"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




çocuklu basit yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuklu basit yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Eski gömlekleri atma

Eskimis gömlekleri atma!
Bir iki fikrim var.

1.fikir: Bir ay kadar önce sincabin anaokuluna bir slayt gösterisine davet edildim. Anaokulunda cekilen fotograflar normalde cocuklarin haklarinin korunmasi amaciyla velilere verilmiyor (Velilerden biri bir grup fotografini alip internette yayinlayabilir, oysa gruptaki cocuklardan bir digerinin velisi bunu tercih etmiyor olabilir vb. vb.) Sincap genellikle anaokulundaki gündelik yasamdan pek bahsetmedigi icin merakla gittim bu gösteriye. Nitekim "bugün ne yaptiniz?" soruma rutin "ahhgh! hicbir sey!" diye yanit verdigi günlerden birinde üst kattaki kreatif atölyede bir siraya kurulmus, ilginc bir deney yaparken cekilmis bir fotografta gördüm yaramazi :) Neyse, lafi uzatiyorum bak yine. Kreatif atölyede cekilmis bir diger fotografta etüde gelen ilkokul cocuklari görülüyordu. Fotografi görünce gülümseyip "Hah! Aklin yolu bir iste!" demeden duramadim. Cünkü hepsinin üzerinde, giysileri kirlenmesin diye giydikleri birer önlük vardi ve bu önlükler aslinda birer eski erkek gömlegiydi. Tersten giyilip sirttan iliklenmis :)

Ben de daha bir iki ay önce bahar temizligi yaparken giysi dolabimdan cikan eski bir gömlegimi (o kadar cok ve severek giymistim ki, dirsek kismi adeta eriyip yirtilmisti, giyme imkanim yoktu artik) atmayip saklamistim. Sonra resim yaptigimiz bir gün sincabin üzerine koruyucu bir sey ararken aklima gelmisti bu gömlek.O günden beri "sincabin suluboya yaparken giydigi önlük" rütbesine terfi etmisti. Cünkü evet, itiraf ediyorum, ben piyasada elisi önlügü niyetine satilan o musamba gibi seyleri almadigim gibi, ketenden elisi önlüklerini de cok pahali bulup almamistim.  Iyi ki almamisim :)

2. fikir: Bir yil kadar önce bir gün sincap gelip "anne, ben doktor cantasi istiyorum" dedi. Anaokulunda o siralar severek oynadiklari bir doktor cantasi vardi. Icinde steteskopu, hemsire kepi, doktor önlügü, ilaci, siringasi vb.ile tam tesekküllü olarak piyasada satilan bir oyuncak bu. Fakat gidip de aynindan bir tane satin almak, basit yasamanin şanına yaraşmaz be cocugum :) Nasil ki bakkal dükkanimizi kendimiz kurduk, doktor cantamizi da kendimiz yapacaktik tabii ki... Sincabin dogdugu sirada hastaneden verilmis, icinde uluslararasi bir bebek bakim ürünleri markasinin numuneleri bulunan beyaz el cantasi gibi bir sey vardi evde. Numuneleri tabii ki kullanmamis, ama cantayi saklamistim :) Icine boyuna asılan türden ve yine bir telekomunikasyon firmasinin armagani olan anahtarligi koyduk, steteskop niyetine. Suruplerin icinden cikan türden ignesiz bir siringa, sakiz kutularindan biri (ilac kutusu niyetine), büyük halasinin armagan ettigi oyuncak bir cep telefonu (bizim doktor sagi solu aramayi seviyordu)  veee bir doktor gömlegi... Benim eski, artik yakasi asindigi icin giyemedigim ama bembeyaz bir is gömlegim :) Vakti zamaninda ben 36 bedenin icine girebilirken almisim, yikandikca hatta biraz daha da cekmis; kisa kollu. Etekleri sincabin dizlerinden biraz yukarida kalan, kollari dirsegine hafifce yaklasan, ideal bir doktor önlügü oldu :) Üstelik katlaninca "doktor cantasi"na da sigiyor :) O kadar cok oynadik ki, bu canta ve icindekilerle... Doktor-hasta rollerini degistikce hem sincap giyebildi gömlegi, hem ben :)

Dr. Sincap is basinda...
Elinde telefon, eczaciyi (yani beni) ya da "yemekci"yi (yani beni) ariyor :)
Hasta icin (yani ben) siparisleri olacak... 

Laf eski gömleklerden acilmisken, senin de var mi onlara yeni bir hayat verecek fikirlerin?

Cuma, Temmuz 13, 2012

Büyümenin sınırlarını ret

Bu olay haftasonu oldu fakat 'bölük pörcük'üme yazmayi unutmusum.
Unutmak istemeyecegim, harika bir diyalogdu :)

Dogumgününde aldigimiz o minik parcali ve temali 5 yas legolarini ceza olarak kaldirmistik. Cünkü büyük yaramazlik yapmisti sincap. Haftasonu cezanin kalkacagindan ümidini keserek, 2 yasinda alinmis eski, büyük parcali legolarini cikardi ortaya. Baba televizyon seyrediyor, galiba ben de. Sincap da legolarla bir seyler insa etmeye calisiyor.

Sonunda tam upuzun, yüksekce bir kule (ya da füze, ya da kale, kimbilir?) insa etmeyi basarmisti ki, bize göstermek icin elini actiginda küüt! diye yere devrilip parca parca oldu. Sincap da kızgınlıkla yaygarayı basti tabii ki.

Tam agzimi acip "e, taban kismini biraz zayıf ve dengesiz insa etmissin, temel önemlidir" diye bıdı bıdılanacaktım ki, hazır cevap babanın yanıtı benden önce geldi:

"Ama oglum, 'Der Wachstum hat immer eine Grenze' " (Büyümenin daima bir sınırı vardır)

Bu yerinde bakis acisi sebebiyle insaat mühendisi kılıklı cümlemden vazgectim ve o kadar cok güldüm ki, sonunda kendisine ve yıkılan kulesine güldügümü iddia eden sincap gelip hıncını benden cıkardı. Haftayı kolumda büyümenin sınırlarını reddeden sincabin tırnak izleriyle gecirdim.

Asıl bu sincabın legodan kule degil de, küresel ekonomi insaa eden versiyonu var ki, onun ayak izleri yaninda sincabin tırnak izleri solda sıfır kaliyor.

Salı, Temmuz 10, 2012

Bölük pörçük

Prolog:
Gectigimiz iki Pazar gününden izlenimler yazmak istiyordum aslinda. Ama akmiyor. Anahtar sözcükleri gerceklestikleri sırayla degil, aklıma geliş sırasıyla yazayım. Altina izlenimleri ve olanları not edeyim. Bölük pörçük olsun. Sen onları sıraya dizip, birleştir , bir hikaye kur kendince. Al, senin hikayen olsun.

Çörekotu:
Tohumlarini etrafta sacmadigim pek bir yer kalmadi herhalde. Önümüzdeki yil etrafta acmis çörekotu cicekleri görürsem bahçıvanı benim :)

Yeşil Ekonomi:
Aslında müdahaleci ve korumacı anne rolünü sevmiyorum. O yüzden örümcek aginda mümkün oldugunca yalniz birakiyorum sincabi. Kendi kendine kesfetsin tırmanmanin inceliklerini, dere boylarında tırmanmayı öğrenen eski köy çocukları gibi. Bu yüzden elime bir kitap alıp parkın sincabiyla, bizim sincabin arasında duran banka oturuyorum. Bugünlerde elimdeki kitap Yesil Ekonomi. Cok yeni yayinlanmis bu kitabi bir arkadasim ilgimi çekecegini düsünerek göndermis. Elimde fırından yeni çıkmış taze ekmek tutar gibi tutuyorum :) Henüz çok başlarindayim ama Türkçe'de bu konuda okunacak fazla kitap olmadığını sanıyorum; tavsiye ederim.

Sağanak yağmur:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Inanilmaz bir saganak yagmur basladi. Öyle bir indirdi ki, ormanin orta yerinde ne kacacak yerimiz vardi, ne de yanimizdaki semsiyeyi acabildik. Göz göre göre yola devam etmistik. Göz göre göre islandik. Hayatimda bir yagmurun altinda bu kadar islandigimi animsamiyorum. On dakika sonra iğne başı kadar kuru yerimiz kalmamisti. Eve dönene dek yarım saat boyunca aralıksız yağmur yedik. Bir ara bir köprü altına denk geldik. Pek cok bisikletli yagmurun gecmesini bekliyordu orada. Esime "Bundan daha fazla islanamayiz ki, neyi bekliyoruz? Hic olmazsa yürüyelim de üsümeyelim" dedim :) Eve vardigimizda sırılsıklam ama temiz ve mutluyduk :) Kendimi  ruhumun ince kivrimlarina dek yıkanmış hissettim :) Hele sincap... Bir Huckleberry Finn gibi yagmurun altinda kosturmasi aklimdan hic gitmeyecek. Umarim o da hic unutmaz. Unutulmayacak deneyimlerdendi. Ertesi gün felaketleri seven bulvar gazetelerinin birinde, Almanya semalarinda haftasonu 150.000 simsek ve yıldırım çaktığını, ölü ve yaralilar oldugunu okudum.  Kimse bizden bahsetmiyordu tabii ki... Fakat yine de dogada yıldırım carpmasindan korunma üzerine biraz okudum. Bir ara yazayim onu da.

Sincap:
Bu bahsedecegim bizim evin sincabi degil, parkin sincabi :) Oturdugum bankin  hemen arkasindaki huş agacındaydi. Tıpır tıpır ayak seslerini duyunca dönüp baktim. Sadece bir kac metre ötemdeydi. Benim sincabi da cagirdim. Sessizce izledik bir süre. Agactan indi, yerden findik ya da ona benzer bir sey buldu. Hemen önündeki filbahri çalısına tırmandı. Orada keyifle kemirmeye basladi. Bizim sincap rahat durmadi tabii. Ayagini hizla yere vurup kacirdi sincapcagizi. Zavalli yedigi yemisi firlattigi gibi firladi agacin üstüne. Az sonra tepemizdeki ihlamur dallarindaydi. Bir dakika sonra ilerideki gürgen agacinda. Biraz sonra da cikip gitti hikayemizden. Fakat hayalimde yoluna devam etti; bütün sehri agaclarin üstünde bir uctan bir uca katetti. Aklıma Italo Calvino'nun "Agaca Tüneyen Baron"u geldi... Ve Anadolu'yu meşe agaclarinin üzerinde bastan basa kateden eski zaman sincaplari...

Örümcek ağı:
Sincabin ögretmeniyle yaptigimiz rutin görüsmede bana kaba motorikte biraz geri oldugunu söyledi. Spor salonunda bazi tırmanma, inme çıkma hareketlerini yaparken çekingen ve korkak davranıyormuş. Ben de bir süredir benzer izlenimler icindeydim. "İnce motorik...ince motorik ..." derken oğlanın kaba motoriğini ihmal etmisiz :D Haftasonlari cokca gittigimiz bir parkta ikimizin adını "örümcek ağı" taktığı bir oyun aleti var. Ağ gibi döşenmiş sıkı ve çok sağlam halatlardan oluşuyor. Dikkatle üzerinde yukarı dogru tirmaniliyor. Asagidaki fotograftaki gibi bir sey:

Photo by nachtSonnen

  Dedim ki "Senin kayaktan kaydigin yeter artik, kayma becerin on üzerinden on. Biraz da su örümcek ağında oynayalim". Bana kalırsa bu aletler oldukca dogal. En azından doğal hareket tarzına ve bir çocuğun doğasına  pek cok baska aletten daha yakın. Bir cok beceriyi bir arada gelistiriyor. Dikkat, koordinasyon, sonraki adimlarini hesaplama, kaba motorik, vb. Sincap baslarda "ama bir adim daha cikamam, ama artık bundan daha yukarı gerçekten çıkamam" deyip duruyordu. Ben de "bu 'yapamam' sözcüğü kadar sevmediğim bir şey yok" diyordum sakayla karisik. Simdi benim elim arkasinda hazir durmak üzere en üstlere kadar cikabiliyor. Onunla beraber ciktigim bu oyuncak benim de hosuma gidiyor. Insan üstünde kendini hafif ve güvenli hissediyor gayet. Alti kum döseli; düsülse bile pek tehlike yok. Pek cok parktaki plastik yiginindan kesinlikle daha güzel, islevsel ve yararli bir güzellik :) Belediyeler duyun sesimi :) Plastik yiginlarinizdan daha pahaliya mal olabilir. Fakat göz boyama amacli  halk konserlerinden bir iki tane  daha az verin, sehrin orasina burasina bir kac "sulu" attraksiyon daha az koyun, bir kac lüzumsuz köprü daha az yapin, oy beklediginiz mahallelerde cocuklara top, balon, bayrak vb. dagitma sacmaligindan vazgecin , maliyetini kesin cikarir :)

Kelebek:
Biz örümcek ağında oynarken ağda bize eslik eden bir arkadas daha vardi:

Photo by Ezio Melotti
   Vanessa atalanta; nam-i diger "Kirmizi Amiral" . Örümcek aginda bizimle beraber o da hopladi zipladi. Sonra bir de arkadasini aldi getirdi. Havadaki danslari görülmeye degerdi. Seklini semalini aklima yazdim. Eve gelince sincabin "Kelebekler Cikartma Kitabi"nda aradim buldum kolayca. Diyordu ki kitapta; Avrupa'da hemen her bahcede görmek mümkünmüs :)

Fırıncılık oyunu:
Sincap oyun parkinin belli bir kösesinde bu oyunu oynamayi seviyor. O  fırıncı oluyor, biz müsteri. Bazen de tersi. Ekmekler aliyoruz, "brezel"ler,"krapfen"lar... Öyle bedavaya ekmek yok. Illa ki sonunda parasini veriyor, para üstünü aliyoruz. "Lütfen"li konusuyoruz, gündelik kücük konusmalarimizi yapiyoruz. Bazen aradigimiz ekmek olmuyor, bazen bozuk paramiz çıkışmıyor. Her şey illa ki gercek yasamdaki gibi oluyor :)



Sarımsak otu:
Bankta oturmaktan canım sıkıldıgında kalkıp etrafimi inceliyorum. Parka gelirken yol boyunca gördügüm gibi sağım solum sarımsak otu dolu. Bu ilginc bir ot. Latince adi Alliaria petiolata. Bildigim bütün dillerde adı "sarımsak"lı. Buralarda erken baharda ilk yetisen bitkilerden biri. Nisan-Temmuz arasi cicek aciyor. Yapraklar kendini çiçeklerden önce gösteriyor. Alt yapraklar botanikçilerin tarifiyle "böbrek şekilli". Üst yapraklar yürek seklinde. Kenarlari yuvarlagimsi tirtikli (Alman botanikcilerin deyisiyle "gekerbt"- Türkce dogru terimi bilmiyorum maalesef). Cicekleri minik ve beyaz.

