"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazar, Aralık 27, 2009

Revenge of Gaia


James Lovelock'un Revenge of Gaia'sını bitirdim. Bu kitap benim için uzun zaman "çarpıcı iddialar ve şaşkınlıklar kitabı" olarak kalacak gibi gözüküyor.

Lovelock, Gaia teorisini (yani atmosferin, denizlerin, karaların ve buralarda yasayan canlıların birlikte ve belli bir amaca yönelik hareket eden tek bir canlı organizma gibi davrandığına dair teoriyi) ilk kez 1960'larda ortaya atmış ve zamanla geliştirmiş. Kitabın beni şaşırtan yanı bu teori değil elbette. Zaten yazar Gaia teorisini yaklaşık 40 yıldır başka kitaplarında ve pek çok bilimsel makalede açıkladığı için, temel detaylarına girmiyor bu kitapta fazlaca. Bu konu ilgimi çektigi için o kitaplarını da okuma listeme aldım.

Kitaptan alıntıladığım ve aşağıya yazacağım noktaları, ya bana çok anlamlı geldiği ya da tam tersine kabul edilmesini güç bulduğum için not etmeye değer bulduğumu belirtmeliyim. Dolayısıyla Lovelock'un söyledikleri arasında oradan oraya atlayan ve biraz taraflı bir seçki yapmış oldum sanırım. Bunun dışında, iklim değişikliğinin mekanizmaları hakkında anlattığı bir çok temel şeyi başka yerlerde de okuduğum için not etmedim. Bunlarla ilginlenenlerin kitabı okuması daha doğru olur. Dediğim gibi beni şaşırtan bir çok görüş var bu kitapta. Ciddi bir bilim adamının fikirlerini bana kabul etmesi zor geldiği için toptan reddedemeyeceğimden, onları üzerinde araştırıp düşünmek üzere ve mümkün olduğunca tarafsız bir ifade ile yazmaya çalıştım.

Bölüm 1) Dünyanın Durumu (State of the Earth)
++ "Eğer biz dünyaya dikkat ve özen göstermezsek, o bizi eskiden olduğu kadar hoş görmeyerek kendi başının çaresine bakacaktır."

Lovelock açıkça insancıl (hümanist) çevrecilik anlayısını rahatsız edici buluyor. Gezegen ve doğal kaynakların insanlar için olduğu görüşünün tersine; insanların Gaia sisteminin bir parçası olduğunu savunuyor. Çevreyi insanın çıkarlarını korumak için korumanın hem anlamsız, hem de bencilce olduğunu belirtiyor. Ona göre dünya zaten başının çaresine bakabilecek savunma mekanizmalarına sahip. Sadece Gaia'nın cözümleri o kadar da "hümanist" , yanı "insansever" ve insan çıkarlarını gözetir olmayacak. Kendi türümüzün varlığını sürdürmek istiyorsak, kendi çıkarlarımıza göre değil, Gaia'nin -yani yaşayan tüm canlılar ve ekosistemin- genel çıkarlarını gözeten önlemler almalıyız. Gerekirse gezegene biraz nefes alma imkanı vermek için tarımdan vazgeçip, yapay gıda sentezlemeyi düşünmemiz gerektigini savunuyor mesela. GDO hakkındaki fikirlerini merak ediyorum doğrusu...

Bu açıdan sürdürülebilir gelişimin koca bir yalan olduğu da iddiaları arasında. Ona göre iki yüzyıl önce, yanı yaklaşık endüstri devriminin başlarında, iklim ve ekolojide yarattığımız değişiklik yok denecek kadar azken, "sürdürülebilir gelişim"i inşa etmek için vaktimiz olabilirdi. Ama şimdi çok geç, zarar çoktan verildi. Bugün bütün endüstriyel aktivitelerimizi sıfır noktasına çeksek bile etkilerinin gezegen tarafından berteraf edilmesi en az bin yıl alacak.

++ "Bugün hala, biz ve -bakterilerden balinalara kadar- diğer tüm canlıların çok daha geniş ve çeşitlilik arzeden bir yaşam biriminin parçaları olduğu fikrini kabul etmekte güclük çekiyoruz."

++ Bilim küresel ısınma konusunda bilgilendirmede neden bu kadar yavaş kaldı? Lovelock'a bakılırsa iklim değişikliği ve olası boyutları konusunda bizi uyarmakta geciktikleri için bilimi ve bilim insanlarını tek suçlu olarak görmek haksızlık olur. Çünkü bilim son iki yüzyıldır pek çok farklı disipline bölünmüş olmanın sıkıntılarını yaşıyor. Her bir disiplin gezegenin sadece küçük bir bölümüne konsantre oluyor. İşte bu yüzden "bütünsel bir dünya" anlayışına sahip değiliz. Elbette konuya dikkat çekenler de yok değil. Örneğin filozof Mary Midgley "Science and Poetry" ve "The Essential Mary Midgley" adlı kitaplarında son iki yüzyıldır bilim dünyasına hakim olan atomistic ve reductionist (yani her şeyin doğasını en ufak parçalarına ayırarak anlamaya çalışan) yaklaşımın, dar görüşlü bir dünya anlayışı oluşturmamıza sebep oldugu konusunda uyarır.

"En sonunda (ama ne yazık ki çok gecikerek) anlamaya başladık ki, bu yukarıdan aşağı holistik bakış, yani bir nesneyi dışarıdan ve işlevini görürken inceleyip sorgulayan bakış, nesneleri parçalara ayırıp sonra yeniden inşa ederek anlamaya çalışan anlayış kadar önemlidir."

++"Enerji tasarrufu yapmamız gerektiğine dair iyi niyetli yeşil önerilere uymalı ve bunu elimizden geldiğince çok yapmalıyız. Ama aynı kilo vermek gibi bu da söylenmesi yapılmasından kolay bir eylemdir. Büyük çaplı enerji tasarrufu daha çok gelişmiş tasarımlarla sağlanır ve bu türden tasarımların kullanıcıların çoğunluğuna ulaşması on yıllar alır."

++Bizim uygarlığımız madde bağımlılığı olan birine benziyor. Bağımlısı olduğu maddeyi kullanmaya devam ederse ölecek ama elinden birden almaya kalkarsak bu da ölümüne sebep olacak.
Bölüm 2) Gaia Nedir? (What is Gaia?)

++Gaia dünya yüzeyinin 100 mil derininden başlayıp, kara ve okyanusların üzerinde uzaya yakın atmosfer katmanlarına kadar 100 millik mesafede devam eder. Gaia'yi bu katman içindeki sadece canlı değil, cansızlar da dahil her şeyin kendi kendini düzenleyen (self regulating) bir bütünü olarak düsünmeliyiz. Gaia ve benzer sistemler belirli kısıtlamalar ve sınırlar dahilinde sistemin genel çıkarlarına yönelik olarak kendi kendini düzenleme becerisine sahiptir. Gaia için bunlar iklim ve atmosfer şartları gibi kısıtlamalardır. Bu noktada Lovelock kendisinin Nature dergisinde yayınlanmış, sadece papatyalardan oluşan ve kendi kendini düzenleyen eden bir sistemi canlandıran "DaisyWorld" deneyinden bahsediyor.

Lovelock'a göre evrim teorisi ile Gaia teorisi birbiriyle çelişir görünürse de durum böyle değil. Çünkü anladığım kadarıyla evrim teorisine göre türler bencilce kendi çıkarları için çalışır ve bunun için çevrelerinin koyduğu sınırlara göre evrilirler. Buna karşılık Gaia teorisine göre türler Gaia'nin genel çıkarlarını gözetirler ve buna göre değişikliğe uğrarlar. Üstelik bazen çevre şartlarının değişmesine de etki edebilirler. Örneğin algler atmosfer şartlarını etkileyebilir. Ancak bu noktada "bencil genler" Gaia'nin çıkarına göre evrilmenin bir şekilde kendi çıkarlarına da uygun olduğunu bilirler. İlginç, üzerinde düşünülmesi gereken bir görüş...


Bölüm 3) Gaia'nın tarihi (The Life History of Gaia)

++ Biyolojik çeşitlilik her ne kadar bizim açımızdan bir zenginlik gibi görülse de, Gaia'nin bakış açısından bir semptomdür, iklim değişikliğinin göstergesidir. Gaia'nın tüm tarihi boyunca iklimin ısınmadan soğumaya veya soğumadan ısınmaya geçtiği her ara dönemde biyolijik çeşitlilik artmıştır.

++ Bugün insan eliyle yaratılmış iklim değişikliklerinin sorun olmasının bir sebebi de Gaia'nın yaşı. Gaia eskiden, daha gençken, bu türden değişiklikliklere daha kolay tepki verebilirdi. Şimdi yaşlı, üstelik de güneş yaşamın ilk görülmeye başladığı 3 milyar yıl öncesine göre daha sıcak.

++ Gaia soğuk sever! Okyanusların soğuk bölgelerii biyolojik olarak daha zengin, daha yaşam doludur; renkleri bu yüzden koyu ve bulanıktır. Buna karşılık tropik sular aslında okyanusun çölleridir ve bu yüzden duru ve açık mavidir. Gezegenin buzul dönemleri de zannettiğimizden daha yaşam doluydu ve sağlıklıydı. Gaia'nın elinde olsaydı daima iklimi daha soğuk olacak şekilde düzenlemeye çalışırdı.

Bölüm 4) 21. Yüzyıl için Tahminler (Forecasts for the 21. Century)

++ Beklenen değişiklikler ne yazık ki insanlığın uyum sağlamasına imkan verecek şekilde azar azar değil, tam tersine ani ve büyük çapta olacak.

++ Denizlerdeki alglerin zarar görmesi ve Grönland buzullarının geri dönülmez şekilde erimeye başlaması için sınır nokta (treshold point), atmosferde karbondioksit miktarının 500ppm' e erişmesi. Bu noktadan sonra karbondioksit seviyesi ve dolayısıyla ısı tekrar düşse bile, Grönland erimeye devam edecek. Bilimsel tahminlere göre 500 ppm'e önümüzdeki 40 yıl içinde ulaşacağız. Buzul döneminde atmosferdeki karbondioksit miktarı 180 ppm idi. Buzul çağından sonra endüstri devrimine kadar 280 ppm civarında kaldı. Şu anda insan eliyle 380 ppm seviyesine çıkmış durumda.

++ Atmosferdeki karbondioksit miktarı ile küresel ısı arasında bir korrelasyon vardır. Karbondioksit sera etkisi ile gezegenin ısınmasına yol açar.

++ "Gelecek yüzyıl içinde asıl tehlikede olan uygarlığımızdır. İnsanlar şu ya da bu şekilde hayatta kalacak kadar güçlüdür. Gaia ise bütün bunların hepsinden daha güçlüdür. Yaptıklarımız onu zayıflatabilir ama yok edemez."

++ İnsan eliyle, endüstriyel aktivitelerle atmosfere salınan aerosolün iklimi soğutucu etkisi vardır. 2003 yazında Avrupa'da onbinlerce kişinin ölümüne sebep olan sıcak dalgası, AB'nın atmosfere salınan aeresol miktarını azaltmak için aldığı katı önlemlerden kaynaklandı.

Bölüm 5)Enerji kaynakları (Sources of energy)

++ Thermodinamiğin ikinci yasasından yola çıkarak, evrenin hiç bir köşesinde enerjiyi ister iyi ister kötü amaçlarla olsun bozmadan kullanmanın bir yolu yoktur. (It is not possible in this universe to use energy for any purpose, good or bad, without corrupting it.)

++ Bio yakıtlar hakkında : "Bizler otomobil sürmek için aç kalmaya niyetlenecek kadar aptal olabiliriz. Ama Gaia bundan daha az hoşgörülüdür."

Çünkü bio yakıtın çoğu başka türlü enerji üretiminden çok ulaşım için kullanılıyor. Tarım zaten Gaia' nin elinden iklimi düzenleme şansını alıyor, üstelik insanlık geriye kalan yabani, doğal alanları da bio yakıt üretmek için bir bir yoğun ve tek tür (monoculture) tarımın eline bırakıyor...

++ Rüzgar türbinleri atmosferde değişikliklere yol açıyor ve civarlarında iklimi istenmeyen şekilde değiştirebilirler. Üstelik rüzgarca zengin bölgeler iklim değişikliği sebebiyle kuzeye kayacak ve bugün yoğun olarak rüzgar türbini çiftliği haline dönüştürülmekte olan bölgelerde gelecekte rüzgardan etkin şekilde enerji elde etmek mümkün olmayacak.

++ "Fosil yakıtların doğal ve yenilenebilir olmadığı gibi yanlış bir görüş var. Fosil yakıtlar yaşayan organizmaların bir ürünüdür ve en az bir ağaç kütügü kadar doğaldırlar. Yanlış uygulamalarımız Gaia'dan onun doğal olarak yerine koyabileceğinden yüzlerce kat daha hızlı enerji almamıza sebep oluyor. Niteliksel değil niceliksel bir günahımız var bu noktada. Büyük miktarda odun yakmak veya yakıt olarak kullanmak üzere ekin yetiştirmek -ki yanlış olarak adına yenilenebilir enerji deniyor- potansiyel olarak gezegenimiz için fosil yakıtlardan daha yıkıcıdır."

