"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




oyunlar / oyuncaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyunlar / oyuncaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 10, 2012

Bölük pörçük

Prolog:
Gectigimiz iki Pazar gününden izlenimler yazmak istiyordum aslinda. Ama akmiyor. Anahtar sözcükleri gerceklestikleri sırayla degil, aklıma geliş sırasıyla yazayım. Altina izlenimleri ve olanları not edeyim. Bölük pörçük olsun. Sen onları sıraya dizip, birleştir , bir hikaye kur kendince. Al, senin hikayen olsun.

Çörekotu:
Tohumlarini etrafta sacmadigim pek bir yer kalmadi herhalde. Önümüzdeki yil etrafta acmis çörekotu cicekleri görürsem bahçıvanı benim :)

Yeşil Ekonomi:
Aslında müdahaleci ve korumacı anne rolünü sevmiyorum. O yüzden örümcek aginda mümkün oldugunca yalniz birakiyorum sincabi. Kendi kendine kesfetsin tırmanmanin inceliklerini, dere boylarında tırmanmayı öğrenen eski köy çocukları gibi. Bu yüzden elime bir kitap alıp parkın sincabiyla, bizim sincabin arasında duran banka oturuyorum. Bugünlerde elimdeki kitap Yesil Ekonomi. Cok yeni yayinlanmis bu kitabi bir arkadasim ilgimi çekecegini düsünerek göndermis. Elimde fırından yeni çıkmış taze ekmek tutar gibi tutuyorum :) Henüz çok başlarindayim ama Türkçe'de bu konuda okunacak fazla kitap olmadığını sanıyorum; tavsiye ederim.

Sağanak yağmur:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Inanilmaz bir saganak yagmur basladi. Öyle bir indirdi ki, ormanin orta yerinde ne kacacak yerimiz vardi, ne de yanimizdaki semsiyeyi acabildik. Göz göre göre yola devam etmistik. Göz göre göre islandik. Hayatimda bir yagmurun altinda bu kadar islandigimi animsamiyorum. On dakika sonra iğne başı kadar kuru yerimiz kalmamisti. Eve dönene dek yarım saat boyunca aralıksız yağmur yedik. Bir ara bir köprü altına denk geldik. Pek cok bisikletli yagmurun gecmesini bekliyordu orada. Esime "Bundan daha fazla islanamayiz ki, neyi bekliyoruz? Hic olmazsa yürüyelim de üsümeyelim" dedim :) Eve vardigimizda sırılsıklam ama temiz ve mutluyduk :) Kendimi  ruhumun ince kivrimlarina dek yıkanmış hissettim :) Hele sincap... Bir Huckleberry Finn gibi yagmurun altinda kosturmasi aklimdan hic gitmeyecek. Umarim o da hic unutmaz. Unutulmayacak deneyimlerdendi. Ertesi gün felaketleri seven bulvar gazetelerinin birinde, Almanya semalarinda haftasonu 150.000 simsek ve yıldırım çaktığını, ölü ve yaralilar oldugunu okudum.  Kimse bizden bahsetmiyordu tabii ki... Fakat yine de dogada yıldırım carpmasindan korunma üzerine biraz okudum. Bir ara yazayim onu da.

Sincap:
Bu bahsedecegim bizim evin sincabi degil, parkin sincabi :) Oturdugum bankin  hemen arkasindaki huş agacındaydi. Tıpır tıpır ayak seslerini duyunca dönüp baktim. Sadece bir kac metre ötemdeydi. Benim sincabi da cagirdim. Sessizce izledik bir süre. Agactan indi, yerden findik ya da ona benzer bir sey buldu. Hemen önündeki filbahri çalısına tırmandı. Orada keyifle kemirmeye basladi. Bizim sincap rahat durmadi tabii. Ayagini hizla yere vurup kacirdi sincapcagizi. Zavalli yedigi yemisi firlattigi gibi firladi agacin üstüne. Az sonra tepemizdeki ihlamur dallarindaydi. Bir dakika sonra ilerideki gürgen agacinda. Biraz sonra da cikip gitti hikayemizden. Fakat hayalimde yoluna devam etti; bütün sehri agaclarin üstünde bir uctan bir uca katetti. Aklıma Italo Calvino'nun "Agaca Tüneyen Baron"u geldi... Ve Anadolu'yu meşe agaclarinin üzerinde bastan basa kateden eski zaman sincaplari...

Örümcek ağı:
Sincabin ögretmeniyle yaptigimiz rutin görüsmede bana kaba motorikte biraz geri oldugunu söyledi. Spor salonunda bazi tırmanma, inme çıkma hareketlerini yaparken çekingen ve korkak davranıyormuş. Ben de bir süredir benzer izlenimler icindeydim. "İnce motorik...ince motorik ..." derken oğlanın kaba motoriğini ihmal etmisiz :D Haftasonlari cokca gittigimiz bir parkta ikimizin adını "örümcek ağı" taktığı bir oyun aleti var. Ağ gibi döşenmiş sıkı ve çok sağlam halatlardan oluşuyor. Dikkatle üzerinde yukarı dogru tirmaniliyor. Asagidaki fotograftaki gibi bir sey:

Photo by nachtSonnen

  Dedim ki "Senin kayaktan kaydigin yeter artik, kayma becerin on üzerinden on. Biraz da su örümcek ağında oynayalim". Bana kalırsa bu aletler oldukca dogal. En azından doğal hareket tarzına ve bir çocuğun doğasına  pek cok baska aletten daha yakın. Bir cok beceriyi bir arada gelistiriyor. Dikkat, koordinasyon, sonraki adimlarini hesaplama, kaba motorik, vb. Sincap baslarda "ama bir adim daha cikamam, ama artık bundan daha yukarı gerçekten çıkamam" deyip duruyordu. Ben de "bu 'yapamam' sözcüğü kadar sevmediğim bir şey yok" diyordum sakayla karisik. Simdi benim elim arkasinda hazir durmak üzere en üstlere kadar cikabiliyor. Onunla beraber ciktigim bu oyuncak benim de hosuma gidiyor. Insan üstünde kendini hafif ve güvenli hissediyor gayet. Alti kum döseli; düsülse bile pek tehlike yok. Pek cok parktaki plastik yiginindan kesinlikle daha güzel, islevsel ve yararli bir güzellik :) Belediyeler duyun sesimi :) Plastik yiginlarinizdan daha pahaliya mal olabilir. Fakat göz boyama amacli  halk konserlerinden bir iki tane  daha az verin, sehrin orasina burasina bir kac "sulu" attraksiyon daha az koyun, bir kac lüzumsuz köprü daha az yapin, oy beklediginiz mahallelerde cocuklara top, balon, bayrak vb. dagitma sacmaligindan vazgecin , maliyetini kesin cikarir :)

Kelebek:
Biz örümcek ağında oynarken ağda bize eslik eden bir arkadas daha vardi:

Photo by Ezio Melotti
   Vanessa atalanta; nam-i diger "Kirmizi Amiral" . Örümcek aginda bizimle beraber o da hopladi zipladi. Sonra bir de arkadasini aldi getirdi. Havadaki danslari görülmeye degerdi. Seklini semalini aklima yazdim. Eve gelince sincabin "Kelebekler Cikartma Kitabi"nda aradim buldum kolayca. Diyordu ki kitapta; Avrupa'da hemen her bahcede görmek mümkünmüs :)

Fırıncılık oyunu:
Sincap oyun parkinin belli bir kösesinde bu oyunu oynamayi seviyor. O  fırıncı oluyor, biz müsteri. Bazen de tersi. Ekmekler aliyoruz, "brezel"ler,"krapfen"lar... Öyle bedavaya ekmek yok. Illa ki sonunda parasini veriyor, para üstünü aliyoruz. "Lütfen"li konusuyoruz, gündelik kücük konusmalarimizi yapiyoruz. Bazen aradigimiz ekmek olmuyor, bazen bozuk paramiz çıkışmıyor. Her şey illa ki gercek yasamdaki gibi oluyor :)



Sarımsak otu:
Bankta oturmaktan canım sıkıldıgında kalkıp etrafimi inceliyorum. Parka gelirken yol boyunca gördügüm gibi sağım solum sarımsak otu dolu. Bu ilginc bir ot. Latince adi Alliaria petiolata. Bildigim bütün dillerde adı "sarımsak"lı. Buralarda erken baharda ilk yetisen bitkilerden biri. Nisan-Temmuz arasi cicek aciyor. Yapraklar kendini çiçeklerden önce gösteriyor. Alt yapraklar botanikçilerin tarifiyle "böbrek şekilli". Üst yapraklar yürek seklinde. Kenarlari yuvarlagimsi tirtikli (Alman botanikcilerin deyisiyle "gekerbt"- Türkce dogru terimi bilmiyorum maalesef). Cicekleri minik ve beyaz.

Photo by Virens

Bitkinin asil özelligi -adından anlaşılacağı üzere- yapraklarının sarımsak tadinda ve kokusunda olmasi. Hep okur ve merak ederdim. Bu yil baharda denedim. Önce çekingen yaklaşarak koklamakla yetindim, özel bir koku alamadım. Sonra elimde ovalayarak deneyince aldım sarımsak kokusunu :) Sonra cesaretlenip tadina baktim. Orman gezilerimizde rastladıkca esime de gösterdim. O hatta denemekte benden daha girisimci oldugu icin sonunda gayet sarimsak kokuyordu :) Eskiden Avrupa'da cok kullanilan bir baharat bitkisiymis. Sonra unutulmus.Antiseptik etkileri varmis. Simdilerde ayı sarımsağı gibi o da yeniden keşfedilip, yabani otlara yer açan mutfaklarda hak ettigi ilgiyi görüyormus. Genellikle ısırganotuyla beraber , onun yetistigi yerlerde yetisirmis. Onun gibi de yayılmacı biraz gözledigim kadarıyla :) Kuzey Amerika'da istilaci (invasive) kabul ediliyormus. Sarımsak otunun sarımsak tadı, gerçek sarımsak bitkisinde oldugu gibi Allicin maddesinden degil, lahana ve hardal ailesinde rastlanan başka eterik yaglar ve maddelerden geliyor. Zaten kendisi de bu aileden. Bu yüzden de sarımsak kokusu gibi kalıcı değil kokusu, hemen geçiyor. Pişirildiginde de kayboluyor. Genellikle salata, pesto, sos olarak tüketmek daha uygunmus bu yüzden.   


Simdi uzun lafın kısası, şunu söylemek istiyorum. Duramadım, kendi kendini etrafa saçar tarzda tohumlarının olgunlaştıgını görünce, onlardan da toplamaya basladim. Bir kacini saksiya ekmeyi düsünüyorum. Sen de bahcede, cevrendeki yabani alanlarda ya da saksida yetistirmeyi denemek icin ister misin? Sarimsak otu kardesligine var misin? Bir mail at ya da yorum gönder, yettigi kadariyla elimdekilerden göndermeye calisayim. Fakat dedigim gibi; yayılmacıdır, uyarmadi deme :)

Sinir otu:
Eşim koşusunu bitirince yer hareketleri yapıyor. Bu sırada çimler üzerinde ne oldugu anlaşılmayan küçük bazı sinekler bacaklarını ısırıyor. Sivrisinek gibi kabartıp kaşındırıyor. Bazen bir hafta sürüyor. Ona sinirotunu ögrettim. Nasıl olsa her yerde var. Sineklerin ısırdığını hissedince hemen etrafinda bulup bacaklarina sürüyor yapraklari. Iyi geliyormuş :) Doğanın dertleri icin çare yine doğada. Derdin hemen yani basinda :)

Bulutlar:
Basimi kaldirip bulutlari seyrediyorum. Basimin üstünden akip gidiyorlar. Bulutlari seviyorum. Kim sevmez ki?


