"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




fazlalıklardan arınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fazlalıklardan arınma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

Bu ailenin sadelesme macerasi sanirim yeni basladi. Ilginc bir sekilde ben de ilk günlerden takibe basladim bir arkadasim sayesinde.

Sahi senin kac bıçağın var mutfakta? Yemek bıçaklarını saymazsak? (Dilersen onları da say tabii...)

Pazartesi, Haziran 04, 2012

Haberler...

Gasilhane'nin bir önceki yaziya biraktigi yorumdaki son cümle bende yine bir "salatalik"lik hissi uyandirdi.
Ne zaman biri Türkiye'nin gündeminden bahsetse ayni hisse kapiliyorum.
Ne demek istedigimi anlaman icin sunu anlatmam gerek:

Benim Istanbul'da yasayan bir kuzenim var. Bana belli araliklarla gittigi yerlerden, katildigi etkinliklerden, cesitli organizasyonlardan bahseder. Hatta fotograflarini da ilistirir, havayi koklayabileyim diye. Gecenlerde degerli bir sanatcinin cenazesine katilmis. Bana cenazedeki sanatcilarin alcakgönüllü zerafetinden ve bunun Türkiye'nin su anki gündemi düsünüldügünde nasil da anlamli oldugundan bahsetti. Ne degerli sanatcinin vefatindan, ne de Türkiye'nin su anki gündeminden haberim vardi. Ne demek istedigini tahmin eder gibi olduysam da, tam anlamadim. Ve bunu aynen yazdim ona. "Kendimi tam bir salatalik gibi hissediyorum" diye de ekledim. O da sagolsun, incelikle teselli etti beni; "Salatalik, ama hormonsuzundan" dedi yanit olarak :D

Ben tam ne zaman böyle oldum, bilmiyorum. Almanya'ya ilk geldigimizde isimiz basimizdan askin oldugundan televizyon almamistik. Bir zaman sonra bir televizyonumuz oldugunda da Almanca'yi iyi ögrenebileyim diye Türkce uydu kanallarindan edinmemistik. Sanirim Türk televizyonlarinda haber seyretmemeye o zaman basladim. Nasil büyük bir temizlikti, henüz "sade yasam"la bile tanismamisken nasil bir sadelesmeydi, anlatamam. Alman ana haber bülteni 15 dakika sürer. Tam 15 dakika. Aksam saat 8'de baslar. 8'i ceyrek gece aksam filmi baslamadan az önce de bitmis olur. Öyle her kanalin kendi haber programi, kendi haber duayeni yoktur. Kanallarin cogu ARD'nin (yani 1. kanalin) haber programini naklen yayinlar. Haber saatinde kanal degistirdikce bir kac saniye arayla ayni haberi izler insan. Haberi sunan spiker sopa yutmus gibi dimdik oturur ya da ayakta durur. Kamera onlara hep karsidan bakar. Türk haber sunucularinin bir kolunu genis genis uzattigi, digerini dirsekten büküp masaya dayadigi ve kameraya bir öyle bir böyle yan bakar pozisyonda oturdugu klasik bir "cok önemli haberleri konuya cok vakif ve cok rahat sekilde sunma" hali vardir ya (ne dedigim anlasilmiyorsa, bu durusun en basarili örneklerini veren CNN'li Becky Anderson'a bi bak derim), yok, Alman ana haber bültenlerinde göremezsin onu. Haberlerden önce  "Az sonra! Az sonra!" teraneleriyle haber cigirtkanligi yapmaca yoktur, havali ve aksiyon dolu kamera hareketleri yoktur, ekranin saginda solunda "Flash! Flash! yanip sönen duyurular yoktur. Yani düsünsene "teknik bir aksakligin yaratacagi sorunlara meydan vermemek icin" röportajlari bile haberler baslamadan az önce yaparlar. Haber sirasinda yeri gelince banttan yayinlarlar. Ortalama bir Türk izleyici icin 70'li yillardan necefli bir masrapadan daha sıkıcı olabilecek bir sey varsa, o da Alman ana haber bültenidir. Fakat bana iyi gelir. Ilk geldigimiz yillarda gece haberlerini Alman haberciliginin duayenlerinden Uli Wickert sunardi ve nelerden bahsetmis olursa olsun, programi  hep adeti oldugu üzere  "Eine geruhsame Nacht" (huzur dolu bir gece) dileyerek bitirirdi. Öyle bir "geruhsame" deyisti ki o, onu duymak bile huzur verirdi :) Dinlemek istersen bak burada. Bu haber programi Uli Wickert'in emekliye ayrilmadan önce sundugu son gece haberleri oldugu icin gözlerde hafif nem ve sonunda böyle biraz attraksiyon var, yoksa o da olmazdi :)