++ Nükleer enerji sanıldığı kadar zararlı değildir. ABD'nin 1945'de nükleer bombalarını Japon askeri gücü yerine sivil hedefler üzerinde kullanması "nükleer enerji eşittir nükleer savaş bu da eşittir insanlığın yok oluşu" yanılgısını yarattı. Gezegene toparlanması için süre vermek adına kısa vadede elimizde nükleer enerjiden başka seçenek yok. Bu ancak yaşam tarzını değiştirirse kökten iyileşebilecek bir hastaya , hastalığının en ağır dönemini atlatması için olası yan etkilerine rağmen ağır bir ilaç vermek gerekmesine benzer.

Kitabın devam eden bölümleri en az bunlar kadar çarpıcı görüşlerle dolu. Ne yazık ki onları bu detayda notlar alamadan hızla okumam gerekti. Asit yağmurları, akarsularda biriken nitrat, DDT'nin o kadar da zararlı olmadığı, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin enerji tasarrufuna faydaları ve bugünkü çevreciliğin abartmaya meyilli ve duygusal yaklaşımlar içinde olduğuna dair pek çok şey var bu bölümlerde de. Deep ecology kavramı ile de ilk kez burada karşılaştım. Benim açımdan üzerinde biraz daha okunması gereken yeni bir konu daha...

Fotograflar: 1)nasa1fan/MSFC , 2)woodleywonderworks

Perşembe, Aralık 24, 2009

Mango kücük sincaba selam eder :)

Mangonun Ekim ayinda yeni yapraklar vermeye hazirlanirken...



... ve Kasim ayinda yeni yapraklarini verdikten sonraki halidir.




Bugünlerde tek derdi az günes ve cok kaloriferli ortam. Mevsimini bekliyor sabirsizlikla...

Bostancik'in kücük sincabina selam ediyor bir de...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Ihlamur ağacının dibindeki mürverin sırrı

Çocukluğumuzda okuduğumuz türden, sürükleyici bir serüven kitabının adı gibi oldu, değil mi? Kaldı ki mürver gayet de gizemli bir ağaç zaten gözümde....

Eskiden nehir kıyısında kışın yaptığımız yürüyüşleri biraz yavan bulurdum. "Hareket etmek ve biraz temiz hava almak için çıkıyoruz en azından" diye düşünürdüm. Doğa gayet ölü görünürdü gözüme. Ağaçları ve bitkileri teşhis dönemindeydim. Kuruyup gitmiş otlardan ve yaprağını çoktan dökmüş ağaçlardan bir şey çıkaramıyordum.

Şimdi ise kış yürüyüşleri bile heyecanlı, keşif dolu bir şeye dönüştü.
Ihlamur ağacının dibindeki mürverin sırrı var mesela.

Bu yıl sonbaharda meyvesini toplamak için mürver ağacı aramaya çıktığımızdan beri, bir tür göz alışkanlığı oldu. Her yerde mürver ağacı arıyorum, gördüklerimi hemen mimliyorum.

Ihlamur ağaçlarının altındakileri ilk kez o zaman farkettim. Kanal boyunca şehre giden yürüyüş yolunda her iki üç ihlamur ağacının birinin dibinden bir mürver çalısı çıkıyordu. Hem de ağacın tam kökünün dibinden. Öyle ki bilmeyen biri gördügünün, ıhlamur ağacının dipten verdiği yeni bir filiz olduğunu sanabilirdi. Önce belediyeden birilerinin cözemediğim bir sebeple yaptığı bir tür çevre düzenlemesi olduğunu sandım. "Boylu ağaçlar altında meyve veren çalılar" gibi bir konsept mesela... Öyle olmadığını daha sonra anladım. Belediyecilerin yolunun hiç mi hiç düşmediği, gayet kendi halinde, yabanıl bir doğa parçası olan nehir kenarında da, kilometreler boyu her iki üç büyük ağaçtan birinin altında bir mürver yavrusu büyümekteydi. Uzun zaman aklımı meşgul etti sebebi. Kendimce bir yanıta ulaştım sonunda. Mutlaka kuşların parmağı var bu bilmecede :) Mürverin kuşların çok severek yediği bir meyve olduğunu okumuştum zaten.

Ama bilmece sona ermedi de burada. Doğada hiç bir şeyin tesadüf olmadığı, sebepsiz olmadığı duygusunu taşıyorum. Her şeyin görünen, yüzeysel bir sebebi; bir de daha derin , daha anlamlı bir açıklaması var.

Ihlamur ağacının dibindeki mürverin sorduğu yeni sorular şunlar:
-Neden bir mürver çalısı kendi başına da gayet güzel idare edebilirken bir büyük ağacın hamiliğine ihtiyaç duyuyor?
-Veya ihtiyaç duyan kim aslında? Mürver mi, hamisi mi?
-Hem iyi de neden mürver? Kuşların sevdiği ve çevrede yetişen bir dolu başka ağaççık daha var bildiğim...
-Neden ille de ağacın tam kök dibinden çıkıyor mürver? Yüzeysel açıklama: Çünkü orası daha korunaklı! Peki ya derindeki sebep?
Not: Kuşları gözledim. Hayır, ana gövdeye yakın konma gibi bir alışkanlıkları yok. Mürver çekirdeği ağacın dallarının oluşturduğu çap içinde her yere düşebilir pekala.
-Bunun ıhlamur-mürver dostluğu ile bir ilgisi yok, ama neden kışın gözlediğim bütün ağaçlar içinde sadece mürver, alt dal yapraklarının tamamını dökerken, tepe dallarında mutlaka bir kaç yaprak bırakıyor? Ve neden o yapraklar öylesine canlı bir açık yeşil?
-Bu şimdi aklıma geldi! Ihlamurun çiçek mevsimi ile mürverin çiçek açtığı dönem çakışır mı? Her ikisininin de olağanüstü güzel kokan çiçekleri var. Burunlar icin müthiş bir şölen olurdu bu.

Keşke bilebilseydim bu soruların cevaplarını...
Dünya daha da güzel, daha da anlamlı bir yer olurdu gözümde.

Fotograf:Phil Thirkell

Pazartesi, Aralık 14, 2009

İki tohum, bir müjdeli kart ve parlak bir fikir!

Cumartesi günü postadan bir zarf çıktı benim için. Haberdardım, bekliyordum ama yine de sevindim görünce.

Dört şey çıktı zarftan.

Biri beklenen tohum, limonotu, Verbena officinalis. Lesley Bremness'in kitabını okuduğumdan beri aklımda. Aklıma düşen, gün olur, devran döner posta kutuma düşer işte böyle :)

İkincisi, süpriz tohum, Colutea arborescens. Bu yıl çevrede görüp "saksıda yetiştirsem ya ben bunu" dediğim bir başka bitkiye çok benziyor. Henüz tam araştırmadım ya, biraz okusam ne mucizeleri vardır kesin onun da.

Üçüncüsü, müjdeli bir posta kartı. Geçmişin unutulmuş ama yeniden keşfedilmiş sebzelerinden bir demet var üzerinde. Sarı ve mor havuçlar, mor patates, sarı domates. Hepsi birbirinden ilginç. Fransa'da da, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi bir avuç insan yerel çeşitliliği korumak için mücadele ediyormus. Ne güzel haber!

Dördüncüsü...
"Dördüncüsü mü? Ben üç şey göndermiştim oysa..." diyor olmalı Beste şimdi içinden :)
Dördüncüsü parlak bir fikir! Sana gönderilmiş mektupların zarflarını atmazsın mesela. Yırtmadan, özenle açar ve bir kenarda saklarsın. Gün gelip sen bir mektup göndermen gerektiğinde bu zarflardan birini alır, gönderen ve alıcı bölümlerinin üzerine birer etiket yapıştırırsın. Yeni adresleri yazarsın bir güzel. Bir zarf eksik harcarsın böylece. Bir zarf, bir zarftır çünkü. "Kullan-at kültürü"yle tükettiğimiz de bir kağıt bir kağıt üstüne, bir bardak bir bardak üstüne, bir mendil bir mendil üstüne dünyadır çünkü.

Eskiden çalıştığım bir işyerinde iç yazışmaları gönderdiğimiz zarfları böyle defalarca kullanırdık. Postaya vereceğim zarflarda nedense o cesareti hiç bulamadım veya ihmal ettim hep. Ama "Neden olmasın?" dedi Beste'nin zarfı bana. Unutmam artık hiç :)

Çok yaşa Beste!

Pazar, Aralık 13, 2009

Pozitif Doğum Hikayeleri

"Her bebekle birlikte bir de anne gelir dünyaya... "

Öyle yazıyordu benim doğum yaptığım hastanede, doğum servisinin duvarında.
Oğlum doğarken uykuda olmadığım için mutluyum. Ne onun doğuşunu, ne de bendeki "anne"nin doğuşunu kaçırmadığım için mutluyum.

Canım acımadı mı? Acıdı tabii. Ama bana bildiğimden daha güçlü olduğumu, yaşamın önüme getirip koyacağı başka türden güçlüklerle de gayet iyi başa çıkabileceğimi öğretti o acı...
...ve yaşamdaki pek çok acının sadece ondan kaçtığımız için bu kadar canımızı yakabildiğini,
...ve üzerine gidersek o kadar da korkunç olmadığını.

Bütün bunları öğrendiğim için mutluyum.

İstiyorum ki...
açıkça tıbbi bir gereklilik olmadığı halde sezaryenle doğan çocukların sayısı bu kadar yüksek olmasın,
doğanın bize sunduğu yol -adı üstünde "normal" doğum- bu kadar da korkunç görülmesin,
"bir kez sezaryenle doğurduysan, bir daha normal doğuramazsın" yanılgısı annelerin aklını
karıştırmasın.

İstiyorum ki...
Pozitif Doğum Hikayeleri'nden herkesin haberi olsun.

Sağolasın Blogcu Anne, ne iyi düşünmüşsün.

Cumartesi, Aralık 12, 2009

Basit yaşamalıyız...

"We must live simply that others may simply live."

E.F. Schumacher

VS notları - 6


"Yasami hisseden ve yasama hizmet eden bir kültürel yönlenim" adli bölümden:

"Endüstri devrimi dönemi ve sonrasinda evren genel olarak cansiz temel parcaciklardan olusan maddesel bir yapi olarak algilandi. Buna ek olarak, bilinc evrene incelikle can veren yasamsal bir temelden cok, beynin biyokimyasal ve elektriksel aktivitelerinin bir yan ürünü gibi görülüyordu. Böylece yasadigimiz evren de büyük ölcüde cansiz ama oldukca karmasik bir makineye dönüsmekteydi.
...
Endüstriyel gelismenin aceleciligi icinde unuttugumuz kadim gercekleri yeniden ögrenmeliyiz. Farkinda olmadan yasami reddeden bir anlayistan, bilincli olarak yasami hisseden ve onaylayan bir anlayisa gecmeliyiz.
...
Hirstan yaratici özveriye, bogaz bogaza rekabetten isbirligine, dar cerceveli 'kendine hizmet eden' davranis tarzindan, daha genis capli 'yasama hizmet eden' davranis tarzina gecmeliyiz."

Bugünlerde okudugum her seyde paralellikler buluyorum. Bu bölümü alintilamaya baslamadan az önce Meyvelitepe'nin bir önceki yaziya biraktigi yorumda verdigi linkleri inceliyordum. Orada okuduklarimla yukaridaki satirlar arasinda öyle cok ortak nokta carpti ki gözüme...

Tesadüf mü acaba :)

Fotograf: Gertrud K.

Perşembe, Aralık 10, 2009

VS notları - 5


'Yaşamın sadeliği tamamen yeni bir fikir değil. Kaynağını tarihin derinliklerinden alıyor ve dünyanın tüm bilgelik geleneklerinde de ifade ediliyor. Ikibin yıl önce, Hristiyanlar'ın "Bana ne yoksulluk, ne de varlık ver" (Proverbs 30:8) dediği dönemlerde, Taoistler "Yeterince şeye sahip olduğunu bilen zengindir" (Lao Tzu) demekte, Plato ve Aristo yaşamda ne fazlalık ne eksiklik içeren bir orta yol tutturmanın önemini savunuyorlar ve Budistler yoksulluk ile hesapsız bir birikimin ortasında bir yolu tavsiye ediyorlardı. Açıkça görüldüğü gibi, sade yaşam yeni bir sosyal icat değildir. Yeni olan, modern dünyanın kökten değişen ekolojik, sosyal, psikolojik ve ruhsal şartlarıdır.'

Bu sözler Voluntary Simplicity'den degil. Ayni yazarin daha sonraki bir dönemde yazdigi Garden of Simplicity adli makaleden. Nedir o modern dünyanin kökten degisen ekolojik, sosyal, psikolojik ve ruhsal sartlari? Makalenin devaminda acikliyor Elgin. Ama Voluntary Simplicity'de buna dair (yani yasadigimiz dönemde sade yasamin neden bu kadar kritik hale geldigine dair)makalede bahsetmedigi ilginc de bir fikir ileri sürüyor.

