"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




sürdürülebilirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sürdürülebilirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 13, 2012

Bi kahve yapayim mi?

Dünyanin bilinen en uzun ömürlü ampulü Kaliforniya, Livermore'da bir itfaiye istasyonunda asiliymis. 1901 yilinda isik vermeye baslamis. Tasinma vb. sebeplerle gecici olarak devre disi kaldigi süreleri saymazsak tam 111 yildir araliksiz ve sorunsuz calisiyormus!  Bu özel ampul icin özel bir web sitesi hazirlanmis. Bir web kamerasi internet üzerinden 30 saniyelik araliklarla ampulün bir görüntüsünü internete yolluyormus. Izlemek istersen burada. Internet üzerindeki yayina baslandigindan bu yana bir kac kez ara verilmesi gerekmis. Cünkü tam 111 bir yildir calismakta olan ampulü filme alan web kameralari iki kez bozulmus ve degistirilmeleri gerekmis :)

Sebebini merak ediyor musun?
Icinde yasadigimiz dünyadaki tuhafligin farkinda misin?
Neden cocuklugunun televizyonu 20-30 yil calismisken, kendi evine aldigin televizyonu 10 yil sonra degistirmen gerektigi üzerine düsünüyor musun?
Ögrenmek /animsamak ister misin?

Su kisa trailer'i izle.
Ardindan da Story of Electronics'i.
Planned obsolescense (Planli eskime) ile tanis.

Uyandin mi? Yoksa hala biraz uykulu musun?
Bi kahve yapayim mi? ;)

Çarşamba, Mayıs 30, 2012

Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde...



Yillar önce sadelik üzerine fikir paylasanlarin bir araya geldigi bir ortamda ortaya atmistim bu soruyu: "Bir cam kavanozla neler yapilabilir? Bir recel kavanozu örnegin. Atmak yerine baska neler yapabiliriz onunla?"

Cam cok özel bir malzeme oldugu icin ilgimi cekiyordu. Hem dogal, hem yüzde yüz geri dönüsümlü, hem cok yönlü. Dikkatli kullanildiginda insan torunlarina bile miras birakabilir. Ilginc yanitlar gelmisti o zamanlar.  Tabii cam bir kavanozun sadeligin asil amaci yaninda kücük ve önemsiz bir detay oldugunu düsünenler de vardi. Kisisel sadelesmeye, ruhunu asiriliklardan temizlemeye, hirstan arinmaya, daha hosgörülü ve anlayisli olmaya önem veren degerli insanlardi. Paylasiyordum bu görüslerini. Fakat cam kavanozlar ve arkasi tekrar kullanilabilecek aylik satis raporlari üzerinde de düsünmeden duramiyordum. Biz, hepimiz sadelesmeliydik, dogru. Iceride bir yerde... Ama dünyanin bizim sadelesmemizi bekleyecek zamani yoktu. Icimize giden yol uzun ve cetrefilli bir yoldur. Engebeleri, cukurlari, yanlis yerlere cikaran patikalari coktur. Bu arada evlerimizin kapisindan girip cikan plastik kaplarin durumu ne olacakti örnegin? Iste bu yüzden cam kavanozlara önem veriyordum. Ve iste bu yüzden blogu ilk tasarlarken adini "Sade Bir Yaşam" degil, "Basit Bir Yaşam" koydum. Basit, gündelik detaylardan bahsetmeye öncelik verdim. Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde ayni ana yola cikacaklarini tahmin ediyordum. Öyle de oldu zaten.

Sana "bir ara sorarim ben de sorularimi" demistim ya. Bu onlardan biri örnegin. Sinava ceken ögretmen gibi degil, meraki hic bitmeyen ögrenci gibiyim sorumda; bunu bil. Sence su yukaridaki kavanozdan (ki yanindaki kibrit kutusunun da gösterdigi gibi orta boylu, en fazla 400 ml alabilen bir kavanozdur) neler yapilabilir? Nerelerde nasil kullanilabilir? Lütfen aklina gelen her fikri birbirine benzese ve cok basit oldugunu düsünsen dahi yaz. Tam da yeri cünkü :) Ve ben en kücük detaydan ilhamlar alan biriyim. Disarida bir sürü öyle insan oldugundan da eminim.

Güncelleme:
30. Haziran günü mektupla gelen yanitlar :)
  • ben hep kullaniyorum bu gibi siseleri. ozellikle disari cikarken benim kuzuyla:)
    icine yemis, meyva, yogurt koyuyorum.
    ozellikle yemis...nasil herkes yanina cikolata, kek alir cocugu icin ben ne zaman disarida "mama" dese hemen bu kavanozu "cekiyorum" :)
    cok seviyorum/seviyoruz bu boyutu.
    bir de son zamanlarda tohum biriktirmeye basladim yeniden. onlari da koyabilirim. sonra biriktikce tohumlar dogaya firlatiyoruz...aklima ilk bunlar geldi:)

  • Evrencim, yorum yazmak istedim ama fotograf ekleyemeyecegim icin mail atmaya karar verdim. Ben dolabı actıgımda gordugum bu manzarayi cok seviyorum. Sırasıyla adacayi, cubuk tarcin, papatya ve defne yapraklari var benimkilerde. Ihlamurum cok oldugu icin böyle kucuk kavanoza sigmamisti yoksa onu da yanlarına ekleyecektim. Bitki cayi yaparken boyle gorerek secmek guzel oluyor. Diger fikirler de super, bence renkli kagit veya pecete yapistirip renkli mumluklar da yapilabilir. Ama favorim bu acikcasi. (Selen)

Çarşamba, Mayıs 09, 2012

2052: Gelecek 40 Yil İcin Küresel Bir Öngörü

Dünkü Alman gazetelerinin cogunda ortak konuydu:
Roma Kulübü 1972'de yayinlanan ünlü "Büyümenin Sinirlari" (Limits to Growth) adli rapordan 40 yil sonra, onun devami niteliginde yeni bir rapor yayinlamis: 2052: A Global Forecast for the Next Forty Years

Bütün yorumlardaki ortak ifade Jorgen Randers tarafindan hazirlanan raporda 2052 tahminlerinin oldukca karanlik oldugu yönünde.

Süddeutsche Zeitung'daki haberde söyle denmis:
Neoliberal ekonomistler, teknoloji hayranlari ve her türden mesleki optimistlerden insanligin daima sorunlarini cözmüs oldugunu duyuyoruz. Fakat bu tahminler kulaga ne kadar rahatlatici ve gelecek acisindan olumlu gelirse gelsin, dünya gezegeninin jeolojik gerceklerinden kopuklar. Aslina bakilirsa (Euro Krizinde tekrar tekrar deneyimlendigi üzere) modern ekonomi de, sonsuz büyüme mantrasi ile yasam alanimizin fiziksel sonlulugu arasinda bir uyum yaratabilecek konseptler sunamamaktadir.


Konu hakkinda Deutsche Welle'de yayinlanan Türkce haber ise surada.

Ben kitabi listeme aldim, okumayi düsünüyorum. Hatta ondan da önce, daha önce okudugum kitaplarda verilen referanslardan, alintilardan vb. kismen fikir sahibi oldugum 1972 tarihli "Büyümenin Sinirlari"ni edinip okumayi düsünüyorum.

Sana da tavsiye ederim.
67 yasindaki Randers "Lütfen öngörülerimin yanlış çıkmasına yardım edin. Birlikte daha iyi bir dünya yaratabiliriz"  demis.
Okumak ve güzellesmek,
bununla da yetinmeyip
harekete gecmek ve güzellesmek görevimizdir.

Perşembe, Şubat 16, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (IV)