Photo by Virens

Bitkinin asil özelligi -adından anlaşılacağı üzere- yapraklarının sarımsak tadinda ve kokusunda olmasi. Hep okur ve merak ederdim. Bu yil baharda denedim. Önce çekingen yaklaşarak koklamakla yetindim, özel bir koku alamadım. Sonra elimde ovalayarak deneyince aldım sarımsak kokusunu :) Sonra cesaretlenip tadina baktim. Orman gezilerimizde rastladıkca esime de gösterdim. O hatta denemekte benden daha girisimci oldugu icin sonunda gayet sarimsak kokuyordu :) Eskiden Avrupa'da cok kullanilan bir baharat bitkisiymis. Sonra unutulmus.Antiseptik etkileri varmis. Simdilerde ayı sarımsağı gibi o da yeniden keşfedilip, yabani otlara yer açan mutfaklarda hak ettigi ilgiyi görüyormus. Genellikle ısırganotuyla beraber , onun yetistigi yerlerde yetisirmis. Onun gibi de yayılmacı biraz gözledigim kadarıyla :) Kuzey Amerika'da istilaci (invasive) kabul ediliyormus. Sarımsak otunun sarımsak tadı, gerçek sarımsak bitkisinde oldugu gibi Allicin maddesinden degil, lahana ve hardal ailesinde rastlanan başka eterik yaglar ve maddelerden geliyor. Zaten kendisi de bu aileden. Bu yüzden de sarımsak kokusu gibi kalıcı değil kokusu, hemen geçiyor. Pişirildiginde de kayboluyor. Genellikle salata, pesto, sos olarak tüketmek daha uygunmus bu yüzden.   


Simdi uzun lafın kısası, şunu söylemek istiyorum. Duramadım, kendi kendini etrafa saçar tarzda tohumlarının olgunlaştıgını görünce, onlardan da toplamaya basladim. Bir kacini saksiya ekmeyi düsünüyorum. Sen de bahcede, cevrendeki yabani alanlarda ya da saksida yetistirmeyi denemek icin ister misin? Sarimsak otu kardesligine var misin? Bir mail at ya da yorum gönder, yettigi kadariyla elimdekilerden göndermeye calisayim. Fakat dedigim gibi; yayılmacıdır, uyarmadi deme :)

Sinir otu:
Eşim koşusunu bitirince yer hareketleri yapıyor. Bu sırada çimler üzerinde ne oldugu anlaşılmayan küçük bazı sinekler bacaklarını ısırıyor. Sivrisinek gibi kabartıp kaşındırıyor. Bazen bir hafta sürüyor. Ona sinirotunu ögrettim. Nasıl olsa her yerde var. Sineklerin ısırdığını hissedince hemen etrafinda bulup bacaklarina sürüyor yapraklari. Iyi geliyormuş :) Doğanın dertleri icin çare yine doğada. Derdin hemen yani basinda :)

Bulutlar:
Basimi kaldirip bulutlari seyrediyorum. Basimin üstünden akip gidiyorlar. Bulutlari seviyorum. Kim sevmez ki?


Kurabiye:
Bunu dışarı çıkmadan önce sincapla yaptık. Feride'nin kurabiyesi. Pinar'in keciboynuzuyla ve pekmezli. Saf mutluluk. 5 dakikada bitti, sincap hızımıza şaşırdı. Keza ben de. Parka giderken yanımıza aldık. Sincap ertesi gün anaokuluna giderken beslenme cantasina koydum. "Daha 5 yasinda ve atıştırmalıklarını kendi hazirliyor beyefendi" diye de tipik anne gururlanmalarina giristim bu arada :D

Resim:
Bunu da kurabiyeden önce yaptik :) Sincap ilk dogdugu siralar parmak boyasini kendim üretmek iddiasindaydim. Bir türlü yapamadim. Ya renk yeterince canli degildi, ya da yapiskan bazi bulamaclar elde ettim. Kabus gibiydi. 3 yas civari inadim kirildi; gidip ekolojik oldugu iddia edilen bir markaninkini aldim. Yine de icim pek razi gelmedi; sincaba vermedim, dolap beklediler. Simdi simdi ortaya cikarmaya basladim. Sincap firca kullanarak suluboya gibi resimler yapiyor onlarla. Boyanin yogun dokusunu ve canli renklerini seviyor. Üstelik üc temel renk karisinca gerçek ara renkler çıkıyor ortaya. Arada eline bulasinca dert etmiyorum; cünkü zaten parmak boyasi aslinda :) Bazen sadelik ve dogal annelik siyah-beyaz netliginde olamiyor. Grinin tonlarında yaşıyoruz. Bir yaşında "asla, evden iceri bile giremez!" dedigime,  üc yaşında içimin razı olmadığına, beş yasında memnun oluyorum :) Sincabın yaptigi resimler mi? Onları oturma odasindaki camlı dolabın camlarına yapıştırıyorum. İçlerindeki dağınıklık gözükmüyor, genel görüntü derli toplu oluyor.  Evin dekorasyonu icin anlastigim kücük sanatci hem dogasi geregi cok yetenekli, hem de kurabiyeler disinda herhangi bir ücret almiyor :D

Marion:
Hikayesini bir dergide okudum. Hamburg yakinlarinda bir ormanlik alanda yasiyormus. En azindan 25 yildir. Tam nerede yasiyor, bilinmiyor. Gerçek adı ne, ne zaman doğmuş, nereden geliyor; bilinmiyor. Kendisi de bilmiyormus bunları. Bir kimsesiz cocuklar yuvasında büyümüş. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Alman cocuk yuvalarının durumu malum; ülke zaten geçmişinin bu tatsız sayfalarından biriyle yeni yeni hesaplaşıyor. 12-13 yaşındayken yuvadan kaçmış; Hamburg'da sokak cocuğu olmuş. Köprü altlarında uyumuş, küçük geçici işlerde calışmış. En son birlikte oldugu adam biriktirdiği bütün parasını çalıp ortadan kaybolunca, insanlara bütün güvenini yitirmis. Ormana gitmis. Ne kadar zaman önce, kendisi de bilmiyormuş. Son 25 yildir Hamburg civarindan bir rahiple kontaktaymis. Bazen her gün ararmış, bazen aylarca aramazmış. Her zaman bir telefon kulübesinden... Agactan düsüp yaralandiginda rahip ona bir cep telefonu teklif etmis acil durumlar icin. "Cok yakın ve cok fazla kontrol" gerekçesiyle reddetmis. O kadar yabaniymiş ve toplumdan o kadar korkuyormus ki, telefona rahibin karısı çıktığında bile hemen kapatırmış eskiden. Simdi onunla da havadan sudan konustugu oluyormus.

Bende doğa iyi bir ögretmen olmanin yaninda, olaganüstü bir şifacıdır  izlenimi vardi hep. Örnegin en tatsız günlerde bile bulutlara bakiyorum, ıhlamurları kokluyorum, karatavuklarin ötüşlerini dinliyorum ve günüme tat geldigini hissediyorum. Dışarıda olmak iyi geliyor. İyi de Marion neden iyileşemedi? 25 yıldan fazla zamandır başını otlardan bir yastıga dayadığı, rüzgari dinleyerek uyuduğu, kuş sesleriyle uyandığı halde, Marion neden iyileşemedi? Insanlığın açtığı bazı yaralar bu kadar mı derin?

Ihlamur toplayıcı:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Yolun biraz ilerisinde bisikletini durdurmus,  bir agactan bir seyler toplayan genc bir kadin gördük. "Ne topluyor olabilir?" dedim. "Fındık, tabii ki" dedi esim. "Olamaz, fındıklar daha olmadı ki" dedim. Yanindan gecerken merakla baktim. Ihlamur topluyordu. Bir seyler toplarken cevremdekilerin tepkisinden yana hafif bir huzursuzluk hisseden ben, kadinin yüzünde de ayni huzursuzlugu okudum. Nasil ki koşucular birbirinin kardeşidir ve yolda birbirlerini tanimasalar bile selamlarlar, bence toplayıcılar da birbirinin ruh kardesidir ve tanışmasa da selamlaşmalıdır :) "Merhaba" deyip gülümsedim bu yüzden kadına :)  Biraz uzaklaşmıştık ki, eşim "Ne topluyordu? " diye sordu merakla. "Ihlamur" dedim. "Durup biz de toplasaydık ya" dedi. Bence toplayıcı kardeşler birbirinin hasadina engel olmamalidir :) Ayrica ne icin topladigini bilmiyorduk ve her ihlamur türü caya uygun degildir. Bunu bir kac yil önce amcamdan duydum. Sanırım oturup bir de ihlamurlarin nasil ayirt edildigini calissam iyi olacak.

Kayın:
Ormandan getirdigim kücük kayin yavrusunu anımsıyor musun? Iri ve parlak kotiledon yapraklari vardi. Gercek yapraklarini daha sonra vermisti. O zaman anlamistim kayin yavrusu oldugunu. Sadece bir çift yaprak verdi. Onlar da bir süre sonra sararmaya basladi. Anladım. Ormanın çocugu saksıda zorlaniyordu elbette. Epeyce zaman yeni bir yaprak daha verebilir mi diye gözledim. Vermedi. Pencere kenarindaki saksilarda kuru yaprakları toplarken onunkini de aliverdim bir gün. Tek gercek yapragiydi. Kotiledon yapragi kendi basina kalakaldi. Ve benim kısıtlı botanik bilgimce, kotiledon yapraktan gerçek yaprağa geçememis bir bitkinin işi bitiktir.

Öyle değilmiş :) Kotiledon yaprakların dibinden ve koparıp aldığım eski yaprağın kıyısından, bir değil, iki yeni  yaprak sürgünü veriyor bugünlerde. Şaskınlıkla, hayranlıkla, aşkla seyrediyorum. Doğa ki, kotiledon beşiklerde alınmış "onmaz"  yaraları bile iyileştirir. Giden birken iki, ikiyken beş verir hem de. Iyileş Marion, mümkündür!

Epilog:
Ya yasam da önümüze anahtar sözcükleri ve bölük pörcük hikayeleri koyuyorsa böyle.
Ya biz aralarindan secip secip bir ipe diziyorsak, kendi hikayemizi yaziyorsak.
Ya sonra yazdigimiz hikayeye bakip bunu ben secmedim, benim sucum degil, bu haksizlik diyorsak. 

Pazartesi, Haziran 25, 2012

Çayır mürdümüğü, hayran olunası başka mekanizmalar, yolda oynanan oyunlar

Dün sincapla gec saatte bir yürüyüse ciktik.

Sincap bu tür yürüyüslerde genelde ya kovalamaca ya da saklambac oynamak ister; biz de ona uyariz. Dün yorgundum, ikisini de canim istemedi.  Bu aralar nehir kenarinda bin türlü bitki koyun koyuna yetismekte ve  insan dikkatle bakinca bir sürü kesifler yapiyor. Aklim bitkilerde oldugu icin ona dedim ki; "Gel, daha önce hic oynamadigimiz bir oyun oynayalim".

Almanya'da adi  "Ich sehe was du nicht siehst, und das ist..." olan bir oyun var. Türkce'si "Senin görmedigin bir seyi görüyorum ve bu..." . Sanirim her kültürde vardir bu oyunun bir benzeri. Özellikle yolda giderken oynanir. Biri cevrede gördügü bir seyi rengi ya da sekliyle tarif eder. Digeri de onu bulmaya calisir. Biz bu oyunu genellikle Wimmelbuch'lara (ince ince cizilmis yüzlerce detayin oldugu resimli cocuk kitaplari) bakarken oynariz. Ilk kez yollarda, doga icinde oynadik.

Ben hep ciceklerden sectim bilmecemi. "Senin görmedigin bir sey görüyorum ve bu beyaz" , "..ve bu pembe" dedim hep. Sincap buldugunda da "evet, dogru, civanpercemi, degil mi?" diye adini söyledim bitkilerin. Bir tasla , iki kus :)

Kendime bilmece edecegim bir bitki ararken öbek öbek birbirine karismis bitkilerin arasinda bir sey dikkatimi cekti. Bu aralar Lathyrus'lar cicek acma  döneminde. Bazilari hatta yavas yavas tohuma döndü bile. Bu yüzden algim onlara gayet acik. Lathyrus türlerinin cevrelerindeki diger bitkilere ya da nesnelere tutunmak icin kullandiklari , -üzüm asmasinda oldugu gibi- kivrilan uzantilari var. Iste ot öbeklerinin arasinda bir an onlardan görünce durup dikkatle incelemeye basladim. Yapraklari da orada bir Lathyrus oldugunu söylüyordu bana. Ama asina oldugum mor-pembe cicekler yerine sari cicekler vardi :) Iyice inceledim ve ilk kez sari cicekli bir Lathyrus gördügümü farkettim.

Photo by Carl Bullock
"Ama gercekten var mi sari cicekli bir Lathyrus?" diye merak ederek geldim eve. Hemen baktim; evet varmis :) Lathyrus pratensis. Baska sari cicekli Lathyrus'lar da var. Ama benim gördügüm buydu. Internette Lathyrus türlerine Türkce "Burçak" dendigini okudum. Ama "Mürdümük" de deniyormus. Eger dogruysa, bunun adi da "Çayır burçağı" ya da " Çayır mürdümügü" olmali. Bilmiyorum, ne derece dogru. Biz simdilik bunlardan birini kullanmaya devam edelim.

