahindibalar yapar bunu. Ama ben saniyordum ki, bir bitkinin de bir merkezi, beyin gibi bir yeri vardir; o da diyelim ki köküdür. Kökünden ayrilan cicek ne zaman acilip, ne zaman kapanacagina kendisi karar veremeyen suursuz bir yaratiktir. Öyle degilmis. Ögrendim. Keske dedim... Keske biz insanlar da yapabilsek bunu. Önümüze konani tartismasiz almamiz istendiginde "Devlet bilir (bilsin) , devlet düsünür (düsünsün), devlet organize eder (etsin)" demesek, "Benim icin iyi olani devletle beraber ben de düsünmek, ölcmek bicmek, tartmak ve söz söylemek sorumlulugundayim." desek. Cünkü ancak sorumlulugumuz olan seyler, ayni zamanda hakkimizdir.

Bu sabah hava oldukca günesli oldugu halde pencere kenarindaki karahindiba acmadi. Sasirdim. Anaokulundan dönerken dikkatle baktim; yol kenarindaki kardesleri de keyifsizdi. Bugün actilarsa da, yarin acmayacak onlar da. Karahindibalar, hem de her biri, tek tek karahindiba olmanin ne demek oldugunu, nerede baslayip nerede bittigini biliyorlar.

Ben bilemedigimi hissediyorum. Bugün insan olmak üzerine düsünüyorum. Nedir insan olmak? Nasil insan olunur? Nerede baslariz ve nerede biteriz biz?

Insan bazen cocuguna iyi bir gelecek sunup sunamadigina, bunun icin yeterince iyi yatirim yapip yapamadigina,  yeterince biriktirip biriktiremedigine dair endiselere kapiliyor. Öyle zamanlarda su yukarida bahsettigim günlerimi animsamaya calisiyorum. Sincap icin anilar biriktiriyorum. Anilara yatirim yapiyorum. Yagmurda bir yürüyüs sonrasi zencefilli kek, su birikintilerinin üzerinden ziplamaca, günesin altinda ip gibi dümdüz ve sessizce nehire inen yagmur damlalari, kavanozdan calinan isgin-ahududu marmeladi, dünyanin en güzel gökkusagi, yol kenarinda öbek öbek "aslandisleri" ve onlarin pencere kenarimiza konuk olan bir üyesi, ki bir acilip bir kapanirlar...

Bir acilip
Bir kapanirlar.

Perşembe, Şubat 16, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (IV)

Elektronik atik ve genel olarak küresel atik problemiyle devam ediyoruz.
Öylesine genis ve öylesine herseyle ve herkesle baglantili bir konu ki, nasil derleyip toplayacagimi bilemiyorum. Bu yüzden arkadasimdan, onun gönderdigi makalelerden, seyrettigim televizyon programindan (linkini bir önceki yazida vermistim) ve internette okuduklarimdan ögrendiklerimi ardarda siralamaya karar verdim. Hepimiz herbirinden kendimize cikarilacak payi cikaralim diye.
  • Birincisi, atik ya da cöp, adina ne dersek diyelim, bu nükleer enerji, kirli madencilik uygulamalari vb gibi uzaklardaki bir takim yaramaz, kötü adamlarin sebep oldugu bir sorun degil. Sincabin dünyasinda öyle. Bütün fenaliklar "yaramazlar"in isi. Gercek dünyada öyle degil. Hepimiz, her gün bu soruna bir sekilde "katkida" bulunuyoruz. Bunu bilmeli, farkinda olmaliyiz atik konusuyla hasir nesir olurken.
  • Dogada cöp yoktur. Ilk duyusta insana olanaksiz görünse de gercek bu. Kisa vadede cöp, atik gibi görünen seyler bile uzun vadede dönüsür; eski ve tükenmis yasamdan, "ölü"den,"atik"tan yeni yasam dogar. Doga "biyolojik döngü" adinda  harika bir atik yönetim sistemine sahiptir. Kendisinden alinacak cok dersler var. Almanca bilip konuyla ilgilenenlere adi gecen Scobel programinin su kismini tavsiye ederim; 5:27 kisaliginda bir video'cuk :) 
  • Jennifer Clapp, Distancing of Waste: Overconsumption in a Global Economy adli makalede yeniden dönüstürülemeyen, yeniden kullanilamayan ve kompost edilemeyen türden tüketim sonrasi cöpün tamamen bir 20. yüzyil fenomeni oldugunu söyler. Bu ilk duyusta insana bir öncekinden bile olanaksiz görünse de dogru olmamasi icin sebep yok. Endüstri devrimine ve hatta 20. yüzyila kadar insan eliyle üretilen seylerin tamamina yakini biyolojik kaynakliydi. Domatesleri ve cilekleri tasima görevini plastik yerine üstlenen sepetler saz vb. seylerden yapiliyordu. Giysilerin dokundugu bütün ipler (pamuk, yün, ipek, vb) bitkisel ya da hayvansal kaynakliydi. Sivilari saklamakta kullanilan kaplar, siseler topraktan, ahsaptan  ya da camdan üretiliyordu. Temizlik ürünlerimiz de yine bitkisel, hayvansal kaynakliydi ya da soda vb. gibi zaten dogadan elde edilen ürünlerdi.  Kullandigin tüm ürünleri ve bunlarin bir iki yüzyil önceki karsiliklarini tek tek düsün. Clapp'in hakli oldugunu göreceksin.
  • Tüketim sonrasi cöp (post-consumer waste) inanilmaz boyutlarda. 1998 yili verilerine göre OECD ülkelerinde kisi basina ortalama cöp miktari 500 kg! Bu miktar önceki on yillardakinden %30 daha fazla. Gelismekte olan ülkelerde kisi basina yillik cöp 100-330 kg arasi. Gelismemis ülkelerde oran dikkat cekici bicimde düsük. Örnegin Nijerya'da kisi basina yillik cöp miktari 20 kg. Insan haliyle uygarligimiz herseyden cok cöp üretiyor galiba sonucuna varmadan edemiyor.
  • Cöp arttiran sebeplerden biri toplu / seri üretim tekniklerinin varligi. Ilk üretim ne kadar kolay ve düsük maliyetli olursa, var olani tamir etme, dönüstürerek kullanma egilimi de o kadar azaliyor. Bir diger sebep önceki yazida bahsettigim gibi teknolojinin önümüze sürekli "daha yeni", "daha hizli", "daha kapasiteli", "daha fonksiyonelli"yi sunup durmasi. Sirasi gelmisken Serdar Kuzuloglu'nun bu konudaki yazilarini severim. Seni de haberdar edeyim: Burada  ve burada
  • Cöpün gözden irak olmasi gönülden de irak olmasiyla sonuclaniyor. Bir kez gözümüzden uzak olunca cöpü dert etmemeye, üzerinde düsünmemeye basliyoruz. Varolan atik yönetim sistemleri herseyden önce atigin uzaklastirilmasi, hem de mümkün oldugunca cok uzaklastirilmasi ile ilgileniyor. Modern endüstriyel sartlar, küresellesme ve gelir dengesizlikleri (özetle "fakirler zenginlerin cöpünü de kabul etmek zorunda kalir ") de cöpün üretildigi yerden olabildigince uzakta depolanmasiyla sonuclaniyor. Tarafsiz cevre kuruluslarinin bildirimine göre ABD ve Kanada'dan geri dönüsüm amaciyla toplanan elektronik atigin %50-%80'i denizasiri ülkere ihrac ediliyor. Kuzey Amerika'yi terkeden bu atiklar cogunlukla elde, son derece kontrolsüz sartlarda Asya ve Afrika'nin gelir düzeyi son derece düsük halklari tarafindan isleniyor. Durum Avrupa'da biraz daha iyi ama sevindirecek kadar iyi degil. Scobel'da belirtildigine göre bu dönüsüm sirasinda aslinda pek cok önemli kullanim alani olan altin, gümüs, platin gibi degerli ve nadir madenler kaybolup gidiyor. Sadece Almanya'dan baska ülkelere gönderilen e-atigin icinden yilda 1,6 ton gümüs, 300 kg altin ve 120 kg paladyum elde edilebilecegi tespit edilmis. Ne yazik ki, bu türden bir islemi yapabilecek isletme sayisi Avrupa'da 3 (yaziyla üc) imis. Su anda e-atik yönetiminde hakim egilim "downcycling" imis. Yani ürünün icindeki degerli hammaddelerin cikarilamadigi, degerinin daha altinda bir seye dönüstürüldügü ya da yakilarak ortadan kaldirildigi geri dönüsüm yöntemi. 
  • Az önce elimde iki kocaman torbayla evden ciktim. Biri plastik, digeri cam siseler. Plastik siseleri süpermarkete iade edip sise basina en basinda ödedigim 25 cent'i geri aldim. Plastik siseler üreticisine geri dönecek; o da yikayip yeniden kullanacak. Cam siseleri geri dönüsüm kumbaralarina attim. Beyaz, yesil ve kahverengi cam icin üc ayri kumabara var; renklerine dikkat ederek attim. Bu ülkeye ilk geldigimde dahil oldugum geri dönüsüm sisteminden mutluluk ve gurur duyuyordum. Artik duymuyorum. Kagit, cam  ve plastikte özellikle Avrupa'da neredeyse geleneksellesmis bir geri dönüsüm kültürü var. Ancak hersey görünüdügü kadar mutluluk verici degil. Kagitlarda kullanilan mürekkeplerden toksik olanlar var. Alisveris fislerinin kagidinda toksik maddeler kullaniliyor. Cam siselerin geri dönüsümünde renk önemli ve bazen cok dikat ettigim halde ben bile bir sisenin kahverengi mi yoksa yesil mi oldugunu ayirt edemiyorum. Öyle günlerim oluyor ki, cam sisenin metal kapagini cikarip ona ait geri dönüsüm kutusuna atmaya zamanim olmuyor ya da üseniyorum. Plastik ürünlerin hepsi geri dönüsüme giremiyor. Mutfak malzemeleri ya da oyuncaklari plastik geri dönüsümü kutularina atmamamiz gerektigi konusunda uyariyor belediyemiz. Altlarini cevirip bakinca bir geri dönüsüm kodu olmadigini görüyoruz zaten. Bütün bu plastik nereye gidiyor? dersen, Pasifik'te iki Teksas eyaleti büyüklügündeki  Great Pacific Garbage Patch'e buyur. Hazir gelmisken Midway Atolü'ne de ugramadan gecme.
  • Bütün bunlarin senin katkin olmadan olustugunu ya da senin sorunun olmadigini mi düsünüyorsun? Unutma, bütün sorun mesafe! Atikla aramiza koydugumuz mesafe! Bak bir blog arkadasim, bir adasim ne güzel ifade etmis bunu
  • Yillardir oynadigim bir oyun var. Aklima geldikce oynarim. Daha az atik üretmeme yardimci oldu mu, bilmiyorum. Emin degilim. Ama  "cöp"e, "atik"a baska gözlerle bakmami saglayan bir oyundur. Pek cok sey ögrendim, degisik bakis acilari edindim sayesinde. Sana da tavsiye ederim.
  • Cradle-to-cradle diye yeni bir üretim ve tasarim anlayisi var. Dogayi ve onun yöntemlerini örnek aliyor. Bu anlayisla ürünlerinin paketindeki tüm detaylarin kaybolmadan geri dönüstürülmesini amaclayan firmalar var. Iyi niyetli ama sonucsuz bir girisim mi, yoksa gelecek bunda mi yatiyor bilmiyorum. Fakat bilmek bir farkindalik yaratiyor. Ben uzun zamandir plastik seffaf pencereli zarflardan rahatsizim. Bana faturalar gönderen büyük firmalarin yasamini kolaylastirabilirler ama zarfi sonunda plastik cöpüne mi, kagit cöpüne mi atmam gerektigini  bilemiyorum. Ögrensin diye eline tutusturdugum bir cöple cöp kutularinin basinda dikilen ve dönüp bana "buna mi? ,buna mi?" diye soran sincap gibiyim. 
  • Aklimdaki ve notlarimdaki son ama en önemli noktaya gelince... Atik yönetimi nerede baslar sahi? Cöp tenekesinin basinda mi? Süpermarkette mi? Ürün tasariminda mi? Bir görüse göre bunlar isin sadece bir kismidir. Belli bir bakis acisindan bakilinca görülen kismidir. Bu bakis acisina "production angle" denir. Production angle, "ama ürettigin arabanin saldigi gazlar cok feci sera etkisi yapiyoooo!!!" diye sikayet alan otomobil üreticisinin oturup daha "green" bir araba tasarlamasi ve üretmesi, sonra da onunla otomobil fuarlarinda arz-i endam etmesiyle sonuclanir.  Bu, ekonomistin, endüstrinin, üreticinin bakis acisidir. Bir nevi elinde bir cekic tuttugu icin bütün dünyayi cividen ibaret görme durumudur. Elinde bir üretim süreci oldugu icin ve üretime odakli oldugu icin, sorunu da, cözümü de üretim sürecinde görme, arama durumudur. Thomas Princen Consumption and Its Externalities: Where Economy Meets Ecology adli makalede bunu "When the idea of production as the core of economic activity is pervasive, problems in the economy (like ecosystem decline and community deterioration) are logically construed as indeed, production problems , problems to be solved with more ore better production. If more, even better production makes only marginal improvements, if it increases risk or material throughput , it only postpones the day of reckoning...The challenge is to push beyond the production angle..." diye özetler. Onun belirttigi gibi, production angle'in ötesinde bir baska bakis acisi daha vardir. Buna da "consumption angle" denir. Bu bakis acisi "sürdürülebilirlikle ilgili sorunlara (enerji, su, atiklar) dominant ekonomik sistemin üretim odakli bakis acisindansa (acaba nasil daha iyi/daha verimli bir uretim metodu getirerek bu sorunu cozebiliriz?) tüketim trendlerini ve sosyal modelleri/egilimleri anlama cabasiyla yaklasma geregini" savunur (arkadasimdan alinti :)) . Daha Türkce'si "Madem araba kullanmak bu kadar cevre sorununa neden oluyor; daha az araba kullanmanin yollarini bulabilir miyiz? Toplu tasima araclarini yayginlastirmak bir cözüm olur mu? Ortak araba kullanma modelleri gelistirmek bir cözüm olur mu? Yürüme mesafesinde araba kullanma egiliminin sebepleri nelerdir? Bu sorunu asabilecek cözümler nelerdir?" gibi sorular sorar. "Consumption angle" zordur. Ölcülmesi zor, muglak gerceklerle ugrasmayi gerektirir. Karli degildir, cünkü daha az tüketmekten, neredeyse ekonomik olarak kücülmekten bahseder (ya da ucu oraya varir diyelim). Consumption angle "madem cep telefonunun icindeki altini alip tekrar kullanacak modeller gelistirmekte basarisiziz ve madem hirslarimiz sebebiyle altin, gümüs vb madenleri elde etmenin kirli yöntemlerinden baskasini da tercih etmiyoruz, daha az cep telefonu kullanmaktan, konforlu ya da konforsuz olsun, iletisimin daha yeni (ya da daha eski) yöntemlerine gecmekten ne haber?" gibi naif sorularla mesguldür. (Yaaa! Böyle de baglarim herseyi birbirine ;)
  • Teorisyenler ne der bilmiyorum, ama bence consumption angle tüketiciden baslar. Senin de bildigin gibi artik net cekimler vermemekte direnen bir fotograf makinem var. Bir yildir yenisini almamakta direniyorum. Tamir icin aldigim yere götürdügümde bana sadece acip bakma ücretinin 50 Euro oldugunu söylediler. Makineyi aldigim paranin yarisiydi bu. Bana gidip yeni bir makine almami , eskisini de cöpe atmami tavsiye ve hatta ima bile etmediler. Benim zaten ilkokul seviyesi matematikle bu sonuca varacagimi biliyorlardi. Bilmedikleri sey naif oldugumdur :) Ikinci bir makine almadan önce ilk makinenin bence makul ekonomik ömrünü beklemeyi tercih etmeye kalkisacagimdir. Bu arada makinenin dis mekanda degilse de, ic mekanda iyi kötü net cekimler yapabilecegini kesfetmis olmamdir. Komik bir sekilde bu bozuk cekimli fotograflara hayran bir kitlenin olustugudur. Bana calismakta olan eski fotograf makinelerini teklif edecek kadar iyi arkadaslara sahip oldugumdur :)  Gidip gezdikleri yerlerde beni animsayan ve "seni düsünerek, senden ögrendiklerimi animsayarak cektim, kullanabilirsin" diyerek harika fotograflar gönderen harika arkadaslarim oldugudur. Flickr'da gözümle gördügüm her seyi benimkine yakin gözlerle görmüs ve fotograflamis ve paylasmis cömert insanlarin varoldugunu kesfetmis bulunmamdir. Insanin bir kez consumption angle'dan bakmaya baslayinca , ne de zengin, bolluk dolu bir dünyada yasamaya basladigini farkedebilecegi gercegidir :) 