Savundugu fikrin temeli Arnold Toynbee'nin A Study of History adli kitabinda gecen "büyük uygarliklarin yasam cevrimi" teorisi. Buna göre tarihteki her büyük uygarlik birbirine benzeyen bir yasam cevrimi cercevesinde varligini sürdürüp yikil(mist)ir:

1) High Growth
2)Full Blossoming
3)Initial Decline
4)Breakdown

Bu dört dönemi x ekseni zaman, y ekseni uygarligin gelisimi olan bir grafikde bir can egrisi gibi düsünmek gerek. Ayni zamanda da dört mevsim gibi. Tonybee'nin teorisine göre uygarliklar ardarda gelen güclüklere yeterince yaratici cözümler üretememeye basladiklari noktada cökerler. Bu cöküs genellikle büyük bir medeni gelisme adimini takiben (yani can egrisinin tepesine erisildikten sonra) gerceklesir. Birinci dönemde oldukca yüksek olan "ortak sosyal hedeflere sahip olunduguna dair güclü duygu" zamanla azalmaya baslar. Yine bu döneme özgü canli, yaratici, esnek ve sade sosyal yapi zamanla yerini duragan, bürokratik, fazlasiyle kurumsal ve karmasik bir yapiya birakir. Ikinci dönem civarinda yapiyi isletme görevini bireysel girisimden alarak üzerine yüklenmis olan kurumlar, ücüncü dönemde öylesine büyük, karmasik ve dolayisiyla hantal hale dönüsürler ki zamaninda ve etkin tepkiler veremez hale gelirler. Son dönem, yani cöküs dönemi özellikle ortak hedef duygusunun kaybolmasi ve birbiriyle celisen sosyal amaclarin ön plana cikmasi ile karakterizedir.

Elgin'e göre basta ABD olmak üzere cagimizin uygarligini simgeleyen gelismis ülkeler 80'lerde ücüncü devrede yani sonbaharlarindadir. Pek cok ekonomik, politik, sosyal, cevresel, psikolojik problem genel bir cözülme ve cöküs döneminin ilk isaretlerini vermektedir. 90'lar bitmeden de cöküs dönemine girilecektir. Bir sonraki asama ya bir duraklama ya da -insiyatifi ele alirsak- bir yeniden canlanma dönemi olacaktir.

Iste Elgin'e göre yasadigimiz dönemde sade bir yasam anlayisinin ön plana cikmasi, yasanacagi öngörülen cözülme ve cöküsün önüne gececek en önemli cözüm olacaktir.

Su anda uygarligimizin hangi mevsimi yasadigi ve sade yasamanin uygarligin dertlerine ne ölcüde deva olabilecegi uzun uzadiya tartisilabilir tabii.

Kitapta "cöküs ve cözülme döneminde psikolojik tepkiler" diye bir bölüm var ki orada anlatilanlar bana inanilmaz tanidik geliyor. Buyrunuz:

1) Reddetme: "Su an yasanan her ne ise kücük ve gecidir. Dert etmeye degmez" yaklasimi.
2) Kayitsizlik: "Ben zaten ne fark yaratabilirim ki?" duygusu beraberinde "nasil olsa birileri meseleyle ilgileniyordur, benim dert etmem gerekmez" yaklasimi.
3)Suclama: "Her seyin sebebi onlar " seklinde harici günah kecileri arama ve yaratici enerjiyi onlari cezalandirma yollari bulmak icin harcama.
4)Kacis: Durumun ciddiyetinin farkinda olup kendisi ve yakinindakiler icin kacis yollari arama. Dis dünyadan izole sürdürülebilir yasam kaleleri kurma, vb.
5) Teslimiyet: "Olup bitenler karsisinda hic bir sey yapamayiz. Üzgünüz, gücsüzüz, caresiziz" yaklasimi.

Sonraki bölümde bir yeniden canlanma döneminde sade yasam yaklasimi nasil somut adimlarla devreye alinabilir, onu anlatiyor. Artik onu da buraya alintilamaktan utaniyorum. Kisaca;

-tüketim anlayisinda degisiklik,
-enerji üretim ve tüketiminde tutumluluk,
-pazarin yerellesmesi,
-girisimci aktivitelerin canlandirilmasi,
-ekonomik büyümede cevre vb. faktörler acisindan secici olma (bazi cevre dostu sektörlerin gelisimini tesvik etme)
-uluslararasi ziraat devleri yerine kücük capli ziraatin yeniden canlandirilmasi
-geri dönüsüm,
-calisma anlayisinda farklilik (is paylasimi, coklu is rolleri, calisma ortaminin demokratiklestirilmesi)
-yeni pazar ortamlarinin yaratilmasi (mesela takas ve bit pazarlari)
-cevre korumaya büyük capli yatirim
-kendi kendine yetebilirligin tesviki
-önleyici tipta alternatif yöntemlere aciklik,
-yerel topluluk (local community) ruhunun tesviki. (komsuluk, paylasim, yerel gida kooperatifleri, "urban villages" vb.)
-sehir planlamada yeni bir anlayisa gecis (daha cok yesil ama daha cok "kullanilabilir" yesil)
-yeni ev tasarimlari,
-"iyi yasam"in yeni bir tanimi: materyal beklentilerden cok ruhsal gelisime hitap eden...
-cesitlilige deger veren yeni bir sosyal anlayis
-ayni anda hem dagitik (decentralized) hem de küresel davranabilen yeni bir sosyal yapi (calisma ve yasam ortaminda cap ve karmasikligin azaltilmasi)
-klasik politik perspektifden (benmerkezi, materyalist, milliyetci) uzak yeni politik anlayislarin üretilmesi
-küresel iletisim aglari ile kültürler arasi paylasim ve ögrenmenin büyümesi; küresel aile duygusunun gelismesi
-...
diye özetlenebilir(!).

Heyecan verici!
:)

Fotograf: FotoVero84

Çarşamba, Aralık 09, 2009

Kimyonun maceraları 09/12/2009

"Öğlen öğlen vişne reçeli yedim, huzur buldum" dedi kimyon; "ah bi de içinde pektin olmasaydı..."

Salı, Aralık 08, 2009

VS notları - 4


Şef Seattle'ın 1852'de atalarından devraldıkları toprakları beyazlara teslim ederken kendi halkına yaptığı konuşmadan alıntı:

"This we know. The earth does not belong to man; man belongs to the earth. This we know. All things are connected like the blood which unites one family. All things are connected. Whatever befalls the earth, befalls the sons of the earth. Man did not weave the web of life, he is merely a strand in it. Whatever he does to web, he does to himself."

Şef Seattle'ın önünde saygıyla eğiliyorum. Eli öpülesi adammış. Sadece yaşadığı dünyayı değil, beyaz adamı da pek iyi tanıyormuş.

Duane Elgin'in Voluntary Simplicity'sinden bu satırları okurken, paralel olarak da Işıl'ın tavsiyesiyle James Lovelock'un Revenge of Gaia adlı kitabını okuyordum. Bir ara fırsat bulursam bu kitaptan da bahsetmek isterim. Ama Lovelock'un bilimsel detaylarla bezediği Gaia Hipotezini üç cümlede anlatmak gerekse, sözü Şef Seattle'a bırakmak yeterli olurdu sanırım.

Fotograf: Tobyotter

Pazartesi, Aralık 07, 2009

VS notları - 3


Bir de 80'li yıllarda basit yaşamı ilke edinmiş insanlar yaşamlarında ne türden somut değişiklikler yapma eğilimindeydiler, bir bir sıralamış D. Elgin. Bildiğimiz, uyguladığımız ama hatırla(t)maktan geri durmayacağımız bir liste çıkmış ortaya:

Basit yaşamayı ilke edinenler...
- Genel tüketim seviyelerini düsürürler.

- Yaşam ve tüketim alışkanlıklarını daha dayanıklı, tamiri kolay, üretimi ve kullanımı çevreyi kirletmeyen, enerji tasarrufu sağlayan, işlevsel ve estetik olandan yana değiştirirler.

-Beslenmelerinde çok işlemden geçmiş gıdalardan kaçınırlar. Daha doğal, sağlıklı, basit ve yaşamın sürdürülebilirliğini destekleyen gıdaları tercih ederler.

-Kullanmadıkları eşyaları satarak veya başkalarına vererek yaşamlarından karmaşa ve fazlalığı çıkarırlar.

-Tüketim güçlerini politik olarak kullanırlar. (Boykotlar, vb)

-Geri dönüşüme özen gösterirler.

-Tüketici ve çalışan kooperatiflerine katılır ve aktif rol alırlar.

-Hem kişisel yaratıcılıklarını geliştirecek, hem de yaşadıkları dünyanın esenliğine katkıda bulunacak eylemlerde bulunurlar.

-Daha kücük boyutlu yaşam ve çalışma mekanlarını tercih ederler. Birliktelik duygusu, yüzyüze iletişim ve karşılıklı özeni desteklediği için...

-İlişkilerinde kadın -erkek rollerinin bilinen klişelerinden uzak dururlar.

-Sözsel olmayan iletişim yöntemlerine (göz kontagi, vücut teması, iletişimde sessizliğe değer ve anlam verme gibi) açıktırlar.

-Hem biyolojik, hem ruhsal anlamda "aile"yi önemserler; aileye destek vermeye ve ondan destek görmeye açıktırlar.

-Fiziksel, duygusal, beyinsel ve ruhsal açıdan potansiyellerini kullanmaya ve geliştirmeye hazırdırlar.

-Önleyici amaçlı alternatif tip tekniklerine açıktırlar.

-Açlığın sona ermesi, nükleer savaşın önlenmesi (80'lerden bahsediyoruz!) gibi yüksek amaçlar için çalışmaya eğilimlidirler.

-Ulaşım yöntemlerini çevreye duyarlı alternatiflere kaydırmaya çalışırlar.

-Mümkün olan her durumda amaca uygun teknolojiyi terih ederler. Elektrikli yerine klasik dış fırçası, fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji , vb. ...

-Klasik, geleneksel eğitim yöntemlerini sorgularlar ve alternatif arayışında olurlar.


Fotograf: Spunkfenster

Cumartesi, Aralık 05, 2009

VS notları - 2


Çok zaman önce, taa başlarda, basit yaşamı tanımlamak bana zor geldiği için, onu ne olmadığını tanımlayarak anlatmayı denemiştim. Şimdi, 358 yazı sonra, basit/sade yaşamın ne olduğuna dair tarif için pası Duane Elgin'e atıyorum :)

Elgin'e göre bir kavram olarak Voluntary Simplicity (Gönüllü Sadelik) aşağıdaki gibi değişik şekillerde tanımlanabilir:

-dışsal olarak daha basit (mütevazi?), içsel olarak daha zengin bir yaşam tarzı.

-yaşamımızın hem içsel, hem de dışsal yönlerini dengeli bir sekilde bir araya getiren bir yaşam şekli.

-daha az şeye sahip olarak yaşamanın, yaşamdan daha fazlasını almamızı saglayacagından yola çıkan bilinçli bir seçim.

-yeryüzüne şimdikinden daha hafif ve nazikçe dokunabilmemize yardım edecek becerilerin ögrenildiği bir yol.
-en canlı, en yaşayan, en özgün yanımızı devreye sokarak, yaşamın her yönüyle (çalışma, tüketim, vb.) bilinçli ve direkt bir temas icinde olmak.

-ayrılmaz bir parçası oldugumuz dünyanın esenliği icin çaba harcarken, insani potansiyelimizi de geliştirme sorumluluğu taşımak.

Yine ona göre bu yaşam tarzı ile ulaşılması hedeflenen şey, durağan bir durum değil, yaşamın içsel (ruhani) ve dışsal (materyal) faktörleri arasında sürekli olarak yeniden ve bilinçle kurulması gereken bir dengedir. Yani "daha azla yetinmek eşittir sade yaşamak" gibi dogmatik bir ifade doğru tarif değildir. Önemli olan kavram "daha az" degil, "denge"dir. Kişi kendi yaşamının değişkenlerini değerlendirerek her türlü aşırılıktan uzak bir orta yolu tutmalıdır.

Haaa, bir de: Yoksulluk gönülsüzdür, basit yaşamanın gücü gönüllü oluşundadır.
Fotograf: Ash-rly

Perşembe, Kasım 26, 2009

VS notları - 1

Soguk mevsimi bos bos uyuklayarak degil; topraginda ve havada ne varsa depolayarak geciren bir bitki oldugumu hayal edecegim.

Neredeyse her bir sayfasi sari post-it'lerle isartelenmis olarak tekrar okumaya basladigim Voluntary Simplicity'den (D.Elgin) aldigim uzun notlari buraya yazmaya calisacagim.

Simdi üzerlerinde derinlemesine düsünmeye vakit bulamiyorum. Gündelik dertlerin yogun baskisi var. Zamanla bu notlari düsüncelerle ete kemige büründürebilecegimi, onlar üzerinden yaprak ve cicek acabilecegimi umuyorum sadece.

Her sey sorularla baslarmis. Bu kitap da sorularla basliyor.