Çayır mürdümügünün  (ve dolayisiyla bütün Lathyrus türlerinin) cicekleri de , ayni cayir adacayinda oldugu gibi acilir kapanir mekanizmaliymis. Sadece büyük arilar ve Bombus'lar acabilirmis kapisini :)

Yeri gelmisken, Lathyrus türlerinin tohumlarini etrafa yayma mekanizmalari da ilginctir. Kendileri Baklagiller ailesinin bir alt cinsini olusturduklarindan, tohumlarini bakla benzeri kapsüllerde büyütürler. Tohumlar yeterince olgunlastiginda, hava cok sicaksa ya da birileri gelip gecerken carpmissa, kapsül kendiliginden acilir. Ama öyle efendi efendi acilmaz. Helezoni bir hareket yaparak acilir. Bu hareket icerdeki tohumlarin ivmelenerek dört bir yana hizla sacilmasina yol acar.  Doğa şansa inanmaz, işini sağlama alır :) Hatta rivayet odur ki, bazilari burada kapsülünden bir firladi mi, nehrin öte tarafindaki sahalari, bazilari da komsu ülkeleri bulurmus :) Sincapla yazin sicak günlerinde yürürken, komsu bahcelerden disari sarkmis mürdümük tohumlarina elimizle "tik..tik" vurmayi, tohumlar etrafa saçılınca da "a..ha..ha..haa" diye kahkalar atmayi severiz. Bilmem ki, şu cocukları çayıra salmak varken, ne diye eve tıkıp legolara boğarız?" :) 

Lathyrus'um, mürdümüğüm, burçağım,
Her adınla, her şeklinle, her renginle güzelsin.
Seviyorum seni be! :)

Çarşamba, Haziran 06, 2012

Benim ek(me)digim haseki küpeleri, maka çeksın sedesi, yalnizlastiran kalabaliklar ve bilumum diger seyler

Aklima ne eserse ondan bahseden, lafin lafi actigi bir yazi yazmak istiyorum yine. Eskiden, Malta günlerinde böyle yazilari cok yazardim. Sonra yazilari daha iyi kategorize etmek kaygisiyla :) pek yazmaz oldum. Fakat bugün iste öyle bir gün. Yazacagim. Eger eski okuyuculardansan, simdi, tam su anda ne yapman gerektigini biliyorsun. Gidip bir cay, kahve, mesrubat, meyve suyu, dondurma ya da frigo alma zamani :) Acele etme, ben beklerim, zamanim cok :)

...

Bu aralar buralarda yaza gectik denebilir. Bahcelerin ve doganin dokusu Nisan'dan bu yana sürekli degisiyor. Ilgiyle izliyorum ben de. Daha bir ay önce nehir kenari öbek öbek karahindibalarla kapliydi. Oysa gecen haftasonu ayni yoldan yürürken cevrenin Anthyllis vulneraria (Wundklee/Kidneyvetch/Coban gülü) ile kapli oldugunu gördüm saskinlikla. Karahindibalardan eser yoktu. Aralarindan cikan ve henüz tam ne oldugunu cözemedigim bir bitki (Salvia pratensis / cayir adacayi oldugunu saniyorum) mor cicekleriyle tabloyu tamamlayiveriyordu.

Bu bahar nehir boyunda yaptigim yürüslerde bol miktarda tohum "serptim" :) Bazilari üstelik gercekten ekmelik degil, serpmelik tohumlardi. Kelebek ve arilari kendilerine cekip besleyecek, biyolojik cesitliligi destekleyen tohumlar. Fakat su ana kadar gerilla bahcivanligimdan aldigim bir sonuc yok diyebilirim. Benim tohumlardan cikmis olanini görmedim. Cok önemli degil gerci. Ektiklerimin her zaman bu iklime ve bu topraga ait olmadiklarinin farkindaydim. Ayrica bazilarinin cevredeki kurda kusa yem oldugunu saniyorum ki, eh, cevredeki canlilari beslemek de az erdemli is degil :)

Bir arkadasim gerilla bahcivanlikta cimlenme oranini arttirabilmek icin tohum toplarinin kullanildigindan bahsetmisti. Bu fikir -henüz uygulamaya gecmemis olsam da- hosuma gidiyor. Hatta gecen gün baska bir sey ararken Alman Greenpeace'in online dükkaninda bu amacla hazir tohum toplari satildigini gördüm. Ben herhalde evde yapmayi tercih ederim. Fakat yine de bahsedeyim dedim.

Gerilla bahcivanlikta dikkat edilmesi gereken önemli bir sey var. Ben hatami yaptiktan sonra farkettim. Cocuklarin cok oynadiklari yerlere zehirli bitkiler ekilmemeli. Sincapla gittigimiz parklardan birine o günlerde cebimde tohumlari olan bir tür Lathyrus ekmistim. Sonradan aklima geldi zehirli oldugu. Elbette cocuklar parkta her gördügünü agzina götürmüyor. En kücüklerin ise anne-babalari var baslarinda. Yine de rahatsiz edici bir duygu. Devaminda kontrolümüzün disinda olan yerlere bir tohumu ekiyorsak, bu tür seylere dikkat etmeli.

Bu arada ilginc bir sey yasadim gecenlerde. Sincaba bisiklet sürmeyi ögrettigim sahadan bahsetmistim. Bu "saha"  sehrin eski futbol stadyumunun tam karsisinda tahminen belediyeye ait bos bir arazidir. Belediye futbol karsilasmalarina gelenler icin bir tür park yeri olarak bos birakmis orayi. Fakat öyle asfalt dökmece, park yerlerini özel sekillerde ayirmaca, kapiya giris-cikisi kontrol eden müdür kilikli bir amca yerlestirmece ve hatta bilet kesmece gibi yurdum insanina özgü islere girismemis. "Buyrun size tassiz, camursuz, dümdüz bir saha; bildiginiz gibi organize olun" demis araba sahiplerine. Futbol karsilasmalarinin olmadigi günler zaten bostur. Simdi sehrimizin futbol takimi lig atladi ve bunun serefine sehrin uzak bir yerine ultra-modern bir stadyum yapildi ya, haftasonlari bile bos saha. Köpegini egitmek, cocugunu oynatmak, bisiklet calistirmak, hobisi oldugu üzere model ucak ya da ucurtma ucurmak, kendince spor yapmak isteyenlere kaldi saha. Biz de bazen haftasonlari gideriz. Sincap hoplar ziplar, babasiyla saklambac oynar, ben piknik örtüsüne uzanip bulutlari seyrederim, hafif bir piknik  yapariz. Ortadaki bos alanda sadece civanpercemi, sinirotu, karahindiba gibi öncüler yetisir. Sınır olsun diye cevresine dikilen cali ve agaclari epey uzun zamandir bir ders gibi calistim, sayayim efendim: Iki ayri tür akcaagac, mese, ihlamur, yabani gül, kusburnu, akdiken, kizilcik (tahminime göre iki ayri cins hem de), yabani kizilcik, cakal erigi, hicbir bakim olmadan harika elmalar veren bir elma agaci, sögüt, kavak (asirlik bir anit agac). Daha bir kac tane daha var, unutmusum ne olduklarini... Agaclarin altina dogru baska hicbir yerde görmedigim ve nereden geldiklerini bilmedigim ilginc sukkulentler yetisir. Iste böyledir bizim sahamiz.

Fakat konuyu cok dagittim, orada gördügüm ilginc seyden bahsedecektim. Bu ay sincaba bisiklet calistirirken  sahanin belli bir kösesinde haseki küpeleri gördüm. Yanyana üc ayri renkte... Sasirdim. Cünkü haseki küpeleri ya bahcelerde olur, bahcivan ekmistir; ya da bahce duvarlariyla kaldirim arasinda kendiliginden biter,  bahceden tohumu sicramistir. Böyle nispeten sahipsiz, bakimsiz, yari dogal bir alanda bence durup dururken haseki küpesi yetismez. Önce "aa, bak birisi gelip buraya tohumlarini sacmis demek, ne hos" dedim. Demek benim gibi bir haseki-küpesi-sever sahayi ziyaret etmis...

Sincabin bisikletinin arkasinda kostururken aklim bana bir oyun oynamaya basladi yalniz. Bu ciceklerin renkleri... Ayni benim gecen yil  orda burda görüp tohumlarini topladigim ciceklerin renkleri... Iki ayri ton mor ve bir pembe. Gecen yil epey bir süre o tohumlar cebimde gezdi durdu. Ve gecen yaz kimbilir kac kez buraya gelip oynadik sincapla. Ve ben de "hadi, birazcik gerilla bahcivanciligi oynayayim" demeden önce bile bazen cebimde benimle dolasan tohumlari saga sola serperdim. Simdi ben bu tohumlari gecen yil bu sahanin bu kösesine serpmis, sonra da unutmus olabilir miyim? Olabilirim gibi geldi bana.

Cok komik bir durum, kabul ediyorum.  Sahanin o kösesinde durup haseki küpelerine bakiyorum. "Benim-ektigim-ama-baskasinin-ektigini-sandigim-cicekler" cercevesine yerlestiriyorum onlari, hosuma gidiyor :) "Baskasinin-ektigi-ama-ben-ektim-sandigim,-sahiplendigim-cicekler" cercevesine yerlestiriyorum. E, bu da hosuma gidiyor :) Böyle mülkiyetin bulaniklastigi, senle benin eylemlerinin birbirine girdigi, olabilirle olmusun birbirine esit durdugu tuhaf bir durum. Karnimda tuhaf bir hafiflik, yüzümde bir gülümsemeye yol aciyor, benim ekip de benim ekmedigim haseki küpeleri :)  Emin oldugum tek bir sey var: Kim ekmis olursa olsun, bu yil, bu üc arkadasin tohumlarindan birazini toplayip saklayacagim :)

Biz iste böyle artik kullanilmayan bir stadyumun eski park yeri olan sahamizda oyalanaduralim; dünya baska türlü dönüyor. Sen de farkinda misin, bilmem; Ukrayna ve Polonya'nin ev sahipligi yaptigi Avrupa Futbol Sampiyonasi yaklasiyor. "Haberleri bile takip etmezken nereden haberin oluyor bakiim bunlardan?" diyeceksin simdi. Etrafima bakiyorum. Iki ay önce Endonezya'ya giden bir arkadasim dayisinin özel siparisi olarak Alman milli takiminin resmi tisörtünden alip götürdü. Bana kalirsa polyesterden, uyduruk bir tisörte 70 Euro civari para verdi. Gecen aydan beri okul yolundaki gazete bayiinin önünde büyük hareket var. Cocuklar öbek öbek toplasip heyecanla bir seylere bakiyorlar. Dikkatle izleyince farkettim. Sayfalarinda sampiyonaya katilan takimlarin  bulundugu kücük defterlere heyecanla gazeteciden aldiklari futbolcu kartlarini yapistiriyorlar. Arada cift cikan olursa birbirleriyle degistiriyorlar. Bildigin kart biriktirmece-diger cocuklarla degistirmece oyunu. Fakat gazetecinin önündeki cöpün bu kartlarin dis jelatinleriyle dolup  tasmasindan anladigim kadariyla bugünlerde epey cocuk harcligi bu kartlara harcaniyor ve  gazeteci teyze  bu "kücük oyun" dan epey para kazaniyor.

"Bu kücük oyun" herkesin agzini sulandiran bir is haline gelmis tabii ki coktan. Bu islere en uzak durmasi gereken alternatif yasamin kalelerinden, Alman "Reformhaus"larindan birinden bir mektup aldim iki gün önce.  Sampiyonanin serefine bu ay magazalarindan bir kerede 11 ürün birden satin alirsam yüzde 11 indirim yapacaklarmis :) Üsenmesem "kendinizden utanmalisiniz!" diye bir mektup yazacaktim. Fakat kendime göre isim gücüm var.

Futbolla bir derdim yok. Cocukken mahalle arasinda kurdugumuz kizlar takiminda ben kaleci olurdum. Fakat sanat ve spor gibi insanin yüregini pir pir ucuran seylerin bu kadar ucuz ( ya da bu kadar pahali) ticaret malzemesi yapilmasina kiziyorum. Bu tür organizasyonlari düzenleyebilmekle baslari göge erdi zannedenlerin kücük ülke psikolojisine kiziyorum. Al Azerbaycan Erovizyon'unu, vur Ukrayna-Polonya Futbol Sampiyonasina... Oyalansin diye agizlarina bir parmak bal calinmis cocuklar gibiler.

Gazetecinin önündeki cocuklara gelince, onlar zamanlarini kendileri futbol oynayarak, ya da baska türlü bir spor yaparak gecirmeliydi bence. Ya da etraftaki agaclarin yapraklarini incelemeliydi, ya da nehir kenarinda böcek avlamaliydi. Ya da cok ciddiyim, eve gidip "Tom Sawyer'in Maceralari"ni falan okumali ya da pul koleksiyonu yapmaliydi. Evet, kulagina cok sıkıcı geliyor olabilirim. Fakat bence hakliyim. Bu konuyla ilgili derdimi daha nasil anlatabilirim diye düsünüyordum daha gecenlerde. Gözüm sincabin tisörtüne takildi. Gecen yil indirimde bulmustum, hem de organik pamukludan mi yapilmisti, öyle bir sey. Pek düsünmeden almistim. Ilk kez bu yil giymeye basladi. Su asagidaki fotografta anaokulunun bahcesindeki kum havuzundan toplayip getirdigim icin toz toprak icinde olan sincabin üzerinde görülüyor. Edecegim bir araba dolusu lafin özetidir:

"Soccer is simple, but it is difficult to play it simple"

Sincabin simdilik olan bitenden haberi yok tabii ki. Gazetecinin önündeki öbek öbek cocuklardan birseylerin döndügünün farkinda. Fakat bir sonraki futbol sampiyonasina dek gözünün acilmayacagini saniyorum. O zaman isim zor. Cünkü kendileri kücük, etkileri büyük rakiplerim var benim: Arkadas cevresi.