Salı, Şubat 14, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (III)

Elektronik atik (e-atik) konusunda arkadasimla yazistigim günlerde büyük bir tesadüf eseri (?) severek izledigim Scobel programinin 2 Subat tarihli konusu da "Abfall - Wohin mit dem Müll?" (Atik - Cöpler nereye?) idi. Arkadasimin hem kendi yazdiklarini, hem de paylastigi makaleleri aktarirken araya Scobel'den de bilgiler ekleyecegim. Yeri geldikce kaynagi (Scobel) seklinde ayrica belirtecegim. Programin bütün video kaydini da iceren link burada.

Elektronik atik konusunda Bati'da ve kagit üzerinde aslinda oldukca iyi tanimlanmis bir sistem var. Buna ragmen elektronik atigin büyük kismi (illegal) bir sekilde 3. Dünya ülkelerine ulasiyor ve orada "dönüstürülüyor". Geri dönüsüm konusunda dünyanin önde gelen ülkelerinden Almanya'da her yil 800.000 ton elektronik atik 3. Dünya ülkelerine "ihrac" ediliyor. Bunun beste biri illegal yollardan (Scobel).  Gelismis ülkelerin e-atigi cogunlukla kullanilabilir 2.el ürün olarak  deklare edilerek ya da teknolojik yardim adi altinda gelismemis ülkelere gönderiliyor. Oysa büyük kismi calisamaz durumda (ya da sadece bir iki yillik ömrü kalmis), yani cöp! Bu durum kagit üzerinde Basel Konvansiyonu'na aykiri ama pratikte vuku buluyor. Batili ülkelerde legal yollarla geri donusum icin toplanan e-atiklarin bile illegal yollarla Cin, Hindistan ve Afrika'ya gitme durumu var. Cunku Batili ulkelerde geri donusum maliyeti yuksek. Doguya yada guneye yollamak cok daha karli. Transport maliyetleri sanilandan daha ucuz cünkü örnegin Cin'den tonlarca mal getiren gemiler bos donmesin diye e-atiklarla dolduruluyor. Dönüstürme maliyetleri düsük, cünkü nüfusun en fakir kesimi bu islerler ugrasiyor. Gana'da cocuk isciler televizyonlarin icindeki bakir kablo demetlerinin yakilarak ortadan kaldirilmasindan 50 cent kazaniyor. Bu islem sirasinda ortama toksik gazlar saliniyor (Scobel).  Isin kaymagini toplu ticaretini yapanlar ve elle geri donusum yapan atolyeleri isletenler yiyor. E-atik trafigi su anda uyusturucu trafiginden sonra en karli ikinci illegal trafik. Oyle ki uluslararasi organize suc örgütleri, büyük mafya aileleri bile bu isle ilgileniyorlarmis.