Elektronik atik ve genel olarak küresel atik problemiyle devam ediyoruz.
Öylesine genis ve öylesine herseyle ve herkesle baglantili bir konu ki, nasil derleyip toplayacagimi bilemiyorum. Bu yüzden arkadasimdan, onun gönderdigi makalelerden, seyrettigim televizyon programindan (linkini bir önceki yazida vermistim) ve internette okuduklarimdan ögrendiklerimi ardarda siralamaya karar verdim. Hepimiz herbirinden kendimize cikarilacak payi cikaralim diye.
  • Birincisi, atik ya da cöp, adina ne dersek diyelim, bu nükleer enerji, kirli madencilik uygulamalari vb gibi uzaklardaki bir takim yaramaz, kötü adamlarin sebep oldugu bir sorun degil. Sincabin dünyasinda öyle. Bütün fenaliklar "yaramazlar"in isi. Gercek dünyada öyle degil. Hepimiz, her gün bu soruna bir sekilde "katkida" bulunuyoruz. Bunu bilmeli, farkinda olmaliyiz atik konusuyla hasir nesir olurken.
  • Dogada cöp yoktur. Ilk duyusta insana olanaksiz görünse de gercek bu. Kisa vadede cöp, atik gibi görünen seyler bile uzun vadede dönüsür; eski ve tükenmis yasamdan, "ölü"den,"atik"tan yeni yasam dogar. Doga "biyolojik döngü" adinda  harika bir atik yönetim sistemine sahiptir. Kendisinden alinacak cok dersler var. Almanca bilip konuyla ilgilenenlere adi gecen Scobel programinin su kismini tavsiye ederim; 5:27 kisaliginda bir video'cuk :) 
  • Jennifer Clapp, Distancing of Waste: Overconsumption in a Global Economy adli makalede yeniden dönüstürülemeyen, yeniden kullanilamayan ve kompost edilemeyen türden tüketim sonrasi cöpün tamamen bir 20. yüzyil fenomeni oldugunu söyler. Bu ilk duyusta insana bir öncekinden bile olanaksiz görünse de dogru olmamasi icin sebep yok. Endüstri devrimine ve hatta 20. yüzyila kadar insan eliyle üretilen seylerin tamamina yakini biyolojik kaynakliydi. Domatesleri ve cilekleri tasima görevini plastik yerine üstlenen sepetler saz vb. seylerden yapiliyordu. Giysilerin dokundugu bütün ipler (pamuk, yün, ipek, vb) bitkisel ya da hayvansal kaynakliydi. Sivilari saklamakta kullanilan kaplar, siseler topraktan, ahsaptan  ya da camdan üretiliyordu. Temizlik ürünlerimiz de yine bitkisel, hayvansal kaynakliydi ya da soda vb. gibi zaten dogadan elde edilen ürünlerdi.  Kullandigin tüm ürünleri ve bunlarin bir iki yüzyil önceki karsiliklarini tek tek düsün. Clapp'in hakli oldugunu göreceksin.
  • Tüketim sonrasi cöp (post-consumer waste) inanilmaz boyutlarda. 1998 yili verilerine göre OECD ülkelerinde kisi basina ortalama cöp miktari 500 kg! Bu miktar önceki on yillardakinden %30 daha fazla. Gelismekte olan ülkelerde kisi basina yillik cöp 100-330 kg arasi. Gelismemis ülkelerde oran dikkat cekici bicimde düsük. Örnegin Nijerya'da kisi basina yillik cöp miktari 20 kg. Insan haliyle uygarligimiz herseyden cok cöp üretiyor galiba sonucuna varmadan edemiyor.
  • Cöp arttiran sebeplerden biri toplu / seri üretim tekniklerinin varligi. Ilk üretim ne kadar kolay ve düsük maliyetli olursa, var olani tamir etme, dönüstürerek kullanma egilimi de o kadar azaliyor. Bir diger sebep önceki yazida bahsettigim gibi teknolojinin önümüze sürekli "daha yeni", "daha hizli", "daha kapasiteli", "daha fonksiyonelli"yi sunup durmasi. Sirasi gelmisken Serdar Kuzuloglu'nun bu konudaki yazilarini severim. Seni de haberdar edeyim: Burada  ve burada
  • Cöpün gözden irak olmasi gönülden de irak olmasiyla sonuclaniyor. Bir kez gözümüzden uzak olunca cöpü dert etmemeye, üzerinde düsünmemeye basliyoruz. Varolan atik yönetim sistemleri herseyden önce atigin uzaklastirilmasi, hem de mümkün oldugunca cok uzaklastirilmasi ile ilgileniyor. Modern endüstriyel sartlar, küresellesme ve gelir dengesizlikleri (özetle "fakirler zenginlerin cöpünü de kabul etmek zorunda kalir ") de cöpün üretildigi yerden olabildigince uzakta depolanmasiyla sonuclaniyor. Tarafsiz cevre kuruluslarinin bildirimine göre ABD ve Kanada'dan geri dönüsüm amaciyla toplanan elektronik atigin %50-%80'i denizasiri ülkere ihrac ediliyor. Kuzey Amerika'yi terkeden bu atiklar cogunlukla elde, son derece kontrolsüz sartlarda Asya ve Afrika'nin gelir düzeyi son derece düsük halklari tarafindan isleniyor. Durum Avrupa'da biraz daha iyi ama sevindirecek kadar iyi degil. Scobel'da belirtildigine göre bu dönüsüm sirasinda aslinda pek cok önemli kullanim alani olan altin, gümüs, platin gibi degerli ve nadir madenler kaybolup gidiyor. Sadece Almanya'dan baska ülkelere gönderilen e-atigin icinden yilda 1,6 ton gümüs, 300 kg altin ve 120 kg paladyum elde edilebilecegi tespit edilmis. Ne yazik ki, bu türden bir islemi yapabilecek isletme sayisi Avrupa'da 3 (yaziyla üc) imis. Su anda e-atik yönetiminde hakim egilim "downcycling" imis. Yani ürünün icindeki degerli hammaddelerin cikarilamadigi, degerinin daha altinda bir seye dönüstürüldügü ya da yakilarak ortadan kaldirildigi geri dönüsüm yöntemi. 
  • Az önce elimde iki kocaman torbayla evden ciktim. Biri plastik, digeri cam siseler. Plastik siseleri süpermarkete iade edip sise basina en basinda ödedigim 25 cent'i geri aldim. Plastik siseler üreticisine geri dönecek; o da yikayip yeniden kullanacak. Cam siseleri geri dönüsüm kumbaralarina attim. Beyaz, yesil ve kahverengi cam icin üc ayri kumabara var; renklerine dikkat ederek attim. Bu ülkeye ilk geldigimde dahil oldugum geri dönüsüm sisteminden mutluluk ve gurur duyuyordum. Artik duymuyorum. Kagit, cam  ve plastikte özellikle Avrupa'da neredeyse geleneksellesmis bir geri dönüsüm kültürü var. Ancak hersey görünüdügü kadar mutluluk verici degil. Kagitlarda kullanilan mürekkeplerden toksik olanlar var. Alisveris fislerinin kagidinda toksik maddeler kullaniliyor. Cam siselerin geri dönüsümünde renk önemli ve bazen cok dikat ettigim halde ben bile bir sisenin kahverengi mi yoksa yesil mi oldugunu ayirt edemiyorum. Öyle günlerim oluyor ki, cam sisenin metal kapagini cikarip ona ait geri dönüsüm kutusuna atmaya zamanim olmuyor ya da üseniyorum. Plastik ürünlerin hepsi geri dönüsüme giremiyor. Mutfak malzemeleri ya da oyuncaklari plastik geri dönüsümü kutularina atmamamiz gerektigi konusunda uyariyor belediyemiz. Altlarini cevirip bakinca bir geri dönüsüm kodu olmadigini görüyoruz zaten. Bütün bu plastik nereye gidiyor? dersen, Pasifik'te iki Teksas eyaleti büyüklügündeki  Great Pacific Garbage Patch'e buyur. Hazir gelmisken Midway Atolü'ne de ugramadan gecme.
  • Bütün bunlarin senin katkin olmadan olustugunu ya da senin sorunun olmadigini mi düsünüyorsun? Unutma, bütün sorun mesafe! Atikla aramiza koydugumuz mesafe! Bak bir blog arkadasim, bir adasim ne güzel ifade etmis bunu. 
  • Yillardir oynadigim bir oyun var. Aklima geldikce oynarim. Daha az atik üretmeme yardimci oldu mu, bilmiyorum. Emin degilim. Ama  "cöp"e, "atik"a baska gözlerle bakmami saglayan bir oyundur. Pek cok sey ögrendim, degisik bakis acilari edindim sayesinde. Sana da tavsiye ederim.
  • Cradle-to-cradle diye yeni bir üretim ve tasarim anlayisi var. Dogayi ve onun yöntemlerini örnek aliyor. Bu anlayisla ürünlerinin paketindeki tüm detaylarin kaybolmadan geri dönüstürülmesini amaclayan firmalar var. Iyi niyetli ama sonucsuz bir girisim mi, yoksa gelecek bunda mi yatiyor bilmiyorum. Fakat bilmek bir farkindalik yaratiyor. Ben uzun zamandir plastik seffaf pencereli zarflardan rahatsizim. Bana faturalar gönderen büyük firmalarin yasamini kolaylastirabilirler ama zarfi sonunda plastik cöpüne mi, kagit cöpüne mi atmam gerektigini  bilemiyorum. Ögrensin diye eline tutusturdugum bir cöple cöp kutularinin basinda dikilen ve dönüp bana "buna mi? ,buna mi?" diye soran sincap gibiyim. 
  • Aklimdaki ve notlarimdaki son ama en önemli noktaya gelince... Atik yönetimi nerede baslar sahi? Cöp tenekesinin basinda mi? Süpermarkette mi? Ürün tasariminda mi? Bir görüse göre bunlar isin sadece bir kismidir. Belli bir bakis acisindan bakilinca görülen kismidir. Bu bakis acisina "production angle" denir. Production angle, "ama ürettigin arabanin saldigi gazlar cok feci sera etkisi yapiyoooo!!!" diye sikayet alan otomobil üreticisinin oturup daha "green" bir araba tasarlamasi ve üretmesi, sonra da onunla otomobil fuarlarinda arz-i endam etmesiyle sonuclanir.  Bu, ekonomistin, endüstrinin, üreticinin bakis acisidir. Bir nevi elinde bir cekic tuttugu icin bütün dünyayi cividen ibaret görme durumudur. Elinde bir üretim süreci oldugu icin ve üretime odakli oldugu icin, sorunu da, cözümü de üretim sürecinde görme, arama durumudur. Thomas Princen Consumption and Its Externalities: Where Economy Meets Ecology adli makalede bunu "When the idea of production as the core of economic activity is pervasive, problems in the economy (like ecosystem decline and community deterioration) are logically construed as indeed, production problems , problems to be solved with more ore better production. If more, even better production makes only marginal improvements, if it increases risk or material throughput , it only postpones the day of reckoning...The challenge is to push beyond the production angle..." diye özetler. Onun belirttigi gibi, production angle'in ötesinde bir baska bakis acisi daha vardir. Buna da "consumption angle" denir. Bu bakis acisi "sürdürülebilirlikle ilgili sorunlara (enerji, su, atiklar) dominant ekonomik sistemin üretim odakli bakis acisindansa (acaba nasil daha iyi/daha verimli bir uretim metodu getirerek bu sorunu cozebiliriz?) tüketim trendlerini ve sosyal modelleri/egilimleri anlama cabasiyla yaklasma geregini" savunur (arkadasimdan alinti :)) . Daha Türkce'si "Madem araba kullanmak bu kadar cevre sorununa neden oluyor; daha az araba kullanmanin yollarini bulabilir miyiz? Toplu tasima araclarini yayginlastirmak bir cözüm olur mu? Ortak araba kullanma modelleri gelistirmek bir cözüm olur mu? Yürüme mesafesinde araba kullanma egiliminin sebepleri nelerdir? Bu sorunu asabilecek cözümler nelerdir?" gibi sorular sorar. "Consumption angle" zordur. Ölcülmesi zor, muglak gerceklerle ugrasmayi gerektirir. Karli degildir, cünkü daha az tüketmekten, neredeyse ekonomik olarak kücülmekten bahseder (ya da ucu oraya varir diyelim). Consumption angle "madem cep telefonunun icindeki altini alip tekrar kullanacak modeller gelistirmekte basarisiziz ve madem hirslarimiz sebebiyle altin, gümüs vb madenleri elde etmenin kirli yöntemlerinden baskasini da tercih etmiyoruz, daha az cep telefonu kullanmaktan, konforlu ya da konforsuz olsun, iletisimin daha yeni (ya da daha eski) yöntemlerine gecmekten ne haber?" gibi naif sorularla mesguldür. (Yaaa! Böyle de baglarim herseyi birbirine ;)
  • Teorisyenler ne der bilmiyorum, ama bence consumption angle tüketiciden baslar. Senin de bildigin gibi artik net cekimler vermemekte direnen bir fotograf makinem var. Bir yildir yenisini almamakta direniyorum. Tamir icin aldigim yere götürdügümde bana sadece acip bakma ücretinin 50 Euro oldugunu söylediler. Makineyi aldigim paranin yarisiydi bu. Bana gidip yeni bir makine almami , eskisini de cöpe atmami tavsiye ve hatta ima bile etmediler. Benim zaten ilkokul seviyesi matematikle bu sonuca varacagimi biliyorlardi. Bilmedikleri sey naif oldugumdur :) Ikinci bir makine almadan önce ilk makinenin bence makul ekonomik ömrünü beklemeyi tercih etmeye kalkisacagimdir. Bu arada makinenin dis mekanda degilse de, ic mekanda iyi kötü net cekimler yapabilecegini kesfetmis olmamdir. Komik bir sekilde bu bozuk cekimli fotograflara hayran bir kitlenin olustugudur. Bana calismakta olan eski fotograf makinelerini teklif edecek kadar iyi arkadaslara sahip oldugumdur :)  Gidip gezdikleri yerlerde beni animsayan ve "seni düsünerek, senden ögrendiklerimi animsayarak cektim, kullanabilirsin" diyerek harika fotograflar gönderen harika arkadaslarim oldugudur. Flickr'da gözümle gördügüm her seyi benimkine yakin gözlerle görmüs ve fotograflamis ve paylasmis cömert insanlarin varoldugunu kesfetmis bulunmamdir. Insanin bir kez consumption angle'dan bakmaya baslayinca , ne de zengin, bolluk dolu bir dünyada yasamaya basladigini farkedebilecegi gercegidir :) 

