"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




materyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
materyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 12, 2012

Sevginin kutlanasi halleri üzerine...

Photo by depenbusch
Fotograftaki adeti ve anlamini biliyor musun? :)
Günlerden ne olursa olsun,
bu yazinin günü bugün.
-
Gecen yil soguk bir kis sabahi oglumu anaokuluna biraktiktan sonra alisverise gidiyordum. Hava soguktu; biraz da isinmak icin hizli yürüyordum. Demir köprünün üzerinden gecerken köprünün girisinde göz hizasina ilistirilmis bir not dikkatimi cekti. Genellikle ilanlarin asildigi yerdeydi ama bir ilandan cok kisa bir siire  benziyordu.

Bütün bunlari farkedene dek köprünün üzerinde bir kac adim yürümüstüm de. Merakima yenilip geri döndüm ve kagitta ne yazdigina baktim. Bir siirdi gercekten:

Morgens und abends zu lesen 

Der, den ich liebe
Hat mir gesagt
Daß er mich braucht.
Darum
Gebe ich auf mich acht
Sehe auf meinen Weg und
Fürchte mich vor jedem Regentropfen
Daß er mich erschlagen könnte.

Eve gidince hatirladigim kadariyla internette aradim ve siirin Brecht'e ait oldugunu ögrendim. Türkcesi de söyle:

Sabahları ve Akşamları Okumak İçin

Sevdiğim
Dedi ki bana
Sen bana lazımsın
Onun için kolluyorum kendimi
Yoluma dikkat ediyorum ve
Korkuyorum her yağmur damlasından
Beni ezecek diye

Siiri okumus yolda giderken düsündüm üzerine. Pembe bir kagida bastirilip üzeri özenle -yagmur ve rüzgardan zarar görmesin diye- plastik bir folyo ile kaplanmisti. Köprünün parmakliklarina özenle asilmisti. Bas kisminda simdi ne oldugunu unuttugum bir sözcük, özellikle belli bir kisi icin asildigi izlenimi yaratiyordu. Neden? diye düsünürken...
...günlerden 14 Subat oldugunu animsadim :)

Sevdiginin yollarina siirler asan biri  :)
Hosuma gitti.

Özünde sevgilini ve seni degil, sevgilinin uzanti-ben'ini ve ilgili sektörü besleyip mutlu eden armaganlardan sen de cok sıkılmadın mı?
Kirmizi güllerden, pembe kurdelalali cikolata kutularindan, gözüne gözüne sokulan kalplerden, kirmizi üstüne pembe puantiyelerden sıkılmadın mı?

Bundan daha yaratici olabilir misin?

Sevginin kac rengi vardir?
Sevginin kac tadi vardir?
Sevginin kac hali vardir?

Kırağı vurmuş soğuk bir kış sabahı, henüz kimse ( ve asil önemlisi sevgilin) kalkmadan yol üstündeki  köprünün basina bir siir ilistirmekten; sadece sevgiline degil sabah kosucularina, köpegini gezdirenlere, nordic walking'cilere ve dünya batacakmis gibi kostura kostura alisverise gidenlere ulasmaktan ne haber?

Yapabilirsin.
Bundan daha fazlasini ya da daha azini,
ama asil önemli olan,
bundan daha sana özgü ve genel akistan özgür olanini
Yapabilirsin.

Henüz zaman var.
Zaten hep zaman var.
Dünyanin bütün günleri se(vgi)nin.


Bilirsin, Brecht haksiz degil.
Bilirsin "hic kimsenin 
yagmurun bile
böyle kücük elleri yoktur"

Ama yine de bilirsin,
sevebilmektir önemli
ve kutlanasi olan,
sevilmek degil.

Ve unutmadan...