Simdiden nasil da etkiliyorlar sincabi. Gecen gün yemek yerken dedi ki: "Anne bana ma-ka çek-sın se-desi al."

"Duydugumu sandigim seyi duyuyor olamam" diyerek tekrarlattim. Evet efendim,  " ma-ka çek-sın se-desi" istiyormus. "Hani su müzik olan"dan. "Sen nereden biliyorsun onu?" diye sordum. Anaokulunda bir arkadasinin varmis ve o söylemis. Ki bu arkadas sincabin diline "cool" sözcügünü de sokan arkadastir. Beni de yolda yürürken "Aaa! Su mese agacina bi bak! Ne kadar cool! Böylesini hic görmemistim!" diye  konusmak zorunda birakan arkadastir :) Neyse efendim, kirar miyim hic cocugumu? Aldim getirdim Youtube'un basina. "Sana ben" dedim "önce su Michael Jackson'in dedesini bir tanistirayim". Actim, dinledi. "Sonra" dedim, "bir de diger dedesiyle tanis Michael Jackson'un". Tam kapatiyorduk, aklima geldi. "Dur yahu, bir de amcasiyla tanis Michael Jackson'un" dedim. Edindigim izlenime göre en cok amcasini sevdi. Daha ne amcalari var bu Michael Jackson'un, sen dur hele canim oglumcum.

Derdim Michael Jackson da degil, bak acik söyleyeyim. Derdim "o-yapiyor-öyleyse-ben-de yapayim, o-seviyor-öyleyse-ben-de-seveyim, o-aliyor-öyleyse-ben-de-alayim" psikolojisidir. En cok bundan korumak isterim cocugumu. Kendi yapacagini, kendi sevecegini, kendi alacagini kendi secsin isterim. Kendi yasamina, kendi kararlarina egemen olsun isterim. Anladin, degil mi :) Ama yorumlarda bu kismi bir es gecelim, gözünü seveyim :)

Sana ben sincabin okulda kusluk vakti kahvaltisindaki takasindan da bahsetmemistim, degil mi? Arkadaslarindan biri organik kurabiyelerinden birine karsilik "Star Wars" kartlarindan birini vermeyi teklif etmis. Bizimki kurabiyeyi vermis mi vermemis mi bilmiyorum. Vermemis galiba, cebinde kartla falan gelmedigine göre. Böyle zamanlarda kendim gibi üc bes ana-baba bulup özel insiyatif anaokulu kurmadigima cok pisman oluyorum. Burada, büyük sehirlerde cok yaygin. Aileler isi olabildigince kendileri kotariyor, yemekleri kendileri pisiriyor, bahcede kendileri calisiyor, kalifiye olmayi gerektirmeyen isleri kendileri yapiyorlar anaokulunda. Bir kac da egitimli ögretmen buluyorlar kafalarina göre. Evet gercekten, anliyorum ben onlari. Onlardan hicbirinin cocugu 5 yasinda ve Star Wars karti sahibi olmazdi. Organik kurabiyeye karsilik, organik, fair-trade, %85 kakao oranli cikolata falan önerirdi olsa olsa. Himmm... :) (Not: Hayir, Star Wars'a da karsi degilim. Hatta severim. Serinin ilk filmini 6 yasimda bir acik hava sinemasinda seyretmistim. Hicbir sey anlamamistim. Fakat o yaz-aksami-serinliginde-hafifce-titreyerek-ve-cekirdek-yiyerek-film-izleme deneyimi var ya, dünyanin bütün Star Wars kartlarini getirsen, degismem.)

Bazen bana "basit yasamak zor degil mi?" diye soruyorlar. Cocuk yetistirme kisminda biraz zorlanmiyorum desem yalan söylemis olurum :)

Simdi bi kücük sey kaldi. Bunu ne araya sıkıstıracagımı bilemedigim icin böyle öksüz cocuk gibi baglamsiz bir paragraf olacak kendisi. Ormana gittigimizde farkettim. Kalabaliklar bizi cok yalnizlastiriyor,biliyor musun? Sokakta yanindan gectigim ama tanimadigim insanlara nadiren selam veriyorum. Bir merhaba demem icin her gün ayni saatte ayni kösede karsilasmamiz gerekli (örnegin gazeteci teyze, örnegin yürümeyi ögrenen o bebegin annesi, vb), yine de bir asinalik gerekli anlayacagin. Ormana gidince henüz girise yakin patikalarda insanlar birbirlerine kisaca bakip hafifce gülümsüyorlar. Daha orada bir seyler degismeye basliyor. Ne zamanki ormanin icine daliyoruz; dakikalarca kimseyle karsilasmadan yürdükten sonra karsidan birilerinin geldigini görüyoruz, durum degisiveriyor. Yanyana gecerken sanki kirk yildir taniyormus gibi samimiyetle selamliyoruz onlari. Ormanin issizliginda bir yabanci sehrin kalabaliginda bir yabancidan daha yakin bize. Kalabaliklar yalnizlastiriyor bizi.

Iste böyle...
Cayin bitti mi? Dur getireyim.
Dilim damagim kurudu, dönüste biraz da sen anlat, ben dinleyeyim :)

Salı, Mayıs 22, 2012

Bir davetiye, bir hazine kutusu, kahve ve kek: Gitmez miyim!

Bu ay aklim daha cok bahar temizligi ile mesgul oldugundan ellerim daha az calisiyor. 3 yil önce bence gayet sade yerlestirmis oldugum oturma odasindaki dolap infilak etmeye hazir bir canavara dönüsmüstü, onu elden gecirdim örnegin. Giysi dolaplarini, bazi cekmeceleri de... Bir de eski not defterlerini, oraya buraya alinmis kücük notlari gözden gecirdim/geciriyorum. Yeni yazilar cikacak bazilarindan, bazilari icinde oturduklari defterler bir yana, zihnimi de coktan terkederek kagit cöpünü boyladi :)

Bu ay sincap ellerini benden daha cok calistiriyor. Normalde Anneler Günü kutlamiyorum bildigin üzere. Fakat zarfini elleriyle süsledigi, "anne" sözcügünü ve en alta adini ögretmeninin yardimiyla kendi yazdigi söyle hos bir davetiye aldim oglumdan; reddetmem imkansizdi :



Böylece yasamimin ilk Anneler Günü kutlamasina katildim. Birbirinden güzel cocuklarin hazirladigi kücük tiyatrolu, sarkili bir gösterinin ardindan oglumun hem bir gün önce hazirlanmasina katkida bulundugu, hem de ikramina yardim ettigi pastadan yedim :) Yine elleriyle hazirladigi su harika hazine kutusunu armagan etti bana :


Anaokulunun günlük raporlarindan biliyorduk hummali bir armagan hazirliginda olduklarini. Ne oldugu bir sürprizdi. Sincabin pembeye boyali ellerle eve geldigi gün agzindan kacirdigi bir sürpriz ;)

Cocuklar, bu dünyanin kendileri kücük, yürekleri büyük bilim insanlari her daim elleriyle kesfetmeliler yasami. Bazen evde sincabi bu acidan istedigimden daha az tesvik edebildigim hissine kapiliyorum. Neyse ki anaokulu var. Anaokulu ögretmenleri olmasaydi ne yapardik?...

Asagidaki film elleri kullanmak ve özel olarak cocuklarin elleri kullanmasi hakkinda...

Salı, Mayıs 15, 2012

Acik hava anaokullari hakkinda...

Cocuklarin her hava kosulunda dogada zaman gecirmesi üzerine Norvec'ten bir örnek:



Iskoc sunucunun saskin sorularina karsilik, "Annelerin 'kücük bebegim disari cikmasin, bugün cok soguk' dedigi bir dünya bize yabanci" dediler gülerek.

"Bugün hava kapali, cocugu disari cikarmadim" diyen Akdeniz annelerini bir duysalar ne derlerdi, bilmiyorum :D

Anaokulunun eksi derecelerde cocuklari geziye götümeye kalkistigi günlerde dilini isirip "Kücük kuzucugum icin cok soguk amaaa!" cümlesini yutan gayet Akdenizli bir anne olarak diyorum ;)

Çarşamba, Nisan 25, 2012

Birikim, yatırım, vb.


Photo by listentoresan

Cumartesi günü ışgın ve ahududulu marmelat yaptim. Işgınin mevsimi, fakat ahududunun degil, farkindayim. Nasil oldu bilmiyorum, yaptim öyle bir delilik. Genelde yari yariya kullaniliyorlar tariflerde. Ben 300 gr. ahududu ve 500 gr. ışgın (ayiklandiktan sonra) ile yaptim (Miktar notlari gelecek yil "nasil yapmistim ben bunu?" dememek icin kendime daha cok). Visne recelini, onun tatlidan cok eksimsi tadini cok severim, cok özlerim. Bu marmelatta onun tadini buldum, eksikligini giderdi. Azicik malzemeden biz bir yana, iki komsuma da birer kavanoz marmelat cikti :) Pazar sabahi kahvaltidan sonra sincabi kavanozdan kasikla marmelat calarken yakaladim :D Gelecek yil biraz daha bekleyip cilekler cikinca isgin+cilek seklini denemeyi daha dogru buluyorum.

Pazar  günü ögleden sonra sincapla yürüyüse ciktik. Hava kapali ve soguktu ama hafta sonu eve kapanmak özellikle sincap icin zor oluyor. Bir önceki Pazar da yagmurluklari giyip yagmur altinda yürümüstük. Ben sincaba cocuklugumda okudugum "Afacan Besler"in de deniz kenarinda, yagmurda yürüyüs yaptiklarini, sonra eve dönüste zencefilli cörek yediklerini anlatmistim. Eve dönünce biz de zencefilli kücük kekler yapmistik :) O yüzden bu Pazar da yagmura ragmen yürüyüse cikmak fikri hosumuza gitti. Su birikintilerinin üzerinden atlamaca oynayarak eve dönerken birden günes acti. Günesin parlattigi yagmur damlalarinin nehire inisini izlemek cok gerceküstü, cok güzeldi. Bir yerlerde bir gökkusagi olmasi gerektigini tahmin ederek ufku taradim; ama yoktu. Neden sonra nehrin diger yakasina gecmemizi saglayan köprüye vardigimizda iki cocuklu bir babanin durmus, benim görmedigim yönde bir seyin fotografini cektigini gördüm. Sasirdim. Burada fotograf makineleri ceplerden nadiren cikar, cep telefonlarinin fotograf cekme özelliklerine nadiren basvurulur cünkü. Cep telefonu ve fotograf makinesi kullaniminda Türkler ve Almanlar arasinda kültürel farklar var; üzerinde yargida bulunmak istemiyorum. "Neyin fotografini cekiyor olabilir?" diyerek merakla arkami döndüm. Nefesim kesildi. Konusamadim. Sincabi da cevirmek icin kolundan tutup cekmem gerekti. Hayatim boyunca gördügüm en gerceküstü, en güzel, en parlak, en keskin renkli, en büyük, en, en, en... gökkusagiydi. Bütün kuzeydogu ufkunu boydan boya kaplamisti. Biraz yukarisinda kücük, silik bir ikincisinin izleri görünüyordu. Etraftaki herkes durmus gökkusagini izliyordu. Eminim sehrin bir cok yerinde insanlar durmus gökkusagini izliyordu. Hayatin  ne kadar anlamli, ne kadar güzel olduguna dair kisacik ama cok degerli anlar bunlar. Kisacikti, bir süre sonra kuzey ucundan itibaren siliklesmeye basladi. Fakat bende bir iz birakti. Dogada her seyin bir sebebi oldugunu ögrendigim icindir ki, simdi "gökkusagi neden var?" diye sormadan edemiyorum kendime.

Gecen hafta yol kenarindaki öbek öbek kara hindibalarin yanindan gecerken sincap birini koparmak istedi. Karahindibalari artik taniyor. Resimli kitaplarinda ya da böyle yol kenarinda görünce gösterip "Bak, aslandisi!" diyor. Almanca adinin (Löwenzahn) tam karsiliginin bu oldugunu söylemistim; o da bu adini kullanmayi tercih ediyor.

Cocuklara cevre bilinci asilarken cicek koparmayi yasaklayan bir anlayis var. Ben pek benimsemiyorum. Ciceklerin nesli cocuklar kopardigi icin tükenmiyor; sucu cocuklara atmayalim. Hele de karahindibalar... Bilirsin ki, ben ölürüm, sen ölürsün, insanlik kendi köküne kibrit suyu döker, karahindibalar ölmez. Bu yüzden sincap "aaa, anne aslandisi bak! bi tane koparabilir miyim?" deyince, "kopar cocugum!" dedim ben ona. Her cocugun elinde karahindiba tutmaya hakki var. Ben cocuklugumda cok kopardim, hatta cicekci  olup alip sattim oyunlarimda. Bugünkü durumum malum :)

Karahindibayi alip eve getirdik. Bir bardakta suya kavusturduk. Aksam oldu, karahindiba kapandi. Sabah oldu, karahindiba acildi. Günesi gördü acildi, geceyi gördü kapandi. Sincapla üc gün takip ettik. Sasirdik. Evet, biliyorum bütün karahindibalar yapar bunu. Ama ben saniyordum ki, bir bitkinin de bir merkezi, beyin gibi bir yeri vardir; o da diyelim ki köküdür. Kökünden ayrilan cicek ne zaman acilip, ne zaman kapanacagina kendisi karar veremeyen suursuz bir yaratiktir. Öyle degilmis. Ögrendim. Keske dedim... Keske biz insanlar da yapabilsek bunu. Önümüze konani tartismasiz almamiz istendiginde "Devlet bilir (bilsin) , devlet düsünür (düsünsün), devlet organize eder (etsin)" demesek, "Benim icin iyi olani devletle beraber ben de düsünmek, ölcmek bicmek, tartmak ve söz söylemek sorumlulugundayim." desek. Cünkü ancak sorumlulugumuz olan seyler, ayni zamanda hakkimizdir.

