"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




basit yaşam (simple living) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basit yaşam (simple living) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 17, 2012

Zamanim varsa evdeki plastik posetleri ben de böyle katlarim:
"football fold" a grocery bag

Bazen bunlari katlamakla ugrasmak deli isi gibi gelir,
bazen tam tersine meditasyon gibi...
Bazen böyle cok daha az yer kaplamalari ve düzenli durmalari dogru gibi gelir,
bazen "iyi de neden bu kadar cok plastik poset var ki zaten evde?" derim.

Sadelesmenin nadiren siyah ve beyaz renkte olabilecegini,  cogunlukla  (degisik evlerde ve degisik zamanlarda) grinin cesitli tonlarinda dolastigini anlatir bir örnektir benim icin.

Hem blog sahibi de üsenmemis fotograflamis tek tek nasil yapildigini. Belki isine yarar.
Hatta oldu olacak, tek basina nevresim degistirmenin eziyet olduguna inananlardansan haber ver, bir ara fotografsiz da olsa onu da anlatayim.

Bazen hayat sadece "sade" anlaminda degil, "kolay" anlaminda da basit :)

Pazartesi, Ağustos 06, 2012

Bu ailenin sadelesme macerasi sanirim yeni basladi. Ilginc bir sekilde ben de ilk günlerden takibe basladim bir arkadasim sayesinde.

Sahi senin kac bıçağın var mutfakta? Yemek bıçaklarını saymazsak? (Dilersen onları da say tabii...)

Cuma, Haziran 01, 2012

Öyle olmasi gerektigi icin

Scobel'in dün aksamki konusu "Einfaches Leben" (Basit Yasam) di. Aksamlari yemekten sonra uyuyana kadar sincaba araliksiz kitap okudugum icin programi bastan sonra izlemek sansim olmadi.Sadece kulak kabartabildim. Neyse ki Scobel programlarinin tamamini yayinin ardindan internet üzerinden paylasiyor da, bugün sakince ve dikkatle tekrar izleyebildim. Almanca bilen ve ilgilenenler icin yayinin tamami su linkte.

Programi izlemek bana bir kez daha basit yasamin (simple living) birbirinden ne kadar farkli cikis noktalari, motivasyonlari ve yorumlanis sekilleri oldugunu gösterdi.

Programin konuklarindan biri performans takintili calisma yasamina karsilik yasamdan zevk alarak calisma vb. konularda kitaplar yazan biriydi. Belki de onun etkisiyle, tam bilemiyorum, konusma cok fazlasiyla Genuss ve geniessen sözcükleri üzerinde döndü. Genuss "zevk" demek, geniessen "zevk almak , tat almak"... Kendi yolculugumda bu sözcügü ne kadar az kullandigimi farkettim sasirarak.Gecenlerde biri bana basit yasama ilk baslarken motivasyonumun ne oldugunu sormustu da, ona "motivasyon degil de, bir ihtiyac duyuyordum" diye yanit vermistim.  Yasamdan tat almak? Hayir, aklima gelmemisti.Yasamda bir tatsizlik oldugunun farkindaydim ama "kendime yasamdan daha cok tat almami saglayacak yeni bir yol cizmeliyim" dememistim dogrusu. Dogru, Thoreau cok alintilanan ve benim de cok sevdigim ünlü paragrafinda "...yaşamın tüm özünü emmek istiyordum" der. Fakat onun kastettigi de baska ve cok daha derin bir sey.

Bu sabah sincabi anaokuluna biraktiktan sonra, her zamanki gibi patikali yoldan yürüyerek alisverise gittim. Yolda acmis mürver cicekleri gördüm. Durup kokladim. Akcaagaclarin yeni yeni büyüyen kanatli tohumlarini, ihlamur agaclarini, dün yagan yagmurun altinda yikanmis, tertemiz büyüyen bir sürü seyi gördüm. Yolun pek cok kisminda kara tavuklar ve serceler sarkilariyla eslik etti bana. Marketin manav kismina taze gelmis sebzeler arasinda kendimi kaybettim. Yanimdan kohlrabilerin (alabas) yapraklarini koparip yumrulari sepetlerine atarak hizla gecip gidenler vardi. Ben hem yapraklari hem de yumrusuyla kullanabilecegim ideal bir kohlrabi secebilmek icin oracikta dikilip durdum :) Bütün bunlari yaparken icimdeki duygunun "himm, evet, yasam ne kadar da zevkli" disinda bir sey oldugunu düsünüyorum. Keza iki koca torbayi yüklenmis, ayni yoldan hoflaya puflaya geri dönerken de tat almiyordum, eminim :))

Öte yandan konusmanin bir diger cok kullanilmis sözcügü olan askese (çilecilik) ile de kendi deneyimim arasinda bir bag kuramiyorum. Sahip olduklarindan vazgecmek, teknolojiyi reddetmek ya da sevmemek, bedenini calistirmak, kalabaliklardan uzaklasmak, inzivaya cekilmek... Bunlar basit yasamaktan bahis acilinca baglanti kurulan ya da  cagrisim yapan kavramlar. Iyi de insan bir metropolde yasarken, bir plazada acik ofiste calisir ve 8-18 arasi bir masabasi isi yaparken de basit yasayamaz mi? Bence yasayabilir. Önemli olan o yasamin nasil sekillendirildigidir. Basit yasamak icin ille de kirsalda bir arazi edinip büyük sehirden göcmek ve modern yasamin tüm nimetlerinden vazgecmek gerekmiyor. Konuklardan biri "camasir makinemden vazgecmek istemiyorum" diyor. Dogru, istemiyorsa vazgecmesi gerekmiyor da zaten. Ben de vazgecmis degilim.

"Basit yasamin arkasinda bir illüzyon mu var?"
Tartisilan konulardan biri de buydu. Örnegin "Urban Gardening"'de (Sehir Bahcivanligi) bir saksi icinde iki üc marul yetistirmenin ve böylece kendini dogaya, dogayi da sehre yakinlastirmis hissetmenin bir yanilgi oldugunu savundu Scobel. Hakli oldugu yönler var. Disarida müthis bir kaynak tüketimi devam edip giderken , saksida yetisen üc marulla teselli bulmak yaniltici olacaktir. Fakat su da var. Insan dogasi geregi bir marulun nasil büyüdügünü izlemeye ihtiyac duyuyor. Ve bir marulun büyümesini izlerken büyüyor. Urban Gardening'in görünenden daha büyük etkileri var.   

" 'Hafta ici masabasi isinde deli gibi calisan, haftasonu kirsaldaki arazisine gidip biraz toprakla ilgilenen ve cok dogal, cok sade yasiyoruz, ne güzel , ne güzel' diyenlere karsilik bahce isleri ve tarim gelismemis ülkelerde bedeni tüketen, cok agir bir istir. Bunu da unutmamak gerek" denildi bir de. Basit yasamin romantiklestirilmesi riskinden bahsedilirken anildi bu örnek. Bazen kendi yazdiklarimdan benzer tatlar almanin mümkün oldugunu hissediyorum ben de. Bir marula uzun güzellemeler yazabilirim örnegin :) Fakat bir marul, bir maruldur. Karnimi doyurmam gerekiyorsa yer, gecerim. Bir marul tarlasinda saatler boyunca araliksiz calismanin romantik hicbir yani olamayacaginin da farkindayim. Fakat iste burada basladigimiz yere dönüzoruz yine. Dikilip yapraklariyla birlikte satin alip yiyebilecegim bir kohlrabi  secmeye calistigim yere. Marketin sebze reyonuna...

Iste o zaman neden basit yasamak istedigimi daha iyi anliyorum.
Yasamdan zevk almak icin degil,
Çileci oldugum icin degil,
Beni oyalasın ve kendimi iyi hissettirsin diye degil.
Romantik oldugum ve basit yasamakta bir romantizm gördügüm icin degil,
Toplumla basa cikamayip bireyselligin tadini cikarmak istedigim icin degil,
Kendi basina buyrukluktan haz alan egoist oldugum icin degil.

Sadece
Öyle olmasi gerektigi icin.

Simdi mutfakta biraz calismaliyim. Sebze reyonunda kendimi kaybettim derken abartmiyordum. Pancar, kohlrabi ve iki cesit turp aldim. Hepsini de yaprakli aldim. Gidip tek tek onlari ayiklayacagim. Ayiklarken de insan doğası, denge, uyum (harmoni) ve gönüllülük üzerine düsünecegim biraz. Bunlar bana basit yasamanin ve bu yazinin anahtar sözcükleri gibi geliyor.

Çarşamba, Mayıs 30, 2012

Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde...



Yillar önce sadelik üzerine fikir paylasanlarin bir araya geldigi bir ortamda ortaya atmistim bu soruyu: "Bir cam kavanozla neler yapilabilir? Bir recel kavanozu örnegin. Atmak yerine baska neler yapabiliriz onunla?"

Cam cok özel bir malzeme oldugu icin ilgimi cekiyordu. Hem dogal, hem yüzde yüz geri dönüsümlü, hem cok yönlü. Dikkatli kullanildiginda insan torunlarina bile miras birakabilir. Ilginc yanitlar gelmisti o zamanlar.  Tabii cam bir kavanozun sadeligin asil amaci yaninda kücük ve önemsiz bir detay oldugunu düsünenler de vardi. Kisisel sadelesmeye, ruhunu asiriliklardan temizlemeye, hirstan arinmaya, daha hosgörülü ve anlayisli olmaya önem veren degerli insanlardi. Paylasiyordum bu görüslerini. Fakat cam kavanozlar ve arkasi tekrar kullanilabilecek aylik satis raporlari üzerinde de düsünmeden duramiyordum. Biz, hepimiz sadelesmeliydik, dogru. Iceride bir yerde... Ama dünyanin bizim sadelesmemizi bekleyecek zamani yoktu. Icimize giden yol uzun ve cetrefilli bir yoldur. Engebeleri, cukurlari, yanlis yerlere cikaran patikalari coktur. Bu arada evlerimizin kapisindan girip cikan plastik kaplarin durumu ne olacakti örnegin? Iste bu yüzden cam kavanozlara önem veriyordum. Ve iste bu yüzden blogu ilk tasarlarken adini "Sade Bir Yaşam" degil, "Basit Bir Yaşam" koydum. Basit, gündelik detaylardan bahsetmeye öncelik verdim. Ruhumun ve cam kavanozlarin bir yerlerde ayni ana yola cikacaklarini tahmin ediyordum. Öyle de oldu zaten.

Sana "bir ara sorarim ben de sorularimi" demistim ya. Bu onlardan biri örnegin. Sinava ceken ögretmen gibi degil, meraki hic bitmeyen ögrenci gibiyim sorumda; bunu bil. Sence su yukaridaki kavanozdan (ki yanindaki kibrit kutusunun da gösterdigi gibi orta boylu, en fazla 400 ml alabilen bir kavanozdur) neler yapilabilir? Nerelerde nasil kullanilabilir? Lütfen aklina gelen her fikri birbirine benzese ve cok basit oldugunu düsünsen dahi yaz. Tam da yeri cünkü :) Ve ben en kücük detaydan ilhamlar alan biriyim. Disarida bir sürü öyle insan oldugundan da eminim.

Güncelleme:
30. Haziran günü mektupla gelen yanitlar :)
  • ben hep kullaniyorum bu gibi siseleri. ozellikle disari cikarken benim kuzuyla:)
    icine yemis, meyva, yogurt koyuyorum.
    ozellikle yemis...nasil herkes yanina cikolata, kek alir cocugu icin ben ne zaman disarida "mama" dese hemen bu kavanozu "cekiyorum" :)
    cok seviyorum/seviyoruz bu boyutu.
    bir de son zamanlarda tohum biriktirmeye basladim yeniden. onlari da koyabilirim. sonra biriktikce tohumlar dogaya firlatiyoruz...aklima ilk bunlar geldi:)

  • Evrencim, yorum yazmak istedim ama fotograf ekleyemeyecegim icin mail atmaya karar verdim. Ben dolabı actıgımda gordugum bu manzarayi cok seviyorum. Sırasıyla adacayi, cubuk tarcin, papatya ve defne yapraklari var benimkilerde. Ihlamurum cok oldugu icin böyle kucuk kavanoza sigmamisti yoksa onu da yanlarına ekleyecektim. Bitki cayi yaparken boyle gorerek secmek guzel oluyor. Diger fikirler de super, bence renkli kagit veya pecete yapistirip renkli mumluklar da yapilabilir. Ama favorim bu acikcasi. (Selen)

Perşembe, Ocak 05, 2012

Zaz, kurabiyeler ve büyüme sonrasi ekonomisi

Ekonomiyle ilgili yazinca ben, bazen sıkılıyorsun sen, biliyorum. Zaz onun icin. Kurabiyeler ise Prof. Paech'den daha fotojenik ;) Müzik ve kurabiyeler bittiginde, yazinin sonundaki listeye sen de bir seyler eklemeyi unutma.

Photo by Zanthia
Prof. Niko Paech'e ilk kez bir dükkanin advertorial dergisinde rastladim. Aylardan Aralik'ti ve Prof. Paech Noel kurabiyeleriyle, yilbasi armagani önerilerinin arasinda sıkışmıştı. Yine de gözümden kacmadi :) Biyografisine bakilirsa Oldenburg Üniversitesi'nde Üretim ve Cevre Kürsüsünde calisan bir akademiysen. Arastirma konulari cevre ekonomisi ve sürdürülebilirlik arastirmalari. Almanca "Postwachstumökonomie" kavraminin sahibiymis. "Post-growth economy" ya da "Büyüme sonrasi ekonomisi" diye cevrilebilir. Kendini bir "Prosument" olarak tanimliyormus (Ingilizce prosumer sözcügünün Almanca karsiligi). Bisikletini ve bilgisayarini kendisi tamir ediyor, bit pazarindan (da) giyiniyormus.