Kurabiye:
Bunu dışarı çıkmadan önce sincapla yaptık. Feride'nin kurabiyesi. Pinar'in keciboynuzuyla ve pekmezli. Saf mutluluk. 5 dakikada bitti, sincap hızımıza şaşırdı. Keza ben de. Parka giderken yanımıza aldık. Sincap ertesi gün anaokuluna giderken beslenme cantasina koydum. "Daha 5 yasinda ve atıştırmalıklarını kendi hazirliyor beyefendi" diye de tipik anne gururlanmalarina giristim bu arada :D

Resim:
Bunu da kurabiyeden önce yaptik :) Sincap ilk dogdugu siralar parmak boyasini kendim üretmek iddiasindaydim. Bir türlü yapamadim. Ya renk yeterince canli degildi, ya da yapiskan bazi bulamaclar elde ettim. Kabus gibiydi. 3 yas civari inadim kirildi; gidip ekolojik oldugu iddia edilen bir markaninkini aldim. Yine de icim pek razi gelmedi; sincaba vermedim, dolap beklediler. Simdi simdi ortaya cikarmaya basladim. Sincap firca kullanarak suluboya gibi resimler yapiyor onlarla. Boyanin yogun dokusunu ve canli renklerini seviyor. Üstelik üc temel renk karisinca gerçek ara renkler çıkıyor ortaya. Arada eline bulasinca dert etmiyorum; cünkü zaten parmak boyasi aslinda :) Bazen sadelik ve dogal annelik siyah-beyaz netliginde olamiyor. Grinin tonlarında yaşıyoruz. Bir yaşında "asla, evden iceri bile giremez!" dedigime,  üc yaşında içimin razı olmadığına, beş yasında memnun oluyorum :) Sincabın yaptigi resimler mi? Onları oturma odasindaki camlı dolabın camlarına yapıştırıyorum. İçlerindeki dağınıklık gözükmüyor, genel görüntü derli toplu oluyor.  Evin dekorasyonu icin anlastigim kücük sanatci hem dogasi geregi cok yetenekli, hem de kurabiyeler disinda herhangi bir ücret almiyor :D

Marion:
Hikayesini bir dergide okudum. Hamburg yakinlarinda bir ormanlik alanda yasiyormus. En azindan 25 yildir. Tam nerede yasiyor, bilinmiyor. Gerçek adı ne, ne zaman doğmuş, nereden geliyor; bilinmiyor. Kendisi de bilmiyormus bunları. Bir kimsesiz cocuklar yuvasında büyümüş. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Alman cocuk yuvalarının durumu malum; ülke zaten geçmişinin bu tatsız sayfalarından biriyle yeni yeni hesaplaşıyor. 12-13 yaşındayken yuvadan kaçmış; Hamburg'da sokak cocuğu olmuş. Köprü altlarında uyumuş, küçük geçici işlerde calışmış. En son birlikte oldugu adam biriktirdiği bütün parasını çalıp ortadan kaybolunca, insanlara bütün güvenini yitirmis. Ormana gitmis. Ne kadar zaman önce, kendisi de bilmiyormuş. Son 25 yildir Hamburg civarindan bir rahiple kontaktaymis. Bazen her gün ararmış, bazen aylarca aramazmış. Her zaman bir telefon kulübesinden... Agactan düsüp yaralandiginda rahip ona bir cep telefonu teklif etmis acil durumlar icin. "Cok yakın ve cok fazla kontrol" gerekçesiyle reddetmis. O kadar yabaniymiş ve toplumdan o kadar korkuyormus ki, telefona rahibin karısı çıktığında bile hemen kapatırmış eskiden. Simdi onunla da havadan sudan konustugu oluyormus.

Bende doğa iyi bir ögretmen olmanin yaninda, olaganüstü bir şifacıdır  izlenimi vardi hep. Örnegin en tatsız günlerde bile bulutlara bakiyorum, ıhlamurları kokluyorum, karatavuklarin ötüşlerini dinliyorum ve günüme tat geldigini hissediyorum. Dışarıda olmak iyi geliyor. İyi de Marion neden iyileşemedi? 25 yıldan fazla zamandır başını otlardan bir yastıga dayadığı, rüzgari dinleyerek uyuduğu, kuş sesleriyle uyandığı halde, Marion neden iyileşemedi? Insanlığın açtığı bazı yaralar bu kadar mı derin?

Ihlamur toplayıcı:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Yolun biraz ilerisinde bisikletini durdurmus,  bir agactan bir seyler toplayan genc bir kadin gördük. "Ne topluyor olabilir?" dedim. "Fındık, tabii ki" dedi esim. "Olamaz, fındıklar daha olmadı ki" dedim. Yanindan gecerken merakla baktim. Ihlamur topluyordu. Bir seyler toplarken cevremdekilerin tepkisinden yana hafif bir huzursuzluk hisseden ben, kadinin yüzünde de ayni huzursuzlugu okudum. Nasil ki koşucular birbirinin kardeşidir ve yolda birbirlerini tanimasalar bile selamlarlar, bence toplayıcılar da birbirinin ruh kardesidir ve tanışmasa da selamlaşmalıdır :) "Merhaba" deyip gülümsedim bu yüzden kadına :)  Biraz uzaklaşmıştık ki, eşim "Ne topluyordu? " diye sordu merakla. "Ihlamur" dedim. "Durup biz de toplasaydık ya" dedi. Bence toplayıcı kardeşler birbirinin hasadina engel olmamalidir :) Ayrica ne icin topladigini bilmiyorduk ve her ihlamur türü caya uygun degildir. Bunu bir kac yil önce amcamdan duydum. Sanırım oturup bir de ihlamurlarin nasil ayirt edildigini calissam iyi olacak.

Kayın:
Ormandan getirdigim kücük kayin yavrusunu anımsıyor musun? Iri ve parlak kotiledon yapraklari vardi. Gercek yapraklarini daha sonra vermisti. O zaman anlamistim kayin yavrusu oldugunu. Sadece bir çift yaprak verdi. Onlar da bir süre sonra sararmaya basladi. Anladım. Ormanın çocugu saksıda zorlaniyordu elbette. Epeyce zaman yeni bir yaprak daha verebilir mi diye gözledim. Vermedi. Pencere kenarindaki saksilarda kuru yaprakları toplarken onunkini de aliverdim bir gün. Tek gercek yapragiydi. Kotiledon yapragi kendi basina kalakaldi. Ve benim kısıtlı botanik bilgimce, kotiledon yapraktan gerçek yaprağa geçememis bir bitkinin işi bitiktir.

Öyle değilmiş :) Kotiledon yaprakların dibinden ve koparıp aldığım eski yaprağın kıyısından, bir değil, iki yeni  yaprak sürgünü veriyor bugünlerde. Şaskınlıkla, hayranlıkla, aşkla seyrediyorum. Doğa ki, kotiledon beşiklerde alınmış "onmaz"  yaraları bile iyileştirir. Giden birken iki, ikiyken beş verir hem de. Iyileş Marion, mümkündür!

Epilog:
Ya yasam da önümüze anahtar sözcükleri ve bölük pörcük hikayeleri koyuyorsa böyle.
Ya biz aralarindan secip secip bir ipe diziyorsak, kendi hikayemizi yaziyorsak.
Ya sonra yazdigimiz hikayeye bakip bunu ben secmedim, benim sucum degil, bu haksizlik diyorsak. 

Pazartesi, Haziran 25, 2012

Çayır mürdümüğü, hayran olunası başka mekanizmalar, yolda oynanan oyunlar

Dün sincapla gec saatte bir yürüyüse ciktik.

Sincap bu tür yürüyüslerde genelde ya kovalamaca ya da saklambac oynamak ister; biz de ona uyariz. Dün yorgundum, ikisini de canim istemedi.  Bu aralar nehir kenarinda bin türlü bitki koyun koyuna yetismekte ve  insan dikkatle bakinca bir sürü kesifler yapiyor. Aklim bitkilerde oldugu icin ona dedim ki; "Gel, daha önce hic oynamadigimiz bir oyun oynayalim".

Almanya'da adi  "Ich sehe was du nicht siehst, und das ist..." olan bir oyun var. Türkce'si "Senin görmedigin bir seyi görüyorum ve bu..." . Sanirim her kültürde vardir bu oyunun bir benzeri. Özellikle yolda giderken oynanir. Biri cevrede gördügü bir seyi rengi ya da sekliyle tarif eder. Digeri de onu bulmaya calisir. Biz bu oyunu genellikle Wimmelbuch'lara (ince ince cizilmis yüzlerce detayin oldugu resimli cocuk kitaplari) bakarken oynariz. Ilk kez yollarda, doga icinde oynadik.

Ben hep ciceklerden sectim bilmecemi. "Senin görmedigin bir sey görüyorum ve bu beyaz" , "..ve bu pembe" dedim hep. Sincap buldugunda da "evet, dogru, civanpercemi, degil mi?" diye adini söyledim bitkilerin. Bir tasla , iki kus :)

Kendime bilmece edecegim bir bitki ararken öbek öbek birbirine karismis bitkilerin arasinda bir sey dikkatimi cekti. Bu aralar Lathyrus'lar cicek acma  döneminde. Bazilari hatta yavas yavas tohuma döndü bile. Bu yüzden algim onlara gayet acik. Lathyrus türlerinin cevrelerindeki diger bitkilere ya da nesnelere tutunmak icin kullandiklari , -üzüm asmasinda oldugu gibi- kivrilan uzantilari var. Iste ot öbeklerinin arasinda bir an onlardan görünce durup dikkatle incelemeye basladim. Yapraklari da orada bir Lathyrus oldugunu söylüyordu bana. Ama asina oldugum mor-pembe cicekler yerine sari cicekler vardi :) Iyice inceledim ve ilk kez sari cicekli bir Lathyrus gördügümü farkettim.

Photo by Carl Bullock
"Ama gercekten var mi sari cicekli bir Lathyrus?" diye merak ederek geldim eve. Hemen baktim; evet varmis :) Lathyrus pratensis. Baska sari cicekli Lathyrus'lar da var. Ama benim gördügüm buydu. Internette Lathyrus türlerine Türkce "Burçak" dendigini okudum. Ama "Mürdümük" de deniyormus. Eger dogruysa, bunun adi da "Çayır burçağı" ya da " Çayır mürdümügü" olmali. Bilmiyorum, ne derece dogru. Biz simdilik bunlardan birini kullanmaya devam edelim.

Çayır mürdümügünün  (ve dolayisiyla bütün Lathyrus türlerinin) cicekleri de , ayni cayir adacayinda oldugu gibi acilir kapanir mekanizmaliymis. Sadece büyük arilar ve Bombus'lar acabilirmis kapisini :)

Yeri gelmisken, Lathyrus türlerinin tohumlarini etrafa yayma mekanizmalari da ilginctir. Kendileri Baklagiller ailesinin bir alt cinsini olusturduklarindan, tohumlarini bakla benzeri kapsüllerde büyütürler. Tohumlar yeterince olgunlastiginda, hava cok sicaksa ya da birileri gelip gecerken carpmissa, kapsül kendiliginden acilir. Ama öyle efendi efendi acilmaz. Helezoni bir hareket yaparak acilir. Bu hareket icerdeki tohumlarin ivmelenerek dört bir yana hizla sacilmasina yol acar.  Doğa şansa inanmaz, işini sağlama alır :) Hatta rivayet odur ki, bazilari burada kapsülünden bir firladi mi, nehrin öte tarafindaki sahalari, bazilari da komsu ülkeleri bulurmus :) Sincapla yazin sicak günlerinde yürürken, komsu bahcelerden disari sarkmis mürdümük tohumlarina elimizle "tik..tik" vurmayi, tohumlar etrafa saçılınca da "a..ha..ha..haa" diye kahkalar atmayi severiz. Bilmem ki, şu cocukları çayıra salmak varken, ne diye eve tıkıp legolara boğarız?" :) 

Lathyrus'um, mürdümüğüm, burçağım,
Her adınla, her şeklinle, her renginle güzelsin.
Seviyorum seni be! :)

Perşembe, Aralık 08, 2011

Bugün ben ellerimle... (8.12.2011)

Bugün yegenlerime armagan edilmek üzere bir yaprak baskisi defteri yaptim. Daha önce iki kez benzerlerini hazirlayip armagan etmistim. Yegenlerim basindan beri aklimdaydi. Umarim severler :) Bu tür bir defteri hazirlamak icin A5 boyutunda ince ve cizgisiz bir defter satin aliyorum ve sonbahar boyunca topladigimiz yapraklari kullaniyorum.  Yapraklari kurutmak icin büyük bir telefon rehberinin arasinda sakliyorum. Eski telefon rehberlerini geri dönüsüme göndermeden önce yapilabilecek bir sey daha ;)

Bir yaprak baskisi defteri bir kac degisik sekilde kullanilabilir bence.