Bu sabah hava oldukca günesli oldugu halde pencere kenarindaki karahindiba acmadi. Sasirdim. Anaokulundan dönerken dikkatle baktim; yol kenarindaki kardesleri de keyifsizdi. Bugün actilarsa da, yarin acmayacak onlar da. Karahindibalar, hem de her biri, tek tek karahindiba olmanin ne demek oldugunu, nerede baslayip nerede bittigini biliyorlar.

Ben bilemedigimi hissediyorum. Bugün insan olmak üzerine düsünüyorum. Nedir insan olmak? Nasil insan olunur? Nerede baslariz ve nerede biteriz biz?

Insan bazen cocuguna iyi bir gelecek sunup sunamadigina, bunun icin yeterince iyi yatirim yapip yapamadigina,  yeterince biriktirip biriktiremedigine dair endiselere kapiliyor. Öyle zamanlarda su yukarida bahsettigim günlerimi animsamaya calisiyorum. Sincap icin anilar biriktiriyorum. Anilara yatirim yapiyorum. Yagmurda bir yürüyüs sonrasi zencefilli kek, su birikintilerinin üzerinden ziplamaca, günesin altinda ip gibi dümdüz ve sessizce nehire inen yagmur damlalari, kavanozdan calinan isgin-ahududu marmeladi, dünyanin en güzel gökkusagi, yol kenarinda öbek öbek "aslandisleri" ve onlarin pencere kenarimiza konuk olan bir üyesi, ki bir acilip bir kapanirlar...

Bir acilip
Bir kapanirlar.

Cumartesi, Mart 31, 2012

Hindibagillerde oyuncak tamirati günleri

Tamir edilenlerden örnekler...
Kutunun yan kenari atilmayip saklanmis bir paket kartonuyla tamamen yenilendi.

Bizim evin tamirat isleri bas sorumlusu benim.
Kendim yapamasam da itinayla fikir gelistiririm.
Cocukken babam haftasonlari bir seyleri tamir etmeye calisirken (fakat tamir ederken demiyorum, bak) yaninda cok durup merakla izlemisligim vardir. Annem de fena degildi bu konularda. Tecrübeyle biliyorum; kiz-erkek bütün cocuklar icin iyidir bu deneyim. Fazlaca kirilip dökülen, mükemmel olmayan bir dünyada yasiyoruz. Kendi isimizi kendimiz görmeyi kiyisindan kösesinden de olsa bilmek gerek.

Son bir iki haftadir sincabin oyuncaklarina el attim. Esyalari konusunda dikkatsiz bir cocuk; bu konuda bana cekmis. Özellikle oyuncaklarinin kutulari sagindan solundan yirtilmis, bazilari hatta patlamis halde. Bir de ahsap tren raylarindan baglanti noktalari ya da baska yerleri kirilip cikmis olanlar var ki, oynarken cok kizdiriyor sincabi.

Tamir islerini özellikle haftasonu sincap etraftayken yapiyorum. Maksat "bak cocugum, bir sey eskidi mi hemen atilmaz, tamir edilir, bir sekilde caresine bakilir. Ve evet, mümkündür bozulani biraz olsun düzeltip kullanmaya devam etmek" mesaji vermek ve bu mesaji bagirmadan, burnuna sokmadan, "vidi...vidi...vidi...bidi...bidi..bidi..." lanmadan sessizce vermek.

Dilerim, sincaba kolayca kirilip dökülen ama "kullan-at" olmayan bir dünyada yasadigimizi ögretmekte bir nebze katkisi olur bu kücük cabanin...  

Cuma, Ocak 27, 2012

Hindibanin öksürükle imtihani

Bu yazinin basligi "Cocuklarda Öksürük" de olabilirdi. Ama kendimi baska cocuklarin öksürükleri hakkinda ahkam kesecek kadar uzman hissetmiyorum. Ancak sincabin öksürügünde uzmanim :) Ondaki uzmanligin tarihi bile cok eskiye gitmez.

Ben aslinda cocugu hastalandiginda yürek serinligini koruyan ve rahat kalabilen bir anne olabilmek istemistim. Pek basarabildigim söylenemez. Atesle imtihanimiz malum. Öksürük konusunda ise esimin endiseleri vardi. Ailedeki ciddi kronik bronsit vakalari sebebiyle. Böylece bazen sirf onun icini rahatlatabilmek adina sincabin en kücük öksürügünde kendimi doktorda bulur oldum.

Cocuk sahibi olmadan önce okuluna gitmemenin eksikligini hissetmeyen var mi? Keske su isin bir okulu olsaydi demeyen? Sincabin ilk soguk alginliklarindan birinde gittigimiz doktorla söyle bir diyalog gecmisti aramizda:

Ben  - Öksürüyor da doktor bey.
Dr   - Produktif mi, yoksa kuru öksürük mü?
Ben - Himm, seyy, produktif sanirim,
Ben - Himm, Kuru da olabilir.
Ben - Sanirim her ikisi de var.
Ben - Yani acikcasi ben produktif öksürükle kuru öksürügü tam nasil ayirabilecegimden de pek emin degilim.

Doktor söylediklerimi sessizce dinledikten sonra dönüp bilgisayarina birseyler yazdi. Bugün bile "Anne kuru öksürükle produktif öksürügü ayirt etmeyi bilmiyor. Cocuk yakin takibe alinmali" türünden bir sey yazdigindan süphelenirim :D Muayene odasindan elimde hangi kritere göre verildigi süpheli bir öksürük surubu recetesiyle ve icten ice yikilmis olarak cikmistim. Sözlü imtihanda cuvallamis bir cocuk gibiydim. Anne-babaligin bir okulu olsaydi, hemen o gün gidip kayit olacaktim.

Sincap iyi bir ögretmendi neyse ki. Zamanla bana her cesit öksürükten güzel örnekler sundu. Sahada uygulamali ögrenmis oldum. Esimin bronsit öksürügü korkusu ise hala devam ediyordu. Sonunda her öksürükte en gec 3. gün kapisini caldigim doktor (bu seferki iki cocuk annesi, sahadan da tecrübeli) bana nazikce her öksürügün doktora gelmek icin bir sebep olmadigini animsatti :) "Bizde ailecek 'akcigere inen öksürük fobisi' var doktor hanim. Zararsiz, ufak öksürüklerle ciddi akciger enfeksiyonlarindan kaynaklanan öksürükleri nasil ayirt ederiz?" diye sordum ben de.  Bizi oldukca rahatlatan üc sey anlatti:

1) Ciddi bir akciger enfeksiyonu cok yüksek olasilikla (%99 kadar yüksek bir olasilikla) yüksek ates esliginde seyreder. Dolayisiyla cocugunuz ates olmadan öksürüyorsa rahatlayabilirsiniz. Elbette basit üst solunum yolu enfeksiyonlari da ates yapar. Ama akciger enfeksiyonlari genelde bakteriyel kaynaklidir. Ates cok yükselir, cocugun genel durumu da farklidir. 
2) Ciddi  bir akciger enfeksiyonunda, bronslarin dolmasi durumunda cocuk öksürürken, nefes alip verirken "hirlar", öter. Normalde duydugunuz nefes ve öksürük sesinden farklidir. Nefes alip verirken normale göre zorlanir. Fark edilir.
3) Uzayan öksürük akcigere inmis öksürük demek degildir. En basit grip vakasinda bile, tüm belirtiler kaybolduktan sonra öksürük haftalarca devam edebilir; normaldir. (Kendimden de biliyorum, öyledir).

Bu yil herzamanki doktorumuzun muayenehanesinde bir baska doktor daha calismaya basladi. Bazen de o muayene etti sincabi. Ardarda kuru öksürük kriziyle gecen bir iki gecenin ardindan muayeneye gittigimizde,bize sorunun odadaki kuru hava oldugunu, sadece basucuna nemli bir bez ya da havlu asmamizi önerdi. Bunu zaten yaptigimi söyleyince "öyleyse yatmadan önce odadaki havanin buharlanmasi, nem miktarinin arttirilmasi iyi olur" dedi. Türkiye'deki es-dost cocugundan alisik oldugum icin "buhar makinesi mi almaliyiz?" diye sordum. "Yoo, hic gerek yok, cocuk yatmadan önce odada kapagi acik bir su kaynatma cihazi calistirin yeter" dedi :) Icimdeki herseyi didikleyen annenin ayaklandigi bir gündü. "En kötü ihtimale karsi, bir öksürük surubu yazmayi düsünür müydünüz?" diye sordum. "Bence hic gerek yok, hem yazsam bile ise yariyor mu sizce o öksürük suruplari?" diye yanitladi. Gülümsedim; dogru, uzun zamandir bu izlenimi tasiyordum ben de. Sincabin öksürügünü kesmekte gercekten ise yaradigini hissettigim hic bir surup olmamisti o güne dek.

Evet, öksürük bazen cok ciddi bir hastaligin belirtisi olabilir. Kroniklesebilir, ihmale gelmez, ciddiye alinmalidir. Ama cocuk hastaliklarinin büyük cogunlugunda öksürükten asil rahatsiz olanin cocuktan cok, etrafindaki büyükler oldugunu seziyorum. Icimizden biri endiseli bir tonda "Öksürüyor bu?...", ya da "Gecmedi su öksürügü hala..." demeye görsün, odadaki bütün yetiskinlere bulasiyor endise. Asil önemli olanin, öksürügün sebepleri ve pratik basa cikma yollari konusunda bilgilenmek oldugunu düsünüyorum.

Dün bambaska bir sebeple doktor muayenehanesinde beklerken bir yaziya denk geldim. Tam da demek istedigim seyi anlatiyordu. Aynen aktariyorum simdi. Bunlar telif hakki vb.den bagimsiz her anne-babanin bilmesi gereken seyler. Cocuklarda görülen 6 cesit öksürükten bahsediyor ve her birinde nasil davranmamiz gerektigine dair öneriler siralaniyor:

---
Soguk alginligi öksürügü ( Produktif öksürük yani) :
Klasik öksürük. Nezle ya da ses kisikligi esliginde görülür. Sebebi cogunlukla virüslerdir. Bunlarin disinda belirtiler de varsa ya da öksürük iki haftayi gecmesine ragmen düzelmemisse doktora gidilmelidir. 6 aydan kücük bebeklerde öksürük mutlaka gecikmeden, beklemeden doktora gitmek icin bir sebeptir.


Ne yapilabilir?:
  • Bol su ya da cay gibi duru sivilar icirmek (Cay, bitki ya da meyve cayi tabii, siyah cay degil)
  • Ortamdaki havanin nem oranini yükseltmek (En basitinden kaloriferi kisin, kapatin. Buna karsilik cocugu kalin giydirin)
  • Geceleri uyurken cocugun vücudunun üst kismini yükseltin. Bu solunumu kolaylastirir ve iltihabin daha kolay akmasini saglar. (Bebeklerde silte altina büyük bir klasör koymak ise yarar) (Benim notum: Sincabin gece öksürüklerinde en cok ise yarayan sey budur. Cocuklar biz yetiskinler gibi gece uykularinin arasinda da bogazlarini temizleyemiyor sanirim. Ya da kücücük bogazlari bizimkinden daha kolay tikaniyor. Öksürügü varsa, mutlaka gece yatmadan arti bir yastikla takviye ediyorum bu yüzden. Bazen o da yetmez, gece kalkip 15-20 dk. kadar kucagimda yari oturur pozisyonda tutarim. Kendi kendine bogazini temizlemeye basladigi hemen farkedilir, sonra da uykuya dalar hemen. Bebeklerde basin altina ek yastik yerine, silte altina yükseltici herhangi bir sey öneriliyor. Cünkü zaten bebeklerin normalde de yastiksiz, pürüzsüz yüzeyde uyumasi tavsiye edilir. O yüzden yattigi yüzeyin üst kisminin bütün olarak alttan yükseltilmesi gerek.)
  • Sirta ya da gögüse cocuklara özel bronsiyal balsamlar sürülebilir. Isitici bir etkisi vardir ama bazi ciltler alerjik reaksiyon gösterebilir (Benim notum: Bu tür ürünler yogun eterik yag iceriyor genelde. Okaliptüs, Kafuru, Nane, vb gibi. Bu tür eterik yaglar 6 aydan kücük bebeklerde kullanilmamasi gerekiyor. Bir kac damlasi bile solunum yollarinda bir tür felc yaratip daha ciddi sorunlara yol acabiliyor cünkü. Sahsen Vicks de kullanmiyorum. Cünkü icindeki temel yag bitkisel degil. Vazelin, yani petrol türevi. Bu tür bir ürün mutlaka doktora sorup, eczaneye danisip alinmali bence.) 
  • Rezene, anason ve kümmel (bu Almanca'si, Türkce'de Karaman kimyonu diye biliniyor olabilir. Bildigimiz kimyondan tamamen farkli) tohumlarini iceren bir öksürük cayi yapilabilir. Ihlamur ve diger cicek caylari alerjiye sebep olabileceklerinden dikkatle kullanilmalidir. Öksürük cayi tatlandirilarak verilebilir. 
  • Klasik gögüs sargisi. Gögüs üzerindeki isi kan dolasimini arttirir ve böylece iltihabin sökülüp atilmasini kolaylastirir. (Bu yöntem Almanya'da cok kullanilan geleneksel bir tedavi yöntemi. Türkiye'de de benzer uygulamalari duyuyorum. Gögüse isitilmis herhangi bir seyin -patates örnegin- sarilmasi mantigina dayaniyor. Ama rastgele degil, bir bilence yapilmali bence; baslibasina uzmanlik konusu)
Kuru öksürük (Gicik)
Zaten tahris olmus bogazda, soguk hava ya da kuru kalorifer havasinin, ev tozunun, ince tozun ya da küf gibi alerjenlerin tetiklemesiyle olusur.  Nöbet seklinde gelebilir; agri/aciya sebep olur, bogazi temizlemez.