Gelelim isin degerli ve az bulunur madenler kismina. Elektronik esyalarin icinde bakir, alüminyum, altin, gümüs, platin gibi pek cok degerli iletken metal bulunuyor. Scobel'da belirtildigine göre,  madencilik sektöründe bir ton kayac icinden 5 gr. altin elde edebilmek karli (rentable) bir is olarak görülürken; bir ton eski cep telefonundan 250 gr (yani 50 kat daha fazla) altin cikarabilmek mümkünmüs! Eski elektronik esyalardaki degerli metallerin dönüstürülmesiyle ilgili sorun ise, bunlarin son derece kompleks ürünler olmasiymis. Bazen üretici disinda hic kimse ürünün neresinde ne bulundugunu bilemiyormus. Halihazirdaki kullanim ve tüketim modelleri, elektronik ürünün kullanim ömrü sonunda, üreticisine geri dönmesi seklinde düzenlemeler de icermediginden, cep telefonu ya da benzer ürünlerin icindeki degerli madenler bir noktada kaybolup gidiyormus (Cekmecede, dolapta bir kösede bekleyen eski bir cep telefonun var mi? Hah! Tam olarak bundan bahsediliyor burada.).  Scobel programin sonlarina dogru bir yerde "atik, yanlis yerde bulunan bir hammaddedir" ifadesini kullandi. Dikkat cekici buluyorum. 

Bir baska sorun da elektronik esyalarin islevsel acidan gittikce daha kisa ömürlü üretiliyor olmalari. Ayrica islevleri disinda sembolik deger ve anlam tasimalari. Her ikisi de elektronik atik miktarinin artmasina sebep oluyor.  Annie Leonard, Story of Electronics'de elektronik cöpün sonunda üreticisine geri döndügü bir sistemde maliyet dissallastirmasi ( cost externalization) gerceklesmedigi icin üreticinin otomatik olarak daha uzun ömürlü ürünler tasarlamayi tercih edecegini söyler. Bizler, öyle bir dünyada yasamiyoruz elbette.

Fakat yasadigimiz dünyada bile tüketiciler olarak yapabilecegimiz seyler var, farkindasin degil mi?
Kötü tüketiciler olmak pahasina elektronik ürünlere islevleri disinda özel anlamlar yüklememek, ömürlerini uzatabilmek, yeni kullanim modelleri olusturabilmek ya da üreticinden/ saticisindan bunlari talep etmek... aklima hemen simdi gelenler.

Yoruldum, gidip sincabi anaokulundan alacagim.
Yarin devam edelim :)
Sen de bu arada aklina gelenleri yazarsin belki...
 

Bir arkadasa soracaktim da... (II)

Nerede kalmistik?
Haa, evet, Kaz Daglari'ni kurtariyorduk, degil mi? :)

Saka bir yana, derdim tam olarak Kaz Daglari'ni kurtarmak da degil. Böyle "Ida'cigim..." diye senli benli konustuguma bakma; uzaktan uzaga sevsem de, gidip görmüslügüm bile yok kendisini. Ayrica daha gecen gün bir arkadasim sayesinde animsadim da, James Lovelock'un kitabindan ders notlarimi (!) okudum tekrar. James Lovelock Revenge of Gaia'da diyor ki, Gaia (dünya yani) zaten başının çaresine bakabilecek savunma mekanizmalarına sahiptir. Fakat onun cözümleri o kadar da "hümanist" , yani "insansever" ve insan çıkarlarını gözetir olmayacak. Kendi türümüzün varlığını sürdürmek istiyorsak, kendi çıkarlarımızı değil, Gaia'nin -yani yaşayan tüm canlılar ve ekosistemin- genel çıkarlarını gözeten önlemler almalıyız. Dolayisiyla Kaz daglari da kendi basinin caresine bakacak güctedir eminim.

Fakat sunu söyleyeyim ki, benim derdim birincil olarak insanligin cikarlarini gözetmek de degil. Tabii oglumun cikarlarini önemsedigim yadsinamaz. Fakat ilk elde, tam da ekonomistlerin  savunduguna paralel olarak, kendimle ilgili bireysel motivasyonlarim var. En cok kendimi kaybetmekten korkuyorum ve en cok kendimi kurtarmak istiyorum. Ne zaman birseylerin anlamsizca yok olmasina sebep olan bir oyunun bilincsizce parcasi oldugumu kesfetsem, kendimi kaybettigimi, icimdeki derin ve bilge özle baglantimin azaldigini hissediyorum. "Anlamsizca"nin altini cizdim cünkü termodinamigin yasalari geregi kainatin hicbir yerinde enerjiyi bozmadan kullanmanin bir yolu yoktur ve Yesiller'in sıkca tekrarladigi gibi "en temiz enerji kullanılmamıs enerjidir". Dolayisiyla varoldugum sürece dogada bir seylerin bozulmasina sebep olacagimin gayet de farkindayim. Yeter ki, icinde kendimi bulabilecegim bir anlami olsun.

Neyse lafi uzatmayayim, ekonomistler hakli aslinda. Eger hepimiz gezegeni ve insanligi kurtarmak gibi ulvi bir takim amaclari bir tarafa birakip, sadece ve sadece kendimize gelmeye  ve kendimizi kurtarmaya calisiyor olsaydik, eminim kendimizi de, insanligi da, gezegeni de kurtarmis olacaktik. Bundan daha büyük bir kâr optimizasyonu düsünemiyorum. Fakat, bildigin gibi naifim de biraz :D

Altina dönelim.
Gercekten ilginc bir metal bu altin.Sembolik degeri bir yana, insan ruhunun üzerinde turnusol benzeri etki gösterme gibi bir özelligi var. B.Trevan'in "The Treasure of the Sierra Madre" adli kitabini okumus muydun? Türkce'ye sanirim "Altina Hücum" adiyla cevrilmisti. Altinin turnusol görevini gördükten sonra haydan gelip huya gidisinin trajikomik öyküsüdür.

"Iyi de ne ise yarar bu altin? Sembolik ve ekonomik degerini bir yana birakirsak? 156.000 ton altinin %60'ini son 30 yilda cikarip da ne yaptik? Yedik mi yani?" diye kendi kendime palyacoluklar yapiyordum ki tam, aklima geldi. Evet, bazilarimiz yiyor da bu altini :) Son yillarda gurme mutfaklarin vazgecilmezi altin.Yakin zamanda bu konuyla ilgili bir gazete haberi paylasmis bir arkadasima dönüp (Ahh! Arkadaslarim olmasa ne yapardim ben!) haberi tekrar bulup bulmayacagini sordum. Bulamadi gerci ama bana Google'da "edible gold leaf" diye aratmami tavsiye etti. Ben de sana tavsiye ederim. Her keseye göre var. Amazon'da bile satiliyor. Online siparis verebiliyorsun. Hatta bir gida katki malzemesi olara e kodu bile varmis altinin: E175. Hayir, miligram miligram satilan yenebilir altinin bütün cevre sorunlarimizin merkezi oldugunu idida etmiyorum. Yine de 2 gr. altinin 20 ton maden atigi ürettigi gercegi dururken bir tarafta, züppeligin bu kadarina güler misin, aglar misin?

Fakat hepimizi ciddiyete davet ediyorum. Altin önemlidir ve bir ise yarar. Bak su ansiklopedik bilgiyi Vikipedi'den alintiliyorum: "Elektrik iletkenliği yüksek (bakırdan daha çok gümüşten biraz az) olan ve kolayca kimyasal tepkimeye girmeyen altın en çok elektrik ve elektronik sanayilerde bağlantıların, terminallerin, baskı devrelerinin, transistörlerin ve yarı iletken sistemlerin kaplanmasında kullanılır. Üstüne düşen kızılötesi ışınların yaklaşık yüzde 98’ini yansıtarak geri çevirebilen ince altın levhalar, uzay elbiselerinin başlığındaki göz deliklerinde zararlı ışınlardan korunmayı ve sun’i uyduların yüzeylerinde sıcaklığın denetlenebilmesini sağlar. Büyük büro binalarının pencerelerinde de gene ince levhalar halinde altın kullanılması, yalnız estetik açısından değil, bu yansıtıcı yüzeyin çevreyle ısı alış-verişini büyük ölçüde azaltmasından kaynaklanır."


Elektronik ürünlerle ilgili sektörde mühendis bir arkadasim olmadigi icin, altin bir iletken olarak elektronik  endüstrisinde ne capta kullaniliyor, istatistiki veriler, oranlar vb, nedir soramadim. Fakat ben tüketici olarak her iki üc senede bir "modasi gecti, kapasitesi geri kaldi, bozuldu" vb. bahanesiyle atilan elektronik esyalardaki altinin durumunu merak ediyordum en cok. Veeee saka gibi; belki inanmayacaksin ama benim e-atik konusunda akademik kariyer yapan bir arkadasim da var! :)


Hemen bir e-mail yazdim arkadasima. Hiiiic filtrelemeden yine, aklima gelen bütün sorulari yönelttim kendisine:
"Batili ülkelerde elektronik bir esya (bilgisayar vb) eskiyip elden cikarildiginda, ne kadari geri dönüsüme giriyor?, ve hasbelkader geri dönüsüm sistemine girmisse altin gümüs hemen oracikta cikarilip, kalan "cöp" mü Afrika'ya (ya da baska 3. dünya ülkelerine) gönderiliyor? Yoksa direk Afrika'da mi cikariliyor?
Cikarilmasinda ya da cikarilmis altin gümüsün yeniden üretime sokulmasinda olusan cevre problemleri var mi?
Yoksa asil altin-gümüs madenciliginin kirliligi hesaba katilidiginda, ne kadari cöpten kurtarilip geri dönüstürülerek tekrar üretime dahil edilse kar mi?"


Arkadasim bana hizla yanit verdi ve sorduklarimin e-atik konusunun ne cetrefilli bir konu olduguna dair sorulup sorulup henüz yanitlanamayan en can alici sorulari oldugunu söyledi.

Daha da pek cok sey anlatti e-atik konusunda. Ama bu noktada altin konusundan ayrilip global e-atik problemine atlamis bulunuyoruz. O yüzden bir nefeslenelim. Bir sonraki yazida kaldigimiz yerden devam edelim :)

Perşembe, Aralık 08, 2011

Yolun ikiye ayrildigi yer

Asagidaki kisa film tanitimi bugün posta kutumdan cikti:
http://www.midwayfilm.com/

(Etrafta kücük cocuk varken izleme.)

