"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




altin madenciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altin madenciliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 20, 2012

Samimiyet testi

Canakkale'den yeni havadisler:
"Geçenlerde, işlerden vakit bulup da bir türlü görüşemediğim bir komşumun daveti üzerine ziyaretine gitmiştim. Daha önceden tanıdığım birkaç kişi daha olacağını biliyordum, ama o günün “altın günü” olacağını bilmiyordum. Toplam sekiz kadın idik, dördüyle ilk kez tanışıyordum. İkisi öğretmen olmak üzere, dördü kamu kuruluşlarından emekli, biri çalışmayan ev kızı, diğeri dershanede öğretmenlik de yapan genç bir turist rehberi. Bendeniz malûm…"
Gerisi burada >>>
Bir samimiyet testinin gerekliligine inanan bir ben degilmisim, demek ki...
Nasil mutlu oldum, anlatamam!
Daha gecen gün altin gününün alternatifini de konusmusken üstelik :) ...

Salı, Şubat 14, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (III)

Elektronik atik (e-atik) konusunda arkadasimla yazistigim günlerde büyük bir tesadüf eseri (?) severek izledigim Scobel programinin 2 Subat tarihli konusu da "Abfall - Wohin mit dem Müll?" (Atik - Cöpler nereye?) idi. Arkadasimin hem kendi yazdiklarini, hem de paylastigi makaleleri aktarirken araya Scobel'den de bilgiler ekleyecegim. Yeri geldikce kaynagi (Scobel) seklinde ayrica belirtecegim. Programin bütün video kaydini da iceren link burada.

Elektronik atik konusunda Bati'da ve kagit üzerinde aslinda oldukca iyi tanimlanmis bir sistem var. Buna ragmen elektronik atigin büyük kismi (illegal) bir sekilde 3. Dünya ülkelerine ulasiyor ve orada "dönüstürülüyor". Geri dönüsüm konusunda dünyanin önde gelen ülkelerinden Almanya'da her yil 800.000 ton elektronik atik 3. Dünya ülkelerine "ihrac" ediliyor. Bunun beste biri illegal yollardan (Scobel).  Gelismis ülkelerin e-atigi cogunlukla kullanilabilir 2.el ürün olarak  deklare edilerek ya da teknolojik yardim adi altinda gelismemis ülkelere gönderiliyor. Oysa büyük kismi calisamaz durumda (ya da sadece bir iki yillik ömrü kalmis), yani cöp! Bu durum kagit üzerinde Basel Konvansiyonu'na aykiri ama pratikte vuku buluyor. Batili ülkelerde legal yollarla geri donusum icin toplanan e-atiklarin bile illegal yollarla Cin, Hindistan ve Afrika'ya gitme durumu var. Cunku Batili ulkelerde geri donusum maliyeti yuksek. Doguya yada guneye yollamak cok daha karli. Transport maliyetleri sanilandan daha ucuz cünkü örnegin Cin'den tonlarca mal getiren gemiler bos donmesin diye e-atiklarla dolduruluyor. Dönüstürme maliyetleri düsük, cünkü nüfusun en fakir kesimi bu islerler ugrasiyor. Gana'da cocuk isciler televizyonlarin icindeki bakir kablo demetlerinin yakilarak ortadan kaldirilmasindan 50 cent kazaniyor. Bu islem sirasinda ortama toksik gazlar saliniyor (Scobel).  Isin kaymagini toplu ticaretini yapanlar ve elle geri donusum yapan atolyeleri isletenler yiyor. E-atik trafigi su anda uyusturucu trafiginden sonra en karli ikinci illegal trafik. Oyle ki uluslararasi organize suc örgütleri, büyük mafya aileleri bile bu isle ilgileniyorlarmis.

Gelelim isin degerli ve az bulunur madenler kismina. Elektronik esyalarin icinde bakir, alüminyum, altin, gümüs, platin gibi pek cok degerli iletken metal bulunuyor. Scobel'da belirtildigine göre,  madencilik sektöründe bir ton kayac icinden 5 gr. altin elde edebilmek karli (rentable) bir is olarak görülürken; bir ton eski cep telefonundan 250 gr (yani 50 kat daha fazla) altin cikarabilmek mümkünmüs! Eski elektronik esyalardaki degerli metallerin dönüstürülmesiyle ilgili sorun ise, bunlarin son derece kompleks ürünler olmasiymis. Bazen üretici disinda hic kimse ürünün neresinde ne bulundugunu bilemiyormus. Halihazirdaki kullanim ve tüketim modelleri, elektronik ürünün kullanim ömrü sonunda, üreticisine geri dönmesi seklinde düzenlemeler de icermediginden, cep telefonu ya da benzer ürünlerin icindeki degerli madenler bir noktada kaybolup gidiyormus (Cekmecede, dolapta bir kösede bekleyen eski bir cep telefonun var mi? Hah! Tam olarak bundan bahsediliyor burada.).  Scobel programin sonlarina dogru bir yerde "atik, yanlis yerde bulunan bir hammaddedir" ifadesini kullandi. Dikkat cekici buluyorum. 