1980'lerde VS ilk yazildiginda yazarina göre cevresindeki bir avuc insani daha sade bir yasama yönlendiren sorular sunlarmis:

-Su anki yasam tarzim cocuklarim büyüdügünde de sürdürülebilir olacak mi?
-Onlarin yasami ve benimki birbirinden ne derece farkli olabilir?
-Yaptigim isten memnun muyum?
-Yaptigim is baskalarinin iyiligine, esenligine katkida bulunuyor mu yoksa sadece bir gelir kaynagi mi?
-Aslinda ne kadar gelire ihtiyacim var? ve ne icin?
-Tüketimimin ne kadari yasamima hosnutluk, doyum yerine kargasa ve karmasa ekliyor.
-Tüketim seviyem ve tüketim seklim baskalarinin yasamini ve cevreyi nasil etkiliyor?
-Bir yoksunluk döneminde yasamanin daha sürdürülebilir alternatif yollari var mi?
-Uzun bir enerji kitligi ve ekonomik durgunluk dönemine uyum saglayabilecek esneklige sahip miyim?
-Yokluk durumunda birbirinin bogazini sikma derecesinde bir rekabet ve sosyal parcalanma yerine yardimlasma ve birlikteligi tesvik eden alternatif bir yol mümkün mü?
-Yasamimda yapabilecegim, kendisi kücük, ama pek cok baska kisinin de yapmasi durumunda baskalarini yasamina etkisi büyük degisiklikler var mi?
-Insanlik ailesinin ezici bir sefalet icinde yasayan diger mensuplari icin yapmam gereken neler var?
-Sosyal statü ve tüketici ürünlerinin pesinde yasamin asil zenginliklerini kaybediyor olabilir miyim?
-Yasamdaki amacim nedir?
-Kendi yasamimin kontrolünü nasil ele alabilirim?

Yirmi küsür yil sonra hala ayni sorulari soruyor olmamiz cok rahatsiz edici. Bazilari insanligin temel sorulari olsa da... Biraz da yol almali?
Hem daha kötüsü, kacimizin sorulari bunlar?

fotograf:rAmmoRRison

Cumartesi, Kasım 21, 2009

Sardunyanin kardesi, limonun yol arkadasi...

Bir kez cimlendigini görsem cildiririm sanmistim. Karahindiba cimlendigi zaman oldugu gibi hoplayip dansetmeye baslar; hurmada, licide, civanperceminde ve benzerlerinde oldugu gibi "yuppiii!" falan diye bagirmaya baslarim sanmistim.

En sevdigim ciceklerden biri...
Bitkisel yapbozumun ilk parcasi...
Latince adini ilk ögrendigim ve hic unutmadigim bitki...
Sardunyanin özgürlügüne düskün mavi gözlü kardesi...

Geranium Pratense.

Öyle olmadi. Bir limon cekirdeginin serpilip büyümekte oldugu kücük saksinin kenarinda topraktan basini cikardiginda o oldugunu biliyordum. Su eski hikaye... Agustos ayinda ekilen dört inatci tohum.

Ekim ortasiydi. Pencere kenarindaki bitkilerin yavastan uykuya cekildigi, benim "bahce"de yeni gelismelerden ümidimi kestigim, "buzdolabina girince eksi maya uyuyor, kis gelince bitkiler ve bütün doga uyuyor; insanlarin neden uyku mevsimi yok?, neden hic yavaslamiyoruz biz?" diye sorguladigim zamandi.


Limonun yaninda ve hic beklemedigim bir anda onu görüverince, sadece nefesimi tuttum. Sadece... Hoplamadim, ziplamadim, "yuppiiii!" diye bagirmadim. Evdekilere büyük müjdeyi vermeye girismedim.

Üc yapragi var simdi. Mevsime ragmen neseyle büyüyüp giden üc yapragi... Bir gün evcillestirmek mümkün olur mu? Saksida cicek acmaya razi etmek? Cok sevildigini bilse yapar mi bunu?


Tohumlarini etrafa hizla firlatarak dagitan bir bitkiymis Geranium Pratense. Bu yila kadar topladigim kurumus ciceklerinde hic tohum bulamamam bu yüzdenmis. Cicekleri yenebiliyormus; Lesley Bremness salatalari renklendirmek icin önerir onu. Bilmem ki yapabilir miyim? Türkce adi cayir turnagagasi imis.

Bahara, yani limonla onu ayiracagim zamana dek fazla hasir nesir olmaz, köklerini birbirlerine fazla dolamazlar diye ümit ediyorum.

Perşembe, Ekim 29, 2009

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın.

Salı, Ekim 27, 2009

Yapraklarin bir sebebi var


Bugünlerde bütün parklarda, bahcelerde ve sokaklarda ellerindeki motorlu korkunc aletlerle yapraklara karsi savas acmis bütün o adamlara hatirlatmak isterim ki:
"Yapraklarin bir sebebi var. Bicilmis cimlerin bir sebebi yok."
Robert Fulghum
Ne Biliyorsam Hepsini Anaokulunda Ögrendim
Ne demek istedigim yeterince acik degilse bir de sunu okuyun lütfen.
Fotograf:Ela2007

Salı, Ekim 20, 2009

Pek de memnun degilim artik kendimden :(

Yaptigim her seyde daha sade, daha dogal ve daha "sürdürülebilir" bir yol buldugum ve bu yüzden kendimden cok memnun oldugum bir dönem vardi. Gecti... Simdi yaptiklarimdan yari mutlu, yari mutsuzum...

Haftasonu esimin alisveristen Noel kurabiyeleri ile dönmesi uyari isareti oldu. Bu pek lezzetli, nefis seyler (özellikle Nürnberg'e özgü Lebkuchen) dünyanin bu kösesinde bu kadar erken satilmaya basliyorsa sebepsiz degil. Biraz günessiz, soguk günlerin etkisi var. Insanlar tatli, baharatli, özel bir seylerin arayisina giriyor ve careyi Noel havasini Ekim'e cekmekte görüyor. Ama ticari bir yönü de var elbette isin. Ne kadar erken girilirse bayram havasina, o kadar cok kazaniyor kimi sirketler. Bayram kimin bayrami, belli degil. Velhasil bu havalara kapilmamak elde degil ama tüketim terörüne kurban gitmemek icin ara yolu bulmak gerekir diyenlerdenim. Gecen yil ara cözümü evde bol baharatli ve yemisli (tarcin, yeni bahar, kakule, kisnis tohumu, badem, ceviz, kuru üzüm,...) kekler yaparak bulmustuk. Marketlerde gördügüm Noel keklerine misilleme olarak...
Bu yil yapacagima söz verip, hep unuttugum Cheesecake'in (peykek?, peynir keki? ) zamani oldugunu hatirlatti iste o alisveris torbasindan cikan Lebkuchen.
Kendimden memnun kollari sivama sebebim oydu. Eski ve üzerinde oynanmis bir tarif cünkü.

Tereyagin üzerini cizip eksi krema yazmisim. Tereyag yerine krema kullanarak yag oranini azaltma fikri Tijen'den. Bizlerle paylastigi icin bin kez daha tesekkür etsem ona az. Ben bazi tariflerde %30'luk kremayi hatta %10'luk eksi krema ile degistiriyorum. Sonucun hala memnun edici olmasi sasirtici :)
5 yumurtanin üstünü de cizip 3 yumurta yazmisim. Ah, iste yine pek memnunum kendimden.
Seker yerine Agave nektari kullaniyorum. Isil sayesinde haberdarim ondan da. Ona da tesekkürler! Agave'nin tadini sekere denk buldugumdan, yaklasik ayni miktarda koyuyorum. Bakin bakin, iste bir kez daha memnuniyet kapliyor icimi. Rafine seker yemeyecek olmamiza seviniyorum.
Yumurta beyazlarinin ayrilip iyice cirpilmasi gerek. Mikserim yok benim mutfagimda. Cok aradim, beni gerekli olduguna inandiracak bir tarife rastlamadim bugüne dek. Kücük, elektrikli mutfak esyalarina karsi süpheci durusum kücük mutfak aletlerine karsi yok. Onlar endüstriyel üretimden gecip market raflarinda yerini bulan hazir gidalara karsi en büyük yardimcilarim benim. Bu kez de bir cirpma teli yetisiyor imdadima. Elektrik tüketmeden, kol gücüyle sonuca ulastigim, -ve bu arada da hareket edip biraz isindigim :D - icin bir kez daha pek memnunum kendimden.
Quark kullandim, yagsiz olanindan sectim; hamur icin unum tam un, yagim zeytinyagi. Oysa orijinal tarifte tereyag var yine, veya margarin. Güzel, hos. Soya lesitini kullanmiyorum, yapay aromaya ihtiyacim yok, renk maddesine de...

Sonra icimdeki yeni ve huzursuz ben cikiyor sahneye. Bir bir malzemeleri gözden geciriyor. Olmamis, bak, emin misin bu quark ve eksi kremanin GDO'suz kaynaktan geldigine? Emin misin ineklerin GDO'lu soyayla beslenmedigine? Yumurtalar peki? Kafeste beslenmis tavuklarin yumurtasi bunlar. Yine fiyati daha cazip geldi, degil mi? Rafine seker kullanmaman hos, ama Agave nektari taa Meksika'dan geliyor. Nerede kaldi yerel ürünleri tercih etmek? Ne kadar enerji harcandi bu bir paket nektari senin mutfagina getirebilmek icin?

Vidi vidi vidi...Parmagini sallayip duruyor. Bir dilimcik ev yapimi nefis pastanin tadini cikarayim diyorum, ona bile izin vermiyor :( Ona kalsa Sibirya'nin kuzeyindeki permafrost tabakanin erimeye baslamasi ve atmosfere gittikce daha cok metan gazinin saliniyor olmasi teorik bir risk olmaktan cikip, yasamimizin bir gercegi haline gelmisken burada oturup bir dilim pastadan keyif cikarmak bile suc!

Velhasil, pek de memnun degilim artik kendimden...

Fritillaria



Belki daha önce de görmüsümdür ama ilk kez gecen baharda dikkatimi cekmeye basladi. Almanca adi (Schachbrettblume) satranc tahtasi cicegi demek ki, hic de yanlis sayilmaz :) Almanya'da sevilen bir süs bitkisi ama ayni zamanda nesli tükenmek üzere olan ve koruma altina alinmis bir soganli bitkiymis. Fotograftakiler güzel bir bahar gününde yeni kesfedilmis bir parktan. Aralarinda bir tane de beyaz var. Bu soganli bitkinin latince adi Fritillaria meleagris. Ingilizce'de snake head ve chess flower adlariyla biliniyor. Türkce adlari da birbirinden ilginc: kraltaci , sahtugu, ters lale, benekli lale. Ilk üc isim ayni aileden bir baska cicegin ( Fritillaria imperialis) adi da olabilir. Cünkü onun Almanca adi (Kaiserkrone) da kraltaci demek zaten. Kaldi ki benim bildigim asil ters lale de odur.
Asagidaki fotograf bu yil baharda Salzburg'un ünlü Mirabel Bahcesi'nde gördügüm henüz acmamis ters lalelere ait:

Sözün özü, her hali güzel ve insanin hayalgücünü calistiran bir aile bu Frittillaria. Insana yenik düsmemeleri dilegiyle...

Pazar, Ekim 18, 2009

Dag musmulasi / Cotoneaster / Zwergmispel


Son haftalarda cevredeki bütün bahcelerde ve parklarda dikkatimi ceken bitkinin ne oldugunu -aramama gerek kalmadan- bahcevan.com'da dolasirken buldum: Cotoneaster/ Dag musmulasiymis. Almanca adi Zwergmispel. Özellikle bu mevsimde dikkatimi cekme sebebi kirmizi, minik meyvecikleri. Yenmiyormus, hatta bitkinin tamami hafifce zehirliymis. Ama meyveli görüntüsü cok güzel. Saksi da yetistirmeyi basaririm belki diyerek, bir parca celik almistim gecen günlerin birinde. bahcevan.com'da celikten ve kolayca üredigini de sevinerek okudum ardindan. Topraga diktigim celik de tutmus gibi duruyor. Herhangi bir yeni dal veya yaprak vermis degil, ama durusu gayet "tutmus" :) Baharda ne renk cicek actigini merak ediyorum simdi. Pek cok farkli cesidi varmis. Bir ara hatta internetteki fotograflara bakarken süpheye düstüm hepsinin dag musmulasi oldugundan, öylesine genis cesitliligi olan bir aile. Anavatani da Cin ve Himalayalar imis. Memnun oldum!


Fotograf: beatifulcataya

Salı, Ekim 13, 2009

Eksi maya ile deneylere devam

Bugün yas maya miktarini yariya indirip, eksi maya ve tüm diger malzemeleri sabit tutarak ekmek pisirmeyi denedim. Amacim yas mayayi asama asama azaltip duruma bakmak ve sonunda tamamen eksi mayali ekmek pisirebilmek. Kendi kabinda biraz sicagi görünce, biraz da karni doyunca fokur fokur kabariyor eksi maya. Bu iyiye isaret olmali. Bu sogukta (birrrr, burasi soguk!) iki saat icinde iki katina cikti yogurdugum hamur da. 7 saat bekleyebilecegim bir gün degil bugün. Fazla beklemeden pisirdim, henüz tadina bakmadim. Ama her sey yolunda gözüküyor. Kabaran yas maya mi, eksi maya mi emin degilim. Bu eksi maya denemesinden hic bir sonuc alamazsam bile, sonunda gereginden fazla yas maya kullandigimi ögretmis olacak bana. Bu kar (a sapkali) kalacak yanima...