Birincisi, defteri acar, her bir sayfadaki yapragin ne oldugu tahmin etmeye calisirsin. Hic bilmeyenler icin her sayfanin arkasina ne yapragi oldugunu not ediyorum minicik. Bitkiye dair kücük bilgi notlari düstügüm de oluyor.

Ikincisi, defteri alip dogaya cikarsin ve defterde gördügün bir yapragin aslini ararsin. Kagittaki yansimasina bakarak aslini aramanin harika bir kesif oyunu oldugunu düsünüyorum.

Ücüncüsü, her zaman defterin arkasinda bolca bos sayfa birakiyorum. Cünkü armagan ettigim "cocugun" bir noktada kendi kesfine baslamasi, defterde olmayan bir yaprak bulup onu siradaki sayfaya islemesi fikri cok hosuma gidiyor. Bence en önemli kullanim sekli budur defterin. Cünkü biliyorum. Özellikle cocuklarin dünyasinda sürec sonuctan önemlidir her zaman...

Bugün defteri bitirince oturup kac yaprak oldugunu saydim ilk kez. Tam 26 agac ya da cali!

mese ( iki ayri tür)
ginkgo
leylak
lale agaci
sögüt
kizilagac
akcaagac (dört ayri cins)
cinar
kavak ( iki ayri tür)
hus
akdiken (iki ayri tür)
kiraz
iki sarmasik (serbetciotu ve orman sarmasigi)
kizilcik
tas armudu
kayin
agac hatmi
sardunya (agac degil ama keske olsa dedigim bitkilerden...)
adini bilmedigim bir cali

Etrafimda bu kadar cok degisik agac (ki fazlasi da var) oldugu icin ve onlari tek tek taniyip ayirt edebildigim icin cok mutlu oldum bir an.

Ellerim yapraklarla ve pastel boyayla, bir de defterin pürüzsüz sayfalariyla yarenlikten ayrica mutluydu.

Cuma, Aralık 02, 2011

Böyleyken böyle...

Böyleyken...



....böyle:




 Memory kartlari... Severek oynariz. Memory'de özellikle okul öncesi cocuklarin yetiskinlere göre dogal bir üstünlükleri oldugu bilimsel arastirmalarla kanitlanmis. Bu oyunda bizden daha iyiler; cünkü oynarken dikkatlerini gercekten oyuna veriyorlar. Yetiskinlerin unuttugu ama cocuklarda hala tazeligini koruyan bir beceri...

Fakat sana bir sey söyleyeyim mi, üzerindeki resimleri hic sevmedim. Bellegine onlari yazdigi fikrini sevmedim. Aslina bakarsan bütün cocuklarin ayni karakterlere, ayni objelere, ayni oyuncaklara baka baka büyüdügü bir dünyayi da sevmedigimi hissediyorum. Her evin Memory kartlari o eve özgü olsaydi, o evde üretilseydi,  o evlerde büyüyen cocuklar degisiklige, soyut fikirlere daha mi acik olurdu diye düsünmeden edemiyorum. Belki de ben abartiyorum.

Memory kartlarinin üzerini yeniden kaplamak icin telefon rehberinden, sincabin okuldan getirdigi yarim kalmis elislerinin kagitlarindan, ünlü Isvec firmasina ait kataloglardan, paket kagitlarindan, eski dergilerden ve hatta coktan mazi olmus bir muslugun garanti belgesinden yararlandim.

Böyleyken böyle oldu.
Iyi oldu.

Satin almak yerine evde kendi memory kartlarini üretmek istersen, bak bunlar da sagdan soldan duyduklarimla, aklima gelen diger öneriler:

A7 boyutunda indeks kartlarinin üzeri,
(ya da istege bagli büyüklükte kesilmis kartonlarin üzeri)
1) Bu örnekte oldugu gibi eski dergi, gazete, paket kagidi vb.den cikma birbirinin esi resim/cizimlerle kaplanir. Ben dergilerde cok tekrarlanmasina ve isimi kolaylastiracak olmasina ragmen marka logolarindan özellikle kacindim.
2) Kartlarin üzerine dogadan toplanmis ayni cins ve ayni büyüklükte kurutulmus yaprak, cicek  ciftleri de yapistirilabilir, ki böylesi cocuklara agaclari, bitkileri yapraklarindan ögrenmek adina harika da bir firsat sunar.
3) Biraz büyük cocuklar kartlarin üzerini kendisi de cizip boyayabilir.
4) Hatta kartlar yaprak baskisi ile boyanabilir.

Cuma, Kasım 04, 2011

Kayin hanim, palamut bey ve kanatli danslar toplulugu

Zamanin var mi?
Biraz sonbahar hallerimizden bahsedeyim diyorum. Oynadiklarimizdan, düsündüklerimizden, kesfettiklerimizden bahsedeyim...

Hani dogaya olabildigince yakin, hazirlamasi kolay, genel akisa alternatif oyuncak fikirleri sormustun ya,
kayin hanimlarla, palamut beyleri, bir de mese (nam-i diger "pürnese") nineyi takdim edeyim ilk önce :


Kayin hanimlarin sac modelini cok cilginca mi buldun? Sen onlarin oda sicakliginda tohum önceden belirlenmis cizgilerinden  "pit" diye acildigindaki halini görmelisin bir de :) Palamut beyler "sapkasiz cikmam"gillerden. Ise bak ki, agactan düserken ucuvermis sapkalari. Bu yüzden ayrica sapka tedarik edip, tutkalla yapistirdik. Palamut beylerden birinin yüzünü sincap, birini de ben cizdik.

At kestanesiyle de bir seyler yapmak mümkündü ya, bu yil buranin agaclari pek kestane vermedi, ben de biraz isteksizdim. Bulduklarimizi topladik yine de... Ben gündüzleri yolda yürürken bulduklarimi anaokulundaki sincaba sürpriz yapmak icin topluyordum. Sonra farkettim ki, at kestanesi toplamaktan, onlari elinde tutarak eve gelmekten, dikenli dis kabugu ile pürüzsüz ic kabugunun tezatligi üzerine düsüncelere dalmaktan, bir kabin icinde biriktirmekten sincaptan cok ben mutlu oluyorum aslinda. Onu bahane ettigimi farkettim :)

Bu söyledigim aslinda sonbaharin bütün armaganlari icin gecerli. Nitekim bir gün alisveristen dönüyorduk ikimiz. Benim iki elimde agir torbalar vardi. Sincap sallanarak biraz arkadan geliyordu. Bir an gözucuyla parlak mese palamutlarinin yanindan gectigimizi gördüm; elimdeki yüklerle durup toplayamadigima hayiflandim. Biraz sonra arkami dönüp sincaba bakinca, aramizi daha da actigini, mese agacinin yaninda duraklamis , yerde bir seylerle mesgul oldugunu gördüm. Önce kizdim, sonra oynadiklarinin mese palamudu oldugunu tahmin edip sevindim. "Ah, bak, görüyor musun? Böyle seyleri sevsin ve farketsin bu cocuk istemistin hep. Iste öyle oluyor" falan dedim kendime. Icimdeki dogaci anneyle el sıkışıp tebrik ettik birbirimizi. Bu arada  kosa kosa yanima geldi sincap. "Anne bak, ne topladim" dedi avucunu acarak. "Aaa, mese palamutlari!!" dedim mutlulukla. "Evet, senin icin, cünkü sen bunlari cok seviyorsun" dedi bana!  Bir hafta sonra bu kez anaokuluna almaya gittigimde, telasla ceplerini karistirdi. "Senin icin bir geschenk'im (armagan) var, bahcede buldum" diyerek bir at kestanesi cikarip uzatti. Sanirim sincap zaten hep biliyordu at kestanelerini ve palamutlari neden toplayip durdugumuzu. Neyse, ben de cok gec olmadan farketmis oldum :)

Bu yil at kestaneleriyle ilgili yeni bir sey daha farkettim. Sisli bir sabah anaokuluna gidiyorduk. Her zamanki dörtyol agzindan karsiya gecmis, on metre falan yürümüstük ki, arkamda hizla asfalta carpan bir at kestanesinin sesini duydum. Saskinlikla dönüp baktim; cünkü orada bir at kestanesi agaci olmadigini cok iyi biliyordum. Asfaltin üzerinde, agzinda at kestanesiyle bir karga gördüm. Ucup gitti, bir baska agaca daha kondu. Kestaneyi oradan tekrar yere birakacak gibiydi. Bazi kuslarin kalin kabuklu yemisleri yüksek bir yerden asagiya atarak kirilmasini sagladiklarini ve böylece icindeki yenilebilir kisma ulasabildiklerini sanki bir yerlerde okumustum. Belki de sen anlatmistin bana. Kargalarin pek de "kus beyinli" olmadiklarina, sebep - sonuc iliskisi kurabilecek kadar zeka sahibi olduklarina bir kez daha sahit oldum böylece. At kestanesi yediklerini de bilmiyordum. Sanki yiyecek stoklarina el koyuyormusum gibi geldi, toplayip eve getirdikce. Bu yil at kestanesi toplamakta biraz isteksiz kalmamin bir diger sebebi de buydu.

Ister evde, ister sokakta oynamak icin bir oyun fikri daha ister misin? Kanatli tohumlar!
Biliyor musun, doganin en sevdigim özelliklerinden biri ne? Cok islevlilikte tam bir uzman olmasi. Dogada hicbir sey sadece tek bir is icin degil. Aklina herhangi bir dogal ögeyi getir. Bir tohum, bir yaprak, bir meyve, bir kök... Her ne olursa olsun, cok islevli oldugunu göreceksin sonunda. Hem bitkinin yasamasi ve türün sürekliliginde görevli, hem gidamiz, hem esyamiz, hem oyuncagimiz, hem ilacimiz, hem.... Bazen bunu düsününce, biz insanlarin da doganin cok islevli ögelerinden biri olmamiz gerektigi sonucuna variyorum. Aklimizca dogaya hakimiz, onu düzene sokuyoruz. Ölüp toprak olunca yeni canlarin dogmasina katkida bulunuyoruz. Ama hepsi bu mu? Dogayi taniyorsam, hepsi bu olmamalidir. Bilmedigimiz baska görevlerimiz de var yasadigimiz dünyada. Kendimizi doganin bir parcasi degil de, hakimi saydigimiz icin ne oldugunu göremedigimiz, cözemedigimiz... Sen ne dersin?

Kanatli tohumlara dönelim. Temelde bitkinin cogalip varligini devam ettirebilmesi gibi son derece yasamsal bir  görevleri var. Fakat doga bununla yetinmiyor. O tohumlari baska canlilara gida yapiyor. Ayrica kanatli tohumlar cocuklar icin harika birer oyuncak. Yetiskinler icinse gündelik dertlerin arasinda kücük mutluluk vahalari.

Hikaye söyle basladi. Ben aslinda akcaagac tohumlarinin ucabildigini biliyordum. Ama elime bir akcaagac tohumu alip da ucurmayi denemisligim yoktu hic. Bir agacin tepesinden düsmedikce, bir akcaagac tohumu ucamaz saniyordum. Agustos sonunda bir gün yolda bir salkim akcaagac tohumu bulduk. Bir önceki gecenin firtinasinda agacindan ayrilmisti. Yanimizda komsumuz Edda Teyze vardi. Egilip salkimi aldi, sincabi neselendirmek icin tohumlardan birini havaya savurup nasil uctugunu gösterdi. Böylece akcaagac tohumu nasil ucar, ögrenmis olduk.

Akcaagac tohumu asagidaki gibi simetrik kanat ciftlerinden olusur.
Photo by Roberto Verzo

Fakat isin ilginc yani, tohum bu sekliyle ucamaz; ucmasi icin ortadan ikiye bölmek gerekir. Her bir kanadi avucunun icine koyup, yeterince hizla yukari dogru savurursan, tohumun rüzgarsiz ortamlarda, hatta evde bile ucabildigini görürsün.  O Agustos günü, biz sincapla bir ögleden sonra boyunca evde bunun pratigini yaptik. Bir sandalyenin üzerine cikip biraktigimizda tohumun daha da iyi ucabildigini kesfettik. "Kimin tohumu daha cok ucacak?" yarislari yaptik. Salonun halisinin üzeri akcaagac tohumlariyla doluydu. Cok mutluyduk, cok eglendik.