Bir baska sorun da elektronik esyalarin islevsel acidan gittikce daha kisa ömürlü üretiliyor olmalari. Ayrica islevleri disinda sembolik deger ve anlam tasimalari. Her ikisi de elektronik atik miktarinin artmasina sebep oluyor.  Annie Leonard, Story of Electronics'de elektronik cöpün sonunda üreticisine geri döndügü bir sistemde maliyet dissallastirmasi ( cost externalization) gerceklesmedigi icin üreticinin otomatik olarak daha uzun ömürlü ürünler tasarlamayi tercih edecegini söyler. Bizler, öyle bir dünyada yasamiyoruz elbette.

Fakat yasadigimiz dünyada bile tüketiciler olarak yapabilecegimiz seyler var, farkindasin degil mi?
Kötü tüketiciler olmak pahasina elektronik ürünlere islevleri disinda özel anlamlar yüklememek, ömürlerini uzatabilmek, yeni kullanim modelleri olusturabilmek ya da üreticinden/ saticisindan bunlari talep etmek... aklima hemen simdi gelenler.

Yoruldum, gidip sincabi anaokulundan alacagim.
Yarin devam edelim :)
Sen de bu arada aklina gelenleri yazarsin belki...
 

Bir arkadasa soracaktim da... (II)

Nerede kalmistik?
Haa, evet, Kaz Daglari'ni kurtariyorduk, degil mi? :)

Saka bir yana, derdim tam olarak Kaz Daglari'ni kurtarmak da degil. Böyle "Ida'cigim..." diye senli benli konustuguma bakma; uzaktan uzaga sevsem de, gidip görmüslügüm bile yok kendisini. Ayrica daha gecen gün bir arkadasim sayesinde animsadim da, James Lovelock'un kitabindan ders notlarimi (!) okudum tekrar. James Lovelock Revenge of Gaia'da diyor ki, Gaia (dünya yani) zaten başının çaresine bakabilecek savunma mekanizmalarına sahiptir. Fakat onun cözümleri o kadar da "hümanist" , yani "insansever" ve insan çıkarlarını gözetir olmayacak. Kendi türümüzün varlığını sürdürmek istiyorsak, kendi çıkarlarımızı değil, Gaia'nin -yani yaşayan tüm canlılar ve ekosistemin- genel çıkarlarını gözeten önlemler almalıyız. Dolayisiyla Kaz daglari da kendi basinin caresine bakacak güctedir eminim.

Fakat sunu söyleyeyim ki, benim derdim birincil olarak insanligin cikarlarini gözetmek de degil. Tabii oglumun cikarlarini önemsedigim yadsinamaz. Fakat ilk elde, tam da ekonomistlerin  savunduguna paralel olarak, kendimle ilgili bireysel motivasyonlarim var. En cok kendimi kaybetmekten korkuyorum ve en cok kendimi kurtarmak istiyorum. Ne zaman birseylerin anlamsizca yok olmasina sebep olan bir oyunun bilincsizce parcasi oldugumu kesfetsem, kendimi kaybettigimi, icimdeki derin ve bilge özle baglantimin azaldigini hissediyorum. "Anlamsizca"nin altini cizdim cünkü termodinamigin yasalari geregi kainatin hicbir yerinde enerjiyi bozmadan kullanmanin bir yolu yoktur ve Yesiller'in sıkca tekrarladigi gibi "en temiz enerji kullanılmamıs enerjidir". Dolayisiyla varoldugum sürece dogada bir seylerin bozulmasina sebep olacagimin gayet de farkindayim. Yeter ki, icinde kendimi bulabilecegim bir anlami olsun.

Neyse lafi uzatmayayim, ekonomistler hakli aslinda. Eger hepimiz gezegeni ve insanligi kurtarmak gibi ulvi bir takim amaclari bir tarafa birakip, sadece ve sadece kendimize gelmeye  ve kendimizi kurtarmaya calisiyor olsaydik, eminim kendimizi de, insanligi da, gezegeni de kurtarmis olacaktik. Bundan daha büyük bir kâr optimizasyonu düsünemiyorum. Fakat, bildigin gibi naifim de biraz :D

Altina dönelim.
Gercekten ilginc bir metal bu altin.Sembolik degeri bir yana, insan ruhunun üzerinde turnusol benzeri etki gösterme gibi bir özelligi var. B.Trevan'in "The Treasure of the Sierra Madre" adli kitabini okumus muydun? Türkce'ye sanirim "Altina Hücum" adiyla cevrilmisti. Altinin turnusol görevini gördükten sonra haydan gelip huya gidisinin trajikomik öyküsüdür.

"Iyi de ne ise yarar bu altin? Sembolik ve ekonomik degerini bir yana birakirsak? 156.000 ton altinin %60'ini son 30 yilda cikarip da ne yaptik? Yedik mi yani?" diye kendi kendime palyacoluklar yapiyordum ki tam, aklima geldi. Evet, bazilarimiz yiyor da bu altini :) Son yillarda gurme mutfaklarin vazgecilmezi altin.Yakin zamanda bu konuyla ilgili bir gazete haberi paylasmis bir arkadasima dönüp (Ahh! Arkadaslarim olmasa ne yapardim ben!) haberi tekrar bulup bulmayacagini sordum. Bulamadi gerci ama bana Google'da "edible gold leaf" diye aratmami tavsiye etti. Ben de sana tavsiye ederim. Her keseye göre var. Amazon'da bile satiliyor. Online siparis verebiliyorsun. Hatta bir gida katki malzemesi olara e kodu bile varmis altinin: E175. Hayir, miligram miligram satilan yenebilir altinin bütün cevre sorunlarimizin merkezi oldugunu idida etmiyorum. Yine de 2 gr. altinin 20 ton maden atigi ürettigi gercegi dururken bir tarafta, züppeligin bu kadarina güler misin, aglar misin?