Fakat öyle bir zaman geldi ki, ben Alman ana haber bültenini de seyretmez oldum. Sanirim Uli Wickert gidince her sey daha da sıkıcılaşmıştı ve bu arada sincap dogmustu. 24 saat tam vardiyayla calistigim icin televizyona hemen hemen hic zaman kalmiyordu. Buldugum kisitli zamanlarda internetten sivrisineklerden korunmanin dogal yollari, paracetamolsüz ates tedavisi, arap sabunuyla kastilya sabunun farki gibi önemli konulari arastiriyordum. Kendimce dünyayi kurtariyordum. Gündemi takip etmeye zamanim yoktu. Internetteki Türk gazeteleri ayri bir alem(di). Insan neredeyse kamu önünde (bir internet cafede ya da kütüphanede) Türkce internet gazetesini acmaya utanacak. Almanca ve Ingilizce gazeteleri internetten olsun düzenli takip etmemekse benim eksikligim ve salatalikligimdandir. Ona bir bahane bulamiyorum.

Iste simdi öyle bir dönemdeyim ki, ne TV'da ne internette, ne gazete ne haber programi, hicbir sey izlemiyorum.  Gecenlerde Alman Cumhurbaskani degismis örnegin. Haberim vardi o pozisyon cevresinde bir takim fokurdamalar oldugundan fakat secim yapildigini atlamisim. Yeni cumhurbaskani secildikten 10-15 gün sonra haberim oldu.

Tesellim Walden'dadir. Thoreau "Yasadigim Yer ve Yasama Nedenim" adli bölümde bir paragrafin basinda  "Kendi adima posta hizmetleri olmadan da yasarim" der ve bu güzeller güzeli paragrafi (kendin okumanin tadini cikar diye alintilamiyorum) "Bir filozof icin haber denen her sey, dedikodudur" diye bitirir. Hele izleyen sayfada bir cümle var ki, Türk habercilerine ayni sözlerle seslenmeden duramiyor insan: "Aganta! Abosa! Neden öylesine hizli görünüp, ölü gibi yavassiniz?"

Diyecegim o ki, isi benim kadar abartmana gerek yok. Fakat haftada bir gün olsun haber saati geldiginde televizyonu kapat, sanal ya da gercek bir gazete okuma. Sosyal mecrada linki verilmis haberleri tiklama, görmezden gel. Gündem üzerine yorum yapanlari hele hic dinleme, tika kulagini. Haftada bir olmazsa, onbes günde bir, onu da yapamazsan ayda bir... Dene bak. Hicbir sey kacirmamis oldugunu göreceksin. Buna karsilik temizlendigini ve alginin keskinlestigini...

Önemli seyler kulagimiza zaten kendiliginden gelir. Gercek haber oluslari da buradan bellidir  zaten. 11 Eylül olaylarini nasil duydugum aklima geliyor da... Ögleye dek süren sacma sapan, bitmez tükenmez "bla..bla..bla.."larla dolu bir toplantidan cikmistim. Kendi odama dogru yürürken koridorda ayak seslerimi duyan müdürüm (o elbette akillilik edip toplantiya katilmamis, beni göndermisti :) ) "Evren, kos, kos, büyük olaylar var" demisti. Ilk kez onun bilgisayarinin ekraninda ikiz kulelerden birine saplanan o ucagin fotografini görmüstüm. Sanirim gercek bir filozof bunu bile haberden saymazdi. Ayri bir tartisma konusu...

Neyse, dedigim gibi, büyük olaylar kacmaz, emin ol.
Hatta ayak seslerini duydu mu, kosa kosa o gelir sana.
Inanmazsan dene bak. 
En fazla salatalik gibi hissedersin kendini.
E, o zaman kulübe hosgeldin!

Salı, Mayıs 08, 2012

Bak, örnegin bu da arsivden:

It’s not that “less is more”, but “less is better”.

Leo Babauta demis, ben not almisim.
Kimbilir hangi yazisindan...

Cuma, Nisan 27, 2012

Vazgeç söylemekten

photo by bi dost


Son iki haftadir, su asagidaki yazi Persembe günleri otomatik yayinlansin diye ugrasiyorum, nedense olmuyor. Sonra bilip taniyanlar merak ediyor; sesim cikmadi diye basima bir sey geldi saniyor :) O kadar "sanal var" olmusum :) Konusmam o kadar sanal (ortamda) ki son zamanlarda, asil orada susmaya çalışiyorum ve susmam da orada ses getiriyor. Fakat bana cok iyi geliyor. Ne kadar iyi geliyor, anlatamam. Bundan sonra Persembe günleri böyle...