Kisin ekmek yapmanin güzel yani, firindan yeni cikmis ekmeklerle icini isitabilmesi insanin :)

Pazartesi, Ekim 12, 2009

Kanola yagi/ Rapsöl

Kanola yagi/rapsöl hakkinda kafami karistiran sey netlesmeye basladi.

Rapsöl ile ilk kez Almanya'ya geldigimde tanistim. Üzerine okudugum, dinledigim her Almanca kaynak sagliga faydali, doymamis yag asitlerince zengin, degerli bir sivi yag oldugundan bahsediyordu. Ingilizce kaynaklarda ise Kanola yagi hakkinda olumsuz seylere rastladigim oldu. Öyle ki bir ara rapsöl ile kanola yaginin ayni sey oldugudan süpheye düstüm.

Son haftalarda biraz ben arastirdim, biraz FSD'da tartisildi. Ögrendiklerim:

-Aslinda kanola diye bir bitki yok. Hatta eskiden adi Almanca'da raps diye gecen bitki de yokmus. Sadece gecmiste Türkce'de kolza adiyla bilinen (Latine Brassica rapa, Almanca Rüben) adli bir bitki bulunmaktaymis ki icinde yogun olarak bulunan bir asit sagliga zararli oldugundan insan veya hayvanlarca tüketimi son derece düsükmüs. Ticari degeri de neredeyse yokmus dolayisiyla...
-70lerde bu bitkinin melezlenmesi ile sözkonusu zararlarin bertaraf edildigi yeni bir bitki üretilmis. Bu bitkinin yagina da pazarlamasi daha kolay olacagi icin Kanola ("Canadian Oil Low Acid" / düşük asitli Kanada yağı) adi verilmis.
-Melezlenme zaten varolan iki bitki arasinda vuku bulmus. Dogada da kendiliginden olabilen bir seyin insan eliyle yapilmis hali yani. Bu anlamda Kanola`nin kaynagi olan bitki, gen teknolojisi ile elde edilmis degil.
- Ancaaak, halihazirda ABD, Kanada ve bazi baska ülkelerde kanola üretiminde gen teknolojisiyle degisiklige ugratilmis raps kullanilmaktaymis. Yani Ingilizce kaynaklarda kanolanin olumsuz bir ününün olmasi yersiz degil. Oralarda yasasam kanoladan kacinirdim.
- Türkiye gibi bir zeytinyagi ülkesinde kanolaya neden ihtiyac duyulur, neden yag konusunda bir darbogaz var, niye cözümün adi kanola konmus, dogrusu anlayamadim. Türkiye'de olsam kanola yagi kullanmazdim. Hele de GDO olma riski varsa...
-AB ülkelerinde kanun geregi , (diger bitkilerde oldugu gibi) raps bitkisinin son tüketiciye genetik olarak degistirilmis sekilde ulasma imkani yok. Yemeklik yag üretiminde GDO raps kullanilmiyor. Dolayisiyla Almanya'daki raps sadece melezlenmis ama GDO olmayan bir bitki. Bu acidan burada ic rahatligi ile rapsöl alip kullanilabilir sonucuna variyorum. Zaten kizartmalari azaltinca zeytinyagina alternatif yag ihtiyacimiz da minimuma indi. Cok nadiren raps yagi kullaniyoruz artik. Bu da isin bizim acimizdan ic rahatlatan baska bir yönü...

Güncelleme: 13/10/2009: Mutfakta Zen`de kanola hakkinda iki yazi var ki konu hakkinda bilgilenmek isteyenler okumali:
http://mutfaktazen.blogspot.com/2009/01/kanola-ya-hakknda.html
http://mutfaktazen.blogspot.com/2009/07/kanola-yagnn-zararlarna-dair.html

Oyuncak. Ne kadari gerekli?


Bazen birisi pat diye aklimda dolasip duran ama bir türlü söze dökülemeyeni söyleyiveriyor.


Misal:


Kac anne kac oyuncak sonra anlar Yasemin'in anlattiklarini? Cocuklarin ancak bizim yaptigimiz seylere ilgi duydugunu, bizim "oyuncak"larimizi merak ettigini, ancak bizimle "oynayarak" yetiskin olmayi ögrenip büyüyebilecegini...
Fotograf: Zellaby

Leylak. Sirasi mi simdi?


Yanindan gelip gectigim bütün leylak agaclarinda meyve veya tohum görmeye calisarak gecti bu yaz. Baharda leylak agaci bol bir sokakta oturduk gecici olarak. Aklima takilmasi ondan. Dün sincap parktaki basketbol sahasinda durup biraz oynamak istemeseydi, sahanin kösesindeki leylak agacini da göremezdim sanirim. Artik biliyorum leylak tohumlari neye benzer :)


Eksem filizlenmez, filizlense cok büyümez, büyüse de cicek acmaz diyor bir yanim. Diger yanim topraktan basini kaldiran her tohum icin deli oluyor. O deli yanimin sözünü dinleyecegim galiba :)

Fotograf: Zanthia

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Mim: Wake Up, Freak Out - then Get a Grip


Wake Up, Freak Out - then Get a Grip (Türkçe) from de scape on Vimeo.

Baris, unuttugumu sanmis olabilirsin ama unutmadim!

Hepimizi bu videoyu duyurmak icin sobelediginde, unutulmaya yüz tuttugunda yayinlamak görevini almistim üzerime. Iste yerine getiriyorum :)

Bu arada üzüntüyle Story of Stuff''in Türkce'ye hala cevrilmedigini de tespit ettim. Daha cok calismaliyiz!

Kirk firin ekmek

Hafta sonu dört somun ekmek yaptim. Ikisi eksi mayayla, ikisi bildigim usulde eksi mayasiz. Bu sefer eksi mayali ekmekler de oldukca kabardi. Bunu yari yariya beyaz un kullanmama bagladim. Ama sonucta her zamanki usulle (un, su, yas maya) yaptigim ekmekler gayet lezzetliyken, eksi mayali ekmeklerim (un, su, eksi maya, yas maya) cok yavan, pek tatsiz tuzsuz oldular. Yas mayali ekmekleri esimle ogluma verdim, eksi mayali yavan ekmekleri ben tüketmeye calistim.

Dersime biraz daha calismam gerek sanirim...
...ve bu arada yapacagim yeni basarisiz denemeleri de hesaba katarsak; "daha kirk firin ekmek yemem".

Sen benim neler bildigimi biliyor musun?

Eskisi gibi keyifle, bir elimde kahve veya cay, diger elim klavyede internet gezintilerim yok artik. Yine de mümkün oldugunca cesitli blog, web sayfasi, tartisma grubu ve forumlari dolasip bilgilenmeye calisiyorum her gün. Insanlarin bildiklerini sunus sekillerini gözleme olanagim oluyor haliyle.

Bazilari "bildiklerini sergiliyor", bazilari zerafetle "paylasiyor bildiklerini".

Aradaki farkin korkunclugunu izledikce, bildiklerimi/ögrendiklerimi birinci türden sundugum zamanlar olmus mudur diye endiseye kapiliyorum. Geriye dönüp okusam bulurum öyle yazilarimi diye korkuyorum. Yaparsam öyle bir sey, parmaklarima vur emi degerli okuyucu...

Cumartesi, Ekim 03, 2009

Iyi niyetle yapilmis kötülükler

Biraz vakit var, simdi toparlamaya calisayim:

Iki sey var aklimda. Birbirinden bagimsiz gibi gözüküyor ama yazip bitirdigimde galiba baglantilari cikacak ortaya. O yüzden ikisini de bir arada yaziyorum.

Birincisi, enerji tasarrufu saglayan ampullerle ilgili bir yazi daha okudum. Sadece klasik ampullere denk isigi verebilmek icin daha az enerjiye ihtiyac duymuyorlar, üstelik onlardan cok daha da uzun ömürlüler. Velakin bir kücücük dezavantajlari varmis. Yapilarinda civa bulunuyor ve bu yüzden ayni piller gibi onlarin da ömürlerinin sonunda cevreye zarar vermemeleri icin ayrica biriktirilerek geri dönüstürülmesi gerekiyormus. Peki civali ampul toplama ve berteraf etmenin enerji maliyeti ne kadar?
Bir yazi daha okudum iki gün önce. Kuzey denizine kurulan deniz ötesi (üstü?-ici?) rüzgar degirmenleri projesi (alpha ventus) hakkinda. Elektrik üretmek icin kurulan rüzgar degirmenleri... En uygun, en güclü rüzgari yakalamak icin olacak kiyinin ötesinde, denize insa edilen bir dizi rüzgar degirmeninden olusan bir tür rüzgar ciftligi bu. Yazi insa sirasinda deniz canlilarini gürültüden korumak icin ne tür önlemlerin alindigina dairdi. Yine de insan emin olabilir mi? Denizin göbegine insaa edilmis bu dev türbinlerin hem deniz üstünde, hem deniz altinda yasayan canlilari su veya bu sekilde rahatsiz etmediginden, onlara zarar vermediginden nasil emin olabiliriz ki... Dogal yasam ortamlarina hic olmadik bir müdahale degil mi bu?
Bir de günes paneli tarlalari var trenle yolculuk ederken gördügüm. Onlar ne kadar cevreci? Topragi asil islevi olan tarimdan alikoymak ve günes enerjisini elektrik enerjisine cevirecek olan panellerle doldurmak ne kadar dogru?
Bunlar sadece bir kac örnek. Her gün insanoglunun gezegende daha sürdürülebilir bir yasam tarzi kurabilmek, daha cevre dostu, daha dogayla barisik teknolojiler üretmek icin didinirken nasil yeni cevre, ekonomi, toplum ve enerji sorunlarina yol actigini okuyorum. Elini yanlislikla carparak yiktigi tahta küplerden o güzel kuleyi yeniden insaa edebilmek icin didinen kücük cocuklar gibiyiz. Her cabalayisimizda biraz daha ortaya cikiyor beceriksizligimiz, gittikce daha kolay yikiliyor kurmaya calistigimiz kule. Elimizde evirip cevirdigimiz temel yapi taslarinin dogasini, nasil isledigini tam olarak kavrayamiyor olabilir miyiz?
Her halükarda bir yanlislik var bütün bu cabalarda. Belki de temel varsayimimizda bir yanlislik var. Artan istek ve ihtiyaclarimiza göre sekillendirmeye calisiyoruz gezegenimizi. Hepimiz arabalara binelim, hepimiz her kitanin hazinelerinden beslenelim, gidebilecegimiz en uzak yerlere gidelim, en kolay yoldan en ucuzuna en hizli sekilde ulasalim,"en...en...en..." lerle yasayalim; ama gezegen de kasirgalarla, sellerle, zehirli nehirlerle, ölü baliklarla, azalan bereketle, artan hastaliklarla, sosyal huzursuzluklarla keyfimizi bozmasin bi zahmet. Yine cömert, yine affedici, yine güzel olsun hep oldugu gibi.
Gezegeni isteklerimize göre degil, isteklerimizi gezegene göre sekillendirmek olmali yaklasimin dogrusu. Eldeki enerji kaynaklari ihtiyaclarimiza yetmiyor mu? veya fayda-zarar analizinde zarar kefesi mi agir basiyor? Yeni ve alternatif enerji kaynaklarini arastirdigimiz kadar canla basla enerji ihtiyacimizin detayli bir analizini de yapmaliyiz öyleyse. Ne kadar enerjiye gercekten ihtiyacimiz var? Tarim alanlarindan calinarak ve deniz canlilarinin yasam alanlarini bozarak üretilen - sözde alternatif- enerjinin bile ne kadarina ihtiyacimiz var bizim? Günde üc saatimizi patates cipsi yiyerek televizyon karsisinda gecirmeye ihtiyacimiz var mi? Alisveris icin otomobille bir saat uzakliktaki süpermarkete gidip, ögle yemegimizi de orada hizlica yiyip bir tasla üc-bes kus vurmaya ihtiyacimiz var mi? Her an erisilmeye ve her an erismeye ihtiyacimiz var mi? Tatilimizi mutlaka o herkesin gittigi günesli güney ülkesinde gecirmemiz sart mi? Ve Allah askina, hemen her hafta satin aldigim o salataligin kendi dogal paketlemesi yetmezmis gibi bir de tek tek plastiklere sarip sarmalanmasi sart mi? Unutmadan yaz -kis demeden her hafta salatalik yemenin gerekliligini de sorgulamaliyim tabii ki!

"Daha cok"a alternatif cözüm aramaktansa (veya onun yaninda), "daha az" üzerinde düsünmeliyim. Attigim her adimda!