Fakat hepimizi ciddiyete davet ediyorum. Altin önemlidir ve bir ise yarar. Bak su ansiklopedik bilgiyi Vikipedi'den alintiliyorum: "Elektrik iletkenliği yüksek (bakırdan daha çok gümüşten biraz az) olan ve kolayca kimyasal tepkimeye girmeyen altın en çok elektrik ve elektronik sanayilerde bağlantıların, terminallerin, baskı devrelerinin, transistörlerin ve yarı iletken sistemlerin kaplanmasında kullanılır. Üstüne düşen kızılötesi ışınların yaklaşık yüzde 98’ini yansıtarak geri çevirebilen ince altın levhalar, uzay elbiselerinin başlığındaki göz deliklerinde zararlı ışınlardan korunmayı ve sun’i uyduların yüzeylerinde sıcaklığın denetlenebilmesini sağlar. Büyük büro binalarının pencerelerinde de gene ince levhalar halinde altın kullanılması, yalnız estetik açısından değil, bu yansıtıcı yüzeyin çevreyle ısı alış-verişini büyük ölçüde azaltmasından kaynaklanır."


Elektronik ürünlerle ilgili sektörde mühendis bir arkadasim olmadigi icin, altin bir iletken olarak elektronik  endüstrisinde ne capta kullaniliyor, istatistiki veriler, oranlar vb, nedir soramadim. Fakat ben tüketici olarak her iki üc senede bir "modasi gecti, kapasitesi geri kaldi, bozuldu" vb. bahanesiyle atilan elektronik esyalardaki altinin durumunu merak ediyordum en cok. Veeee saka gibi; belki inanmayacaksin ama benim e-atik konusunda akademik kariyer yapan bir arkadasim da var! :)


Hemen bir e-mail yazdim arkadasima. Hiiiic filtrelemeden yine, aklima gelen bütün sorulari yönelttim kendisine:
"Batili ülkelerde elektronik bir esya (bilgisayar vb) eskiyip elden cikarildiginda, ne kadari geri dönüsüme giriyor?, ve hasbelkader geri dönüsüm sistemine girmisse altin gümüs hemen oracikta cikarilip, kalan "cöp" mü Afrika'ya (ya da baska 3. dünya ülkelerine) gönderiliyor? Yoksa direk Afrika'da mi cikariliyor?
Cikarilmasinda ya da cikarilmis altin gümüsün yeniden üretime sokulmasinda olusan cevre problemleri var mi?
Yoksa asil altin-gümüs madenciliginin kirliligi hesaba katilidiginda, ne kadari cöpten kurtarilip geri dönüstürülerek tekrar üretime dahil edilse kar mi?"


Arkadasim bana hizla yanit verdi ve sorduklarimin e-atik konusunun ne cetrefilli bir konu olduguna dair sorulup sorulup henüz yanitlanamayan en can alici sorulari oldugunu söyledi.

Daha da pek cok sey anlatti e-atik konusunda. Ama bu noktada altin konusundan ayrilip global e-atik problemine atlamis bulunuyoruz. O yüzden bir nefeslenelim. Bir sonraki yazida kaldigimiz yerden devam edelim :)

Pazartesi, Şubat 13, 2012

Bir arkadasa soracaktim da... (I)

Bir arkadasim gecenlerde sosyal mecrada Kaz Daglari'na ait bir fotograf paylasmis. Fotograf altin madenciligi calismalarinin basladigi bölgeye aitmis ve tepelerin nasil da traslanip zarar görmeye basladiginin havadan cekilmis bir kaniti imis. Ben görünce kötü oldum. Ama beni bilirsin; yikilmis bir agac görsem yine kötü olurdum. Altina da su yazi ilistirilmis:

"Kaz Dağları'nda altın işletmeciliğine hazırlanan şirket, gerekli su ihtiyacının karşılanması için baraj yapılmasını istedi. Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, ilin su kaynakları üzerine kurulacak barajın, 400 bine yakın kişinin su gereksinimini olumsuz etkileyeceğini belirtti.

Kuzey Biga Madencilik İcra Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Han İlhan, Kazdağları eteklerinde 2014 yılında faaliyete geçirmeyi hedefledikleri altın işletmeciliği için gerekli olan su ihtiyacının DSİ 25. Bölge Müdürlüğü’nce uygun görülecek alana kurulacak baraj ile karşılanabileceğini söyledi. Açıklama, Çanakkale şehir merkezinin içme suyu ve tarımsal sulama ihtiyacını karşılayan Atikhisar, Umurbey Ovası tarımsal sulama suyunun depolandığı Bayramdere ve Biga tarımı için önemli su kaynağını oluşturan Bakacak barajlarının su kaynaklarını engelleyeceği için kuraklık endişesi doğurdu.

