"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




TV'ye alternatif etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TV'ye alternatif etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Aralık 19, 2011

Bugün ben ellerimle... (16-19 Aralik)

Son bir kac gün sincap da ellerini pek calistirdi. Ondan da haberler verecegim.
Cuma günü (16 Aralik) sadece carpilaaaar attim, baska da bi seycikler yapmadim. Aksam sincabi anaokulundan almaya gittigimde dolabinda asagidaki kutuyu buldum. Kapak resmini kendi yapmis, kutuda ögretmenler yardim etmis elbet.


 Fotografta cok net gözükmüyor ama bir insan cizmis. Oto-portre olabilir; genelde cizdigi insanlari gösterip "bu benim" diyor. Bu tür kutularin nasil yapilabilecegini su yazida anlatmistim.

Cumartesi günü (17 Aralik) kaotik bir gündü. Gün boyu özel bir sey yaptigim söylenemez. Aksam sincabin istegi üzerine mandala boyadik. Son zamanlarda en sevdigimiz seylerden biri bu. Bir kac hafta önce sincap bir gün okuldan almaya gittgimde elinde bir kagitla kosarak geldi yanima: "Anneeee! Ben mandalina yaptim!" Kagida bakmadan biliyordum kastettiginin mandala oldugunu ve ne yalan söyleyeyim ömrümüzün mandala mevsimi basliyor diye sevindim de... Ilk kez Funda (sarhos balik ve topal marti) bahsettiginde duymustum mandalalari. Sincap o zamanlar cok kücüktü; ellerine verilen boya kalemlerini cignemeyi tercih ediyordu. "Bir gün gelip biz de yapalimmmm" demistim :) Bu arada sincabin boyama kitabi olmadi hic. Sinirlari belli sekillerin icini boyamaca oynamadik hic. Gitme olasiligi olan anaokullarindan birini gezmeye gittigimizde, duvarlarda cocuklarin boyadigi D.isney kahramani resimlerini görünce rahatsiz olmustum. Elbette belli bir yastan sonra sinirlar icinde , tasirmadan boyamayi da ögrenmesi gerekiyor (galiba?) ve ögretmenlerinin bunun icin mandala kullanmasini takdir ediyorum. Cünkü sekiller soyut ve cocugun hayal gücüne daha cok yer birakiyor. Mandala tam nedir, ne ise yarar, nasil yapilir? konusunda uzun arastirmalara girismeden sincabin (ve benim!) mandala defterinin kapagindan alintiliyorum:


"Hiperaktivite ve huzursuzluk cagimiz cocuklarinin sorunu. Bunda sasiracak bir sey yok, cünkü yasadigimiz dünya gürültülü ve telaseli bir yer halini aldi. Performans takintisi en kücüklerin bile gündelik yasamini etkiliyor. Cocuklarimizin sessizce kendi iclerine dönmeyi, sakin durabilmeyi basaramamalari sürpriz degil. 


Mandalalar bu konuda yardimci olabilir.


Mandala Budist ve Hinduist kültürlerde bir meditasyon yöntemi olarak görülür. Afrika'da da örneklerine rastlanir. Hristiyanlik'ta orta cagdan beri uygulanagelir, psikolog C.G.Jung mandalanin modern insan icin önemini kesfeden kisidir.


Mandalalar her zaman bir merkez cevresinde tasarlanir. Temel mandala sekli dairedir. Bu dairenin icinde sekiller, desenler, figürler bulunur. Nesnelerin kullanilmasi oldukca nadirdir.


Mandala boyarken dikkat edilmesi gereken seyler:
  • Mandala zorla boyanmaz. Cocugunuz "tam simdi" degil, ne zaman isterse o zaman boyamalidir.
  • Cocugunuz konsantrasyon gerektiren bir is/ödev yapmasi gerekiyorsa, öncesinde mandala boyamasi yardimci olabilir.
  • Cocuga hangi rengi kullanmasi gerektigine dair yönlendirmeler yapilmamalidir.
  • Idealinde mandala distan ice dogru boyanir. Fakat pek cok cocuk (ve sincap da ve ben de) icerden disari boyamayi tercih ederler. Buna engel olmaya calismayin.  Önemle olan hangi yönde baslandiysa o yönde boyamaya devam edilmesidir. Ayni kalan sürec sakinlestirici etki yapar ve konsantrasyonu kolaylastirir.
  • Mandala boyarken amaca ulasabilmek icin rahatsiz edici dis etkenleri asgariye indirmek önemlidir. Telefon, televizyon gibi... Mümkünse mutlak sessizlik ya da rahatlatici sakin bir müzik boyamaya eslik etmelidir.
  • Cocuga "tam simdi" hangi mandalayi boyamasi gerektigini söylemeyin. Cocugun kendisinin secmesine izin verin.
  • Bitmis calismayi degerlendirmeyin. "Burada tasirmissin, burada simetrik boyamamissin" demeyin.
  • Cocugunuz isterse, boyadigi mandalayi duvara asabilirsiniz. 
Sincabin mandalalari :) Bu arada yanlislikla 8 yas icin uygun mandala kitabi almisim. Normalde 4 yas icin fazla bu mandalalar...
Sincap simdilik tasirmadan boyamayi beceremiyor. Bazen bütün bir mandalayi tek bir renge boyamayi seviyor. Bir de, her iste oldugu gibi, mandala boyarken yaristigimiz fikrine kapiliyor. "Ben seni gecicem anne!" diyor. Ben de ona "ama ben zaten yarismak icin boyamiyorum, eglenmek icin boyuyorum, insan acele ederse eglenemez ki diyorum" :) O elbette bunu kabul etmek istemiyor ve her zaman birinci oluyor mandala boyarken. Olmasi gerektigi gibi  boyamiyoruz da ne oluyor? Sincap özellikle aksamlari yarim-bir saatligine de olsa, sakince bir ise yogunlasip, sessizce calisiyor. Yaptigi seyi seviyor, cogu zaman o söylüyor "hadi mandala boyayalim" diye. Elleri mesgul, el kaslari calisiyor. Renkler üzerine düsünüyor, sekiller üzerine düsünüyor. Boyadigi sekilleri kendince birseylere benzetiyor. "Bu ne sence?" diyor, "Bir cicege benziyor" diyorum. "Hayir, bence bir gemi bu!" diyor. Saskinlikla benim icin cicek olanin, gözlerimin önünde bir anda gemiye dönüsmesini izliyorum :) Bence önemli olan da bu...

Mandala boyamak bana da iyi geliyor. Bazen sunu düsünüyorum boyarken. Diyelim ki, hepimizin önüne bir mandala konmus, hatta diyelim ki birebir ayni bos mandala... Hangimiz "kazanirdik" sonunda? hangimiz hak ederdi "ödülü"?