"Ne kadar cok kisiye ulasirsa o kadar iyi" diyerek gönderen arkadasima tesekkürler.

Bu kisacik filmde bahsedilenleri ben duymustum, büyük olasilikla sen de...
Ama fotograflarini görmek baska bir sey.
Bir de filmin tamamini izlesek ne oluruz kimbilir...

Bu konuda kisisel girisimlerim olmustu.
Fakat bu fotograflar karsisinda ne kadar da az yol almisim aslinda...

Üc seyi hic unutmamak gerek:
1) Bu gezegen üzerinde her sey ama her sey birbiriyle bagli.
2) Gündelik kücük kararlarimizin, tercihlerimizin bile derin etkileri olabiliyor. Ve hatta bazen bin millerce ötelerde görmek olasi bu etkileri (Cünkü Madde 1).
3) Yapabilecegimiz bir sey VAR! (Cünkü Madde 1 ve 2)

Burasi yolun tam ortasi mi bilmiyorum.
Ama kesinlikle yolun ikiye ayrildigi yer.

Pazartesi, Eylül 19, 2011

Bu iste bir yanlislik var.


Balik organikmis. Bu iste bir yanlislik var. Yanaginin orta yerine "organik" dige bagiran o etiketi sapladik ya, bu iste bir yanlislik var. Ruhumuzu katmadan ve bu gezegenin ruhunu hesaba katmadan yaptigimiz her iste -ne kadar iyi niyetli olursa olsun- bir yanlislik var.

Cuma, Eylül 16, 2011

Deterjan kokusu, yumurta yastigi ve organize isler

Bu hafta dikkatimi cekenler:
  • Tam da "Neden sincap anaokulunda üzerini kirlettigi zaman oradan giydirdikleri kiyafetleri iade icin yikayip ütüledigimde burnuma hala bir önceki annenin kullandigi deterjanin kokusu geliyor?" diye düsünüp icten ice huzursuzlaniyordum ki...:  Fragrant toxins from dryer
  • Haftanin ayni konuda bir diger yazisi ise Healthy Child, Healthy World'den: The Smell of Clean.  Ben mi? Ben az deterjan kullaniyorum ve az kokulu markalari tercih ediyorum. Camasirlar yaz kis ipte kuruyor. 
  • Unclutterer'in Unitasker Wednesday serisini sürekli takip etmiyorum ama ne zaman okusam cok egleniyorum: Unitasker Wednesday: The Vacu Vin Egg Pillow. Yumurta yastigi! Inanilmaz ama gercekten varmis böyle bir ürün. Bu türden seyler icin zamaniniz varsa, yazidaki linki takip edip Amazon sayfasina bir bakin. Sonra da yaziya geri dönüp yorumlari okuyun.  Özellikle sonlara dogru cok eglenceli bir hal aliyor :)
  • Efemcukuru'ndaki organize isler. Radikal'de yayinlanan yazi eski, yaz ortasindan. Bugün dikkatimi cekti.   Usak Kisladag'dan yani basindaki Efemcukuru'na dek genis bir alanda su kaynaklari kirlenen Izmir'de aklimiza takilmadan su icmek, yemek yemek, nefes almak mümkün olacak mi? Ya Ege'nin bereketli ovalarindan ne haber?  

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Altin Madenciligi Temel Veriler (nodirtygold.org'dan)


Ne kadar cok sey bilirseniz, altin o kadar az isildar...

nodirtygold.org sitesindeki Gold Mining Fact Sheet'te altin madenciligi hakkinda verilen kisa bilgilerin hizli cevirisi. Orijinalinde verilen bilgilerin kaynak ve referanslari da var. Zamaniniz olursa suna da bir bakin. Olmazsa da sorun degil, ben buradan yayina devam edecegim zaten.

Altin Madenciligi Temel Veriler:

• Tek bir altin yüzük ardinda ortalama 20 ton maden atigi birakir.

• Altini ayristirmak icin siyanür ve diger öldürücü toksik kimyasallar kullanilir. Ortalama büyüklükte bir altin madeni yilda 1900 ton siyanür kullanir. Pirinc büyüklügünde siyanür insanlar icin, bundan daha azi ise baliklar icin ölümcüldür.

Benim notum: Bergama Ovacik ve Usak Kisladag madenlerinde siyanür kullanildigi ve Kaz Daglari'nda da niyetin bu oldugu biliniyor. Kütahya Gümüs köyündeki gümüs madeninde de siyanür kullanildigini biliyoruz zaten.  Diger altin madenlerindeki üretim tekniklerini bilmiyorum. Türkiye'de nerelerde siyanür ve diger toksik maddeler madencilikte kullaniliyor sorusunu yanitlayan bir liste yok tabii ki. Internetten bu konuda arastirma imkani kisitli. Türk kaynaklarinda hemen hemen hicbir sey yok, güncel degil. Örnegin MTA'nin sayfalarinda sadece Bergama Ovacik madeni var isletildigi söylenen. Diger altin madenlerinin adi bile gecmiyor. Isletici firmalar daha cok marketing amacli sayfalarinda acikca siyanürden bahsetmiyor tabii ki. ancak dünyada altin madenciliginde bugün %82 oraninda siyanür kullanildigini okudum. Sebep? Düsük maliyet!

• Metal madenciligi 2008 yilinda A.B.D.'nde tüm toksik madde saliminin %25'inden sorumlu oldugu raporlanan bir numarali toksik kirletici idi.

• 2008 yilinda A.B.D'nde madencilik, arsenik atiginin yaklasik %80'inden, civa atiginin % 89'undan ve kursun atiginin %86'sindan sorumluydu.

Acik altin madeni ocaklari (Open-pit gold mines) dogal arazi seklinin yok olmasina, cok büyük kraterlerin olusmasina ve dag zirvelerinin düzlesmesine yol acar.  Acik maden ocaklari devasa büyüklüktedir. Dünyanin en büyük acik maden ocagi, Utah'taki Bingham Canyon madeni, uzaydan görülebilmektedir.

Benim notum: Bergama Ovacik altin madeni ilgili firmanin web sayfasinda anlatildigina göre "Türkiyenin maden açık işletmeleri arasında en derin ocaklardan biridir.Ocak derinliği 155 metredir." ve sonra doldurularak fistik camlari ile rehabilite edilmistir (?) . Gümüshane Mastra altin madeni de kismen acik ocakmis. Balikesir Havran Altin Madeni de acik ocakmis ve 2010 yilinda kapatilmis, böyleyken böyle olmus. 16.000 fistik cami ve kizilcam ile rehabilite edilecekmis.  Insan elinin dogayi rehabilite etme cabalarina oldum olasi mesafeliyimdir. Buraya da bir soru isareti (?) . Usak Kisladag altin madeni isletici firmanin web sayfasinda belirtildigine göre Türkiye'nin en büyük altin madeni ve acik ocakmis. Su anki berbat görüntüsü söyle. Izmir Efemcukuru'nda isletilmesi planlanan maden kapali yeralti madeni olacakmis ("neyse ki" mi diyelim?) . Kaz Daglari'ndaki olasi madenin isletim sekline dair bir sey bulamadim.

• Altin madenciligi  maden iscileri icin de zararlidir. Maden iscileri küresel isgücününü cok kücük bir oranini olusturmakla baraber, küresel olarak is kaynakli ölümlerin %3'ü (yani yaklasik günde 30 ölüm) bu sektörde görülür.

•  Altin madenciliginde cok su kullanilir. Ortalama bir altin madeni büyük bir Amerikan sehrinin nüfusunun yillik temel su ihtiyacina denk miktarda su kullanir.

Benim notum: Su en önemli zenginligimiz. Önümüzdeki yillarda temiz su kaynaklarinin altindan ve petrolden bile degerli olacagi söyleniyor. Global su sorunu hakkinda bilgilenmek icin buraya.

• Altin madenciligi hava kirliligi ve sera etkisine yol acan  kömür ve diger fosil yakitlardan elde edilen büyük miktarda elektrik enerjisine gereksinim duyar. Ortalama bir altin madeni tüm Rhode Island eyaletinin kullandigi kadar elektrik kullanir. Avustralya'daki Olympic Dam bakir-uranyum-altin madeni isletilebilmek icin, güney Avustralya'nin bugünkü elektrik arzinin yarisina ihtiyac duyacaktir.

• Altin madenciligi yabani yasam alanlarini , önemli ekosistemleri ve biyolojik cesitliligi yok eder. Küresel olarak tüm aktif altin madenlerinin ve arama sahalarinin dörtte birinden fazlasi bir dogal parkin, barinma alanlarinin ve diger koruma altindaki dogal alanlarin icinde ya da cevresindedir.

Salı, Haziran 21, 2011

Liken

Foto: Bi dost :)

Vikipedi'ye bakilirsa likenler "başlı başına birer organizma" olmayip, " Mantarlar ve fotosentetik alglerden meydana gelen simbiyotik birliktelikler"mis.

Eski zamanlarda agaclarin ve calilarin dal ve gövdelerinde yetisen likenin, agacin yasam gücünü cektigine inanilir, bahce sahipleri bunlari agaclardan kazimaya calisirmis. Bugün neyse ki, bu adetten vazgecilmis. Cünkü anlasilmis ki, likenler agaclari sadece ikamet icin kullaniyor. Besinlerini onlardan cekmedikleri gibi, baska bir sekilde de zarar vermiyorlar. Genellikle yasli, bakim görmeyen, gölgede kalmis ya da zayif/hasta agaclari tercih ediyorlarmis. Nemli ortamlari seviyorlarmis bir de.

Bir süre önce bir bilgiyle karsilastim. Likenler hava kirliligine karsi cok hassaslarmis. Hatta Vikipedi'de de belirtildigi üzere "Kalabalık şehir merkezlerinde atmosferik kirleticilere bağlı olarak bazı likenler ortadan kaybolur" ve "Böyle ortamlara "Liken Çölü" denir"mis. Dolayisiyla likenler onlari gördügümüz cevrede hava temizliginin bir isaretiymis.