‘Katletmek demek’

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, ilin bölgesel su kaynakları üzerine kurulacak barajın, 400 bine yakın insanın su ihtiyacını olumsuz yönde etkileyeceğini belirtti. Gökhan, “Su kaynaklarının üzerine baraj kurdurmak bu kentte yaşayan insanları susuzluğa mahkûm ettirip katletmek demektir. Bu anlayış, çokuluslu 6. Filo’nun işgalci anlayışını ortaya koymaktadır” dedi.

Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Hicri Nalbant da, “Çanakkale halkının sularına da göz diktiler. Siyanürlü liç havuzları kurup bunları baraj suları ile kirletip bölgede tek bir canlı bırakmama kararlılığı içinde oldukları açığa çıkmıştır. Bu açıklama gerçek niyetlerini ortaya çıkarmıştır” dedi.

Haber Cumhuriyet Haber Portalı
 Fotoğraf Edremit Son Nokta"



Sen bu fotografi gördün mü, bu yazilanlardan haberin oldu mu, bilmem? Aksam ana haber bültenlerinde pek bahsedilmiyor böyle seylerden. Ayni gün bir arkadasim bahsediyordu. Aksam haberlerinde ana konu tatli tarifi imis. "Flas flas flas!" teraneleriyle dört ayri tatlinin tarifi veriliyormus. Tatli yiyip, tatli konusalim diye galiba.


Tatli yiyip, tatli konusamayacagim, kusura bakma. Kaz Daglari'nda altin madenciligi ne asamadadir, bu fotograf ve haberler ne kadar güncel, ne kadar dogrudur bilemiyorum. Ama beni sasirtmadigi kesin. Türkiye'de altin madenciligi üzerine birazcik okudum son zamanlarda. Sen de okuyabilirsin. Büyük kitapcilarin  cevreyle ilgili kitap raflarini tara, ya da görevliye sor. Sana altin madenciligi hakkinda yazilmis en az 3-4 kitap cikarip gösterecektir.

Hikaye genellikle aynidir. Altinin varligi coook cok yillar önce yabanci bir maden firmasi tarafindan kesfedilmistir. Madeni isletme hakki devletten kolayca alinmistir. Ilgili firma bazen arazi, bazen yol, bazen su istemek icin yerel halkin kapisini caldiginda is coktan olup bitmistir. Tatsizliklar ondan sonra baslar. Madeni isteyen vardir, istemeyen vardir. Arsasini satmak isteyen vardir, istemeyen vardir. Yolundan yol, suyundan su vermek isteyen cevre köyler vardir, istemeyenler vardir. Istemeyenlerden tatli tatli, iknayla yola getirilmisler vardir, kadinli cocuklu jandarma dayagi yemisler vardir. Rivayet odur ki, arazisini satsin diye kapisina maden sirketinin temsilcisiyle, jandarma komutaninin birlikte geldigi köylüler vardir. Rivayet odur ki, madenin ( ve genel olarak altin madenciliginin) cevre zararlarini anlatmak icin ugrasanlarin bir Alman vakfindan beslemeli olduklarina dair kitaplar bile yaz(dir)ilmistir. Tatsiz diyorum ya iste, tatsiz detaylar bunlar. Bana tek tek anlattirma, git kitapcidan ya da internetten bulup kendin oku. Aksam haberlerinde rastlamayi bekleme.

Altin madenciligi ile ilgili sorun nedir peki? Daha önce biraz bahsetmistim; surada, surada ve surada.

Ister istemez düsünmeye basliyor insan? Ne yapilabilir? Fakat bana öyle geliyor ki, bu yanlis bir soru. Uzun zamandir Thoreau ile ayni fikirdeyim. Ona kalirsa yol almak isteyen, yola cikmak icin yol arkadaslarinin hazir olmasini beklememelidir. Dolayisiyla dogru soru "Ben ne yapabilirim?" olmali. Tüketici, sade vatandas, sokaktaki insan, birey ... olarak ben ne yapabilirim?

Oyunun bir parcasi olmamak mümkün mü? Iste bu düsüncelerle ekonomi konusunda benden daha bilgili bir arkadasima isin o boyutunu sordum. "Bir ülkenin kücük yatirimcilarinin bir yatirim araci olarak altin almamasinin bir anlami var mi? Altin ekonomide neden bu kadar cok (yani gercekten bu kadar cok!) önemli? Bütün ekonomi gercekten pratikte altin üzerinde mi dönüyor? Baska bir temel varlik birimi yok mu? Olamaz mi?" gibi gaaaayet naif oldugunu bildigim sorulari aklima geldigi gibi, filtrelemeden yazip sordum.

Bana ekonominin o kadar da altin üzerinde dönmedigini, Nixon'un 1970'lerde altin - dolar bagini kopardigini animsatarak soruyu ondan daha iyi yanitlayabilecek bir arkadasina pas etti.

