"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




sadece olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sadece olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Sahip Olmak ya da Olmak

Izmir Karsiyaka'da bir "simit cafe"de oturuyorum. Sincapla babasi berbere gitmisler, onlari bekliyorum. Önümdeki masada simit var, ince belli bardakta açık çay var ve bir kitap var; daha ne isterim :)

Okudugum kitabin adi "Sahip Olmak ya da Olmak". Erich Fromm'un ilk kez 1976'da yayinlanmis olan kitabi. Ben ilk kez 1993'de alip okumusum. Giris sayfasina not etmisim, oradan biliyorum. O yildan beri kac kez okudum bilmiyorum. Ne zaman elime gecse tekrar okurum.

Bu kez baskaydi. Bu kez daha önce altini cizmedigim pek cok satirlari cizdim. Bu kez daha önce üstünkörü gectigim pek cok satiriyla aydinlandim. Ayni Walden'da oldugu gibi, kitap ayni kitapti ama yeni seyler anlatmaya baslamisti. Bazen kitaplara oluyor böyle seyler...

Konu sadece sahip olmak ya da olmak degil.
Dünyaya sahip olmanin penceresinden ya da olmanin penceresinden bakmak...
Ögrenmenin,
hatirlamanin,
konusmanin,
okumanin,
otorite uygulamanin,
bilmenin,
inanmanin
ve sevmenin,
daha dogrusu bütün eylemlerimizin
bir "sahip olmak" hali var, bir de "olmak" hali.

Diyor özetle Erich Fromm.

Kitaptan alinti yapmayacagim; cünkü neresini alintila(ma)yacagimi bilemiyorum. Zaten gecmiste baska yazilarin icinde bahsettigim kisimlari da var. Yazarin kitabin girisinde yaptigi üc alinti var. Tadimlik niyetine onlari yazacagim :

"Yapmaya giden yol, olmaktan gecer." (Lao-Tse)

"Insanlar ne yapmalari gerektigini degil, ne olduklarini düsünmelidirler daha cok" (Meister Eckhart)

"Ne kadar azsan, yasamini ne kadar az görkemli kurmussan, o kadar cok seyin vardir demektir ve görkemsiz yasamin o denli büyüktür." (Karl Marx)

"Sahip Olmak ya da Olmak" i (Ingilizce özgün adi "To Have or To Be?") okumadiysan tavsiye ederim. Okuduysan, tekrar okumani da... Bilirsin, olur böyle seyler; bazen kitaplar degisir. Öyle sorular sor(dur)maya baslar ki, sen de güzellesmeye baslarsin ;)

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

Bi ol artik!

Ünlü sigara markasinin "Don't be a maybe. Be" (Belki olma. Ol...) reklam sloganindan haberdar misin? Türkiye'de de var mi? Burada üstelik reklam panolarinda sigara reklamina izin var. Insanin gözüne gözüne giriyor bu trajikomik "ol!" mesaji.

Reklamin orijinali suradaki gibi. Su, su ve su sekilde derdini daha acik ifade ettigi reklam panolarina rastlamak da olasi. "Bu sigarayi icmezsen kaybedenler kulübündensin, hicsin, hicbirseysin, kayipsin, yolunu kaybettin. Bi sey olmak, bir yere varmak, kazanmak istiyorsan yapman gereken sey belli" diyor aklinca.  Reklam üretenlerin cok kullandigi, reklamverenlerin agzinin suyunu akitan bir yöntem. Reklamda ürünün kendi özelliklerinden degil (överek anlatacak bir sey yok cünkü), tüketicinin hayallerine vurgu yapmak, erismek istediginden bahsetmek... Satir aralarindan da öte, harflerin arasina saklanmis, üst yüzeye bilincli olarak cikarilmamis bir alt mesaj vermek... Bugün karsina cikan on reklama bak. En az sekizinde, büyük olasilikla onunda da göreceksin ayni yöntemi. O kadar yaygin ki, artik sorgulamiyoruz. Yargilamiyoruz. Hatta farketmiyoruz.

Alman tüketiciler bu akli begenmemis olacaklar ki, alternatif reklam sloganlari üretmisler, "pro-maybe"ciler var aralarinda. Biri hatta gercekten cok kizmis :D

Bi sey olmayi birak da,
ol
artik!

Not: Animsatma ve ilham icin Hayat Bir Dejavu'ya tesekkürler :)

Salı, Mayıs 08, 2012

Arsivde denk geldim de, öyle söyleyeyim dedim.