Ilginc seyler anlatiyor; özet diyemeyecegim kadar cok kismini alintiliyorum:

Bir "büyüme sonrasi ekonomisi"nde GSYH (GDP yani) büyümez. GSYH'deki her artis ekolojik zararlara yol acar. Ekoloji üzerindeki yükümüzü azaltmak istiyorsak, ekonomi büyümemelidir. Bir sonraki adimda kücülmeden dahi söz edilebilir.

Önümüzdeki yillarda ekonomi ve politika cevreleri su an icinde bulunduklari egilimleri korur, insanlar bugünün tüketim ve hareketlilik odakli yasam tarzini devam ettirirlerse, bir büyüme sonrasi ekonomisinde yasamamiz kacinilmazdir. Önemli olan bunun ne türlü olacagidir: "by design or by disaster" (önceden tasarlanarak mi? yoksa bir felaket sonucunda mecbur kalarak mi?) Cünkü bugünkü refah seviyemizin temelleri yikiliyor: bkz. Peak Oil, Peak Soil, Peak Everything. Her ne kadar aksini savunanlar da olsa, ekonominin temel kaynaklarinin tükenmekte oldugu artik tartisilmayan bir gercektir. Talep ile arz arasindaki fark gittikce aciliyor.

Her ürün ve her tüketim etkinligi bir üretim zincirinin sonucudur. Bu zincir boyunca kullanilan bütün hammadeler üstüste eklenip bakildiginda görülür ki, hersey fosil yakitlar ile az bulunur hammadelere dayaniyor.  Kaynak krizinin üzerine eklenen subvansiyon ve borclanma politikalari, ölcüsüz yasam tarzimizi daha da körüklüyor.

Petrol, endüstri ve paradan bagimsiz olarak deger ve anlam yaratan etkinliklerle yasamayi ögrenmeliyiz.

Ekonominin %50 oraninda kücüldügünü varsayalim. Bu isgücü ihtiyacinda da %50 azalma demektir. Bunu dengeli bir sekilde nüfusa dagittigimizda, herkes haftada ortalama 20 saat calisir. Bugünkü duruma oranla 20 saat bos zamanimiz olur. Bu 20 saati yukarida sözü gecen deger ve anlam katan etkinliklerle (en önemlisi kendi yiyecegini üretmek gibi) gecirebiliriz. Su anda barinak, giyinme ve tüketim mallarinda bir fazlalik sözkonusu. Esyalarimizi kendimiz onarmayi, degerlendirmeyi ögrenebiliriz. Eger sahip olduklarimizi kisisel caba ve girisimlerimizle simdikinden iki kat daha uzun süre kullanabilirsek; bu,  su ankinin yarisi kadar üretimin yeterli olacagi anlamina gelir. O zaman endüstri ürünleri sadece onaramadigimiz esyalarin tasarruflu sekilde yeniden tedarik edilmesi demek olacaktir.

Ortak bahceler, balkon ya da hobi bahceleri gida tedariki icin sehirlerdeki potansiyeli kullanmamiza olanak tanir. Bu türlüsünden sehir ekolojisi, iklim ve su kaynaklari da yararlanmis olur. Kalan kisim yöredeki tarim etkinliklerinden saglanir. Sosyal yasamda el becerisiyle yapilan isler, takas, ortak kullanim vb. etkinlikleri yayginlastirmaliyiz.

Evet, gelecek zor gözüküyor. Ama görünürde baska bir alternatif de yok.


Niko Paech'in büyüme sonrasi ekonomisiyle ilgili baska kaynaklar:
Adi büyüme sonrasi ekonomi, büyüme olmadan refah, kücülme (degrowth), vb, her ne olursa olsun bu yeni yasam tarzinin parametreleri aslinda hic duyulmadik, bilinmedik seyler degil. Aslinda yasamimizda hep olmus ve olmakta olan seyler. Farkindaligimizi arttirmamiz ve bilincle yasamimizda daha cok yer acmamiz gereken seyler. Teoride en olmaz, en absürd görünenlerin bile uygulamada en az bir örnegi var. Bildigim, duydugum örneklerini sayiyorum:
  • Parasiz, sadece takasa dayali bir yasam sürme örnegi olarak Heidemarie Schwermer ve Mark Boyle
  • Bir ortak kullanim ve esyalarini kendi onarma, gelistirme örnegi olarak North Portland Tool Library
  • Üretici destekli bir "ömrünü uzat, yapabiliyorsan onar, gercekten gerekliyse yenisini al" örnegi olarak Patagonia's Common Threads Initiative
  • Zaman üzerinden karsilikli hizmet takasina dayanan bir zaman bankasi örnegi olarak Zumbara
  • Sehir bahceciligi  ve kentsel/yerel gida tedariginin dünyaca ünlü örnegi olarak Küba'nin kent bahceleri
  • Istanbul'da bir kent bahcesi girisimi olarak Balat Meyvehane ve Sebze Sepeti
  • Istanbul'da bir permablitz örnegi olarak Yahoo Permakültür grubundan Deniz Ucok Arman önderliginde gönüllülerin girisimi 
  • Bir sürdürülebilir yasam ve kendine yetebilirlik örnegi olarak Alman eko köyü Sieben Linden
  •  Bir "Kırsal kesimde doğa ile uyumlu ve sürdürülebilir yaşam deneyimleri geliştirme ve bunları paylaşma" örnegi olarak Ankara Günesköy Kooperatifi
  • Sürdürülebilir yasam, dogayla uyumlu tarim, ekolojiye yük olmadan gida tedarigi konularinda kisisel ama cok paylasimci örnekler olarak Meyvelitepe ve Bostancik (Mutlaka pek cok baska kisisel girisim de vardir. Bunlar benim yakindan bilip, mutlulukla izlediklerim) 
  • Bir "es, dost, akrabanin cocuklarinin giysi, kitap ve oyuncaklariyla büyüme" örnegi olarak sen, ben, o
  • Yilda ortalama iki kez düzenledikleri ikinci el cocuk esyasi pazarlariyla hem kendilerine gelir elde eden, hem de esyalarin kullanim ömrünü uzatan Alman anaokullari ve ebeveynleri.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce sokaga "alabilirsiniz" notuyla birakan ve sokakta böyle birseyler buldugunda "bir gören olursa hakkimda ne düsünür" demeden inceleyip, isine gelenleri alan Alman insani.
  • Kullanmadigi esyalari cöpe atmadan önce "yaziktir, birilerinin isine yarayabilir" diyerek el altindan ihtiyac sahibi arama aliskanligindaki Türk insani
  • Global ölcekte ama yerel olarak organize olan gruplarda esyalarin ücretsiz elden ele aktarimi örnegi olarak freecycle  
  •  Bir kitap paylasim girisimi olarak Facebook'da Gezgin Kitaplar grubu 
  • Bir karsiliksiz bilgi paylasim ve sivil inisiyatif ortami olarak bloglar
  • ...

Sen de bildigin örnekleri sayar misin?
Say ki cogalalim, say ki örnek ve güc alalim,
say ki -belki zor- ama imkansiz olmadigini anlayalim.

Pazar, Ekim 16, 2011

Ormana gittim -3-

Merhaba, cok bekletmedim, degil mi? Devam edelim.
Gölün kiyisinda sincaba yürümek isteyip istemedigini sorduk. "Yok, ben arabamla gidecegim" dedi. Yine arabasina kuruldu. Cantalari da yükledik, düstük tekrar yola.

Simdi cam agaclarinin arasindan geciyorduk. Yol kenarinda sürekli bögürtlen calilarina rastliyorduk. Her zaman meyvesi olmuyordu. Olanlarin tadina baktik, göl kenarinda tesadüfen bulup yediklerimiz kadar tatli degildi hicbiri. Ben bir taraftan bitki örtüsünü inceledim. Yeni birseyler görüp görmeyecegimi merak ediyordum. Genel olarak nehir kenarindaki ormanliktan da tanidigim bitkilerdi. Arada kayinlar, meseler, akcaagaclar, findik agaclari. Sadece bir findik agacinda bolca olgunlasmis findik gördük. Durup epeyce topladik. Ben her zamanki aliskanlikla "kuslara da birak, sincaplara da birak" deyip duruyordum esime. Sonunda "bu ormanda hicbir sincap ac kalmaz, merak etme sen" diyerek sakinlestirdi beni :)

Yürümeye devam ettik. Bazen yol ikiye ayriliyordu. Herhangi bir tabela yoktu. Icgüdümüzle hareket ediyorduk. Hatta bir yerde "dörtyol agzi" ifadesi anlamini yitirdi; tam altiya ayriliyordu yol! Dogadaysak, aile ici rol dagilimimiz binyillar öncesinin avci-toplayici toplumlarindaki gibidir. Benim üc boyutlu mekanda yol - yön bulma duygum zayiftir. Esimin ise tam tersine cok güclü. Bu yüzden bir yol agzina gelince ben durup ona bakarim, o yolu secer. Yol boyunca agaclarda, calilarda herhangi bir meyveye rastladigimizda ise, o durup bana bakar. Yenilip yenemeyecegini ben söylerim. Sadece arastirip okudugum icin degil, bitkiyi ilk kez görüyorsam bile icgüdüsel olarak bilirim.  Dolayisiyla yol altiya ayrildiginda da ben durup ona baktim. O sanki bir haritaya  bakarmis gibi anlatti. Soldaki üc yol bizi batiya evimizden uzaklara götürecekti. Sagdaki üc yoldan her biri ise öyle ya da böyle bizi eve götürecekti. Biri bizi ihlamurlu yolun götürdügü köye cikaracakti, digeri sehrin en batidaki semtlerinden birine. Oradan tramvaya binerek dönebilirdik eve. Ücüncüsü bizi ormanda biraz dolandirdiktan sonra tekrar önceki iki secenekten birine baglayacakti. Ve elbette bunlarin hepsini tahminen söylüyordu, tamamen yaniliyor da olabilirdi. Ne ormanda fazladan dolanmak, ne de  yürüyerek basladigim gezintiyi tramvayla sonuclandirmak istiyordum. Köye giden yolu sectik. Gerci yolagzinda duraksayip epey konusmustuk ama sectigimiz yola dönerken oldukca kararli, ne yaptigini bilir gibi davranmis olmaliyiz ki; bir dakika sonra arkamizdan gelen bir bisikletli, daha geride duran bisikletli grubu göstererek yolu sasirdiklarini , ormanin güney cikisini aradiklarini söyleyip yol sordu bize. Neyse ki biliyorduk, bizim geldigimiz yöndü, tarif ettik :)

Ilerledigimiz orman yine agirlikli olarak cam agaclarindan olussa da, basta mese agaclari olmak üzere diger agaclar da  vardi. Aslinda cam agaci derken igne yapraklilari kastediyorum. Ben igne yapraklilar konusunda oldukca zayifimdir, "agaclar" dersinin calismayi hep ihmal ettigim ünitesidir o. Bildigim tek sey, bazi igne yapraklilarin kozalaklari dalda dik durur, bazilari ise asagi sarkar. Gezimiz boyunca her ikisine de rastladik. Yolda bir ara sadece kitaplardan tanidigim bir mese yapragina rastladim. Basimi kaldirip düstügü agaci aradim ve Quercus rubra (Kırmızı Meşe) ile resmen tanisip elini sıktım. Biliyorum, bu türden bir yazinin arasina Latince isimler sıkıştırmak biraz elektrikli testereyle ormana dalmaya benziyor. Fakat kötü bir bellegim var ve bitkilerin Latince adlarini sirf bu yüzden yazdiklarimin orasina burasina yerlestirmek aliskanligindayim. Hoslanmazsan görmezden gel, olur mu? :) Yolda buldugum kirmizi mese yapragini ise yanima aldim. Onunla ne mi yapacagim? Pek cok sey yapilabilir, ama her seyden cok sincapla resim yaparken kullanmak niyetindeyim. Bunun da bir hikayesi var. Hikayenin icinde de ekmekcide calisan hos sohbet bir  kadin var. Daha sonra anlatayim.

Yapragi alip yolumuza devam ettik. Orman gittikce tipik bir masal ormanina dönüsüyordu. Sanki hemen su kösedeki agacin arkasindan Kirmizi Baslikli Kiz cikacak, ya da su ince patikadan Hänsel ve Gretel cikagelecekti. Belki önlerinde babalari olacakti. Hänsel cebinden cikardigi bir seyleri yere atip duruyor olacakti. Biz babasiyla konusurken, Hänsel'in yere attiklarini görmezden gelecektik. Ben bir an göz göze gelince, Gretel'i kas göz isaretiyle duvarlari pastadan kulübe hakkinda uyarmaya calisacaktim.

Yolun saginda solunda artik hemen hemen hic bögürtlen calisi kalmamisti. Buna karsilik sehirden ve nehir kenarindan cok, resimli masal kitaplarindan bildigim üc yaprakli bir yonca her yeri kaplamisti.  Daha sonra tam adini bulmak icin biraz arastirdim ama bulamadim. "Ben olsam adini 'orman yoncasi' koyardim" diyerek, "waldklee" diye aratinca, aradigim sevimli yoncalara kavustum: Oxalis acetosella. Kesin teshis icin baharda gidip beyaz ciceklerine bir bakmam gerek. Ormanin tüm zemini simdi orman yoncasi ve yosunla kapliydi. Anlasilan o ki, yere ne düsse (agac dallari, cali cirpi, yaprak) bir süre sonra üzeri yosun ve yoncayla kaplaniyordu.

Gecen gün bir yerde okudum, diyordu ki,  insan akli planlamayi, organize etmeyi, siniflandirip düzene sokmayi ve iste bu yüzden bahceleri ve parklari sever. Cünkü onlar aklin eseridir, organik kurallara uyarak büyümemistir. Insan eli degmemis bir ormanda ise, insan akli sadece düzensizlik ve kaos görür. Ormanda, yasayan ve ölü bile birbirinden ayirt edilemez. Hepsi birbirinin üzerine yigilmistir, birbirinin üzerinde yükselmekte, ölü unsurlardan tekrar yasam dogmaktadir. Insan akli ormandan ve onda gördügü karmasadan hoslanmaz. Ne zaman aklini susturup ormana sessizce ve yüreginle bakarsan, ondan yükselen harmoniyi, aklin algilayamadigi yüksek düzeni, güzelligi görürsün.