En cabuk boyayan mi? En cok renk kullanan mi? Tek renkle idare eden mi? Boyarken etrafindakilere bakip onlar ne renk boyuyorsa onu kullanan mi? Boyarken bir taraftan baskalarina ne renk boyamasi gerektigini buyuran mi? Sabirla bitiren mi? Ortasinda sıkılıp giden mi? Canli renkler kullanan mi? Pastel renkler kullanan mi? Soguk renkler kullanan mi? Sicak renkler kullanan mi? Simetrik boyayan mi? Asimetrik boyayan mi? Hic tasirmayan mi? Yoksa sinirlarin ötesine gecen mi? ??? Hic bilmiyorum...

Bilmedigim icin de, Pazar gününe (18 Aralik) geciyorum. Pazar sabahi kahvaltidan sonra köfte yogurmaya giristim. Köfte bizim evde vaka-i adiye degil. Mümkün oldugunca az et tüketmeye calisiyoruz ve onun da mümkün oldugunca kiyma olmamasina.  Köfte yogururken etrafimda dolanan sincap "Ben de!..Ben de!" diye atildi. Önce annemin "bosver simdi, bi de sen bulastirma elini" cümlesi cikti agzimdan ama sincap israr edince razi oldum hemen. Basladim anlatmaya: "Önce böyle avuclarinin icinde yuvarlayip top yaparsin. Sonra böyle parmaklarinla bastirip yassiltirsin". Sincap olayi kendi anlayacagi sekilde dönüstürüp özetledi. "Önce top yaparim, sonra da yastik!"

Cocuk oyuncagi yani!
Bir süre sessizce calistiktan sonra "Anne ben sıkıldım yastik yapmaktan. Yorgan yapacagim artik"dedi. "Yap cocugum" dedim, "kim tutar seni!" Yastik, yorgan falan derken köftelerin yariya yakinini sincap yapti :) Kuzguna yavrusu anka görünür hesabi, yaptigi köfteleri göstermek vardi ya simdi, unutmusum fotograflamayi... :) Insan elinin ille de bir seyleri yogurmaya gereksinimi var ve yapmadigimiz icin de hasta oluyoruz. Gercekten... Ne zaman bir sey yogursam bunu söylüyor ellerim.  Köfte isi bitince de bantlari kesip kesip kagida yapistirmaca diye bir oyun uydurdu sincap. Pazar sabahini TV önünde gecirmedigi icin ayrica mutluyum.

Bu arada haftanin köfte rekortmeni burada :)
Hande'nin gecen hafta elleriyle yaptiklari gözümden kacmis. Onlar da burada.
Dilek'in sadece el dikisi kullanarak hazirladigi harika yastik burada.
Baska?

Bugün carpilar attim yine :)

Perşembe, Aralık 15, 2011

Bugün ben ellerimle... 15 Aralik 2011

Kasim 2008'di. Haber kanallarina Mumbai'den gelen terörist saldirisi haberleri düsmeye basladi birden. Sayisi belirsiz bir kisim insan sehri kan gölüne cevirmislerdi. Rehin alinan insanlar vardi, ölen insanlar vardi. Taj Mahal otelinden hic iyi haberler gelmiyordu. En kötüsü hepsinin din yüzünden oldugu anlasiliyordu. Birileri ellerindeki silahlarin onlara yasam ve ölüm üzerinde karar verme gücü verdigi sanisina kapilmisti. Taj Mahal'de bir kitaptan bir kac cümleyi ezbere okuyabilmek (bilerek, anlayarak ya da inanarak degil, ezbere) ya da okuyamamak ölüm ya da kalim anlamina geliyordu. Duyulanlar, izlenenler cok can acitiyordu, kan donduruyordu. Hicbir sey yap(a)madan sadece naklen felakete seyirci olmaksa cok cok tuhaf geliyordu. Televizyonu kapattim. Carpilar carpilar attim.

Aralik 2008'di. Israil Gazze seridine meshur saldirisini baslatmisti. Gün boyunca kötü haberler akip duruyordu televizyon kanallarindan. El Cezire'nin Gazze'den bildiren muhabiri adeta ünlü olmustu; kursun gecirmez yelegi ve basinda kaskiyla neredeyse yemeden icmeden naklen yayin yapiyor gibiydi. Anlattiklari aydinlik ve nihayet serin Malta kisini yasayan  oturma odamiza bomba gibi düsüyor, üzdükce üzüyordu. Gün boyu ölüm ve yasam hikayeleri izliyor, bulundugun sehirde güvenlik ve esenlik duygusu icinde yasama hakkinin nasil da temel bir insanlik hakki oldugunun farkina variyordum. Bir taraftan rahatsizdi icim. Neden bu kadar önemliydi bütün o kurban, ölen, kalan hikayeleri? Hikayelerini bilmeden de ölüm ölüm degil miydi? Bir tek yetiskinin bile evinden cikmis  gündelik islerini halletmeye giderken öl(dürül)mesi baslibasina bir felaket degil miydi?  Felaketlerini, hikayelerini en  ince detaylarina dek ögrenmek ama hic bir sey yap(a)mamak,  sadece onlardan beslenmek  tuhaf degil miydi? Sevmedim bu tuhafligi. Televizyonu kapattim. Carpilar, carpilar attim.

Sincap habire tuhaf tuhaf atesleniyordu. Doktor her seferinde "bugünlerde bir virüs dolasiyor ortalikta, salgindir" deyip duruyordu. Ben cok gerekmedikce ates düsürücü vermemeye calisiyor; geceleri ya atesi yükselirse diye uyumuyor, atesi yükselmez oldugunda da artik uyuyamiyordum. Carpilar, carpilar atiyordum.

Gündüzleri sincap biraz fazla uyudugunda, en önemli isleri halledebilmissem biraz oturup dinlenmeye karar veriyordum. Carpilar, carpilar atiyordum.

Söyle bir sey cikti ortaya:


Yine ellerimi calistirmaya karar verdigim bir gün Malta, Msida'da Sultana Kilisesi'nin hemen yaninda, kücük, elisi malzemeleri satan bir dükkandan almistim. Oralara yolun düser de, ihtiyac duyarsan, benim gibi arayip durma diye not ediyorum ;)

Bitmedi, cünkü 2009 Nisan'inda anakaraya dönüs yaptik. Tasinma telasinin ardindan sincabin cokca hareketlendigi bir dönem basladi. Ben unutup gittim carpilarimi.

Carpilari severim. Kaynaklarini (ipi yani) etkin kullanman gerekir. Son ürünün mümkün oldugunca az iz birakmasi gerekir (kumasin arka tarafinda yani). Stratejik yaklasimlar gelistirmen gerekir. Aklini sadece ona vermen gerekir. Tüm bunlari severim. Aritmetigini severim.