Bazi günler halet-i ruhiyemdir.
Sincabi anaokuluna götürürüken icimden dünyaya bagira bagira söyledigim de olmustur.
Sadece su kisim bile beni derin düsünmelere götürüyor :)

Bir bas düsünürüm basimda,
Bir mide düsünürüm midemde,
Bir ayak düsünürüm ayagimda,
Ne halt edecegimi bilemem


Konudan bagimsiz ama Türkce'de tüm zamanlarin en yalin yazan sairlerinden biri olmasi sebebiyle, "sanat" etiketini almayi da hak ediyor tabii. Üzerine tezler dolusu yazilacak sunun gibi bir halet-i ruhiyeyi üc bes satirda anlatabilme becerisi de herkese nasip olmaz nitekim. Hey gidi güzel ülkem, sairlerini nasil da harcarsin... En basitinden pisi pisine, belediye cukurlarinda... Ölüsü Bulgaristan sinirinda saibeli sekilde bulunanlara hele, hic girmeyelim.
Babauta döktürmüs yine:
How to Live Well

Cuma, Mayıs 04, 2012

Aile gelenegi, siir gibi bir piknik, (sahip) olmanin üc hali ve karakter sahibi cenek yapraklari

Resmi tatil günlerinde ormana gitmek seklinde bir aile gelenegi gelistiriyor olabiliriz :)
1 Mayis günü yine ormandaydik. Özellikle bahar halini cok merak ediyordum. Bu yüzden esim meteorolojinin yagmur haberi verdigini söyleyince üzüldüm. Fakat hassas tahminleriyle ünlü Alman meteorolojisi kirk yilin basi yanildi ve günesi görür görmez kendimizi ormana attik. Yemek molasini saymazsak 5 saat araliksiz yürümüsüz ve 17 km katetmisiz. Bunlar isin istatistik taraflari :)

Bitki örtüsü sonbahardakinden daha hareketliydi elbette. Bir cok bitkiyi cicekli gördük. Örnegin orman yoncasi mi diye merak ettigim bitkiyi cicegiyle görüp emin oldum. Ve hemen tadina baktik tabii. Bekledigimiz eksilikti :) Renk renk cicekleriyle ballibabalar gördüm. Eve gelip bakinca herbirinin farkli bir Almanca adi oldugunu farkettim. Ayri bir inceleme ve yazi konusu olacak gibi. Arastirmaci tarafim uyanik günündeydi. Bir cok bitkiden örnek alip kurutmak üzere kitap arasina koydum. Elinde kitapla ormanda dolasan bir deli görürsen sebebi budur; aklinda olsun :)

Bir ara yolumuzu kaybettik ve günes altinda ormanin cevresinde genis bir yay cizerek dolasmak zorunda kaldik. Normalde cok sikayetci olmazdik. Fakat göl kenarinda babasi gibi bir tasin üstüne cikip göle bakamadigi icin tüm yol boyunca söylenip mizildanan sincabin ruh hali bize de bulasti. Sonunda tekrar ulu kayin agaclarinin gölgesine siginmayi basardigimizda hepimiz acikmistik. Sincabin mizildamasi "ben de tasin üstüne cikacaktim amaaaa" dan "ben aciktim,piknik yapalimmm"a dönmüstü. Uygun bir yer ararken bir yol agzinda bir bank gördüm. Dogasever derneklerden birinin tabelasi ilistirilmis üstüne. Siir gibi bir yerdi. Üstümüzde ulu agaclar, ayaklarimizin dibinde mor ciceklerini acmis öbek öbek Cezayir menekselerinden bir hali :)  Banka siralanip yiyceklerimizi cikardik. Cumartesi günü ayi sarimsagi yagini süzüp koyu renkli siselere alirken ayrilan ayi sarimsaklarini atmaya cok yazik olur gibi gelmisti. Ben de Beste'den aldigim ilhamla ayi sarimsakli kücük kekler yapmistim onlardan. Piknigin ana yiyecegi bu kekler oldu. Yaninda alabas, havuc, elma ve su vardi.

Piknik yerinden ayrilirken -itiraf ediyorum, en basindan beri aklima koydugum gibi- cezayir menekselerinden birini kökleyip islak bir mendile sardim; yanimiza aldik. Hemen yaninda duran ilginc yaprakli bitki de ilgimi cekti. Dayanamayip onu da aldim. Evde tekrar dikkatle inceleyip ne oldugunu bulmaya calisacaktim. Cünkü cicek acmak üzere gibiydi. Cekince köküyle beraber geliverdi. Böylece onu da bir saksiya ekmeye kesin olarak karar verdim.