-|- 

Sen dedin.
"Bir gün boyunca, nefes boğaza dolup anlam olmadan durabilmeyi denedin mi hiç? Söyleceğin şeyin ne kadar değerli olduğu hiç önemli değil. Vazgeç söylemekten... ve nefesi bırak evrenin nefesine... Sohbete katılma, yorum yapma, soru sorma, karşı çıkma, yeri geldiğinde en kısa cümleyi kur, yeterli en kısa cevabı ver ve vazgeç söz’den... Vazgeç sözlerinle var olmaktan... Vazgeç yorumunla katılmaktan... Sohbetteki, sorudaki sessizlik olmayı dene... Delirmeden, büyük bir olgunlukla sessizlikte, içinde bağıran, konuşanları dinle... Yazı yazma ve hiçbirşey okuma... Ne kadar korkutucu bazen, bazen ne kadar da gerçek... Bazen ne kadar gereksiz konuşmak, bazen bir kelime bile ne kadar da değerli aslında..."
Ben deneyecegim. 



Ne kadar korkutucu gercekten.
"Yazi yazma ve hicbir sey okuma" kismi özellikle...
Ben ki, sabah-kahvaltisinda-marmelat-kavanozunun-etiketini-okumadan-rahat-edemez-gillerdenim.

Deneyecegim...
Hemen bugün. 

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Düzen, sadelik, ev ve ruh halleri üzerine...

Posta kutumda temizlik yaparken Imperfect Home Making'deki  {31 days to an organized home} adli su yazi serisine denk geldim. Uzun aylar önce Isil paylasmisti, ben de her zamanki gibi "sakin kafayla okuyayim ben bunu bir bos zamanimda" diyerek bir kenara koymus, sonra unutmustum :)

Dün buldum o bos zamani ve sakin kafayi :)

Evinde düzen ve sadelik arayisinda olan, fazlaliklardan ve onlarin yarattigi kargasadan sıkılmıs, fakat nereden baslayacagini bilemeyen herkese bu 31 günlük yazi serisini tavsiye ederim. Evrensel, her eve uyar cözümler getirmiyor, hayir. Fakat blog sahibi 5 kücük cocuk sahibi (Fotografta eksik saymadiysam...;)  Kargasa ve düzen hakkinda epey fikir sahibi :) Ben cok eglendim seriyi okurken. Fakat eglenmekle kalmadim; hem iyi fikirler aldim, hem de düsündüm yazilari okurken.

Örnegin fazlaliklardan neden kurtulamadigimizin kökenine inen su yazi ve yazida verilen linki takiben okudugum su yazi oldukca düsündürücüydü.

Neden asla ev, organizasyon ve tasarim blogger'lari kadar düzenli bir eve sahip olamayacagimi anladim sonra. Su yazidaki corap cözümü örnegin... Itiraf etmeliyim ki, gözlerimi yasartacak kadar (gülmekten tabii) parlak. Su yazidaki aski cözümü de öyle... Fakat benim acimdan uygulanabilir degiller. Sade yasamanin bir "sade ve düzenli bir evde yasama" sekli var; bir de "dogayla ve üzerinde yasadigin gezegenin kisitli kaynaklariyla barisik" sekli. Bazen ikisi birbiriyle celisir gibi olur. Ve ben genellikle ikinciye dogru kayarim. Dolayisiyla  evde düzen ugruna sincabin bütün coraplarini elden cikarip yenilerini aldigimi ya da bütün askilarimizi gidip standart renk ve sekilde aldigim yenileriyle degistirdigimi düsünemiyorum. Eskileri elden cikarma seklim cöpe atmak degil de, bagislama seklinde olsa dahi... Bunlarin yaratacagi daginikligi sineye cekmeyi tercih ediyorum. Herkesin düzeni kendine ;)

Blog sahibi evinde düzen kurmak icin dollar store'lardan aldigi ufak tefek kutu, kap, container gibi seyleri cok kullaniyor ki (örnek icin bkz.), bu da benim sistematik olarak yapabilecegim bir sey degil. Itiraf etmeliyim ki, dollar store, ya da buradaki adiyla "1 Euro Shop"lardan bazen ben de alisveris yapiyorum. Fakat oradaki ucuzlar bazen gezegen icin pahali. Dikkatli olmak gerekiyor. Bir önceki paragraftaki hikaye yani...

