"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Salı, Şubat 17, 2009

Malta: Burayı sevdiniz mi?

Çok şikayet eder gibi durduğundan yayınlamak konusunda kararsız olduğum bu yazı bana yeni Malta yazısı soran Minik Serçe için gelsin:

Ne zaman bir Malta'lıyla 3 cümleden fazla konuşma ortamı oluşsa ve ne zaman aslında Maltalı olmadığımız ama burada yaşadığımız ortaya çıksa aynı soruyla karşılaşıyoruz:


"Burayı sevdiniz mi?"

...veya benzerleri geliyor:


"Nasıl buldunuz Malta'yı?"
"Burada yaşamaktan memnun musunuz?"
"Malta güzel mi?"
...


Soruya fazlasıyla aşinayım aslında. "Dışarı"dan gelenin "bura"yı, "bizi" nasıl bulduğunu kafasına fazlasıyla takan bir başka kültürden geliyorum çünkü. Tuhafıma giden sorunun ters tarafında bulunmak. Soruyu soran değil, yanıtlaması gereken taraf olmak... Her seferinde afallıyorum işte bu yüzden. Bir an duraksıyorum, sonra kafamı toplayıp "evet, çok güzel, pek hoş" gibi bir şeyler diyorum. Konu genellikle kapanıyor böylece...


- Kucağımda 39 derece ateşli sincapla 35+ derece öğle sıcağında, tek bir arabanın bile geçmediği ıssız bir sokakta, bir özel kliniğin önünde 45 dakika beklerken (meğer onlar bile 12-16 arası siesta yaparmış!) "Bu Allah'ın unuttuğu adada, bu Allah'ın unuttuğu sokakta, bu öğle sıcağında NE İŞİM var benim???!!!" diye söylendiğim günden hiç bahsetmiyorum onlara.

- Festa kutlamalarında ne akla hizmet gündüz saat 12 de havai fişek patlatmaya başladıklarını hiç sormuyorum.

- Eninde sonunda herkesi (ve hatta yerlileri bile) sarıp sarmalayan o tuhaf, depressif, izolasyon duygusundan laf etmiyorum.

-"Ben aslında bu kadar sıcak iklimden hiç hazzetmem" türü cümleler kurmuyorum (O zaman Türkiye'nin her tarafında sub-tropikal iklim hüküm sürmediğini, bazı yerlerinde adamakıllı soğuk kışlar yaşandığını, benim de aslen oralardan geldiğimi falan anlatmak gerekecek uzun uzun)

-Daracık, yokuşlu sokaklarda bebek arabası ile ilerlemek zaten yeterince güçken, kapı kenarlarına bırakılmış çöp yığınlarının, inşaat malzemelerinin, köşebaşlarına parkedilmiş arabaların benim için bazen içinden çıkılmaz bilmecelere dönüştüğünü (haydi bakalım, nerden geçeceğiz şimdi?!) anlatmıyorum.

- Gözlerimin deli gibi yeşil aradığını, bu kadar çok binayı aşırı bulduğumu söylemiyorum. Sonuçta dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden biri burası. Özellikle kıyılarda yer bulunamayan tek şey yeşil.

-Marketlerde satılan sebzeleri Türkiye'de satmaya kalkışsanız müşterinin "sen benimle dalga mı geçiyorsun" deyip satıcıyı dövmeye girişeceğini söylemiyorum.

-Akdeniz ortasında bir adada yaşayıp Estonya'dan gelme okyanus balığı yemenin tuhaflığını sorgulamıyorum.

-Her ricamıza "Tabi, tabi, hallederiz" diyen (ama halletmeyen) evsahibinden; kaybolan paketimizi sorduğumuzda "biz sizi ararız, biz sizi ararız" şarkısını söyleyen posta görevlilerinden söz açmıyorum.

-Ada genelinde neden 36 ayrı "Santa Marija" sokağı olduğu bir yana, ne demeye aynı sokak isminden aynı semtte iki tane bulunduğunu hiç sormuyorum. (Paketimizin kaybolma sebebi bu)

Aklıma Türkiye'de aynı soruyu "ra-ki, sis ke-bap, deniz, yine gelecek ben" diye yanıtlayan turistler geliyor. Aklıma takılıyor: Aslında onlar nasıl yanıtlardı bu soruyu?


Ama durun bir dakika! Yine de o kadar dramatik değil durum.

-Bazen bir ara sokakta bir begonvil (veya turkuaz mavisi bir ahşap kapı, veya bir keçiboynuzu ağacı, veya çocukluğumdan fırlama bir tuhafiye dükkânı...) görünce...

-"Haydi bakalım, nasıl geçeceğiz buradan bebek arabasıyla" dediğim anda yetişen herhangi biri, kaldırımdaki kocaman mermer blokları geçebilelim diye yana çekiverince...

-Yolda gördüğü herkese el sallamaya meraklı oğlum aynı sıcaklıkla karşılık alınca...

-Ocak ortasında güneşli, ılık bir günde Lower Barakka Garden'da bir zeytin ağacının altında denizi ve gökyüzünü seyredip "Hangisinin mavisi daha güzel?" diye düşünürken...

-Mevsimi geldiğinde enginara, baklaya doyunca; markette taze adaçayı ve defne bulunca...

-Ev yapımı ravyoli veya bana Türk pidelerini anımsatan dört peynirli gerçek İtalyan pizzası yiyince...

...işte o zaman hiç de şikayetçi olmuyorum halimden :)

Malta mı?
Sevdik.
Acısıyla tatlısıyla her ülke gibi bir ülke...

5 yorum:

  1. ya bana özletiyorsun Malta'yı.. İsteyerek gidip üç günün sonunda nefret ederek dönmüştüm. Sevmesi zor ve zaman istiyor. Ama şimdi eğer şansım olsa ya Portekiz ya Malta'yı seçerim yaşamak için.

    YanıtlayınSil
  2. Caaaniim;))dogrusu bu yaziyi bana hitab etmen o kadar cok duygulandirdiki beni..ve bir o kadarda guldurduki..Neden biliyormusun?Sanki eski bir sevgiliden mektup almis gibi keyiflendim,hani boburlendim diyim biraz;))komik dimi..kucuk seylerle bile mutlu olabiliyor insan iste..hele birde GERCEKTEN ihtiyaci varsa biraz..GULMEYE..cok tesekkur ederim..saygilarimla,,,

    YanıtlayınSil
  3. N.,
    Ne yapıp nefret ettirmişlerdi? İlk izlenim biraz hayalkırıklığı yaratıyor, o bir gerçek. Portekiz'i ben de merak ediyorum.

    Minik Serçe,
    Mutlu edip güldürdüğüm için ben de mutlu oldum şimdi. Teşekkürler...

    YanıtlayınSil
  4. merhaba.. öyle güzel anlatmışsınız ki Maltayı. Resmen gözümde gözüm canlandı.İlk 15 gün işkence gibi gelmişti Malta bana ama sonra iyi ve kötü yönleri ile yaşamaya alışmıştım ve 3 ay sonunda göz yaşları içinde yarıldım.Kısmetse haziran gibi tekrar geleceğim ama bu sefer kalıcı olacak inşallah :)
    Bu arada tesadüfen blogunuzu buldum ama şu an dört gözle yeni yazılarınızı bekliyorum :)
    Muge

    YanıtlayınSil
  5. Müge,
    Kültür şoku yaşamayacak olmanız sevindirici. Haziran'da gelecekseniz iklim şoku yaşayabilirsiniz en fazla :)
    Sırada bir kaç Malta yazısı daha var.
    Sevgiler

    YanıtlayınSil