"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazartesi, Ekim 15, 2007

Keten tohumunu yeniden keşfim

"Keten tohumu yemeye alıştıramadıklarımızdan mısınız?"
Geçen haftaya dek bu soruya "evet :((" yanıtı verenlerdendim.
Çok sağlıklı olduğunu, balıktan sonra en önemli Omega-3 kaynaklarından biri olduğunu, sindirimi düzenlediğini duyduğumdan beri mümkün olduğunca mutfakta kullanmaya çalışıyordum. Örneğin ekmek hamuruna bolca katıyordum. Bazen pilavlara falan da...Ama önerildiği şekilde yoğurt, müsli veya salatada denediğimde çiğimsi tadı pek hoşuma gitmiyordu, ne yalan söyleyeyim. Geçen hafta ilk kez keten tohumunu hafifçe kavurarak denedim. Yanmaz bir tavada, yağ vb. hiçbir şey eklemeden en fazla 5 dakika çevirdim. Zaten hazır olunca keten tohumları mısır gibi patlamaya ("pıtlamaya" demek daha doğru olacak!) başlıyorlar. Öncü keten tohumları pıtlamaya başlayınca hemen alıyoruz ocaktan. Bu şekilde kavrulan keten tohumları salataya da, yoğurt ve müsliye de çok yakıştı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse hiçbir şeye katmadan kendi başına yiyeceğim!
Keten tohumuna alışamayan ama faydalarından mahrum da kalmamak isteyenlerdenseniz, bir de böyle deneyin derim.




Haa! unutmadan... Aynı zamanda bahçeyle uğraşıyor, özellikle bahçenizde veya balkonunuzda kır görüntülerinden hoşlanıyorsanız, keten tohumlarını - tabii ki kavurmadan :) - baharda filizlendirip, yaz ayları boyunca masmavi çiçeklerinin tadını çıkarabilirsiniz. Elimdeki bilgiye göre Nisan-Mayıs aylarında tohumlar ekilip filizlendiriliyor, Mayıs-Haziran gibi de asıl yerine yaklaşık 20 cm. aralıkla dikiliyormuş.
(Keten çiçeği fotoğrafı: kate e.did )

Salı, Ekim 09, 2007

Kimyonun maceraları 09/10/2007


Gün batarken parktaki büyük ağaçların her biri yaşlı birer bilgeye dönüşmüşler. Kimyon hiç bir ağacın da hiç bir insan gibi birbirine benzemediğini ilk o zaman farketmiş. Her bir kayın, her bir meşe yılların gövdelerinde bıraktığı izlerle, başka yönlere uzanmış, başka şekiller almış dallarıyla farklı farklıymış. Ama yanından geçtiği her bilge ağaç bir şey fısıldar gibiymiş. Yaşlı kayın "olabiliyorsan duru ol" demiş, "herkesten önce de kendine". Kollarından birini kimyona doğru uzatan ulu kestane "yaşamındaki herşeyde dengeyi gözet" diye tembihlemiş. Bir meşe "her daim uyum içinde olanlarla, doğayla, uyum içinde ol" diye fısıldamış. "Başka?" diye sormuş kimyon yanından geçtiği bir diğer kayının sessiz kalışına şaşarak. "Fazlalık şaşırtır" demiş o, "şimdilik bunlar üzerinde düşün". Kimyon eve dönerken yaşlı bilgelerin üzerinde güzel mi güzel bir ay yükselmekteymiş.

Perşembe, Ekim 04, 2007

Başka türlü...

Mark Twain "Medeniyet gereksiz gereksinimlerin sınırsız çoğaltımıdır" demiş. (Civilization is a limitless multiplication of unnecessary neccessities.)

Herhalde bunu söylerken aklından her gün dünya çapında trafiğe çıkan yeni otomobil sayısını geçirmiyordu. Her altı ayda bir cep telefonunu, her sezon gardrobunu değiştiren; her yeni süpermarketin ilk açılış günü birbirini çiğnemeye kalkan insan türünden de habersizdi. Bardakların ve mendillerin yanında ilişkilerin bile "kullan-at" olduğu bir dönemi hayal edebiliyor muydu acaba?

Yine de ne söylediğini bilirmiş gibi görünüyor.
Peki ya başka türlü bir medeniyet mümkün mü Bay Twain?