Ne yapilabilir?
  • Ilik dus
  • Ortama nemli bez ya da havlular asmak. Kaloriferi kismak, cocugu kalin giydirmek.
  • Inhalasyon
  • Balli ilik süt ya da cay bogazi yumusatir. (Sütün bogazda balgami arttirma özelligi oldugunu biliyorum. Bu yüzden produktif öksürükte önerilmez. Bunun tek istisnasi anne sütü alan bebekler; onlara süt yasagi yok :) )
Bronsit:
Akut bronsitin sebebi cogunlukla virüslerdir. Genellikle cocuk öncesinde bir nezle ya da bogaz enfeksiyonu gecirmis olur. Bronslarin yüzeyinin iltihaplanmasiyla öksürügün sesi degisir. Brons iltihabi, kaslarin kasilmasina sebep olacak kadar ileri düzeydeyse  tikayici  (obstruktif)  bronsitten bahsedilir. Cocuk özellikle nefes verirken islik sesi gibi "ötüyorsa", gecikmeden hemen ayni gün doktora gidilmelidir. Soluk verirken herhangi bir zorlanma hicbir zaman normal degildir ve acikliga kavusturulmasi gerekir. Cocuk ne kadar kücükse, doktora o kadar cabul gidilmelidir! Antibiyotik tedavisi gerekebilir.


Neler yapilabilir?
  • Doktor tedavisine ek olarak,
  • Dinlenme, temiz hava, bol sivi
  •  Gögüs sargilari ve iltihap sökücü caylar
Croup sendromu (Yalanci difteri öksürügü):
Tipik özelligi özellikle gece uykudan uyandiran ve köpek havlamasini animsatan (tok sesli) bir öksürüktür. Ses kisikligi da görülür. Cocugun nefes alisi belirgin sekilde duyulur. Bu hastalikta iltihap girtlakta, ses telleri civarindadir ve buradaki dokularin sismesiyle solunum yolu daralir. 9 ay-5 yas arasi cocuklarda cok görülür (Gercek croup öksürügü sadece difteride görülür ve cok nadir rastlanir) . Sebebi  genellikle virüsler, islak.soguk hava ve hava kirliligi ve ortamda sigara icilmesidir. 


Ne yapilabilir?
  • Sakin olun, cocugunuzu da ancak böyle sakinlestirebilirsiniz. 
  • Cocugunuzu dik tutup bir battaniyeye sararak balkon ya da acik pencere önüne getirin. Serin hava solumasini saglayin.
  • Daha önce benzer bir kriz yasamissa, doktor tarafindan bir kortizon fitili verilmis olabilir. Fitile ragmen gecmeyen krizlerde hemen hastaneye gidin.
  • Cocukta bir egilim belirlenmisse, önleyici olarak serin, nem orani yüksek  ve temiz havali odada uyumasina dikkat edin.  Bütün evde sigara yasagi!
Bogmaca öksürügü:
Asilanmis cocuklarda da görülebilir. Sebebi bakteriyeldir. Özellikle geceleri gelen agir, kusmaya sebep olacak sekilde tikayan öksürük kriziyle kendini belli eder. Mutlaka doktora gidilmelidir. Teshis ne kadar erken konursa, iyilesme o kadar hizlidir. Antibiyotik tedavisi gerekir.


Aliskanlik öksürügü:
Genellikle bir soguk alginliginin ardindan acik agizla, havlar sekilde öksürük. Genellikle cocuga bir sey soruldugunda ya da bir sey istendiginde. Baska bir belirti yoksa, aliskanlik öksürügünden bahsedilir. Cocuk uykusu arasinda ya da dikkati dagildiginda öksürmez.


Ne yapilabilir?
Zor gelse de öksürügü duymamazliktan gelin. Cocugun bunun disinda yeterli ilgi,alaka gördügünden emin olun.


---

Farkettiysen makalede bahsedilenler bir yana, öksürükte kullanilabilecek özel caylara, sogan ya da turptan imal edilen ev tipi dogal suruplara, gögüs sargilarina vb.ne hic girmiyorum. Cünkü sincaptaki tecrübem, cocuklarin bu tür seylere karsi icgüdüsel bir direnisi oldugu yönünde. Sincabin mottosu su: "Rezeneli bal hayir, aspartamli öksürük surubu evet!" Dolayisiyla teoriden cok iyi bildigim bu receteleri, pratikten onaylayarak sunamiyorum. Ama bende ise yarardiklari bir gercek. Belki de "Hindibanin öksürükle imtihani - II" ya da "Yetiskinlerde Öksürük" baslikli bir yazi daha yazmaliyim.

Yalniz öksürük konusunda bu kadar laf üretme kapasitemin oldugunu ben bile bilmiyordum!

Perşembe, Ocak 19, 2012

Bir "Önemli Gün ve Haftalar" yazisi daha...
Sen belki farkinda bile degilsin ama iki gün sonra, 21 Ocak, Dünya Kucaklasma Günü'ymüs.
Ben de farkinda degildim keza. Bir dergide okudum.
Dünya Kucaklasma Günü, hani su internette videolarini gördügümüz, kalabalik caddelerde, meydanlarda "Free Hugs" (Bedava Kucaklasma) yazili kartonlarla dolasip bedava sarilma hizmeti sunan arkadaslarin günü. Bu fikre biraz mesafeli oldugumu belirtmeden gecemeyecegim. Yani sokakta biri bu türden bir kagidi boynuna asmis, üstüme dogru gelirken ne tepki verecegimi tam kestiremiyorum dogrusu.

Asil demek istedigim su: Yapilan bir arastirmaya göre bir yetiskin kendini huzurlu ve mutlu hissedebilmek icin günde 16 kucaklasmaya gereksinim duyuyormus. Hangi arastirma dersen, bilmiyorum. Internette aradim, bulamadim. Google'da cesitli rivayetler var. Günde ortalama 4'ten basliyor; 17'ye kadar gidiyor ideal kucaklasma sayisi. "Hugs and Health" diye ara Google'da; sen de ilginc seyler okuyacaksin.

Fakat daha da asil söylemek istedigim su: Yetiskinler günde 4-17 kez sarilmaya ihtiyac duyuyorsa, ya cocuklar? Ya daha annesinin karnindan, sicak, güvenilir, sarip sarmalayan minik dünyasindan yeni cikmis bebekler? Günde kac kucaklasmaya, kac sarilmaya gerek duyarlar? Bu günkü aklimla sincabi yeni dogdugu haftalarda  ve aylarda kucagimdan indirdigim bile hata.
Kabul, cok kucagimda tasidim.
Kabul, etrafin "alisir, tasima" demesine kulak asmadan tasidim.
Kabul, bebeklerin fazla kucakta tasinmadigi bir iklimde egzotik ve absürd durma tehlikesine ragmen tasidim.
Kabul, dört bucuk yasinda ve sabahlari uyandirdigimda hala "kucagina al beni" diyor.
Kabul, cok zorlandigim halde kahvalti sofrasina kucagimda götürüyorum.
Kabul, bu sirada kollarini kollarimin altindan gecirip kendine sicak bir kuytu hazirlamasina bayiliyorum.
Kabul, zer-re kadar pisman degilim :)

Babamin 5 yasimdayken beni bir Anitkabir ziyareti boyunca ayaklarim ciplak diye (nedenini hic sorma, uzun hikaye) kucaginda tasidigini, bütün aslanli yolu, mozoleyi, her yeri onun kucagindaki perspektiften bakarak gezdigimi animsarim. 5 yasima dair unuttugum cok sey var. Bu ani  ki, icimi isitan, her yerde her daim icimi sonsuz bir güven duygusuyla dolduran cocukluk anilarindandir.

Cocuklarimizin sarilmamaya, kucaklasmamaya alismasindan korkmali.
Eksik kalisimiz orada baslar.

Ilgini cekerse bu da yasamin ilk döneminde bedensel güvenlik ve sicaklik duygusunun sonraki dönemlerdeki etkilerine dair Almanca, kisa bir video. Su ise güven duygusu üzerine bir saatlik bir video. Bu videonun bir bölümünde güven duygusunun olusmasinda oksitoksin hormonunun islevinden bahsediyor. Evren de yakin zamanda su yazisinda bahsetmisti kendisinden. Oksitoksin, sen nelere kadirsin! 

Perşembe, Aralık 22, 2011

Anne sütü yetmezse...

Bu kez yeni bir sey deneyelim; ben susayim, sen yaz. Var misin?
Konu BBY'a Google aramalari üzerinden en cok ulasan sorulardan biri:
"Anne sütü yetmezse"
"Anne sütünü arttirmanin yollari"
"Sütüm yetmiyor"

Bunlar anahtar sözcükler.
Bunu yazan anneye yanitin ne olurdu?
Ister yorumlara yaz, ister e-postayla gönder ben bu yaziya ekleyeyim.
Ister bildigin iyi internet sitelerini not et, ister motive edici kisisel tecrübelerini.
Ister öneri getir, ister derdini...
Ister felsefe yap, ister pratik ol.
Hatta blog görseli bile senden olsun.

Haydi bakalim, basliyoruz...
-|-

  • TSI ile 12:00 itibariyle acilis nurturia üzerinden annevebebisi'den :) Hakli tespitleri icin tesekkürler
"daha dun burdaki, yeni dogum yapmis arkadas yazdi iste; 2 haftada 600 gr alan ogluna bakan doktor, sut az, 2 ogun de mama ver demis. Bu zihniyetin oldugu yerde kimsenin sutu yetmez :) Ben artik bu konularda yazmaktan, konusmaktan biktim. Cunku bosa konusuyorum.. Her seyden once cocuklara doktorlarin degil, bebek hemsirelerinin, emzirme konusunda uzman ebelerin falan bakiyor olmasi lazim. Doktor dedigin, hastanin oldugu yerde olur. Onlar sorunlari cozmeye, hastaliklari iyi etmeye odakli. Mama firmalariyla anlasmali ya da salak falan degillerse, en azindan meslefi deformasyon yasiyorlar boyle durumalarda :) Ben Tr'de olsaydim, hababam sutumu sagsaydim, bi de haftada bir doktora tasisaydim bebegi, eminim daha ilk gunden mamaya bogarlardi bizim oglani..turkiye'de, sut arttirma yollarindan konusmadan cok once aslinda anne sutunun ne demek oldugunu anlamak ve anlatmak gerekiyor. Bunu insanlar, toplum, yetkililer tam manasiyla anlamadikca, biz 20 sene sonra da hala ayni seyleri konusuyor oluruz.Bence turkiye'de, cok titiz bir anne adayi olmakla ve cocugu "kontrol" icin doktora tasimakla, rahat rahat emzirebilme arasinda ters oranti var..Sutunu arttirmak isteyenler, once cocugu doktora tasimayi kessinler :) Sonra da cevredeki herkese ve hatta iclerindeki vesveselere bile kulaklarini tikasinlar :)"

Pazartesi, Aralık 19, 2011

Bugün ben ellerimle... (16-19 Aralik)

Son bir kac gün sincap da ellerini pek calistirdi. Ondan da haberler verecegim.
Cuma günü (16 Aralik) sadece carpilaaaar attim, baska da bi seycikler yapmadim. Aksam sincabi anaokulundan almaya gittigimde dolabinda asagidaki kutuyu buldum. Kapak resmini kendi yapmis, kutuda ögretmenler yardim etmis elbet.


 Fotografta cok net gözükmüyor ama bir insan cizmis. Oto-portre olabilir; genelde cizdigi insanlari gösterip "bu benim" diyor. Bu tür kutularin nasil yapilabilecegini su yazida anlatmistim.

Cumartesi günü (17 Aralik) kaotik bir gündü. Gün boyu özel bir sey yaptigim söylenemez. Aksam sincabin istegi üzerine mandala boyadik. Son zamanlarda en sevdigimiz seylerden biri bu. Bir kac hafta önce sincap bir gün okuldan almaya gittgimde elinde bir kagitla kosarak geldi yanima: "Anneeee! Ben mandalina yaptim!" Kagida bakmadan biliyordum kastettiginin mandala oldugunu ve ne yalan söyleyeyim ömrümüzün mandala mevsimi basliyor diye sevindim de... Ilk kez Funda (sarhos balik ve topal marti) bahsettiginde duymustum mandalalari. Sincap o zamanlar cok kücüktü; ellerine verilen boya kalemlerini cignemeyi tercih ediyordu. "Bir gün gelip biz de yapalimmmm" demistim :) Bu arada sincabin boyama kitabi olmadi hic. Sinirlari belli sekillerin icini boyamaca oynamadik hic. Gitme olasiligi olan anaokullarindan birini gezmeye gittigimizde, duvarlarda cocuklarin boyadigi D.isney kahramani resimlerini görünce rahatsiz olmustum. Elbette belli bir yastan sonra sinirlar icinde , tasirmadan boyamayi da ögrenmesi gerekiyor (galiba?) ve ögretmenlerinin bunun icin mandala kullanmasini takdir ediyorum. Cünkü sekiller soyut ve cocugun hayal gücüne daha cok yer birakiyor. Mandala tam nedir, ne ise yarar, nasil yapilir? konusunda uzun arastirmalara girismeden sincabin (ve benim!) mandala defterinin kapagindan alintiliyorum:


"Hiperaktivite ve huzursuzluk cagimiz cocuklarinin sorunu. Bunda sasiracak bir sey yok, cünkü yasadigimiz dünya gürültülü ve telaseli bir yer halini aldi. Performans takintisi en kücüklerin bile gündelik yasamini etkiliyor. Cocuklarimizin sessizce kendi iclerine dönmeyi, sakin durabilmeyi basaramamalari sürpriz degil. 


Mandalalar bu konuda yardimci olabilir.


Mandala Budist ve Hinduist kültürlerde bir meditasyon yöntemi olarak görülür. Afrika'da da örneklerine rastlanir. Hristiyanlik'ta orta cagdan beri uygulanagelir, psikolog C.G.Jung mandalanin modern insan icin önemini kesfeden kisidir.


Mandalalar her zaman bir merkez cevresinde tasarlanir. Temel mandala sekli dairedir. Bu dairenin icinde sekiller, desenler, figürler bulunur. Nesnelerin kullanilmasi oldukca nadirdir.