Bunu ögrendigimden beri ne zaman bir liken görsem mutlu olurum.
Ve derin bir nefes alirim.

Ve ne zaman bir liken fotografi görsem, söylenmeden nerede cekildigini bilirim.
Liken Çölü'nde degil elbette, Doğa Cumhuriyeti'nde.

Pazar, Haziran 19, 2011

Eyvah! Koruma!

Bu yazi da Mayis 2010'da ODTÜ Cevre Toplulugu blogunda yayinlanmis:

Altın lobisi kazandı, Kaz Dağları madenlere açılıyor.

Yazinin en can alici  kismini alintiliyor ve saka gibi olan kisimlarinin üstünü ciziyorum:
"Düzenlemeye göre; zeytinlik sahalar içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek tesis yapılamayacak ve işletilemeyecek. Ancak alternatif alan bulunamaması ve Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulunun uygun görmesi şartıyla; zeytin yağı fabrikaları, küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri, jeotermal kaynakla teknolojik sera yatırımları, ilgili Bakanlıkça kamu yararı alınmış madencilik faaliyetleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından izin verilebilecek. Bakanlık, bu yetkiyi gerektiğinde valiliklere devredebilecek. Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulu, ilgili bakanlıklar ve sektör temsilcilerinden oluşacak.  " 


Eğip bükmeden açıkça söylemeli: Biz bir 1984 dünyasinda yasiyoruz. Sevgi Bakanligi nefret ve savas isleriyle ugrasir. Bilgi Bakanligi'nin isi gücü gercek bilgiyi yok etmek ve ortama yanlis bilgi pompalamaktir. Cevre Bakanligi cevreyi korumak icin degil, cevreyle alip veremedigi olanlar yararina ortaliga ceki düzen vermek icin vardir. Dolayisiyla birisi Zeytincilik Sahalari Koruma Kurulu kurmaktan bahsediyorsa, ciddi ciddi endiselenmek icin sebebimiz var demektir.

Zeytin yenir, su icilir; altin yenmez, icilmez. Bunu bilmek icin Kizilderili olmaya gerek var mi?

Cuma, Haziran 17, 2011

Kaz Daglari'nin gercek zenginligi topragin altinda degil, üstünde!


  Kaz Daglari'nin gercek zenginliklerinden biri : Teke Sakali
Fotograf: Aerial_B

Türkiye'de ve dünyada altin madenciligi konusunu iyice arastirip kapsamli bir yazi yazmak niyetindeydim ama bir nefeste yazip cikamayacagimi görüyorum. Oysa konu sürekli gündemimde. Sürekli de gündemimizde kalmali.

Asagidaki yazi Aralik 2010'da TreeHuggers'da yayinlanmis. Kaz Daglari'nda isletilmek istenen altin madeninden bahsediliyor:

Mining No Golden Opportunity for Turkey, Mongolia

Türkiye'de zengin ve bozulmamis dogasiyla cevre dostlarinin gözbebegi alanlardan biri olan Kazdaglari altin madenciliginin tehdidi altinda. TreeHuggers'in basliginda vurgulandigi gibi burada da altin madenciligi "altin firsat degil", cünkü siyanür yine basrolde. Herseyden önce bilgilenelim, farkinda olalim. Yoksa Kaz Daglari'na da yazik olacak...

Cuma, Haziran 10, 2011

Zihniyet yenilenmesi


Posta kutumuzdan simdi de yukaridaki yapistirma cikti. "Almanya yenilenebilir!" yaziyor nükleer enerjisi simgesinden yesil bir rüzgar türbinine dönüsen logonun üzerinde. Sözcük oyunu hosuma gitmedi degil. Bir de su canim vatanimi bir yenileyebilsek...

Fakat bu kez sincabin bisikletine yapistimak konusunda cekimserim. Birincisi zaten bisiklette yapistiracak yer kalmadi. Ikincisi ve daha önemlisi, gecen gün lafta kalmayip uygulamaya gecmek adina bir arastirma yaptim, aklima takilan seyler var.

Belediyenin uzun zamandir yenilenebilir enerji kaynaklarindan elektrik sunan bir hizmet opsiyonu var. Su an kullandigimiz elektrik enerjisinin %14'ü atom enerjisinden, %54`ü fosil yakitlardan ve sadece %29'u yenilenebilir enerji kaynaklarindan geliyor. Yeni (ve tabii ki daha pahali) tarifeye gecersek, elektrigimizin  %100 yenilenebilir kaynaklardan saglanacagi garantisi veriliyor. Ancak daha detayli bakinca, bu %100'ün, %100 su gücü yani hidroelektrik enerji santrali demek oldugunu gördüm. HES'ler de sütten cikma ak kasik degil, bilindigi üzere.

Icime sinmedi bu yüzden. Hem yeterince irdelemeden yeni tarifeye gecmek, hem de yukaridaki logoyu tartismasiz kabul etmek. "%100 yenilenebilir enerji kaynagi" ifadesinin arkasinda rüzgar ya da günes enerjisi olsaydi da, kendimizi aldatmis olabilecegimizi farkediyorum cünkü. Bütün bir ülkenin enerji ihtiyacini saglayacak kadar cok günes paneli veya rüzgar türbini cevre masumu olarak kalabilecek mi?

Elbette dönüp dolasip "HES atom enerjisine yegdir" noktasina gelecegiz sanirim. Fakat asil dönüp dolasip geldigimiz nokta su:
"En temiz enerji hiç kullanılmamış enerjidir."

 Bunun için ise epey bir zihniyet yenilenmesine ihtiyac var. Greenpeace tamamen haksiz da degil.

Dipnot: Türkiye'deki alternatif/yenilenebilir enerji  kaynagi taraftarlarinin da böyle akilda kalici, carpici logolari var mi? 
Varsa niye benim haberim yok?
Yoksa niye yok?
Yoksa blog camiasinin cizer-boyar-tasarlar üyeleri bunu üstüne alinir mi?

Cuma, Mayıs 20, 2011

Bunlar insani zorla aktivist yaparlar!

Posta kutumuzdan bir adet "Atomkraft? Nein, Danke!" ("Atom enerjisi mi? hayir, tesekkürler!") cikartmasi cikti. Yapistiracak en uygun yeri düsünürken aklima sincabin bisikleti geldi. Hergün anaokuluna onunla gidip geliyor. Haftasonu da cogu kez yollarda. Dört duvar arasina yapistirmaktan iyidir dedim. Sincabi genc yasta atom karsiti aktivist yaptim.


-|-

Bu arada Almanya'da yasayanlara duyuru: Haziran ayinda federal hükümet atom enerjisi konusunda son kararini verecek. Bu yüzden 28 Mayis Cumartesi günü 20 büyük sehirde atom enerjisi karsiti gösteriler var. Atom enerjisi karsitlari ve cesitli cevre kuruluslarinin ortak organizasyonu. Yasadiginiz ya da erisebileceginiz sehirlerde var mi bakin, sesinizi duyurma sansini kacirmayin derim :

Berlin, Hamburg, Frankfurt am Main, Kiel, Bremen, Hannover, Göttingen, München, Fürth, Landshut, Mannheim, Freiburg, Ulm, Bonn, Münster, Essen, Mainz, Dresden, Magdeburg, Güstrow und Erfurt.

Sincap mi? O tabii ki gidecek...

Daha fazla bilgi icin :
http://anti-atom-demo.de/

5 yil önce sade yasamla ilgili bir tartisma grubunda aktif yazisirken politik tartismalardan rahatsizdim. Benim gibi, her konunun eninde sonunda politik gündeme paralel yorumlanmasina ve politikaya cekilmesine olumsuz bakan baskalari da vardi.  Bu dile getirildiginde, görüslerine genel olarak saygi duydugum birisi "Sade yasamak isteyenin apolitik olma sansi yoktur!" demisti. Bahsettigi elbette grupta sürüp giden sığ ve bağnaz politik tartismalar degildi. Simdi dedigi noktaya gelmeye basladigimi hissediyorum. Bir taraftan evde yogurt mayalama maceralarimi, diger taraftan ( nacizane) hükümetlerin enerji ve cevre politikalari hakkindaki fikirlerimi okuyacaksiniz mecburen. Ruh halim hic de uyumlu degil üstelik. Bergama köylülerinden birinin  kendilerini sahipsiz birakan devlet babayi kastederek "Bizim anamiz bu babayi bosayacak" dedigini okuyunca "Hay agzina saglik!" demekten geri duramiyorum nitekim. Sözkonusu ana doga/toprak ana midir, yoksa her daim hareketin ön safinda durmus (Bergamali köylü) kadinlar midir, bilmiyorum ama bosasin, hakkidir, bekledigi hata.

Çarşamba, Mayıs 04, 2011

Geldim, gördüm

İzmir-Ankara hattından 10 günlük seyahat izlenimleri:

Gözledim:  Geçen yıl aynı gözlemde bulundugumda abartıyor muyum acaba demiştim. İçindeyken belki farkedilmez ama Türkiye'deki pek çok reklam, ürünün işlevinden çok tüketiciye sağladığı ayrıcalığa hitap ediyor. 'Kolaylık' değil, 'rahatlık' değil, 'sağlık' değil... Ayrıcalık... Hiç durmadan 'Bu ürünü kullanmak size ayrıcalık verir. Siz buna layıksınız, pek özelsiniz. Bu sizin hakkınız' mesajı. Dışarıdan bakınca çok tuhaf duruyor... Pıtrak gibi biten AVM'ler sayesinde ayrıcalığı yaşamakta hiçbir sorun yok, bir de onu gözledim. Sanki bir alışveriş girdabının içine düştüm. Etrafımda eli alışveriş torbalı insanlar dönüp duruyor. Gözümü kapatınca bile onları görüyorum. Seyrederken bile yoruldum.