Başka türlü dedim de... Bu da sevdiğim bir şarkıdır benim.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Ev yapımı dondurma - özet

Şöyle bir toparlayalım bakalım:



Dondurma makinası aldıktan sonra sırasıyla şu dondurmaları denedim:


Tabii ki dondurma sezonunu kapatmıyorum. Daha aklımda zencefilli dondurma var mesela :))


Bir de internette bulduğum ve henüz denemeye fırsat bulamadığım bazı ilginç tarifleri burada listeleyip zamanla denemek niyetindeyim:




Cuma, Eylül 14, 2007

Ev yapımı dondurma - 5

Yoğurtlu Kavunlu Dondurma

Yoğurt bazlı dondurmalar hoşuma gittiği için bir tane daha denedim. Bu dondurmanın makina olmadan buzdolabında da yapılabileceği özellikle belirtilmiş.

Şöyle yaptım:
Bir limonun suyunu sıkıp 3 yemek kaşığı bal ile karıştırdım. Tarifte iki yemek kaşığı şeker ve iki yemek kaşığı bal vardı ama böylesi bana daha sağlıklı geldi. Bir kavunu dilimleyip blender ile püre haline getirdim. Biraz uğraşılınca çatalla ezerek de olur sanırım. Limon-bal karışımını, ezdiğim kavunu ve 200 ml yoğurdu karıştırdım. 200 ml. de iyice çırpılarak katılaştırdığım tatlı kremayı bu karışıma ekledim. Dondurma makinasının haznesine sığmayan kısmını bir bardağa doldurup afiyetle içtim. Krema eklenmediği takdirde, bu haliyle sağlıklı ve lezzetli bir yaz içeceği elde ediliyor, aklımın bir köşesine not ettim.

Dondurma makinası yoksa...
...metal veya plastik bir kaba doldurulan karışım buzluğa yerleştiriliyor. Her saat başı çıkarılıp karıştırılıyor. Tarife bakılırsa 4 saatte hazır oluyormuş. İkram etmeden yarım saat önce buzluktan alıp bekletiyoruz ve bu süre sonunda tekrar iyice karıştırıp afiyetle yiyoruz :)

Sonuç?
Ne kavun, ne bal, ne de yoğurdun lezzet olarak baskın çıktığı; hepsini anımsatan ve hiçbirine benzemeyen bir dondurma çıktı ortaya...

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Kimyonun (resimli) maceraları 10/09/2007


"Gülün meyvesine ne denir?" diye sordu kimyon. "Gülün meyvesi olmaz!" diye kestirip attım. Çok meşgulüm şimdi ben, çok. "Bal gibi olur" dedi kimyon. Kıpırla gezmeye gitmişler. Dünya öyle güzelmiş ki, kıpır bile kıpırdanmayı unutup etrafı seyre dalmış. Yaprakların ardından utangaçça bakan palamutlar görmüşler. Olgunluktan başını eğmiş mürverler görmüşler. Bir de işte çiçeği geçmiş yabani gül dallarında mini mini "domatescikler"... "Ama onlar kuşlar için" dedim. "Bir de aylak gözler için" diye ekledi kimyon. "Hımmm" diye onayladım ben üzerinde düşünmeden. Çok işim var benim şimdi, çoook.

Cuma, Eylül 07, 2007

Ev yapımı dondurma - 4

Kakaolu Dondurma / Kahveli Dondurma:

Bu iki dondurma üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Her ikisini de temel dondurma tarifimi kullanarak yaptım. Kakaolu dondurma için pişmekte olan nişastalı karışıma iki tatlı kaşığı kakao ekledim. Sonuç dondurulmuş kakaolu puding gibiydi :) Afiyetle yedik ama bir daha sefere biraz daha fazla kakao eklemeyi bir kenara not ettim.
Kahveli dondurmaya gelince... Internetteki bir çok tarifte koyu bir neskafe veya espresso hazırlanıp ekleniyordu. Ben bunun yerine iki çay kaşığı Türk kahvesini doğrudan pişmekte olan süt, nişasta, yumurta karışımına ekledim. Dondurmadaki kahve tanecikleri rahatsız etmek bir yana hoşumuza gitti. Kahveli dondurma bu şekliyle "her zaman yapılacaklar" listemize dahil oldu.