Arkadasimin arkadasi (iktisatci, akademisyen), pek cok ilginc sey anlatan bir e-maille yanitladi beni hemen. Ondan ögrendiklerimi aktariyorum:

Altın doğadaki en ağır elementlerden biri imis. Özgül ağırlığı 13.2. Yani 1 metreküp altın 13.2 ton yapıyormus. Herhalde saklama kolayligi bir deger birimi olarak epey önem kazaniyordur diye düsündüm bunu okuyunca :) Dünyada şu zamana kadar çıkartılan saf altın miktarı 156 000 ton imis. Bunun %60’ı son 30 senede çıkartılmış. Bütün insanlik tarihi boyunca gerekenden daha fazla altin son 30 yildir nereye gidiyor; düsünmeden edemiyor insan. Her neyse, sözkonusu 156 000 ton altin basit bir hesapla 2,5 olimpik yüzme havuzuna sigabilecek bir miktarmis. Buymus iste, üzerinde bu kadar firtinalar kopan madenin epi topu miktari.

Gelelim isin ekonomik boyutuna. Bir kere Nixon 1971'de yaptigi ünlü bir konusmayla dolar arkasindaki altin teminatini kaldirdigindan beri dünya para birimleri - altin bagi kopmus. Dolayisiyla bütün ekonomi altin üzerinde degil, fakat "güven" üzerinde dönüyormus. 2008 den bu yana emtia güvenilir bir yatirim araci olarak  görüldügünden  herkes yatırımı oraya yapıyormus. Dolayisiyla sadece altın, gümüş değil, bugün artık petrol, mısır, şeker, pirinç buğday bile birer yatırım aracına dönüsmüs. Bu sartlar altinda eğer bir birey altın spekülasyonu ile kisisel cikarini maksimize edeceğini düşünüyorsa altin alırmis. Eğer bir birey alırsa, diğerleri de firsati kacirmamak adina altina yönelirmis, altın değerlenir, zincir bu şekilde devam edermis. Dolayısıyla benim pek safca ifade ettigim bireysel tepkilerden dogan kollektif güç cikmasi beklentisi ters tepermis. Özellikle Türkiye’de fayda getiren bir eylemin tersi yönde  kollektif güç oluşturmaya çalışmak naiflikten öte birşey değilmis. Ekonomik acidan bakildiginda kilit söz "optimum"mus, ekonomistler maximum ve minimum kavramlarını sevmezmis. Dolayisiyla altın çıkarmaya karsilik çevreye zarar konusunda da optimum'u bulmak daha dogru  (altın çıkarmayı engellemekten daha dogru) bir yaklasim olurmus.

Himmm, peki.
Bu durumda sana tavsiye edecek bir seyim yok.
Sevgililer Günü'nde sevgilini mutlu etmek icin,
arkadasinin yeni dogan bebegi icin,
komsunun yeni evlenen oglu icin,
parmaginda, kulaginda, boynundaki pariltinin seni daha güzel, daha dikkat cekici ve böylece daha mutlu yapabilmesi icin,
maasindan artan üc kurusun eriyip gitmemesi ve gelecekte bir ise yarayabilmesi icin
altin alman gerektigini düsünüyorsan,
al onu.

Ben alamayacagimi hissediyorum.
Biz ailecek alamayacagimizi düsünüyoruz.
Parmagimdaki alyans 2 gr. altin iceriyormus. Ve bu iki gram altin icin 20 ton maden atigi olusuyormus.
Keske daha önce bilseydim.

Belki sen de bilmek istersin diye yazdim bunlari sadece.

Haaa, bu arada aklima gelen baska sorular da vardi. Onlari da bir baska konunun uzmani arkadasima sordum.
Bir sonraki yazida onlardan bahsedecegim. Hatta konu e-atiktan genel olarak global atik problemine, oradan da gida israfina atladi. Ben böyle daldan dala atlayarak daha bir kac yazi daha yazacagim. Keske bir maden mühendisi arkadasim olsaydi da, ona da "su altin cikarmanin cevreye zarar vermeyen daha optimum bir yolu yok mudur?" diye sorabilseydim. Ve bir cevre mühendisi arkadasim, bir ekolojist arkadasim, bir biyolog arkadasim, bir zoolog ve bir botanist, bir hidrolojist arkadasim daha olsaydi da, onlara da "nedir doga acisindan altin cikarmanin optimum'u?" diye sorabilseydim. Keske bir sosyolog arkadasim olsaydi da altin madenciliginin sosyolojik acidan optimumunu anlatabilseydi bana. Keske Kaz Daglari'nin da dili olsaydi, ona da "Nedir bu isin en oluru Ida'cigim?" diyebilseydim...

Cuma, Eylül 16, 2011

Deterjan kokusu, yumurta yastigi ve organize isler

Bu hafta dikkatimi cekenler:
  • Tam da "Neden sincap anaokulunda üzerini kirlettigi zaman oradan giydirdikleri kiyafetleri iade icin yikayip ütüledigimde burnuma hala bir önceki annenin kullandigi deterjanin kokusu geliyor?" diye düsünüp icten ice huzursuzlaniyordum ki...:  Fragrant toxins from dryer
  • Haftanin ayni konuda bir diger yazisi ise Healthy Child, Healthy World'den: The Smell of Clean.  Ben mi? Ben az deterjan kullaniyorum ve az kokulu markalari tercih ediyorum. Camasirlar yaz kis ipte kuruyor. 
  • Unclutterer'in Unitasker Wednesday serisini sürekli takip etmiyorum ama ne zaman okusam cok egleniyorum: Unitasker Wednesday: The Vacu Vin Egg Pillow. Yumurta yastigi! Inanilmaz ama gercekten varmis böyle bir ürün. Bu türden seyler icin zamaniniz varsa, yazidaki linki takip edip Amazon sayfasina bir bakin. Sonra da yaziya geri dönüp yorumlari okuyun.  Özellikle sonlara dogru cok eglenceli bir hal aliyor :)
  • Efemcukuru'ndaki organize isler. Radikal'de yayinlanan yazi eski, yaz ortasindan. Bugün dikkatimi cekti.   Usak Kisladag'dan yani basindaki Efemcukuru'na dek genis bir alanda su kaynaklari kirlenen Izmir'de aklimiza takilmadan su icmek, yemek yemek, nefes almak mümkün olacak mi? Ya Ege'nin bereketli ovalarindan ne haber?  