Perşembe, Ocak 05, 2012

Zaz, kurabiyeler ve büyüme sonrasi ekonomisi

Ekonomiyle ilgili yazinca ben, bazen sıkılıyorsun sen, biliyorum. Zaz onun icin. Kurabiyeler ise Prof. Paech'den daha fotojenik ;) Müzik ve kurabiyeler bittiginde, yazinin sonundaki listeye sen de bir seyler eklemeyi unutma.

Photo by Zanthia
Prof. Niko Paech'e ilk kez bir dükkanin advertorial dergisinde rastladim. Aylardan Aralik'ti ve Prof. Paech Noel kurabiyeleriyle, yilbasi armagani önerilerinin arasinda sıkışmıştı. Yine de gözümden kacmadi :) Biyografisine bakilirsa Oldenburg Üniversitesi'nde Üretim ve Cevre Kürsüsünde calisan bir akademiysen. Arastirma konulari cevre ekonomisi ve sürdürülebilirlik arastirmalari. Almanca "Postwachstumökonomie" kavraminin sahibiymis. "Post-growth economy" ya da "Büyüme sonrasi ekonomisi" diye cevrilebilir. Kendini bir "Prosument" olarak tanimliyormus (Ingilizce prosumer sözcügünün Almanca karsiligi). Bisikletini ve bilgisayarini kendisi tamir ediyor, bit pazarindan (da) giyiniyormus.

Ilginc seyler anlatiyor; özet diyemeyecegim kadar cok kismini alintiliyorum:

Bir "büyüme sonrasi ekonomisi"nde GSYH (GDP yani) büyümez. GSYH'deki her artis ekolojik zararlara yol acar. Ekoloji üzerindeki yükümüzü azaltmak istiyorsak, ekonomi büyümemelidir. Bir sonraki adimda kücülmeden dahi söz edilebilir.

Önümüzdeki yillarda ekonomi ve politika cevreleri su an icinde bulunduklari egilimleri korur, insanlar bugünün tüketim ve hareketlilik odakli yasam tarzini devam ettirirlerse, bir büyüme sonrasi ekonomisinde yasamamiz kacinilmazdir. Önemli olan bunun ne türlü olacagidir: "by design or by disaster" (önceden tasarlanarak mi? yoksa bir felaket sonucunda mecbur kalarak mi?) Cünkü bugünkü refah seviyemizin temelleri yikiliyor: bkz. Peak Oil, Peak Soil, Peak Everything. Her ne kadar aksini savunanlar da olsa, ekonominin temel kaynaklarinin tükenmekte oldugu artik tartisilmayan bir gercektir. Talep ile arz arasindaki fark gittikce aciliyor.

Her ürün ve her tüketim etkinligi bir üretim zincirinin sonucudur. Bu zincir boyunca kullanilan bütün hammadeler üstüste eklenip bakildiginda görülür ki, hersey fosil yakitlar ile az bulunur hammadelere dayaniyor.  Kaynak krizinin üzerine eklenen subvansiyon ve borclanma politikalari, ölcüsüz yasam tarzimizi daha da körüklüyor.

Petrol, endüstri ve paradan bagimsiz olarak deger ve anlam yaratan etkinliklerle yasamayi ögrenmeliyiz.

Ekonominin %50 oraninda kücüldügünü varsayalim. Bu isgücü ihtiyacinda da %50 azalma demektir. Bunu dengeli bir sekilde nüfusa dagittigimizda, herkes haftada ortalama 20 saat calisir. Bugünkü duruma oranla 20 saat bos zamanimiz olur. Bu 20 saati yukarida sözü gecen deger ve anlam katan etkinliklerle (en önemlisi kendi yiyecegini üretmek gibi) gecirebiliriz. Su anda barinak, giyinme ve tüketim mallarinda bir fazlalik sözkonusu. Esyalarimizi kendimiz onarmayi, degerlendirmeyi ögrenebiliriz. Eger sahip olduklarimizi kisisel caba ve girisimlerimizle simdikinden iki kat daha uzun süre kullanabilirsek; bu,  su ankinin yarisi kadar üretimin yeterli olacagi anlamina gelir. O zaman endüstri ürünleri sadece onaramadigimiz esyalarin tasarruflu sekilde yeniden tedarik edilmesi demek olacaktir.

Ortak bahceler, balkon ya da hobi bahceleri gida tedariki icin sehirlerdeki potansiyeli kullanmamiza olanak tanir. Bu türlüsünden sehir ekolojisi, iklim ve su kaynaklari da yararlanmis olur. Kalan kisim yöredeki tarim etkinliklerinden saglanir. Sosyal yasamda el becerisiyle yapilan isler, takas, ortak kullanim vb. etkinlikleri yayginlastirmaliyiz.

Evet, gelecek zor gözüküyor. Ama görünürde baska bir alternatif de yok.


Niko Paech'in büyüme sonrasi ekonomisiyle ilgili baska kaynaklar:
Adi büyüme sonrasi ekonomi, büyüme olmadan refah, kücülme (degrowth), vb, her ne olursa olsun bu yeni yasam tarzinin parametreleri aslinda hic duyulmadik, bilinmedik seyler degil. Aslinda yasamimizda hep olmus ve olmakta olan seyler. Farkindaligimizi arttirmamiz ve bilincle yasamimizda daha cok yer acmamiz gereken seyler. Teoride en olmaz, en absürd görünenlerin bile uygulamada en az bir örnegi var. Bildigim, duydugum örneklerini sayiyorum:
  • Parasiz, sadece takasa dayali bir yasam sürme örnegi olarak Heidemarie Schwermer ve Mark Boyle
  • Bir ortak kullanim ve esyalarini kendi onarma, gelistirme örnegi olarak North Portland Tool Library
  • Üretici destekli bir "ömrünü uzat, yapabiliyorsan onar, gercekten gerekliyse yenisini al" örnegi olarak Patagonia's Common Threads Initiative
  • Zaman üzerinden karsilikli hizmet takasina dayanan bir zaman bankasi örnegi olarak Zumbara
  • Sehir bahceciligi  ve kentsel/yerel gida tedariginin dünyaca ünlü örnegi olarak Küba'nin kent bahceleri
  • Istanbul'da bir kent bahcesi girisimi olarak Balat Meyvehane ve Sebze Sepeti
  • Istanbul'da bir permablitz örnegi olarak Yahoo Permakültür grubundan Deniz Ucok Arman önderliginde gönüllülerin girisimi 
  • Bir sürdürülebilir yasam ve kendine yetebilirlik örnegi olarak Alman eko köyü Sieben Linden
  •  Bir "Kırsal kesimde doğa ile uyumlu ve sürdürülebilir yaşam deneyimleri geliştirme ve bunları paylaşma" örnegi olarak Ankara Günesköy Kooperatifi
  • Sürdürülebilir yasam, dogayla uyumlu tarim, ekolojiye yük olmadan gida tedarigi konularinda kisisel ama cok paylasimci örnekler olarak Meyvelitepe ve Bostancik (Mutlaka pek cok baska kisisel girisim de vardir. Bunlar benim yakindan bilip, mutlulukla izlediklerim) 
  • Bir "es, dost, akrabanin cocuklarinin giysi, kitap ve oyuncaklariyla büyüme" örnegi olarak sen, ben, o
  • Yilda ortalama iki kez düzenledikleri ikinci el cocuk esyasi pazarlariyla hem kendilerine gelir elde eden, hem de esyalarin kullanim ömrünü uzatan Alman anaokullari ve ebeveynleri.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce sokaga "alabilirsiniz" notuyla birakan ve sokakta böyle birseyler buldugunda "bir gören olursa hakkimda ne düsünür" demeden inceleyip, isine gelenleri alan Alman insani.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce "yaziktir, birilerinin isine yarayabilir" diyerek el altindan ihtiyac sahibi arama aliskanligindaki Türk insani
  • Global ölcekte ama yerel olarak organize olan gruplarda esyalarin ücretsiz elden ele aktarimi örnegi olarak freecycle  
  •  Bir kitap paylasim girisimi olarak Facebook'da Gezgin Kitaplar grubu 
  • Bir karsiliksiz bilgi paylasim ve sivil inisiyatif ortami olarak bloglar
  • ...