Bir seyi daha severim.
Ben cocukken yaz tatillerinde anneannemlere giderdik. Bazen sicak ögle saatlerinde bahceye cikmamiza izin verilmezdi. Evden getirdigimiz kitaplar bitmis olurdu. "Ama sıkılıyorum bennn!' diye sizlanmaya baslardik. O zaman anneannem oturdugu büyükce kanepeden kalkar, onu kenara ceker, arkadaki gömme dolabin aynali kapisini acardi. Dolabin karanliklarinda el yordamiyla birseyler arar, bulup cikarirdi. Vaktiyle teyzelerimin yaptigi islerden kalmis kumaslar, ipler ve bir iki dergi. Heyecanla kendimize bir desen secer, ipleri, igneleri, kumaslari paylasir, sessizce calismaya koyulurduk. Büyükler de biraz kafasini dinlerdi. Anneannem cogu zaman bir seyler anlatir olurdu. Kah eskilerden, kah yenilerden... Sesi ayni anda, hem uzaktan hem yakindan gelirdi. Alcalip yükselen bir irmagin sesi gibi... Ben carpilar, carpilar atardim. Bir taraftan da anneannemi dinlerdim. Insanin yasadigi eve, cevresindeki insanlara, bulundugu sehre, dünyaya karsi cocukca, pürüzsüz bir güven duydugu anlardandi.

Carpilar atarken anneannemin yan koltukta oturmus birseyler anlattigini hayal etmeyi seviyorum :)

Bugün yeniden basladim portakal agacima carpilar atmaya... En acik, en taze, en umut dolu yesille basladim.
Kimbilir belki bu kez bitiririm :)
Kimbilir belki bu kez felaketler yaratmamayi da, felaketlerle beslenmemeyi de basardigimiz bir Aralik ayi olur.

Perşembe, Aralık 01, 2011

Nar

Photo by pizzodisevo
Yilin bu mevsiminde en sevdigim seylerden biri nar soymak. Sasirdin, degil mi? :) Evde bu is benim görevim. Severek yapiyorum görevimi. Aksam yemekten sonra sincapla babasi odaya yollanirken, ben mutfakta kaliyorum. Önüme bir tabak cekiyorum, bir de nar. Bazen bir bardak da cay oluyor yanibasimda. Basliyorum ince ince calismaya.

Nar soymanin cesitli pratik yöntemleri var. Internette bunun üzerine videolar bile var. Ben özellikle kullanmiyorum o yöntemlerden birini. Özenle dış kabugunu siyirmaya basliyorum bir yerinden. Ilk nar tanesini ezmeden cikarmayi basardigimda pek mutlu oluyorum. Sonrası tane tane gidiyor. Kah kolaylasiyor, kah zorlasiyor. Sonlara dogru patir patir dökülüyor nar taneleri. Her durumda, basindan sonuna dikkat kesilmeyi gerektiriyor nar. Öyle ayni anda baska seyler yapmayi, düsünmeyi pek kaldirmiyor. Sanirim bu yüzden seviyorum nar soymayi. Mutfakta sessizce ve bütün aklimi vererek calismak iyi geliyor. Terapi gibi bir sey. Sonunda ellerimi, tirnaklarimi gerci biraz sariya boyuyor. Ama cok önem vermiyorum buna. Ertesi gün ortaya "presantabl" cikmami gerektiren bir meslegim yok nasilsa :)

Arada bir aklim baska yere kacmaya kalkiyor mu, kalkiyor tabii. "Gel bakalim, nereye gidiyorsun sen?" diye nazikce cekiyorum onu pacasindan. Nar kaldirmaz dalgin düsünceleri...

Yine de aklima bazen Su Bo düsüyor mu, düsüyor. Yillar önce gittigim bir kursta tanimistim kendisini. Ilk hafta derse giren her yeni ögretmene kalkip kendimizi tanitmamiz gerekmisti ve o  hep söyle tanitmisti kendini: "Adim Su Bo. Çin'de paketleme teknigi okudum, burada devamini okumak istiyorum". Adini hep dövermis gibi söylerdi. Galiba kendi dilindeki telafuzu böyleydi. Ne zaman ayaga kalksa kendini tanitmak icin, siniftaki Türkler kikirdasmaya baslardi. Artik adina mi, yoksa hayatlarinda duymadiklari meslegine mi gülerlerdi bilmem. Bazen iste nar soyarken aklima düsüyor Su Bo. Isimi bitirip de koca bir tabak nar tanesine bakinca kendi kendime diyorum ki "Asil beceri bütün bunlari örselemeden cikarmakta degil, itinayla yerlestirebilmekte. Su Bo hayatinda nar yemis midir acaba? Peki kendi soymus mudur? Bakmis midir nara? Dikkatle...."

Fakat Su Bo'nun kariyerindeki gelismelerden bize ne? Bizim derdimiz güne anlam katabilmekte. Bazen hersey cok anlamsizlasabiliyor, degil mi? Öyle zamanlarda git dolabi ac, meyve sepetini önüne cek.

Tabii 5 yasinda olmak, Akdeniz'de olmak, arka bahcesinde nar agaci olan bir evde oturmak ve her gün gidip "büyümüs mü?" , "olmus mu?" diye bakmak,  minik narlarin büyümesine eslik ederken büyümek,  bakarken aradan yüzüne vuran günese doymak... bambaska  bir seydir. Sen yine de meyve sepetindeki mucizelerle idare et.  

Ve evde soyulacak nar mi var? Haber ver hemen. Bi de cay demle zahmet olmazsa. Ben gelirim kosa kosa.

Perşembe, Mart 24, 2011

Sincap is adamligina soyunuyor

Ön aciklama 1) Sincap Türk televizyonu seyretmediginden, Türklerle kontagi da az oldugundan "is adami, genel müdür, yönetici, yönetici asistani, danisman" gibi Türk toplumunca cok sevilen ve yerli yersiz her kapiya asilan ünvanlardan habersiz.
Ön aciklama 2) Sincap oyun oynamak istediginde annesi genelde mesgul oluyor ve  genelde " bi dakka oglum, isim var simdi" diyor. Sincap bundan hic hoslanmiyor. "Hayir, isin yok senin" diyor. Sincap "is" denen seyin ne oldugu hakkinda net bir fikre sahip.

--|--

Ben toz aliyorum, sincap bilgisayarda cizgi film seyrediyor. Hic hosuma gitmiyor, huzursuzum. E, bir de serde aptallik var. "O cizgi filmle oyalanirken dur ben su isi hemen bitirivereyim" diyemiyorum.

