"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Perşembe, Ocak 28, 2010

Mindfullness/Achtsamkeit : Hindiba usulü giriş

IMG_0163

Huylu huyundan vazgeçmez. Bu sefer feci şekilde kronolojik usulde..

***

an (I) isim (a:nı) Arapça ¥n
Zamanın bölünemeyecek kadar kısa olan parçası, lahza, dakika

*** ÇİKOLATALI AN ***
Yaz ortasında bir gün. Mutfakta oturmuş bir parça çikolata eşliğinde kahve içiyorum. Bir saat kadar önce sincabı babasıyla beraber 2-3 saat kadar sürecek (sürmesini umduğum) bir geziye gönderdim. Kapı önünde bol öpücüklü ve el sallamalı vedalaşma rutinimizi tekrarlarken bile, aklımın bir köşesinde bu süre içinde yapılması gereken işlerin upuzun bir listesi vardı. En acil olanları hallettikten sonra birikmiş bazı dergileri okumak için işte bu kahve - çikolata molasını verdim. Aceleyle kahvemi yudumlayıp sayfaları çeviriyorum. Aklımın bir tarafı ise, kalan diğer işleri bir öncelik sırasına koymaya çalışıyor. Gözüm bir başlığa takılıyor o sırada : "Acelesi olan yavaş yesin."

Merakla yazının devamını okuyorum. Achtsamkeit üzerine bir yazı. Achten Almanca ilgi göstermek, dikkat etmek anlamında bir fiil. Ama buna rağmen "Achtsamkeit" için tam bir Türkçe karşılık bulamıyorum. "Achtsamkeit Budizm'de önemli rolü olan bir kavramdır, Budist yaşam tarzının kalbidir de denebilir" diyor yazıda. Bir stresle mücadele yöntemi olarak 80'lerde Batı'da da kullanılmaya başlamış. Amerikan stres araştırmacısı Jon Kabat-Zinn ilk kez spritüel çerçevesinden çıkararak, psikoterapide "Mindfullness Başed Stress Reduction (MBSR)" olarak bilinen yöntemi geliştiren kişi olmuş. Bu noktada Achtsamkeit'i bir teknik değil, bir yaşam tarzı olarak anlamak gerekliymiş. Bunun için de günlük alıştırmalar yapmak önerilmekteymiş. Yürürken, konuşurken, yemek yerken, çalışırken, yaptığımız her şeyde...

Okuduğum yazı yemek odaklı ve şunlar tavsiye ediliyor örneğin:
Hiçbir şey okumadan bir fincan çay veya kahve içmek...
Aceleyle tıkınmak yerine sakince bir parça çikolata yemek...
Ne yediğine dikkat etmek...
Koklamak, dikkatle çiğnemek, tadına dikkat etmek...
Lokma veya yudumların arasında bir an bilinçli olarak durmak...

Yazıda önerilenleri okurken birden dikatimi ağzımdaki çikolata parçasına veriyorum, kahvemi yavaşça yudumlamaya başlıyorum. Sanki daha da yoğun gelmeye başlıyor tatları.

İlgiyle okumaya devam ediyorum.

Günümüzde, yani pek çok şeyin aynı anda yürütülmesi gereken multitasking çağında, bu beceri özellikle zor görünüyor ama bir o kadar gerekli de... Günlük yaşamda olup bitene daha uyanık olmak isteyenlerin bunun için bir meditasyon kursuna gitmesi gerekli değil. Batıda yaşayan budist rahibi Thich Nhat Hanh 'a göre asıl olan "uyanık olmak ve anı yaşamak".

Ayrıca yazının başlığının, bilinen bir Çin atasözüne gönderme yaptığını okuyorum devam eden satırlarda: Acelesi olan yavaş gitsin.

Bu sözü ilk kez duyuyorum ama içimde bir yerde zaten biliyorum öyle olması gerektiğini. Bu bloğun eşlik ettiği yola çıkış noktamdır denebilir hatta.

Yazının sonunda Jon Kabat-Zinn'in bir kitabı tavsiye ediliyor: Im Alltag Ruhe Finden (Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak).

İnternet bağlantımız sağlanıp kütüphane üyeliğimiz de tazelenir tazelenmez, bu kitabı sipariş edip okumaya karar veriyorum.