(Fotoğraf: Stu_spivak)

Pazartesi, Eylül 03, 2007

Sörfçülerin ayakizleri

Ne zaman internet gazetelerinde, haberlerin altındaki saçma sapan okuyucu yorumlarını okusam...
Ne zaman bir tartışma forumunda "Biliyorum bu mesaja dünyanın ihtiyacı yok, ama yine de yazıyım dedim" diye başlayan o mesajlardan birine rastlasam...
Ne zaman e-posta adresime yüzellibininci kez "Ayyyyy, bu bebekler çoook şiriiiiiin!!!" başlığıyla melek kanadı takılıp fotoğraflanmış bebeklerin resmi gelse....
Ne zaman birisi bir Yahoo grubunun 1567 üyesine birden bir yazının linkini göndermek dururken, yazının hepsini "Copy-Paste yapıp" gönderse....
Ne zaman...
Neyse, ben de fazla uzatmayayım lafı...
İşte o zaman "bütün bu hizmetler bedava, iyi hoş ama, bunların bir bedeli olmalı" diye düşünürüm.

Bir kaç hafta önce Die Zeit gazetesi yazdı da bilgilendik. Varmış, hem de pek fena bir bedeli varmış. İşte "Sörfçülerin ayakizleri" adlı yazıda anlatılanlar:

Internete hizmet sağlayan Web-Hosting sunucularının harcadıkları enerji ve küresel ısınmaya "katkı"ları neredeyse hava taşımacılığındakine yaklaşıyormuş. Onbinlerce sunucu bilgisayarın soğutulması için harcanan elektrik enerjisi son 5 yıl içinde ikiye katlanmış. Bu, kendi halinde ufak çaplı Web-Hosting firmalarındaki durum... Google'ın dünyanın dört bir yanına dağılmış "sunucu çiftlikleri"ndeki toplam bilgisayar sayısının yarım milyon civarında olduğu tahmin ediliyormuş. Bir hesaplamaya göre Google'daki en basit bir arama bile bir lambanın bir saatte harcadığı kadar enerji tüketiyormuş. Bir başka araştırma ise popüler internet oyunu Second Life'daki bir avatarın kanlı canlı ortalama bir Brezilya vatandaşı kadar çok enerji tükettiğini açığa çıkarmış! Yani gezegenimizin "sanal" vatandaşları da en az gerçekleri kadar zarar veriyorlarmış ona...

Dedim ya, bu şartlar altında en iyisi lafı kısa kesmek...
Cümlemiz kısa,
Fotoğraf çözünürlüklerimiz düşük,
Avatarımız sade,
Lüzumsuz fikirlerimiz eksik olsun.
Amin!

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Bebek televizyonu

Konunun uzmanlarına bakarsanız hepsi aynı fikirde: "Bir bebeğin üç yaşına kadar televizyonla hiçbir işi olmamalıdır!"
Olmasın tabii, bana uyar....
Hatta mümkünse biz yetişkinlerin de fazla bir işi olmasın televizyonla...
Her neyse...
Uzman tavsiyesine uyduk, küçüğün televizyon seyretmesine mani oluyoruz. O her ne kadar merakla bakmaya çalışsa da...


Ama onun da bebek televizyonu var!
Oturma odasında yere bir köşe hazırladım, gündüzleri orada vakit geçirsin diye.
Bir süre sonra farkettim ki sabahları köşesine yatırınca dalgın dalgın gülümseyerek pencereden dışarıya bakıyor.
"Neyi seyrediyor bu kadar merakla?" diyerek...
...uzandım ben de bir güne yere, onun yanına.
Pencerenin dışında, kaldırım kenarında güzel mi güzel bir huş ağacı var.
Aşağıya nazlı nazlı sarkmış, rüzgarda hafifçe sallanan dalları...
her dalda güneş ışığıyla oyunlar oynayan parlak yeşil yapraklar...
arka planda masmavi gökyüzü...
arada bir de bir minik kuş...
işte bunlar bebeğimin gördükleri...

Dünyayı onun gözlerinden görmek; yetişkinlerin unutmaya meyilli oldukları şeyleri kaçırmamak öyle güzel, öyle güzel ki!