Sen de bildigin örnekleri sayar misin?
Say ki cogalalim, say ki örnek ve güc alalim,
say ki -belki zor- ama imkansiz olmadigini anlayalim.

Çarşamba, Aralık 07, 2011

Hindiba üretime geciyor! Sen de var misin?



Aralik basinda bir gün bir Gandhi biyografisi okudum. Hep okumak istemistim Gandhi'nin yasamini, hep aksilikler olmustu. Sonunda kisa, öz bir biyografi bulup herhangi bir aksilik cikmadan okuyup bitirmeyi basardim. Kitapta Gandhi'nin kisisel gelisimi, sivil itaatsizlik konusunda buldugu yaratici cözümler ya da karizmasindan cok, kisisel el emegine, üretkenlige verdigi önem etkiledi beni. Taa Güney Afrika günlerinden itibaren kendi kendine yetebilmek, kendi isini görebilmek cabasinda olmus, kendi ihtiyacini üreten bir ciftlik denemesinde bulunmus. Hindistan'da da devam etmis bu tür girisimleri. 1920'li yillarda bir pasif direnis hareketinin simgesi olarak kumas dokumayi kullanmis. Cünkü din, etnik köken, cinsiyet ve yastan bagimsiz her Hintli'nin yapabilecegi bir seymis ve ulusal kendine yetisin de simgesi olabilmis. Basit bir simge olarak kalmamis bu Gandhi icin; yasaminin sonuna dek her gün bir miktar kumas dokuma aliskanligindan vazgecmemis. Önemli görüsmeler, ziyaretciler, toplantilar sirasinda bile ihmal etmemis bu görevini.

Bütün calisma yasamim boyunca bilgisayar basinda ve aklimi kullanarak para kazandim. O zaman ara ara, ama son zamanlarda sık sık zihnimi mesgul eden bir sey var. Ellerimizi ne kadar az kullaniyoruz (klavye tuslamayi saymazsak) ve artik ne kadar azimiz ellerimizle para kazaniyoruz!

Oysa gittikce daha cok akademisyen kücük, cevreyle dost ama ayni zamanda refah dolu bir ekonominin anahtari olarak Gandhi'nin cözümünü öneriyor: Schumacher ve Tim Jackson ve Niko Paech benim bildigim örnekler. Üstelik kendi deneyimlerimden de biliyorum bu cözümün ise yarayabilecegini. Evde yeseren her tohum, mayalanan her ekmek, yogurt, kefir, hatta katlayip diktigim o komik nevresim bile nasil mutlu ediyor beni...Üstüne para kazanmadigim halde üstelik.

Iste böylece el emegi yogunlugumu arttirmaya, bu anlamda daha üretken olmaya karar verdim. Evden imalata gecis gibi degil, öyle büyük DIY projeleri gibi degil tam...  Ama her gün kücük de olsa elimle ürettigim bir sey olsun istedim. Hicbir sey yapmiyor degildim tabii. Hergün yemegi ben yapiyorum, evi ben temizleyip topluyorum. Ama bundan bir adim daha fazlasini yapabilmek, tutarli ve sürekli olarak yapabilmek istedim.

Bu karari aldigim günün ertesinde Handan'in su yazisina rastladim, kararimi oraya da bildirdim. Handan isi sıkı tutacak gibiydi :) Ben de ciddiye aldim o yüzden. Sinava hazirlanan cocuk gibi her gün yaptigim minicik üretimleri not almaya basladim :)

Iste böyle seyler yaptim simdilik:

5 Aralik: Evde uzun zamandir bekleyen ama icilmeyen Cranberry suyu vardi. Organik, saf, sekersiz ve gayet buruk tatli. Bozulmadan bir seye dönüstürmek cabasindaydim ne zamandir. Beste usulü  jöleye cevirdim. Sabah kahvaltilarinda yenmek üzere... Icine karanfil ve tarcin da girdi azicik.

6 aralik: Hem ben hem sincap hastaydik. Hic üretim havamda degildim. Fakat sonra evde ekmek de, maya da olmadigini farkettim. Mayasiz, kücük kücük acilarak yapilan gözleme usulü ekmeklerden yaptim. Bir de iki sümbül ektim suya. Sayilir mi?

7 Aralik: Uzun süre önce göndermek icin söz  verdigim bir karti hazirlamak icin uygun günün bugün oldugunu farkettim. Sabah sincap uyurken lale agaci yaprakli  bir kart hazirladim.   Ama kime gittigini söylemem. Pissttt! Sürpriz!

Sonra düsündüm de, ay sonuna dek bekleyip, sonra bak ben bunlari yaptim demek yerine, sana simdiden haber vereyim. Ortak girisimimiz olsun...

Var misin sen de? Ister misin kücük (ve tabii büyük)  el emegi girisimlerini bir ay boyunca not etmeyi? Ve onlarin yarattigi duygularindan bahsetmeyi?

Tek sart ellerinin calisiyor olmasi ve normal rutinin disina cikmis olman...
Haydi bakalim!

Güncelleme: Aslinda böyle olmasini amaclamamistim ama Facebook'da bir hesap acmis, bu "proceyi" de orada duyurmus bulundum ve orada bir fikir hareketliligi basladi. Facebook hesabin varsa ve kacirmak istemezsen oraya da buyur.

Salı, Kasım 29, 2011

Keseriniz var miydi?

Bazen kendimi bir "iyi fikirler koleksiyoncusu" gibi hissediyorum.

Bir iyi fikir de Portland'dan. Hayal etmistim, coktan gercek etmisler...

Üstüne "It’s a great idea. It’s about sharing what you don’t need to own. It’s about sustainability. It’s about being creative and resourceful. And in some way, it can make cities smaller and build community. Borrow this idea. " demisler bir de...

Iyi etmisler.

Pazar, Nisan 10, 2011

Okuyalım güzelleşelim: Degrowth

Kaynak: Deshazkundea,  La Croissance: Growth, büyüme

Christoph Süß'ün dedigi gibi "Neden düsünelim? Güzellestirdigi icin. Bizi degil belki ama yasamimizi..."

Okuyalım güzelleşelim belli konularda okuma listeleri icerecek. Hep beraber okuyalim, üzerinde fikir yürütelim diye. Bir sonuca varmamiz gerekmeden kafa yoralim, yüksek sesle düsünelim diye...

Ilk konu "degrowth":

Cumartesi, Mart 19, 2011

Düşmanımız kim? Yanitimiz nerede?

Gecen hafta basinda gazete bayilerinde dikkatimi ceken Der Spiegel kapagi asagidaki gibiydi. Japonya'da alevler icinde yanan bir petrol rafinerisinin fotografi üzerinde "Unser Feindlicher Planet" ( Düsman Gezegenimiz) basligi:


Basligi tuhaf buldugum icin internette derginin web sayfasina girdigimde karsima cikan aktuel sayinin kapagi ise böyleydi. Das Ende des Atomzeitalters (Atom caginin sonu):



Biraz arastirinca iki ayri kapagin sebebini ögrendim. 14 Mart sayili Der Spiegel aslinda Japonya'daki deprem ve tsunami felaketinin ardindan birinci fotograftaki gibi tasarlanmisti. Haftasonu Fukushima atom santrallerindeki durum an be an ciddilesip ön plana gecince, dergi kapagi ani bir kararla degistirilmisti. Bu sirada belli bir miktar dergi coktan basildigi icin, Almanya'nin bazi bölgelerinde birinci kapak (Düsman gezegengimiz) satisa sunulmustu.

Kanimca iki baslik da durumu dogru yansitmiyor. Atom caginin sonunda falan olmadigimiz cok acik. Almanya ve Cin gibi  bazi ülkeler atom enerjisine daha cekimser bakmaya baslamis gözüküyor. Toz duman dagildiginda yeni görüntü ne olur, merak konusu. Türkiye'nin "dünyaya örnek olma" hevesi malum. Benzerleri her zaman olacaktir. Bütün dünya bir "sonsuza dek büyüme" kosusu tutturmusken, hangi hükümet enerji sorununu kücülmek ve yavaslamakla cözme cesareti gösterebilir? Secmenlerinden acikca bu yönde bir baski gelmedigi sürece... Sorun atom enerjisinin kendisi bile degil aslinda. Bir cocugun eline kazara bir bicak ya da daha kötüsü bir silah gecmesi neyse, insanligin elinde atom enerjisinin bugünkü hali de böyle. Yanlis olan teknolojiye yeterince hakim olmadan yayginlastirmak istememiz daha cok. Doganin büyük gücleri göz önüne alindiginda ne zaman tam olarak  hakim olabilecegimiz de belirsiz. Atom cagini sona erdirmekten bahsetmemiz tuhaf, atom cagini bu kadar erken baslatmamis olmamiz gerekli degil miydi aslinda?