Bunu ormandan döndükten sonraki günlerde okudum. Okur okumaz da ne demek istedigini anladim. Bir ucta aklin "bahcivanlik" ettigi Ingiliz bahceleri, diger ucu biliyorsun zaten. Okur okumaz bir de neyi animsadim biliyor musun? Hani birlikte seyrettigimiz sarkaclar üzerine bir film vardi ya. Bir el, bir düzine sarkaci bir anda boslukta sallanmaya birakiyordu. Her biri hos bir uyumla, senkronize bir sekilde gidip gelmeye basliyordu. Seyrettigimiz sey bir dans gibiydi ve gözlerimizi oksuyordu. Sonra hic beklemedigimiz bir anda ortalik karisiyordu. Sarkaclarin dünyasinda kaos hüküm sürmeye basliyordu. Hepsi kendi basina, anlamsiz, tutarsiz, zevksiz sallanip duruyor gibiydi. "Hoppala, bu da nereden cikti simdi, ne güzel dansediyorlardi? " derken biz ve gördügümüzden gayet rahatsizken gözlerimiz, yine hic beklenmedik bir anda, sanki sihirli bir sopa degmis gibi, sarkaclar yeniden bir düzen tutturuyordu. Gözlerimize ilac gibi gelen dans, gittigi yerden, yokluktan cikip gelmis gibi yeniden basliyordu. Filmi seyrettigim zaman "belki de yasamlarimizda karmasa, tutarsizlik ve tatsizlik hüküm sürdügünde de olan budur" diye düsünmüstüm. Isler sarpa sardiginda hep sarkaclari animsamayi dilemistim. Ormanda hüküm süren ama aklin algilayamayacagi düzeni de okuyunca birden akmaya basladi düsünceler: Belki de karmasa denen sey o kadar da kötü degildi. En azindan geciciydi. Ayrica daha yüksek bir düzlemde , algilayamadigimiz bir düzenin perspektifinden baktigimizda basbayagi uyumdu, anlasilirdi, güzeldi, gayet de basitti. Belki dünya da batmayacakti. Bilim adamlarinin hesaba katmayi unuttugu bir parametre sayesinde CO2 salinimi hicbir zaman o tehlikeli, geri dönülmez seviyeye ulasmayacakti. Ya da ulasacakti belki ama yine bilim adamlarinin ihmal ettigi bir faktör sayesinde onun ötesinde, hic düsünmedigimiz, anlamli ve icinde yasanilabilir bir denge kuracakti. Belki bosuna endiselenmistik, GDO'lu  bitkiler bir süre sonra kendi kendilerini yok eden bir denge noktasina varacaklardi. Belki sincabin bedeninde, giydigi tisörtlerin, oynadigi oyuncaklarin, yedigi cikolatalarin icerdigi kimyasallari zerre kadar sallamayan,  onu daima koruyacak,  sadece inanilmayi ve aciga cikarilmayi bekleyen,  güzel, saglikli, güclü bir sey vardi. Aklimin felaketleri ve "bidi bidi"lanmayi seven büyük tarafi gayet yanildigimi söyledi bana. Ama unutmadim düsündüklerimi ve aklimin mini mini bir kösesine yazdim onlari. Iste ben böylece karmasayla da baristim :)

Ormana dönelim yine. Orada bir kac kez tüm aileyi sessizlige davet ettiysem, bu yukarida anlattiklarimi o anda bildigimden degildi, icgüdüseldi. Sincabin arabasinin tekerlekleri hizla kuru yapraklarin üzerinde dönüyordu. Ben etrafa bakiyordum. Meselere, kayinlara, camlara, yoncalara, yosunlara, mantarlara, ormanin bin türlü canlisina bakiyordum. Bir seyleri kaciriyor gibiydim. Bu yüzden bir kac kez durmamizi ve sessizce sessizligi dinlememizi teklif etmistim. Arabanin tekerlekleri susunca, ormanda ne büyük bir gürültüye neden oldugumuzu farketmistik. Sessizlik öylesine derin, öylesine yogun, öylesine güzeldi. Ormanda hareket halinde olmak ve ormanda sessizce durmak birbirinden tamamen farkli iki deneyimdi. Bütün gün ormanda yürüyebilir, ya da belli bir yerinde bütün gün sessizce dikilebilirdik. Gün sonunda kimse ikisinin ayni  orman oldugunu iddia edemezdi.

Fakat biz o gün durmaktan cok yürümeyi, mümkünse hizlica yürümeyi tercih ettik. Sincabin o günkü ikinci atesinin fazla uzaginda olmadigimizi biliyorduk cünkü. Bir süre sonra sol tarafimizda orman acilmaya, sagimizda da ormanla aramiza otsu bitkiler girmeye basladi. Adini bilmedigim iki bitkiyi ormandan ödünc alip Walden'a emanet ettim. Arada tabelalar gördük. Dogru yoldaydik. Mese palamutlari ve yapraklariyla dolu bir orman yolundan köydeki ilk evlere, aklin bahcivanlik ettigi, düzenli cekmecelere benzeyen bahcelere ulastik.

Banka, otobüs duragi ve dondurmaci gibi medeniyetin vazgecilmezleriyle cevrilmis köy meydanina ulastigimizda sincap agirlasan gözleri, kizaran yanaklari ve tutamadigi basiyla gelen atesin isaretlerini verdi. Bu yüzden, bir ara gördügümüz orman anaokulunun önünden de durmadan gectik. Fakat ne güzel fikir, bahsetmistim degil mi? Sirf bu yüzden bu köye tasinmak isterdim.  Sincap atese ragmen uyumadi, oturdugu yerden etrafini seyretmeye devam etti. Köyü sehre baglayan otoban (geldigimiz ihlamurlu yol degil, bir baskasi) karsimiza ciktiginda, bendeki ilk yorgunluk isaretlerini hissettim. Oysa daha yarim saat önce ormanda "hic yorulmayacagim galiba bugün" demistim. Otobani gectigimizde bildigimiz sulardaydik. Bir arka baglanti yolundan, 5 saat önce bize nerede oldugunu soran hanima rastladigimiz sokaga ulasmistik. 10 dakika sonra da evimizdeydik. Saat dördü on gece evde sincabin atesini 38.7 olarak ölctüm. Ilacini verdim. Televizyonun karsisina gecip dalgin gözlerle cizgi film seyretmeye basladi. Yine bir sehir cocugu olmustu.

Ama aksam uyumadan önce "Anne, ben ormani cok sevdim, yine gidelim" dedi. Esim ertesi gün orman-tatil teorimin dogru olabilecegini, kendisini bütün gün cok iyi hissettigini, ormani her animsayisinda tekrar dinlendigini söyledi. Ona kalirsa da daha cok gitmeliydik ormana.

Ben...
Aklim yine ormana gitmek istiyordu. Yeni bitkiler, yeni kuslar, yeni yasam sekilleri kesfetmek, yeni baglantilar kurmak, bu kez bir yolagzina geldiginde hangi tarafa dönecegini bilmek, ormanin bir haritasini cizmek istiyordu. Yüregim yine ormana gitmek istiyordu. Agaclarin, bitkilerin ve kuslarin üstüne Latince etiketler yapistirmadan, yargilamadan, siniflandirmadan, herseyi oldugu gibi almak, orada ormanin orta yerinde sessizce durmak istiyordu.

Sen?
Sen de istersen yine ormana gitmeyi, yol tarif ettigim gibidir. Ben yine biraz kabuguma cekilecegim simdi. Fakat yalniz yola cikmaktan korkma. Elbette kaybolabilirsin. Orman arka bahcemize ya da sehir parkina benzemez. Fakat ne demisti üstat:

"Her insan, ya dalginliktan ya da uykudan her uyandiginda, pusulanin cizgilerini ögrenmek zorunda kalir. Ancak kayboldugumuzda ya da dünyayi kaybettigimizde kendimizi bulmaya baslariz, nerede oldugumuzun farkina varir, iliskilerimizin ucsuz bucaksiz yayildigini görürüz"

Kaybolmanın böylesiyse söz konusu olan, sakın çekinme.

Kaybolmaktan
sakın
çekinme.

Cumartesi, Ekim 15, 2011

Ormana gittim -2-

Hah, geldin mi?
Göl, bak su tarafta.

Göl...
Ya da "göl" :)
Thoreau'un dipsiz ve berrak sulu Walden'iyla karsilastirilamazdi tabii. Bulanik, dibini göstermeyen bir suyu vardi. Ama insanda aslinda gayet sığ oldugu izlenimini yaratiyordu. Yargilayacak degilim. Sazlar ve ördekler yasamlarindan memnun gözüküyordu ve belli ki icinde bulundugu ekosistemde bir anlami vardi gölün.

Etrafinda biraz dolasarak oturacak bir yer aradik. Sık agaclik ve calilar aslinda pek oturmaya olanak tanimiyor gibiydi. Ama sonunda yikilmis agac kütüklerini, dikenli calilari güc bela asarak kiyiya biraz yakin, iyi kötü piknik örtümüzü serebilecek bir yer bulduk. Arabayi oraya kadar ilerletmek mümkün degildi, yol kenarinda biraktik. Ormanın güvenli bagrında onu calacak kimse yoktu. Böylece hem gölden hem de yoldan sadece bir kac metre uzaklikta ama her iki taraftan da sık  agaccık ve sazlarla gizlenmis, kendi kücük sakli evrenimize yerlestik.

Bu arada tasinma sirasinda esim bi an yere egilerek bir seyler toplamis, sonra dönüp bize de göstermisti: üc tane bögürtlen. Hepimize birer tane :) Fakat hayatta yedigim en lezzetli bögürtlendi diyebilirim. Sincap "ben yine bögürtlen istiyorum" dedi, baska olmadigi ögrenince hayalkirikligiyla mizmizlanmaya basladi. Gerci etrafimiz dikenli bögürtlen calilariyla doluydu. Fakat üzerinde meyve olan birine rastlayamadik bir türlü.  Ben belki bögürtleni unutur diye sofrayi kurmaya basladim. Menüde fazla sey yoktu aslinda. 3 gün önce yaptigim pizzadan üc dilim, önceki günden bir haslanmis misir, iki havuc (dilimlenmis), üc elma (biri sincap icin dilimlenmis), bir muz, kücük bir kesekagidina doldurdugum kuru kayisi ve bademler, biraz bisküvi. Sincap gerci bir taraftan atistirmaya baslamisti, ama hala "bögürtlen istiyorummm" deyip duruyordu. Sonunda Walden'i actim; anin anlam ve önemine en cok uyan kismi okumaya basladim; "Göl" adli kismin cok sevdigim ilk paragrafini:

"Bazen, insanlara ve dedikoduya fazlasiyla doyup köydeki bütün arkadaslarimi eskitince, normalde kaldigim yerden biraz daha batiya yönelirdim. Kasabanin fazla ugranmayan bölgelerine, ' taze ormanlarla yeni otlaklara gider ' ya da günes batarken Fair Haven tepesinde yaban mersini ve bögürtlenden olusan yemegimi yer, bir kac günlük meyve depolardim. Meyve satin alan biri, meyvelerin gercek tadina varamaz; pazarda satmak icin meyve yetistiren de meyvenin tadini alamaz. Meyveden tat almanin tek bir yolu vardir, ama cok az insan bu yolu dener. Yaban mersininin tadini ögrenmek isteyenler, keklik kusuna veya sigir güden kovboya sorsun. Hic toplamadiginiz yaban mersinlerini tattiginizi saniyorsaniz, kötü bir hata yapiyorsunuz. Bir yaban mersini asla Boston'a ulasmaz; sehrin üc tepesinde yetistigi icin Boston'da bilinmez. Meyvenin en lezzetli ve önemli kismi, üstündeki buguyla birlikte pazar arabasinda kaybolur, meyve hayvan yemi haline gelir. Ebedi Adalet hüküm sürdügü müddetce, tek bir masum yaban mersini bile arazideki tepelerden sehre tasinamayacaktir."

Okuduklarimin sincabi teselli ettigini söyleyemeyecegim tabii, esimle ben anlayisla birbirimize bakip kafamizi salladik, yemegimize devam ettik. Sonunda tika basa doyduk mu? Hayir, ama eve ac varmayacak kadar toktuk, önemli olan da bu.

Yemekten sonra herkes kendi alemine daldi. Sincap tam bir karni doymus piknik cocugu gibi (bu arada atesi de düsmüstü tamamen) etrafta hoplayip ziplamaya basladi, minik kesifler yapmaya cikti. Ne yazik ki, kücük evrenimiz piknik örtüsününü dört bir yaninda bir kac metreyle sinirli sayilirdi. Durmadan uyarmak zorunda kaldik: "bögürtlen calilarina dikkat et, dikenleri batmasin", "o tarafa cok gitme, bak bir hendek var orada, düsersin", "önüne bak, bir agac kütügü var orada", vb vb.

Bu arada biraz uzanip gökyüzüne baktim. Tam üstümüzde bir akcaagac vardi ve görüs alanimi yapraklariyla kapliyordu. Akcacagacin karsilikli tomurcuklari vardir. Bütün agac -kücük istisnalari saymazsak- bu bastan konmus "karsiliklilik" kuralinin büyük capli bir tekrari gibiydi. Insan biraz basini cevirince görüs alanina kayin dallari ekleniyordu. Kayin dallari havada asili gibi durur ve aklin kavrayamayacagi bir enerji yayar.  Gerci insan yeterince yogunlasinca, etrafinda bu türden bir enerji yaymayan hicbir unsurun olmadigini da farkediyor. Esim bir taraftan son yillarda ne kadar az tatil yapabildiginden ve iyi, uzun bir tatile ne kadar ihtiyac duydugundan bahsediyordu. Ona dedim ki; "Iste tam burada yeterince sessizce ve odaklanarak durursan, ormanin sana bir kac saatte verecegi dinlenme hissi 15 gün boyunca bir all-inclusive tatil köyünün kumsalinda pineklemekten ya da bir büyük sehirde  kültür turu yapiyorum diye oradan oraya kosturmaktan daha cok olacak. Dinlenmek icin uzaklara gitmeye gerek yok. Haftasonlari firsat buldukca buraya gel, sadece kosmaya degil, bazen saatlerce sadece oturmaya , bak ne iyi gelecek." Esim bu fikri cok parlak buldu. "Iyi, o zaman bugün de kalabildigimiz kadar uzun burada kalalim" dedi. Sincabi saymazsak sessizlik oldu, herkes yine kendi alemine daldi.