Pazar, Temmuz 03, 2011

"Kaz Dağları-Siyanürlü Altın Madenciliği" baslikli yaziyi ilk kez ODTÜ Cevre Toplulugu sitesinde buldum. Cizimleriyle beraber asli ise Ekolojistler sitesinde Eylül 2008'de yayinlanmis.

 Alintilayamayacagim kadar cok önemli ve temel bilgi var icinde.
  • Siyanür nedir?
  • Altin madenciliginde cok kullanilan "Siyanürlü Liç Yöntemi" nedir?
  • Siyanürlü altin madenciligi neden (ya da ne zaman) sorun yaratir?
  • Dünyada yasanmis siyanürlü altin madenciligi kazalari nelerdir?
  • Bergama'da ne oldu?
  • Türkiye'de bir altin madeninin isletmeye acilmasi (birinci dereceden taraf olan cevre halkinin ve cevre gönüllülerinin karsi cikmasina, direnmesine karsin) hukuki ve idari acidan nasil bir tipik yol izler?
  • Dünyada durum ne? Neden böyle oluyor?
gibi aklimiza gelen pek cok önemli soruya biz sokaktaki insanin anlayabilecegi dille yanit verilmis yazida.

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Altin Madenciligi Temel Veriler (nodirtygold.org'dan)


Ne kadar cok sey bilirseniz, altin o kadar az isildar...

nodirtygold.org sitesindeki Gold Mining Fact Sheet'te altin madenciligi hakkinda verilen kisa bilgilerin hizli cevirisi. Orijinalinde verilen bilgilerin kaynak ve referanslari da var. Zamaniniz olursa suna da bir bakin. Olmazsa da sorun degil, ben buradan yayina devam edecegim zaten.

Altin Madenciligi Temel Veriler:

• Tek bir altin yüzük ardinda ortalama 20 ton maden atigi birakir.

• Altini ayristirmak icin siyanür ve diger öldürücü toksik kimyasallar kullanilir. Ortalama büyüklükte bir altin madeni yilda 1900 ton siyanür kullanir. Pirinc büyüklügünde siyanür insanlar icin, bundan daha azi ise baliklar icin ölümcüldür.

Benim notum: Bergama Ovacik ve Usak Kisladag madenlerinde siyanür kullanildigi ve Kaz Daglari'nda da niyetin bu oldugu biliniyor. Kütahya Gümüs köyündeki gümüs madeninde de siyanür kullanildigini biliyoruz zaten.  Diger altin madenlerindeki üretim tekniklerini bilmiyorum. Türkiye'de nerelerde siyanür ve diger toksik maddeler madencilikte kullaniliyor sorusunu yanitlayan bir liste yok tabii ki. Internetten bu konuda arastirma imkani kisitli. Türk kaynaklarinda hemen hemen hicbir sey yok, güncel degil. Örnegin MTA'nin sayfalarinda sadece Bergama Ovacik madeni var isletildigi söylenen. Diger altin madenlerinin adi bile gecmiyor. Isletici firmalar daha cok marketing amacli sayfalarinda acikca siyanürden bahsetmiyor tabii ki. ancak dünyada altin madenciliginde bugün %82 oraninda siyanür kullanildigini okudum. Sebep? Düsük maliyet!

• Metal madenciligi 2008 yilinda A.B.D.'nde tüm toksik madde saliminin %25'inden sorumlu oldugu raporlanan bir numarali toksik kirletici idi.

• 2008 yilinda A.B.D'nde madencilik, arsenik atiginin yaklasik %80'inden, civa atiginin % 89'undan ve kursun atiginin %86'sindan sorumluydu.

Acik altin madeni ocaklari (Open-pit gold mines) dogal arazi seklinin yok olmasina, cok büyük kraterlerin olusmasina ve dag zirvelerinin düzlesmesine yol acar.  Acik maden ocaklari devasa büyüklüktedir. Dünyanin en büyük acik maden ocagi, Utah'taki Bingham Canyon madeni, uzaydan görülebilmektedir.