Fakat asil bahsetmek istedigim bu degil, Der Spiegel'in ilk kapagi. Gezegenimiz gercekten bize düsman mi? Ac bir aslanin bir insana saldirmasi düsmanliktan midir? Tirtillar yapraklara düsmanlik mi duyar? Tavsanin havucla bir derdi mi var? Yatagindan tasan bir irmagin insanlikla ne alip veremedigi vardir? Okyanus tabanindaki bir sarsintinin metrelerce yükselen dalgalar yaratmasi fizik kurallariyla mi, düsmanlikla mi aciklanir?  Peki ya alev alan petrol rafinerileri ve sogutma sistemi devre disi kalan nükleer reaktörler?

Binlerce yillik insan-doga iliskisi hep bu türden hikayelerle dolu: "Ben sana karsi". Uygarlik tarihi insanin dogaya egemen olmasindan, dogayi yenmesinden, dogaya üstün gelmesinden bahseder hep. Tuhaf bir savas var aramizda. Doganin koydugu sinirlarin icinde yasamak bugünün dünyasinda bir eksiklik, ilkellik, geri kalmislik gibi algilaniyor. Insan cok uzun zamandir dogadan ayri ve onun üstünde bir yerde görüyor kendini. Öyle mi gercekten? Antik caglardan beri dogadaki canlilari bir sistematik icinde siniflandirmaya calisiyoruz. 20. yüzyila kadar genel egilim türlerin siniflandirilmasini  hiyerarsik bir düzende ve bir agac seklinde canlandirmakti. En altta en ilkel türler, sonra bitkiler , ardindan hayvanlar, en üstte ve tek basina insan.

Ernst Hackel (1874)

Bugünün doga bilimcileri baska türlü bir  gösterimin daha anlamli oldugunun farkinda. Tüm türler 360 derece aciyla her yöne dogru dallanan cok boyutlu küresel,  (tenis topunu andiran) bir agacin üzerinde gösteriliyorlar. En ortada, agacin kökü ve gövdesi kabul edilebilecek bir yerde  tüm türlerin ve yasamin kaynagi oldugu tahmin edilen ilk basit yasam formlari yer aliyor. Bu gösterimde, yasayan ve nesli tükenmis tüm türler bir yere sahip. Birbirleriyle baglantilari genetik özellikleri üzerinden kuruluyor. Bu agacta en büyük yer bakteri ve mantarlara ait; cünkü gezegenimizde en zengin cesitlilik onlarda. Buna karsilik insan agacin milyonlarca dalindan birinin ucuna komsulari maymunlarla beraber yerlesmis olan herhangi bir tür. Bu "yasam agaci"ni gözümüzde canlandirmamiza yarayacak bir diagram surada görülebilir. 

Zekamiz, icgüdülerden bagimsiz olarak bir sey tasarlayip insaa edebilme becerimiz bizi diger türlerden ayiriyor elbette. Fakat bu bizi sandigimiz kadar dogadan ayri ve ondan yukarida bir yere yerlestirmiyor. Biyolojik olarak pek cok türden daha kirilganiz hala. Doganin devasa gücleri (depremler, tsunamiler, kasirgalar, yanardag patlamalari, iklim degisiklikleri vb) karsisinda zekamizin ürünleri kolaylikla yikilip gitmeye devam ediyor. Önemli olan bu türden "düsmanliklar" karsisinda ayakta kalabilmek olsaydi, dünyanin asil sahibi genis bakteri ve mantar ailesi olurdu.

Kimin daha güclü oldugu, kimin kime hakim oldugu meselesi degil elbette önemli olan. Daha önemlisi insanoglunun doganin bir parcasi olmasi ve ayrilmaz baglarla ona bagli olmasi. Dogayi yendigimizi sandigimiz her seferinde kendimizi de yenmis olmamiz, kazanmis gibi görünmemize ragmen kaybetmis olmamiz bu yüzden.   Kimyasal ilaclarla, gübrelerle, herbisitlerle ve genetigini degistirdigimiz tohumlarla doganin bize gönüllü verdiginden kat kat fazlasini almakla övündük; bedenimiz yediklerimizin gida degil gida gibiymis gibi yapan bir seyler oldugunu kisa sürede duyurdu bize. Hastaliga sebep olan bakterilerle doganin sundugundan daha sert bir silahla savasmaya karar verdik, daha kötüsü onu ölcü bilmeden yerli yersiz kullandik. Simdi direnc kazanmis bakterilerle savasmak zorundayiz. Gelistirdigimiz ulasim, üretim ve iletisim araclariyla hiz rekorlari kirdik ve gurur duyduk bununla. Daha hizli ürettik, daha hizli tasidik, daha uzaklara ilettik, mecburiyetten ama öyle oldugunu bilmeden daha cok tükettik.  Capi daha genis ama derinligi daha az bir günlük yasam kurduk kendimize. Ama bunun icin gerekli enerjiyi yan etkileri olmadan saglayamiyoruz bir türlü. Ihtiyacimiz olan miktarda enerjiyi saglamak icin hangi yöntemi kullanirsak kullanalim (atom, su, günes, rüzgar, ...) dogaya zarar verecegiz ve sonunda tür olarak da zarar görecegiz. Bunlar sadece bir kac örnek.

Peki ne yapalim? Magaralarimiza, kovuklarimiza, sazdan kulübelerimize geri mi dönelim? Dönebilir miyiz? Dönmeli miyiz? 

Bir iki ay önce agaclarla ilgili bir yazida okudum. Himalaya daglarinda yasayan yerel halk agaclari kesmeden önce onlara sarilirmis. Bir kez agaclara sarilmaya baslayinca isinmak icin gerekli olandan daha fazlasini kolayca kesemezsiniz cünkü. Dogayla bu türden bir iliskiyi yeniden kurmaliyiz. Daha baris icinde, farkindalik seviyesi yüksek ve uyum dolu bir iliski. Gökdelendeki ofisimizde bir kösede duran Ficus benjamin'e bir dekorasyon objesi olarak bakmaktan vazgecip, bizi birbirimize baglayan 3 boyutlu, milyonlarca dalli yasam agacini düsünmekle baslayabiliriz bu perspektif degisikligine. Kisin soguk günlerinde yasamsal enerjilerini korumak icin kiyida baslarini kanatlarinin icine gömerek hacimlerini kücülten ve yavaslayan, bunu yapmakla ördekliklerinden bir sey kaybetmeyen ördekleri düsünerek baslayabiliriz. Bütün insanligimiza, bütün zekamiza ragmen bazen kendimizi zayif düsmüs, cözümsüz kalmis ya da düsmanca muamele edilmis hissedebiliriz. Care olarak yüzümüzü dogadan cevirmek yerine her firsatta ona dönmeliyiz. Anlattiklarini dinlemeliyiz; gercekten, gönülden anlamaya calismaliyiz. Tüm sorularimizin yanitinin dogayi yenmekte degil, dogada oldugunu görebilmeliyiz. 
  

Çarşamba, Mart 16, 2011

Insan istiyor ki...

"Mersin Akkuyu'da atılacak adım dünyaya örnek olacak. Tabii ki her yatırımın olumsuz bir neticesi olabilir. Olumsuz neticesi olacak diye yatırımdan vazgeçmezsiniz"


"Deprem olmaz diye bir şey yok, olabilir. Ama bu yatırım depreme dayanıklı olarak yapılmaktadır."

"Riski olmayan hiçbir yatırım yok. Yani o zaman evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir."

Insan istiyor ki, kendisi yerine karar verenler ciddiyetle konussun, yaptiginin dogrulugunu savunmak icin daha ciddi, akla hitap eden argümanlar getirsin. Okurken kara mizah tadi birakmasin agzimizda.

Halkinin büyük cogunlugu uyumadigi zamanlarda dünyaya  kaderci-magazinel gözlüklerden bakarken fazlasi gerekmiyor demek ki.  Yine dünyaya örnek olacagiz, onlara enerji sorunu nasil cözülür gösterecegiz demek ki.  Ne mutlu bize...

Simdi haberler: (Aklima gelen gazetelerin ana sayfalarindan secmeler, cimbizla aradan secmeler degil, ilk anda dikkat ceken haberler)

Türkiye:
Doktorlarindan iyi haber (40 yil düsünsem, bu blogda I. Tatlises hakkinda bir yaziya link verecegim aklima gelmezdi; bu da oldu. Korkulandan iyiymis durumu, endise buyurmayiniz.)
Nükleerden dönüs yok! (Yukaridaki alintilar bu yazidan)
Rusya ile vizesiz dönem basliyor (Yasasin! Her Türk evladi Rusya'yi zahmetsiz gezip görebilecekmis artik. Onlar tekrar vize koydugunda biz de Akkuyu'yu paketler, Moskova'ya gönderiveririz, olur biter. )
Türkiye'nin nükleer aski sasirtiyor (Bu haber özellikle okunmali)

Ingiltere ve ABD:
Japan nuclear crisis and tsunami aftermath - Live updates
Japan says 2nd Reactor May Have Ruptured With Radioactive Release
Experts Had Long Criticized Potential Weakness in Design of Stricken Reactor
Watching the smoke
The nuclear family

Almanya:
Drohender super-GAU, Verzweifelter Kampf gegen die Katastrophe (Süper GAU tehdidi, Felakete karsi süpheli mücadele)
Wer soll das alles zahlen? (Zarari kim ödeyecek?)
Anti-atom Demo in Muenchen,50.000 gegen die Atomkraft  (Münih'te atom karsiti gösteri, 50.000 atom enerjisi karsiti)

Pazartesi, Mart 14, 2011

Oyunu bilincle kullanmak, oyunu bilincle oynamak

Reaktör kazasinin meydana geldigi Blok 4'ü merkez alan 30 km. capinda bir alan terkedilmis gibi gözüküyor. Burada yasayan cok az sayida insanin hepsi yasli ve kimsenin haberi olmadan ölmekten korkuyorlar. Tarihi sehir kimsesiz, komsu sehrin yikintilari bos, manzara bir mezarligi andiriyor. Bir zamanlarin zengin kültür bölgesinden 300 köy bosaltildi, 100 tanesi daha yüksek radyasyon degerleri yüzünden kaderine terkedildi. Felaketten sonra 35.000 kisi tahliye edildi. Ingiliz atom enerjisi uzmani John Large'a göre tahliye edilen bölgenin eski haline dönmesi pratik olarak mümkün degil ve büyük olasilikla önümüzdeki 100-300 yil boyunca izole ve kontrol altinda tutulmasi gerekecek.