Sonraki günlerden birinde nehir kenarinda oturuyorduk. Günesli, ilik, siir gibi bir gündü. Basimizin üstündeki agactan asagiya dogru süzüle süzüle inen bir seyin varligini farkettim. Dikkatle bakinca bir ihlamur tohumu oldugunu gördüm. Inanilmaz güzellikte bir andi. Üstelik altinda oturdugumuz agac, bir ihlamur agaci bile degildi. Gerideki cok daha büyük ihlamur agaclarindan bir tohum, önce bu agaca dogru ucmustu anlasilan. Simdi de gözümüzün önünde suya dogru süzülüyordu. Doganin bana yeni bir sey ögretmek istedigini anladim. Dönüs yolunda bulabildigim ihlamur tohumlarini alip hizla yukari dogru firlatmayi denedim. Dogru aciyi yakaladiklarinda, evet, onlar da ucuyordu :)

Photo by chemazgz

Böylece bütün kanatli tohumlara bambaska bir gözle bakmaya basladim. Bir gün sincapla bulabildigimiz kadar cok akcaagac, ihlamur ve disbudak tohumu topladik. Disbudagin da böyle tohumlari var:

photo by hedgerowmobile
Nehir üzerindeki demir köprüye ciktik ve tek tek elimizdeki tohumlari suya dogru birakmaya basladik. Eger köprü ya da balkon gibi yeterince yüksek bir yerdeysen, tohumu yukari dogru firlatmaya bile gerek yok; hafifce elinden birakman yeterli. Akcaagac tohumlari tam bir helikopter pervanesi gibi ucuyorlar. Ihlamur tohumlarinin süzülerek yere inisinde farkli bir zerafet var. Disbudak tohumlari ucarken yildizlara benziyorlar.

Daha sonra ucan bir baska kanatli daha kesfettim. O, ünlü cocuk sarkisinin kayip yapboz parcasiydi. Kestaneyi biliyorduk, palamutu da... E, gürgen neyin nesiydi peki? Bir gün yolda daha önce görmedigim türden bir kanatli tohuma rastladim. Egilip, aldim. Ucurmayi denedim, ucuyordu elbette :) Basimi kaldirip tohumun sahibi agaca baktim. Nedense hep kayina benzettigim, ama icten ice farkli bir agac oldugunu bildigim agacti. Eve gelip arastirdim. Gürgendi :

photo by Tim Waters

Simdilik bildigimiz ve ucurmayi sevdigimiz kanatli tohumlar bu kadar. Etrafina dikkatle bak, mutlaka bir ikisini göreceksin. Hem yanindaki cocugun, hem de icindeki cocugun sagligi ve mutlulugu icin , nerede görsen bir kanatli tohum ucurmayi unutma. Hatta bir iki tane de bizim icin ucur lütfen.

Sincabin benim icin mese palamutlari topladigi gün otobüsü kacirdik. Yorgundum, yüküm coktu, siddetli bir yagmur indirecek gibiydi ve otobüs daha bir dakika önce gecmisti. Ben yasamimizin yönünü gündelik, kücük secimlerimizin belirledigine iyiden iyiye ikna olmustum bir süre önce. Ve biz istemezsek kimsenin ve hicbir seyin canımızı sıkamayacagına... Bu yüzden sikayet edip söylenmektense, bir sonraki otobüsü beklerken duragin cevresindeki akcaagac tohumlarini ucurmaca oynamayi teklif ettim sincaba. Biz bekleme süresini bir oyuna cevirmisken ve diger durakdaslar gözlerini yukariya dikmis icin icin söylenirken, yagmuru getiren siddetli bir rüzgar esti. Duragin üzerine egilen akcaagactan onlarca tohum havalanip ucusmaya basladi gökyüzünde. Ne kadar güzeldi, bilemezsin. Geleneksel Viyana Vals Balosu solda sifir kalir yaninda.

Yillar önce bir süre TEMA'da gönüllü olarak calismistim. Aktif olarak calisan gönüllülerden biri, Anadolu'nun agacsizlastirilmis, corak tepelerini yeniden agaclandirmak icin olasi bir  pratik yöntemden bahsetmisti. Bir ucak ya da helikoptere cuvallar dolusu akcaagac tohumu yüklenecekti. Akcaagac fazla beklentisi olmayan,  kolay yetisen bir agacti. Tohumlari rüzgarla kolaylikla dagilabilirdi. Cimlenene dek türlü hava sartina dayanabilir, ekmeye gerek olmadan yesillenebilirdi. Havadan rüzgar durumunu da göz önüne alarak tohumlar saliverilecekti tepelerin üzerine. Oralarda zamanla akcaagac ormanlari olusacakti. O zamanlar ben ne akcaagaci bilirdim, ne de tohumunun neye benzedigini.  Fakat duraktaki kanatli tohum balosunu gördügümden beridir bu proje aklimda. Gün gelir de uygulanacak olursa, mutlaka orada olmak istiyorum. Sadece akcaagac tohumlarinin gökyüzündeki olaganüstü gösterisine sahit olabilmek icin, orada olmak istiyorum.

Bugün yolda yürürken bir akcaagac dalinda, tam göz hizamda bir salkim kanatli tohuma rastladim. Benim icin olduguna karar verip kopardim. Az ilerideki köprüye gelince bir an durdum. Elimdeki tohumlari ayiklayip suya dogru biraktim. Tohumlar süzülerek suya dogru inerken sen orada degildin. O yüzden belki simdi söyleyecegim, pek bir sey ifade etmeyecek sana. O an düsündüm de, önünde bir köprü, cebinde de bir avuc kanatli tohum varsa dünyanin en zengin insanlarindan birisin aslinda. Üstelik kimse de bu türden bir zenginligin vergisini kesmek icin kapina dayanmaz. Ve o an düsündüm de, bunlari sana fazla geciktirmeden hemen bugün anlatmaliyim. Kimbilir, belki haftasonu kahvaltisina ekmek almak icin bakkala giderken yarin, önüne bir akcaagac tohumu cikar ve sen onu görmeden gecip gidersin. Düsüncesini bile dayanilmaz buldum.

Bu yil sonbaharin öyle hallerini, öyle renklerini gördüm ki kliselere gülüp durmaktaydilar. "Bunun adi ölmekse,  digerine baska bir ad bulunmali" diye düsündüm. Sonra gördüm ki, sen de ayni seyleri anlatiyorsun bana. Bazen ayni seye mevsimler boyunca bakiyoruz ve ayni seyleri hep ayni anda farkediyoruz. Paralel farkindaligimiz hosuma gidiyor :)

Sonbahar bu yil sana da, bu dünyadaki herseyin bir can egrisi cizdigini ve bunda üzülecek bir sey olmadigini anlatti mi?

Sonbahar  bu yil sana da, aslinda hepimizin ayni agacin yapraklari oldugumuzu ve mevsimi gelince agacimizi terketmemizde üzülecek bir sey olmadigini ama bazen diger yapraklarla didismekten  o güzelim agaci görmeyi unuttugumuzu anlatti mi?

Sonbahar bu yil sana da su adamin "Ne de harika bir dünya!" derken sair abartmasina kacmadigini, sadece gördügünü dile getirdigini anlatti mi?

Tavsiyene uyarak bitirecegim bu yaziyi:
'Teşekkürler, çok teşekkürler, ben iyiyim, biz iyiyiz, her şey yolunda...' :)

Pazartesi, Ekim 31, 2011

Yok, bu bir yaprak degil, onun kagida yansimasi

Sana 'kırmızı meşeyle tanışıp elini sıktım' dedigimde, şaka yaptığımı mı sanmıştın?
Hayır, ciddiydim. Bak bu da kırmızı meşenin eli:


Elbette yapragin kendisini de fotograflayabilirdim göstermek icin. Ama sana yapraklarla yapilabilecek bir seyden bahsedecektim, animsadin mi? Hani hos sohbet bir ekmekci kadinin sincaba anlattigi pastel boyayla yaprak baskisi... Hani sincabin yine hasta oldugu bir gün biraz oyalanip temiz hava alsin diye disari cikmis, ekmekciden de brezel almistik da, sincap "burada oturup yiyecegim" demisti. Ben de kahve icerken bir yandan, o ekmekci kadinla anaokulu, arkadasliklar, sonbahar, hayat ve cocuk olmak üzerine derin bir sohbete dalmisti.

Pastel boyayla yaprak baskisi yapmayi ilk ekmekci kadindan mi ögrendik? Emin degilim; sanki cok zorlasam "arsivden" cocuklugumda kendi yaptigim yaprak baskilarina dair bazi ani kirintilarini bulup cikaracak gibiyim. Gerci ilk kimin kesfettigi, kimin kime ögrettigi o kadar da önemli mi? Zaten ögrendiklerimizin ne kadarini ögrendik? Ne kadarini biliyorduk da animsadik? Hepimizin zaten bildigi seylerden bahsetmek neden böylesine bir önem duygusu hissettiriyor bize?

Dolayisiyla sen de simdi bahsedecegim seylerden tamamen habersiz degilsin. Yazinin sonuna geldigimizde "tabii ya!" diyeceginden eminim. Benimki olsa olsa bir animsatmadir. Daha önce de dedigim gibi, suluboyayla yaprak baskisinda yaprak boyanir ve kagidin üzerine bastirilir. Pastel boyayla yaprak baskisinda ise yaprak kagidin altina konur, -kagit cok kalin olmamalidir-, ve kagit üst taraftan pastel boyayla boyanir. Boyandikca yapraga ait harika detaylar kagidin üzerinde belirmeye baslar. Celiskili görünse de pastel boya ne kadar  az bastirilarak kagida sürülürse, detaylar o kadar belirgindir. Sonunda ortaya bir yapragin silueti cikar, ki eger taniyorsan, siluete bakarak yapragin hangi agaca ait oldugunu kolaylikla söyleyebilirsin. Cocuksan tüm bu olup bitenler eglencelidir, oyun gibidir, sasirticidir; neselenirsin ögrenip deneyimlediginden.

Yetiskinsen oturup cizdigin seyin önünde düsüncelere dalarsin. Önce "Bu bir mese yapragi" dersin. Sonra "Yok, bu bir mese yapragi degil, bu sadece onun kagida yansimasi"  dersin. Yasaminda hic yaprak görmemis birine, bi Uranüslü'ye örnegin, yaptigin yaprak baskisini gösterip "bak bu bir mese yapragi" deseydin, o bir mese yapraginin gercekte nasil bir sey oldugunu anladigini sanir ama aslinda bilemezdi. Fakat ola ki bir gün, gercek bir mese yapragiyla karsilassaydi, senin gösterdigin yaprak siluetini animsar ve anlardi hemen o yapragin bir mese yapragi oldugunu... "Yasam da iste böyle degil mi zaten?" dersin.

Sincap sokaktaki sigara ve bonbon otomatlarini ve bir de posta kutusunu kesfetmistir zaten bir süredir. Sigara otomatini ve cocuklar yetisebilsin diye hinzirca onlarin boy hizasina monte edilmis bonbon otomatini kurcalayip durmasindan nefret edersin. Özünde anlamli bir meraki olumlu yöne cekebilmek icin, posta kutusunu kurcaladiginda tesvik edersin. Dersin ki, "Istersen biz de, kartlar hazirlayip, zarflara koyup, pul yapistirip bu posta kutusuna atabiliriz. Sen atarsin kutudan iceri zarflari. Sonra postaci gelir, kutuyu bosaltir ve kartlarimizi alip sevdiklerimize götürür."

Sincap sever bu fikri. Böyle kartlar hazirlarsin:



Sincap yaprak baskisi kisminda tembellik eder. Kartlarin icine, kafasina sapka takmis fok baligi, uzun kulakli bir köpek, bir cocuk ve dolambacli demiryollari cizmeyi tercih eder. Yaprak baskilarini sen yaparsin. Hic önemli degil; önemli olan sincabin böyle seylerin sevildigi ve üretildigi bir evde büyümesidir. Cocugluk anilarinda "pastel boyayla yapilmis yaprak baskisi", "evde hazirlanmis kartlar" "annemin beni kucagina alarak posta kutusuna kaldirdigi ve benim zarflari tek tek kutuya attigim gün"  baslikli bölümler bulunmasidir.