Şimdi bazı sabahlar ben de yanına uzanıyorum.
Birlikte seyrediyoruz bebek televizyonunu :-)

Fotoğraf: ffgoatee

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Ev yapımı dondurma - 3

Kişniş Tohumlu Dondurma

Bu dondurmayı ben uydurdum! Elbette internette bulduğum iki harika dondurma tarifinin yardımıyla :-) İlk bulduğum lavantalı dondurma tarifi çok orijinal durmasına karşılık, içindeki 8 çiğ yumurta sarısı yanına yaklaşmama engeldi. Fakat kuru lavanta çiçeklerinin şekerle birlikte öğütülmesinden elde edilen "lavantalı şeker" fikri hoşuma gitti. Daha makul bir temel dondurma tarifi bulursam bu fikri kullanmaya karar verdim. Hemen aynı gün, içinde ne yumurta ne de krema bulunan oldukça hafif bir dondurma tarifine rastladım: Arap veya bizde bilinen adıyla Maraş dondurması! Tarif Ruki'nin. Evde dondurma hazırlama ve dondurma çeşitleri üzerine oldukça detaylı bilgi içeren bu sayfayı konuyla ilgilenen herkes okumalı. Arap (Maraş) dondurması tarifindeki salep ve damla sakızını elimde olmadığından kullanamadım. Lavanta şekeri yerine ne kullanabilirim diye düşünürken (çünkü o anda lavanta çiçeği almaya da vaktim yoktu) evdeki kişniş tohumu aklıma geldi. Ben de aynı yöntemi kullanarak kişnişli şeker hazırladım ve dondurma kremine bunu ekledim. Sonuçta benim sık sık yapmaya karar verdiğim değişik ve çok lezzetli bir dondurma çıktı ortaya... Anason veya rezene tohumlu versiyonu da denenebilir.

Endüstriyel dondurma üreticilerinin dayattığı lezzetlerin dışında bir şey denemek pek eğlenceliydi doğrusu... Ayrıca krema ve yumurta içermeyen hafif bir dondurma tarifi bulduğuma da pek sevindim. İçindeki salebin isteğe bağlı kullanılması da bir diğer olumlu yanı. Değerli orkidelerimizin nesillerinin dondurma aşkına tükendiğini bilmek doğrusu çok rahatsız ediyor beni...

Pazar, Ağustos 19, 2007

Ev yapımı dondurma - 2

Muz-Yoğurt Dondurması

Dondurma makinası ile birlikte gelen bu tarif çok basit. Aslında ahududu ile hazırlanıyordu. Ben evdeki iki olgun muzu kullanarak yaptım. Internette kivi, kavun ve çilekli versiyonlarına da rastladım. Temel malzemesi yoğurt ve şeker (veya bal) olan bu dondurma bence her meyve ile yapılabilir. Pratik ve sağlıklı. Yoğurttan gelen ekşili tat ise benim özellikle hoşuma gitti. Belli bir tarife de gerek yok. Yaklaşık 500 gr. yoğurt, 200 gr. kadar meyve (püre haline getirilmiş) ve ağız tadınıza uygun şeker karıştırılıp buzdolabında biraz soğutuluyor. Bu, dondurma aşamasını hızlandırmak için... Meyve ve yoğurt başlangıçta zaten buzdolabındaysa bu adıma da gerek yok. Ardından hemen buzluğa veya dondurma makinasına...


Yaşasın basit ve sağlıklı lezzetler!

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Ev yapımı dondurma - 1

Vanilyalı Temel Dondurma


Dondurma makinası ile ilk denememi bu bildiğim ve güvendiğim dondurma tarifi ile yaptım.

Bu, dondurma makinası olmadan buzlukta da başarıyla yapılabilen tariflerden. LeAnn R. Ralph'in "Give me a home where the dairy cows roam" adlı kitabından alınmış... En güzel yanı içinde fazla yumurta olmaması ve olanların da pişirilmesi. 8 çiğ yumurta sarısı ile yapılan dondurmalardan hazzetmeyen benim için ideal bir tarif oldu hep. Akla gelebilecek herşeyle zenginleştirilebilir. O yüzden "temel dondurma tarifim" diye adlandırıyorum ben. Eğer yoğun krema tadı hoşa gitmiyorsa krema bir cup, süt iki cup ölçüsü ile hazırlanabilir... Buradaki cup fincan değil, Amerikan ölçü birimi bu arada...



Tarif şu linkte:
http://www.oldfashionedfamilies.com/content/view/14/17/

Cuma, Ağustos 10, 2007

Ala kaymaklı dondurmam!