"Hadi gel, bosver onu, seninle toz alalim" diyorum. Hesapca onun eline kuru bezi verecegim, o arkadan benim sildigim yerleri kurulayacak, ben de onun arkasindan onun kurulamadigi yerleri tamamlayacagim caktirmadan. Isim kolaylasmayacak, en az iki kati zorlasacak. Olsun, kurulama gibi gayet temel bir eylemi, ev islerinde sorumluluk almayi ve kendi kendine bir seyler yapmayi ögrenecek, ekrandan da uzak kalacak. Motor beceriler, el-göz koordinasyonu, kendine güven duygusu artacak, vb vb. Bildiginiz hikayeler...

Sincap her zamanki gibi isin suyunu cikariyor tabii. "Hayir, ben bu bezi suda islatacagim, oralari ben silecegim" diyor. "E, peki sen sil" diyorum. Evet, eller biraz kirlenecek, üstbas kesin islanacak ama ne demistik; el-göz koordinasyonu, minik el kaslarini calistirma vb vb. Bundan iyi aktivite mi olur?

Tam bir odayi güc bela,  kazasiz belasiz bitirmis, bir digerine gecerken sincap atiliyor hemen:

"Anne dur! Kovayi da ben tasiyacagim, cünkü... cünkü ben bir is adamiyim!"

Hay alnindan öpeyim oglum! Gercek is adami kendi isini kendi gören, kendi kirlettigini de kendi temizleyene derler, ha sunu bileydin.

Cuma, Aralık 24, 2010

Katla ve oyna!


ORIGAMI Kinderspiele: falten - spielen - staunen
Gabriele Blobelt
Nice Papers Q-Verlag , 2010

Bu kitabi kütüphanede buldum. Tam aradigim seydi. Origami teknigiyle, katlayip kenara koymak ya da seyretmek icin bir seyler degil, sincabin hosuna gidecek türden oyuncaklar yapmak istiyordum. Bu kitabin konusu tam olarak bu. Icinde cok bilinen ziplayan kurbaga, kanatlarini cirpan kus, ucak vb. yaninda daha önce hicbir yerde görmedigim 4 ve 6 köseli kagittan topaclar, takla atan atlar ve benzeri ilginc seyler var. Fotograflar hos, temel katlama tekniklerine de yer veren tarifler yeterince aciklayici. Her birinin yanina kac yas icin uygun oldugu yazilmis. 3 yasinda cocuklarin katlayabilecegi oyuncaklar bile var. Topaclar basta olmak üzere kitaptaki hemen hemen tüm oyuncaklari denedim. Bir operasyon sebebiyle 15 gün evde ve tercihen yatakta kalmasi gerek sincaba her gün birer tane cikarip verdim. Ilacimiz oldular :)


Çarşamba, Aralık 01, 2010

Keşif hiç durmaz!

Dogayi ve özellikle bitkileri ilk arastirmaya basladigim yillarda, kis mevsimi benim icin kesife ara demekti. Otsu bitkilerin hemen hepsi kuruyup ölüyor ya da taninmaz hale geliyordu. İğne yapraklılar dışındaki ağaçlar ise, yapraklarını döküp kupkuru, çiplak bir gövde ve dallardan ibaret kalıyordu. Yapraklari, cicekleri ve meyveleri olmayinca onlari tanimak imkansiz diye düsünüyordum. Haftasonlari ciktigimiz yürüyüsler biraz temiz hava alip hareket etmek açısından gayet iyiydi ama kesif adina verimsiz ve sıkıcıydı benim için. Zamanla çevredeki bir çok ağacı bir bir tanımaya, her mevsimini, her halini bilmeye basladım. Onlar bana referans oldular. Bazı ağaçlari ilk kez kışın, yapraksiz ve ciceksiz halinde gördügümde bile, sadece gövdesinin seklinden, dokusundan ve  renginden tanimaya basladim. O zaman anladim ki, dikkatle bakmayi ögrenince kesif hic durmaz; dört mevsim devam eder. Kis yürüyüsleri bu yeni oyunun eklenmesiyle benim icin ayri bir keyif haline geldi.

Gayet belirgin özellikleriyle kolay ayirtedilebilen ve bazilari sehirlerde de sık sık rastlanan dört bes agaci, sadece gövdelerine bakarak taniyabiliyorum simdi. Bir o kadarini da bu kis sonuna dek ögrenecegimi tahmin ediyorum.

Bu konuda ipuclarimiz gövdenin sekli, kabugunun  rengi, dokusu. Bunun yaninda agacin genel durusu da önemli. Kökler topraktan, dallar gövdeden nasil cikiyor? Agac söyle uzaktan baktiginizda nasil bir siluet sahip? Bunlarin hepsi önemli. Bu yazinin ön taslagini okuyan Ayca , bana peyzaj mimarisi ögrencilerinin hem agaclari taniyabilmek, hem de ileride mesleklerini daha iyi icra edebilmek icin bunun daha profesyonel hali olan bir siluet calismasi yaptiklarini, (onun deyisiyle "Bir goruntuyu sadece siyah olarak, doksusuz detaysiz, oldugu gibi resimleme"), agaclari cizerek ya da digital bir fotograf üzerinde calisarak siluetlerini cikardiklarini anlatti. Bazi doga kilavuzlarinda da vardir agacin bu türden bir cizimi. Biz doga meraklilarinin bu türden cizimler yapmasi beklenemez belki. Ama gözlem yaptikca her agacin (hatta her bitkinin) kendine özgü bir genel durusu, silueti oldugunu farkediyor insan. Anlatmasi, tarifi zor ama aklimizin bir kösesinde resmedilmis.

Aslinda bu türden gözlemler bitkileri sadece kisin degil yazin da tanimamiza, cogunlukla cam deyip gectigimiz pek cok igne yaprakli agacin farkli türlerini de ayirtedebilmemize yardimci oluyor. Simdi pencereden baktigimda hemen karsi bahcede iki agac görüyorum örnegin. Birinin gövde üzerinde yükselen dallari bir koni, digerininki ise bir bademi andiriyor. Sonra cooook uzaklarda neredeyse ana caddeye yakin bir agac görüyorum. Yazin bile bu mesafeden yapraklarini görüp tanimama imkan yok. Ama onun bir hus oldugunu biliyorum.

Nasil mi?