Hizini alamayip zarflari da boyarsin. Postacilar ki, yasadigimiz dünyanin gayet zor, nadide ve anlamli islerinden birini yapiyorlar, yaptiklari isi sevmek icin sebepler verilmeli ellerine:


Kartlari postaya vermeye gidilen gün, dünyanin baska bir yerinde, bir diktatörün yakalanip öldürüldügünün ertesi günüdür. Yol üstündeki  gazetecinin caminda haberi vahsi bir neseyle ve olabilecek en kanli fotograflarla veren bulvar gazeteleri vardir. Sincabin göz hizasinda yine... Hem gidis, hem de dönüste dikkatini camdan baska bir yerlere cekebilmek icin akla karayi secersin: "Aaa, bak kus!", "Suna da bi bak, hus yapragi mi o ucan?"

Eve dönerken nehir kenarina ugrarsiniz. Mevsime göre ilik, günesli bir gündür. Yapraklari kayik eder, yüzdürürsünüz suda. Sincap günes isinlarinin sudaki yansimasina bakar; "Anne, su yanar mi hic? Günes yakar mi onu?" diye sorar. Bulutlarin sudaki yansimalarini isaret eder; "Anne bulutlar neden baska sekilde?" diye sorar. Suya bir tas atar, olusan halkalari ve onlarin bulutlari nasil "baska sekil" yaptigini gösterirsin. Sorulari kim sorar, kim yanitlar, bilemezsin. Icinden hep böyle sorular sormaya devam eden bir cocuk olmasini dilersin.

Kimbilir, belki dünyanin tüm cocuklari da yaprak baskisi yapsaydi ve o cocuklarin eriskin halleri yapraklarin kagitlar üzerindeki yansimalari hakkinda düsünseydi birazcik; ne kanli diktatörler olurdu bu dünyada, ne de zorbayi alasagi etmenin bile bir adabi oldugunu bilmezler...

Vahset karsisinda nese duyan bulvar gazeteleri de olmazdi,
ucuz, boyali bonbon otomatlarini cocuklarin göz hizasina yerlestirme kurnazligi da...

O dünyada sanirim posta kutulari cocuklarin boyunun yetisecegi sekilde monte edilir,
postacilik da gayet prestijli bir meslek olurdu.
Ekmekcide calismaktan bahsetmiyorum bile...

Kartimizi aldin mi bu arada?

Pazartesi, Eylül 19, 2011

Ben sincapla resim yapmayi sonradan ögrendim.
Baslarda o bize "hadi araba cizin, hadi aslan cizin" diyordu. Ben azimle direniyordum. Cünkü iyi cizemem, cizdigimi de siradan cizerim ve hayal gücünün benim cizdigim aslan ve arabayla körlesmesini istemiyordum. O israr ediyordu, ben "iste bu bir aslan" diyerek kuvvetli bir karalama yapiyordum kagida. O "himm, peki" deyip kabul ediyordu, benim icime pek sinmiyordu. O hicbir sey cizmemis oluyordu cünkü. Önüne kagit kalem verip "hadi, resim yap bakalim" demek de pek ise yaramiyordu. Resim onun icin bir grup eglencesiydi. Kuru ve pastel boyalari söyle böyle gecip sulu boyaya basladik. Sulu boyada ikimiz de daha serbestiz. A3 boyutunda karton kagitlar aliyoruz önümüze. Satin aldigimiz seylerin karton ya da kalin kagittan paketlerini de sakliyorum ayni amacla. Sincap resim yaparken kagitta güc uygulamayi sevdigi icin kagidin kalinligi önemli :) Bunun disinda kural yok, tema yok. Ikimiz birer tarafindan basliyoruz boyamaya/oynamaya. Önceleri sincap hep siyah rengi kullaniyordu ve bu siyah meraki düsündürüyordu beni. Ne zaman ki siyah boya bitti, diger renkleri ve  renk kombinasyonlarini kesfetti. Bütün kagidi askla turuncu-mor kombinasyonuna boyuyor simdilerde :)

Bazen ben sagdan soldan yeni bir fikir, yeni bir boyama teknigi ögreniyorum. Ama "gel bakaliiim, bugün ne yapacagiz seninle" diye girmiyorum konuya. Kagidin bana ait tarafinda yeni malzemeyi ya da fikri uygulamaya basliyorum. Hosuna giderse, o zaten hemen atiliyor "ben de!" diye. Bazen ilgisini cekmiyor. O zaman hosuma gidiyorsa ben yapiyorum. Yoksa ben de birakiyorum. Iki sey ögrendim bu sürecte. Birincisi, resim konusunda anne olarak "resim yaptiran/ögreten" degil "birlikte resim yapan" rolünde olmamin hem bana, hem de sincaba daha uygun oldugunu; ikincisi (bunu bir kitap söyledi bana aslinda) her türlü oyunda oldugu gibi "sürecin kendisinin sonuctan daha önemli" oldugunu...

Asagidaki teknikten Dilek bahsetmisti.
Ben kagidin üzerine fircayla bol miktarda boya sürüyorum, sincap kücük yaris arabalariyla (özellikle genis ve dikkat cekici deseni olan tekerlekler sectik) boyanin üzerinden ileri geri geciyor. Arabalari cok sevdigi icin, resimle araba sürmeyi birlestiren bu teknigi sevdi. Arabalar hemen yikandiginda tekerleklerdeki boya sorun olmuyor.

Resmin geneli:



...ve araba tekerleklerinin izlerinin daha iyi görülebildigi detay:



Bir keresinde de bir orman sarmasigi (Hedera helix) yapragini kullanarak yaprak baskisi yapmistik. Cok kullanilan ve bahsedilen bir tekniktir ama bizde kendiliginden gelismisti. Yaprak orada boya malzemelerinin  de oldugu dolapta duruyordu. Ben de araba tekerlegi tecrübesinden sonra etraftaki her seye boya malzemesi gözüyle bakmaktaydim. Yapragin kagitta biraktigi izler ve onlarca üstüste, yanyana, rengarenk baskinin kagitta olsuturdugu genel görüntü cok hosumuza gitti. "Yine yapariz biz bunu" dedik :) 

Dogadan destegimiz bununla sinirli degil. Sulu boyayla nehir kenari gezintilerinde ya da sokakta topladigimiz dogal malzemeleri de boyuyoruz. Asagidakiler gibi... 


Akcaagac tohumlarini ben boyadim, geriye kalan her seyi (taslar, cinar agaci kabugu, cinar tohumu, agac dali) o :) Akcaagac tohumlarini boyamaktan sincap pek hoslanmadi ama ben sevdim. Detay vermek isterim:




Sincapla oturup büyük bir ciddiyetle bunlari boyadigimiz ve bir taraftan da sohbet ettigimiz ögleden sonra her zamankinden daha güzeldi. Önemli olan birlikte keyifli bir seyler yapmakti. Ikimiz de bir digerimizi memnun etmek icin yapmiyorduk yaptigimiz seyi. Ikimiz de birlikte ama kendi sectigimiz seyi yapiyorduk. 


Iste o zamandi; ben sincapla resim yapmayi ögrendim :) 
Ve en "kaliteli" zamanlarimizin en kurgusuz zamanlarimiz oldugunu...
Haa, bir de sunu verdiler daha sonra:


"Makas kullanmayi ögreniyorum" ünitesi uygulama sonuclari :) Plastik bir torbaya doldurulmak ya da anne-babanin hosuna gitsin diye daha cici-bicili sunulmak yerine, kartondan bir yumurta kutusuna yerlestirilmis. Geri dönüsüm, yeniden kullanma, dönüstürme ders üniteleri de sizmis araya.   6 ay kadar sakladim bu kutuyu ve icindekileri. Cocugunun kreatif calismalarini atamayanlardanim diye degil, bana da ders oldugu icin.

Yumurta kutusu da ne cok ise yarar. Insan üzerinde düsünmeye görsün.
Ben sözde "aktivite annesi" olmaktan kaciyordum, ben sözde olabildigince basit ve dogal oyunlarla mesgul edecektim ya cocugumu, icimde bir yere saklanmis bir "aktivite annesi"nin kirintilari vardi. Biliyordum. Aksamüstü sincabi anaokulundan almaya gittigimde,siniflarin kapisi genelde acik oluyordu.  Diger grubu tahtadan akil - zeka gelistiren bir takim oyuncaklarin basinda buluyordum. Bizimkinin grubu sinifin icinde hoplayip zipliyor , oradan oraya kosuyor, koridordaki hamakta sallaniyor oluyordu. "Neden bu cocuklara da bir sey yaptirmiyorlar?" diye icin icin kiziyordum. Bir sey? "Bir sey" iste.

Diger grubun ögretmenleri zaman zaman kapiya not asiyorlardi "Cocuklarinizin el isi -resim cekmeceleri doldu. Lütfen alin" diye. Sincap anaokulunda ne yapiyor, ne ciziyor, ne boyuyor merak ediyordum. Bizimkinin ögretmenleri kapiya hic öyle duyurular asmiyorlardi.

Bir gün almaya gittigimde su asagidakini verdiler. Anladim.



Ben hic sincap bir kagidi rulo yapabilir mi, iki bantla onlari birbirine tutturabilir mi düsünmemistim. Kütüphanede karistirdigim elisi kitaplarindaki seyler anne-babalari oyalamak icindi, üc yas cocuklarini oyalamak icin degil, düsünmemistim.  Bir kagidi rulo yapabilmek, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha... Harika bir seydir. Düsünmemistim.

Ben sadece geciyordum. Görünce durup fotografini cektim.
Meyveleri mutfaktan ne arada arakladigini hic bilmiyorum.

Salı, Haziran 14, 2011

Basit


Sincabin anaokulundaki dogumgünü kutlamasinda cocuklara dagitmak icin kagit topaclar yaptim. Aslinda tam üc ay önce karar vermistim yapmaya ama üc gün kala baslayinca tam bir deli isi oldu. Her bir topac icin üc kagit katlanip birlestiriliyor. 60 kagit katladim ince ince. Pastel renkli kagitlar kullandim; akide sekeri gibi oldular bana kalirsa :) Umarim sevmistir cocuklar. Hepsini olabildigince ayri renk kombinasyonlariyla olusturmaya calistim. Orada olup hangi cocuk hangi topaci secti görmek isterdim.

Kagitlari katlarken farkettim:
- "An"a yogunlasma egzersizleri icin kagit katlama harika bir firsat. Hatta neredeyse meditasyon gibi bir sey.
- Insanoglunun elini ve aklini ayni anda mesgul edecek; kücük, basit ugraslara gereksinimi var.
- Kagit harika bir malzeme!
- Insan 20 tane topac yapinca artik aklina iyice yazabiliyor nasil yapildigini, gözü kapali katlamaya basliyor :)
- Bugünlerde blogun basliginda yazan özlü söz var ya: "Bir yapının dehası basitliğinde yatar. Karmaşık bir şeyi herkes inşa edebilir" . O öylesine bir söz degil. Dünyayi böylesine basit, böylesine harika, böylesine islevsel tasarimlar kurtaracak. Bi de güzellik tabii. Gerisi fasa fiso.  

Bu arada bunlar lafta topac degil, tam bir tasarim harikasi. Gercekten dönüyorlar. Su degerli insan tarafindan gelistirilmisler. Suradaki kitap kapagina ve asil Dilek'in surada yayinladigi videoya bir bakmali. 

Salı, Mayıs 03, 2011

Bazi tehlikeler asikardir, bazilari degil...


Posteri ilk kez sincabin anaokulunda gördüm. Birinci fotografin üzerinde "Bazi tehlikeler asikardir" yaziyor. Ikincinin üzerinde ise "Bazilari degil."
Düsündürücü. Irkiltici.

Bayern Eyaleti'nin cocuklari bilgisayar oyunlari ve genel olarak medya tüketiminin olasi zararlarindan korumak icin hazirladigi bir web sayfasinin ve projenin tanitim posteri bu. Web sayfasi burasi. 