Benim notum: Bergama Ovacik altin madeni ilgili firmanin web sayfasinda anlatildigina göre "Türkiyenin maden açık işletmeleri arasında en derin ocaklardan biridir.Ocak derinliği 155 metredir." ve sonra doldurularak fistik camlari ile rehabilite edilmistir (?) . Gümüshane Mastra altin madeni de kismen acik ocakmis. Balikesir Havran Altin Madeni de acik ocakmis ve 2010 yilinda kapatilmis, böyleyken böyle olmus. 16.000 fistik cami ve kizilcam ile rehabilite edilecekmis.  Insan elinin dogayi rehabilite etme cabalarina oldum olasi mesafeliyimdir. Buraya da bir soru isareti (?) . Usak Kisladag altin madeni isletici firmanin web sayfasinda belirtildigine göre Türkiye'nin en büyük altin madeni ve acik ocakmis. Su anki berbat görüntüsü söyle. Izmir Efemcukuru'nda isletilmesi planlanan maden kapali yeralti madeni olacakmis ("neyse ki" mi diyelim?) . Kaz Daglari'ndaki olasi madenin isletim sekline dair bir sey bulamadim.

• Altin madenciligi  maden iscileri icin de zararlidir. Maden iscileri küresel isgücününü cok kücük bir oranini olusturmakla baraber, küresel olarak is kaynakli ölümlerin %3'ü (yani yaklasik günde 30 ölüm) bu sektörde görülür.

•  Altin madenciliginde cok su kullanilir. Ortalama bir altin madeni büyük bir Amerikan sehrinin nüfusunun yillik temel su ihtiyacina denk miktarda su kullanir.

Benim notum: Su en önemli zenginligimiz. Önümüzdeki yillarda temiz su kaynaklarinin altindan ve petrolden bile degerli olacagi söyleniyor. Global su sorunu hakkinda bilgilenmek icin buraya.

• Altin madenciligi hava kirliligi ve sera etkisine yol acan  kömür ve diger fosil yakitlardan elde edilen büyük miktarda elektrik enerjisine gereksinim duyar. Ortalama bir altin madeni tüm Rhode Island eyaletinin kullandigi kadar elektrik kullanir. Avustralya'daki Olympic Dam bakir-uranyum-altin madeni isletilebilmek icin, güney Avustralya'nin bugünkü elektrik arzinin yarisina ihtiyac duyacaktir.

• Altin madenciligi yabani yasam alanlarini , önemli ekosistemleri ve biyolojik cesitliligi yok eder. Küresel olarak tüm aktif altin madenlerinin ve arama sahalarinin dörtte birinden fazlasi bir dogal parkin, barinma alanlarinin ve diger koruma altindaki dogal alanlarin icinde ya da cevresindedir.

Pazar, Haziran 19, 2011

Eyvah! Koruma!

Bu yazi da Mayis 2010'da ODTÜ Cevre Toplulugu blogunda yayinlanmis:

Altın lobisi kazandı, Kaz Dağları madenlere açılıyor.

Yazinin en can alici  kismini alintiliyor ve saka gibi olan kisimlarinin üstünü ciziyorum:
"Düzenlemeye göre; zeytinlik sahalar içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede, zeytinliklerin bitkisel gelişimini ve çoğalmalarını engelleyecek tesis yapılamayacak ve işletilemeyecek. Ancak alternatif alan bulunamaması ve Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulunun uygun görmesi şartıyla; zeytin yağı fabrikaları, küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri, jeotermal kaynakla teknolojik sera yatırımları, ilgili Bakanlıkça kamu yararı alınmış madencilik faaliyetleri, yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetleri için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından izin verilebilecek. Bakanlık, bu yetkiyi gerektiğinde valiliklere devredebilecek. Zeytincilik Sahaları Koruma Kurulu, ilgili bakanlıklar ve sektör temsilcilerinden oluşacak.  " 


Eğip bükmeden açıkça söylemeli: Biz bir 1984 dünyasinda yasiyoruz. Sevgi Bakanligi nefret ve savas isleriyle ugrasir. Bilgi Bakanligi'nin isi gücü gercek bilgiyi yok etmek ve ortama yanlis bilgi pompalamaktir. Cevre Bakanligi cevreyi korumak icin degil, cevreyle alip veremedigi olanlar yararina ortaliga ceki düzen vermek icin vardir. Dolayisiyla birisi Zeytincilik Sahalari Koruma Kurulu kurmaktan bahsediyorsa, ciddi ciddi endiselenmek icin sebebimiz var demektir.

Zeytin yenir, su icilir; altin yenmez, icilmez. Bunu bilmek icin Kizilderili olmaya gerek var mi?

Cuma, Haziran 17, 2011

Kaz Daglari'nin gercek zenginligi topragin altinda degil, üstünde!


  Kaz Daglari'nin gercek zenginliklerinden biri : Teke Sakali
Fotograf: Aerial_B

Türkiye'de ve dünyada altin madenciligi konusunu iyice arastirip kapsamli bir yazi yazmak niyetindeydim ama bir nefeste yazip cikamayacagimi görüyorum. Oysa konu sürekli gündemimde. Sürekli de gündemimizde kalmali.

Asagidaki yazi Aralik 2010'da TreeHuggers'da yayinlanmis. Kaz Daglari'nda isletilmek istenen altin madeninden bahsediliyor:

Mining No Golden Opportunity for Turkey, Mongolia

Türkiye'de zengin ve bozulmamis dogasiyla cevre dostlarinin gözbebegi alanlardan biri olan Kazdaglari altin madenciliginin tehdidi altinda. TreeHuggers'in basliginda vurgulandigi gibi burada da altin madenciligi "altin firsat degil", cünkü siyanür yine basrolde. Herseyden önce bilgilenelim, farkinda olalim. Yoksa Kaz Daglari'na da yazik olacak...