***ÖRDEKLİ AN ***
Yine yaz ortası. Sincapla birlikte nehir kenarında dolaşıyoruz. O suya taş atmaya bayılıyor. Ben biraz geride durup düşünceye dalıyorum. Bu "anı yaşamak" meselesinde beni rahatsız eden bir şey var. Uzun zamandan, belki Ölü Ozanlar Derneği'ni seyrettiğim zamanlardan beri. Etrafımda gittikçe daha çok insanın "Yok, karar verdim, ben de anı yaşayacağım artık" veya "Aman boşverelim şimdi bunları, anı yaşayalım." dediğini duymaya başladığımdan beri. Anı yaşamakta bir yanlışlık varmış gibi geliyor bütün bunları duydukça.

Şimdi burada, nehir kenarında durmuş dikkatle düsünürken anlıyorum ki, yanlışlık anı yaşamakta değil, onun yorumlanışında. Bütün o anı yaşayanlar "geçmişte olanları boşver, geleceği planlamaktan vazgeç, sadece ve sadece şu an canın neyi yapmak istiyorsa onu yap" der gibiler. Geçmişi hiç düsünmeden, akşam ne yiyeceğini planlamadan bir gün geçirmenin doğru-yanlışlığı bir yana imkansızlığı beni düşündüren. Bana doğru gelen şeklinde "anı yaşamak" ise an önüne neyi getirip koyuyorsa, onu dikkatini vererek, yoğun şekilde yaşamak. Çocuğun konuşuyorsa dikkatle onu dinlemek, bezelye yemeği yiyorsan tek bir lokmanın bile sen farkına varmadan boğazından geçmesine izin vermemek, "Makroekonomiye Giriş"i okuyorsan aklını sadece onu vermek, bulaşık yıkıyorsan deterjanlı ellerinin, sıcak suyun ve bardağın farkında olmak. Bu türden bir şey...

Achtsamkeit her neyse böyle bir şey olmalı. Bu türlüsüne kapımın açık olduğunu düsünüyorum. Sincap ördeklere "Haaaooooo" diye seslenmeye başlıyor bu sırada, düşüncelerimden uyanıyorum.

***SÖZLÜKLÜ AN ***
Sonbahar hızlı bir giriş yapmadan önce internet bağlantımız da geliyor. Bir akşam sincap uyuduktan sonra bilgisayar başına geçtiğimde aklımda yine bu konu var. Biraz sözlük taraması yapıyorum.

Achtsam, Almanca sıfat. Dikkatini veren, ilgi gösteren, özenli, düsünceli, izleyen, gözleyen gibi anlamları var. Achtsamkeit bundan türemiş isim. İlgi gösterirlik, özenlilik, izler-gözler olma hali gibi. İngilizce karşılığı Mindfullness. Her iki dilde Wikipedia girişlerini okumadan çıkıyorum. Google araması da yapmıyorum.Devamını sipariş edeceğim kitaptan okumak istiyorum cünkü.

*** KAYINLI AN (...VE KIYAMETLİ)
Ama bir dakika, bir dakika! Ben tamamen yenisi sayılmam bu anı yaşama, izler-gözler olma okulunun. Şurada, şurada ve şurada biraz kafa yormuşluğum var bu konuda, biraz kıyısından yakalamışlığım... Bunlar benim şimdi aklıma gelenler. Arşivin derinliklerine şöyle kocaman bir ağ atsam, galiba daha da çıkarırım.

Haaa, bu arada. Ekim ayındayız şimdi. Bir oyun parkındayız. Sincap kayağın altında bulduğu yeni arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz monolog gibi ya, neyse... Az önce parkın kenarındaki kayın ağacının altından da bir mürver çalısı çıktığını farkettim. Kendi kendime büyük bir sırrın kıyısında dolanıp duruyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Ben de anı yaşamaya karar verdim. Sincabın eve dönmemiz gerektiğini duyduğunda çıkaracağı kıyameti düsünmemeli en iyisi. Termosta çay var. Sevdiğim gibi, earl grey usulü. Bir bardak içmeli ve kayının sonbahar hallerini izlemeye koyulmalı. Sincap kıyameti kopardığında da anı yaşayacağım tabii. Kıyametin her halini izleyip gözleyeceğim.