Cocuklarin bilgisayarda yaslarina uygun oyun aliskanliklari gelistirebilmeleri icin sitede anne-babalara  verilen 12 ipucu söyle:
  1. Ilgi gösterin.
  2. Cocugunuzla konusun.
  3. Birlikte oynayin.
  4. Bilgisayar kullanimi konusunda ortak kurallar belirleyin.
  5. Hangi yasta ne kadar süre oyuna izin verilecegine dikkat edin.  (4-6 yas arasi cok az süre ve mutlaka ebeveyn esliginde, 7-10 yas: 30-45 dk.arasi, 11-13 yas: 60 dk, 14 yasindan itibaren günlük maksimum süre yerine haftalik medya tüketimi süresi bütcesi verin) Her durumda siz teklif etmeyin, cocugunuzun kendiliginden ilgi gösterecegi yasa kadar bekleyin.
  6. Oyunun cocugunuzun yasina uygun olup olmadigina dikkat edin. (Internette bu türden degerlendirmeler ve yas sinirlari aciklayan siteler var)
  7. Kendiniz örnek olun. Kendi medya kullaniminizi sorgulayin ve cocugunuza iyi bir örnek sergileyin.
  8. Baska vakit gecirme alternatifleri sunun. Bilgisayar oyunlarina "cocuk bakicisi" görevi yüklemeyin.
  9. Bilgisayar oyunlarini ödül ya da (yoksun birakmayi) ceza araci olarak kullanmayin.
  10. Diger ebeveynler ile bilgi ve tecrübe alisverisinde bulunun.
  11. Cocugunuzun bilgisayar aliskanliklarindan rahatsiz oluyorsaniz harekete gecin. Rahatsiz olmanizi gerektiren 4 belirti: Ev ödevi gibi gündelik görevlerini ihmal etmesi, zaman duygusunu kaybetmesi, yasitlariyla tüm kontagini kaybetmesi, baska etkinliklere ilgisini kaybetmesi.
  12. Cocugunuzu internet üzerinden kisisel bilgiler paylasmamasi konusunda uyarin. 

Cumartesi, Nisan 30, 2011

Filizlendirmeye devam - 5 yil sonra yeni tecrübeler...

Gecen Subat ayinda mutfakta eski aliskanliklarimdan birine; tahil, bakliyat, vb. filizlendirmeye geri döndüm. Sincabin büyümesinin ve bana mutfakta daha cok zaman kalmasinin yeni getirilerinden biri ;)

Filizlendirmenin degisik yöntemleri var. Bu kez Kraut & Rüben'de okudugum, bana pratik gelen bir baska yöntemi kullandim. Kapakli bir kabin icine temiz ve bu ise adadigim bir mutfak bezini islatip koydum. Tohumlari onun üzerine serptim. Tohumlarin sürekli nemli tutulmasi gerek. Filizlendirme kabinin kapagini genelde kapali tuttum ama her gün bir - iki  kez (örnegin  nem durumunu kontrol edecegimde) acip hava almasini da sagladim. Tohumuna göre degisse de 3-5 gün icinde hazir oluyor filizler.

Ilk denememi evde zaten olan keten tohumu ile yaptim. Keten tohumunu salataya baska türlü eklemek aliskanligindayim ama bu türlüsü de güzeldi :) Keten tohumuyla ilgili sorun, islandiginda kolayca yapiskan hale gelmesi. Isil'dan ögrendigim üzere bu aslinda o kadar da kötü bir özellik degil, vegan tariflerde yumurta yerine malzemeyi birlestirici olarak kullaniliyor. Fakat filizlendirmede bu özellik biraz sorun yaratabiliyor, önceden bilmek iyi olur.

Ikinci denemeyi yine evde olan yesil mercimekle yaptim. Corba yapmak icin islatmistim, bir kismini filizlendirme icin ayirdim. Himm, tam olarak aradigim lezzet degildi, ama yine de bir cesni oldu.
Bu arada her gün su ekleme saatini sincabin evde oldugu saatlere denk getirmeye calisiyordum ki, ona da gösterebileyim. Baslangicta ilgisiz olsa da, tohumlarin gün be gün ugradigi degisikligi izlemek bir süre sonra ona da ilginc gelmeye basladi. Burada kücük cocuklar icin toprakla gerceklestirilen diger doga-bahce deneylerinin sunmadigi iki avantaj var. Birincisi olup bileni acikca gözleyebiliyorlar. Ikincisi her sey cok hizli (bir kac gün icinde) oldugu icin takip edip baglantilari kurmalari daha kolay oluyor. Üc yasindan itibaren cocuklarla kolaylikla yapilabilecegini söyleyebilirim.

Ücüncü denememde artik hak ettigimi düsünerek gidip alfaalfa tohumlari aldim. Cok kolayca ve hizla filizlendigi icin olacak, bu tohumlar mutfakta bu amacla en yaygin kullanilanlardan biri. Filizlendirme icin kullanilacak tohumu satin aliyorsak, bahce marketlerde satilanlardan degil, mutlaka bu amacla yetistirilenlerden almaya ve tercihen organik olmasina dikkat etmek gerek. Alfaalfa'nin ilk filizlenisi söyle:



Asagidaki de iyice büyümüs ve yarisi tüketilmis hali ;)


Arkasindan da kirmizi turp tohumlari aldim filizlendirmek icin:


Kirmizi turp filizleri tam benim aradigim lezzetteydi. Bildigimiz turp tadi. Salatada kendini aninda gösteriyor. Denediklerim arasinda en cok bu filizin tadini sevdim.  Bu arada turp fotograftaki kadar büyüyene dek bile müthis kök gelistirme becerisine sahip. Dörde katlanmis bezin arkasina kadar gecip, karmasik bir ag olusturabilecek güclü kökleri var.

Asagidakiler de son denemem; mung fasulyeleri:


Yine filizlenirme icin özel satilan tohumlardan. Su farkla ki, gecen yil almis ve basarisiz bir deneme yapmistim. Dolap bekleyip duruyorlardi. Bu kez paketindeki tarife tam uydum. Önce 12 saat suda beklettim, ardindan sürekli nemli tutmaya ama islak kalmamasina dikkat ettim. Püf noktasi bu. Aslinda filizlendirmenin temel kurali  bu sanirim. Nemli ama suda yüzercesine islak degil... Bazi tohumlarda nemli bir bez ya da pamuk üzerine yaymak nem durumunu ayarlamayi kolaylastiriyor. Mung fasulyesi gibi biraz daha büyük tohumlarda bu sart degil. Ben dogrudan büyük bir kavanozun icinde filizlendirdim. Tadina gelince... Tatlimsi, bakliyatimsi ;) Cocuklugunuzda pazarlarda demet demet satilan taze nohutlardan yemisseniz, bilirsiniz o tadi...

Hepsinden önemlisi, filizlendirme icin özel satilan setlerden edinmeye hic mi hic gerek yok. Herkesin evinde olan türden temiz ve kapakli kaplar, kavanozlar , temiz bezler bu is icin yetip artiyor.

Sizin filizini yiyip memnun kaldiginiz tohumlar var mi? Deneyimlerinizi paylasir misiniz?

Perşembe, Mart 24, 2011

Sincap is adamligina soyunuyor

Ön aciklama 1) Sincap Türk televizyonu seyretmediginden, Türklerle kontagi da az oldugundan "is adami, genel müdür, yönetici, yönetici asistani, danisman" gibi Türk toplumunca cok sevilen ve yerli yersiz her kapiya asilan ünvanlardan habersiz.
Ön aciklama 2) Sincap oyun oynamak istediginde annesi genelde mesgul oluyor ve  genelde " bi dakka oglum, isim var simdi" diyor. Sincap bundan hic hoslanmiyor. "Hayir, isin yok senin" diyor. Sincap "is" denen seyin ne oldugu hakkinda net bir fikre sahip.

--|--

Ben toz aliyorum, sincap bilgisayarda cizgi film seyrediyor. Hic hosuma gitmiyor, huzursuzum. E, bir de serde aptallik var. "O cizgi filmle oyalanirken dur ben su isi hemen bitirivereyim" diyemiyorum.

"Hadi gel, bosver onu, seninle toz alalim" diyorum. Hesapca onun eline kuru bezi verecegim, o arkadan benim sildigim yerleri kurulayacak, ben de onun arkasindan onun kurulamadigi yerleri tamamlayacagim caktirmadan. Isim kolaylasmayacak, en az iki kati zorlasacak. Olsun, kurulama gibi gayet temel bir eylemi, ev islerinde sorumluluk almayi ve kendi kendine bir seyler yapmayi ögrenecek, ekrandan da uzak kalacak. Motor beceriler, el-göz koordinasyonu, kendine güven duygusu artacak, vb vb. Bildiginiz hikayeler...

Sincap her zamanki gibi isin suyunu cikariyor tabii. "Hayir, ben bu bezi suda islatacagim, oralari ben silecegim" diyor. "E, peki sen sil" diyorum. Evet, eller biraz kirlenecek, üstbas kesin islanacak ama ne demistik; el-göz koordinasyonu, minik el kaslarini calistirma vb vb. Bundan iyi aktivite mi olur?

Tam bir odayi güc bela,  kazasiz belasiz bitirmis, bir digerine gecerken sincap atiliyor hemen:

"Anne dur! Kovayi da ben tasiyacagim, cünkü... cünkü ben bir is adamiyim!"

Hay alnindan öpeyim oglum! Gercek is adami kendi isini kendi gören, kendi kirlettigini de kendi temizleyene derler, ha sunu bileydin.

Pazartesi, Mart 14, 2011

Uzmanindan oyun ve oyuncak üzerine görüsler

"Ebeveynlerin sürekli ve aktif olarak cocugun ilerleme kaydetmesi icin caba harcamalari gerekli degildir. Cocugun "tesvik edilmesi" gerekmez. Fiziksel ve ruhsal olarak uygun sartlar saglandiginda cocuk kendiliginden gelisme gösterecektir. ...
"Günlük yasamimizda mutfak esyalari disinda nelerin oyuncak olabilecegi konusunda kafa yorarsak görecegiz ki, "oyuncak" kavramini carpici sekilde genisletmek mümkündür. Oyuncak sadece oyuncak magazalarindan aldigimiz seyler degildir. Cocugun gözünde oyuna uygun görünen her sey oyuncaktir. 
...
Farkli kültürlerdeki cocuklarin oyun sirasinda ayni tipik davranislari gösterdigini belirledik. Elbette kültüre bagli farkliliklar da var. Avrupa'da bir cocuk doldurma ve bosaltma icin plastik kaplar ve kumu kullanirken, Afrikali bir cocuk cömlek kaplari ve topragi, Bali'li bir cocuk ise ici bosaltilmis kabaklari ve kabak cekirdeklerini kullanir.
...
 
Dr. Remo H. Largo. Tip ve gelisim pediatrisi okumus. Zürih cocuk hastanesinde Büyüme ve Gelisme bölümünü 30 yil boyunca idare etmis ve oradan emekli olmus.  Bebeklik, cocukluk ve okul yasi cocuklari üzerine bir cok bilimsel calisma ve kitaba imza atmis. Hepsinden önemlisi 3 cocuk ve 4 torun sahibi. Alintilar kendisiyle Spiel und Zukunft adli sitede yapilmis, "Das Kind und sein Spiel verstehen" (Cocugu ve Oyununu Anlamak) adli röportajdan. Daha pek cok sey anlatiyor Dr. Largo. Oyunun ögrenmedeki öneminden, ebeveynin oyundaki rolünün ne olmasi gerektigine dek...Sayfanin yapisi sebebiyle röportaja direk link veremiyorum. Sitede bu isimle aratinca karsiniza cikar mutlaka. Kitaplarini takibe aliyorum.  