Ikincisi, internetti, toplu iletisim araclariydi derken hepimiz (hepimiz derken Cin Seddi'nden Pasifige kadar, her iki yönde!) ayni tek tip bilginin hedefi oluyoruz. Birisi Akdeniz tipi diyetin üstünlügünü acikliyor; hepimiz ama hepimiz zeytinyagiyla ve balikla beslenmeye karar veriyoruz. Hayvansal proteinin zararlarindan haberdar oluyoruz, bitkisel alternatiflerini ögreniyoruz. Hepimiz ama hepimiz soya fasulyesinin bir numarali hayrani oluyoruz. Himalaya tuzunu mu duyduk, hepimiz artik Himalaya tuzu tüketmek istiyoruz. Manuka balinin sifalarini okuyoruz bir dergide, onsuz nasil yasamisiz o güne dek, hic bilemiyoruz. Lavantanin adinin bile okunmadigi cografyalarda uykusuzlugumuza lavanta ile sifa bulmaya calisiyoruz. Sütü, peyniri bilmeyen ama yüzyillardir susamla hasir nesir toplumlara süt ürünleri-kalsiyum-kemik gelisimi masalimizi anlatiyoruz. Findiksiz ülkede her sabah kahvaltisinda findik ezmesi yemeye kalkiyoruz. Bir de "aaa, ne findigi, kakao da yok bunda" diyoruz ki, biz kakao ülkesinde de yasamiyoruz aslinda. Nar yetismeyen memlekette narli rejenerasyon kremi, avokadodan bin bilmem kac kilometre ötede avokadolu cilt nemlendiricisi de istiyoruz, onu da unutmayayim.

Daha da kötüsü var ya; bütün bunlara, Manuka ballarina, somon baliklarina, soya fasulyelerine, keci peynirlerine, yesil caya, keten tohumuna, zencefilli caya, sizma zeytinyagina...
velhasil yedi iklimde yetisen her seye hepimizin gücü yetsin, hepimizin de sofrasinda olsun, bir o kadar da ucuz olsun istiyoruz. O zaman basliyor iste eti boyali ciftlik somonlari devri. Ve GDO'lu soya, ve onla beslenmis inegin sütü ve tarimsal cesitliligi hice sayan nar ve avokado "tarlalari", ve zeytinyagi taklidi yapan zeytinin suyunun suyu buluyor sonunda bizi.

Cok dagittim, iste toparliyamiyorum yine. Icimde kuvvetli bir his var sadece.
Herkes keci peyniri yemesin. Kecilerin gücü yetmez ona.
Herkes zeytinyagli yemesin. Akdenizin zeytin agaclari yetmez ona.
Herkes Himalaya tuzuyla tuzlamasin asini. Himalaya dize gelse yetmez ona.
Herkes günde üc fasil kahve icmesin. Amazon gibi üc amazon olsa yetmez ona.

Herkes yaninda yöresinde ne varsa ondan yiyip icsin. Iste doganin gücü yeter ona...

Buldum simdi kafamda dönen iki düsüncenin ortak paydasini. Iyi niyetle yapilmis kötülükler her ikisi de...

Ve acidir ki, iyi niyetle yapilmis coook kötülüklerim var benim de... :(

Yeni seyler okumak lazim...

"Kaynaklar ve yolu yolumla kesisen günlükler" bölümünü güncelleyecegim bu hafta sonu. Oraya eklenmek üzere bana önerebileceginiz yeni "yesil", "sade", "dogal", "sürdürülebilir", "cevre dostu", "..." siteler, web günlükleri var mi?

Cuma, Ekim 02, 2009

Bu tüketim bicimine hayir!

Defne Koryürek'in Fikir Sahibi Damaklar grubuna bugün gönderdigi bir yazisi bugünlerde kafamin icinde dolasanlarla o kadar paralel ki, izniyle (ve tesekkürlerimle) burada da yayinlamak ve unutmamak icin de Baska Agaclarin Meyveleri'ne eklemek istiyorum. Kafami bir toparlarsam benim aklimdan gecenleri de yazabilirim belki önümüzdeki günlerde.

sevgili dostlarim,
benim cocuklugumda (henuz nine degilsem de, oyle cok sey degisti ki!) "daha fazla" cok Amerikan bir kavramdi.
simdiyse hepimizi cezbediyor.
ayni paraya daha fazla sampuan, daha fazla cesit ekmek, harcadikca daha cok mil kazandiran kart! daha fazlasini istedigimiz hersey tuketmek esasli.
bu tuketim bicimimiz devam ettigi surece GDO'lu gida da olacak, bioyakit da gerekecek.
mesele tuketmenin rehavetine kapilmayip, sahiden ihtiyacimiz olup olmadigina bakmak.
cunku, dusunmeden tuketmeye devam edecek olursak dunyanin
belli bolgeleri degil, tum dunya tek bir bolgeye donusecek.
bu kabusu fark etmeyelim ve hersey daha fazla satilsin, daha fazla tuketelim diye "acligi yok edecegiz" "cevre dostuyuz" gibi misyonlar biciyorlar projelerine, meseleyi rasyonellestiriyorlar ve "aa, ne iyiymis" deyip, tuketmeye devam etmemiz uzerine bina ediyorlar cikarlarini.
bilincinde olmaliyiz.
gecen gun, aramiza davet edilmesine sebep yazisinda Yurtsan (ceza kosesinde yazinin link'ini bulabilirsiniz), gdo'lu pirincin karbon salinimini azalttigini anlatiyor ve cevre bilinci olanlarin buna karsi cikiyor olmasina anlam veremedigini vurguluyordu.
salinan gazin karbon degil, nitrojen oksit oldugu ayri mesele, karbon derken sera gazi etkisi yaratan gazlar demek istedi diyelim, ama biraz daha desse gorulecek ki, sera gazlari arasinda karbondan 300 kat daha zararli olmakla beraber atmosfere neredeyse tumu (%84) tarim sebebiyle salinan nitrojen oksitin, sadece %20'sine pirinc sebep oluyor! e olsun, kar kardir diyelim ama istatistikler bu pirinci kullanan Cin'in nitrojen bazli gubre tuketiminde bir degisim olmadigini soyluyor! yuksek ihtimalle, ayni miktar pirinc uretilse atmosferin yuku bir miktar azalabilecekken, daha fazla daha fazla ve daha fazla pirinc uretmek istendigi icin hala ayni miktarda nitrojen bazli gubre kullaniliyor ve elbette atmosferinn yuku de azalmiyor! ve gene de avantajimizaymis gibi gorunen bu kazanimin karsisinda, pirinci kim yiyor? :)))) dunyanin "satin alma kabiliyeti yuksek tuketicileri!"
yani, biz bu yalana ikna olursa ve gdo'lu pirinc dunyanin bir numarali pirinc ureticisi Hindistan'in topragina da dikilmeye baslarsa ne olacak?
sayilari binlerle tarif edilen ve bir cografyadan digerine gosterdigi degisiklikle birer miras kategorisindeki pirinc turleri, yerine ekilen tek bir cesit pirincin golgesinde yok olurken, her yil o pirinci ekebilmek icin muazzam miktarda zirai ilac kullanilmasi gerekecek (isin teknolojisi geregi) ve dolayisiyla ne toprakta bereket kalacak, ne yer alti sularinda... ustune, bir de, pirinc eken koylunun her yil fiyati artan tohumu satin almasi gerekecegini de ekleyin!
biyocesitlilik? gelenek? yerellik? kaynaklarin kullaniminda ozen?
ve bu pirincin tuketilmesi durumunda sagligimiz uzerindeki etkilerini gormek icin 20 yil kadar beklememiz gerekecegi de cabasi!
bakin Hindistan'da 1960'larda adina "yesil devrim" dedikleri ve (yanilmiyorsam) 1970'de Borlaug'un Nobel kazanmasina sebep proje ertesinde 1960-1990 arasi uretimi artti. artti ama, neticesinde yaratilan bagimli iliski ve koyluye geri donmeyen kazanim sebebiyle 1995-2007 yillari arasinda intihar eden Hintli cifci sayisi 184.000'e ulasti. gecen hafta sadece 7 kisi!
ne o, biz Istanbul'daki Zara'dan istedigimiz beyaz gomlegi daha ucuza alabilelim ki bir sezonda ihtiyacimiz olup olmadigini dusunmeden bir tane, bir tane daha almaya heves edelim!
ayni durum pirincde de tekrar ettiginde, biz market raflarimizda Baldo ve Osmancik'in yanisira Teksmati de bulabilecegiz diye kac cifci iflas edecek dunyanin bir baska kosesinde, dusunmek gerekiyor kanaatindeyim.
dolayisiyla, dostlarim,
mesele kanoladan yakit imal edip edememenin otesinde.
kotulugun boyutu buyuk.
bana kanolayla savasmamiz icin neden verebiliyor musunuz? topragimiza, suyumuza, biyolojik cesitliligimize zarari nedir? tohum meselesi uzerinden bir bagimlilik yaratiyor mu? onlari bulun, rica ediyorum.
yok, bir zarari yok ise, zarari oldugu baska bir sey var mi ona bakalim (Kenan hoca saglik bakimindan tehlikeli buluyor, sanirim dosyalar bolumunde sebeplerini "yaglar" dosyasinda bulacaksiniz) oraya odaklanalim
ama bu arada tuketim bicimlerimizi sorgulayalim. supermarketlerin rehaveti sizi yaniltmasin.
hergun daha fazla tuketiyoruz ve asil korkutucu olan bu!
gecenlerde Cetin bize Ozbekistan'dan haber getirdi, Turkiye'nin 30 yil oncesindeki tarim ve hayvancilik dedi. dondum, ekolojik ayakizi programina ve hesaplattim:
Ozbekistan'in ekolojik ayakizi 1 olsa, onun 30 yil sonrasi uretimi ile Turkiye kactir?
4!
Peki, hepimizin ulasmak icin debelendigi Amerika'nin ekolojik ayakizi nedir?
bir tahmin edin...
58!
bu rakamlari unutmayin, tuketirken. ve gdo'ya hayir'in arkasinda "bu tuketim bicimine hayir"in da oldugunu unutmayin.
sevgilerimle,
D.

Eksi maya: Bu sefer oldu galiba...

Tam ne kadar önceydi, bilmiyorum. Havalarin sogumasina karsilik eksi mayayla ilgili bir deneme daha yapmaya karar verdim. Sonunda basarisiz olursam fazla un bosa gitmesin diye de, tariflerde hep verilen su bardagi, cay bardagi ölcüsünü bir tarafa birakip, tatli kasigi ölcüsüyle un koydum. Su da sadece krep hamuru kivamini koruyacak kadardi. Temiz icme suyu kullandim, un olarak da organik tam un. Her gün beslemeden sonra, mayayi - koyabilecegim daha ilik bir yer olmadigindan- firinin icine koymakla yetindim. Bunun disinda da hemen hic bir seye dikkat etmedim.
Inanilmaz ama, bir kac gün sonra maya ciddi ciddi tuttugunun sinyallerini vermeye basladi. Gerci Malta'daki denememde oldugu gibi o nefis meyvemsi, eksi koku yoktu. Ama yine de eksiydi koku ve bolca kabarcik vardi. Bunun üzerine biraz daha dikkat etmeye, mayayi 12 saatte bir beslemeye basladim. Bir de arada su isiticisini kullandigimda artan suyu bir kaba koyup üzerine maya kabini yerlestirerek biraz daha ilik bir ortam yaratmaya calistim. Iki-üc gün önce mayanin son derece köpüklendigini görerek bir deneme yapmaya karar verdim. Bu sirada maya 300 ml.lik bir bebek mamasi kabini tam dolduruyordu. Oglum icin hic kullanmam gerekmedi bu kabi, böylece ona da bir islev yaratmis oldum :) Neden durup dururken, üstelik bu kadar olmayacak sartlarda tuttu bu maya? Bilmiyorum. Bu kez ilk defa sadece "tam un" degil, "organik tam un" kullandim. Ona bagliyorum.

Internette pek cok eksi mayali ekmek ve eksi maya devam ettirme yöntemi var. Ama daha önceki denememde de tespit ettigim gibi, Klasik Tatlar'in yöntemi bana digerlerinden daha kolay geliyor. Bu yüzden onun yöntemiyle devam etmeye karar verdim.

1 bardak (yani yaklasik 200 ml) mayayi surada verilen tarifi uygulamak üzere ayirdim. Kalan mayayi (ki 100 ml. olmali) 1 bardak un ve krep hamuru kivamini tutturacak kadar ilik su ile besledim. 12 saatlik beklemeye aldim. Bu arada 7 saat+1 saatlik bekleme süresinden sonra ekmek pisti. Inadi birakarak bu ekmegi yarim paket (21 gram) yas maya ile yogurdum. Ileride hayalim endüstriyel maya olmadan ekmek yapmak, o ayri hikaye. Ekmegi yüzde yüz tam bugday unu kullanarak yaptim. 8 saat beklemesine ragmen, hayir, deli gibi kabarmamisti. Ama kabardigi gözle görülüyordu. Pistiginde kokusu diger ekmeklerimden farkliydi, tadi da biraz köy ekmeklerini andiriyordu. Hayir, misler gibi kokulu, pofidik mi pofidik, lezzetli mi lezzetli bir köy ekmegi yaptim diyemiyorum. Yalan söyleyecek degilim ya! Ama bu kadar basarisiz denemeden sonra sonuctan coook memnunum. Mayaya biraz vakit vermem gerektigini, üredigi mevsim itibariyle henüz yeterince aktif olamayacagini biliyorum.