Böylesine düzenli bir evimiz olamayisinin bir diger sebebine  gelince :) Ben terzilikte sifira yakin oldugum gibi, esim de ünlü Isvec firmasinin katalogundan bir sey gösterdigimde "ben yaparim!" diyebilecek marangozluk becerisinde degil. Yoksa koridorda bir gömme dolabimiz var ki bir kara delige dönüsmekte gittikce  ve biz neler neler yapabilirdik onunla :)

Fakat bu seriyi tümden elestirdigimi düsünmeni de istemem.

Su yazidaki kuralin bir benzerini Malta'ya tasinirken kendim icin uygulamistim mesela. "Ne giysem?"derdine damgasini vurmus ve ben oldukca rahatlamis bir kac ay gecirmistim :) Tavsiye edilir; ve hatta sincabin giysilerinde uygulama kismini da kendime tavsiye ederim :)

Baska ortak cözümlerimiz de var. Örnegin benim de sunun gibi bir kullanma kilavuzu, garanti belgeleri kutum var. Eski bir ayakkabi kutusu. Garanti belgelerine fis ya da fatura da ilistirilmis... Böylece herhangi bir seyin garanti kapsaminda iade ya da tamiri gerektiginde ilgili belgelere hemen ulasabiliyorum. Sadece belli araliklarla garanti süreleri gecmisleri tarayip atmayi unutuyorum; o kadar :)  Benim de bir kumanda merkezim oldugunu farkettim ayrica; ve bunun ne cok ise yaradigini :)

Su el yapimi magazin dosyasina bayildim :) Tam da bugünlerde ihtiyacim oldugunu düsünürken :) Ben ortaokuldayken bir gün anneannemlerde annemin ortaokul yillarindan kumasla kaplanmis bir defterine rast gelmis, eve dönüste hemen bir hevesle kendi defterlerimden birini de kumasla kaplamistim. O gün bugündür kumasla kaplanmis defter, dosya gibi esyalari severim. Deneyecegimdir ;)

Baska insanlarin giysilerini nasil katladigini bilmek de epey yararli oluyor. Ve etrafta bunu kendi giysileri üzerinden örnekleyerek gösterecek cok fazla kisi de yok ;)

Su temel kural, yani "herseyin bir yeri olsun ve her sey yerinde olsun" gercekten cok önemli. Bu konuda sahsen caba harciyorum ve epey yararini görüyorum. Fakat bazen uygulamak mümkün olmuyor. Tezgah üstünde iki ayri pekmek kavanozu icin yer ayarlamisken (üzüm ve keciboynuzu), esim bir haftasonu "bak cok güzel dut pekmezi buldum" diyerek geliyor ve demekle de kalmiyor, tadina bakmak icin hemen oracikta aciyor da pekmez kavanozunu. Böyle bir durumda "hey, dur bakalim, tezgah üstünde sadece iki pekmez kavanozuna yer var. Onlardan biri bitsin, ücüncüyü ondan sonra acarsin" demek olmuyor tabii. Hayat bazen pekmez kavanozu gibi kücük detaylarda bile epey karmasik ;)

Bir diger önemli kural evden cikmasi gereken bir fazlaligi evde bekletmemek. Bunu okudugumda ne demek istedigini biliyordum. Gecen haftalarda sincabin eski giysilerinin oldugu bazi kutulari düzenledim ve icindekileri "ikinci el dükkanina önerilecekler" ve "bagis kutularina atilacaklar" diye ayirdim. Ayirdigimla da kaldim. Iki ayri canta seklindeevdeki kalabaliga katkida bulunmaya devam ediyorlardi :) Serinin son yazisinda bu kurali okuyunca hemen harekete gecmeye karar verdim. Cantalari aldigim gibi firladim disariya :) Sincabin üc eski pantalonunu (eski derken kücülmüs) son zamanlarda alisveris yaptigim ikinci el dükkanina sattim,kalanlar da hemen bagis kutusuna atildi. Kullanilmis esyalari ekonomiye dahil etme döngüsünün satici kisminda bulunmak yeni ve ilginc bir deneyimdi. Vatana, millete ve gezegene hayirli olsun.

Ev ve düzen gevezelikleri bununla bitmez. Fakat bir Zen Habits yazisi var ki, disimizdaki fazlalik ve daginikligin icimizdeki karmasadan; ya da daha net bir deyisle, korku ve zayifliklardan kaynaklandigini ve fazlaliklardan kurtulmanin aslinda icimize dogru bir yolculuk oldugunu cok iyi anlatiyor. Tekrar link vermekte sakinca görmüyorum bu yüzden.

Pazartesi, Nisan 16, 2012

En iyisi en basindan almamak.
Ve fakat altin günü oluyor da, bu neden olmasin?