Gecen hafta Alman Yesiller'inin aylik bülteninde okudum bunu. Japonya'da büyük deprem sonrasi meydana gelen atom reaktörü kazasinin öngörüsü mü? Degil tabii ki... Çernobil kazasının 25.yildönümü sebebiyle yazilmis bir yazi sadece.

Sokaktaki insanin kisitli bilgisiyle vakif olabilecegi sekliyle Japonya'daki son durum: Fukushima'daki atom reaktörlerinde iki gün icinde iki büyük patlama oldu.  Toplam 6 bloktan ücünde sogutma mekanizmasi devre disi kaldi. En azindan ikisinde nükleer erime basladigi tahmin ediliyor. Atmosferde artan miktarda radyasyon tespit edildi. Vikipedi'nin ilgili maddesini okuyoruz: "Nükleer erime, bir nükleer reaktörün soğutma sistemlerinin çalışmaması ve reaktörün parçalanabilir yakıtının (uranyum veya plütonyum) tepkimesinin yavaşlatılamaması durumunda, nükleer yakıtın tamamen eriyerek çok sıcak ve çok yoğun bir sıvı haline gelmesi durumudur. Nükleer erime durumunda reaktör yakıtı (uranyum veya plütonyum) reaktör kalbini eriterek dışarıya çok ciddi miktarda radyasyon sızıntısına sebep olabilir. Bu durum bir nükleer reaktörde olabilecek en ciddî kazadır."

Alman televizyonlarinda GAU ve Super-GAU kavramlari ucusup duruyor. GAU Ingilizce'de Design Basis Accident denen kavramin Almanca kisaltmasi. Çernobil bir Süper-GAU imis. Cünkü cekirdek erimekle kalmayip cekirdegi saran granit kabuk da havaya ucmustu. Japonya'daki reaktörlerde ise granit dis kabugun patlamalara ragmen saglam kaldigi söyleniyor. ARD kanalinin bilimsel programlarinin basarili yapimcisi Ranga Yogeshwar'in olayi bir bardak ve bir kalem yardimiyla bir cocugun bile anlayacagi sadelikle acikladiktan sonraki yorumuna ise katilmamak elde degil: "Bu olay su anki sekliyle bile yeterince "süper" (kötü anlamiyla tabii) degil mi zaten?"
Japon hükümeti bu sabah yaptigi aciklamada yapilan son ölcümleri de paylasarak durumun o kadar da kötü olmadigini söyledi. Deutsche Welle Japonya uzmaninin yorumu: "Hükümet bu bilgileri kazanin meydana geldigi tüm reaktörleri isleten TEPCO'dan aliyor. (Ilginc bir sekilde Japonya'da nükleer enerji reaktörleri özellestirilmis!) TEPCO kelimenin tam anlamiyla sektörün karakoyunu. Japonya'da onun verdigi bilgilere güvenilemeyecegi görüsü hakim. Üstelik kazadan önce de böyleydi.  Sahte bakim ve tamirat raporlari yayinladigi bile biliniyor. " Bana kalirsa zaten bu sartlar altinda ortada bir "sektörün karakoyunu" olmasaydi bile resmi agizlar "Durum o kadar da kötü degil"den farkli bir aciklama yap(a)mazdi.

Bu olay uzak diyarlardan gelen üzücü haberler olarak mi kalacak sadece? Bence bu felaket bizim de felaketimiz. Insan olmanin geregi olarak dünyanin öbür tarafinda insanoglunun yasadigi acilari kendi yüregimizde hissetmemiz isin sadece bir kismi. Onlarin yerine kendimizi koyarak benzer sartlarda (yüzyillarin depremi+tsunami+nükleer kaza) neler hissedecegimizi/yasayacagimizi düsünmek, biraz da kendimiz icin endiselenip üzülmek de insan olmanin dogal bir parcasi. Ekonomik, teknolojik, bilissel baglar bizi eskisinden cok daha sıkı bır ağın icinde birbirimize bagliyor. Birbirine gittikce daha cok bagli ve bagimli olan bir dünyada, sistemin bir yerindeki kücük bir yara bile hepimizi yaralara acik ve kirilgan kiliyor. Kaldi ki bu kendi bölgesi acisindan kücük bir yara da degil. Bunlar isin insani yönleri. Bir de Gaia var. Dünya bizim kücük insani aglarimizin cok daha ötesinde, karmasik baglarla birbirine bagli yapilardan olusuyor. Güney Bavyera'nin kirsal alanlarinda yaban domuzlarinin severek yer altindan kazip cikardiklari bir tür mantarda bugün bile yüksek oranda Sezyum'a rastlaniyor. Kaynaginin Çernobil oldugu tahmin ediliyor. Saka gibi ama gercek. Neden cocugum 25 yillik sıklıklarla meydana gelen bu türden saka gibi gercekliklerin dünyasinda yasamak zorunda olsun? Dünkü gazeteler Japon risk yönetimi uzmanlarinin bu türden  bir felaket senaryosu (skalanin bu derece üst tarafinda gerceklesen bir deprem ve ardindan devre disi kalan bu kadar cok atom reaktörü)  olasiligini "son derece düsük" olarak kayda gecirmis olduklarini yaziyordu. "Son derece düsük" gercek oldu ve günlük yasamimizin ortasinda patladi. Mutfakta bir taraftan pirasa ve enginar piserken bunlari yaziyorum. Bu da saka gibi.  Neden risk yönetimi uzmanlari arasinda hic anneler olmaz ki? Annelerin yüregi titrektir, evde oturup pirasa ve enginar pisirirler ve bu capta bir riski, olasiligi yüzbinde bir bile olsa göze alma lüksüne sahip görmezler kendilerini.

Simdi televizyonda Alman Disisleri Bakani Almanya'daki nükleer reaktörleri (bizim yasadigimiz eyalette de bir kac tane var) rasyonalize etmeye calisiyor. Türkiye'de de benzer tartismalarin devam ettiginden eminim. Kanun yapicinin ve enerji sorununa cözüm arayan cevrelerin arasinda hic karakoyunlar, kisa vadede köse dönmeciler ve kisa yoldan cözüme ulasmacilar olmasa bile, herseyin iyi niyetle tartisildigi ve yürütüldügü bir ortamda bile elde neden atom enerjisinden daha etkin bir cözüm kalmiyor? Neden birey olarak bu türden küresel risklerin (olasiligi düsük olsa bile) gercek oldugu bir dünyada yasamak zorunda kaliyorum ve neden anne olarak cocugumu sonunda bu türden bir dünyada birakip gitmek zorunda kaliyorum?

Yasam tarzimizla ilgili olabilir mi? Birey olarak yapabilecegim bir sey var mi?
Genel gecer yargiya bakilirsa hayir. Ben kullanmadigim odanin elektrigini kapatarak enerji sorununa bir yanit bulamam. Küresel dengeleri degistiremem. Ben kücük ve acizim. Üstelik nükleer enerji göründügünden, kötü ününden daha güvenli ve normal sartlarda diger tüm yöntemlerden daha temiz ve etkin. Alternatif enerji kaynaklari küresel capta uygulanabilecek kadar etkin ve düsük maliyetli degil. Himm, evet, tabii...

Fakat bu kadar büyük bir enerji ihtiyacini yaratan da bu gezegenin bütün köselerinde yasayan, kullanan, tüketen bizler, bireyler , degil miyiz? Madem olumsuz yönde bu kadar büyük bir etki yaratabiliyoruz, neden olumlu yönde de yaratamayalim? Bireysel önlemlerimle ve tercihlerimle benim yerime bana sormadan karar verenlerin eline (iyi niyetlerine güvenerek ya da güvence altina alarak elbette) bir kart verebilir miyim?

Basit yasam teorisyenleri yaptigimiz her alisveriste, harcadigimiz her cent ya da kurusta icinde yasamak istedigimiz dünya lehine bir oy kullanmis oldugumuzu söylerler. Kitabinizi uluslararasi internet devinden satin alirsaniz, onu beslersiniz. Kösedeki kitapcidan alirsaniz, kösedeki kitapcilarin yasamaya devam ettigi bir dünyadan yana oy kullanmis olursunuz.

Aynisi akla gelen bütün eylemlerimiz icin gecerli degil mi? Kimse bana "nükleer enerji: tamam mi? devam mi?" diye sormuyor. Kimse bu konuda referandum, oylama falan yapmiyor. Ama her gün, attigim her adimda hangi enerji türünü istiyorsam onun lehinde oy kullaniyorum. Öyleyse oyumu bilincle kullanmaliyim. Camasir makinesinin "Zaman tasarrufu" dügmesine her basisimda nükleer enerjiden yana oy kullaniyorum. Isi göstergesini 60 yerine 30-40 dereceye her ayarladigimda  temiz bir dünyadan yana oy kullaniyorum; cünkü "en temiz enerji hic kullanilmamis enerjidir".