Dün Jon Kabat-Zinn'in kitabını buldum kütüphane kataloğunda, sipariş ettim. Çocuklar gibi şenim.

***FESLEĞENLİ AN***
Erkenden kış çalıyor kapıyı. Yine sincabın erken uyuduğu bir akşam, yine bilgisayar başındayım. Bir bilene soruyorum Mindfullness nedir diye. Bana gönderdiği yazıda "zihinsizlik", "zihni boşaltma", "bilinçsizlik" gibi ifadeler kullanılarak tarif ediliyor. Bense daha yüksek bir bilinç düzeyi, bir tür farkındalık geliştirme gibi anlamaya başlamıştım onu çoktan. Aklım karışıyor ama hoşuma gidiyor bu karışıklık. Güçlü, canlı bir şey çıkacağını hissediyorum bu çelişkiden. Çok fesleğen kokuyor bu an, detayına girmeyeceğim sebeplerden.

***MICHAEL'LI AN (VE DJ'Lİ)
Buuzzzz gibi bir Aralık günü. Yine aynı oyun parkındayız. Ama fazla kimse yok bu sefer parkta. "Ne yapsam da sincabı eve gitmeye razı etsem" diye düsünmekteyim ben de... İki çocuk geliyor az sonra 9-10 yaşlarında. Birinin kıyafeti tuhaf; siyah kumaş pantolon, kazağının üzerine beyaz bir tişört giymiş, kafasında siyah bir şapka var. Ellerinde de bir müzikçalar... Birbirlerine işaret ediyorlar beni, fısıldaşıyorlar. Ben "Dört Zait" tipiyimdir zaten, hiç şaşırmıyorum.

"Bir şey sorabilir miyiz?" diyorlar çekingenlikle. "Sorun" diyorum. "Michael Jackson'u tanır mısınız?". Hımm, anladım, kesin soğuk bir şaka gelecek ardından, başa gelen çekilir. "Tanıyorum tabii" diyorum. "Şeeyyy, ben onun gibi dansediyorum da... Dansetsem izler misiniz ?" diyor tuhaf kıyafetli olan. Ah, şimdi anlaşıldı. Kıyafet, müzikçalar falan... "...izler misiniz?" davet değil, rica tonunda bu arada. Reddedemiyorum o yüzden. İkinci çocuğun DJ rolünde olduğu anlaşılıyor. O şarkı seçiyor, küçük "Michael" dansediyor. "Dansediyormuş gibi yapıyor" diyelim en iyisi. Ama öylesine hevesli, öylesine kaptırmış ki kendini... İnsanlar gelip geçiyor yanımızdan. "Sizin çocuklarınız mı?" diyor biri bana. "Şu ortalıkta hoplayıp zıplayan ufaklık benim, diğerleri değil" diyorum. Hava öyle soğuk ki, üşümemek için ben de dansediyorum biraz. DJ'nin gizli bir yetenek olduğu çıkıyor ortaya. Başını yere koyup, poposunu havaya dikerek onun yaptığı figürleri taklit etmeye çalışıyor sincap. Başka çocuklar gelip izlemeye başlıyorlar. Michael ile DJ'nın yaşıtları hepsi de... Çantamda bir paket bisküvi var. Açıp paylaşıyoruz çocuklarla. "Michael" sanatçı kontenjanından torpilli, sincabın da anne torpili var tabii :)

Hayır, "anı yaşadık, akşama ne pişireceğimi düşünmedim, pek güzel oldu" demeye çalışmıyorum. Etrafımızdan gelip geçenlerin; köpeklerini, çocuklarını gezdirenlerin, yürüyüş yapanların, acelesi olmadan takılanların "an"larında yoktuk. Yanından geçip gittikleri ağaçlar kadar vardık da, yine de yoktuk sanki. Şöyle bir dönüp bakıldı sadece. Orada, "olan"ın tam merkezinde durup bakınca tuhafıma gitti bu. Aklım başka yerlerde olduğu için kaçırdığım kaç Michael, kaç DJ vardı kimbilir? Gözümü, kulağımı onlara daha çok açmaya karar verdim.

Eve vardığımda beklediğim kitabın kütüphaneye geldiğini, beni beklediğini öğrendim.