Aynı zamanda boylarından büyük enerji tüketen küçük canavarlara benzediklerinden elektrikli küçük ev eşyalarına biraz şüpheyle bakmışımdır hep. Elektrikli yumurta pişirme makinaları, elektrikli diş fırçaları, elektrikli konserve açacakları, biber öğütücüleri ve elektrikli "yok-artık-bu-da-mı" falan feşmekanı...
Bir elektrikli aletin eve girmesi için ya klasik yönteme göre daha az enerji harcaması (örn. elektrikli su ısıtıcısı) veya mutfakta normalde dışarıdan satın aldığımız bir şeyi daha sağlıklı ve güvenle hazırlamamıza yardım etmesi (örn. blender) ön koşulumuz...
Geçenlerde bir alet her iki ön koşulu da sağladığı ve fiyatı da çok uygun olduğu için mutfakta baş köşeye yerleşiverdi: Dondurma makinası!

Bir süredir endüstriyel dondurmaların bol kalorisi ve abartılı tadından hoşlanmadığımızdan, eski usul dondurmacılar da hayal olduğundan evde dondurma yapma denemelerine girişmiştim. Buzlukta ve her 20 dk.da bir karıştırma yöntemini kullanarak... Harika lezzetler elde ettim ama bir litre dondurma 20 dk.da bir açılan buzlukta yarım gün boyunca ne kadar enerji harcıyordu bilmiyorum. Dondurma makinalarının temel mantıkları genelde aynı. Önerildiği şekilde ön hazırlık yapıldığında dondurma 15-30 dk. içinde hazır.

Geçen iki haftada 4-5 değişik dondurma denedim. Eski dondurma ustalarından pek azı kaldığına göre "Evde yapılan dondurma gibisi yok!" demek abartılı olmaz herhalde. En azından içinde ne olduğunu bilerek, gönül rahatlığıyla yiyoruz şimdi dondurmamızı. Önümüzdeki günlerde bu denemelerimi fırsat buldukça paylaşacağım. Şimdilik bu nefis dondurma fotoğrafları idare eder mi?
(Fot.1: purplekey
Fot.2: yomi55 )

Not: "Başlıktaki "Ala" şapkalı a ile yazılmalı ama Q klavyede nasıl yazılacağını bilemedim :-(

Perşembe, Temmuz 26, 2007

Yeni bir kategori: oyunlar/oyuncaklar

Yaz tatilinin başlaması ile birlikte tanıdığım bütün ailelerde aynı şikayet: Ufaklıklar günün büyük kısmını televizyon karşısında geçiriyor veya kendilerini bilgisayar oyunlarına kaptırıyor. Bunların başından kalktıklarında ise: "canım çooooook sıkılıyor!"

Ben de bir süredir aklımda olan bir konuda malzeme toplamanın zamanı gelmiş diye düşündüm. Doğal malzemelerle evde yapılabilen oyuncaklar...
Bir çocuğun biraz yardımla ve kendi yaratıcılığıyla üretebileceği oyuncaklar...
Doğamıza uygun, daha çok hareketi ve sosyal beceriyi teşvik eden oyun ve aktiviteler...

İlk olarak da bir süre önce mrl'nin sayfasında yayınladığı şeytan uçurtması ile başlayayım dedim. mrl fotoğraflarla adım adım anlatmış şeytan uçurtmasının nasıl yapılacağını:
http://mrlspage.blogspot.com/2007/04/tsulika-eytan-uurtmas.html

Ufaklıktan fırsat bulunca ben de deneyeceğim hemen. Onun için çalıştığımı anlar da izin verir belki de : -)

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

Küçük notlar...

Bu küçük notları aslında Haziran başında almıştım. Şimdi bazıları güncelliğini yitirdi ama yine de olduğu gibi yayınlamak istedim.



  • Radikal'den Serdar Kuzuloğlu teknolojiyi tüketim şeklimiz üzerine düşüncelerini yazmaya devam ediyor : "Birkaç haftadır bilgisayar, internet ve teknolojiyle ilgili yazdıklarımın ardından gelen okur mektuplarının bir kısmı teknolojiye neden muhalif olduğumu soruyor. Teknolojiye düşman olmamak, uyum sağlamak gerekiyormuş... Espriyse komik değil, değilse çok komik. Teknolojinin yarattığı (dayattığı) yeni kültüre karşı bazı şeyleri unutmadan, ihmal etmeden ve yok saymadan ısrarla sormamız gerektiğini düşünüyorum sadece. İlk soru şu olmalı: gerek var mı? İkincisiyse: gerçekten mi? " yazının tamamı...