E-maillerimi saat basi kontrol ettikce ve bu yaziyi uzatip durdukca oyum atom enerjisine, günde en fazla 2-3 kez kontrol edersem, lafi da biraz kisa kesersem oyum temiz enerjiye.

Üsüdügümde kaloriferi biraz daha acarsam oyum fosil enerjiye, üzerime bir kazak daha giyersem oyum temiz enerjiye.

Örnekler cogaltilabilir ve bütün günümüzün aslinda bu türden kararlardan ve secimlerden ibaret oldugu ortaya cikar. Oyum karar vericinin umrunda degilse? Binler, yüzbinler, milyonlar gündelik oylarini bilincsizce kullanirken, ben yeldegirmenleriyle savasmis mi olurum? Olabilir. Bana Don Kişot, bana Frodo olmak kolay, günlerim zaten böyle geciyor.

Fakat önemli olan, biz kac kisiyiz?
Orada baska Frodo'lar da var mi?

Güncelleme (Ayni gün, saat:18:14): Bütün bu olup bitenler saka gibi demistim ama günün asil sakasini annem patlatti. Az önce telefonda konustuk. Ibrahim Tatlises vurulmus ; bana Türk medyasinin onunla mesgul oldugunu söyledi. "Peki Japonya'daki felaket?" dedim. "Himm, evet, ondan da bahsediyorlar tabii biraz" dedi. Inanamadim, sabahtan beri vakit bulup bakamadigim  Türk internet gazetelerinin basliklarini taradim. Eger hasbelkader lafi geciyorsa 8.-9. sirada Japonya'da yasanan deprem, tsunami ve nükleer kazalar. Buradaki yerel gazetelerde bile ilk haber oysa... Eger radyasyon dedigin bir ülkenin sinirlarinda tutulabilen türden bir bela olsaydi, bu ülkenin dört bir yanina atom santralleri kurulsun, müstehaktir diyecektim. Baska diyecek laf bulamiyorum.

Çarşamba, Ocak 05, 2011

Story of Bottled Water

Story of Bottled water (8:04)



Durum tespiti yapayim. Yasadigimiz sehirde musluk suyu iciliyor. Belediyenin otobüslerde yaptigi reklami ilk gördügümde inanamamistim. Denedik, 5 yildir falan iciyoruz, ölmedik. Malta'da durum farkliydi, orada su büyük ölcüde denizden reverse osmose denen bir yöntemle elde ediliyordu. 1,5 yil boyunca dogaya armagan ettigimiz plastik su siselerinin sayisini düsünmek bile istemiyorum.

Sincap 6 ayini tamamlayip su da icmeye baslayinca, isler daha da karisti. Malta'da zaten musluk suyu veremezdik. Burada ise suya büyük ölcüde güveniyoruz ama oturdugumuz binanin eski su tesisatina pek güvenemiyoruz. Izolasyon icin asbest kullanmis olabilirler mi? Olabilirler! Agir metallerin devreye girdigi bir takim numaralar cekmis olabilirler mi? Olabilirler! Bu yüzden biz musluktan, sincap plastik siseden su icmeye devam ediyor.  Plastigin bilinen saglik ve cevre zararlari ve plastik geridönüsüm kodlariyla ilgili farkindaligimiz daha da bir arttigindan beri cam sisede su ariyoruz. Yok! Var da ates pahasi, var da bize yakin olmayan marketlerde, var da burada alisildigi üzere kabarcigi bol, karbonik asit katkili . Isin ilginc yani, plastik su siselerinde plastik dönüsüm kodu yok! Satin aldigim tisörtün plastik paketinde bile üsenmeyip yazilan plastik geri dönüsüm kodu, gayet yasamsal olan bu sivinin paketinde nedense unutuluyor ya da ihmal ediliyor. Simdilik 1- PET olmayan, daha sert , stabil ve üreticisinin birden cok kez kullandigini söyledigi plastik siselerde su bulduk, onlardan aliyoruz.

Bu arada plastik siselerin bir acidan cam siselerden daha doga dostu oldugunu biliyor muydunuz? Agirliklari daha az oldugundan nakliyat sirasinda daha az fosil yakit kullanilmasina neden oluyorlar, dogadaki ayakizleri daha az :) Saka gibi, degil mi?

Türkiye'de gittigimiz her lokantada su istedigimizde önümüze siselenmis musluk suyu konmasina ne demeli?Filmde de adi gecen ünlü uluslararasi gazli icecek firmalarinin dogal kaynak suyu olmayan sularindan bahsediyorum. Lokantalarda kac kez "hayir, bu 'su'yu istemiyorum, lütfen baskasini getirin" dedigimizi ve "baskasi yok ama" yanitini aldigimizi hatirlamiyorum bile. Nezaket gösterip yan bakkaldan tercih ettigimiz marka su bulup getirenler kalbimizde taht kurmustur. Bir de eski usul cam sisede dogal kaynak suyu adetini devam ettiren lokantalar var ki, onlarin listesi tutulmali, adlari internette yayilmali, FB'cular her firsatta "like"lamali! Lütfen ismi lazim olmayan siselenmis musluk sularinin web sayfasini bulup bir bakin. Bir dakikanizi bile almaz. Bir damacana su ile siparis merkezinin telefon numarasindan baska hicbir sey yok. Haa, bir de "sorulariniz icin tiklayin" diyorlar ama tiklayinca Windows Mail aciliyor. "Sorularinizi e-mail ile iletin ki daha kolayca savusturabilelim" mi demek bu? Herseyin ortaya döküldügü internet caginda ne ilginc bir kapalilik bu :)

Annie Leonard'in kullandigi terimlerden birine ["manufactured demand"   / imal edilmis talep] de özellikle dikkat! Tüketicide aslinda varolmayan bir talebin özel caba ve girisimle yaratilmasi sadece siselenmis suya özgü degil. Basimizi nereye cevirsek ona carpiyoruz. Kendimize günde yüzelli bin bes yüz kez "Gerekli mi? Gercekten mi?" diye sormamiz iste bu yüzden cok önemli.

Daha sonra: Selen'in yorumu üzerine su aldigimiz firmaya e-mail gönderip siselerinin plastik tipini, kac kez kullanildigini ve nasil temizlendigini sordum. Bir kac saat icinde yanit geldi. Alman firmalarinin bu konudaki hassasiyetini seviyorum. Türk firmalari gibi yaniti geciktirme ve "telefonunuzu verin, biz sizi arayalim, telefonda daha cok yardimci oluruz, hi hi hi..." türünden kurnazliklara basvurmadan hizla ve yazili olarak yanit veriyorlar. Firmanin yanitina gelince...
Aci gercek: Siseler PET'mis!
En az 15 kez tekrar kullaniliyorlarmis.
PET ve cam siseleri temizlemekte bir Sodyumhidroksit cözeltisi (NaOH belli bir oranda suya ekleniyormus; cözelti derken dogru kavrami mi kullaniyorum?) kullanarak alkalik bir temizleme yapiyorlarmis. Sonra da su ile duruluyorlarmis. Bu Ingilizce "Lye" ve Almanca "Natronlauge" denen nane neyin nesidir tam bilmiyorum ama gida endüstrisinde de kullanildigini biliyorum. Meshur Alman "Breze"lerini o tipik rengini alsin diye buna batirip cikariyorlar mesela. Bir zamanlar tüm ekmekcilere sormustum, en organik, dogal, saglikli üretim yapanlari bile kullaniyordu. Simdi bu iyi mi yoksa kötü bir sey mi, bu yanit beni endiselendirmeli mi yoksa, rahatlatmali mi (PET kismi endiselendirmeli tabii) bilemedim. Kimyaci arkadaslar, ne dersiniz buna?

Pazartesi, Ocak 03, 2011

The Story of Electronics

Bugün uzun bayram tatilinin sonrasinda ilk gün oldugundan evde yine bir kaos havasi hakim. Üstelik hafif de bir sogukalginligi ilk isaretlerini veriyor. Sinema günlerine kisa ve hafif bir film ile baslamak istedim. Annie Leonard'in The Story of Electronics'ine ne dersiniz? 7:47 dakika sürüyor. Hem kendi sitesinden, hem Youtube'dan izlemek mümkün:



Anlatacagi seyleri az cok tahmin ediyorum.  Gün icinde bu posta eklemeler yapacagim.

---
Daha sonra: Annie Leonard'in asil Story of Stuff'da detaylica anlattigi gibi, sadece elektronik arac gerecler degil, neredeyse her sey kisa zamanda ve tamir edilemeyecek sekilde bozulacak türde tasarlaniyor ne yazik ki. Sürekli büyüyen, canli ekonomiler icin sihirli cözümün bu olduguna karar vermis strateji belirleyiciler. Bizlerse bu sürdürülebilir olmayan sistemin parcalariyiz. Ögütüyor ve ögütülüyoruz dislilerinde. 25 yil önce alinan televizyonlarin 10 yil önce alinanlardan daha saglam olmasi da bu yüzden. Son yillarda bazi elektronik esyalari modasi gecse ve teknolojisi eskise bile azimle ve dikkatle kullanmaya calisiyorum ama "ekonomik ömrünü" tamamladiginda ilginc bir sekilde bozuluyor ve kullanilmaz hala geliyor. O ekonomik ömür ürününe göre 3, 5 ya da 10 yil ama asla 10 yildan fazla degil. Tuhaf ama gercek.