***SUKKULENTLİ AN
Hızla otobüs durağına yürüyorum. Kütüphaneye gidiyoruz sincapla, kitabı almaya. Ama hava öyle soğuk ki, üsü(t)mesini istemiyorum. Gözümün ucuyla yüksek bir taş duvarın kaldırımla birleştiği yerdeki küçük, yosun benzeri, yeşil "şey" gördügümde ve "Yok, gerçek olamaz" diye düşündügümde aklım daha çok bununla dolu. Bir saniye içinde bir kaç adım geçip gitmiş olmam da bu yüzden. Minyatür bir sukkulente benziyor. Ama bu dondurucu soğukta ve toprağa neredeyse hiç kökü değmeden yetişmesi imkansız. İçimden bir ses "Hemen geri dön ve bak ona!" diyor. Yoksa hep merak edeceğim; 6 ay sonra bile "Bir sukkulent miydi o gerçekten?" diye düşünmeye devam edeceğim,biliyorum. Geri dönüp incelemem bir dakika bile sürmez, sincap da üşütmez o kadar kısa zamanda, eminim. Böyle düşünerek dönüyorum tuhaf şeyin yanına. Evet, bir sukkulentmiş gerçekten. Hikayesini daha sonra anlatayım. Ama çok mutluyum bu kez geçip gitmediğim için. Yüzlerce kişi geçip gidiyor her gün yanından. Kaç tanesi farkında o miniğin aslında?

***KİTABIN ANI
"Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak"
Elimde tutuyorum şimdi bu kitabı. Çok bekleyip, çok düşündüm hakkında.

Yine de küçük bir şüphe var içimde. İnsan sosyal ağ teorisini veya evrim teorisini veya kağıttan gemi yapmayı veya kakaolu kek pişirmeyi bir kitaptan öğrenebilir. Ama günlük yaşamın karmaşasında huzuru nasıl bulacağını, çevresine karşı nasıl gerçek bir farkındalık geliştirebileceğini, anı nasıl olması gerektiği kadar yoğun yaşayabileceğini bir kitaptan öğrenebilir mi?
"Bakalım, belki de mümkündür." diyorum içimden. Eğer öyleyse, bir hazine tutuyorum şimdi elimde :)

İlk sayfayı açıyorum.

***
Budizm terminolojisine yakın olanlara soru: Nedir Türkçe'de Mindfullness/Achtsamkeit'in tam karşılığı?

23 yorum:

  1. kahvemi icip cikolatami yerken okudum bu yaziyi, dur an'i yakalayaym cikolatanin ve kahveye odaklanayim dedim ama yazi beni birakmadi! Farkindalik deniyor mindfulness'a. "How to cook your life" bu konuda belgesel bir film biraz amerikan varide olsa cok hos, Doris dorrie zen hocasi edward espe brown'u filme cekmis. Orda pirinc ayiklarken pirince odaklan der 3 pirinc kadar yapabiliyorum sonra ucup gidiyor zihnim. An' i yakalaya iliskin rahatsizligini paylasiyorum. Cok guzel yazi olmus hep hatirlanacaklardan. Filmde bir zen hocasi kuslarin sakimasindan rahatsizlik duyan birine, sadece dinle bir sure sonra kuslar icine girecek ve orda sakimaya baslayacak der, hep aglarim bu sahnede. Dj cocuklar maraza cikaracak zannettim once ah bu onyargilar...

    YanıtlayınSil
  2. An'a odaklanmak icin ne yapilmasi gerekiyorsa yapmaya hazirim. zira gunlerdir basimi yastiga koyduktan ancak 1 saat sonra (abartisiz) uyuyabiliyorum. Sebebi, kafamdan 1000 tane seyin gecmesi: gecmis, yakin gecmis, yakin gelecek, uzak gelecek, ne varsa ususuyorlar. Tom Cruise'in Son Samuray'da bir repligi vardi: "Hic dusunce". Aklimdan hep bunu geciriyorum ama etkisi ancak birkac saniye suruyor.
    Sozun ozu, bu yazilarinizi ilgiyle takip edecegim... :)

    YanıtlayınSil
  3. bahsettiğniz kitap türkçeye çevrilmemiş sanırım. ingilizcesini araştırdım ama bulamadım. ingilice adını biliyor musunuz?