  • devletsah.com'da ilginç bir fotoğraf sergisinin izine rastladım. Time dergisinin web sayfasındaki sanal serginin konusu "Dünya ne yiyor?" Bütün dünyadan 16 aile bir hafta boyunca yediklerini paylaşmışlar. Fotoğraflar pek çok açıdan çarpıcı ve düşündürücü. Mısırlı Ahmed ve Güney Amerikalı Ayme ailelerinin sofrasına konuk olmak isterdim. Bol taze sebze ve meyve, az paketlenmiş gıda var onlarda :-)


  • Ne kadar uğraşırsam uğraşayım ana konusu "simple living" olan bu blogu bazen "bahçesiz bahçıvanın seyir defteri" ne çevirmekten kendimi alamıyorum. İşte öyle detaylardan biri: Bir haftadır ıhlamur ve filbahriler çiçeklendi. Dünya miiiis gibi kokuyor!

  • Bu da bir diğeri: Ev sahibini bastıran yavuz hırsız mıydı? Bizim evde yavuz kiracı ev sahibini bastırıyor. Kiracı civanperçemi kökleriyle evsahibi hurmanın etrafından dolaşıp saksının öte tarafından da yeşillenmeye başladı. Çok yayılmacı, çooook :-))
Fotoğraf: Gertrud K.

Pazartesi, Temmuz 02, 2007

Gönüllü Basitlik (Voluntary Simplicity) Üzerine...


Richard Gregg'in 1936 yılında yazdığı bir makale var: "The Value of Voluntary Simplicity".

Voluntary Simplicity kavramının yani "yaşamını daha anlamlı hale getirmek için gönüllü olarak basitleştirmenin, kimi şeylerden kendi isteği ile vazgeçmenin" ilk kez sözkonusu edildiği yazılardan biri. Adına birkaç kaynakta rastladığım bu makaleyi bir süre önce Internet'te buldum. İlgimi çeken, tartışılmaya değer bulduğum bazı kısımlarını buraya not edeyim istedim. Orijinal İngilizce metin ise en aşağıda verdiğim linkte.









"Burada bahsettiğimiz şey güdülerimizin bastırılması anlamında bir çilecilik değil. Gönüllü basitlik ile kastedilen bu derece hoşgörüsüz ve katı bir şey değil. Basitlik iklim, gelenekler, kültür ve bireyin kişiliğine bağlı olarak değişen göreceli bir kavramdır"..."Bir Amerikalı için basit olan Çinli bir köylü için basitlikten son derece uzak olabilir."

"Bilim ve teknolojideki büyük ilerlemeler uygarlığın manevi sorunlarını çözemedi. Bu ilerlemeler sözkonusu sorunların şeklini değiştirdi, bazılarını oldukça arttırdı, kimilerini olduğundan büyük hale getirdi ve kimilerinin çözümünü de iyice zorlaştırdı. Maddi şeylerin dağılımı sadece bir teknik veya organizasyon meselesi değildir. Bu öncelikle ahlaki (manevi) bir sorundur."

"Kullandığımız araç ve teknolojilerin bize zamandan tasarruf ve rahatlık sağladığını düşünürüz. Oysa yaşamı daha sıkışık ve telaşlı hale getirirler."

"Yaşamın artan karmaşasıyla başa çıkmanın yolu daha fazla karmaşadan geçmiyor(geçmemeli) . Bunun yolu bizi birleştiren içsel (zihinsel değil ruhsal) değerlere dönmek ve bu ruhu tam anlamıyla ifade eden yeni ekonomik ve sosyal formlar ve yöntemler geliştirmektir."

"Aptalın ve bilgenin basitliği farklı şeylerdir. Aptal olan basittir çünkü aklı ve arzuları birden çok şeyle uğraşma kapasitesini gösteremez. Bilge bu yüzden basit değildir. Hem bireysel , hem toplumsal yaşamın aslında sınırlı sayıda temel unsurdan oluştuğunu ve bunların dışında kalan herşeyin gereksiz yere birbirini tekrarladığını bildiği için basittir. Eğer temel unsurlar sağlıklı ve güçlü ise geriye kalan detaylar da neredeyse kendiliğinden öyle olacaktır"..."Bu yüzden bilge olan dikkatini yaşamın sınırlı sayıdaki temel unsurlarına verir, basitliğini sağlayan budur."