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Ne acı ki, bu ülkenin sermayeden yiyenleri de, geleceği siyanüre bulanmış köyleri  de pek çoktur; ruhumuz duymaz.

Çarşamba, Mayıs 04, 2011

Geldim, gördüm

İzmir-Ankara hattından 10 günlük seyahat izlenimleri:

Gözledim:  Geçen yıl aynı gözlemde bulundugumda abartıyor muyum acaba demiştim. İçindeyken belki farkedilmez ama Türkiye'deki pek çok reklam, ürünün işlevinden çok tüketiciye sağladığı ayrıcalığa hitap ediyor. 'Kolaylık' değil, 'rahatlık' değil, 'sağlık' değil... Ayrıcalık... Hiç durmadan 'Bu ürünü kullanmak size ayrıcalık verir. Siz buna layıksınız, pek özelsiniz. Bu sizin hakkınız' mesajı. Dışarıdan bakınca çok tuhaf duruyor... Pıtrak gibi biten AVM'ler sayesinde ayrıcalığı yaşamakta hiçbir sorun yok, bir de onu gözledim. Sanki bir alışveriş girdabının içine düştüm. Etrafımda eli alışveriş torbalı insanlar dönüp duruyor. Gözümü kapatınca bile onları görüyorum. Seyrederken bile yoruldum.

Farkı farkettim: İzmir Kemeraltı'nda yıllar öncesinden de bildiğimiz 5-6 masalık küçücük bir esnaf lokantasına gittik. Artık kaybolmuş bir esnaflık anlayışının son örneklerinden biri. Bugünün esnaflık anlayışıyla arasındaki derin farkı  gözlemek ilginçti. Menüsünde sadece iki tür yemek, iki tür salata ve iki tür tatlı bulunduran küçücük lokantanın sahibi iki porsiyon salata sipariş edince bize "size bir tane yeter" dedi. Pazarlama politikası olsun diye değil, ruhen çocuk dostuydu. Sincaba uygun küçük çatal da, ayrılırken nazikçe yapılan "köfteleri sevdin mi delikanlı? Ama köfteleri yedin sadece, bir daha sefere ekmekleri de ye" uyarısı satış talimatnamesinde yazıldığından ezbere değil, içten geldiğinden yapılıyordu. "Sürekli büyüme" takıntısı yoktu; şube açmayı düşünmüyordu. Öğleden sonra döner bitince tezgah kapanıyor, bir tepsi tatlı bitince "bugünlük bitti" deniyordu. Ertesi gün "talep var, iki tepsi tatlı yapalım" denmiyordu. Mutfakta kullanılan herşey kaynağından ve güvenilirdi.  Bu blogda reklam yapmayı sevmem ama böyle esnaflar ve böyle esnaflık ayakta kalabilmeli. İlgilenene adını sanını veririm e-mail ile.

Gördüm: Yollara düştüm sonra. Seksenli yıllarda bir uydu fotoğrafında parladığı için, gerçek sahiplerine sorulmadan yabancı bir firmaya peşkeş çekilmiş bir dağ gördüm. Öz çocuklarına üvey bir devlet baba gördüm. Siyanüre bulanmış geleceklerinden endişeli köyler gördüm. Toprak, su ve geleceğe el koyan; karşılığını sözde yolla ve aqua park(!)la ödemeye kalkanlar gördüm. Her adım başı kendiliğinden biten 'payam'lar ve incirler gördüm. Bir yol ağzında, bir dut ağacının altında, bir çeşmenin başında dikildim. Gayet Anadolu'nun bağrıydı; hoşuma gitti. Çocukluğumdan bildiğim, kimiyle düşman dost olduğumuz (alerjim var çünkü onlara) otlar gördüm. Papatyaların, ballıbabaların, yerel deyişle ürünotlarının, adını bilmediğim çiçeklerin gözlerinin içine baktım. Onları da endişeli gördüm. Nedense hiç civanperçemi ve karahindiba görmedim ama İzmir'in göbeğinde hayatımda görmediğim irilikte, devasa sinir otları gördüm. Yerinden, halinden memnun biberiyeler, naneler ve (galiba) yabani mercanköşkler (Origanum vulgare) gördüm. Otobüsle giderken ağaçlarda ökseotları gördüm. Anlayacağınız gördüm de gördüm.
Denedim: İtibarları gayet yerinde ustalardan hamur açma dersi aldım. Crash course! :) Una bulandım. Öğretmenlerimi eğlendirdim, ben de eğlendim.

Müjdelendim: Mayalık olsun diye, alıp götürmek için,  kaynağından gerçek yoğurt sözü aldım. Taşıması kolay olsun diye süzüp verecekler bana. Bakalım uçak yolculuğunu atlatabilecek mi? Ve başarabilecek miyim gerçek yoğurtlar yapmayı? Mutluyum, umutluyum :)
  
Muhabiriniz Ankara'dan bildirdi. Simit çay eşliğinde dost sohbetlerinden fırsat bulursa daha da bildirir. Durun bakalım...