Farkı farkettim: İzmir Kemeraltı'nda yıllar öncesinden de bildiğimiz 5-6 masalık küçücük bir esnaf lokantasına gittik. Artık kaybolmuş bir esnaflık anlayışının son örneklerinden biri. Bugünün esnaflık anlayışıyla arasındaki derin farkı  gözlemek ilginçti. Menüsünde sadece iki tür yemek, iki tür salata ve iki tür tatlı bulunduran küçücük lokantanın sahibi iki porsiyon salata sipariş edince bize "size bir tane yeter" dedi. Pazarlama politikası olsun diye değil, ruhen çocuk dostuydu. Sincaba uygun küçük çatal da, ayrılırken nazikçe yapılan "köfteleri sevdin mi delikanlı? Ama köfteleri yedin sadece, bir daha sefere ekmekleri de ye" uyarısı satış talimatnamesinde yazıldığından ezbere değil, içten geldiğinden yapılıyordu. "Sürekli büyüme" takıntısı yoktu; şube açmayı düşünmüyordu. Öğleden sonra döner bitince tezgah kapanıyor, bir tepsi tatlı bitince "bugünlük bitti" deniyordu. Ertesi gün "talep var, iki tepsi tatlı yapalım" denmiyordu. Mutfakta kullanılan herşey kaynağından ve güvenilirdi.  Bu blogda reklam yapmayı sevmem ama böyle esnaflar ve böyle esnaflık ayakta kalabilmeli. İlgilenene adını sanını veririm e-mail ile.

Gördüm: Yollara düştüm sonra. Seksenli yıllarda bir uydu fotoğrafında parladığı için, gerçek sahiplerine sorulmadan yabancı bir firmaya peşkeş çekilmiş bir dağ gördüm. Öz çocuklarına üvey bir devlet baba gördüm. Siyanüre bulanmış geleceklerinden endişeli köyler gördüm. Toprak, su ve geleceğe el koyan; karşılığını sözde yolla ve aqua park(!)la ödemeye kalkanlar gördüm. Her adım başı kendiliğinden biten 'payam'lar ve incirler gördüm. Bir yol ağzında, bir dut ağacının altında, bir çeşmenin başında dikildim. Gayet Anadolu'nun bağrıydı; hoşuma gitti. Çocukluğumdan bildiğim, kimiyle düşman dost olduğumuz (alerjim var çünkü onlara) otlar gördüm. Papatyaların, ballıbabaların, yerel deyişle ürünotlarının, adını bilmediğim çiçeklerin gözlerinin içine baktım. Onları da endişeli gördüm. Nedense hiç civanperçemi ve karahindiba görmedim ama İzmir'in göbeğinde hayatımda görmediğim irilikte, devasa sinir otları gördüm. Yerinden, halinden memnun biberiyeler, naneler ve (galiba) yabani mercanköşkler (Origanum vulgare) gördüm. Otobüsle giderken ağaçlarda ökseotları gördüm. Anlayacağınız gördüm de gördüm.
Denedim: İtibarları gayet yerinde ustalardan hamur açma dersi aldım. Crash course! :) Una bulandım. Öğretmenlerimi eğlendirdim, ben de eğlendim.

Müjdelendim: Mayalık olsun diye, alıp götürmek için,  kaynağından gerçek yoğurt sözü aldım. Taşıması kolay olsun diye süzüp verecekler bana. Bakalım uçak yolculuğunu atlatabilecek mi? Ve başarabilecek miyim gerçek yoğurtlar yapmayı? Mutluyum, umutluyum :)
  
Muhabiriniz Ankara'dan bildirdi. Simit çay eşliğinde dost sohbetlerinden fırsat bulursa daha da bildirir. Durun bakalım...

Pazartesi, Mart 28, 2011

Açık ilan: Gönüllüler aranıyor!

Bütün mesele televizyon seyredip, bilgisayar kullanabilmekligimiz, bir de arabaya binebilmekligimiz miydi?

Iyi o zaman. Simdi uzun bir cümle geliyor, sıkı durun.

Zarari sadece Bogaz Köprüsü'nden gecerken bir ihtimal ölmüs bulunacaklari degil, bütün bir ülkeyi ve ardindan kimbilir kac nesli derinden vuracak türden riskli enerji kaynaklarina gerek kalmasin diye televizyon seyirciligini de (zaten ne var ki seyredecek?), bilgisayar kullaniciligini da (zaten kullanimimizin yüzde kaci anlamli? blogger'i acin diye protesto postu yapanlarin yüzde kaci son yaptigi yemekten, son kurdugu kombinden, bebeginin /cocugunun son "ilk"inden baska bir sey anlatti? ) , arabaya binme sıklıgını da (prestijimiz azalacak ama) bile isteye azaltacak, her yastan, cinsten, inanistan ve etnik kökenden gönüllü vatan evlatlari araniyor.

Fakat bir sey söyleyeyim mi? Egri oturup dogru konusalim. Bütün mesele o degil. Bu ülkenin (her ülke gibi) durmamasi  gereken seri üretim bantlari, ödenmesi gereken borclari ve büyümesi gereken bir ekonomisi, kendine has avantajlari ( günes, rüzgar, vb),  kendine has riskleri (fay hatlari, terör riski, gelecek 50-100 yilin atom reaktörlerini isletmesi beklenen genc Türk atom mühendislerinin yetisecegi egitim sistemi, vb, vb)  var. Ne zaman ki, tartisma kamuoyu önünde Bogazici Köprüsü, tüpgaz, televizyon ve bilgisayar yüzeyselliginden  uzaklasir da buralara gelirse, o zaman somutlasacak, o zaman anlam bulacak. Belki anlamli cözümlere de ulasacak. Ama yine de inaniyorum ki, o gönüllü vatan evlatlari öyle ya da böyle o anlamli cözümün önemli bir parcasi olacak.

O zaman hatta ben de kendi kendime "yavaslayacaksin, dünya batsa üc günde birden daha sık blog yazisi yayinlamayacaksin" diye söz vermisken oturup böyle yazilar yazip yayinliyor olmayacagim. Yoksa gönülden raziyim su günesli havada bilgisayar kullanimimi azaltip nehir kenarinda yürüyüs yapmaya...

Cumartesi, Mart 19, 2011

Düşmanımız kim? Yanitimiz nerede?

Gecen hafta basinda gazete bayilerinde dikkatimi ceken Der Spiegel kapagi asagidaki gibiydi. Japonya'da alevler icinde yanan bir petrol rafinerisinin fotografi üzerinde "Unser Feindlicher Planet" ( Düsman Gezegenimiz) basligi:


Basligi tuhaf buldugum icin internette derginin web sayfasina girdigimde karsima cikan aktuel sayinin kapagi ise böyleydi. Das Ende des Atomzeitalters (Atom caginin sonu):



Biraz arastirinca iki ayri kapagin sebebini ögrendim. 14 Mart sayili Der Spiegel aslinda Japonya'daki deprem ve tsunami felaketinin ardindan birinci fotograftaki gibi tasarlanmisti. Haftasonu Fukushima atom santrallerindeki durum an be an ciddilesip ön plana gecince, dergi kapagi ani bir kararla degistirilmisti. Bu sirada belli bir miktar dergi coktan basildigi icin, Almanya'nin bazi bölgelerinde birinci kapak (Düsman gezegengimiz) satisa sunulmustu.

Kanimca iki baslik da durumu dogru yansitmiyor. Atom caginin sonunda falan olmadigimiz cok acik. Almanya ve Cin gibi  bazi ülkeler atom enerjisine daha cekimser bakmaya baslamis gözüküyor. Toz duman dagildiginda yeni görüntü ne olur, merak konusu. Türkiye'nin "dünyaya örnek olma" hevesi malum. Benzerleri her zaman olacaktir. Bütün dünya bir "sonsuza dek büyüme" kosusu tutturmusken, hangi hükümet enerji sorununu kücülmek ve yavaslamakla cözme cesareti gösterebilir? Secmenlerinden acikca bu yönde bir baski gelmedigi sürece... Sorun atom enerjisinin kendisi bile degil aslinda. Bir cocugun eline kazara bir bicak ya da daha kötüsü bir silah gecmesi neyse, insanligin elinde atom enerjisinin bugünkü hali de böyle. Yanlis olan teknolojiye yeterince hakim olmadan yayginlastirmak istememiz daha cok. Doganin büyük gücleri göz önüne alindiginda ne zaman tam olarak  hakim olabilecegimiz de belirsiz. Atom cagini sona erdirmekten bahsetmemiz tuhaf, atom cagini bu kadar erken baslatmamis olmamiz gerekli degil miydi aslinda?

Fakat asil bahsetmek istedigim bu degil, Der Spiegel'in ilk kapagi. Gezegenimiz gercekten bize düsman mi? Ac bir aslanin bir insana saldirmasi düsmanliktan midir? Tirtillar yapraklara düsmanlik mi duyar? Tavsanin havucla bir derdi mi var? Yatagindan tasan bir irmagin insanlikla ne alip veremedigi vardir? Okyanus tabanindaki bir sarsintinin metrelerce yükselen dalgalar yaratmasi fizik kurallariyla mi, düsmanlikla mi aciklanir?  Peki ya alev alan petrol rafinerileri ve sogutma sistemi devre disi kalan nükleer reaktörler?

Binlerce yillik insan-doga iliskisi hep bu türden hikayelerle dolu: "Ben sana karsi". Uygarlik tarihi insanin dogaya egemen olmasindan, dogayi yenmesinden, dogaya üstün gelmesinden bahseder hep. Tuhaf bir savas var aramizda. Doganin koydugu sinirlarin icinde yasamak bugünün dünyasinda bir eksiklik, ilkellik, geri kalmislik gibi algilaniyor. Insan cok uzun zamandir dogadan ayri ve onun üstünde bir yerde görüyor kendini. Öyle mi gercekten? Antik caglardan beri dogadaki canlilari bir sistematik icinde siniflandirmaya calisiyoruz. 20. yüzyila kadar genel egilim türlerin siniflandirilmasini  hiyerarsik bir düzende ve bir agac seklinde canlandirmakti. En altta en ilkel türler, sonra bitkiler , ardindan hayvanlar, en üstte ve tek basina insan.