Anahtar sözcük: "Clothing Swap"

Çarşamba, Aralık 28, 2011

Basit Bir Yasam'dan yeni yil armagani!

Bu güzelligi sık sık yaparim ya,
bu kez yilbasina özel yapiyorum,
paketledim de o yüzden bir güzelce:

~~~~~~~~***~~~~~~~~~~
In spareness, you find enough.
~~~~~~~~***~~~~~~~~~~

Salı, Eylül 06, 2011

Buzdolabinin üstüne post-it olaydin

Ne derece dogru, ne derece mümkün bilmiyorum; nasil bilmiyorum ama icimden böyle geldi:

Boşalt,

Calisma masasinin üstünü
Kitapligi
Pencere kenarini
Giysi dolabini
Corap dolabini
Banyo dolabini
Buzdolabini
Mutfak dolaplarini
Mutfak masasinin üstünü
Haa, bir de mutfak tezgahini
Kileri
Cati katini
Bilgisayari
(Masaüstünü
Klasörlerini
Kullanilan programlari
Google Reader'i
...)
Fotograf makinesinin kartini
Memory stick'i
Zihnini
Kulagini
Kimbilir belki gözlerini
Posta kutunu
Cebini, cüzdanini
Yapilacak seyler listeni
Kütüphaneye iade edilecek kitaplar listeni
Okunacak kitaplar listeni,
"Bir gün denenecekler" listeni
O listeni, su listeni,
ve hatta bu listeni

"Sıfırla" anlaminda olamiyorsa bile
"Arındır" anlaminda

Boşalt.
Boşluğa yer aç.

Perşembe, Temmuz 07, 2011

Gerçek çarpması

"Sigirlarimiz öldü ve yiyecek hicbir sey bulamadik. Bu yüzden kactik" dedi  Maryan Abdullah bir ajans muhabirine. Maryan Abdullah 32 yasinda ve 6 cocugu var. Hicbirinin ayakkabisi yok. Sali aksamindan beri Dadaab'dalar.  "7 günü sokaklarda gecirdik ve dün gece buraya ulastigimizda komsulardan  biri bana cocuklar icin biraz süt verdi."


Afrika'nin göbeginde 80'lerde Etiyopya'da yasanmisa benzer yeni bir aclik dalgasinin kapiyi calmakta oldugunu bildiren haberin gerisini okuyamadim.

Bir cocugum var. Ayakkabisi var. Bu sabah kahvaltida yumurta ve recel yedi. Portakal suyu icti. Ekmek yemedi diye endiselenmistim biraz; ona da gercek carpti, dagildi gitti.

Bir yerlerde Maryan Abdullah'a rastlasam, yüzüne bakabilir miydim?

Dip not: Bir yerlerde Gülay'in annesine rastlasam (ki daha da olasidir bu), yüzüne bakabilir miydim?

Çarşamba, Haziran 01, 2011

Isterdim ki, su yazinin tamamini buzdolabinin üzerine yapistirip, her gün yanindan gecerken gözüme sokmam mümkün olsun. Fakat insan en azindan su cümleyi her daim aklinda tutmali:

"Clutter is a manifestation of a) holding onto the past and b) fear of what might happen in the future."

"Biriktirdiklerimiz a) sıkı sıkıya gecmise tutunup kalmanın ve b) gelecekte neler olabileceginden korkmanin tezahürüdür."  

Arayip taradim; evde sincabin 3 aylikken giydigi coraplar ve "bir gün kesin lazim olur" diye istifledigim dergi yazilari dahil bu iki sebep disinda biriktirilmis hicbir sey bulamadim.  

Unutmaktan ve bilinmezden korkmamayi ögrenmek. Yanit bu mu?

Pazar, Nisan 17, 2011

Baska türlü bir ekonomi? -IV

Baska türlü bir ekonomi? baslikli yazilarimdan sonuncusunu söyle bitirmistim: "Bildigim bütün ipleri getirip koydum önünüze. Kendi baglantilarinizi kurmayi, kendi dügümlerinizi atmayi size birakiyorum. Ben bir sonraki sefere vakit ve enerji bulursam kendi dügümlerimi anlatacagim size. Teoriden degil, uygulamadan bahsedecegim. "

Sonra yazamadim bir türlü o yaziyi. Kafami toplayamadim.
Fakat roman gibi e-postalar yazarim, dogru. Karsimda kendimi yüksek sesle düsünüyormus rahatliginda hissedebilecegim insanlar varsa hele. Öyle bir yüksek sesle düsünme seansinda cikti su cümleler ortaya. Bir türlü yazamadigim bir kilometrelik yazinin özü oldugunu farkettim:

"Shareable'in giris sayfasina baktim simdi, baslik su: "Should Products Be Designed for Sharing? "

Bir süredir düsündügüm bir sey bu da... Kitaplari paylasarak okuyabilecegimiz harika bir sistem yarattik (her ne kadar fazla kullanmasak da) : kütüphaneler.  Neden ayni fikri baska ürünlerde uygulamak gelmedi aklimiza? Neden uygulayamiyoruz? Avrupa'nin camasir makinesini paylasan apartman sakinlerini duyunca saskinliga düsüyoruz, azicik gururlaniyoruz, "ha ha, bizde her evde var" falan diye. Neden arabalari 5 kisilik imal ediyoruz da icinde ortalamada bir kisi gidiyor hep? Ayni ürüne farkli tüketim modelleri uygulayarak her seyi ne kadar degistirmek mümkün oysa... Apartman sakinlerinin, site sakinlerinin, ayni semtte yasayanlarin, ayni köyün sakinlerinin kiralayarak, ödünc alarak ortak kullanabilecegi kücük ev mutfak aletleri, tamir aletleri, cocuk oyuncaklari, bisikletler, hatta arabalar vb vb vb...

Yapamiyoruz cünkü paylasarak kullanma kültürünü kaybediyoruz. Organizasyonel beceri gerektiriyor, üseniyoruz. Insanlarla daha yakindan kontaga girmeyi gerektiriyor, istemiyoruz. Hijyen takintiliyiz. "Baskasinin kullandigi camasir makinesini kullanmam", "Ama hemen simdi lazim oluverdi bisiklet/mikser/matkap, önceden bilip reserve edemezdim ya, en iyisi elimin altinda duruversin hep bi tane...", "Aman bizim oglan sevdi mi cok sever oyuncagini, iade tarihi de geldi falan dinlemez, geri verince kiyameti koparir, oyuncak kiralama da neymis" vb vb gibi düsünceler. Üreticiler de islerine geldigi icin reklamlarla falan bireyselligimizi, essizligimizi, tekligimizi vurgulayip, körükleyip duruyor. "
 
Kulaga cok radikal geliyor, biliyorum. 50 yil öncesine dek böyle yasadigimiz halde üstelik. Disarida bu konuda kafa yoran akademisyenler ve okunacak tonlarca materyal var. Üzerinde düsünmeye ve güzellesmeye deger...

Cuma, Nisan 15, 2011

Az ve öz yazabilmek

If you can’t write your idea on the back of my calling card, you don’t have a clear idea.’
~David Belasco


Özlü sözü Zen Habits'den caldim. O kendisine gelen e-maillerden sikayetci. Benim sikayetim yok. Benim derdim kendimle ve özellikle bir kilometre uzunlugundaki cümlelerimle.

Kendimi hep uyariyorum. "Cok uzun yaziyorsun, e-maillerin bazen roman uzunlugunda, yorumlarin bazen yazinin kendisini geciyor, vb, vb" Surada da demistim; Sorun tam olarak yazinin uzunlugu da degil, kurgulanisi, tasarlanisi daha cok.
Sirf bu yüzden blogun kapisina kilit vurup Twitter'a mi tasinsam?
Her durumda benim icin  az ve öz yazmak iyi bir alistirma olabilir. Bir projem vardi. Bütün günü sadece 3 cümlede özetleyecegim bir blog acmak. Günün en anlamli, önemli detayini bulmama da yardimci olacakti. Cok dallanip budaklanmamak icin yapmadim. Ama burada zaman zaman deneyebilirim bunu.

Var misiniz bu yazinin yorumlarinda kendi dününüzü sadece 3 cümleyle özetlemeye?
Benimki:
"Sabah yürüyerek kütüphaneye giderken nehir kenarindaki sakinlik cok hosuma gitti.
Dönüste zihin acici, heyecan verici bir e-mail yazismasi yaptim.
Ögleden sonra nihayet gelir vergisi bildirimi okyanusuna attim kendimi." 

Salı, Ocak 11, 2011

Zeitgeist (The Film)

Zeitgeist'i seyrettim. Asliberry sagolsun, bana bir yazisiyla uzun zamandir adini duydugum bu filmin internet video sitelerinden izlenebilecegini hatirlatti. Ben onun verdigi linkteki Türkce altyazili videoyu bir türlü calistiramadim. Ama degisik sitelerde Ingilizce ve Almanca versiyonlarini buldum. Resmi internet sitesinden de izlenebiliyor.