    YanıtlayınSil
  4. Beste,
    Ben de deniyorum ama zihin pek yaramaz. Hep oraya buraya kaciyor. Farkindalik demek. Iyi öyleyse, zaten biliyormusum. Film önerisi ve hauki kitaplarinin adlari icin sagol.

    Benden Bizden,
    Kitapta okuduklarimdan ve kendi tecrübelerimden yazmaya devam edecegim bu konuda. Ama tamamen kisisel bir deneyim ve tek bir dogru yolu yok. Bunu da belirtmeliyim.

    Nergis,
    Merhaba! Yaziyi hazirlarken unutmusum bunu belirtmeyi, sorunuz icin tesekkürler. Kitabin Ingilizce aslinin adi "Wherever Yo Go, There You Go".

    YanıtlayınSil
  5. Öyle iyi geldi ki kelimelerin nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Elimdeki bir fincan kahveyi yudum yudum ve koklayarak içtim. Hiç yapmamışım bunu, hayıflandım. Ben ki hız yüzünden aklını kaçırmak üzere olanlardanım. Durdum yavaşladım ve kelimelerin tadını çıkara çıkara okudum ve sordum kendime: "nereye koşuyordun ki bunca zaman?" Koşmayacağım yürüyeceğim artık. Böylece geçtiğim yollardaki küçük şeyleri ıskalamayacağım. Çok çok sevgi ve teşekkürlerimle...

    YanıtlayınSil
  6. Bu yorum yazar tarafından kaldırıldı.

    YanıtlayınSil
  7. “Günaydın” dedi küçük prens.
    “Günaydın” dedi satıcı. İnsanların susuzluğunu gidermek üzere hazırlanmış tabletler satardı. Haftada bir kez bu tabletlerden aldınız mı, o hafta hiç susamazdınız.
    “Peki bunları niçin satıyorsunuz?”
    “Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandırıyor. Uzmanlar bunun araştırmasını yaptılar. Haftada tam elli üç dakika kazanıyorsun.”
    “Peki bu elli üç dakikada ne yapıyorlar?”
    “Canları ne isterse.”
    “Eğer elli üç dakikam olsaydı,” dedi küçük prens, “bir su pınarına doğru ağır ağır yürürdüm.”

    ------

    çok güzel bir yazı idi, teşekkürler.

    YanıtlayınSil
  8. Gerçekten nereye koşuyorum ben?
    Çok teşekkür ederim bu güzel yazı için:)

    YanıtlayınSil
  9. Birkac gundur, bu yazi gelip duruyor aklima, gelip gidip okuyorum. Uc seyi dusundurdu bana:
    1) Endonezya'lilarin yavasligindan sikayet ederim nadir de olsa, ben ki son derece sabirliyimdir, bazan sabrim tasiverir hayatin ve insanlarin yavasligindan. Esim beni elestirir o zamanlar "Kime gore yavaslar? Hayatin olmasi gereken ritmi kime gore belirleniyor? Bizler alismisiz detaylari kacirarak yasamaya, dogrusu onlarinki, yaptigin isi hakkini vererek, ozenle yapmak, gerekiyorsa yavas yavas yapmak." diye.
    2) Eskiden heryerde, her zaman bir kitap olurdu elimde. Son zamanlarda deniz kenarinda gunesin batisini icime cekerken, parkta cocuklarin oynamasini seyrederken, muzik dinlerken, cay icerken kitap okuyamaz oldum. Artik zihnimi kitabin kalin kalkani arkasina saklamak ihtiyaci duymadigim icin kendime bir aferin verdim bu yaziyi okuduktan sonra.
    3)En etkili ogretmenler cocuklar. Onlardan ogrenmemiz gereken bir suru seyden biri de bu "farkindalik" bence.

    YanıtlayınSil
  10. Bu yorum yazar tarafından kaldırıldı.