"Nasıl ki yenilen şeylerin kalitesi mükemmel bile olsa, çok fazla yenildiği için vücuda zarar verebilirse; psikolojik olarak sağlıklı kalabilmek için de sahip olduğumuz şeylerin veya eşyaların bir üst sınırı olmalı gibi görünüyor. Çok şeye sahip olmak insanı öyle çok seçim yapmak ve karar almak ile karşı karşıya bırakır ki, yaşam sinir bozucu bir gerginliğe dönüşebilir."

"Karmaşıklık (kompleksite) bünyesinde bir güzellik barındırabilir ama karmaşıklık güzelliğin ön şartı değildir. Çizgilerin uyumu, oran ve renk daha önemlidir. Bir açıdan basitlik bütün büyük sanatlarda önemli bir öğedir, çünkü amaca yönelik olanlar dışındaki tüm gereksiz detayların çıkarılması anlamını taşır.








Makalenin tamamı:

http://www.soilandhealth.org/03sov/0304spiritpsych/030409simplicity/SimplicityFrame.html
Fotoğraf: B G

Pazartesi, Haziran 25, 2007

Dalgalarla dünyaya...

Aslında "normal doğum mu yoksa sezaryen mı?" gibi bir ikileme düşmedim hiç. En başından beri -sezaryen için tıbbi bir gereklilik olmadıkça- normal doğumdan yanaydı kararım. Biraz korkuyordum da tabii... Üzerine çok şey duyulmuş ama hiç yaşanmamış her şeyden korktuğumuz gibi. Sonra, bir kaç ay önce, tüm dünyadan doğum adetlerini ve ritüellerini karşılaştıran ilginç bir kitap geçti elime: "Dalgalarla Dünyaya". Özellikle "ilkel" sayılan kabile toplumlarıyla "modern" toplumların doğuma bakışlarını karşılaştıran bu kitapta, yazar Ines Albrecht-Engel doğum üzerine bugüne dek rastladığım en güzel benzetmelerden birini yapıyordu (tam bir çeviri değil, benim anladığım şekliyle) :

Doğum tamamen doğal bir süreçtir. Kontrol edilmeye gelmez. Tam tersine kendini baskı altında tutmaya çalıştıkça fazladan stres hormonları salgılanır ve bu da doğumu olumsuz etkiler. Doğru olan vücudu doğum sırasında kendi haline bırakmak ve duygularını kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmektir.

Doğum sancıları bir kıyıya vuran dalgalar gibidir. (Yazar burada kendi dilindeki Wehe/Sancı ve Welle/Dalga kelimelerinin benzerliği üzerine bir kelime oyunu kuruyor.) Önce kıyıyı yalayan ufak dalgalarla başlar her şey. Daha sonra metrelerce yükseklikte dev dalgalara dönüşürler. Direnmek korkunç dalgaların üzerimize yıkılıp bizi incitmesinden başka bir işe yaramaz. Doğru olan belli aralıklarla gelen dalgaya (sancıya!) direnmek yerine kendini ona bırakmak, onunla birlikte yüzmeyi başarmaktır. Ve her yeni dalganın beklediğimiz hazineyi kıyıya biraz daha yaklaştırdığını hiç unutmamak... Dayanılması gerçekten zor son bir kaç "yıkıcı" dalganın ardından bebeğimiz de doğmuş olur. Sonra deniz birdenbire sütliman oluverir tekrar. Sanki başka bir boyuta ulaşmış gibi olur insan. Fırtına unutuluverir.


Uzun bir bekleyişin ama kısa süren bir "fırtınanın" ardından küçüğümüz, biriciğimiz, değerlimiz 13.06.2007 günü sabaha karşı kıyıya vurdu :-))

Cumartesi, Haziran 09, 2007

kimyonun maceraları 09/06/2007

Bazen gecenin karanlığında uyanıveriyor kimyon.
Ne sımsıkı kapalı perdeler, ne de karanlıkta dilsizleşen kol saati ele veriyor zamanı.
Gecenin ortası mı, yoksa gün ağarmasından az önce mi?
Sonra kuşların sesini duyuyor bazen.
Kopkoyu karanlıkta söyledikleri şarkı öyle canlı, öyle yaşam dolu ki gün doğumuna az kala olduğunu anlıyor.
Avuç içi kadar canlıların karanlığı delen yaşama cesaretini ve isteğini şaşkınlıkla dinliyor...
... ve aynısını kendine de diliyor bir taraftan.
Diğer taraftan da şunu düşünüyor:
Dinlemesini ve görmesini bilenlere doğa daha neler neler anlatıyor kim bilir.
Ve biz gözlerimiz televizyon ve bilgisayara dikilmiş, kulaklarımız çalar saat ve cep telefonuna kabartılmış, kaçırıyoruz durmadan onun anlattıklarını...