  

Perşembe, Şubat 24, 2011

Agac dallarinin anlattigi diger masallar - Barbarazweig

Dallarla ve tomurcuklarla bu kadar hasir nesir olmusken, Almanya'da Barbarazweig (Barbara Dali) olarak bilinen eski bir adeti anmamak olmaz. Azize Barbara 3. yüzyilda bugünkü Iznik'te (ya da baska bir efsaneye göre bugünkü Lübnan'da) yasamis, klasik bir hikaye ile ermislik mertebesine yükselmis (dönemin genel gecer düzenini temsil eden babaya karsi cikarak yeni fikirlere, yeni bir dünya görüsüne -bu örnekte Hristiyanlik- tabi olmus, babasi tarafindan basi kesilerek öldürülmüs) bir kadin. 4 Aralik Hristiyanlik aleminde Azize Barbara günü. Adete göre bu günde cevrede bulunan bir agactan bir dal kesilerek su dolu bir vazoya konuyor. Dal yaklasik 20 gün sonra, yani Noel zamani cicek acmaya basliyor. Kaynaklara göre, en azindan 13. yüzyildan beri Avrupa'da yilin karanlik günlerine biraz isik katmak icin uygulanagelmis. Evlenme yasina gelen kizlar, suya koyduklari her bir dala adaylardan birinin adini verir, dali ilk ciceklenen adayla evleneceklerine inanirlarmis. Ya Azize Barbara? Anlatilanlara göre din degistirdigi icin yakalanip götürülürken yol üzerinde buldugu bir dali kesip yanina almis, suya koymus. Dalin cicek actigi gün ölüme mahkum edildigi günmüs.

Barbara dali olarak özellikle kiraz, erik, elma, frenküzümü, kizilcik ve cakal erigi gibi meyve agaclarinin dallari kullaniliyor. Bunlar bir kismi Prunus ailesinden, erken baharda yaprakla beraber ve hatta bazen yapraktan önce cicek acan agaclar zaten. Aslinda hangi agac oldugunun cok da büyük bir önemi yok. Cevrede cok yetisen herhangi bir agac olabilir. Cesitli kaynaklarda at kestanesi, hus, mürver, findik, akdiken türleri ve altin caninin da adi geciyor örnegin. Daha önce de bahsettigim Eyewitness Explorers - Trees adli kitap, bu deneyi evde bir at kestanesi dali ile yaparak, tomurcuklarin nasil gelistigini, yaprak ve cicege dönüstügünü cocuklarimiza gösterebilecegimizi söylüyor. Kraut und Rüben dergisinin Aralik 2010 sayisinda anlatildigina göre dal agactan ne kadar gec kesilip vazoya alinirsa, o kadar garantili acarmis. Uzun bir soguk dönemi ve en az bir kez sifirin altinda isi soku atlatmis olmasi gerekiyormus. Dalda ilk hareketlenmelerin baslamasi her durumda 3-4 hafta sürüyormus.

Gelelim bizim evin dallarina. Hikayelerini önceki yazilarda bölük pörcük anlattim. Simdi tamamlayayim. Gecen sonbahardan beri yerde buldugumuz pek cok dali eve tasimistik zaten. Belki bunlardan bir oyuncak yapariz, sincabin kamyonuna yük yapariz, belki bir vazoya doldururuz, belki kagittan kücük cicekler katlayip yapistiririz dallara (cok eskiden burada Funda vermisti bu ilhami) gibi bir dolu fikir... Vazonun icine dallari yerlestirmeden önce su koymak ve gercek cicekler actirmak hic aklima gelmemisti tabii ki. Onlar agacindan ayrilmis "ölü" dallar degil miydi?

Barbarazweig adetini ilk okudugumda da agactan bir dali sirf evde yesillensin diye kesmeyi yüregim kaldirmadi. Yilbasindan sonra, havanin biraz isinip, karlarin erimeye basladigi günlerde sincapla iki dal bulduk. Biri yerdeydi; digeri bizim apartmanin önündeki cit görevi gören karamuk calilarinin üzerinde takili kalmisti. Tomurcuktan agac tanima konusuna iyice isinmaya basladigim günlerdi. Hangi agactan olduklarini belki bulurum ümidiyle alip eve getirdim. Suya koydum, ama bir sey olacagindan emin degildim. Agaclarindan ne zaman ayrildiklarini, orada kar altinda ne kadar zamandir beklediklerini bile bilmiyordum cünkü. 25 ocak günü defterime "her iki agac dalinda da tomurcuklar acilmaya basladi  :)" diye not almisim. Yol kenarinda buldugum ve kimbilir ne zamandir orada bekleyen iki agac dalinda bu kadarlik canlilik belirtisi  bile o kadar büyük bir seydi ki, daha fazlasina umutlanmadim bile. Ama hareketlilik devam etti. 6 Subat'ta dallardan birindeki tomurcuklar en az iki kati büyümüs ve ard arda 3  kapi acmislardi. Ilki bordo,kirmizi ve parlak bir kapi(yani katman) ; ikincisi acik, taze yesil ve parlak bir kapi, ücüncüsü ise siyah ve tüylü bir kapi. Bugünlerde yine tüylü ve siyah dördüncü bir kapiyi acmaya calisiyor. Hafifce kivrilan kenarindan minicik bitki taslagini görebiliyorum.  Dördüncü kapiyi da acmayi basarip dogdugunda, onu uzak ve zorlu bir yoldan gelmis bir yolcuyu selamlar gibi selamlamayi düsünüyorum. Belki o zaman minik yapraklarina bakarak hangi agactan olduguna dair bir tahmin de yürütebilirim. Digerine, bahce citinin üzerinde bulduguma gelince, o bambaska bir gelisim yolu izledi ve gecen Pazar günü (20 Subat) suyunu degistirmek icin yanina gittigimde minik, beyaz bir cicekle karsiladi beni!




Doganin bir taraftan bu kadar kanaatkar olusu ve diger taraftan mucizelerini bu kadar cömertce, neredeyse pervasizca sunmasi karsisinda her seferinde dilim tutuluyor.

Diyorlar ki, Azize Barbara jeologlarin, can ustalarinin, demircilerin, duvarcilarin, marangozlarin, elektrikcilerin, mimarlarin, itfaiyecilerin ve bir alay baska meslegin koruyucu azizesiymis. Ne tuhaf sey! Oysa hikayesinde beni en etkileyen sey, yakalanmis götürülürken aklini ve gözünü agac dallarina dikmis olmasi. Ciddi görüsmelere, doktor randevularina, alisverise giderken, sincabi anaokuluna götürürken, "pek berbat basladik bugüne ya, haydi hayirlisi" diye düsünürken,  gözlerimi agaclara, bitkilere, kuslara, tomurcuklara, ciceklere dikiyorum ve basi cidden beladayken hala agaclara bakmayi sürdürebilen bu  genc kadin cok cok yakin geliyor bana. Gercekten yasadi mi, yoksa bir halk efsanesi, bir masal kahramani mi, bilen yok. Ama binlerce yillik insanlik tarihinde, bir yerlerde daima gözlerini agac dallarina ve onlarin tomurcugundaki isiga, umuda ve bilgelige dikmis kadinlar oldugundan eminim.

Subat basindan beri cevredeki marketlerde agac dallari satiyorlar. Ispanya'dan gelme portakallarla, pastorize ve homojenize edilmis kutu sütlerin tam yaninda duruyor dallar.  Bir kismi coktan ciceklenmis ya da ilk canlilik belirtilerini vermis findik, sögüt, kiraz ve altin cani dallari. Tahminen tüketiciye tam bu aralara satilmak üzere Aralik sonu, Ocak basi civarinda toplanmis, bir yerlerde topluca sig havuzlara daldirilmis ve zamanini ve sahibini beklemis agac dallari. Her seyin satilacak metaya dönüstürüldügü ve sokakta buldugumuz kuru dallarin bile cicek acabilecegini bilmeden, kör tüketiciler olarak yetistirildigimiz bir dünyanin yalanci Barbara dallari...  Böylesi bir dünyaya barbara kalmayi dilemek isten degil.

Çarşamba, Şubat 09, 2011

Güne dair...

Sabah yilin ilk cigdemini gördüm!
Mordu.

Az ötesinde ise, zemini kaplayan yapraklarinin arasindan yeni günü, mevsimi ve yili selamlayan iki Cezayir Meneksesi vardi :) ("Cezayir Meneksesi mi? O da ne?" diyenler, buraya bakiniz.)

Doktora ugradik. Bekleme odasindaki dergide Iskandinavya kaynakli orman anaokullarina (Waldkindergarten / Forest kindergarten) dair bir yazi okudum. Haftanin  büyük cogunlugunu her hava sartinda ormanda geciren, oyuncak bulundurmayan, cocuklar icin en dogru oyun alaninin doga olduguna inanan anaokullari bunlar. Sincap henüz cok kücükken epey heveslenmistím. Sonra anaokulu arayisi sirasinda hic sormadim, sehrimizde var mi diye. Varmis :(

Muayene sirasinda sincabin kum ve camur icindeki ayakkabilari icin özür dileyince ben (aksam silmeye firsatim olmamisti), doktor "yoo, tam bir zamanini bahcede gecirmis anaokulu cocugunun ayakkabilari bunlar" dedi gülümseyerek. Doktor dediginin iki cocuk annesi hali bir baska oluyor. Ben de cocugum orman anaokuluna gitmiyor ama hic olmazsa ayakkabilarindan özür diletecek kadar kum ve camurla hasir nesir diye teselli buldum.

Sincabi anaokuluna biraktim, dönüste marketten turuncu laleler aldim. Kücük bir kacamak :)

Eve gelince dün ikinci kez denedigim zencefilli portakal recelini lezzet ve kivam testine tabi tuttum, bu kez basarmisim :) Tutturabilmek icin patates unu ve sitrik asit esliginde elma pektininden medet umdum. Bu kücük kacamak icin de cok üzgünüm, ama tadi öyle güzeldi ki, yine gerekse yine yaparim. Hatta bitince yine yapacagim. Isteyene tarif de verebilirim.

Haa, annemi arayip anneler gününü kutladim bir de...

Perşembe, Ocak 06, 2011

Kagittan kutular

Fotograf: Ben Watkin

Noel tatilinde bazi günler enerji fazlasi yasayan sincabi sehir kütüphanesine götürmeyi tercih ettim. Giris kati her yönüyle cocuklara ayrilmis ve cocuklar düsünülerek tasarlanmis. Kapali mekana dahil edilmis kayagi, oturmak ya da uzanip yatmak icin dev yastiklari, kukla tiyatrosu ve tuvaletleri dahil :) Sincap kendi kendine ya da edindigi arkadaslarla oynarken, ben de ona ve kendime kitaplar sectim. Birlikte okudugumuz cocuk kitaplarini unutmamak icin surada not aliyorum, yakinda bu tatilde okuduklarimiz da gelmeye baslar.

Üst kata, yetiskinlerin kitaplarinin oldugu bölüme onunla da, onsuz da cikamiyorum ama bu büyük bir sorun degil. Giris katindaki okul cagi cocuklari icin ayrilmis bölümde zengin bir doga kitaplari koleksiyonu var ki, seviye olarak tam bana göre. Bir de elisi bölümünden kagit katlama-kesme-yapistirma ve origami kitaplarina dadandim bu ara.

Iclerinden biri Kinderleichtes Origami (yazari Ilse Nimschowski), surada bahsettigim kitap gibi sonunda oynamaya ya da kullanmaya yarayan seylerin tarifini verdigi icin hosuma gitti. Kitaptaki pek cok ilginc obje arasinda en cok hosuma giden, kagittan katlanan kutucuklardi. Ilk katladigim kutu öylesine stabil ve saglamdi ki, sincaba "hadi, arabalarinin tekerleklerini koyalim bunun icine" dedigimde, o da bu fikirden pek hoslanip odanin dört bir yanina sacilmis oyuncak araba tekerleklerini toplamaya giristi. Sonra bir tane puzzle parcalari icin katladik, bir tane de baska ivir zivir oyuncak parcalari icin. Istenen her boyutta ve istenen her cins kagittan katlamak mümkün. Gazete kagidindan bile katlanabilir bence :) Hatta kalin dergi sayfalarindan katlananlar daha da saglam olur eminim. Kitaptaki tarifte bir makasla kesme adimi vardi ama internette bu yazida paylasmak üzere arastirirken makas gerektirmeyen bir seklini buldum, daha da hosuma gitti.