Ben, agactan ayrilarak basladigi yolculugu, hedefe varmadan bir örümcek aginda noktalanmis kücük bir akcaagac yapragina dikkatimi verdim. Hissedemedigim kadar ufak esintilerle bile, bir saga bir sola dönüyor, günes isigiyla tuhaf, eglenceli bir oyun oynuyordu. Seyretmek güzeldi; bır süre hic sıkılmadan izledim. Dogadaki en kücük olaylarin bile böyle bir etkisi var. Yüzeysel baktiginda sanki önemli hicbir sey olmuyormus gibi görünüyor. Ama yeterince seyredince kendini Lost veya baska bir heyecanli dizinin 360 bölümünü birden ardarda izlemis gibi aksiyon ve heyecanin ortasinda buluyorsun.  Hayır, hic sıkılmıyorsun. Sonunda kafanda 360 bölümün agirligini degil, tarif edilmez bir hafifligi hissedebilmek de cabasi.

Akcagaac gövdesinin topraga yakin bir yerinde bir baska örümcek agi vardi. Ancak günes isiginin dogru acisini yakaladiginda görebildigin, doganin harika dokumalarindan biriydi. Gel, sen de seyret biraz. Bu arada ben de sana örümcek aglariyla ilgili bir sey anlatayim. Bizim kültürümüzde "pastirma yazi" denen bu erken sonbaharin günesli, güzel, ic isitan günlerine bu kültürde "Altweibersommer" denir. "Yasli dokumaci yazi" diye cevirebilirsin belki, ama konunun bildigimiz dokumacilarla ilgisi yok. Söz konusu olan örümcek aglari. Bazen Eylül sonlarina dogru gece iyice düsen isi, su buharinin tutundugu her yerde yogunlasmasina neden olur. Sabah isi tekrar yükselmeye baslar. Ögleye dogru buharlasma baslamadan önce yollarda olursan, incecik su damlaciklariyla belirginlesmis ve böylece göze görünür olmus örümcek aglarina rastlarsin. Cevredeki bütün calilarin, citlerin, bitkilerin üzerinin hic farkinda olmadigimiz yüzlerce örümcek agiyla örtülü oldugunu görmek sasirticidir.  Örümcek aglarinin  dokularinin, desenlerinin aldigi olaganüstü sekiller de öyle... Yillar önce, henüz Altweibersommer'dan habersiz oldugum sisli bir sonbahar sabahi alisverise giderken, nehrin üzerindeki demir köprüden gecmistim. Köprünün parmakliklarini kaplayan yüzlerce örümcek agini sana nasil anlatsam. Sisler arasinda olaganüstü, nefes kesici, gizemli bir sanat sergisinin ortasindan gecer gibi hissetmistim kendimi. Doga böyledir, bazen alisverise giderken bile kutsayiverir seni.   

Eger bu güzel, ilimli yaz günleri, burnunu bu yil oldugu gibi Ekim'e dogru da uzatirsa, o zaman da "Golden Oktober" adini alir. "Altin Ekim" yani :) Istemistik ki, bu altin ekim gününü su akcaagacin altinda ördeklerin sudaki şıpırtılarını ve bak bak şimdi hendekten gecen sincabın (hayır, bizimki degil, ormanınki) hisirtisini saymazsak sessizlikle gecirelim. Fakat, sincap (bizimki yani) rahat durmuyordu. Hala bögürtlen istiyordu, hendekten kosup giden sincabi takip etmek istiyordu, sonu gelmez hikayeler anlatip duruyordu. Ilk planimiza geri dönerek toparlanip tekrar yola düsmeye, ormanin derinliklerine dalmaya karar verdik.

Biz toparlana duralim, sen su kenarda dur. Su kitabi al, "Yasadigim Yer ve Yasama Nedenim" adli bölümü ac, bir kac sayfa sonra, -evet, sincabin karaladigi sayfadan da sonra- alti cizili paragraflar arasinda "Ormana gittim..." diye baslayan bir bölüme rastlayacaksin. Biliyorum, biliyorum daha önce de okumustum bu bölümü sana. Ama bu gezintinin bu bölümün tekrarini gecerli kilmayacak herhangi bir ani var mi sence? Hadi su an tam da o an olsun öyleyse:

Ormana gittim çünkü bilinçle yaşamayı diliyordum; yaşamın sadece temel gerçekleriyle yüzleşmeyi ve öğretmesi gerekeni öğrenememiş olup olmadığımı görmeyi... (diliyordum). Ölüme eriştiğimde hiç yaşamamış olduğumu farketmek istemiyordum. Ne yaşamın ta kendisi olmayanı yaşamaktı dileğim -yaşamak öylesine değerli ki-; ne de çok gerekmedikçe vazgeçmek. Derin yaşamak ve yaşamın tüm özünü emmek istiyordum; yaşam dolu olmayan her şeyi kökünden söküp atacak kadar kadar azimle ve bir Spartalı gibi yalın yaşamak; genişçe bir ot kümesini dibinden biçmek; yaşamı önüme katıp bir köşeye sıkıştırmak ve en yalın paydasına indirgemek... ve eğer sıkıcı ve değersiz olduğu ortaya çıkarsa neden bu gerçek değersizliğinin tümünü almalı ve dünyaya duyurmalı? Yok eğer yüce bir şeyse neden yaşayarak görmemeli ve bir sonraki sefer gerçek hakkını vermemeli?"     

Dogru, bence insan ormana gitmeli. Öyle ya da böyle, er ya da gec, ister yasaminin anlamini bulmak, ister bir tatil gününe anlam katabilmek icin... Ormana gitmeli insan.

Yarin yine bu saatte burada, göl kiyisinda bulusalim. Dedim ya, altin ekim gecip gideli cok oldu, havalar serin. Kalin giyinmeyi unutma. Yolu biliyorsun, sakın kaybolma.

Sakın,
kaybolma.

Cuma, Ekim 14, 2011

Ormana gittim -1-

Ormana gitmissin. Iki satirlik mektubunda "Neredeyse her saniye aklimdaydin" demissin. Hic karsilasmadan birinin bu kadar yakininda olabilmek ne güzel. Mutluluk duydum.

Ormana gitmistim. Daha ben bunu söylemeden "yürüdügün ormanlarda seninleyim" diye yazmissin. Sasirdim bi taraftan, fakat ne de iyi geldi. Mutluluk duydum.

Gittigim ormani anlatacagim simdi. Bildigin sebeplerden sana ormandan bir fotograf getiremedim. Is artik benim tasvir becerimle senin hayal gücüne kaliyor. Idare et. Uygun zamaninda sen de gittigin ormanlari anlat, olur mu?

--|--

3 Ekim günü, iki Almanya'nin birlesmesinin yildönümü olmasi sebebiyle resmi tatil ilan edilmis bir Pazartesi günüydü. Bu yilin uzatmali, harika yaz günlerinden sonuncusu olacagini da söylüyordu meteoroloji. Daha bir hafta öncesinden karar verdik. Ormana gidecektik. Biz ki dört aylik bir bebekle, yanimiza sadece iki bavul alip, hic bilmedigimiz bir Akdeniz adasina yasamaya gidebilecek kadar deli, ama dört yasinda bir cocukla üc günlügüne komsu sehre gidemeyecek kadar korkagiz. "Bari günü birligine ormana gidelim" demistik.

Orman, sincabin yürüyüs  kapasitesiyle dünyamizin sinirlarini olusturan "selale"nin cok ötesinde, bir kac yil  önce esimin haftasonu kosularinin birinde kesfettigi "dag"daydi. "Nehir" kenarini cevreleyen "orman"liktan cok daha büyük, insanin icinde kendini kaybedebilecegi kadar büyük, tirnak isaretlerine gereksinim duymayan gercek bir ormandi. Icinde bir "göl" bile vardi.  Evet, icinde yasadigimiz cografyayi hayal gücümüzle biraz abartmak huyumuz var :) Aile arasinda Tuna'nin bir kolunun kolu olan, yazin yürüyerek kolaylikla karsiya gecilebilen derecegimize "nehir", onun üzerinde (Türkce'de sevilen adiyla) "dere islah calismasi" yapilmis bir noktaya "selale", ötesindeki tepelere "dag", dagdaki su birikintisine de "göl" demek aliskanligindayiz :) O yüzden, ben tirnak isaretlerini koysam da, koymasam da, sen onlari var gibi oku. Her neyse, sincap dogmadan önce bir haftasonu yürüyüsünde ben de gitmistim ormana. Ama hicbir sey animsamiyordum o günden.

Büyük gezinti gününe 3-4 gün kala sincap hastalandi. Her zamanki malum ates. Pazartesi günü ates hafiflemekle beraber hala gecmemisti. Ögleye dogru hala kararsizdim. Sonra cesaretlendim. Zaten son iki yildir hic kullanilmadan depoda beklemis bebek arabasini yanimizda götürecektik. Sincap istedigi zaman ona oturacak, hic yorulmayacakti. Yanimiza termometre, ates düsürücüler, uygun yedek kiyafet ve battaniye de alirsak, ormandaki konforu evdekinden farkli olmayacakti. Temiz hava ve ormanin sifali ruhu da artisi... Böylece hazirlanmaya basladim. Buzdolabini ve erzak dolaplarini karistirip ormanda yenebilecek bir seyler buldum. Menüyü göl kenarinda sofrayi kurarken aciklayayim, simdiden karnin acikmasin :) Bir piknik örtüsü, sincabin ihtiyac duyduklari, bir kitap, su, yiyecek, vb derken iki canta doldurmayi basardim. Saat 11'de sincabin atesini 38.4 olarak ölctük, ilacini verdik ve yola koyulduk. Bizimki uzun zamandir görmedigi arabasina o kadar sevinmisti ki, hemen itirazsiz ona binmeyi tercih etti. Böylece normalde sallanarak astigimiz, bizi "nehir" kenarina baglayan uzun sokagi kisa sürede asabildik. Sadece bir kez yolda yasli bir hanimin sorusunu yanitlamak icin durduk. Daha önce de demistim, ben "dört zait" tipiyimdir, esim de öyle. Ama uzun zamandir yolda durduran birinden duydugumuz en ilginc soruydu bu. Yasli hanim nazikce "Afedersiniz, bana nerede oldugumu söyleyebilir misiniz lütfen?" demisti. Esim hemen semtimizin adini söyledi ve ana caddeye yürüyerek ya da isterse otobüsle nasil ulasabilecegini detayli olarak anlatmaya basladi. Ben kadinin semt ismini duyunca rahatladigini ve gerisini pek dikkatli dinlemedigini farkettim. Zaten nehir kiyisinda yürüyüs yaparken sehrin tanimadigi bir yerine cikmis birine de benzemiyordu hic. Daha cok 5 dakika önce evinden cikmis, sonra birden nerede oldugunu unutmus biri gibi, sanki bir Alzheimer hastasi gibiydi.

Fakat sordugu soru aslinda ne kadar da temel sorularindan biri yasamimizin:
-Ben kimim?
-Burasi neresi?
-Neden buradayim?
-Nereye gidiyorum? / Nereye gitmeliyim?

Insanoglu da binyillardir ayni sorulari sorup durmuyor mu? Biz de cogu zaman nerede oldugumuz ve neden burada oldugumuz konusunda kafamiz karisik dolasmiyor muyuz etrafta?

Christoph Süss'ün kitabini (Hani su adi "Ich denke, also bin ich verwirrt" olan) okudum. Kabaretist olmak ugruna felsefe egitimini yarida birakmis biri kendisi. Duydugum en iyi kariyer cizgilerinden biri. Kitap, sokaktaki insan icin basitlestirilmis ve sulandirilmis bir sekilde bu temel sorularin tarihini, felsefe tarihini anlatiyor.  "Hareket ve degisim bir yanilsamadir" diyen Parmenides ve "Yok canim, asil  gercek olan ve degismeyen tek sey degisimdir" diyen Demokrit'le basliyor; Kant, Darwin, Marx, Freud üzerinden devam edip, 20.yüzyil filozoflariyla sonlaniyor. Özellikle baslarda ilk filozoflarin verdikleri yanitlari oldukca anlasilir bulurken, sonlara dogru ipin ucunu kacirmaya basladim. Hosuma gitmedi bu. Anlayamiyor olusum degil, disarida anlayabilen birileri olsa bile, yanitin bu kadar karmasik olusu... Bana kalirsa yasamin temel sorularinin yaniti öylesine basit olmalidir ki, duyan biri icimizdeki en egitimsiz (ve hatta en akilsiz) kisi bile olsa hemen "Ah, tabii ki, elbette" diyebilmedir. Bence gercek olabildigince basittir. Insanin icine bir hafiflik duygusu yayacak kadar basit. Belki de "basit"in pesinde kosturup durmam da aslinda icgüdüsel olarak "gercek"e erisebilmek icindir. Fakat itiraf edeyim ki, bu hikayenin devaminda bir yerlerde "basit"in zitti olmasina ragmen "karmasa"yla da barismak niyetindeyim. Sonbahar yapraklariyla ilgili verdigin o hos örnekten sonra, tutarsizligim icin özür dileyecek de degilim :)

Ormana gittigimiz günlerde okudugum ve o gün de yanimiza aldigim kitap, bu felsefe tarihi kitabi degildi yalniz. Esim yolda yari saka, yari ciddi "Keske bir siir kitabi da alsaydik yanimiza" dedi. Insan bazen ormana giderken mangal kömürü ve izgaralik et yerine siir kitabinin derdine düsen biriyle evli oldugu  icin nasil sükredecegini bilemiyor. Ona "Merak etme, siir kitabi degil gerci ama siir gibi bir kitap aldim yanimiza" dedim. Kitabin adi elbette Walden'di :) Bir ormanin ortasindaki bir gölün kiyisinda oturacaksam, okumak icin bundan daha iyi bir kitap düsünemiyorum. Ayrica gezi sirasinda toplayacagimiz bitkileri, yapraklari burusmasin diye arasina koyacagimiz bir kitap da gerekliydi ve Walden'in koynundan baska onlari emanet edebilecegim daha güvenilir bir yer bilmiyordum.