Bakin mesela bu asagidaki agac bir huş (Betula sp.). Yazin rüzgarda nazlica sallanan dallarindaki yapraklarindan kolayca taninabilir. Kis geldiginde ise ince yatay cizgilerle bezeli, beyaz renkli gövdesi ele veriyor onu.

photo by geneva_wirth


Genc bireylerde bunu gözlemek daha kolay. Agac yaslandikca özellikle topraga yakin bölümlerinden baslamak üzere dikey yariklarla yarilmaya ve görece olarak pürüzsüz dokusunu, beyaz rengini kaybetmeye basliyor. Bir agacin hus oldugundan süpheleniyor ama emin olmiyorsaniz, basinizi biraz yukari kaldirip gövdenin üst kisimlarina ve dallarina da bir bakmalisiniz. Rengi beyazsa büyük olasilikla hustur. Hus agacinin genel durusu da gayet karakteristik zaten . Sögüt gibi asagi sarkitiyor ince dallarini. 
-*-
Asagidaki agac ise bir cinar. Tam türden emin degilim. Ya bati cinari (Platanus occidentalis) ya da onun dogu cinari ile dogal caprazlamasindan olusan melez bir tür:  Platanus x hispanica . Londra cinari da deniyor. Hava kirliligine dayanikli oldugu icin bir cok büyük sehirde, trafigi yogun cadde ve bulvarlarda dikiliyor. Türkiye'de kullaniliyor mu emin degilim, ama yine de cevrenize dikkatle bakarsaniz, belki görebilirsiniz.

Fotograf: Navona

Bu agac sonbaharda yapraklarini dökmekle kalmiyor, gövdesinin dış kabuğu da geniş levhalar halinde soyulup dökülüyor. Ozaman iste bu gayet karakteristik, dalga dalga görüntü olusuyor gövdesinde. Asagidaki fotograf daha yakindan bir bakis bu cinar türünün gövdesine. Doganin sanat eserleri nasil da olaganüstü, degil mi?

Fotograf: Rick Payette

-*-

Kayin agaci (Fagus sp.) cok sevdigim ve hangi mevsimde olursa olsun kolaylikla tanidigim agaclardan biri. Benim hep gördügüm türü Avrupa kayını (Fagus sylvatica) olmali. Ama tam olarak emin de degilim.  Koyu renkli gövdesi son derece pürüzsüz. Iklimle ilgili olabilir ama cogunlukla yesil bir yosun tabakasiyla kapli görüyorum onu. Agacin genel görünümü, özellikle yasli bireylerde, son derece görkemli. Genc yasli, hemen hepsi dimdik yükseliyorlar göge dogru. Doganin dinamikleri herhangi bir sebeple egip bükmediyse tabii...


Fotograf: hedgerowmobile

 Kayinda gövdenin topraktan cikisi da cok özeldir. Bende her zaman bir hayranlik duygusu uyandirir. Sanki topraktan daha dün ve birdenbire fiskirivermis gibi durur :

Fotograf: baileyusa115


-*-

Cevremde cok görüp kisin da kolaylikla tanidigim bir diger agac ise kiraz. Pek cok türü var. Henüz ayirtetmeyi tam bilmiyorum. Prunus türleri diyeyim genel olarak. Bu noktada Ayca beni yine uyararak Prunus türleri arasinda kayisi, seftali ve erigin de oldugunu söylüyor.Onlar hakkinda bir sey söyleyecek kadar gözlemim yok henüz. Kiraz agacina gelince (Cerasus alt cinsi demeliyim belki de) , onun gövde özelliklerini üstelik cocuklugumdan, yaz tatilinde cok oynadigim bahcelerden biliyorum. O da enine ince cizgi ve yariklarla gösteriyor kendini. Gencken daha pürüzsüz ve kizilimsi bir renkte. Yasli bireyler kaybediyorlar bu özelliklerini ve yapragina cicegine bakmadan "kiraz bu" demek benim icin zorlasiyor.

Roger Griffith
Su sayfada da görmek mümkün kiraz agacinin gövdesini. Orada tür acikca Prunus avium olarak  
belirtilmis. Yeri gelmisken, agaclari kesfetmeyi seviyorsaniz, sayfanin bulundugu siteyi , Baumkunde'yi önereyim size hemen. Agaclari yaprak, cicek, meyve, gövde ve genel görünüm gibi özellikleriyle arsivleyen bir site. Dili Almanca ama arama kutucuguna latince adini yazarak da yolumu bulabilirim diyorsaniz, bir deneyin. 

Yasadigim cevrede sıkça rastladigim ve bu kis ayirt etmeyi ögrenmek istedigim diger agaclar da akcaagac, ihlamur, mese ve kizilagac. 

Son olarak kisin agac tanima oyununun büyük cocuklarla disarida zaman gecirmenin eglenceli bir yolu oldugunu da hatirlatayim. Uzak yerlere gitmeye gerek yok, büyük sehir bulvarlarinda bile oynanabilir. Bir kez tadini aldiniz mi, AVM gezmekten de, haftasonunu televizyon / bilgisayar basinda pinekleyerek gecirmekten de daha keyiflidir, inanin! :)  Üstelik doga mizikci bir oyun arkadasi degildir hic. "Kazik" sorular soran bir ögretmen hic degil. Dikkatle bakarsaniz, kis ortasinda bile kücük yardimci ipuclari verir size. Henüz dalindan düsmemis inatci bir yaprak, bir tohum, dallardan birine asili kalmis bir meyve, sonbaharda dökülüp hemen agacin dibinde toplanmis yapraklar gibi... ;) 

Perşembe, Mart 26, 2009

Ne sofraya, ne çöpe: Saksıya!


Son güncelleme: 27 Mart 2009, 13:33

Almadım. Atma, ek! 'de bahsettiğim kitabı diyorum. Bir gün oturdum, Ayça'nın da önerisiyle mutfakta bulunan/bulunabilecek ve yetiştirilebileceğine inandığım şeylerin bir listesini çıkardım. Ön şartım bitkiyi üretecek kaynağın (tohum, çekirdek, soğan, yumru, yaprak, dal vb.) mutfaktan çıkmasıydı. Yani aslen gıda olarak ve mutfakta kullanmak üzere marketlerden, manavlardan, baharatçı ve kuruyemişçilerden satın alınmış olması... Sonra vakit buldukça internette aradım hepsini tek tek. Bulabildiklerime link verdim. Aralarında önceden yetiştirmeyi denemiş olduklarım vardı. Listeyi çıkardıktan sonra deneyip sonuç aldıklarım (ve alamadıklarım) da oldu. Benim deneyip üretebildiklerimi italik harflerle işaretledim. Amatör yöntemlerle filizlenebileceğinden emin olmadıklarımın yanına soru işareti koydum. Sonuç olarak aşağıdaki gibi bir liste çıktı ortaya. Kendi çevrimiçi kitabımı yazıyorum. Adını da Ne sofraya, ne çöpe: Saksıya! koydum :)

Burada yapmaya çalıştığım şey tam olarak mutfaktan çıkma tohum vb. ile meyve, ürün verebilecek bitkiler yetiştirmek değil. Teknik olarak bazılarında bunun mümkün olmadığını daha en başından biliyorum. İlk zamanlarda oğlum büyüdüğünde onunla yapacağımız küçük bahçe deneylerine hazırlık olsun falan diye bahane ediyordum. Ama itiraf edeyim tek sebep bu da değil. İçimdeki meraklı çocuk istediği için de yapıyorum bu deneyleri. Çöpe gidecek bir elma çekirdeğinin, bir susam tanesinin filizlenmesini olağanüstü buluyorum. En mütevazi olanaklarla bile insanın kaliteli ve güzel bir yaşam alanı yaratabileceğini kanıtlamak istiyorum.