Artan mayaya gelince; 12 saatlik bekleme süresi sonunda kapagini actigimda yine köpük köpüktü. Kokusunu merak edip kafami kaba yaklastigimda keskin, eksi bir koku carpti burnuma. Burada "carpti"yi, kelimenin gercek anlamiyla kullaniyorum. Insan kola ictiginde burnunda bazen asitin etkisiyle kuvvetli bir gidiklanma hisseder ya, onun gibi bir his. Ama kötü eksi" degil, "alkolümsü eksi"ydi" koku. Bense okuduklarimdan hatirliyorum ki; düsük isilarda -mesela buzdolabinda beklemisse- maya, alkolümsü kokar. Cünkü meyvemsi kokmasina sebep olan degil, böyle alkolümsü koku veren mikroorganizmalar aktiftir düsük isilarda... Bu yüzden fazla endiselenmedim. Bu sabah söyle bir karistirmak icin actigimda maya buzdolabi isisina ragmen aktifti (köpüklüydü) ve hic de kötü kokmuyordu. Bu maya ile yola devam öyleyse.

Simdi 12 saat aktiflestirme +yogurma+ 7 saat bekleme+ yogurma+ 1 saat bekleme + 1 saat pisirme seklinde yepyeni bir ekmek pisirme ritmine alistirmaliyim kendimi.

Bütün güzel seyler gibi güzel ekmekler de zaman ve emek istiyor. Unutmamali!

Simdi birisi bana soracak olursa eksi maya nasil üretilir diye, yanitim anneanneminki gibi : "Biraz unla, biraz suyu karistir!". Ama sunu diyecegim bir de: "Biraz sabir ekle, biraz da umut..."

Salı, Eylül 29, 2009

Bir iyi, bir kötü

Bugün bir iyi, bir kötü gelisme var. Istiyorum ki iyi gelismenin fotografini yayinlayayim ve daha sonra dönüp okudugumda da sadece onu hatirliyor olayim:


Pazartesi, Eylül 28, 2009

Tüketicinin Da Vinci Sifresi

Hazir gida paketlerinin üzerindeki sifreleri sökmek, Da Vinci sifresini sökmekten zor galiba. Bazen bildigim seylerde dahi bile bile hata yapiyorum alisveriste.

Mesela:
Buraya ilk geri döndügümüz aylarda gecici bir evde kaldik. Mutfak düzeni diye bir sey de yoktu; mutfaga girmeye vakit de. Hayatimin beslenme acisindan en berbat dönemlerinden biriydi. Bir daha tekrarlansin istemem. Bol bol hazir gida ile beslendik ister istemez...

Bir gün sabah kahvaltisinda, -zaten severek yedigim hani su ismi lazim degil ama herkesin bildigi- kakaolu findik ezmesinden yerken, bir taraftan da kavanozun orasini burasini okumaya basladim. Icindekiler bölümündeki tuhaflik o anda dikkatimi cekti. Kavanozun ön tarafinda findik, raps (Türkiye'de yagi kanola diye bilinen bitki), ekmege sürülmüs nefis kakaolu ezme resmi falan var, bir kösede de icinde her zamankinden de fazla süt oldugu yaziyorken; icindekiler bölümünde ilk listelenen seyin seker olmasi tuhafima gitti. Madem pazarlama vurgusu kakaoya, findiga, süte, bitkisel yaga ve bilumum saglikli seylere yapiliyor, öyleyse neden ayni vurgu icindekiler listesinde yok? Kücük, insanin kafasinda ampul yakan cinsten bir aydinlanma aniydi benim icin. Daha önce kozmetik ürünlerinde icindekiler siralamasinin en coktan en aza göre yapilmasi gerektigini okudugumu hatirlar gibiydim. Bu yüzden onlarda ilk sirada hep Aqua (su) gelir. Ayni sey sanirim gida etikletlemesinde de gecerli. Yani bayila bayila yedigim o seyin icinde her seyden cok seker varmis! Ikinci sirada ise yag! Findik ücüncü sirada. Orani %13 (!), daha sonra kakao ve %5 süttozu geliyor. En iyimser tarafindan bir hesaplamayla seker orani en az %34 olmali. Ki tahminen bundan bile yüksek! Aslinda kakaolu findik ezmesi degil, kakao ve findiga bulanmis seker-yag yiyorum demek ki... Pazarlama, sen nelere kadirsin!

Dersimi aldim ya, bundan sonra alisveriste icindekilerin sadece ne olduguna degil, siralamasina da dikkat etmeye karar veriyorum.

Oysa iste bir hafta önce ayni hatayi yine yaptim. Corba repertuarimizi biraz zenginlestirir belki diye, organik sebze bulyonu (tozu) aldim. Icim rahat, ilk denememi yaptim. Sonuc o kadar ,o kadar tuzluydu ki; saskinlikla kavanoza sarildim hemen. Icindekiler bölümündeki ilk madde: Tuz!

Demek ki neymis? Alisveriste tek tek sunlarin her birine dikkat edilecek (hepsi tercih sebebi elbet, tüm kriterleri karsilamak imkansiz!):

1) Bio sertifikasi var mi?
2) Zahmet edip "GDO'suzdur" bilgisi verilmis mi?
3) Fair Trade logosu var mi?
4) Icindekiler bölümündeki siralama nasil?
5) Icindekiler bölümünde nitelik incelemesi (emulgatör, yapay aroma, koruyucu madde, boya maddesi, yapay lezzet arttirici, en temel lezzet arttiricilar olarak yag, seker, tuz, vb, vb, vb...)
6) Fiyat/gramaj-büyüklük karsilastirmasi
7) Geldigi ülke (yerel mi?)
8) Öko-Test ve SWT(Tarafsiz kalite degerlendirme) sonuclari

Üstelik tüm bunlar alli pullu reklam safsatasi bir kenara itilerek; satir aralarinda ima edilen, minik puntolarla yazilanlar desifre edilerek yapilacak.

Demedim mi Da Vinci kodunu cözmek daha kolaydir diye!

Hey! Orada baska Frodo'lar da var mi?

Bir arkadasimla konusuyorduk. Ona gen teknolojisiyle degistirilmis gidalardan ve son zamanlarda onlardan kacinmak icin alisveriste dikkat ettiklerimden bahsediyordum. "Tamamen kacinman imkansiz ama" dedi. Kalkti, mutfak dolabindan bir paket un cikardi. "Bak, bunun üzerinde de Bio yaziyor. Ama yüzde yüz organik oldugundan asla emin olamayiz". "Evet, biliyorum" dedim. "Insan gidip bir dag basina falan yerlesmedikce, yediklerinin organik ve GDO'suz oldugundan asla yüzde yüz emin olamaz. Ama yine de elimizden geldigince kacinmak daha dogru degil mi?"

Bazen global isinma, bazen cevre, bazen cocuk yetistirme, bazen de böyle beslenmeyle ilgili konularda karsima cikiyor bu anlayamadigim bakis acisi.
Tek basima elimden bir sey gelmez, öyleyse savasmayayim.
Artik cok gec, yapacak bir sey yok, o yüzden bosver gitsin.
Ne yaparsan yap degistiremezsin, cok güclüler, boyun eg.
Basari olasiligi cok düsük, enerji/emek harcamaya degmez.

Bir gün ölme olasiligim da yüzde yüz. Ama buna ragmen kavsakta karsidan karsiya gecerken tarfik lambasina bakiyorum yesil mi diye." Nasil olsa ölecegim, bir kaza riskini en aza indirmenin ne anlami var?" demiyorum. Nitekim arkadasim da demiyor.

Herseyi sonunda basarmak icin mi yapiyoruz?
Ben gittigim yolun, varacagim yerden daha önemli olduguna inaniyorum cogu kez.
Frodo'nun yüzügü yok etmeyi basarmasina degil, boyuna bakmadan düstügü yollara hayran oluyorum.
Yenileceksem savasa savasa cekilirim geri.
Ve bu arada etrafima baktigimda, benim gibi düsünen bir kac kisi daha da varsa, gam yemem!

Hem ya basarirsam? Ne kadar da güclü, mucize dolu bir soru bu! Düsünüyorum da 1960'larda ABD'nin simdi unuttugum bir eyaletinde genetigiyle oynanmis misiri ciftcilere satmaya calisan adamlar da böyle düsünmüs olmali. "Kendi ürettigi misirdan gelecek yilin tohumunu cikarmak varken, kim gelir de her yil bizden tohum almayi kabul eder?" degil; "basari sansi düsük, bos mu versek acaba?" da degil.

Soru muhtemelen suydu :"Ya bir de basarirsak?"

Pazar, Eylül 27, 2009

Cok kanuni cikolata!

Alpler'in lila inegine mektup yazdim.
"Cikolatadaki sütleri (süt bile degil aslinda, süt tozu) veren inekler gercekten GDO'lu bitkilerle mi besleniyor?
Peki ya soya lesitini? Onun kaynagi da GDO'lu soya mi?
"

diye sordum.

"Bak ben artik pahali mahali, organik cikolata aliyorum. Sen bu yoldan vazgecsen, hepimiz icin daha iyi olmaz mi?"

dedim.

"Cikolatam kanunlara uygundur. Icine kanunun izin verdiklerini koyarim, vermediklerini koymam. Yemlere gelince, süt aldigim hayvan besicisine "neyle besliyorsun sen bu inekleri bakiim?" diye sormam. Ikameti Alpler olsun, yeter. Bosver, sen de bu kadar kafani takma. Yemler GDO'luymus, ne yazar? Süte gecmedigi bilimsel olarak kanitlanmis" demeye getirdi.

Oldu, peki.
Sen kanuni cikolatalarinla devam et yola.
Ben de kendi yoluma.
Kanun namina degil, insaniyet namina...

Cuma, Eylül 25, 2009

Cyclamen'le bir deneme daha...


Tohumdan veya celikten kendim üretmedigim bitkilerle aramiz hos degil diye haftalardir markette gördügüm Cyclamen'lerden almiyordum. Oysa ki pek severim kendilerini. Bu hafta artik kendimi tutamadim. Bir dergide Cyclamen bakimiyla ilgili kücük notlara rastgelmistim. Onun verdigi cesaretle bir deneme daha yapmaya karar verdim. Fotografta oldukca büyük cikmasina karsin, aslinda gayet minyatür aldigim bitki. Öyle ki, saksisi sadece bir Türk kahvesi fincani büyüklügünde... Ne olur ne olmaz diye, hemen aldigim gün bir yapragini kesip baska bir saksiya, dogrudan topraga diktim. Bu yöntemle cogaltilabilir mi, emin degilim. Bakalim neler olacak...
Cyclamen bakiminda sunlara dikkat etmeliymis:
-Aydinlik, ama direk günes görmeyen; serin ama hava akimina maruz kalmayacagi bir yer secilmeliymis.
-Ille de ilik bir odaya koymak gerekirse, en azindan direk kalorifer üstüne kesinlikle yerlestirilmemeliymis.
-Asla ve asla bitkinin kendisi / topragi sulanmamaliymis. Bu takdirde yaprak ve tomurcuklari cürüyormus. Dogru yöntem, Cyclamen'in saksisini su dolu, daha derin bir baska kabin icine yerlestirip 20 dakika kadar alttan su cekmesini saglamakmis. (Bir arkadasim aslinda bu yöntemin bütün saksi bitkileri icin dogru sulama yöntemi oldugunu söyledi.)
-Ciceklenme döneminden önce ve ciceklenme dönemi sirasinda haftada bir sulama suyuna biraz gida eklenmesi de iyi olurmus.
2.Ekim.2009/güncelleme: Bir kac gün önce yapraklari sararmaya, cicekleri de boynunu bükmeye basladigi icin Cyclamen'i oturma odasindan evin en serin yerine, banyoya aldim. Aninda düzeldi. Cicekleri hemen dik duruma gecti ve günlerdir orada duruyor keyifle. Bugün baktim, banyoda sicaklik gün ortasinda 17 derece. Gece haliyle daha da soguk. Demek ki budur Cyclamen'in hazzettigi sicaklik. Hatta balkona cikarsam orada daha da mutlu olacak sanirim.

Salı, Eylül 22, 2009

Haseki küpesiymis...


...tohumlar karisinca ne oldugunu bilemedigim bitki. Yapraklarindan kendini belli etti. Belki bütün kis ic mekanda canli tutmayi basaririm, belki gelecek yaza cicek acar diye hayalleniyorum simdi. Cicegi ne renk, onu bile bilmiyorum. Cocuk parkinin kenarinda oglum susamisti da, su vermek icin durdugumda farkedip toplamistim tohumlarini. Cicek yoktu bitkinin üzerinde hic. Feslegen anneannem icinse, haseki küpesini oglum icin ekmistim.
Geranium pratense baska bir bahara...

Açıl mango, açıl...


Pazartesi, Eylül 21, 2009

Gidalar üzerine iki site daha...

GDO basta olmak üzere gidalarimiz üzerinde oynanan oyunlari arastirirken su siteleri de okumadan gecmemeli:

- TransGen : Gen teknolojisiyle üretilmis gidalar hakkinda. Özellikle kanun ve düzenlemelerin anlamini sokaktaki insan icin hukuk dilinden arindirarak anlatan pdf dosyalari cok ise yariyor.

- FoodWatch : Ingilizcesi de burada.

Güncelleme: 16/10/2009--> Bu yazinin basligi her ne kadar "iki site"den bahsetse de, GDO hakkinda buldugum siteleri burada listelemeye karar verdim:

-Informationsdienst Gentechnik
-Greenpeace

Bu vejeteryan köfteler var ya...