Walden'i son bir iki yildir her sonbahar tekrar okuyorum. Önce tesadüftü, sonra bir ritüele dönüstü. Bu yil her zamankinden farkli olarak, sanki bir kitabi tekrar okur gibi degil, ilk kez okur gibi okudum Walden'i. Öylesine yeni ve taze geldi. Daha önce de sevdigim ama bu kez altini cizdiklerime eklemeden duramadigim yeni bölümler oldu:

"Esnek ve etkin düsünceleriyle günese ayak uydurabilen biri icin, gün kesintisiz bir sabahtir. Insanlarin tutum ve davranislari, ya da saatler ne derse desin farketmez. Sabah uyanik oldugum ve icimde bir safak dogan her andir."

"Mekanik araclarla degil, en derin uykumuzda bile bizi terk etmeyen safaga kavusma umuduyla kendimizi tekrar tekrar uyandirmayi ve uyanik tutmayi ögrenmek zorundayiz"

"Doganin ortasinda yasayip duyulari saglam olan birinin kendini karamsar melankoliye kaptirmasina imkan yoktur"

"Sakin bir kis aksaminin ardindan gelen gece, sanki aklima ne-nasil-ne zaman-nerede gibi bir soru yerlestirilmis ve bu soruya cevap vermek icin uykumda ugrasip durmusum hissiyle uyandim. Ancak, bütün yaratiklarin yasadigi Doga, gün dogarken penceremden iceri huzurlu ve memnun bir yüzle bakiyordu, dudaklarinda hicbir soru yoktu. Cevaplanmis bir soruyla, Dogaya ve gün isigina uyandim, cam agaclariyla bezenmis topragin üzerinde kar vardi, evimin bulundugu tepenin egimi sanki, "Ileri!" diyordu. Doga soru sormaz, cevap da vermezdi; hele biz ölümlülerin sordugunu kesinlikle sormazdi"

...gibi.

 Fakat nerede kalmistik? Ormana gidiyorduk, degil mi? Sincabin arabasinda olmasinin verdigi hizla selaleye de her zamankinden daha kisa sürede eristik. Nehir kiyisinda sadece bir yerde kizilcik yemek icin mola verdik. Kizilcigin atese iyi geldigini duydugum günden beri , nerede bulsam sincaba sifa niyetine yediririm zaten. Buruk-eksi de olsa kizilciklari dikkatle yemesini, sonra cekirdegini büyük bir özenle cikarisini bir görmelisin. Ben her seferinde cekirdekleri yolun bir o, bir tarafina dogru atmayi; bunu yaparken de kiyi boyunca yeni kizilcik agaclari ektigimi hayal etmeyi severim. Kizilcik da cicekten meyveye, bastan asagi ne güzel agactir. Neden ondan bu kadar kolay vazgecer olduk, bilmem ki?

Selaleden sonraki dünyaya, yani ormana, yani doga ananin kucagina iki yani misir ve raps tarlalariyla dolu bir köy yolundan gidilir. Bir de yaz basinda cicek ekilip, yaz sonunda "insana güven" ve "umut" hasat edilen tarla vardir. Girisinde cicekleri kesebilmek icin bir iki bicak, kurallarin ve fiyatlarin yazildigi bir tabela ve ücretin icine kondugu bir kumbara bulunur. Sadece.  Bir de yol boyunca ulu ihlamur agaclari vardir. Ihlamurlarin gölgeledigi bir köy yolu... Kulaga bile ne güzel geliyor, degil mi? Yolun sonunda köy degil, dag baslar. Köy icin saga dönüp biraz daha gitmek gerekir.

Dagda ise yol hemen ikiye ayrilir. Ya da genis zaman ukalaligini bir yana birakip "ayrildi" diyeyim. Orada kisaca durup esimle bir rota planladik. Elbette rotamizin belli bir yerine, "belirsizlik" kavsagindan  "kaybolma" patikasina dönmeyi, bir saat kadar ormanin icinde dönüp sonra yeniden "uygarliga dönen yol"a cikmayi eklemekten geri durmadik. Önce göl kiyisina gidip biraz oturmaya, ormana ondan sonra dalmaya, yani lafi uzatmayayim, sola dönmeye karar verdik. Cam agaclariyla kapli sık bir ormanin kiyisindan yürümeye basladik.  Esim haftasonu kosularindan dönüsünde diyordu; dagdaki orman bazi yerlerde öylesine sıkmış ki, en günesli günde bile yoldan ormana dogru bir adim attiginda, önünü göremeyecek kadar karanlik oluyormus. Inanmiyor degildim ama bir türlü gözümde canlandiramiyordum. "Iste, dogruymus, bak böyle oluyormus" dedirten yerlerden gectik. Yarim saatlik bir yürüyüsten sonra göle vardik. 

Fakat göle varmadan dur seninle surada bir ara verelim. Bi nefesleneyim, bi dinleneyim. Benim  tek isim gezi notlari yayinlamak degil ya, gidip alisveris yapacagim, taze fasulye pisirecegim, sincabin yangin yerine cevirdigi evi toplayacagim. Bu ve benzeri bir kac fani isi halledecegim. Yarin seninle yine tam bu saatte, tam burada bulusalim. Gerisini anlatayim. Ekim'in ilk günlerinde degiliz artik. Havalar serinledi, üstüne kalin bi seyler giy. Yolu anladin degil mi? Sakın kaybolma.

Sakın
kaybolma...

Pazartesi, Eylül 12, 2011

Yeterince var, bolluk hüküm sürüyor!

Cok nadiren yaptigim bir seyi yapip bir dergide okudugum bir yazinin tamamini cevirip yayinlayacagim. Cünkü yazinin sahibi ic zenginligine götüren yedi yol hakkinda bir kitap yazmis. Hepimizden daha zengin olduguna eminim ;)
Cünkü söyledikleri yeni seyler degil; o da baskalarindan aktariyor. Eski ve yeni caglarin bilgeleri hep ayni seyi söylüyor :)
Cünkü korkudan arinmak ve mutlu olmak herkesin hakki ;)

-|-

Bolluk ariyorsan, sadelik icin caba göster

Finans uzmanlari tüketicilerin paralarinin güvende olup olmadigi konusunda artan bir endise duyduklarini söylüyor. Euro krize batti, borsalar sallaniyor, iflasin tehdidinde olan sadece Yunanistan degil - Pek cok tasarruf sahibi ve yatirimci da alarmda ve uykusuz geceler geciriyor. Taninmis Hollandali gazeteci Lisette Thooft parayla bu türden korku dolu bir iliskiyi kökünden yanlis buluyor. Fazlaligin kaybedilmesi korkusuna karsilik bambaska bir durusu savunuyor.

Köpegimle parka yürüyüse gitmistim. Uzaktan genc bir adamla siyah bir Terrier'nin bana dogru geldigini gördüm. Köpegin tasmasi bagli degildi ve sahibinin yaninda usluca yürümektense bizim oldugumuz yöne dogru merakla ilerlemekteydi. Adam köpege seslendi: "Kane! Buraya gel!" Bosuna, Terrier cevremizde daireler ciziyordu, adam da pesinde. Ama elbette köpek daha hizliydi. Durum tehlikeli bir hal almaya basladi, cünkü bu arada oldukca yogun olan caddeye dogru yaklasmistik. "Lütfen köpeginizle bir an durur musunuz?, yoksa benimki caddeye firlayacak" diye rica etti adam. Durdum."Size bir tavsiyede bulunabilir miyim?" dedim, "Cok büyük bir hizla ters yönde kosarak köpeginizden uzaklasin. O kendiliginden size gelecektir."

Genc adam tavsiyemi denemeye deger buldu. Döndü ve ters yöne, genis cayira dogru kosmaya basladi. Bir taraftan basini cevirip bu hareketin ise yarayip yaramadigina bakiyordu. Ve gercekten de, Kane sahibinin ortadan kaybolmakta oldugunu görünce, kosabildigince hizli sahibinin pesine takildi: "Sahibimin yaptigi sey oldukca ilginc görünüyor, ben de katilayim ona!"   

Erismek istedigimiz fazlalik, bolluk duygusu kücük, söz dinlemez, yildirim hizinda bir Terrier gibidir. Arkasindan kosarsak, o da bizden uzaklasir. Söz sahibi oldugumuza dair güclü bir inancla ters yönde ilerlersek, o bizim pesimizden kosar. Evet, daha da ötesi: Yapmamiz gereken tek sey sessizce durmak. Sufi sair Celaleddin Rumi söyle demis: "Istediklerimin pesinden kosarsam günlerim dert ve tasadan olusan bir cehennemdir. Kendi sabir yerimde sükunetle oturdugumda, ihtiyacim olan ne varsa, zahmetsizce bana akar. Böylece anladim ki,  arzu ettigim sey de beni arzu eder, beni arar,  beni cekmeye calisir. Beni kendine cezbedemezse, caresiz (çarnaçar) o bana gelir. Burada anlayan insan icin derin bir sır saklıdır"

Yasamin tüm zenginligi ve olasiliklariyla bir zevk olduguna dair heyecanlandirici güven, iste bu duygu, bir ölcüde basimizin üzerinde havada asili duruyor ve insanin yüregine bir giris yolu ariyor.

Dis zenginliklerin pesinden kostugumuz sürece, icimize yerlesemez. Cok mesgulüz, bunun icin yeterli yerimiz yok. Disimizdaki kovalamacadan vazgecer ve sessizlik icinde durursak, güven icimize akma sansi elde eder. Ve bu güven bir büyü gibi etki eder. Rumi bu konuda söyle diyor: "Para, yiyecek, giysi ve bedensel doyumla oyalanmaktan vazgectigimde, her sey dogal bir akisla bana akmaya basladi."

Pek cok insan bu deneyimi yasiyor. Gecinememek korkusuna yogunlasmak yerine, gercekten severek yaptiklari seylere yogunlastiklarinda yasamlari neredeyse büyülü bir nitelik kazaniyor. Gercekten iyi olacak. Zaten iyi. Yeterince var, bolluk hüküm sürüyor!

-|-

Mevlana'nin sözlerini Almanca metinden cevirerek yazdim. Cevirinin cevirisinin cevirisi oldugu icin özünden bazi seyler kaybetmis olmasi olasidir. Internette aradim ama Türkcesini bulamadim. Bilen varsa severek özgün Türkce ceviriye de yer vermek isterim.     

3gün önce yaziyi ilk okudugumda kendi yasamimdan örnekler üzerine düsündüm ve pesinden kosmayi biraktigimda neredeyse kendiliginden edindigim bir cok sey geldi aklima :) Baskalarinin yasamindan örnekler de biliyorum.

Ister arkasinda psikolojik bir sebep, bir mantik cizgisi arayin.
Ister oldugu gibi kabul edin.
Gercek payi var.

Ne zaman dis güzelligimizi önemsemez olursak, güzellesecegiz.
Ne zaman yatirimlarimizin güvenligini dert etmez olursak, zenginlesecegiz.
Ne zaman sagligimizi aklimiza takmazsak, saglikli olacagiz.
Ne zaman ilgi, onay ve alkis aramaktan vazgecersek, ilgi ve onay görecegiz.
...
Bu böyle devam edecek.
Tuhaf...
ama gercek. 

Pazartesi, Mart 14, 2011

Oyunu bilincle kullanmak, oyunu bilincle oynamak

Reaktör kazasinin meydana geldigi Blok 4'ü merkez alan 30 km. capinda bir alan terkedilmis gibi gözüküyor. Burada yasayan cok az sayida insanin hepsi yasli ve kimsenin haberi olmadan ölmekten korkuyorlar. Tarihi sehir kimsesiz, komsu sehrin yikintilari bos, manzara bir mezarligi andiriyor. Bir zamanlarin zengin kültür bölgesinden 300 köy bosaltildi, 100 tanesi daha yüksek radyasyon degerleri yüzünden kaderine terkedildi. Felaketten sonra 35.000 kisi tahliye edildi. Ingiliz atom enerjisi uzmani John Large'a göre tahliye edilen bölgenin eski haline dönmesi pratik olarak mümkün degil ve büyük olasilikla önümüzdeki 100-300 yil boyunca izole ve kontrol altinda tutulmasi gerekecek.

Gecen hafta Alman Yesiller'inin aylik bülteninde okudum bunu. Japonya'da büyük deprem sonrasi meydana gelen atom reaktörü kazasinin öngörüsü mü? Degil tabii ki... Çernobil kazasının 25.yildönümü sebebiyle yazilmis bir yazi sadece.

Sokaktaki insanin kisitli bilgisiyle vakif olabilecegi sekliyle Japonya'daki son durum: Fukushima'daki atom reaktörlerinde iki gün icinde iki büyük patlama oldu.  Toplam 6 bloktan ücünde sogutma mekanizmasi devre disi kaldi. En azindan ikisinde nükleer erime basladigi tahmin ediliyor. Atmosferde artan miktarda radyasyon tespit edildi. Vikipedi'nin ilgili maddesini okuyoruz: "Nükleer erime, bir nükleer reaktörün soğutma sistemlerinin çalışmaması ve reaktörün parçalanabilir yakıtının (uranyum veya plütonyum) tepkimesinin yavaşlatılamaması durumunda, nükleer yakıtın tamamen eriyerek çok sıcak ve çok yoğun bir sıvı haline gelmesi durumudur. Nükleer erime durumunda reaktör yakıtı (uranyum veya plütonyum) reaktör kalbini eriterek dışarıya çok ciddi miktarda radyasyon sızıntısına sebep olabilir. Bu durum bir nükleer reaktörde olabilecek en ciddî kazadır."