Mandala boyarken dikkat edilmesi gereken seyler:
  • Mandala zorla boyanmaz. Cocugunuz "tam simdi" degil, ne zaman isterse o zaman boyamalidir.
  • Cocugunuz konsantrasyon gerektiren bir is/ödev yapmasi gerekiyorsa, öncesinde mandala boyamasi yardimci olabilir.
  • Cocuga hangi rengi kullanmasi gerektigine dair yönlendirmeler yapilmamalidir.
  • Idealinde mandala distan ice dogru boyanir. Fakat pek cok cocuk (ve sincap da ve ben de) icerden disari boyamayi tercih ederler. Buna engel olmaya calismayin.  Önemle olan hangi yönde baslandiysa o yönde boyamaya devam edilmesidir. Ayni kalan sürec sakinlestirici etki yapar ve konsantrasyonu kolaylastirir.
  • Mandala boyarken amaca ulasabilmek icin rahatsiz edici dis etkenleri asgariye indirmek önemlidir. Telefon, televizyon gibi... Mümkünse mutlak sessizlik ya da rahatlatici sakin bir müzik boyamaya eslik etmelidir.
  • Cocuga "tam simdi" hangi mandalayi boyamasi gerektigini söylemeyin. Cocugun kendisinin secmesine izin verin.
  • Bitmis calismayi degerlendirmeyin. "Burada tasirmissin, burada simetrik boyamamissin" demeyin.
  • Cocugunuz isterse, boyadigi mandalayi duvara asabilirsiniz. 
Sincabin mandalalari :) Bu arada yanlislikla 8 yas icin uygun mandala kitabi almisim. Normalde 4 yas icin fazla bu mandalalar...
Sincap simdilik tasirmadan boyamayi beceremiyor. Bazen bütün bir mandalayi tek bir renge boyamayi seviyor. Bir de, her iste oldugu gibi, mandala boyarken yaristigimiz fikrine kapiliyor. "Ben seni gecicem anne!" diyor. Ben de ona "ama ben zaten yarismak icin boyamiyorum, eglenmek icin boyuyorum, insan acele ederse eglenemez ki diyorum" :) O elbette bunu kabul etmek istemiyor ve her zaman birinci oluyor mandala boyarken. Olmasi gerektigi gibi  boyamiyoruz da ne oluyor? Sincap özellikle aksamlari yarim-bir saatligine de olsa, sakince bir ise yogunlasip, sessizce calisiyor. Yaptigi seyi seviyor, cogu zaman o söylüyor "hadi mandala boyayalim" diye. Elleri mesgul, el kaslari calisiyor. Renkler üzerine düsünüyor, sekiller üzerine düsünüyor. Boyadigi sekilleri kendince birseylere benzetiyor. "Bu ne sence?" diyor, "Bir cicege benziyor" diyorum. "Hayir, bence bir gemi bu!" diyor. Saskinlikla benim icin cicek olanin, gözlerimin önünde bir anda gemiye dönüsmesini izliyorum :) Bence önemli olan da bu...

Mandala boyamak bana da iyi geliyor. Bazen sunu düsünüyorum boyarken. Diyelim ki, hepimizin önüne bir mandala konmus, hatta diyelim ki birebir ayni bos mandala... Hangimiz "kazanirdik" sonunda? hangimiz hak ederdi "ödülü"?

En cabuk boyayan mi? En cok renk kullanan mi? Tek renkle idare eden mi? Boyarken etrafindakilere bakip onlar ne renk boyuyorsa onu kullanan mi? Boyarken bir taraftan baskalarina ne renk boyamasi gerektigini buyuran mi? Sabirla bitiren mi? Ortasinda sıkılıp giden mi? Canli renkler kullanan mi? Pastel renkler kullanan mi? Soguk renkler kullanan mi? Sicak renkler kullanan mi? Simetrik boyayan mi? Asimetrik boyayan mi? Hic tasirmayan mi? Yoksa sinirlarin ötesine gecen mi? ??? Hic bilmiyorum...

Bilmedigim icin de, Pazar gününe (18 Aralik) geciyorum. Pazar sabahi kahvaltidan sonra köfte yogurmaya giristim. Köfte bizim evde vaka-i adiye degil. Mümkün oldugunca az et tüketmeye calisiyoruz ve onun da mümkün oldugunca kiyma olmamasina.  Köfte yogururken etrafimda dolanan sincap "Ben de!..Ben de!" diye atildi. Önce annemin "bosver simdi, bi de sen bulastirma elini" cümlesi cikti agzimdan ama sincap israr edince razi oldum hemen. Basladim anlatmaya: "Önce böyle avuclarinin icinde yuvarlayip top yaparsin. Sonra böyle parmaklarinla bastirip yassiltirsin". Sincap olayi kendi anlayacagi sekilde dönüstürüp özetledi. "Önce top yaparim, sonra da yastik!"

Cocuk oyuncagi yani!
Bir süre sessizce calistiktan sonra "Anne ben sıkıldım yastik yapmaktan. Yorgan yapacagim artik"dedi. "Yap cocugum" dedim, "kim tutar seni!" Yastik, yorgan falan derken köftelerin yariya yakinini sincap yapti :) Kuzguna yavrusu anka görünür hesabi, yaptigi köfteleri göstermek vardi ya simdi, unutmusum fotograflamayi... :) Insan elinin ille de bir seyleri yogurmaya gereksinimi var ve yapmadigimiz icin de hasta oluyoruz. Gercekten... Ne zaman bir sey yogursam bunu söylüyor ellerim.  Köfte isi bitince de bantlari kesip kesip kagida yapistirmaca diye bir oyun uydurdu sincap. Pazar sabahini TV önünde gecirmedigi icin ayrica mutluyum.

Bu arada haftanin köfte rekortmeni burada :)
Hande'nin gecen hafta elleriyle yaptiklari gözümden kacmis. Onlar da burada.
Dilek'in sadece el dikisi kullanarak hazirladigi harika yastik burada.
Baska?

Bugün carpilar attim yine :)

Perşembe, Aralık 15, 2011

Çocugun mu var, çalışacak çok dersin var!

Bunlardan basla:
  • Cocuklara yönelik pazarlama üzerine carpici bir film :



Biraz da kendi cocugumla yasadiklarimdan bahsedeyim.
  • Birlikte alisverise gitmemeye özen gösteriyorum. Cünkü her zaman sinirlarini asma girisiminde bulunuyor. 2-3 yas civari yasanmis büyük market krizlerimiz var. Sorun cogunlukla yiyecekte cikiyor. Gerci gelisme var, cogunlukla "ondan daha güzeli var evde" ya da "Onu bosver, daha sagliklisini alacagim sana daha sonra" dedigimde ikna olmaya basladi. 
  • Televizyon seyretmesini mümkün oldugunca kontrol altinda tutmaya calistik. Aksamlari babasi TV izlerken diken üstünde. En ufak siddet iceren görüntüde baska kanala atlaniyor. Reklam zaten seyredilmiyor evde. 
  • Cizgi film konusunda yeterince tutarli ve kararli olamadik. Bilgisayarda ya da TV'de bazen cok fazla cizgi film seyrediyor. Seyrettigi cizgi filmler de bazen kontrolden cikabiliyor. Özellikle TV'de.
  • Bilgisayarda cizgi film disinda bir etkinligi olmasina olanak tanimadik. Mouse-klavye kullanmayi özellikle ögretmedik. Ben yirmili yaslarimda ögrendim mouse kullanmayi, gayet iyiyim bu konuda. Demek ki sincap icin de hala zaman var.
  • Marka ve logolari özellikle ögretmiyoruz. Merak edip sordugunda logoya özel anlam yükleyecegi yanitlardan kaciniyoruz.
  • Zaten aliskanlik olarak evde marka, moda, logo, trend üzerine hemen hemen hic konusma olmuyor. Genellikle kullandigimiz ürünlerden bahsederken "saglikli", "daha güzel", "seni büyütür", "akilli bir cocuk yapar" gibi isleve yönelik reklam yapiyoruz :)
  • Sabahlari giydirirken dilimin ucuna gelse de "oo, bununla cok yakisikli oldun, cok yakisti" vb. cümleler kurmamaya calisiyorum. Giydiklerine özel anlamlar yüklememesini istiyorum. Neyse ki, etrafinda ailede ve okulda giyime özel anlam yükleme sorunu olmadigindan bu zorlanmadigimiz bir konu.
  • Almanya'da TV kanallarinda reklam sayisi ve süresi az. Cocuklara yönelik reklamlar da... Yetiskinlere yönelik ürünlerde cocuklara yönelik mesajlar yok denebilir. Bu da yasamimizi kolaylastiran bir diger faktör...
  • Oyuncaklarimiz malum. Ama ayni zamanda bol miktarda plastik oyuncagi da var. Ayrica bazen ahsap vb de olsa oyuncak konusunda ölcüyü kacirabiliyoruz. Sütten cikma ak kasik degiliz bu konuda...  
  • En büyük kaziklari en yakinlarimizdan yedik. Jelatinli, yapay boyali sekerleri, lüzumsuz cikolatalari, vb. seyleri rastladikca eline tutusturan yasli bir komsumuzdan ögrendi. Tamamen iyi niyetli bir hareketti ama zarari büyük oldu. Yine cok sevdigim bir arkadasim, bir gün henüz yasi da uygun degilken yaris arabalariyla oynanan bir oyun armagan etti. Arkasindan aldigimiz bir cep kitabinin kahramanlarinin oyundakilerle ayni oldugunu fark ettik. Lightning Mc Queen ile böylece tanistik. Beslenme cantasini Lightning Mc Queen'lisinden secti. Yollarda bu cizgi filmin resimlerini tasiyan herhangi bir nesne gördügünde durup mutlaka seyrediyor. Youtube'da cizgi film seyrederken rastlarsak kacirmaya calisiyorum. Cünkü cok hizli akan ve siddet dolu bir cizgi film bence. Sonbaharda gittigimiz bir markette Hook seklinde bir oyuncak kamyon gördü, tutturdu. "Onu alacagimiz paraya bir sürü Simsek Mc Queen kitabi aliriz" pazarligiyla büyük bir krizin kiyisindan döndük. 
  • Anaokulu bazen dostum, bazen düsmanim. Bu yil sonbaharda eski usul, elle kullanilan bir kahve degirmeni bagislanmis anaokuluna. Ögretmenler "kim bir paket tane kahve alir, cocuklar cok seviyor degirmenle oynamayi?" diye sordu; ben hemen talip oldum. Günlerce siniflari kahve koktu; kücücük kollariyla degirmeni cevirip kahve ögütme cabalari görülmeye degermis; öyle dedi ögretmenleri. Artik kahvenin nereden geldigini, geleneksel ögütme seklini biliyorlar :) Kahve tanelerini yapistirarak kartpostallar, resim cerceveleri yaptilar. Dün duyuruldu ki, okulda Noel kurabiyeleri calismalari baslamis :) Zaten her sinifta firin dahil tam teskilatli mutfak var ve cocuklar ögretmenleriyle beraber kurabiye-pasta  pisiriyorlar zaman zaman. Annem bu yasta ben burnumu mutfaktan iceri uzatsam, "sen git bakiim iceri, dolasma ayagimin altinda" diye kovalardi beni. Cok seviniyorum bu yasta elleri bahcede camura, sinifta hamura bulasan cocuklari görünce. 
  • Anaokulunda Reggio Pedagojisi uygulaniyor. Ben cok bilmiyorum detaylarini. Gecenlerde yine bir duyuru asildi. Reggio pedagojisi cercevesinde gündelik nesnelerden oyuncaklar yapip oynama projesi  icin velilerden malzeme talep edildi. Yumurta kartonlari, kagit havlu rulolari, misir gevregi ve cay paketleri, yogurt kaplari vb. toplandi. Hepsi geri dönüsüme gidecekti. Cocuklar uzay gemileri, kuleler ve hayal gücleriyle yarattiklari baska nesnelere cevirdiler onlari... 
  • Fakat iste ayni anaokulu ögrenmesini istemedigim kimi gida maddeleriyle, popüler kültür kahramanlariyla ya da davranis bicimleriyle ("Coool! Anne pistole'm var benim, ates cikiyor icinden, cok cool!", "Anne Spidermann'im ben! Böyle böyle yaparim!")  de tanismasini saglayan yer. Bazen cocuklardan, ama bazen de ögretmenlerinden ögreniyor. Sirca sarayda  sade, dogal cocuk yetistirme imkanim yok. Kontrol altinda tutmaya calisiyorum, yeri gelince göz yumuyorum. Yeri geliyor kötülerin icinden en iyisini secmeye calisiyorum.
  • Hepsinden önemlisi, sincabi da kendimi de sıkmamaya, sakin ve serin kalmaya öncelik veriyorum. 
 Sen neler yapiyor, neler yasiyorsun?

    Perşembe, Aralık 08, 2011

    Bugün ben ellerimle... (8.12.2011)

    Bugün yegenlerime armagan edilmek üzere bir yaprak baskisi defteri yaptim. Daha önce iki kez benzerlerini hazirlayip armagan etmistim. Yegenlerim basindan beri aklimdaydi. Umarim severler :) Bu tür bir defteri hazirlamak icin A5 boyutunda ince ve cizgisiz bir defter satin aliyorum ve sonbahar boyunca topladigimiz yapraklari kullaniyorum.  Yapraklari kurutmak icin büyük bir telefon rehberinin arasinda sakliyorum. Eski telefon rehberlerini geri dönüsüme göndermeden önce yapilabilecek bir sey daha ;)

    Bir yaprak baskisi defteri bir kac degisik sekilde kullanilabilir bence.

    Birincisi, defteri acar, her bir sayfadaki yapragin ne oldugu tahmin etmeye calisirsin. Hic bilmeyenler icin her sayfanin arkasina ne yapragi oldugunu not ediyorum minicik. Bitkiye dair kücük bilgi notlari düstügüm de oluyor.