Bir kac ay önce fotograf makinam bozuldu. Sincapla yasitti, onun fotograflarini cekmek icin almistik ilk. Isin icinde zaman zaman makinayi alip kurcalamaya kalkan sincabin da parmagi oldugunu tahmin ediyorum ya, neyse. Tamir edilip edilemeyecegini sormak icin aldigimiz yere gittigimizde bize Story of Electronics de verilen örnekteki gibi yanit verdiler: "Sadece tamir edilip edilemeyecegine bakmak icin bile 50 Euro ödemeniz gerekecek". Oysa bir o kadar daha verdigimizde piyasadaki giris seviyesi dijital fotograf makinalardan alabiliyoruz. Nitekim alsam ben de öyle bir makina alacagim; cok islevli, yüksek kapasiteli, parlak, cici oyuncaklardan degil... Simdi inat ettim, yeni bir makine almayi erteliyorum. Bazen fotograf makinesizligin zor geldigi zamanlar oluyor. Yeni bir bitkiyi ya da temizlik yaparken sincabin koltuk altinda kurdugu sevimli otoparki kesfettigim anlarda... Ama direniyorum cünkü bu sacma sistemin bir parcasi olmak cok kafami bozuyor.  

Bir de bu kisa filmde pek bahsedilmemis ama aslen yasamimizda bir islev gördükleri icin kullandigimiz (kullanmamiz gereken) elektronik araclarda sürümü arttirmak icin moda ve trendler yaratiliyor.  Cep telefonundan bilgisayara, buzdolabindan televizyona , hepsinin reklamlarina bir bakin, islevlerinden cok olmak istedigimiz seylere vurgu yapiliyor. Renk ve sekilleriyle sirf bu amacla oynaniyor. Dayanamayip eskiden Radikal'de teknoloji ve bilisim üzerine yazan Serdar Kuzuloglu'ndan alintilar yapacagim yine:
""Birkaç haftadır bilgisayar, internet ve teknolojiyle ilgili yazdıklarımın ardından gelen okur mektuplarının bir kısmı teknolojiye neden muhalif olduğumu soruyor. Teknolojiye düşman olmamak, uyum sağlamak gerekiyormuş... Espriyse komik değil, değilse çok komik. Teknolojinin yarattığı (dayattığı) yeni kültüre karşı bazı şeyleri unutmadan, ihmal etmeden ve yok saymadan ısrarla sormamız gerektiğini düşünüyorum sadece. İlk soru şu olmalı: gerek var mı? İkincisiyse: gerçekten mi? "

Bunu da okuyun mesela: Hepsine cidden ihtiyac var mi?
Ve bunu da : Bir deterjan kac ise yarayabilir?

Bozulduklarinda alip cöpe attigimiz, (varsa) geri dönüsüm olanaklarindan habersiz oldugumuz bir cok elektrik gerecin icinde altin ve bakir var.  O bakir ve altinin cikarilmasi icin ücüncü dünya ülkelerinde gittikce derinlesen ve daha güvensiz hale gelen madenlerde binlerce maden iscisi calisiyor. Gecen yilin son aylarinda Sili'de bilmem kac iscinin mahsur kaldigi maden de öyle bir madendi ve o isciler kurtarilamayip ölseydi, sistemin bir parcasi oldugumuz icin biz de sucluyduk olan bitenden. Nitekim dünyanin ve kendi ülkemizin bir cok yerinde cevreye zarar veren tekniklerle -örnegin siyanür kullanilarak- altin cikarildigi icin tarim ve doga alanlari zarar görüyorsa, bundan sadece altini bir süs esyasi olarak tasiyip takmaya merakli kültürler degil, teknolojiye kullan-at muamelesi  yapan kültürün/sistemin tüketicileri olarak bizler de sorumluyuz. Icinden cikmak zor, nitekim bu yaziyi da o türden bir araci kullanarak yazip yayinliyorum. Ama bilmemizde, bilinclenmemizde fayda var.

Salı, Aralık 21, 2010

Kargalar, buzdan yapraklar, paramin oy gücü ve diger seyler...

Sabah anaokuluna gitmek icin ciktigimizda, gökyüzünde dönüp duran bir karga sürüsü vardi. "Bak, ne yapiyor kargalar?" diye sordum sincaba. Cocuk direkligiyle yanitladi : "Ucuyorlar!". "Dogru, yiyecek ariyorlar galiba" dedim. Kargalari sevmekle sevmemek arasinda kararsizim. Her canli gibi kendi dogalarini yasayip gidiyorlar. Baska türlü olmadiklari icin onlari sevmemek ne kadar dogru? Öte yandan bu cografyada savas yillarinin kislarindan kalma bir sevgisizlik oldugunu da duyuyor ve okuyorum kargalara karsi.

Bu yil bol yagmurlu bir yaz gününde nehir kenarinda gördügüm kizilgerdandan beri gözümü kuslara daha cok actim. Bastankara oldugunu tahmin ettigim, ama bir türlü emin olamadigim bir kusu daha sürekli görüyorum sabahlari. Onlar da ekmek derdinde.

Bu sabah dünkü ilik ve yagmurlu havanin yerini soguk almisti tekrar. Sabaha karsi gelen soguk, suyu buldugu heryerde ve ilginc sekillerde dondurmus. Araba sahipleri trafige cikabilmek icin camlarda donan suyun olusturdugu harika yaprak sekillerini kazimaya ugrasiyordu. Bir arabam olmadigina, camindaki güzelim sekilleri kazimak icin ugrasip durmadigima, tersine yürüyerek yanindan gecip gittigim arabalarin camlarinda doganin actigi resim sergisini seyretme özgürlügüm olmasina sevindim :) 

Bugün sincab ve arkadaslari kücük, mütevazi bir brunch ile Noel'i kutluyor. Getirilecekler listesinden bize 5 breze düstü. Yol üstünde breze alabilecegim iki yer var. Biri bir marketin girisinde, bir pastane/firin( bäckerei) zincirinin subelerinden biri. Digeri ise kösede, kücük, bakkalla ayaküstü cafe karisimi bir dükkan. Adi bile dükkan'cik :)   Sahibi güleryüzlü, hos bir hanim. Kücük isletme anlayacaginiz. Bu yil icinde bu cevrede pek cok kücük isletme kapandi. Bu dükkanin ayakta kalma basarisi hosuma gidiyor. En iyi oy aracinin para oldugunu; yaptigim her alisveriste savundugum yasam felsefesinin lehinde (ya da aleyhinde) oy kullandigimi biliyorum. Bu kez 5 breze parasi ( € 2,50 ediyor tutari) kadar, her sabah karda kista dükkanini azimle acan ve öglenleri dinlenme hakkini kullanarak dükkani kapatan kücük isletmeci, güleryüzlü hanimdan yana kullandim oyumu.

Sincabi anaokuluna birakip doktora gittim sonra. Yol üstündeki bütün agaclarin, calilarin, bitkilerin üzerinde, yasamin tomurcuk adinda hazir ve nazir bahari bekledigini gördüm. Ne mutluluk :) Bugünlerde cocuklar icin yazilmis, harika resimli bir doga kitabi okudum. Icimi isitan ve beni neseye bogan bir kitapti. Bitkilere dair pek cok ilginc sey yaninda, nasil olup da yazsonunda topraga düsen bir tohumun ya da dallardaki tomurcuklarin filizlenmek ve büyümek zamanini bu kadar iyi bildiklerine, nasil olup da ilik gecen sonbahar ve kislarda büyümeye kalkmadiklarina ve soguk gecen baharlarda büyümeyi unutmadiklarina dair, kücük bir de sır ögrendim.  

Doktorda okudugum kitap baskaydi ama. Kütüphaneden alip, okumayi durmadan erteledigim kitapti. Adi Zur Lage der Welt 2010: Einfach besser leben: Nachhaltigkeit als neuer Lebensstil  (Dünyanin Durumu Hakkinda 2010: Basitce daha iyi yasamak: Yeni bir yasam tarzi olarak sürdürülebilirlik) Worldwatch Institute, Heinrich Böll Vakfi ve GermanWatch'in ortak yayinladigi bir kitapmis. Sanirim Ingilizce'si de var ama tam adina ulasamadim. Bulunca yazarim. Bu türden kitaplar bir tür cross-check'e sebep oluyor bende. Bazen yazdiklarim fazla mi radikal, fazla mi felaket tellalligi gibi diyorum, sonra bunlari okuyunca az bile yazdigimi farkediyorum. Paltomun cebinde bir kücük katalog var. Benim de zaman zaman alisveris ettigim ve haftalik kampanyalarini takip ettigim bir magazaya ait. Türkiye'de subeleri adeta yagmalaniyormus duydum ki, ne tuhaf. Cebimdeki katalogda dijital göstergeli ölcme kasiklari (bir kasik un kac gramdir diye düsünüp durmayin diye) ve icindeki suyun isisina göre renk degistiren su isiticilar (mutfagin öbür ucundan baktiginizda su 75 derece olmus mu bilin diye) gibi ilginc ürünler var. Gelecegin mutfagi gercekten renkli ve eglenceli bir yer olacak. Bir de icmeye su bulabilseydik...

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Cümle icinde de fena durmuyor!

Vejeteryan degilsiniz ama et tüketiminizi minimumda tutuyorsunuz. Nadiren, sartlar öyle gerektirdigi icin, ortama uymak amaciyla et yiyorsunuz. Eti beslenmenizden tamamen cikarmayi beceremiyorsunuz (ya da bunu zaten istemiyorsunuz) ama bugünkü anlayis ve ölcülerde et tüketimini de sacma buluyorsunuz.

Yaftalari sever misiniz bilmem ama bizim gibilere "flexitarian"  deniyormus. Hani iki arada bir derede kalmisligin huzursuzlugunu yasiyor; kendinizi hem etyemezlere, hem de bir ülkenin hayvan irkina kiran girmesine sebep olanlara bir türlü anlatamiyorsaniz, bilin diye söylüyorum.

"Sagolun almayayim , flexitarian'im ben"

Güzel, güzel, cümle icinde de hic fena durmuyor...