Alman televizyonlarinda GAU ve Super-GAU kavramlari ucusup duruyor. GAU Ingilizce'de Design Basis Accident denen kavramin Almanca kisaltmasi. Çernobil bir Süper-GAU imis. Cünkü cekirdek erimekle kalmayip cekirdegi saran granit kabuk da havaya ucmustu. Japonya'daki reaktörlerde ise granit dis kabugun patlamalara ragmen saglam kaldigi söyleniyor. ARD kanalinin bilimsel programlarinin basarili yapimcisi Ranga Yogeshwar'in olayi bir bardak ve bir kalem yardimiyla bir cocugun bile anlayacagi sadelikle acikladiktan sonraki yorumuna ise katilmamak elde degil: "Bu olay su anki sekliyle bile yeterince "süper" (kötü anlamiyla tabii) degil mi zaten?"
Japon hükümeti bu sabah yaptigi aciklamada yapilan son ölcümleri de paylasarak durumun o kadar da kötü olmadigini söyledi. Deutsche Welle Japonya uzmaninin yorumu: "Hükümet bu bilgileri kazanin meydana geldigi tüm reaktörleri isleten TEPCO'dan aliyor. (Ilginc bir sekilde Japonya'da nükleer enerji reaktörleri özellestirilmis!) TEPCO kelimenin tam anlamiyla sektörün karakoyunu. Japonya'da onun verdigi bilgilere güvenilemeyecegi görüsü hakim. Üstelik kazadan önce de böyleydi.  Sahte bakim ve tamirat raporlari yayinladigi bile biliniyor. " Bana kalirsa zaten bu sartlar altinda ortada bir "sektörün karakoyunu" olmasaydi bile resmi agizlar "Durum o kadar da kötü degil"den farkli bir aciklama yap(a)mazdi.

Bu olay uzak diyarlardan gelen üzücü haberler olarak mi kalacak sadece? Bence bu felaket bizim de felaketimiz. Insan olmanin geregi olarak dünyanin öbür tarafinda insanoglunun yasadigi acilari kendi yüregimizde hissetmemiz isin sadece bir kismi. Onlarin yerine kendimizi koyarak benzer sartlarda (yüzyillarin depremi+tsunami+nükleer kaza) neler hissedecegimizi/yasayacagimizi düsünmek, biraz da kendimiz icin endiselenip üzülmek de insan olmanin dogal bir parcasi. Ekonomik, teknolojik, bilissel baglar bizi eskisinden cok daha sıkı bır ağın icinde birbirimize bagliyor. Birbirine gittikce daha cok bagli ve bagimli olan bir dünyada, sistemin bir yerindeki kücük bir yara bile hepimizi yaralara acik ve kirilgan kiliyor. Kaldi ki bu kendi bölgesi acisindan kücük bir yara da degil. Bunlar isin insani yönleri. Bir de Gaia var. Dünya bizim kücük insani aglarimizin cok daha ötesinde, karmasik baglarla birbirine bagli yapilardan olusuyor. Güney Bavyera'nin kirsal alanlarinda yaban domuzlarinin severek yer altindan kazip cikardiklari bir tür mantarda bugün bile yüksek oranda Sezyum'a rastlaniyor. Kaynaginin Çernobil oldugu tahmin ediliyor. Saka gibi ama gercek. Neden cocugum 25 yillik sıklıklarla meydana gelen bu türden saka gibi gercekliklerin dünyasinda yasamak zorunda olsun? Dünkü gazeteler Japon risk yönetimi uzmanlarinin bu türden  bir felaket senaryosu (skalanin bu derece üst tarafinda gerceklesen bir deprem ve ardindan devre disi kalan bu kadar cok atom reaktörü)  olasiligini "son derece düsük" olarak kayda gecirmis olduklarini yaziyordu. "Son derece düsük" gercek oldu ve günlük yasamimizin ortasinda patladi. Mutfakta bir taraftan pirasa ve enginar piserken bunlari yaziyorum. Bu da saka gibi.  Neden risk yönetimi uzmanlari arasinda hic anneler olmaz ki? Annelerin yüregi titrektir, evde oturup pirasa ve enginar pisirirler ve bu capta bir riski, olasiligi yüzbinde bir bile olsa göze alma lüksüne sahip görmezler kendilerini.

Simdi televizyonda Alman Disisleri Bakani Almanya'daki nükleer reaktörleri (bizim yasadigimiz eyalette de bir kac tane var) rasyonalize etmeye calisiyor. Türkiye'de de benzer tartismalarin devam ettiginden eminim. Kanun yapicinin ve enerji sorununa cözüm arayan cevrelerin arasinda hic karakoyunlar, kisa vadede köse dönmeciler ve kisa yoldan cözüme ulasmacilar olmasa bile, herseyin iyi niyetle tartisildigi ve yürütüldügü bir ortamda bile elde neden atom enerjisinden daha etkin bir cözüm kalmiyor? Neden birey olarak bu türden küresel risklerin (olasiligi düsük olsa bile) gercek oldugu bir dünyada yasamak zorunda kaliyorum ve neden anne olarak cocugumu sonunda bu türden bir dünyada birakip gitmek zorunda kaliyorum?

Yasam tarzimizla ilgili olabilir mi? Birey olarak yapabilecegim bir sey var mi?
Genel gecer yargiya bakilirsa hayir. Ben kullanmadigim odanin elektrigini kapatarak enerji sorununa bir yanit bulamam. Küresel dengeleri degistiremem. Ben kücük ve acizim. Üstelik nükleer enerji göründügünden, kötü ününden daha güvenli ve normal sartlarda diger tüm yöntemlerden daha temiz ve etkin. Alternatif enerji kaynaklari küresel capta uygulanabilecek kadar etkin ve düsük maliyetli degil. Himm, evet, tabii...

Fakat bu kadar büyük bir enerji ihtiyacini yaratan da bu gezegenin bütün köselerinde yasayan, kullanan, tüketen bizler, bireyler , degil miyiz? Madem olumsuz yönde bu kadar büyük bir etki yaratabiliyoruz, neden olumlu yönde de yaratamayalim? Bireysel önlemlerimle ve tercihlerimle benim yerime bana sormadan karar verenlerin eline (iyi niyetlerine güvenerek ya da güvence altina alarak elbette) bir kart verebilir miyim?

Basit yasam teorisyenleri yaptigimiz her alisveriste, harcadigimiz her cent ya da kurusta icinde yasamak istedigimiz dünya lehine bir oy kullanmis oldugumuzu söylerler. Kitabinizi uluslararasi internet devinden satin alirsaniz, onu beslersiniz. Kösedeki kitapcidan alirsaniz, kösedeki kitapcilarin yasamaya devam ettigi bir dünyadan yana oy kullanmis olursunuz.

Aynisi akla gelen bütün eylemlerimiz icin gecerli degil mi? Kimse bana "nükleer enerji: tamam mi? devam mi?" diye sormuyor. Kimse bu konuda referandum, oylama falan yapmiyor. Ama her gün, attigim her adimda hangi enerji türünü istiyorsam onun lehinde oy kullaniyorum. Öyleyse oyumu bilincle kullanmaliyim. Camasir makinesinin "Zaman tasarrufu" dügmesine her basisimda nükleer enerjiden yana oy kullaniyorum. Isi göstergesini 60 yerine 30-40 dereceye her ayarladigimda  temiz bir dünyadan yana oy kullaniyorum; cünkü "en temiz enerji hic kullanilmamis enerjidir".

E-maillerimi saat basi kontrol ettikce ve bu yaziyi uzatip durdukca oyum atom enerjisine, günde en fazla 2-3 kez kontrol edersem, lafi da biraz kisa kesersem oyum temiz enerjiye.

Üsüdügümde kaloriferi biraz daha acarsam oyum fosil enerjiye, üzerime bir kazak daha giyersem oyum temiz enerjiye.

Örnekler cogaltilabilir ve bütün günümüzün aslinda bu türden kararlardan ve secimlerden ibaret oldugu ortaya cikar. Oyum karar vericinin umrunda degilse? Binler, yüzbinler, milyonlar gündelik oylarini bilincsizce kullanirken, ben yeldegirmenleriyle savasmis mi olurum? Olabilir. Bana Don Kişot, bana Frodo olmak kolay, günlerim zaten böyle geciyor.

Fakat önemli olan, biz kac kisiyiz?
Orada baska Frodo'lar da var mi?

Güncelleme (Ayni gün, saat:18:14): Bütün bu olup bitenler saka gibi demistim ama günün asil sakasini annem patlatti. Az önce telefonda konustuk. Ibrahim Tatlises vurulmus ; bana Türk medyasinin onunla mesgul oldugunu söyledi. "Peki Japonya'daki felaket?" dedim. "Himm, evet, ondan da bahsediyorlar tabii biraz" dedi. Inanamadim, sabahtan beri vakit bulup bakamadigim  Türk internet gazetelerinin basliklarini taradim. Eger hasbelkader lafi geciyorsa 8.-9. sirada Japonya'da yasanan deprem, tsunami ve nükleer kazalar. Buradaki yerel gazetelerde bile ilk haber oysa... Eger radyasyon dedigin bir ülkenin sinirlarinda tutulabilen türden bir bela olsaydi, bu ülkenin dört bir yanina atom santralleri kurulsun, müstehaktir diyecektim. Baska diyecek laf bulamiyorum.

Cumartesi, Kasım 06, 2010

Bugün sade yasamak...



Fotograf: orb9220
Dikkat! Bu yazi istisna olarak otomatik baslayan bir müzik icerir. Sevmiyorsaniz ya da uygun ortamda degilseniz, bilgisayarinizin sesini kisin.

4 yildir sade yasamak üzerine yazsam da, tam bir tanimini yapmak bana hep zor gelir. Zamanla sebebini anladim bunun. "Sade yasamak nedir?" demek "yasamin bir tanimini yap" demek gibi bir sey. Kesin ve kisa bir tanimini yapmak mümkün degil. Günlük yapilmali tanimi sade yasamanin.  Her gün icin tekrar tekrar yeni bastan yapilmali.

Dünün sade yasam tanimi da söyle bir sey olmali yaklasik:

Sade yasamak:
Oturma odasinda halinin üzerinde oturup sincapla trencilik oynamaktir. Trenini olustururken sadece bir yük, bir  de yolcu vagonu eklemektir lokomotifin ardina. Onu da yavas, olabildigince yavas sürmektir. Raylarda acele etmeden akar gibi gitmesinden zevk almaktir. Ahsaptan sekiz seklinde bir rayin üzerinde trenlerin bir saat araliksiz dönüsüdür. Sabretmektir, odaklanmaktir. Raylara, trenlere ve dolap beygiri dönüsüne bir cocugun gözünden bakmaktir. Trenler arada bir raydan cikip, dagilinca fazla tiyatro yapmadan tekrar yerlestirmek ve yola kaldigin yerden devam etmektir. Kasim ayi olmasina ragmen halinin üzerine, raylara ve sincabin saclarina vuran günese bakip binlerce kez sükranla dolmaktir. Günese doymus bir ülkede kum ve deniz görmeden yazi gelmis saymayanlari animsamak, felsefi cikarimlar yapmaktir. Bir sey ne kadar azsa; o kadar yogun, o kadar zengin yasanir diye sonuca varmaktir. Bunu bir sans olarak görmek, bunu bir sans olarak görme safliginda oldugunu farketmek ama bundan rahatsiz olmamaktir. Pencere kenarindaki yogurt kabina ekili biberin de ayni seyi söyledigini hayal etmektir. Dört Mevsim dinlemektir bu arada. Düsüncelerinde kendini birden sokakta bulmaktir. O sokakta... Hani sincabi anaokuluna birakmis geri dönerken gecen gün, sehrin nadir agacsiz ve yapraksiz sokaklarindan birinden geciyordun da, rüzgardan orayi bile mevsimin kuru yapraklari basmisti. Hani bakacak agac, cicek olmadigindan sen yerdeki yapraklara vermistin dikkatini ve oradaki yapraklardan biri olmanin nasil bir sey oldugunu düsünmüstün. Dalindan, bildigin ve güvendigin tek seyden ayri düsmenin nasil oldugunu anlamaya calismistin. Simdiki gövdende olmasan, rüzgar sadece yüzünü oksamasa, rüzgara teslim olsan, Concerto No. 2 in G minor, "L'estate"  yükselirken bak tam simdi, aman Allahim, aman Allahim, sen de rüzgarla birlikte hizla savrulmaya baslasan, birden her sey kontrolden ciksa, yükselsen, ucsan ucsan ucsan , nereye gittigini bile bilmeden, ne olacagini bile bilmeden, korkuyu bile unutsan hatta saskinliktan, birden müzigi duysan, hic bilmedigin bir bakis acisini yakalasan yükseldigin yerden,  icinde olsan müzigin ve perspektifin, onlara ait olsan, anlasan ve korkmasan artik bilmediginden, herseyi bilmenin sart olmadigini ve kontrol etmek de gerekmedigi anlasan, yapragin ölümüyle insanin ölümü benzer mi birbirine, ölmek de mi böyle bir sey, öyleyse o kadar kötü olmasa

...desen.

Neden bir yaz müziginin sana sonbahari animsattigini düsünmektir. Yaz ve sonbahar ayni sey midir aslinda? Sonbaharda bir yaz, yazda da bir sonbahar mi vardir?

"Anneaa, raylar yikildiii!" demesidir sincabin. Fazla tiyatro yapmadan raylari tamir etmektir birlikte. Sonra yeniden dönmeye baslamaktir.

Cuma, Eylül 03, 2010

Emzirin, emzirin, emzirin!