Denemelerim ve internetteki aramalarım henüz bitmedi. O yüzden bu liste sürekli güncellenmeye devam edecek.
Bu kadar girişten sonra gelelim listeye...



Meyveler:
-Limon ve diğer turunçgiller -Türkçe
-Avokado :denedim ama başaramadım.
-Ananas -Türkçe
-Elma
-Kivi : denedim ama başaramadım.
-Liçi
-Yenidünya
-Kavun
-Karpuz
-Hurma
-Kiraz, kayısı, şeftali gibi kalın çekirdekliler ?
-Zeytin ?
-Çilek: denedim ama başaramadım
-İncir : denedim ama başaramadım. Kivi, çilek, incir gibi minik çekirdekli meyvelerle ilgili bir beceriksizliğim var. Yöntem hatası olabilir.
-Keçiboynuzu
-Mango
-Papaya
-Nar : Bunu başarmış birini buldum internette. Linki daha sonra kaybettim.
-Üzüm
-Hünnap

Baharat ve diğer egzotik şeyler:
-Kişniş
-Susam
-Keten tohumu
-Çörekotu: Çimlendirmeyi başardım ama sonra kazaya uğradı.
-Hardal tohumu: Bir türlü beceremediklerimden.
-Karabiber ?
-Kimyon tohumu: Çimlendi ama çörekotuyla beraber kazaya uğradı.
-Kahve
-Kakao
-Kakule ?

Soğanlı ve yumru köklü bitkiler:
-Soğan
-Sarımsak
-Havuç
-Patates
-Turp
-Zencefil

Sebzeler:
-Domates ?
-Biber
-Semizotu
-Bamya

Tahıl ve baklagiller:
-Buğday: Çook zaman önce üstelik bir yumurta kabının içinde çimlendirmeyi başarmıştım. Aslen buğday değil de, Almanca "dinkel" denen buğdayın büyükbabasıydı. Farkedeceğini sanmam. Kabuğu alınmamış tam buğday olacak.
-Nohut, barbunya, fasulye: Ortaokulda hepimizin pamukta filizlendirdiği vardır. Sayılır, değil mi?
-Bezelye
-Pirinç: Buğdayla beraber aynı yumurta kabının bir diğer gözünde filizlenmişti. Unutmadan! Kabuğu alınmamış tam pirinç kullanılacak. Buğdayda olduğu gibi...
-Mercimek

Yemişler:
-Yer fıstığı
-Badem
-Fındık (mesela kavrulmamışsa, mesela tazeyse?)
-Mısır (mesela patlatmalık mısırsa, mesela biraz suda beklemişse?)
-Ayçekirdeği(mesela kavrulmamış ve tuzlanmamışsa?)
-Kabak çekirdeği (mesela ayçiçeği tutmuşsa, kabak çekirdeği benim neyim eksik demişse?)

Otlar:
-Nane: Marketten alınmış, yarısı tazeliğini yitirmiş bir demetten aldığım bir dalı suda köklendirerek başarmıştım üstelik...
-Fesleğen: Mesela "ben de nane gibi çelikten ürerim, beni de bir dene demişse..."?

Cumartesi, Mart 21, 2009

Bugünlerde


  • ...en çok bulutları seyretmeyi seviyorum. Günlük koşturmacanın ortasında bir an pencerenin karşısındaki koltukta buluyorum kendimi. Bulutlar ya batıdan doğuya, ya da doğudan batıya akıp duruyorlar. Bazen yavaş, bazen hızlı. Bazen bir bulut kütlesinin pencere çerçevesinden çıkıp gitmesi dakikalar sürüyor. Hiç sıkılmıyorum buna rağmen. Televizyonda dakikalarca özel bir gelişmenin olmadığı sahneler nasıl da sıkar bizi. Hemen kanal değiştirmeye kalkarız. Gerçek yaşam böyle değil. Gerçek yaşamın daha yavaş ama daha heyecanlı bir ritmi var. Bunu farketmeme olanak verdiği için seviyorum bulutları. Şekillerini bir şeye benzetmeye falan da uğraşmıyorum hiç. Asıl ilgimi çeken, ruhuma huzur veren ve beni derin düşüncelere boğan, akıp gitmeleri. Yine de bazen bembeyaz çarşaflı yatağına uzanmış tatlı uykusunda bir dev gördüğüm oluyor; veya bir filin hortumuna konmuş telaşlı bir serçe. Bonus olarak ;) Tavsiye ederim.


  • ...Sliema Strand'de sıkış tıkış binaların arasında kırmızı bir kapı keşfettim. Hep yanından gelip geçerdim ve diğer Malta evleri gibi bir evin kapısı sanıyordum. Meğerse dünyalar güzeli, gölgeli bir bahçenin kapısıymış o. Benim eve ait sandığım duvarlar da bu beton çölündeki vahanın yüksek duvarlarıymış. Daha önce gördüğüm bir kaç başka bahçe gibi içeriye doğru uzanıp giden dar bir yolun iki tarafında saksılar dolusu bitki de var ağaçlara ek olarak. Asıl ev onların gerisinde. Bu konuda belki de haksızlık ettim Maltalılara. Gözümden kaçmış daha ne mahrem bahçeler var kimbilir. Artık en büyük keyiflerimden biri yanından geçerken o kırmızı kapıya bir göz kırpmak. Sanki biz kimsenin bilmediği gizli bir sırrı paylaşan iki kafadarmışız gibi...


  • ...son iki aydır büyük bir durgunluğa giren bahçeye bir haller oldu. Önce bulutlar dağıldı. "Bahar geliyor nihayet galiba" diye konuştuk kendi aramızda. Bahçe bunu mu duydu bilmiyorum. Yoksa pencereyle arasında en az 4-5 metre olmasına rağmen güneş ışığındaki farklılığı mı hissetti? Bu konuşmadan sadece iki gün sonra liçi, keçiboynuzu ve mandalina yeni yapraklarını verdiler. Hepsi birden, aynı gün! Bahar resmi olarak gelmiş demektir. Onlardan iyi mi bileceğim?


  • ...yol kenarında büyük bir saksının içinde küçük bir limon ağacı gördüm. Bakımsız, toz toprak içinde, çoğu yaprağını dökmüş... Velakin çiçekler açmış, çiçekler! Hatta çiçeklerden birinin ucunda ileride limon olacak küçücük, parlak yeşil bebecik de duruyor. "Seni güzel bebek şey, büyüyecek misin sen? Limon mu olacaksın?" diye sevdim onu. Sonra farkettim yükses sesle sevdiğimi. Etrafta kimse yoktu neyse ki...