Ernst Hackel (1874)

Bugünün doga bilimcileri baska türlü bir  gösterimin daha anlamli oldugunun farkinda. Tüm türler 360 derece aciyla her yöne dogru dallanan cok boyutlu küresel,  (tenis topunu andiran) bir agacin üzerinde gösteriliyorlar. En ortada, agacin kökü ve gövdesi kabul edilebilecek bir yerde  tüm türlerin ve yasamin kaynagi oldugu tahmin edilen ilk basit yasam formlari yer aliyor. Bu gösterimde, yasayan ve nesli tükenmis tüm türler bir yere sahip. Birbirleriyle baglantilari genetik özellikleri üzerinden kuruluyor. Bu agacta en büyük yer bakteri ve mantarlara ait; cünkü gezegenimizde en zengin cesitlilik onlarda. Buna karsilik insan agacin milyonlarca dalindan birinin ucuna komsulari maymunlarla beraber yerlesmis olan herhangi bir tür. Bu "yasam agaci"ni gözümüzde canlandirmamiza yarayacak bir diagram surada görülebilir. 

Zekamiz, icgüdülerden bagimsiz olarak bir sey tasarlayip insaa edebilme becerimiz bizi diger türlerden ayiriyor elbette. Fakat bu bizi sandigimiz kadar dogadan ayri ve ondan yukarida bir yere yerlestirmiyor. Biyolojik olarak pek cok türden daha kirilganiz hala. Doganin devasa gücleri (depremler, tsunamiler, kasirgalar, yanardag patlamalari, iklim degisiklikleri vb) karsisinda zekamizin ürünleri kolaylikla yikilip gitmeye devam ediyor. Önemli olan bu türden "düsmanliklar" karsisinda ayakta kalabilmek olsaydi, dünyanin asil sahibi genis bakteri ve mantar ailesi olurdu.

Kimin daha güclü oldugu, kimin kime hakim oldugu meselesi degil elbette önemli olan. Daha önemlisi insanoglunun doganin bir parcasi olmasi ve ayrilmaz baglarla ona bagli olmasi. Dogayi yendigimizi sandigimiz her seferinde kendimizi de yenmis olmamiz, kazanmis gibi görünmemize ragmen kaybetmis olmamiz bu yüzden.   Kimyasal ilaclarla, gübrelerle, herbisitlerle ve genetigini degistirdigimiz tohumlarla doganin bize gönüllü verdiginden kat kat fazlasini almakla övündük; bedenimiz yediklerimizin gida degil gida gibiymis gibi yapan bir seyler oldugunu kisa sürede duyurdu bize. Hastaliga sebep olan bakterilerle doganin sundugundan daha sert bir silahla savasmaya karar verdik, daha kötüsü onu ölcü bilmeden yerli yersiz kullandik. Simdi direnc kazanmis bakterilerle savasmak zorundayiz. Gelistirdigimiz ulasim, üretim ve iletisim araclariyla hiz rekorlari kirdik ve gurur duyduk bununla. Daha hizli ürettik, daha hizli tasidik, daha uzaklara ilettik, mecburiyetten ama öyle oldugunu bilmeden daha cok tükettik.  Capi daha genis ama derinligi daha az bir günlük yasam kurduk kendimize. Ama bunun icin gerekli enerjiyi yan etkileri olmadan saglayamiyoruz bir türlü. Ihtiyacimiz olan miktarda enerjiyi saglamak icin hangi yöntemi kullanirsak kullanalim (atom, su, günes, rüzgar, ...) dogaya zarar verecegiz ve sonunda tür olarak da zarar görecegiz. Bunlar sadece bir kac örnek.

Peki ne yapalim? Magaralarimiza, kovuklarimiza, sazdan kulübelerimize geri mi dönelim? Dönebilir miyiz? Dönmeli miyiz? 

Bir iki ay önce agaclarla ilgili bir yazida okudum. Himalaya daglarinda yasayan yerel halk agaclari kesmeden önce onlara sarilirmis. Bir kez agaclara sarilmaya baslayinca isinmak icin gerekli olandan daha fazlasini kolayca kesemezsiniz cünkü. Dogayla bu türden bir iliskiyi yeniden kurmaliyiz. Daha baris icinde, farkindalik seviyesi yüksek ve uyum dolu bir iliski. Gökdelendeki ofisimizde bir kösede duran Ficus benjamin'e bir dekorasyon objesi olarak bakmaktan vazgecip, bizi birbirimize baglayan 3 boyutlu, milyonlarca dalli yasam agacini düsünmekle baslayabiliriz bu perspektif degisikligine. Kisin soguk günlerinde yasamsal enerjilerini korumak icin kiyida baslarini kanatlarinin icine gömerek hacimlerini kücülten ve yavaslayan, bunu yapmakla ördekliklerinden bir sey kaybetmeyen ördekleri düsünerek baslayabiliriz. Bütün insanligimiza, bütün zekamiza ragmen bazen kendimizi zayif düsmüs, cözümsüz kalmis ya da düsmanca muamele edilmis hissedebiliriz. Care olarak yüzümüzü dogadan cevirmek yerine her firsatta ona dönmeliyiz. Anlattiklarini dinlemeliyiz; gercekten, gönülden anlamaya calismaliyiz. Tüm sorularimizin yanitinin dogayi yenmekte degil, dogada oldugunu görebilmeliyiz. 
  

Çarşamba, Mart 16, 2011

Insan istiyor ki...

"Mersin Akkuyu'da atılacak adım dünyaya örnek olacak. Tabii ki her yatırımın olumsuz bir neticesi olabilir. Olumsuz neticesi olacak diye yatırımdan vazgeçmezsiniz"


"Deprem olmaz diye bir şey yok, olabilir. Ama bu yatırım depreme dayanıklı olarak yapılmaktadır."

"Riski olmayan hiçbir yatırım yok. Yani o zaman evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir."

Insan istiyor ki, kendisi yerine karar verenler ciddiyetle konussun, yaptiginin dogrulugunu savunmak icin daha ciddi, akla hitap eden argümanlar getirsin. Okurken kara mizah tadi birakmasin agzimizda.

Halkinin büyük cogunlugu uyumadigi zamanlarda dünyaya  kaderci-magazinel gözlüklerden bakarken fazlasi gerekmiyor demek ki.  Yine dünyaya örnek olacagiz, onlara enerji sorunu nasil cözülür gösterecegiz demek ki.  Ne mutlu bize...

Simdi haberler: (Aklima gelen gazetelerin ana sayfalarindan secmeler, cimbizla aradan secmeler degil, ilk anda dikkat ceken haberler)

Türkiye:
Doktorlarindan iyi haber (40 yil düsünsem, bu blogda I. Tatlises hakkinda bir yaziya link verecegim aklima gelmezdi; bu da oldu. Korkulandan iyiymis durumu, endise buyurmayiniz.)
Nükleerden dönüs yok! (Yukaridaki alintilar bu yazidan)
Rusya ile vizesiz dönem basliyor (Yasasin! Her Türk evladi Rusya'yi zahmetsiz gezip görebilecekmis artik. Onlar tekrar vize koydugunda biz de Akkuyu'yu paketler, Moskova'ya gönderiveririz, olur biter. )
Türkiye'nin nükleer aski sasirtiyor (Bu haber özellikle okunmali)

Ingiltere ve ABD:
Japan nuclear crisis and tsunami aftermath - Live updates
Japan says 2nd Reactor May Have Ruptured With Radioactive Release
Experts Had Long Criticized Potential Weakness in Design of Stricken Reactor
Watching the smoke
The nuclear family

Almanya:
Drohender super-GAU, Verzweifelter Kampf gegen die Katastrophe (Süper GAU tehdidi, Felakete karsi süpheli mücadele)
Wer soll das alles zahlen? (Zarari kim ödeyecek?)
Anti-atom Demo in Muenchen,50.000 gegen die Atomkraft  (Münih'te atom karsiti gösteri, 50.000 atom enerjisi karsiti)

Pazartesi, Mart 14, 2011

Oyunu bilincle kullanmak, oyunu bilincle oynamak

Reaktör kazasinin meydana geldigi Blok 4'ü merkez alan 30 km. capinda bir alan terkedilmis gibi gözüküyor. Burada yasayan cok az sayida insanin hepsi yasli ve kimsenin haberi olmadan ölmekten korkuyorlar. Tarihi sehir kimsesiz, komsu sehrin yikintilari bos, manzara bir mezarligi andiriyor. Bir zamanlarin zengin kültür bölgesinden 300 köy bosaltildi, 100 tanesi daha yüksek radyasyon degerleri yüzünden kaderine terkedildi. Felaketten sonra 35.000 kisi tahliye edildi. Ingiliz atom enerjisi uzmani John Large'a göre tahliye edilen bölgenin eski haline dönmesi pratik olarak mümkün degil ve büyük olasilikla önümüzdeki 100-300 yil boyunca izole ve kontrol altinda tutulmasi gerekecek.

Gecen hafta Alman Yesiller'inin aylik bülteninde okudum bunu. Japonya'da büyük deprem sonrasi meydana gelen atom reaktörü kazasinin öngörüsü mü? Degil tabii ki... Çernobil kazasının 25.yildönümü sebebiyle yazilmis bir yazi sadece.

Sokaktaki insanin kisitli bilgisiyle vakif olabilecegi sekliyle Japonya'daki son durum: Fukushima'daki atom reaktörlerinde iki gün icinde iki büyük patlama oldu.  Toplam 6 bloktan ücünde sogutma mekanizmasi devre disi kaldi. En azindan ikisinde nükleer erime basladigi tahmin ediliyor. Atmosferde artan miktarda radyasyon tespit edildi. Vikipedi'nin ilgili maddesini okuyoruz: "Nükleer erime, bir nükleer reaktörün soğutma sistemlerinin çalışmaması ve reaktörün parçalanabilir yakıtının (uranyum veya plütonyum) tepkimesinin yavaşlatılamaması durumunda, nükleer yakıtın tamamen eriyerek çok sıcak ve çok yoğun bir sıvı haline gelmesi durumudur. Nükleer erime durumunda reaktör yakıtı (uranyum veya plütonyum) reaktör kalbini eriterek dışarıya çok ciddi miktarda radyasyon sızıntısına sebep olabilir. Bu durum bir nükleer reaktörde olabilecek en ciddî kazadır."