Önce su:
Bazen sincabin atesi cok yükseldiginde...
ve
iki üc saat arayla Paracetamol ve Ibuprofen'i verdigimde...
ve
verecek baska hicbir ilac ve yapacak baska hicbir sey kalmadiginda...
...emziriyorum.

Hem onu avutuyor, hem de atesi düssün diye beklemekten endiselere bogulmus bana bir seyler yaptigim hissi veriyor.
Ikimize de iyi geliyor.

Sonra su:
Bugün anaokuluna basladi sincap. Ben gerek görmedigim halde, ögretmenleri "ilk günler bir kac saat kalsin, zamanla arttiralim süreyi, siz de disarida bekleyin" dediler. Öyle yaptik. Bekledigim gibi, anaokulundaki bu ilk saatlerinde beni hic mi hic aramadi yumurcak. Ben disarida esyalarini ona ayrilmis bölüme yerlestirirken, coktan oyuna dalmisti bile. 1,5 saat boyunca o iceride oynadi, ben disarida kitap okudum. Ona -ve tabii bana- kalsa, daha gün sonuna kadar kalirdi anaokulunda. Ama ögretmenlerin uygun gördügü bir sistem var anlasilan, fazla karismak istemedim. Anaokulundan sonra parka gittik. "Anne sen burada kal, ben surada oynayayim" diyerek uzaktaki salincaklari isaret etti bana.

Haaa, bir de su:
Aksamlari babasiyla oynarken ben odaya girdigimde "Sen neden geldin, bizi neden rahatsiz ediyorsun?" dediginden, acik acik odadan kovuldugumdan bahsetmis miydim?

Demek ki uzun süreli emzirmek cocugu anneye bagimli, dizinin dibinden ayrilmaz bir cekingen kuzucuk yapmiyormus. Tecrübemle sabit!

Bunlar "sütten kessem mi acaba?" cölünün icindeki kücük mutluluk vahalarim benim :)
Böyle zamanlarda, vaktiyle anne sütünün gücü adina verdigim savasin hakliligindan emin ve onu bu kadar uzun süre emzirdigim icin mutlu oluyorum. Kendine ve diger insanlara karsi güven duygusuyla dolu bu kücük sincabin, istedigi zaman her zamanki agac kovuguna geri dönmek üzere, dis dünyaya, ormana cikmaya hazir oldugunu hissediyorum. Her ailenin cocuk büyütme sekli, sartlari ve o sartlar altindaki tercihleri baskadir. Bizim sartlarimiz altinda bizim aldigimiz kararin dogru oldugunu görüyorum.

Icimden Thoreau'un "sadelestir, sadelestir, sadelestir" dedigi gibi "emzirin, emzirin, emzirin" demek geliyor. Gecen gün hastanede iki yeni anne gördüm. Birkac günlük bebeklerini, üst kata rutin ultrason kontrolüne getirmislerdi. Istemeden kulak misafiri oldum konustuklarina. "Ilk cocugunu ne kadar emzirmistin peki?" diye sordu biri. "6 ay" diye yanitladi digeri gururla. "Oooo, süper!" dedi soruyu soran saskinlikla.  Cok icimden geldigi halde "alti ay nedir ki? elinizden geliyorsa daha da emzirin, emzirin, emzirin" diyemedim.

Thoreau dedim de...
Bu blogun eski okuyuculari bilirler. Bir dönem Thoreau'dan bitmek bilmeyen alintilarimla biktirmisligim vardir. Bugün sincap iceride arkadaslariyla oynarken ben kapi önünde Walden'i okudum yine. Bu kez Türkce'sinden. Thoreau'yu kendi dilinden okumayi sevmistim, kendi dilimden okumayi da sevdim. Dayanamaz da yeni alintilar yaparsam bu günlerde kizmayin lütfen :)

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

Baska türlü bir ekonomi? - III

Durun, durun! Basligi görüp kacmayin :) "Cocuk yetistirirken inandigimiz masallar", "Fedakar davranisin yeniden kesfi" , "Sevgiye övgü" falan da olabilirdi bu yazinin adi. Hepsi sonunda ayni kapiya cikiyor cünkü.

Birileri bana görünmeyen elden ve homo economicus'tan ilk bahsedeli 18 yil olmus. "Rekabet iyidir" demislerdi, "motivasyon/ödüllendirme iyidir" demislerdi bir de. Bir tür kültür soku yasiyordum o yil. Duydugum hicbir sey tam oturmuyordu kafamda. Dogru olduklarina inanmaya calisiyordum, oysa iceride bir yerde o kadar da dogru olmadiklarini söylüyordu bana bir ses.

Simdi bir ricam var. Ne yapip edin, -tünellerden gecin gerekirse- ve zaman ayirip bu video'yu izleyin lütfen.  Royal Society for the encouragement of Arts, Manufactures and Commerce (RSA) tarafindan hazirlanmis. Adi  Emphathic Civilisation (Empatik Toplum)



Eger daha da cok vaktiniz varsa, 'Empatik Toplum' fikrinin sahibi Jeremy Rifkin'in suradaki 51 dakikalik konusmasini izleyin. Yine Youtube üzerinden ama dilerseniz bilgisayariniza indirip izlemeniz de mümkün.

Ve eger Ingilizce bilmiyorsaniz, su anlatacaklarimi bir okuyun öyleyse. Jeremy Rifkin özetle diyor ki;
Son 10 yil icinde evrim biyolojisi, nöro-bilişim ve cocuk gelisimi alanlarinda yapilan bazi arastirmalar ilginc sonuclar verdi. Bugün empatinin beyinde nasil gelistigi ve ayna nöronlarin (mirror neurons / spiegelneuron) bu sürecteki islevi daha iyi biliniyor.  Bu bilgilerin isiginda  toplumsal kuruluslarimizin (egitim sistemi, ekonomik sistem vb) dayandigi temel varsayimlarin yanlis oldugunu da iddia edebiliriz. Cünkü insanoglu siddet, öfke, kisisel cikar ve firsatciliktan cok sosyal iliski kurma, attachment, baglilik, birliktelik ve hepsinden önemlisi ait olma duygulari ve dolayisiyla empati duyacak sekilde programlanmistir; diger bir deyisle dogamiz buna yöneliktir. Insan dogasi geregi,  homo economicus (yani kendi cikarini maksimize etmek icin her daim rasyonel davranan yaratik) degil, bunun yerine (veya bunun yaninda) homo emphaticus (yani empatik, yani baskalarinin duygularini anlayabilen ve paylasabilen yaratik)tir. Veeee... Empati toplumsal yasamimizi düzenleyen asil görünmeyen eldir! Insanlik tarihi  boyunca empati hep varoldu ancak toplumsal gelismeye paralel olarak kapsami farkliydi. Önce ayni kabilenin, sonra ayni dinin, daha sonra -endüstri devriminin ardindan- ayni ulusun mensuplari birbirlerinin duygularini anlar ve paylasir oldular. Bugünün bilgi cagi bizi bilgi okyanusunda boguyor belki ( bu Riffkin'in videosundan degil. Benim kisisel yorumum) ama ayni zamanda bize tüm insanligi ve hatta bu gezegende yasayan tüm canlilari kusatan empatik bir yaklasim icin temel teknik altyapiyi da sagliyor.Catirdayan egitim ve ekonomik sistemlerimizi bu anlayis cercevesinde yeniden tasarlayip, yeniden kurmaliyiz.

Nasil? Cok radikal mi geliyor? Üzerinde düsünmeye kesinlikle deger!

Durun, gitmeyin!  Size son zamanlarda okudugum/dinledigim baska seylerden de bahsedeyim. 2007'de Harvard Üniversitesi'nden Felix Warneken ve meslektaslari tarafindan yapilan bir dizi deneyde 18 aylik cocuklar ile sempanzelerin tanimadiklari kisilere, herhangi bir direk karsilik olmadan yardim etme (yani altruistik davranis) egilimleri izlenmis.  Cocuklarin bir sey yazmak icin ihtiyac duydugu kaleme erisemeyen yetiskine (karsiliginda bir aferin veya bir oyuncak almadiklari halde) kalemi uzattiklari, sempanzelerin de benzer deney sartlarinda arastirmacinin erisemedigi bir tahta parcasini ona uzattiklari görülmüs. Homo economicus degilmis onlar! Deney degisik sartlar altinda (sempanze ve cocuklarin objeye erismekte güclük cektikleri ve objeyi uzattiktan sonra ödüllendirirlip ödüllendirilmedikleri gibi) tekrarlanmis üstelik. Sadece insan yavrularinin degil, sempanzelerin de daha önce karsilasmadiklari sartlar altinda ve gecmiste benzer ödüllendirme deneyimleri olmadiginda bile kendiliklerinden ve tekrar tekrar yardima hazir oldugu gözlenmis. Deneyin detaylari burada. Vakit bulursaniz, lütfen ama lütfen, sonda Supporting Information basligi altindaki videolari bir izleyin.

Elimdeki bir nota göre yine Harvard Üniversitesi'nden bir arastirmaci grup (büyük ihtimalle ayni grup), 20 aylik cocuklarda benzer sartlar altinda bir deneyde, ödüllendirmenin (deneyde bir tahta küp kullanilmis ödül olarak) yardimseverlik egilimini beklenenin aksine azalttigi sonucuna varmislar. Ne yazik ki bu arastirmanin metnine ulasamadim. Ama dilerseniz Warneken ve ekibinin calismalarina dair su makaleyi de okuyabilirsiniz.

Ben bu arastirmayi okudugumdan beri, sincaba yerli yersiz "aferiiiiiiin sanaaaaaa! braavoooooo!" demekten vazgectim. Zaten gayet sacma buluyordum abartili ödüllendirme triplerini. Gercekten memnuniyet duydugum durumlarda "tesekkür ederim, bu yaptigin cok isime yaradi gercekten, cok isimi kolaylastirdin" demekle yetiniyorum. Kendisi huysuz zamanlarini saymazsak, gecenlerde markette yasli bir teyzesinin tespit ettigi gibi gercek bir Muttihilfe (annesinin yardimcisi) dir bu arada :)

Bu türden ödüllendirmeden vazgecmeme bir diger sebep de, Montessori'nin 1912'de yazilmis The Montessori Method adli kitabinda okuduklarimdir. Montessori orada ceza ve ödüllendirmeden "Ruhu sınırlayıcı engeller", "Ruhu köleleştirme araçları"  diye bahseder. "İnsanoğlunun bütün zaferleri, bütün ilerlemeler içsel bir güce dayanır" der. Ona göre eğitimin amacına ulaşması için, ceza ve ödül gibi dış etkenlere bel bağlamaktansa, öğrenmenin hedefini veya öğrenme sürecinin kendisini, asıl ödül ve doyum sağlayan şey haline getirmelidir. "Ödüllendirilen davranislarin tekrarlanma olasiligi artar" mottosunu kafama kazimaya calistiklari o yillara öyle aciyorum ki simdi. Calistigim yillarda bu yazida anlattiklarimdan haberdar olsaydim, neden bazi calisma arkadaslarimin onca ödüllendirmeye ragmen zerre kadar harekete gecmediklerini de daha iyi anlardim sanirim. 

Anladik, empati ve yardimseverlik en kücük cocuklarda bile ve tahminen dogamizda var. Peki yasadigimiz dünya neden böyle? "Rasyonel ve kendi cikarini maksimize eden insan"a fazlasiyla vurgu yapildigi ve bu türlüsü hosgörüldügü icin mi? Peki insan kendini daha cok empati duyabilecek sekilde egitebilir mi? Prof. Dr. Tania Singer'in yaptigi calismalara göre yanit "evet". Kendisi empatinin beyinde nasil gerceklestigini arastirma konusu edinmis bir uzman. 2009 yilinda Budist rahibi Matthieu Ricard ile yaptiklari bir deneyde, Ricard'in yillardir yaptigi meditasyon ve benzeri Budistik uygulamalar sebebiyle beyninde empatiyle ilgili merkezleri diger deneklerden cok daha kolay ve kuvvetli aktive edebildigini gözlemisler.  Tania Singer ile yapilmis söylesiler var, konuyla ilgilenirseniz:

- Im Kopf der anderen (Die Zeit)
- Br-Online 'dan bir söylesi
- Empathischer Schmerz: Wie und warum das Gehirn mitfühlt

Duane Elgin'in Voluntary Simplicity adli kitabini okurken sevgi ile ilgili bölüme geldigimde birden sasirmistim. Evet, baglantiyi az cok görüyordum ama Elgin'in bu denli sevgi güzellemesi yapmasini biraz abartili ve konudan sapmis buluyordum dogrusu. Bugün öyle düsünmüyorum, baglari daha rahat kurabiliyorum simdi. Sade yasamak icin empati ve sevgi duymak gerekli. Hatta bunlar temel duygular denebilir. Baska türlü bazi duygusal, düsünsel engelleri asmak, bazi davranis bicimlerini otomatiklestirmek cok zor.

Bildigim bütün ipleri getirip koydum önünüze. Kendi baglantilarinizi kurmayi, kendi dügümlerinizi atmayi size birakiyorum. Ben bir sonraki sefere vakit ve enerji bulursam kendi dügümlerimi anlatacagim size. Teoriden degil, uygulamadan bahsedecegim.

Cuma, Ağustos 06, 2010

"Anonol" düsünceleri - I

Sincap Eylül ayinda anaokuluna basliyor. Onun deyisiyle "cok cüyel bir anonol cocugu" olacak. Bugünlerde bol bol son üc yilin muhasebesini yapiyor ve bir taraftan da okula hazirlik yapiyoruz.

Muhasebeyi yapan tek basima benim elbette, sincap daha cok hazirlik kisminda :) "Bugün bildiklerimle yeni dogmus sincabi elime verseler, neleri farkli yapardim, neleri tam da simdiki gibi?" diye düsünüyorum.