    Ikincisi, defteri alip dogaya cikarsin ve defterde gördügün bir yapragin aslini ararsin. Kagittaki yansimasina bakarak aslini aramanin harika bir kesif oyunu oldugunu düsünüyorum.

    Ücüncüsü, her zaman defterin arkasinda bolca bos sayfa birakiyorum. Cünkü armagan ettigim "cocugun" bir noktada kendi kesfine baslamasi, defterde olmayan bir yaprak bulup onu siradaki sayfaya islemesi fikri cok hosuma gidiyor. Bence en önemli kullanim sekli budur defterin. Cünkü biliyorum. Özellikle cocuklarin dünyasinda sürec sonuctan önemlidir her zaman...

    Bugün defteri bitirince oturup kac yaprak oldugunu saydim ilk kez. Tam 26 agac ya da cali!

    mese ( iki ayri tür)
    ginkgo
    leylak
    lale agaci
    sögüt
    kizilagac
    akcaagac (dört ayri cins)
    cinar
    kavak ( iki ayri tür)
    hus
    akdiken (iki ayri tür)
    kiraz
    iki sarmasik (serbetciotu ve orman sarmasigi)
    kizilcik
    tas armudu
    kayin
    agac hatmi
    sardunya (agac degil ama keske olsa dedigim bitkilerden...)
    adini bilmedigim bir cali

    Etrafimda bu kadar cok degisik agac (ki fazlasi da var) oldugu icin ve onlari tek tek taniyip ayirt edebildigim icin cok mutlu oldum bir an.

    Ellerim yapraklarla ve pastel boyayla, bir de defterin pürüzsüz sayfalariyla yarenlikten ayrica mutluydu.

    Cuma, Aralık 02, 2011

    Böyleyken böyle...

    Böyleyken...



    ....böyle:




     Memory kartlari... Severek oynariz. Memory'de özellikle okul öncesi cocuklarin yetiskinlere göre dogal bir üstünlükleri oldugu bilimsel arastirmalarla kanitlanmis. Bu oyunda bizden daha iyiler; cünkü oynarken dikkatlerini gercekten oyuna veriyorlar. Yetiskinlerin unuttugu ama cocuklarda hala tazeligini koruyan bir beceri...

    Fakat sana bir sey söyleyeyim mi, üzerindeki resimleri hic sevmedim. Bellegine onlari yazdigi fikrini sevmedim. Aslina bakarsan bütün cocuklarin ayni karakterlere, ayni objelere, ayni oyuncaklara baka baka büyüdügü bir dünyayi da sevmedigimi hissediyorum. Her evin Memory kartlari o eve özgü olsaydi, o evde üretilseydi,  o evlerde büyüyen cocuklar degisiklige, soyut fikirlere daha mi acik olurdu diye düsünmeden edemiyorum. Belki de ben abartiyorum.

    Memory kartlarinin üzerini yeniden kaplamak icin telefon rehberinden, sincabin okuldan getirdigi yarim kalmis elislerinin kagitlarindan, ünlü Isvec firmasina ait kataloglardan, paket kagitlarindan, eski dergilerden ve hatta coktan mazi olmus bir muslugun garanti belgesinden yararlandim.

    Böyleyken böyle oldu.
    Iyi oldu.

    Satin almak yerine evde kendi memory kartlarini üretmek istersen, bak bunlar da sagdan soldan duyduklarimla, aklima gelen diger öneriler:

    A7 boyutunda indeks kartlarinin üzeri,
    (ya da istege bagli büyüklükte kesilmis kartonlarin üzeri)
    1) Bu örnekte oldugu gibi eski dergi, gazete, paket kagidi vb.den cikma birbirinin esi resim/cizimlerle kaplanir. Ben dergilerde cok tekrarlanmasina ve isimi kolaylastiracak olmasina ragmen marka logolarindan özellikle kacindim.
    2) Kartlarin üzerine dogadan toplanmis ayni cins ve ayni büyüklükte kurutulmus yaprak, cicek  ciftleri de yapistirilabilir, ki böylesi cocuklara agaclari, bitkileri yapraklarindan ögrenmek adina harika da bir firsat sunar.
    3) Biraz büyük cocuklar kartlarin üzerini kendisi de cizip boyayabilir.
    4) Hatta kartlar yaprak baskisi ile boyanabilir.

    Perşembe, Kasım 24, 2011

    Kar, azizler ve kahramanlar üzerine...

    Bu sabah ilk kar yagdi. Sincap mutfakta kahvaltisini ediyordu. Ben de polis gibi basinda dikilmis, yediklerini kontrol ediyor, hizli olmasi gerektigini hatirlatip duruyordum. Bir an pencereden bakinca incecik yagmakta olan kari gördüm. "Aaa! kar!" dedim saskinlikla. Sincabin yüzünü bir görmeliydin.

    Ta Eylül'den beri kar yagmasini dileyip duruyordu. Kardan adam yapacakmis. Daha henüz o kadar cok degil tabii ki...Ama anaokuluna giderken arabalarin, agac dallarinin üzerindeki incecik kar tabakasini seyrettik. Agaclar coktan yapraklarini döküp, tomurcuklarini hazirlamisti kar mevsimi icin zaten. Etrafta sadece göze görünmeyen, karatavuk, serce  ve bastankaralarin sesi duyuluyordu.

    Kar gürültülerin bile üstünü örter, hic farkettin mi?

    Agac dedim de, anaokulu yolu üzerindeki bir dizi at kestanesini dibinden kestiler haftabasi. Önce cok canim sıkıldı. Yere dagilmis at kestanesi dallarini toplarken söylenip durdum. Ertesi gün baktim ki, kesilen agaclarin yaninda yeni cukurlar kazilmis, biraz icim hafifledi. Bu yazi cok hastalikli gecirmis, sonbaharda da hemen hemen hic meyve vermemisti at kestaneleri. Hani su bütün Avrupali at kestanelerini esir alan hastalik olmali. Sanirim ondan kesildiler. Bugün baktim, gürgene benzer birsey dikmisler yerlerine. Nedense yakistiramadim, belki zamanla alisirim.

    Topladigim tomurcuklu at kestanesi dallarini evde iki vazoya pay ettim. Barbara dali yapacagim onlari. Daha erken, yeterince soguk yemediler, biliyorum. Umut dünyasi iste... Bu arada düsündüm ve Barbara'nin neden ermis bir kadin oldugunu anladim. Onun yakalandigi sartlarda yakalanmis götürülürken, gelecegini, sonunu düsünmeden tüm varliginla yürüdügün yolda olmayi sen basarabilir miydin? 

    Azizlerden laf acilmisken, bu günlerde basim bir azizle belada. Anaokulu sayesinde simdi elimde mücadele etmem gereken bir de "Noel Baba klisesi" var.

    Son günlerde diyaloglarimiz söyle:
    Sincap: "Anne, biliyor musun Meihnachtsmann Louise'e bi araba getirmis!"
    Ben: Yok canim! Bence annesi ya da babasi getirmistir o arabayi. Biliyorlardir Louise'in sevdigini.
    Sincap: Evet, gercekten, Mina'ya da bir süpriz getirmis Meihnachtsmann.
    Ben: "Dedesi getirmis olmasin?"

    (Sözcügün dogrusu Weihnachtsmann ve Almanca'da Noel Baba'ya, yani Aziz Nikolaus'a verilen ad. M'li versiyon sincaba ait.)

    Aslinda bir alip veremedigim yok Aziz Nikolaus'la. Sahsen tanisma firsatim olsaydi, eminim cok da severdim. Fakat bu kirmizi paltolu, bembeyaz sakalli "Ho ho ho" amca var ya, pek hazzetmiyorum kendisinden. Bütün cocuklarin ne istedigini anne-babalarindan bile iyi biliyor olusunu sevmiyorum. Buradaki yaygin bir adetle cocuklarin Noel Baba'ya verilmek üzere "dilek listeleri" tutmalarini, o dilek listelerinin ilgili oyuncagin katalog siparis numarasini da icermesini ve es, dost akrabaya da (ehem.. öhemm... Noel Baba'ya demek istemistim yani) siparis numarasiyla iletilmesini sevmiyorum. Noel Baba'nin armaganlari hazir edip arabasina yüklerken  cömertligi fazlaca abartisini, Kuzey Kutbu'ndaki komsulari beyaz kutup ayilarini, ayrica tropik ormanlardaki adini bilmedigimiz kuslari önemsemez tavrini sevmiyorum.

    Dolayisiyla bu sabah anaokuluna yaklastigimiz sirada, sincap "Anneee! Meihnachtsmann mi o?" diye sordugunda "Yine mi bu muhabbet?" dedim icimden ve gecistirmek icin "Evet, evet" dedim hizlica. "Ama kirmizi ceketi yooook?"  deyince, eliyle isaret ettigi yöne dogru baktim. Spor salonunun girisinde, Bavyera köylüleri usulü uzun, kir sakalli yasli bir adam, havaya aldirmadan sadece bir ceketle dikiliyordu. Ve ceketi kirmizi degildi tabii ki :) Firsati kacirir miyim hic? "Kim demis, Meihnachtsmann kirmizi ceketli olur diye? O da herkes gibi cesit cesit renklerde giysiler giyebilir. Galiba torununa armagan alacakmis, artik kimbilir ne istediyse torunu" diye yazmaya basladim. Herkesin Meihnachtsmann'i kendine :)

    Sincaba söylemedim ama kimi rivayetlere göre  Demre'li Aziz Nikolaus bir yana, Iskandinav geleneklerine göre o ormanda yasayan yasli amcanin ceketi de kirmizi degildir. Ormanda hangi akilli kirmizi ceketle dolasir ki zaten? Rivayete göre amcanin ceketi yesildir. Koyu orman yesili. Ilk kez gecen yüzyilin baslarinda sanirim, Coca Cola Noel Baba'yi reklamlarinda kullanmak istediginde, onu kendi logosunun renklerinde resmeder.  Kirmizi ceketli , beyaz sakalli , sisman yasli amca tutulur, yayginlik kazanir. Fikrimce Noel Baba degil, Tüketim Babadir kendisi. Azimle mücadele etmeye calistigim bey amca da iste odur.   Mücadelede yalniz olmamak güzel sey :)

    Son zamanlarda tanistigim bir baska azizle bitireyim lafi. Kis aylarinin azizi St. Nikolaus ise, sonbaharin azizi de St.Martin buralarda. Özellikle anaokulu cocuklari 11 Kasim aksami hava karardiktan sonra, ellerinde fenerlerle sokaklarda gezip Aziz Martin sarkilari söylüyorlar. Bizimkinin anaokulunda da kutlama hazirliklari haftalar öncesinden basladi. Önce bir duyuru asildi. Özetle," Feneri olmayan cocuklar okulda ögretmenlerinin yardimiyla fener yapabilirler. Evde gecmis yillardan feneri olan cocuklar mümkünse onu kullansinlar. Evdeki fener eski, arizali, yanik bile olsa, okulda ögretmenlerin yardimiyla tamir edilebilir. Böylece cocuklarimiza esyalarini uzun zaman kullanmak, bozulmussa hemen atmamak, tamir etmeye calismak, daha cevre dostu ve sürdürülebilir bir yasam sürmek gibi aliskanliklar kazandirmis oluruz" deniyordu. Sincap kendine tema olarak kaplani secti ve ögretmeninin yardimiyla üc gün boyunca sabir ve dikkatle calisip kaplanli bir fener yapti kendine. Kutlama günü fener alayindan sonra yine anaokulunda toplanildi. Yasca büyük cocuklar Aziz Martin'in hikayesini canlandiran kücük bir piyes sundular. Hikayeye göre, 4. yüzyilda yasamis Martin, henüz Romali bir askerken, soguk bir gün sehir kapilarina yaklastigi sirada, yoluna fakir bir dilenci cikar. Cok ac ve üsümüs oldugunu söyler. Martin üzerindeki pelerini hemen cikarip ikiye böler ve yarisini dilenciye verir. Gece rüyasinda verdigi yarim pelerini giymis olan Isa'yi görür.

    Piyesin ardindan okulda üzümlü kücük ekmekler dagitildi. Adete göre, ekmek mutlaka ikiye bölünüp biriyle paylasarak yenmeliymis. Anne babalar cocuklariyla, ögretmenler birbiriyle, herkes yaninda kim varsa onunla paylasti :) Hicbir üzümlü ekmegin paylasmadan yenilmemesine özen gösterildi.

    Ben ekmegimi yerken oturup bizim kültürümüzün kahramanlari ve azizleri üzerine düsünmeden edemedim. Aziz Martin'in bizdeki karsiligi atiyla sehir kapisinin önündeki dilenciye rastlasaydi, pelerinini savurup cikardigi gibi ona verirdi. Ikiye bölmekle mi ugrasacakti? Cikinindaki ekmegi de elbette... Bizim kahramanlarimiz üsümez ve acikmaz cünkü. Onlar bizim dünyamizin disindan gelir gibidir, birer üst-varliktir. Dünyevi dertleri, gereksinimleri yoktur. En basindan neden pelerin giyip, ekmek tasidiklari soru isaretidir. Bölüp paylasmak şanlarına yakismaz, öylece bütün bütün verirler. 

    Iste sanirim bu yüzden, bizim kültürümüzün fanileri, bizler yani, ermisligi ve kahramanligi hep disaridan, o üst-varliklardan bekleriz. Cok iyi niyetli ama gücsüz oldugumuzu düsünürüz. Elbette yedigimizi ve giydigimizi paylasabiliriz (paylasiriz da), ama bilincimize islenen hikayeler bunun fakiri kurtaramayacagini, fakirin bütün bir pelerin ve bütün bir ekmege gereksinimi oldugunu fisildar sanki. "Ben tek basima ne yapabilirim ki?" cümlesi en cok bizim cografyamizda duyulur bu yüzden. Ve bu yüzden beklenen kahraman, beklenen aziz bir türlü cikip gelemez. Gün olur, Batisi yer, deprem yemis Dogusu bakar, kiyamet de belki ondan kopar. Karli gecelerde özellikle.