Almancasi burada. Hakkinda Almanca Wikipedia'daki elestiriler de burada okunabilir.
Ingilizce'si resmi sitesinden ya da Youtube'daki su seriden izlenebilir:
 1 - 2 - 3 -  4 - 5 - 6- 7- 8 - 9 - 10 - 11 - 12

Ingilizce Wikipedia'da film hakkindaki bilgi ve elestiriler de burada.

Filmin devami da var ama onu izlemeye zamanim olmadi.

Görüldügü üzere filmin özellikle birinci bölümündeki bilgilerin yeni olmadigina, bilinen tarihi gerceklerle örtüsmedigine, güvenilir kaynaklardan olmadigina, duygusal ve abartili bir yaklasimla ve carpitilarak sunulduguna dair elestiriler var. Filmi iki dilde de dikkatle izledigim halde, kisisel olarak birinci bölümle diger bölümler arasindaki mantikli baglantiyi kuramadim. Bilinen Hristiyan (ve semavi dinler) tarihinin dogru ya da yanlis olmasi; Isa'nin gercekten yasamis olmasi ya da olmamasi ; bugün kisisel cikarlarinin her sart altinda korunmasi icin her seyi yapan bir elit grubun varligini ya da yoklugunu, 9/11 olaylarinin kurgu olup olmamasini ve diger iddialari ne acidan etkiliyor? Dinin her zaman ve her cografyada bireylerin ya da kücük gruplarin cikarlarina alet edildigi asikar ama filmin birinci bölümü - en azindan benim göremedigim bir baglantiyla- bundan daha fazlasini söylüyor gibi.

Filmdeki iddialarin dogru ya da yanlisligi hakkinda bir sey söyleyecek durumda degilim. Rahatsiz edici oldugu bir gercek. Rahatsiz edici olusu dogru olusundan da kaynaklanmiyor. Belki kismen, belki de tamamen yanlistir. Carpitilmistir belki ya da abartilmistir. Mesele bu degil. Bilginin bu kadar karmasik, erisilmesi kolay görünse de zor oldugu; tüm gerceklerin, yargilarin birbirine karistigi; tozun dumana karistigi; sokaktaki sade insanin hicbir kuruma, kisiye, otoriteye  güven duyamayacagi ve bu türden bir film izlediginde kime (resmi aciklamaya mi, komplo teorilerine mi?) inanacagini bilemedigi bir dünyada yasamak hic de hos degil.  Rahatsiz edici, toptan rahatsiz edici...

Yeri gelmisken Thoreau'un Sivil Itaatsizlik'ini önereyim. Özellikle "Sezar'in hakki Sezar'a" kismini... Kisisel cikarlari icin herseyi göze alan, tüm prensipleri yakip yikan ve erdemsiz davranan perde arkasi gücleri ariyorsak belki de gidip aynaya bir bakmaliyiz. Bazen bireylerin birbirinden bagimsiz ama kollektif davranislari, toplamda  gizli, kücük ve elit bir gruptan daha fazlasini basarir... Iyi ya da kötü yönde...

Cuma, Kasım 12, 2010

The Story of Stuff - Türkce

Hah, nihayet! Birisi baskalarindan beklemektense, insiyatifi ele almis ve The Story of Stuff'i Türkce'ye cevirmis. Üstelik ta bu yilin basindan beri  de YouTube'da yayinlaniyormus. Ben yeni farkettim. Ister Ingilizce bilin, ister bilmeyin... Ister daha önce görmüs olun, ister olmayin... Mutlaka seyredin, seyrettirin:

Bölüm 1:




Bölüm 2:




Bölüm 3:



Pazartesi, Eylül 20, 2010

Cep telefonu

Eylül 2003'te büyük bir memnuniyetle veda etmistim cep telefonuna. Bu yilin Eylül'ünde cep telefonsuz gecirilmis 7. seref yilimi kutlayacaktim.
Su asagidaki türden cümleler kurmama gerek olmayan 7 koca yil!
"Eyvah, Sarj etmeyi unuttum yine...",
"Bak, kansere yol actigina dair bir bilimsel makale daha yayinlanmis surada"
"Aaa, birisi aramis bu arada, dur su durakta inince bakayim, kimmis",
"Püfff, nereye koymustum su telefonu? Bir kez de cantama elimi attigimda ilk cikan sey telefon olsa. Tamam, tamam, aciyorum iste!",
"Ya, özür dilerim, gercekten sarj bitmisti. Neden acmamazlik edeyim? Alinganlik ediyorsun bence. Evet, mesaj da birakmsissin ama ben mesajlara bakmaya vakit de bulamadim"
"Neeee! Unutmus muyum faturayi ödemeyi? Yine ceza binecek üstüne desene. Zaten bu ay dogru dürüst kullanmamistim bile. Sabit ücret ödüyorum bosu bosuna, baska bir sey degil..."
"Unutmamaliyim, unutmamaliyim, unutmamaliyim, salona girerken, en gec film baslamadan kapatmayi unutmamaliyim su aleti..."
"Aksam beni aradiniz demek, bir sorun mu vardi? Ulasamadiniz ha? Dogru, ben sinemadaydim o sira, (ic ses: Gidemez miyim yani?), film mi? iyiydi, fena degildi."