Perşembe, Mart 06, 2008

Küçükler için bir kaç oyun

Oğlumun son doktor kontrolüne gittiğimizde, bekleme salonunda hoş bir broşür buldum. Bir ilaç firmasının hazırlattığı broşür, seyahat ederken çocuklarla oynanabilecek oyunlardan bahsediyor. Yolculukta çocukları oyalamak zordur. Kendi çocukluğumdan bilirim (Anneeeee, daha çok var mıııı?). Sonra küçük yeğenimle yaptığımız bir Antalya yolculuğu geliyor aklıma. Daha Polatlı'ya varmadan başlamıştı sormaya: "Daha ne kadar var Antalla'ya?"

Sözünü ettiğim broşürdeki oyunların güzel yanı bazılarının evde de, televizyonu kapatıp oynanabilecek türden olması. Çocuklarda ifade becerisi, dikkat ve yaratıcılığını geliştiren oyunlar oldukları için de hoşuma gittiler. Oğlum henüz bu tür oyunlardan anlayacak yaşta değil. İleride bir gün faydalanabileceğimiz beklentisiyle ve başka anne-babaların işine yaracağı umuduyla buraya not alıyorum:

Bir kavram veya nesneyi adını vermeden tarif etmeyi deneyin, diğer oyuncular ne olduğunu bulmaya çalışsınlar. Örneğin:
"Nedir bu?: Eski, büyük evlerde yaşar ve kendini çarşafla örter?"

Bir dergi veya gazeteden kısa bir metni diğer oyunculara okuyun. Daha sonra aynı metni ufak değişikliklerle tekrar okuyun. Örneğin bir ismi değiştirebilir, bir cümle ekleyip çıkarabilirsiniz. Dinleyicilerden en çok hatayı bulan bir sonraki turda kendi seçtiği metni okuma hakkı kazanır.

Oyunculardan biri kaleminin ucunu bir kağıdın tam ortasına yerleştirir. Bir diğeri çizilmesi gereken bir şeye karar verir. Bir ağaç, ev, hayvan veya araba gibi. Daha sonra da kalemi tutana komutlar vermeye başlar: "Sola doğru", "Yukarı" gibi. Böylece kalem tutanı mümkün olduğunca kafasındaki şeyi çizecek şekilde yönlendirmeye çalışır. Bakalım çizen kişi veya diğer oyuncular çizilenin ne olduğunu tahmin edebilecek mi?

Oyunculardan biri bir hikaye veya masal anlatmaya başlar. Diğer oyuncular dinlemekle kalmayıp hikayeye karışma hakkına da sahipler. Örneğin arada bir bir sözcük söylerler, anlatıcı da bu sözcüğü anlattığı hikaye veya masalda mümkün olduğunca uygun bir şekilde kullanmaya çalışır. Basit mi görünüyor? Hiç de değil! Cücelerden ve perilerden bahseden bir masalda oyunculardan birinin "Motorsiklet" dediğini bir düşünün :) Bir süre sonra sıradaki oyuncu istediği bir masal anlatma hakkını kazanır.

Cuma, Şubat 08, 2008

Acemi bahçıvanın günlüğü: Tere

Malta'da zeytinyağından sonraki hayalkırıklığımı taze otlardan yana yaşadım. Maydonoz, nane, kekik, mercanköşk, biberiye ve kardeşlerinden bahsediyorum. Akdeniz'deyiz, çok şey mi istiyorum? Gerçi yok değiller, ama adanın içerilerindeki çiftlik ve seralarda satılıyorlar, ulaşamıyorum. Marketlerdeki kurumaya yüz tutmuş, pörsümüş sözde ot müsveddelerini ise elbetteki almıyorum.

Bu sefer işe kendim el atmaya karar verdim. Wegwarte Cremona iş başında! Karbon testine falan gerek yok. Son seyahatimde evde ne kadar tohum varsa toplayıp geldim. Mutfak penceresinde bahçe kurmak eski bir projemdir, bilenler bilir. Yol üstünde bahçe malzemeleri satan ve İngilizce'yi ağır bir Malta aksanıyla konuşan yaşlı, komik bir amcadan toprak satın aldım. Saksı niyetine plastik yoğurt kapları, su şişeleri ve evde bulduğum bazı tek kullanımlık saklama kaplarını kullanmayı planlıyorum. Techizat tamam gibi...

İlk denemeyi tere ile yapıyorum. Bir tür el alıştırması olsun diye ve kendi kendimi teşvik etmek için. Biraz da çabuk sonuç alacağımı bildiğimden.

Bahsettiğim tere Lepidium sativum. İngilizce Garden Cress, Almanca Gartenkresse diyorlar. Türkçe'de bahçe teresi diye bir şey var mı, bilmiyorum. Ama en azından bunun bizde pazarlarda satılan su teresinden başka bir tür olduğunu tahmin ediyorum. Su teresi, Nasturtium officinale, sanırım.
Dönelim Lepidium sativum'a. Yılın her zamanı iç mekanlarda yetiştirilebiliyor. Toprağın sadece üzerine serpiştirilmesi yeterli olan tohumları 24 saat içinde patlıyor, en fazla 5-6 gün içinde de yemeğe hazır ve keskin tadı bizim su teresini çok andıran filizlere dönüşüyor. Hatta bir yerlerde tohumların gerek duydukları tüm besin maddelerini bünyelerinde bulundurduklarını ve bu yüzden toprağa gereksinim duymadıklarını; herhangi bir nemli ortamda (nemli pamuk belki!) yetişebileceklerini okumuştum. Bunu hiç denemedim, bu bilgiyi tekrar teyit etmeliyim. Filizler önemli miktarda demir, kalsiyum, folik asit, A ve C vitaminleri içeriyormuş.
Bizim bahçe terelerinin gün be gün fotoğraflarını da çektim. İşte böyleyken böyle oldular:

30.01.2008

30.01.2008

Bu fotoğraf öğle saatlerinde tohumlar toprakla buluştuktan ve elimle yağmurlama usulü sulandıktan hemen sonra çekildi. Toprak ıslak değil nemli tutulmalı. Aynı günün akşamı tohumlar tamamen şiştiler, bazı öncüler henüz 24 saat dolmadan patlamıştı bile :))

31.01.2008

31.01.2008


İkinci gün hemen hemen bütün tohumlar patladı ve meraklı başlarını tohum kabuğundan uzatmaya başladı :))

01.02.2008

01.02.2008

Onlara "baş" dediysem de bu bir hata. Aslında yetişmekte olan bitkinin kökleri olacaklar çünkü. Tohum toprağa hangi açıyla, hangi yönde düşerse düşsün bu başcıklar kök olduklarını ve meraklı burunlarını toprağa sokmaları gerektiğini biliyorlar. Bugünü bunun için türlü akrobatik hareketler yaparak geçirdiler. Diğer yandan da bitkinin minik yaprakları sökün ediyor kabuğun içinden. İlk çıktıklarında sarı renkliler, sonra yeşerecekler... Bugün toprağın hafifçe kurumaya başladığını farkedip yine yağmurlama usulü nemlendiriyorum.