Burada bir parantez acayim. Eric Fromm "Sahip olmak ya da Olmak" adli kitabinda, dogaya karsi insan tavrina üc sairane örnek verir. Biri Batili bir sairin siiridir. Yolda yürürken gördügü cicegi derin bir sahip olmak güdüsüyle nasil kopardigini ve cicegin nasil solup gittigini anlatir. Ikincisi bir Japon hauikisidir. Sairi yol kenarinda bir cicek görür, ona bakar ve üzerine bir hauki yazip yoluna gider. Ücüncüsü Goethe'dir. Ormanda bir cicek görür, cok begenir. Kökleyip alir, evine getirir, bahcesine eker. Dogaya karsi tavrimin genellikle ikinci türden oldugu söylenebilir. Elimi bile degmeden (sahip) oldugum yüzlerce bitki var civarda. En sevdigim sey onlara güzelleme yazmaktir :) Bazen ögrenmek güdüsü agir basar. Cünkü Paracelsus'un "insan bilgisince sever" deyisini animsarim. Hos aksini, yani insanin ancak severse bilebilecegini savunanlar da vardir. Son tahlilde bilgi ve sevgi el ele gider. Kitap arasinda kuruttugum ciceklerde Batili sairin ruhu dolasiyor da olabilir tabii. Fakat onlarin da bir seylere (bir kart ya da kitap ayiracina) dönüserek yasamaya devam edecegini saniyorum. Özetle icimde Bati'yi, Dogu'yu ve Goethe'yi birlikte yasattigim ve bunda cok da sakinca görmedigim söylenebilir sanirim. Parantezi kapatiyorum :)

Eve geldigimizde cok yorgundum. Biraz dinlenme, ardindan yemek derken Cezayir meneksesi ve gizemli bitkiyi ekmem aksam saat 8'i buldu. O kadar yorgundum ki, bitkiler disinda hicbir güc o saatten sonra parmagimi kimildatmama sebep olamazdi. Hizlica ikisini de birer saksiya diktim. Bitirdigimde dinlenmis oldugumu farkettim :)

Gizemli bitkinin ne oldugunu arastirmama firsat kalmadan, dün sabah cicek olacak sandigim tomurcugunu acti ve bir cift yapraga dönüstügünü gördüm. Üstelik minyatür de olsa taniyordum ben bu yapragi. Bu sabah internetten bakip teyit de ettim nitekim :)

Benim gizemli orman bitkim meger cimlenmis bir kayin agaci tohumu imis. Hep yapmak isteyip "evde kayin mi yetistirilirmis?" diyerek caydigim seydi :) Simdi kendimi saksida kayin yetistirirken buldum :))

Fakat sunu da söylemeliyim ki hayatimda cenek yapraklari bunun kadar karakter sahibi baska bir bitki görmemistim. Kayin dedigimiz cenek yapragindan ulu haline dek karakterli agacmis vesselam...

Dipnot-1: Gün icinde yine ugra. Karakter sahibi kayin agacciginin bir fotografini yayinlamaya calisacagim.  Olmadi Flickr'den link veririm. Bir gün bir orman patikasinda rastlarsan es gecmemelisin bu güzelligi :)

Dipnot-2: Evet, geri dönüs yolunda sincap o tasin üzerine cikti ve o göle bakti. O unutmustu, biz unutmadik :)

Güncelleme :
Karakter sahibi kayin :)




Saksiyi hic sorma :) Sincap oglumun bir anaokulu arkadasinin bütün gruba armagan ettigi ve benim neyin nesi oldugunu anlayamadigim bir oyuncagin parcasiydi. Dibindeki iki drenaj deligiyle saksi olmak icin bicilmis kaftan oldugunu bahar temizligi sirasinda elime gectiginde farkettim :) Bi tane daha var bu kirmizi "saksi"dan. Ona da haseki küpesi ekili. 


Momentos icin Cezayir meneksesi:



Cezayir meneksesinin özellikle ciceksiz olanini aldim; tutmasi kolay olur diye. Cicegini merak edenler buraya... :) Gecen sonbaharda nehir kenarindaki ormanciktan da almistim bir tane. Tam tutup yeni yapraklar  vermisken kalorifer sicagina katlanamayip kurumustu. Bu kez daha iyi anlasacagimizi umuyorum.