Salı, Haziran 05, 2007

Multi fonksiyonel, ultra hızlı, mega kapasiteli !

Ne zaman elektronik veya elektrikli bir cihaz almaya kalksam başıma gelir. Önce son derece makul beklentilerle başlarım. Örneğin yürüyüş yaparken sıkılmamak için bir MP3 çalar almaya niyetlenirim ya da sadece internette bulduğum bazı yazıları ve bazı belgeleri yazdırmak için basit bir ev tipi yazıcı araştırmaya girişirim.
Araştırıp soruşturdukça işin çapı da büyümeye başlar. "Aaaa" der bir MP3-çalar bileni, "Aldın mı tam alacaksın. 1GB'dan aşağısı kurtarmaz!". Internet'teki yazıcı değerlendirmeleri "Dakikada bilmem kaç sayfadan daha az basan yazıcının yanına bile yaklaşmayın. Hafızası şu kadar, çözünürlüğü bu kadar değilse yüzüne bile bakmayın" diye tavsiye eder. Üstelik ne kadar iyisini, hızlısını, kapasitelisini, çok fonksiyonlusunu alırsam alayım sadece 6 ay sonra piyasaya ondan daha "en" bir model çıkacağı da kesindir. Bir yıla varmadan aldığım cihazın üstün "multi" fonksiyonlarından bir çoğunu bir kez bile kullanmadığımı farkederim. MP3 çaların ses kayıt özelliğine bir kez bile ihtiyaç duymam. Satın aldığım internet paketindeki "ultra" bağlantı hızına asla ulaşamam , çünkü satıcının hiç değinmemeyi tercih ettiği üzere bunun için bilgisayarımın ağ kartı ve kablolarını da upgrade etmem gerekiyordur.

Tanıdık geliyor mu?

Radikal'de bilişim ve teknoloji yazıları yazan Serdar Kuzuloğlu'nun şu satırlarını okudum, bana çok tanıdık geldi.

"Teknolojiye ayak uydurma telaşının kökeninde yeni bir şeylerin olduğu ve ondan geri kalındığı psikolojisi yatıyor. Oysa son kullanıcı olarak adlandırılan bizler için internet, cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi ve tablet bilgisayarların ötesinde yeni bir şey olduğundan söz etmek zor. Birbiriyle birleşen, rol değiştiren ya da birkaç şeyi daha yapabilen cihazların istilasının mağdurlarıyız. Bu yüzden içindeki özelliklerin neredeyse hiçbirini kullanmadığımız cafcaflı şeylere kendi sağlığımız ya da eğlencemize bile ayırmadığımız bütçeleri hak görüyoruz.*"

Sorunun kökeninde biraz da bilmediğimiz, üretimine toplumca herhangi bir katkımız olmamış teknolojileri büyük bir hevesle tüketme hevesimiz yatıyor sanki. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı tam belirleyemiyor, anlayamadığımız teknik özelliklerin, kelime kalabalıklarının içinde kayboluyoruz.

Bir sonraki elektronik eşya alışverişime elimde "Benim ihtiyacım olan sadece şu" veya "Benim bütün istediğim şu" başlıklı bir küçük listeyle çıkmayı düşünüyorum. İşe sağlam adımlarla başlamak ve ultra-mega-multi kavşaklarına geldiğimde yoldan çıkmamak için!




*Serdar Kuzuloğlu'nun yazısı: Hepsine cidden ihtiyaç var mı?

Cumartesi, Haziran 02, 2007

Suyunu boşa harcama



TEMA Vakfı "evlerdeki gereksiz su tüketiminin önlenmesi için bireysel çabaların ne kadar büyük fark yaratacağına dikkat çekmek ve kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla" Suyunu Boşa Harcama Kampanyası başlatmış.

Kampanya ile ilgili detaylı bilgi ve evde daha az su tüketmenin 10 yolu şu linkte.