Alman televizyonlarinda GAU ve Super-GAU kavramlari ucusup duruyor. GAU Ingilizce'de Design Basis Accident denen kavramin Almanca kisaltmasi. Çernobil bir Süper-GAU imis. Cünkü cekirdek erimekle kalmayip cekirdegi saran granit kabuk da havaya ucmustu. Japonya'daki reaktörlerde ise granit dis kabugun patlamalara ragmen saglam kaldigi söyleniyor. ARD kanalinin bilimsel programlarinin basarili yapimcisi Ranga Yogeshwar'in olayi bir bardak ve bir kalem yardimiyla bir cocugun bile anlayacagi sadelikle acikladiktan sonraki yorumuna ise katilmamak elde degil: "Bu olay su anki sekliyle bile yeterince "süper" (kötü anlamiyla tabii) degil mi zaten?"
Japon hükümeti bu sabah yaptigi aciklamada yapilan son ölcümleri de paylasarak durumun o kadar da kötü olmadigini söyledi. Deutsche Welle Japonya uzmaninin yorumu: "Hükümet bu bilgileri kazanin meydana geldigi tüm reaktörleri isleten TEPCO'dan aliyor. (Ilginc bir sekilde Japonya'da nükleer enerji reaktörleri özellestirilmis!) TEPCO kelimenin tam anlamiyla sektörün karakoyunu. Japonya'da onun verdigi bilgilere güvenilemeyecegi görüsü hakim. Üstelik kazadan önce de böyleydi.  Sahte bakim ve tamirat raporlari yayinladigi bile biliniyor. " Bana kalirsa zaten bu sartlar altinda ortada bir "sektörün karakoyunu" olmasaydi bile resmi agizlar "Durum o kadar da kötü degil"den farkli bir aciklama yap(a)mazdi.

Bu olay uzak diyarlardan gelen üzücü haberler olarak mi kalacak sadece? Bence bu felaket bizim de felaketimiz. Insan olmanin geregi olarak dünyanin öbür tarafinda insanoglunun yasadigi acilari kendi yüregimizde hissetmemiz isin sadece bir kismi. Onlarin yerine kendimizi koyarak benzer sartlarda (yüzyillarin depremi+tsunami+nükleer kaza) neler hissedecegimizi/yasayacagimizi düsünmek, biraz da kendimiz icin endiselenip üzülmek de insan olmanin dogal bir parcasi. Ekonomik, teknolojik, bilissel baglar bizi eskisinden cok daha sıkı bır ağın icinde birbirimize bagliyor. Birbirine gittikce daha cok bagli ve bagimli olan bir dünyada, sistemin bir yerindeki kücük bir yara bile hepimizi yaralara acik ve kirilgan kiliyor. Kaldi ki bu kendi bölgesi acisindan kücük bir yara da degil. Bunlar isin insani yönleri. Bir de Gaia var. Dünya bizim kücük insani aglarimizin cok daha ötesinde, karmasik baglarla birbirine bagli yapilardan olusuyor. Güney Bavyera'nin kirsal alanlarinda yaban domuzlarinin severek yer altindan kazip cikardiklari bir tür mantarda bugün bile yüksek oranda Sezyum'a rastlaniyor. Kaynaginin Çernobil oldugu tahmin ediliyor. Saka gibi ama gercek. Neden cocugum 25 yillik sıklıklarla meydana gelen bu türden saka gibi gercekliklerin dünyasinda yasamak zorunda olsun? Dünkü gazeteler Japon risk yönetimi uzmanlarinin bu türden  bir felaket senaryosu (skalanin bu derece üst tarafinda gerceklesen bir deprem ve ardindan devre disi kalan bu kadar cok atom reaktörü)  olasiligini "son derece düsük" olarak kayda gecirmis olduklarini yaziyordu. "Son derece düsük" gercek oldu ve günlük yasamimizin ortasinda patladi. Mutfakta bir taraftan pirasa ve enginar piserken bunlari yaziyorum. Bu da saka gibi.  Neden risk yönetimi uzmanlari arasinda hic anneler olmaz ki? Annelerin yüregi titrektir, evde oturup pirasa ve enginar pisirirler ve bu capta bir riski, olasiligi yüzbinde bir bile olsa göze alma lüksüne sahip görmezler kendilerini.

Simdi televizyonda Alman Disisleri Bakani Almanya'daki nükleer reaktörleri (bizim yasadigimiz eyalette de bir kac tane var) rasyonalize etmeye calisiyor. Türkiye'de de benzer tartismalarin devam ettiginden eminim. Kanun yapicinin ve enerji sorununa cözüm arayan cevrelerin arasinda hic karakoyunlar, kisa vadede köse dönmeciler ve kisa yoldan cözüme ulasmacilar olmasa bile, herseyin iyi niyetle tartisildigi ve yürütüldügü bir ortamda bile elde neden atom enerjisinden daha etkin bir cözüm kalmiyor? Neden birey olarak bu türden küresel risklerin (olasiligi düsük olsa bile) gercek oldugu bir dünyada yasamak zorunda kaliyorum ve neden anne olarak cocugumu sonunda bu türden bir dünyada birakip gitmek zorunda kaliyorum?

Yasam tarzimizla ilgili olabilir mi? Birey olarak yapabilecegim bir sey var mi?
Genel gecer yargiya bakilirsa hayir. Ben kullanmadigim odanin elektrigini kapatarak enerji sorununa bir yanit bulamam. Küresel dengeleri degistiremem. Ben kücük ve acizim. Üstelik nükleer enerji göründügünden, kötü ününden daha güvenli ve normal sartlarda diger tüm yöntemlerden daha temiz ve etkin. Alternatif enerji kaynaklari küresel capta uygulanabilecek kadar etkin ve düsük maliyetli degil. Himm, evet, tabii...

Fakat bu kadar büyük bir enerji ihtiyacini yaratan da bu gezegenin bütün köselerinde yasayan, kullanan, tüketen bizler, bireyler , degil miyiz? Madem olumsuz yönde bu kadar büyük bir etki yaratabiliyoruz, neden olumlu yönde de yaratamayalim? Bireysel önlemlerimle ve tercihlerimle benim yerime bana sormadan karar verenlerin eline (iyi niyetlerine güvenerek ya da güvence altina alarak elbette) bir kart verebilir miyim?

Basit yasam teorisyenleri yaptigimiz her alisveriste, harcadigimiz her cent ya da kurusta icinde yasamak istedigimiz dünya lehine bir oy kullanmis oldugumuzu söylerler. Kitabinizi uluslararasi internet devinden satin alirsaniz, onu beslersiniz. Kösedeki kitapcidan alirsaniz, kösedeki kitapcilarin yasamaya devam ettigi bir dünyadan yana oy kullanmis olursunuz.

Aynisi akla gelen bütün eylemlerimiz icin gecerli degil mi? Kimse bana "nükleer enerji: tamam mi? devam mi?" diye sormuyor. Kimse bu konuda referandum, oylama falan yapmiyor. Ama her gün, attigim her adimda hangi enerji türünü istiyorsam onun lehinde oy kullaniyorum. Öyleyse oyumu bilincle kullanmaliyim. Camasir makinesinin "Zaman tasarrufu" dügmesine her basisimda nükleer enerjiden yana oy kullaniyorum. Isi göstergesini 60 yerine 30-40 dereceye her ayarladigimda  temiz bir dünyadan yana oy kullaniyorum; cünkü "en temiz enerji hic kullanilmamis enerjidir".

E-maillerimi saat basi kontrol ettikce ve bu yaziyi uzatip durdukca oyum atom enerjisine, günde en fazla 2-3 kez kontrol edersem, lafi da biraz kisa kesersem oyum temiz enerjiye.

Üsüdügümde kaloriferi biraz daha acarsam oyum fosil enerjiye, üzerime bir kazak daha giyersem oyum temiz enerjiye.

Örnekler cogaltilabilir ve bütün günümüzün aslinda bu türden kararlardan ve secimlerden ibaret oldugu ortaya cikar. Oyum karar vericinin umrunda degilse? Binler, yüzbinler, milyonlar gündelik oylarini bilincsizce kullanirken, ben yeldegirmenleriyle savasmis mi olurum? Olabilir. Bana Don Kişot, bana Frodo olmak kolay, günlerim zaten böyle geciyor.

Fakat önemli olan, biz kac kisiyiz?
Orada baska Frodo'lar da var mi?

Güncelleme (Ayni gün, saat:18:14): Bütün bu olup bitenler saka gibi demistim ama günün asil sakasini annem patlatti. Az önce telefonda konustuk. Ibrahim Tatlises vurulmus ; bana Türk medyasinin onunla mesgul oldugunu söyledi. "Peki Japonya'daki felaket?" dedim. "Himm, evet, ondan da bahsediyorlar tabii biraz" dedi. Inanamadim, sabahtan beri vakit bulup bakamadigim  Türk internet gazetelerinin basliklarini taradim. Eger hasbelkader lafi geciyorsa 8.-9. sirada Japonya'da yasanan deprem, tsunami ve nükleer kazalar. Buradaki yerel gazetelerde bile ilk haber oysa... Eger radyasyon dedigin bir ülkenin sinirlarinda tutulabilen türden bir bela olsaydi, bu ülkenin dört bir yanina atom santralleri kurulsun, müstehaktir diyecektim. Baska diyecek laf bulamiyorum.

Perşembe, Ocak 06, 2011

Story of Caps & Trade

Story of Caps and Trade (9:56)



"Sorunu, ona yol acan düsünce tarziyla cözemezsiniz."

Bu laf ve bu film üzerine diyecek laf bulamiyorum.
Karbondioksit salinimi ticareti ve neden islemeyecegi bundan daha basit bir dille anlatilamazdi sanirim.