Çarşamba, Nisan 25, 2012

Birikim, yatırım, vb.


Photo by listentoresan

Cumartesi günü ışgın ve ahududulu marmelat yaptim. Işgınin mevsimi, fakat ahududunun degil, farkindayim. Nasil oldu bilmiyorum, yaptim öyle bir delilik. Genelde yari yariya kullaniliyorlar tariflerde. Ben 300 gr. ahududu ve 500 gr. ışgın (ayiklandiktan sonra) ile yaptim (Miktar notlari gelecek yil "nasil yapmistim ben bunu?" dememek icin kendime daha cok). Visne recelini, onun tatlidan cok eksimsi tadini cok severim, cok özlerim. Bu marmelatta onun tadini buldum, eksikligini giderdi. Azicik malzemeden biz bir yana, iki komsuma da birer kavanoz marmelat cikti :) Pazar sabahi kahvaltidan sonra sincabi kavanozdan kasikla marmelat calarken yakaladim :D Gelecek yil biraz daha bekleyip cilekler cikinca isgin+cilek seklini denemeyi daha dogru buluyorum.

Pazar  günü ögleden sonra sincapla yürüyüse ciktik. Hava kapali ve soguktu ama hafta sonu eve kapanmak özellikle sincap icin zor oluyor. Bir önceki Pazar da yagmurluklari giyip yagmur altinda yürümüstük. Ben sincaba cocuklugumda okudugum "Afacan Besler"in de deniz kenarinda, yagmurda yürüyüs yaptiklarini, sonra eve dönüste zencefilli cörek yediklerini anlatmistim. Eve dönünce biz de zencefilli kücük kekler yapmistik :) O yüzden bu Pazar da yagmura ragmen yürüyüse cikmak fikri hosumuza gitti. Su birikintilerinin üzerinden atlamaca oynayarak eve dönerken birden günes acti. Günesin parlattigi yagmur damlalarinin nehire inisini izlemek cok gerceküstü, cok güzeldi. Bir yerlerde bir gökkusagi olmasi gerektigini tahmin ederek ufku taradim; ama yoktu. Neden sonra nehrin diger yakasina gecmemizi saglayan köprüye vardigimizda iki cocuklu bir babanin durmus, benim görmedigim yönde bir seyin fotografini cektigini gördüm. Sasirdim. Burada fotograf makineleri ceplerden nadiren cikar, cep telefonlarinin fotograf cekme özelliklerine nadiren basvurulur cünkü. Cep telefonu ve fotograf makinesi kullaniminda Türkler ve Almanlar arasinda kültürel farklar var; üzerinde yargida bulunmak istemiyorum. "Neyin fotografini cekiyor olabilir?" diyerek merakla arkami döndüm. Nefesim kesildi. Konusamadim. Sincabi da cevirmek icin kolundan tutup cekmem gerekti. Hayatim boyunca gördügüm en gerceküstü, en güzel, en parlak, en keskin renkli, en büyük, en, en, en... gökkusagiydi. Bütün kuzeydogu ufkunu boydan boya kaplamisti. Biraz yukarisinda kücük, silik bir ikincisinin izleri görünüyordu. Etraftaki herkes durmus gökkusagini izliyordu. Eminim sehrin bir cok yerinde insanlar durmus gökkusagini izliyordu. Hayatin  ne kadar anlamli, ne kadar güzel olduguna dair kisacik ama cok degerli anlar bunlar. Kisacikti, bir süre sonra kuzey ucundan itibaren siliklesmeye basladi. Fakat bende bir iz birakti. Dogada her seyin bir sebebi oldugunu ögrendigim icindir ki, simdi "gökkusagi neden var?" diye sormadan edemiyorum kendime.

Gecen hafta yol kenarindaki öbek öbek kara hindibalarin yanindan gecerken sincap birini koparmak istedi. Karahindibalari artik taniyor. Resimli kitaplarinda ya da böyle yol kenarinda görünce gösterip "Bak, aslandisi!" diyor. Almanca adinin (Löwenzahn) tam karsiliginin bu oldugunu söylemistim; o da bu adini kullanmayi tercih ediyor.