    YanıtlayınSil
  11. Galiba 19 yıl önceydi ilk meditasyonla tanışmam. ( Transandantal Medidasyon ) Uzunca bir süre yaptıktan sonra nedense bana çok teknik gelmeye başlamıştı, onun yerine daha basit bir yol aramaya başlamıştım. " Anı yakalamak, farkında olmak " 'tı yerine koyabileceğim. Şimdi, nefes alırken, yemek yaparken, yerken, bulaşık yıkarken, ütü yaparken, yürüyüşlerimde, deniz kenarında bilhassa, " farkındalığı " yakalamaya çalşıyorum. Çok iyi geliyor. Ara sıra unutmak degil de zihnimin başka şeylerle dolduğu, aslında en çok ihtiyacımın olduğu zamanlar ihmal ediyorum tabi. Öyle bir dönemdeydim yine. Yazın beni kendime döndürdü.

    Teşekkür ederim.

    Sevgiler.

    YanıtlayınSil
  12. Aydan Atlayan Kedi'cigim,
    nereye kostugunu sorgulamak önemli. bir de söyle bir durum var cünkü. ben tesekkür ederim. senin kelimelerin bana her daim iyi gelir.

    genis zamanlar,
    merhaba! kücük prens'i son okumamin üzerinden ne cok zaman gecmis. hatirlayamadim bile bu satirlari. bu yaz oglumla birlikte okumayi planliyordum. sabirsizlikla bekleyecegim o zamani.

    Özlem,
    merhaba! kediye de dedigim gibi önemli nereye kostugunu sorgulamak.


    Selen,
    Endonezyali arkadasimin hizina pek dikkat etmemisim aikcasi. Ama genel olarak dingin bir hali vardir ve huzur verir bu bana. Onun gibi bir ülke dolusu insan var demek, ne hos ;)
    Cocuklar konusunda kesinlikle haklisin. Bu konuda yazacagim, ve kitabi kalkan etmek konusunda
    da...

    Münevver Hanim,
    Klasik anlamda meditasyon yapmak bana da cok teknik geliyor. "Farkindalik" arayisini ben de ayni sebeple sevdim. Bu konudan da bahsedecegim. Zor bir is bu, insanin kendi kendine durmadan hatirlatmasi gerekiyor. Bu sefer ben araci olmusum sizin icin, sevindim.

    YanıtlayınSil
  13. Farkındalık'tan bir gıdım daha ilerisi sanki. Bir de 'awareness' var ya hani... AMa biz anladık onu hihi ;)
    Yine döktürmüşsün Evrenciğim, eline koluna sağlık.

    YanıtlayınSil
  14. Evren gidip gelip bu yaziyi tekrar tekrar okuyorum!! Düsünüyorum. Yazini yayinladigin günden beri yasadiklarimi, günümü, animi tartiyorum. Yazacak cok sey var ama henüz kafami toparlayamiyorum. Ben bir ara tekrar dönücem buraya ama.

    NoT: Az önce dis ameliyatindan geldim. Henüz anestezi gecmedi ama aklim, ruhum agzimin icinde!! Istesemde istemesemde ani öyle bir yasiyorum ki...

    YanıtlayınSil
  15. Demet,
    sen de haklisin. bazen bir dilde her ince anlam icin bir sözcük buluyor insan, baska bir dilde ise bulamiyor. örnegin ingilizce information ve knowledge arasinda daglar vardir, biz her ikisine de bilgi der geceriz.
    benim bu yaziyi burusturup cöp sepetine atmama ramak kalmisti. olmus demek ha?

    ayca,
    herseyden önce gecmis olsun. bitti demek, sevindim. umarim agrisiz sizisiz bir iyilesme süreci gecirirsin. tekrar dön buraya, sakin ihmal etme. baskalarinin da tecrübelerini duymaya ihtiyacim var. kendine iyi bak.

    YanıtlayınSil
  16. Sevgili Evren, biraz geç kalmış olsam da senin "Ördekli An"ın ile ilgili bir iki cümlem var.

    "Ölü Ozanlar Derneği" filminde gönderme yapılan "anı yaşa" (İng. "seize the day"/ Latin."Carpe Diem") ile zen felsefesindeki "anı yaşamak, ya da farkındalık" çok farklı, dolayısıyla aslında yorumlarda yanlışlık yok. Birini batılıların "hayat çok kısa, keyfini çıkarmaya bak" bakış açısı, diğerini ise doğuluların "yaşadığın anı tüm dikkatinle yaşa, o an ne yapıyorsan kendini yalnızca ona ver" bakış açısı olarak değerlendirmek mümkün.