Dogumdan sonraki 24 saatte tatsiz ve nadir bir komplikasyon yüzünden iki kez operasyon gecirmem gerektiginden, oglumu kucagimda tutmama da, emzirmeme de izin verilmedi. Bugünkü aklimla, emzirmesem bile, yyatagimin yaninda duran o tuhaf, seffaf kutu/besikte degil, kucagimda durmasi icin israrci olur; bunun icin gerekirse hastaneyi ayaga kaldirirdim. Anne sütünün gelmesi ve bebekte emme refleksinin kaybolmamasi adina cok önemli olan ilk saatleri kaybettik. Sonuc olarak, sadece anne sütüyle besleyebilmek, formül sütlerden uzak durabilmek icin tam 1,5 ay savasmamiz gerekti.

 Ayrica ilk dört ay kendi yataginda yatirdik. Bunun uykuda ani bebek ölümü sendromuna karsi en önemli önlemlerden biri oldugunu biliyorum. Ancak bu ilk dört ayda bile sabaha karsi yorgunluktan baska türlüsünü yapamayacagimdan, bizimle uyumaya basladi. 4. aydan sonra ise ayri yatakta uyumanin sacmaligini farkettik ve 2,5 yasina kadar birlikte uyuduk. Simdi bile tamamen kendi odasinda, kendi yataginda yalniz yattigi söylenemez. Hele de yeni dogmus bir bebegin "kendi odasinda, kendi yataginda" yattigi düsüncesini dayanilmaz ve kabul edilmez buluyorum. Bizim yaptigimiza gelince, "ayni odada, kendi yataginda" yatmasi yerine, hem onun icin daha güvenli, hem de en basindan itibaren bizimle birlikte uyuyacagi bir düzen kuramaz miydik diye düsünüyorum. Yapabilirdik, yapmaliydik. Örnekleri var. (Isil, co-sleeping icin kullanilan harika bir bebek ek yatagi fotografi görmüstüm blogunda, simdi bulamadim. Bizimle paylasir misin?) Cok düsük bir olasilik da olsa,  bebegin havasiz kalmasi ya da yataktan düsmesine önlem olarak, gerekirse geleneksel usulde, genis bir yer yatagi ayarlamayi bile düsünmeliydik kanimca. Hepimiz icin daha huzurlu, daha mutlu bir uyku demek olurdu bu. Yeni dogmus, annesinin karnindan ve teninden yeni ayrilmis bir bebegi kendi basina parmaklikli bir yatakta uyumaya birakmaktan cok daha makul, cok daha mantikli geliyor bana. Bugünkü aklimla...

Yaptigim en iyi seylerden biri bir tasima bezi (sling) ve bir kanguru (mei-tai tarzi, Ergo) almakti. Bugünkü aklimla ,tasima bezini kullanmayi keske daha iyi ögrenseydim, kendime daha cok güvenebilseydim ve dogumdan itibaren sincabi hep onunla tasisaydim diye düsünüyorum. Digerini 4,5 aydan itibaren yogun olarak kullandim. Ama yine de agirligimiz bebek arabasindaydi. Sincap yürümeyi ögrendikten sonra bile, günlük kosturmacanin ve modern sehir yasamini planlayanlarin gazabina ugrayarak gereginden fazla bebek arabasinda  kapali kaldi. Alisverise giderken arabasiz olmazdi, hem onu hem yükleri tasiyamazdik. Bir haftasonu gezisine cikmissak, saatler boyu kucagimizda tasiyamazdik. (Yoksa tasiyabilir miydik?) Bir yerde yemek icin mola verdigimizde, arabada bagli oturmasi, sandalyede oturmasindan daha güvenliydi. Yürümeyi ögrendikten sonra, bir randevuya yetismeliysek, kendimizi onun yürüme hizina ve merakla saga sola takilmasina teslim edemezdik. Marketlerde, magazalarda, toplu ulasim araclarinda 1,5 -2 yasinda bir cocugun saga sola kosturup, her seyi ellemesi, karistirmasi, kurcalamasi hos görülmezdi. O yasta bir cocuk da burasinin yeni bir kesif ve oyun alani degil, "kismen 3. sahislara ait kamusal alan" oldugunu anlayamazdi elbette. Sonuc? Careyi sincabi cok gerekmedigi durumlarda bile arabasinda oturtmakta bulduk. Bazen yürümeye bu kadar gec baslamasinda (17 ay!) etkisi ne kadardir, diye düsünmeden edemiyorum. Baska ne yapabilirdik, bilmiyorum? Ama bu günkü aklimla henüz yürümeye baslamadan önce bile arabasinda mümkün oldugunca az tutar, disarida daha cok hareket imkani tanirdim. Bizim icin daha eziyetli, daha huzursuzluk verici, daha sinir bozucu olsa da yapmaliydik bunu. Bir cocuk icin (en azindan bu cocuk icin!) hareketin hayatin anlami oldugunu ögrendim cünkü! Farkettiniz mi? Sehirler cocuklar icin tasarlanmiyor artik. Cocuklar yetiskinlerin dünyasina uyum saglamayi ögrenmekle mükellef.

Yaptigim en iyi sey, sincabi emzirmek, hem de bu yasina dek emzirmekti sanirim. Bu uzun ve aramizdaki bagi kuvvetlendiren sürecin meyvelerini simdiden aldigimizi hissediyorum. Evde tam bir anne kuzusu gibi davranmasi, bir odadan digerine bensiz gitmek istememesi baslarda beni endiselendirmisti biraz. Oysa disarida bundan tamamen farkli. Kalabaliklara karismaktan, bizimle göz kontagini bile kaybederek uzaklasmaktan hic korkmuyor. Oyun ve oyun arkadasi söz konusu oldugunda beni hic aramiyor. Cok endiselenmeme karsin, gecen ay anaokulundaki deneme saatinde benden hic aglamadan ayrilip, bir saat boyunca beni hic sormamis olmasi da (ilk kez dilini hic bilmedigi ve hic tanimadigi bir grup cocuk ve egitmenle beraber yalniz kalmasina ragmen)  bir baska hikaye. Bütün bunlari dünyaya karsi ve kendine dönük güclü bir güven duygusuyla dolu oldugu seklinde yorumluyorum. Anne sütü olmadan da verilebilir bu güven duygusu elbette. Ama emzirmek, hele de uzun süreli emzirmek özel bir caba harcamadan, kendiliginden bu sonuca getirdi bizi. 

Bir diger dogru da sanirim sincabi evde kendim büyütmemdi. Kendisi de erkek cocuk sahibi bir arkadasim bana erkek ve kiz cocuklarin yetistirilmesinde bazi ince farklar olmasi gerektigini savunmus ve bununla ilgili bir kac kitap vermisti okumam icin. Birini yarisina dek okudum, bu türden bir ayirimi cok da dogru bulmadim. Aklimda kalan sadece bir cümle var o kitaptan : "Bir erkek cocuk 3 yasina dek annesine aittir." . Simdi düzeltiyorum bana dogru gelen sekliyle: "Bir cocuk 3 yasina dek annesine aittir". Yasadigimiz cag, cocuklarin en azindan 3 yasina dek anneleri tarafindan bakilip yetistirilmelerine pek imkan tanimiyor bazen. Buna da saygi duyarim. Hatta ortada bununla ilgili bir suc varsa, anneye degil, toplumun ve sistem kurucularin, kanun yapicilarin sirtina yüklemeyi tercih ederim. Cocuguna bir yilcik olsun kendisi bakabilmek icin özel sektördeki isinden ücretsiz izin dahi alamayan bir ülkenin sistem kurucularini ve kanun yapicilarini kastediyorum! Bir cocugun yasaminin ilk yillarinda MUTLAKA sevgi dolu, yakin ve saglam duygusal bir bag kurabilecegi biri tarafindan bakilmasi gerektigine ve bunun sonraki yasamini kökten etkiledigine gönülden inaniyorum. Anne olamiyorsa, bir büyükanne veya bir baba da olabilir bu. 

Farkina varmadan bir cesit attachment parenting propagandasina dönüstü bu yazi :) Fena da olmadi :) Yalniz cok uzadi. "Anonol" düsüncelerine yarin devam edeyim.

Çarşamba, Temmuz 28, 2010

Yiyeceklerin teoride ve pratikte geldiği yerler ; market şerrinden korunmuş meyveler

Louv, Dogadaki Son Cocuk'ta cocuklarin dogadan kopuk yasadigi yeni dönemin özelliklerinden biri olarak "toplumsal ve bireysel aklimizin yiyeceklerimizin kaynagindan habersiz olusu"nu sayiyor. Onun deyisiyle "cocuklara göre yiyecekler Venüs'ten, ciftcilik Mars'tan".  Bunu okudugumda cok sasirmadim.Cünkü yillar önce seyrettigim benzer konulu bir belgeselde bezelyelerin bir bitkiden geldiginden habersiz, fabrikada üretildigini zanneden cocuklar oldugundan bahsedilmisti.

Aslinda sadece cocuklarin degil, biz büyüklerin de sorunu bu.  Birbirinin esi ve mükemmel görünüslü elmalar, havuclar, biberler talep etmemiz bu yüzden olsa gerek. Yine de meyve-sebzelerin nereden geldigine dair az cok bir fikrimiz var denebilir. Ama et, süt, balik ve yumurtanin fabrikada imal edildigini düsünür gibi davraniyoruz bazen. Tüketim aliskanliklarimiz bunu gösteriyor. Hos, tüketiciler böyle davrandigi ve böyle bekledigi icin de, hayvansal gidalar doganin degil fabrikanin bir ürünü, üretim bandinin konusu haline dönüsmüsler coktan.  Üretim bandinda akan civcivleri ve fabrika ortaminda ete dönüsen besi hayvanlarini* kastediyorum (* Bu videonun ikinci bölümü biraz reklam gibi, ama asil aradigim video'yu bulamadim. Idare edin lütfen). Paketlerin üzerindeki resimlerdeki gibi cayirlarda otlayip büyüyen mutlu inekler ve mutlu tavuklar olmadiklarini anlatmaya calisiyorum...

Sincaba her gün soframiza gelen gidalarin -teoride de olsa- nereden geldigini gösterme olanagimiz olmadi simdiye dek. Evdeki resimli ciftlik konulu kitaplardan biliyor biraz. Özellikle doga konulu kitaplari olmasina dikkat ediyorum. Secimi ona birakirsam mutlaka icinde araba resimli olanlari tercih ediyor oysa :) Ama dogadaki gezilerimiz ona ve bize baska bir sey sunuyor: Soframiza gelenler disinda, seri üretimin ve market raflarinin serrinden korunmus meyveleri...

Henüz olgunlasmadilar ama gecen yil sonbaharda bolca bahsettigim kizilcik ve mürver var. Her ikisini de surup ve marmelat olarak konuk etmistik mutfagimiza. Sincap toplamamiza kendince yardim etmisti. Digerlerini fotograflarla anlatayim:


Bu fazla dikkat cekmeyen bitki bizim buralarda cok yetisiyor. Özellikle orman icindeki yürüyüs yollarinin kenarlari bununla dolu.


Yaklasik yaz ortasinda böyle cicekler aciyorlar...


Ardindan da böyle meyveler veriyorlar. Ilk kez 5 yil kadar önce farketmistim. Genellikle dogada gördügüm meyveleri denemek konusunda gayet cekingenimdir. Dogrusu da bu zaten. Fakat bu meyve dut ve bögürtleni cagristiran görüntüsüyle gayet yenilebilir duruyordu. Denedim. Tadi onlar kadar tatli degilse de güzel. Nitekim daha sonra ormanda elinde sepetle bu meyvelerden toplayan bir aile görmüstük. Bir botanik kitabinda adina bile rastlamis ve yenilebildigini oradan da teyit etmistim. Ne yazik ki bir yere not etmemisim o adi. Büyük olasilikla marmeladi yapilabiliyordur. Biz rastladikca orman yürüyüslerinde atistirmayi tercih ediyoruz simdilik:)

Ayrica cevrede bolca erik agaci var.


Bu fotograf yaklasik iki hafta öncesine ait. Bugün gecerken baktim, bu erikler coktan kizarmis. Ne yazik ki nehir kiyisinda erisemiyecegimiz bir yerde bu agac. Ama erisebildigimiz yerlerdekilerin tadina bu haftasonu baktik. Dogada meyve yemekle ilgili bir gözlemim var. Siz de onaylarsiniz eminim. Bir kere agactan toplanan erik (veya elma veya ...) her zaman marketten alinandan daha lezzetli. Burasi kesin. Ama ayni erik toplayip eve getirdiginizde de lezzetini yitiriyor sanki. Ayni agacin meyvesini topladiginiz anda yemekle evde yemek arasinda kesinlikle lezzet farki var! Inanilmaz!

Baska acilardan bakildiginda da bazi meyveler kesinlikle dogada kalmali ve dogada yenmeli. Bazi meyveler acikca binlerce sehirlinin oturma odalarinda bacaklarini uzatip yemesine digerleri kadar uygun degiller. Kesin ve net bu! Bakin son günlerde rastladigim bir haber ne diyor: Alman süpermarketlerinde bu yaz satilan frenküzümlerinde yapilan testler bu meyvelerin ciddi sekilde tarim ilaclarina maruz kaldigini göstermis. Ortalama 6 degisik tarim ilacina rastlanmis test edilen her meyvede! Greenpeace basligi "Frenküzümleri kücük tarim ilaci kokteylleri" diye atmis. Bu da inanilmaz!


Durun ama size inanilmaz bir baska sey göstereyim ben:


Findik! Ilk kez gördügümde gözlerime inanamamistim ama cevrede bir cok findik agaci var. Yabani olduklarini saniyorum. Gecen yil denemek icin bir avuc kadar toplamistim. Cogunun ici bos cikti ama dolu olanlar gayet lezzetliydi. Sanirim dogru agaci ve dogru zamani bulmak gerek ;) 


Bu arada akdikenleri de takipteyim. Henüz kizarmadilar bile ama mevsimi geldiginde surup veya marmaledini denemek gibi niyetlerim var :)

Bu yaz gözlerimizi biraz acarsak sincapla, belki baska meyveler de kesfederiz doganin kucaginda, kimbilir :)