Cocuklara cevre bilinci asilarken cicek koparmayi yasaklayan bir anlayis var. Ben pek benimsemiyorum. Ciceklerin nesli cocuklar kopardigi icin tükenmiyor; sucu cocuklara atmayalim. Hele de karahindibalar... Bilirsin ki, ben ölürüm, sen ölürsün, insanlik kendi köküne kibrit suyu döker, karahindibalar ölmez. Bu yüzden sincap "aaa, anne aslandisi bak! bi tane koparabilir miyim?" deyince, "kopar cocugum!" dedim ben ona. Her cocugun elinde karahindiba tutmaya hakki var. Ben cocuklugumda cok kopardim, hatta cicekci  olup alip sattim oyunlarimda. Bugünkü durumum malum :)

Karahindibayi alip eve getirdik. Bir bardakta suya kavusturduk. Aksam oldu, karahindiba kapandi. Sabah oldu, karahindiba acildi. Günesi gördü acildi, geceyi gördü kapandi. Sincapla üc gün takip ettik. Sasirdik. Evet, biliyorum bütün karahindibalar yapar bunu. Ama ben saniyordum ki, bir bitkinin de bir merkezi, beyin gibi bir yeri vardir; o da diyelim ki köküdür. Kökünden ayrilan cicek ne zaman acilip, ne zaman kapanacagina kendisi karar veremeyen suursuz bir yaratiktir. Öyle degilmis. Ögrendim. Keske dedim... Keske biz insanlar da yapabilsek bunu. Önümüze konani tartismasiz almamiz istendiginde "Devlet bilir (bilsin) , devlet düsünür (düsünsün), devlet organize eder (etsin)" demesek, "Benim icin iyi olani devletle beraber ben de düsünmek, ölcmek bicmek, tartmak ve söz söylemek sorumlulugundayim." desek. Cünkü ancak sorumlulugumuz olan seyler, ayni zamanda hakkimizdir.

Bu sabah hava oldukca günesli oldugu halde pencere kenarindaki karahindiba acmadi. Sasirdim. Anaokulundan dönerken dikkatle baktim; yol kenarindaki kardesleri de keyifsizdi. Bugün actilarsa da, yarin acmayacak onlar da. Karahindibalar, hem de her biri, tek tek karahindiba olmanin ne demek oldugunu, nerede baslayip nerede bittigini biliyorlar.

Ben bilemedigimi hissediyorum. Bugün insan olmak üzerine düsünüyorum. Nedir insan olmak? Nasil insan olunur? Nerede baslariz ve nerede biteriz biz?

Insan bazen cocuguna iyi bir gelecek sunup sunamadigina, bunun icin yeterince iyi yatirim yapip yapamadigina,  yeterince biriktirip biriktiremedigine dair endiselere kapiliyor. Öyle zamanlarda su yukarida bahsettigim günlerimi animsamaya calisiyorum. Sincap icin anilar biriktiriyorum. Anilara yatirim yapiyorum. Yagmurda bir yürüyüs sonrasi zencefilli kek, su birikintilerinin üzerinden ziplamaca, günesin altinda ip gibi dümdüz ve sessizce nehire inen yagmur damlalari, kavanozdan calinan isgin-ahududu marmeladi, dünyanin en güzel gökkusagi, yol kenarinda öbek öbek "aslandisleri" ve onlarin pencere kenarimiza konuk olan bir üyesi, ki bir acilip bir kapanirlar...

Bir acilip
Bir kapanirlar.

Çarşamba, Aralık 28, 2011

Basit Bir Yasam'dan yeni yil armagani!

Bu güzelligi sık sık yaparim ya,
bu kez yilbasina özel yapiyorum,
paketledim de o yüzden bir güzelce:

~~~~~~~~***~~~~~~~~~~
In spareness, you find enough.
~~~~~~~~***~~~~~~~~~~

Salı, Aralık 20, 2011

bi otur, bi etrafina bak

Leo Babauta yine gaaaayet Zen modunda. Buyur.

Hatta bunu da buyur.

Ve hatta oldu olacak sunu da buyur eski günlerden:
kimyonun maceraları 05/07/2006
öğle ortası, şehir merkezi... ne ıhlamur var, ne filbahri yol eşlikçisi olarak. trafik lambasında yeşil yanmasını bekleyememeler, ayaküstü atıştırmalar, koşarak telefonda konuşmalar, hızlı adımlar var daha çok... herkesin mi dişçide randevusu var? herkesin mi yetişeceği işi? yoksa telaşlı görünmek gizliden gizliye bir önem duygusu mu veriyor? metro çıkışında duvara dayanmış dikilen bir adam görüyor kimyon. hızla yanından geçerken tişörtündeki yazıya takılıyor gözü: "bırakın diğerleri koştursun!" alttaki yazılara bakılırsa kimyonun tanımadığı bir markanın reklamı bu. ne farkeder, tam da gereğini yapıyor. adam yani... keyifle yaslanmış duvara, "diğerleri"nin koşturmasını izliyor. koşturmanın iki kötü özelliği var diye düşünüyor kimyon, hayatın her alanında. biri bulaşıcı olması, diğeri hemen alışkanlık yapması. bir süre sonra sebepsiz koşturmaya başlıyor insan. şehir merkezi koşturmaları, kariyer yarışları, mülkiyet koşuları... oysa yaşam kısa. işte tam da bu yüzden koşturmaya gelmiyor.