02.02.2008

02.02.2008


Şu büyüme hızına da bakın hele! Arada gün mü atladım diye kontrol ediyorum, hayır, atlamamışım. Filizler hızla büyüyüp yeşermeye başlıyorlar. Yaprakların bazısı söküp atamadığı tohum kabuklarını da beraberinde yukarı doğru kaldırıyor. Minik halterciler gibiler :))

03.02.2008

03.02.2008


Bir çok yaprak tohum kabuklarını atmayı başardı. Eh, ben de biraz yardım ettim. Haydi bakalım, kim tutar artık sizi?


04.02.2008

04.02.2008


İşte yetiştiler bile, yanlarından geçerken keskin tere kokusunu duymak bile mümkün.
6. günden itibaren cacık, salata içinde veya tek başlarına soframıza konuk oldular.
Şu linkte de başka bir blogcunun çektiği kesintisiz bir film var büyüme maceraları üzerine. Bu filmde filizlerin güneş ışığını takip ederek dansedercesine hareket etmesini olağanüstü buluyorum.
Bir aralar adeta başucu kitabım haline gelmiş olan Lesley Bremness'in The Complete Book of Herbs'inde (ki vaktini kütüphaneden çok bizim evde geçirir olmuştu), bahçe teresinin çocuklarla birlikte kurulacak bir bahçenin olmazsa olmazlarından sayıldığını hatırlıyorum. Şaşmamalı, yetiştirmesi çocuk oyuncağı çünkü. Ayrıca bir çocuğun bile kolaylıkla gözleyebileceği bir yetişme süreci var. Çocuklarını TV önünden çekip almak, şehirde bile olsa biraz doğaya yaklaştırmak isteyen anne-babaların aklının bir köşesinde olmalı bu bitki. Kaldı ki büyüklerin bile alacağı yaşam dersleri var bu minikten.

Çarşamba, Aralık 19, 2007

Kakuro

Sudoku'dan daha önce bahsetmiştim. Geçen süre içinde bayağı bir sudoku uzmanı oldum ben. Geçen gün aldığım Guardian'da Sudoku'nun büyük abisini keşfettim:

Kakuro!

Çengel bulmaca ile Sudoku arası, yine Japon kaynaklı bir oyun bu. Çengel bulmacada olduğu gibi satır ve sütunlar dolduruluyor ama harflerle değil, rakamlarla... Sudoku'da olduğu gibi sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor ve her rakam bir dizide sadece bir kez kullanılabiliyor.
Amaç her dizideki rakamların toplamının sol veya üstte verilen sayıya eşit olması.

Görüldüğü gibi Kakuro Sudoku'dan daha karmaşık bir oyun. Ben şu ana kadar tek birini bile bitirememiş bir başlangıç oyuncusuyum. Ama şimdiden Kakuro müptelası olacak gibiyim :)

Kakuro ile ilgili linkler:

  • Şu sayfada kağıda bastırıp oynayabileceğiniz bir çok Kakuro bilmecesi bulabilirsiniz. Ben hem gözlerime, hem de harcanan elektrik enerjisine acıdığım için çevrimiçi (online) oynamayı pek tercih etmiyorum. Siz de kağıt-kalem ile oynamayı tercih edenlerdenseniz, kurşun kalem ve silgi kullanın derim. En azından başlangıçta gerekecektir.


  • Ama zaten sürekli bilgisayar başındaysanız şu sayfada çevrimiçi Kakuro bilmeceleri de var. Ekranın solunda doldurulacak her kare için minik ipuçları da veriliyor.


  • Oyunun nasıl yaratıldığını öğrenmek için şu Guardian makalesini okuyabilirsiniz.


  • Wikipedia: Kakuro
  • Vikipedi: Kakuro
  • Fotoğraf: zimpenfish




      Pazartesi, Aralık 04, 2006

      Sudoku


      Uzun bir süreliğine hiçbir şey yapmadan, bilgisayar dahi kullanmadan ev dinlenmesi tavsiye edilen biri ne yapar? Evdeki bütün kitapları da okuyup bitirdiğinde... Televizyon seyreder! Uzun zamandır televizyonu büyük ölçüde yaşamından çıkarmış biriyse peki? Bir süre sonra çooook sıkılır televizyon seyretmekten. Özellikle gündüz kuşağında. Ve alternatifler aramaya başlar...
      Ne bulur?

      SU-DO-KU!

      Eğlenceli bir Japon zeka oyunu bu. En güzel tarafı bir kağıt ve bir kalemle her yerde oynanabilmesi. Evde, işte, okulda, arabada, uçakta, açık havada... Diğer güzel yanı ise uzun sürmesi, bazıları 15 dakikada bitiyor ama kimileri de bir iki gün sürebilir.

      Sudoku Japonca "Rakamlar tek olmalı!" anlamına gelen kelimelerin kısaltması imiş. Her Sudoku bilmecesi 9x9'luk kısmen dolu bir matriksten oluşuyor. Amaç belli kurallara uyarak matriksin tamamını çözmek. Her matriks 3x3'lük 9 alt matrikse bölünmüş. Kurallar çok basit:
      - Sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor.
      - Her rakam bir sütun, bir satır ve bir alt matrikste sadece bir kez kullanılabiliyor.

      Her bilmecenin sadece ve sadece bir tek çözümü var. Ve bu çözüm tahmin yürütmeye değil, tamamen mantığa dayanıyor.

      Ev hapsimi(!) Sudoku oynayarak geçirmeye karar verdiğimde Google'dan bulduğum ilk sudoku sitesi bana tam aradığım şeyi verdi:

      http://www.websudoku.com

      Bu sitede kolaydan en zora doğru dört ayrı seviyede milyonlarca sudoku bilmecesi var. Üyelik gerekli değil, ücretli değil. Sitede oyunu online (internete bağlı), offline (internete bağlı olmadan) oynama olanakları olduğu gibi bir kağıda yazdırıp klasik yöntemle (kağıt-kalem) oynamak da mümkün. İstenirse 48 bilmeceden oluşan bir kitapçık bastırmak da olası.Tatiller için ideal!

      Herhangi bir sebeple televizyona bir alternatif ya da vakit geçirmenin beyinsel olarak daha aktif bir yolunu arıyorsanız, Sudoku iyi bir seçenek... Üstelik edinmesi kolay, öğrenmesi kolay...

      Fotoğraf:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sudoku