Mutlaka deneyin, benim gibi el becerisi en zayif olanlarin bile kivirabilecegi türden gayet pratik bir kutu bu. Sonuc ise gayet kullanisli. Sincabin bir sürü oyuncak daginikligini topladik böylece. Puzzle parcalarini toplamak icin plastik torbalar kullaniyordum ve hic hosuma gitmiyordu bu durum. Bez keseler diksem diyordum ama bu kutular daha pratik bir cözüm oldu. Eger elinizdeki ayni ölcüdeki iki kare kagittan birinin kenarlarini birer milimetre keserek kücültürseniz, biri digerinden daha kücük iki kutu elde edip, büyügü kücüge kapak da yapabiliyorsunuz. Ben 19 cm.lik kare kagitlar kullandim ve sonunda 6 cm. büyüklügünde kutular elde ettim. origami-instructions.com'un kapakli kutu icin de makas gerektirmeyen bir cözümü var. Kutulardan birini katlarken digerinden farkli olarak son katlamalari merkezden bir kac milimetre uzakta bitiriyor ve böylece daha genis bir kare kutu elde ediyor sonucta. Bu, kutunun kapagi oluyor.

Farkettim ki, internet kagittan origami kutu katlama teknikleriyle dolu. Dalarsam cikamam diye korkuyorum :)

Çarşamba, Aralık 29, 2010

Hindiba ekmek gevezeligi yapiyor


Derli toplu bir ekmek yazisi yazacaktim, kendimi oradan buradan gevezelik ederken buldum. Ekmek yaparken böyleyimdir zaten. Kendi kendimle sohbetim vardir ve cenem düser. Bu kez siz de buyurun.

Noel tatili civari buralari ele geciren panik duygusu bizim eve de bulasiyor. Gören duyan da, bütün ülke bir aylik büyük yokluk ve kitlik dalgasina hazirlaniyor sanir. Hayir, epi topu 3 gün dükkanlar, marketler kapali olacak ve alisveris etmeden günlük yasamimizi devam ettirmeye calisacagiz. 

Son 5 yildir en azindan "eyvah, ekmek biterse ne olur? Mazallah acliktan ölürüz" duygusu olmadan atlatabiliyoruz Noel tatilini. Büyük tatil öncesi alisverisinde un ve maya tedarik ettiysek tamamdir, sirtimiz yere gelmez. Aslinda maya bile gerekmez; sebebini yazinin sonuna dogru anlatacagim. Bu yil, bu rahatlikla ekmegi az almisiz nitekim. Evde cok zaman da gecirince, 3. gün (Pazar günü yani) ekmegimiz bitmisti, ekmek yapmaya giristim.  
  
Ekmek yapmak  mutfakta kendi kendime ögrendigim seylerden.Kimse bana "öyle yapma, böyle yap" diye dikte ederek ögretmedi. Ekmek yapilan bir evde büyümedim. Pazar günleri ekmek bittiginde almaya kimin gidecegi konusunda kizkardesimle tartisirdik daha cok. Ikimiz de gitmek istemezdik. Toplamda 15 dakika sürecek bakkala gidip gelme isi icin en az yarim saat hazirlanmak gereken ergenlik dönemindeydik cünkü. Bu ülkede ben ekmek yapmayi ögrendim, bir de bakkala giderken ev kiyafetimin üzerine bir mont veya palto gecirip disari cikabilme rahatligini ve bunun özgürlük demek oldugunu. Ülkeyle  mi ilgisi var , yasla mi bilmem. Artik daha özgürüm.  

Ekmege dönelim. Kendim deneye yanila ögrendigim bütün seyler gibi severek yaparim. Ayrica meditasyon etkisi vardir. Ilk yillarda o gün kizdigim, sinirlendigim birileri olmussa onlari yogurdugumu hayal ederdim ki bugday ekmeginde önemlidir bu, anlatmistim. Siddet duygusunun olumlu isleve yönlendirilmesi :) Simdilerde daha cok düsüncelere ve kendimle sohbete daliyorum. Artik insanlara eskisi kadar kizmiyorum belki de :)  

Her zaman yapmam, ama bu sefer unu biraz havalandirmak icin elimle oynamaya basladim. Icinde yari yariya tam ve beyaz un vardi. Avucumun icinde kepekleri hissedebiliyordum. Icinde böylesine yasam tasiyan bir seyle yakin temasta olmak hosuma gitti. Sonra icine biraz sivi yag ekledim. Bunu da her zaman yapmiyorum. Ekmegi genelde belli bir tarife bagli kalmadan yapiyorum. Renkleri aklina estigi gibi karistirip tuvale vuran ressam gibi, her seferinde aklima esen malzemeleri anlik kararlarla ekliyorum. Ekmek disinda mutfakta pek böyle calismam. Ölcülü ve ölcücüyümdür.

Asagidaki fotografin cekildigi gün gecen kistan. Keten tohumu, susam ve aycicegi cekirdegi eklenen kalabalik bir ekmek yapmistim. Diger kavanozlarda fasulye ve nohut var. Yok, onlardan koymam ekmege. Sincaba kavanozlari-salla-ve- cikardiklari-sesi-dinle oyunu oynatiyorum o sirada bir taraftan. Bakliyatlar ton cesitliligini arttirmak icin cikmis masa üstüne.


Bu da sincabin pamuk eliyle, benim bakimsiz ve tükenmez kalemle boyanmis elim. Kim boyamis malum :)


Sincapla mutfaga girmek kolay degil, itiraf edeyim. Malzemelere ve süreclere bambaska bir bakisi var. Ne kadar iyi planlarsam planlayayim, onunla mutfaga girince akla hayale gelmedik seyler yapmaya kalkisiyor ve ortalik birden savas alanina dönüyor. Yine de vazgecmiyorum. Cocuklarin kücük yaslardan itibaren gidalarla hasir nesir olmasi, algilarinin bu yönde gelismis olmasi gerektigini düsünüyorum. Yemek cinsiyetten bagimsiz olarak hepimizin yasaminda önemli bir tutuyor. Öyleyse hayatta en azindan bunu kimseye bagimli kalmadan kendimiz yapabilmeliyiz ya da en azindan iyisini kötüsünden ayirabilecek kadar tatlar, kokular ve dokunuslar biriktirmis olmaliyiz. Cocugum icin yapabilecegim en iyi seylerden birisi bu. 3,5 yasinda ve simdiden mutfakta benim 6 yasima kadar gecirdigimden daha cok zaman gecirdigini ve elini benden daha cok seye bulastirdigini tahmin ediyorum :) Ileride kesin benden daha iyi olacak mutfakta :)

Yine son yaptigim ekmege dönelim. Icine bir paket yas maya ekledim. Biraz pekmezli ve ilik su icinde kaloriferin üstünde bekletirken, aklima bir  kac gün önce okudugum tarifi ilginc ekmek geldi. Benimkinin aksine ona cok az maya ekleniyor ve upuzun bir bekleme süresi var. Malzemede sadelik, emekte zenginlik  fikri ve ortaya cikan sonuc hosuma gitti. Bir gün deneyecegim. Durun size de anlatayim. Ekmegin adi Wurzelbrot. Ilk kez bir Isvicreli sanirim, cocuklugunun ekmeklerine duydugu özlemle denemeler yaparken kesfetmis ve icerigini sakli tutmus. Bugün yapilan versiyonlari tahmini malzemelere dayaniyormus: Ama az maya kullanilmasi hepsinin ortak özelligi. Malzemeler benim okudugum yazida söyle verilmis:
 
500 gr. un 
1,5 cay kasigi tuz
bir tutam seker
10,5 gr maya
300 gr. ilik su
 
Bu malzeme ile bir hamur yoguruluyor. Hamur toplaninca 5 dakika daha yoguruyoruz. Ekmegi adeta camasir sıkar gibi iki ucundan tutup ters yönlere kıvırarak bu ekmege özgü sekilsiz sekli veriyoruz :)Üzerini kurumayacak sekilde örtüp buzdolabinda 12-16 saat bekletiyoruz. Buzdolabindan cikinca tekrar yogurmuyoruz. Firinin alttan ikinci katinda 15 dakika 230 derecede ve 15 dakika da 200 derecede pisiriyoruz.  
 
Wurzelbrot'tan aldigim ilhamla son ekmegime ilk yogurmadan sonra hemen sekil vermeyi,  mayalanmadan sonra tekrar yogurmamayi (normalde yaparim bunu) denedim. Uzun uzadiya buzdolabinda bekletme kismini teknik engeller sebebiyle su anda deneyemiyorum. Benim yaptigim ekmek,  oda sicakliginda bekledigi icin belki, yayilmayi ve pide sekli almayi tercih etti. Ama ici her zamankinden daha hava kabarcikli, gözenekliydi. Hosumuza gitti.

Gercekten en az malzemeyle, emek yogun bir ekmek yapmak istiyorsaniz, o da söyle: Göz karari un ve suyu karistiracaksiniz. Cömert ve zengin gününüzdeyseniz biraz tuz ve zeytinyagi ekleyeceksiniz. Kolayca toparlanan ve islenebilen bir hamur yapacaksiniz. Masanizi veya tezgahinizi biraz unlarken bir taraftan yanmaz tavanizi isitmaya baslayacaksiniz. Pürüzsüz, girintisiz cikintisiz ve saglam bir cam bardak ya da kavanozunuz var mi? Hah, tamam, o zaman oklavaya bile gerek yok. Bizim evde oklava yok nitekim. Biraz da bardagi unlayip,  hamurdan aldiginiz ceviz kadar yumrulari acmaya baslayacaksiniz. Belki ilk kez hamur aciyor olabilirsiniz; sorun degil. Bu hamur, bu ekmek hata kaldirir. Sadece aklinizi ve ruhunuzu ona verin. Actiginizda elde ettiginiz seklin ille yuvarlak olmasi gerekmez. Birakin yamuk olsun, dogasina daha uygundur. Bir kac milim kalinliginda olsun. Incecik, kagit gibi olmasi da sart degil. Yagsiz tavaya koyun, biraz bir yüzünü pisirin. Kabarciklar olusup ekmek orasindan burasindan kabarip poflamaya baslayinca kontrol edin altini, tamamsa cevirin simdi diger taraf pissin. Baslarda yavas gidecek pisirme isi, sonra hizlanacak tava isindikca. Siz bir taraftan digerlerini acmaya devam edin. Bizim evde ekmegin mayalanmasini bekleyecek zaman yoksa yapilir, cok sevilir. Bu islerden hic anlamiyorsaniz bile cekinmeyin, deneyin. Oglumun eline verdim kac kez bir tutam hamur ve bir bardak. Sonuc yasi icin fena degildi. Ince motorik beceri gelisimi icin de iyidir. 2 yil önce o zaman 7 ve 11 yasinda olan iki yegenimle birlikte yaptik. Cok eglenmis, üzerine kendi istedikleri sekilleri cizmislerdi bir de catalla. Cocuk oyunu kelimenin iki anlamiyla da...

Bazen aksam haberlerinde felaket bölgelerinin görüntüleri düser ya ekranlarimiza. Sel baskini, deprem ya da insan elinin yol actigi felaketler. Bir cuval un düser yardim kamyonlarindan insanlarin paylarina. Eskiden sehirli kadin gözüyle bakarak "bu insanlar simdi bu unla ve sadece bu unla basbasa ne yapacak?" derdim. Kendimi onlarin yerine koyar ve ne yapacagimi bilemezdim. Simdi biliyorum. Temiz su ve atesim varsa , karni doyar ailemin. 

Daha önce de yazdim kac kez. Kendi kendine yetebilmek önemlidir ve kritik bir adimidir sadelesmenin. Cagdas, kendine güvenen, özgür kadinin/erkegin profilini, malum kadin, erkek, stil, tasarim, vs, vs dergilerindeki tam sayfa reklamlarin manken bakislarinda aramayin. Konformizmin dibine vurmussaniz, gerektiginde sokaga bir dakikada cikamiyor ve hatta elinizdeki tek malzeme un ve su iken karninizi nasil doyuracaginizi bilemiyorsaniz, neyinize güveniyorsunuz ve neyin özgürlügünden bahsediyorsunuz Allah askina?

Bak, gayet de akilli uslu baslamistim, sonunda yine nereye vardi bu yazinin sonu...