Salı, Ekim 05, 2010

Kaostan Uzak: Sessizce durun.



"Sessizce durun.


Sadece bir an icin.


...


Etrafta kosturup durmak cogunlukla verimliligin tersi sonuc verir. Biliyorum, toplumumuzda hareket herseyden önemlidir. Hareketsizlik tembellik, edilgenlik ve verimsizlik olarak görülür. Fakat bazen cok fazla hareket, hicbir sey yapmamaktan daha kötüdür. Etrafta cilginca, büyük bir hirs ve samatayla kosturup duruyor ancak hicbir seyi halledemiyor olabilirsiniz. Ya da pek cok sey hallediyorsunuzdur , ama hicbiri önemli degildir.  Ya da bazi seyleri eylemlerinizle zedeliyor, hareketsiz ve sessiz kalsaydiniz olabileceginden daha kötü hale getiriyor olabilirsiniz. " 

Zamanimizi daha iyi yönetebilmek ve daha verimli olmak istiyoruz. Ama bunu günlük yasamda kaostan uzaklasarak ve sade yasamaktan da ödün vermeyerek yapmak istiyoruz.  Oldukca ünlü, bilinen bir blogdur ama bilmeyenler icin söyleyeyim Zen Habits bunun icin iyi bir kaynak. Derinliklerine dalmak isteyip nereden baslayacaginizi bilmiyorsaniz, yazarinin önerisiyle suradan baslamaliymissiniz:

The Beginner’s Guide to Zen Habits – A Guided Tour


Dip not: Bir süre kisisel sebeplerle yorumlarinizi yanitlayamayacagim. Fakat burada olacagim ve sesinizi, görüslerinizi duymak iyi gelecek.

Perşembe, Eylül 09, 2010

Zor

"Alin teriyle kazandigi elbisesini giymis bir yoksul ve onu saygin bir kisi olarak kabul eden akli basinda insanlar bulmak neden bu kadar zor?"

Walden.Thoreau

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

Anasinin oglu


Iki gün önce ögle uykusundan "Anneeeeeee!" diye bagirarak uyandi. Endiseyle kosarak yanina gittim. Pencereyi, yari aralik perdeden disariyi göstererek "Bulut, bulut!" dedi. Uyanmis ve  pencereden disariyi seyre dalip, bulutlari farketmis. Güldüm, gidip perdeyi iyice actim, birlikte seyrettik bulutlari biraz da.

"Aaaa, bubabac (kocaman) bulut" dedi biraz sonra.
Durdu, düsündü.
"Aama (araba) bi sey bu bulut" dedi ardindan. Dört tekerlek üzerinde giden her seye deli oldugu icin arabadan baska bir seye benzetmesi beklenemezdi tabii.

Nasil oldu bilmiyorum ama, göge bakan bir oglum var benim :)

Fotograf: turtlemom4bacon

Pazar, Ocak 14, 2007

Eğlenmeye karşılık neşe, sahip olmaya karşılık varolmak

Haşmet Babaoğlu'nun yılbaşından bu yana yazdığı üç yazı hoşuma gitti ve basit yaşam bakış açısından sözetmeye değer geldi.
İki yazısında eğlenmek ve mutlu olmak çabası ile unutulmaya yüz tutan neşeyi karşılaştırıyor Babaoğlu:

Eğlenmedim çünkü neşe içindeydim diyor 6 Ocak'ta.
10 Ocak'ta ise Eğlencede kaybettiğimiz neşe nerede? diye soruyor.

14 Ocak'ta ise şehirden kaçma psikolojisi üzerine yazarken
"Ne gitmeye niyetim var ne de kalmaya!
Ne şehirden kaçmaya inanıyorum ne de şehirde yaşamaya!"
diyor ve ekliyor yazısının başlığında da dediği gibi: Limon ağacım olmasın, limon ağacı olayım!
Keyifli okumalar...