    Not: Merak edersen Andrew Marvell'in "To His Coy Mistress" batı tarzı "anı yakalamayı" en iyi anlatan şiir olarak bilinir.

    Ayrıca tek bir kitapta muhtemelen bütün soruların yanıtları bulunmuyordur, ama sorduğumuz soruların yanıtlarından biri ya da ona giden yolun işaretleri vardır belki:)

    Sevgiler
    Jale

    YanıtlayınSil
  17. Jale Hanim,
    Ölü Ozanlar Dernegi'ni seyredeli epey oldugu, orada Thoreau'dan bolca bahis gectigi ve o da dogulu anlamda "ani yasamak" üzerine cok yazmis biri oldugu icin ben de böyle bir izlenim olusmustu. Zaten aklimda; ilk firsatta o filmi bu gözle tekrar izleyecegim. Uyari icin tesekkürler... Bana dogulu tür uyuyor, orasi kesin :)

    YanıtlayınSil
  18. Evren, `nesin sen?` diye sormak istiyorum ben de sana.. hic senin gibi bir tanidigim yok, senin hayatinda olup disaridan izlemek isterdim,, cok buyulu bir seysin,, demek sukkulenti farkeden kimse yok ha,, :)
    --
    ay yorumlarini okudum, bir de bu yaziyi burusturup cop sepetine atmana ramak kaldigindan bahsediyorsun,, daha cok boyle yazi yazmalisin evrencim, senin ruhuna isik tutuyor..

    YanıtlayınSil
  19. Ah Baris'cigim. Evet, sen gel beni disardan bir izle. O zaman bir de "Kücük cocuklar anne-babalarinin tanrisidir" veya "yetiskin cocuklar ve cocuk yetiskinler ülkesi" veya "cocuklari ciglik atan ücüncü dünya ülkeleri ve büyükleri agzinin icinde geveleyen birinci dünya ükleleri" falan konulu yazilar yazardin.

    Cok sey mi beklemisim o minigi farketmelerini isterken insanlardan? Sukkulent oldugunu bilmelerine gerek yok, o gercekten cok sey olurdu ama bilselerdi daha da cok hayran olurlardi ona...

    YanıtlayınSil
  20. hmm sizde isler tersine isliyorsa ne guzel, ben kendi bildiklerimi/yasadiklarimi/gorduklerimi yaziyorum,, ki ayrica sizdeki gibi olsa her sey keske,, keske gercekten de tanri rolunde anne-baba degil cocuklar olsa,, valla ben cocuklarin tarafini tutuyorum, :)
    ve farketsin tabii insanlar sukkulenti, bence de her seyin, her anin farkinda olarak yasayalim, ama senin oyle demen cok hosuma gitmisti ozellikle.. o yuzden yani, :)
    bugun fairtrade'e gitmistim, birden bir kitap dikkatimi cekti ve titiririm, senin bu kitap, mindfullness,, cd li uygulama kitabi filan da vardi yaninda,, bayagi boyle alistirma, egzersiz kitabi gibi biseyleri daha vardi normal kitaptan baska,, belki dikkatimi cekmezdi onceden olsa, hemen elim gitti, alacaktim fakat hollandacaydi, :(
    kutuphanede sansimi ingilizcesinden yana denemeyi dusunebilirim diyorum belki de,,
    ay ne kargacik burgacik yorum oldu, yazina yakismayacak bir yorum, :(

    YanıtlayınSil
  21. Hayir, büyülü bi sey falan degilim, benim de kendime göre cok gündelik dertlerim var, tek isim gücüm sukkulent kesfine cikmak degil. Onu demek istemistim :)

    Varmis evet bu yazarin öyle CD setleri falan da. Ama ben pek CD'den DVD'den ögrenme tipi degilim. Hele de yoga, meditasyon, vb sözkonusu olunca. Ama sen bunu benim önyargima ver. Hayatimda bu konuda DVD falan izlemis de degilim.

    YanıtlayınSil
  22. Evren, yazin ruh halime oyle bir uydu ki anlatamam! Tugrul'la bir yandan okuyup bir yandan da konusup duruyoruz uzerine.

    Yazin benim icin yeniden bir silkelenme oldu. Cok tesekkur ederim. Iyi ki burusturup atmamissin. Devamini merakla okuyor ve bekliyor olacagim.

    YanıtlayınSil