Film fena degildi. Cep telefonsuzluk ise ha-ri-ka!

Sincabin sık sık ateslenmesi beni düsündürdügü ve ögretmenlerini epey endiselendirdigi icin ("Ya anaokulunda ateslenirse, hele hele doga gezilerine ciktigimizda? Ne yapariz o zaman? Sizin bir sekilde ulasilabilir olmaniz gerek") careyi bir cep telefonu edinmekte buldum. Sadece ve sadece anaokulu tarafindan her an erisilebilir olmak icin. Özellikle sabit ücretsiz, "kullandikca öde" tarzinda bir tarife tercih ettim. Faturayla ya da kontür almakla falan ugrasacak vaktim yok, unutmaya egilimim var öyle seyleri, kullandigim kadarini otomatik bankadaki hesabimdan cekiniz buyurdum. Telefonu da olabilecek en basit modelden sectim. Ayni günlerde "Artik piyasada fotograf makinesiz cep telefonu kalmadi" diye yazan bir arkadasima, "Varmis, beni gelip buldu" dedim. Servis saglayicim telefon defteri kismini otomatik olarak doldurdu hemen ilk gün. Müsteri hizmetlerinden, Dating hizmetlerine dek bir dolu seye ihtiyacim olabilecegine hükmetmis kendince. Hepsini sildim. Anaokulunun, esimin ve cocuk doktorunun numaralarini girdim telefon defterine sadece. Cantamda telefon icin ayirdigim bir kösem var. Her seferinde oraya koyuyorum, caldiginda cevrediklerin tuhaf bakislari altinda cantayi desmek gerekmiyor artik. Simdiye dek anaokulu disinda kimseye de vermedim denebilir numarami. Istemeyin, israr etmeyin, vermem!

Sadece iki üc günde bir "Sarji bitmek üzere midir? Ya anaokulundan ararlar da bulamazlarsa?" diye bir huzursuzluk sariyor icimi. Evdeki tüm elektronik cihazlara merakli sincaptan gizli sakli sarj edecegim diye ugrasiyorum. Bir de SAR degeri diye bir sey cikmis, ben cep telefonu kullanirken yoktu, yeni ögrendim. Yeni telefonumun SAR degerine bakmaya korkuyorum, yüksek cikar da canim sıkılır diye.

Bir de, bir de, Walden'da asagidaki satirlari okudum gecen aksam. Gayet uygun düstügünü farkettim bu yazinin altina:

"Büyük karda ön bahce kapisina giden yol kapanmiyor, cünkü kapi yok, ön bahce kapisi yok, uygar dünyaya cikan bir yol da yok!"

Salı, Eylül 07, 2010

Kahve fincana yakisir...

Life Less Plastic'te,  Starbucks'da kahvesini kullan-at bardaklar yerine kendi kupasiyla alanlara indirim yapildigini okudum. Surada da yaziyor. Sanirim kastedilen kapakli, termo, yolda giderken icmek icin kullanilan su yeni nesil kupalar. Tam isimlerini bilmiyorum. Yine de bir seydir. Elimde evde her daim kahve ictigim fincanla gitseydim ayni indirimden faydalanir miydim, merak ettim :)

Acikcasi Starbucks'a hic gitmem. Benim pek benimsemedigim bir yasam anlayisinin simgesidir kendisi. Ama zaten gidenlerin bu uygulamadan haberi olmali derim.

Master yaptigim üniversitenin kantininde de cay-kahve icin iki secenek sunuluyordu. Ya kullan-at bardakta, ya da baslangicta biraz fazla ödemek sartiyla fincanda. Kahvenizi ictikten sonra fincani geri götürdügünüzde fazladan ödediginiz miktar da iade ediliyordu ;)

Daha önce calistigim bir isyerinin kafesinde ise, calisanlarin talebi üzerine cay, kullan-at bardaklar yerine cam bardakta ikram edilmeye baslamisti. Sürekli kirilip, fazla maliyet yaratmasina ragmen...

Örnekler cogaltilabilir ve cogalmalidir da. Cünkü toplamda etkileri cok büyük...