Uzun zamandir denenecekler listemde bekleyen Zeytin Agaci'nin Otoburgerini yaptim bir kac gün önce. Neden denemekte bu kadar geciktigime sastim. Yesil mercimekle yapilan harika bir vejeteryan köfte. Baharat miktarlarina mümkün oldugunca sadik kalmaya calistim. Ama herkes agiz tadina göre ayarlayabilir. Firinda "kizartmak" icin belirtilenden biraz daha fazla yag eklemek daha iyi olacak sanirim. Üstelik pismeden önceki hali bana Malta'da yedigimiz bakliyat ezmelerini hatirlatti. Tamam, onlardan kat kat daha güzeldi :) Yumurta katilmazsa o sekilde de tüketilebilir.

Ne diyordum? Vejeteryan köftelere bayiliyorum! Degerli okuyucunun bildigi baska tarifler de var mi?

Güncelleme (22.Eylül.2009): Vejeteryan köfte fikirleri bir arada dursun diye baska bir giris acmiyorum. Pazar günü hobi bahcesi olan komsumuz kocaman bir kabak daha getirdi. Nasil tüketecegimizi düsünmeyelim diye bir de tarif verdi hatta: "Kabagi rendele, biraz maydonoz, biraz sogan, biraz chili...". Aaa! Bizim mücver bu! Romanya Almanlarindan kendisi. Burnum beni yaniltmiyorsa, daha cook ortak yemegimiz var kendileriyle :) Bugün yapildi, afiyetle yenildi. Neyse, en lezzetli etsiz köftelerden biri olarak mücveri de unutmamali diyorum.

Ziyaret

Durmadan silmeme ragmen pencere kenarlarinda birikip duran "sey" meger hus agacinin tohumlariymis!

Binlerce hus tohumu tarafindan durmadan ziyaret edilmekteyiz. Ne büyük onur!

Cumartesi, Eylül 19, 2009

Mürver ve kizilcik sezonunu kapatiyorum!

Biraz daha yazmazsam hepsini unutacagim. Sonra önümüzdeki yil "neydi, nasildi?" diye en basindan baslayacagim. Yaz kizim :

1) Isil, sen bu yazinin devamini okuma. Olabileceklerden ben sorumlu degilim!

2) Mürver topladik, kizilcik da... Elma suyu aldim. Özellikle dogal olarak bulanik (naturtrüb), dogrudan meyveden elde edilmis (direktsaft, elma suyu konsantresine su katilarak degil) ve organik olanini tercih ettim.

3)Mürverleri temizledim. Büyük miktarda mürveri temizlemek (catalla bile) büyük bir delilik. Gelecek yil ayni ise kalkismam icin yine bu kadar delirmis olmam gerekecek. Ayiklamadan sonra yaklasik bir kilo gelen mürverleri bir litre elma suyu ile agir ateste, kivami bence recele benzer bir seye dönüsene dek pisirdim. Ertesi sabah kahvaltisinda afiyetle yedim. Esim "bir seyi eksik, ne oldugunu anlayamadim" dedi. Kabul etmedim. Sorunun ne oldugunu ertesi gün anladim. Bir sey eksik degil, fazla. Minik mürver cekirdekleri gerci ekmege sürülmüs halde cignerken rahatsiz etmiyor ama insanin genzinde tuhaf bir tat birakiyor. Üsenmedim, recelin tamamini blender'dan gecirdim. Ardindan da gayet ince bir süzgecten (eskilerin deyisiyle kevgirden) gecirdim. Cekirdekler üstte kaldi, atildi. Geriye kalan artik mürver receli degil, marmeladiydi sanirim. Ama lezzetliydi.

4) Mürverlerin bir kismini sadece üzerlerini örtecek kadar suyla, sekersiz pisirdim. (Cekirdeklerini ayni sekilde ayikladim.) Onun nasil tüketilecegini daha önce yazmistim. Yine diyorum, nefis bir sey.

5) Kizilciklari yikadiktan sonra, nispeten olgun olanlarini marmelat icin ayirdim. Üzerlerini örtecek kadar elma suyu ile pisirdim. Epey yumusayinca altini kapatip soguttum. Suyunu bir kenara ayirdim. Kevgirden gecirdim. Burada uzuuun bir parantez aciyorum. Yemek tariflerinde hep rastladigim bu deyisi ilginc bulur, merak ederdim. Artik biliyorum. Kevgirden gecirmek bu eylemi tanimlamak icin yeterli degil. Kizilciklari-kevgire dök-avucunla-ovala-olmadi yumrukla-didin-cabala-kizilcigin al kanlarina bulan-savas onunla-hakkindan gel gibi bir fiil uydurmaliyiz bunun icin. Ciddiyim. Parantezi kapatmiyorum. Kizilciklari kevgirden gecirirken sunu düsündüm bir de. O eski kadinlarin; o tarhanasini, tursusunu, recelini, kurutmasini, pekmezini ve daha bilmiyorum nelerini kendi yapan o kadinlarin elleri yüzellibin kez öpülmeli. "Calismiyor" deyip gecildiyse, büyük saygisizlik edilmis onlara. Eger her gün masa basinda 9-5 isi yapmak "calismaksa", o kadinlarin yaptigi icin mutlaka baska bir fiil uydurulmali. Bu da dilbilimcilerden ikinci talebimdir bu parantez icinde.Kapa parantez. Kevgirden gecirilmis (!) kizilciklari tekrar ayirmis oldugum suda pisirdim. Yine bence uygun kivami alana dek. Sekersiz oldugundan biraz eksiydi. Ama sunu belirtmem gerek. Insan dogal malzemelerle calismaya baslayinca aliskin oldugu rafine tatlardan uzaklastigini da unutmamali. Rafine seker yok, rafine tat da yok. nokta.

6) Büyük günahimi en sona sakladim. Topladigimiz kizilciklarin büyük bir kismi hala cok cok eksiydiler. Epey bir sucluluk duygusu duyduk bu yüzden. Atmaya da kiyamadim. Bir hafta mutfagin bir kösesinde beklettim. Sapkadan sihirli degnek cikar diye umdum. Cikti da nitekim. Dün baktigimizda kizilciklarin durduklari yerde olgunlastiklarini gördük! Epeyce yedik. Öyle ki sincap icin cekirdeklerinden ayirmak icin tek elimin parmaklarini hafifce bastirmam yetiyordu. Bugün tekrar ise koyuldum. Geriye kalan tüm kizilcigi üzerini örtecek kadar su ile (ve sadece su ile, sekersiz) pisirdim. Suyunu süzdüm. Kalanini yine sogutup kevgirden gecirdim (ac parantez-!kapa parantez). Evet, gercekten delirmis olmaliyim. Süzülen bulamacin su kismini kizilcik suyuna ekledim. Onu istedigimiz zaman biraz su ve bal (veya pekmez, veya agave nektari, veya akcaagac surubu, veya, veya) ekleyerek iciyoruz. Nefiiiis bir sey! Oglumuza sözde sekersiz meyve suyu icirmeye kalkan ama icine seker katmayip da aspartam kativeren endüstriyel üreticiye selamlar gönderiyoruz.
Kevgirin öte tarafinda kalan kizilcik bulamacina bakinca Türkce'de kizilcik salcasi diye bir kavram var mi diye süpheye düstüm. Evet, olmali. Yoksa adini ben koyuyorum. Sekersiz oldugundan her tarafa cekilir eksi bir tadi var bu salcanin. Bal ekler, ekmege sürüp yiyebiliriz; veya eksi gerektiren yemeklere katabilirim. Henüz karar vermedim, ona bir rol kurgulayacagim.

7) Taaa en basinda ayiklarken (yani pismeden önce) bir miktar mürver cekirdegi ayirdim. "Bahcemde, bagimda mürver agacim olsun isterim" diyen var mi? Parmagini kaldirsin, göndereyim. Buralarin inanisina göre kutlu, ugurlu bir agacmis. Benden söylemesi...

Mango


Mangonun büyüme hizi benim fotografini cekip yazma hizimdan fersah fersah öte. Olaganüstü güzellikte kizil yapraklari vardi; ben fotograflayana dek yesillenmeye basladilar. Bu fotograf bir kac gün öncesine ait. Yapraklarin asagiya dönük halinden hic endiselenmiyordum. Cünkü licinin de baslangicta böyle bir hali olmustu. Bir tür enerji toplama taktigi belki de... Nitekim iki gündür yapraklarini yavastan kaldirmaya basladi, semsiye gibi aciliyor adeta. Beni asil sasirtan, bildigim diger bitkilerden farkli olarak yasama ayni anda tam bes (5) yaprakla merhaba demesi. Bütün bitkiler gibi mango da sasirtici, süpriz dolu, olaganüstü!
Benim de sardunyam olsun diye... Anneanneminki gibi en kirmizisindan...
Olmadi. Umudumu kesmedim; baska türlü deneyecegim.
Sardunyali arkadasimdan bir yaprak sözü daha aldim.

Cuma, Eylül 18, 2009

codecheck.info

Gen teknolojisiyle üretilmis gidalar üzerine arastirma yaparken codecheck.info'ya rastladim. Bu harika site ne yazik ki sadece Almanca. Kullandigim ürünün EAN ( barkod) numarasini veya yaklasik adini veriyorum. Ürünün icerigindeki tüm maddeleri listeledigi gibi; her bir maddenin üretim yöntemi, allerjiye sebep olup olmadigi , toksikolojik acidan durumu gibi konularda da bilgi veriyor. Dünyanin en bilimsel sitesi degil belki ama aldigi seylerin icerigini merak eden tüketici icin gayet basarili bir ilk referans noktasi.
Sistem söyle isliyormus: Ben (eger o ana dek zaten kaydedilmemisse) tüketici olarak elimdeki ürünün barkod numarasini, adini ve elimdeki pakette "icindekiler" basligi altinda sayilan tüm maddeleri giriyorum. Arka planda ikinci bir veritabaninda tüm bu maddelerin muhtemel veya kesin kanitlanmis riskleri, zararlari veya tam tersine avantajlari üzerine bence güvenilir kaynaklarca saglanmis bilgiler var. Sistem bu ikisini eslestirerek bir rapor hazirliyor. Sadece gida maddeleri icin degil üstelik. Kozmetik, oyuncak, elektronok gibi cesitli basliklarda binlerce ürün kaydedilmis.

Keske codecheck.info'yu da alisverise götürebilsem :)

Dünya bir banka olsaydi...

Hah...hah...haa...
Bu güzel iste!

Greenpeace'in web sayfasinda sattigi tisörtlerin birinin üzerinde söyle yaziyor:

"Dünya bir banka olsaydi, coktan kurtarmistiniz!"

Cikolata, seni yeniden kesfediyorum

Eski cikolata tarifini tozlu arsiv raflarindan cikardim. Bu arada gidip organik cikolata aradim. Cünkü oglum her zamanki dolaba bakip "haa..aa" deyip duruyordu. Bu onun dilinde cikolata demek. Alternatif bir dükkanda (bu evimizin yakininda da var bir tane, ne sansliyim!) daha önce buldugum ve denedigim 99 sentlik organik ve de aci cikolatadan aldim. Sadece kakao, kakao yagi ve rafine olmayan (esmer demiyorum, bu yaniltici), ham seker kamisi sekerinden üretilmis. Kakao orani %72, süt yok (olmasa da olur), soya lesitini bir yana hic bir kivam arttirici yok! Ama cikolata. Demek ki oluyor.

Aci cikolata zaten öyle cok cok yenebilen bir sey degil. Has olan her sey gibi. Tam unla yapilmis ekmek gibi. Azar azar yemek yetiyor. Oglum icin kücük parcalardan olusan paketler hazirlamayi ve büyük paketi göstermemeyi düsünüyorum. Cikolatanin lapur lupur yenen bir sey olmadigini ögrenmesi daha iyi. Oya Hanim GDO ile ilgili bir önceki yazida adini koydu. Tokgözlülük ve bunun gida sektöründe oynanan sacma oyunlara deva olabilecegi üzerine düsünceler gelistiriyorum. Zaten dünyanin bir cok derdine tokgözlülügün, azla yetinmenin, gönüllü olarak sade yasamanin deva olacagina inanmiyor muyum?

Kendi fanusumuzun icinde her sey yolunda. Dis dünyaya cikinca, mesela her zamanki teyzemizi ziyarete gittigimizde sehpanin üzerinde hep duran "haaa...aa" yi görünce neler olacak bakalim?

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Kücük mutluluklar: Anlatması zor

Mutfağa bir şey almak için girdim. Masaya baktım. Durup bir daha baktım. Şaşırdığımdan değil. Yeni pişmiş ekmekleri yarım saat önce fırından çıkarıp, soğusunlar diye masaya bırakan zaten bendim. Kücük otobüs o sırada orada mıydı, yoksa sonradan mı gelip park etti oraya, hatırlayamadım. Ama ona da şaşırmış değilim; evin içinde park etmediği bir yer kalmadı ki! Mutlu oldum; çok mutlu oldum sadece. Sebebini anlatması zor. Ne için geldiğimi unuttum. Bu fotoğrafı çektim. Mutfaktan çıktım.