14 Subat'in "Yalniz Kalpler Kulübü Resmi Yas Günü" sekline dönüsmesi de sacma degil mi?
Ister o kulübe üye ol, ister bu kulübe,
Git de aynaya bir bak.
Yeterince uzun ve yeterince dikkatle bakarsan,
cok degerli, cok sevgili birini göreceksin.
Ve eger onu hakettigi kadar sevmeyi basarirsan...
Günahiyla, sevabiyla,
basardiklariyla, basarisizliklariya,
kemerli burnuyla, carpik bacaklariyla ve
gülümseyince dudaginin kenarinda beliren cizgileriyle
onu sevmeyi basarirsan,
bütün dünyayi sevmis olacaksin,
bütün dünya da seni.

Iste o zaman bir asma kilit edin,
Kendini ve bütün dünyayi da al yanina,
gidip bir köprünün basinda dur,
Elindeki kilidi köprünün parmakliklarina gecir,
ve sımsıkı kilitle.
Arkani parmakliklara -ve nehire- dön,
elindeki anahtari basinin üzerinden nehire firlat.
Nereye düstügüne bakma bile,
Yürü, yoluna git.

Günlerden ne olursa olsun.

Güncelleme (14.01.2012): Su siire dün bir yerde denk geldim. Üc gün önce rastlasaydim, bu yazida yerini almis olurdu. Simdi niye almasin?

Perşembe, Kasım 24, 2011

Kar, azizler ve kahramanlar üzerine...

Bu sabah ilk kar yagdi. Sincap mutfakta kahvaltisini ediyordu. Ben de polis gibi basinda dikilmis, yediklerini kontrol ediyor, hizli olmasi gerektigini hatirlatip duruyordum. Bir an pencereden bakinca incecik yagmakta olan kari gördüm. "Aaa! kar!" dedim saskinlikla. Sincabin yüzünü bir görmeliydin.

Ta Eylül'den beri kar yagmasini dileyip duruyordu. Kardan adam yapacakmis. Daha henüz o kadar cok degil tabii ki...Ama anaokuluna giderken arabalarin, agac dallarinin üzerindeki incecik kar tabakasini seyrettik. Agaclar coktan yapraklarini döküp, tomurcuklarini hazirlamisti kar mevsimi icin zaten. Etrafta sadece göze görünmeyen, karatavuk, serce  ve bastankaralarin sesi duyuluyordu.

Kar gürültülerin bile üstünü örter, hic farkettin mi?

Agac dedim de, anaokulu yolu üzerindeki bir dizi at kestanesini dibinden kestiler haftabasi. Önce cok canim sıkıldı. Yere dagilmis at kestanesi dallarini toplarken söylenip durdum. Ertesi gün baktim ki, kesilen agaclarin yaninda yeni cukurlar kazilmis, biraz icim hafifledi. Bu yazi cok hastalikli gecirmis, sonbaharda da hemen hemen hic meyve vermemisti at kestaneleri. Hani su bütün Avrupali at kestanelerini esir alan hastalik olmali. Sanirim ondan kesildiler. Bugün baktim, gürgene benzer birsey dikmisler yerlerine. Nedense yakistiramadim, belki zamanla alisirim.

Topladigim tomurcuklu at kestanesi dallarini evde iki vazoya pay ettim. Barbara dali yapacagim onlari. Daha erken, yeterince soguk yemediler, biliyorum. Umut dünyasi iste... Bu arada düsündüm ve Barbara'nin neden ermis bir kadin oldugunu anladim. Onun yakalandigi sartlarda yakalanmis götürülürken, gelecegini, sonunu düsünmeden tüm varliginla yürüdügün yolda olmayi sen basarabilir miydin? 

Azizlerden laf acilmisken, bu günlerde basim bir azizle belada. Anaokulu sayesinde simdi elimde mücadele etmem gereken bir de "Noel Baba klisesi" var.

Son günlerde diyaloglarimiz söyle:
Sincap: "Anne, biliyor musun Meihnachtsmann Louise'e bi araba getirmis!"
Ben: Yok canim! Bence annesi ya da babasi getirmistir o arabayi. Biliyorlardir Louise'in sevdigini.
Sincap: Evet, gercekten, Mina'ya da bir süpriz getirmis Meihnachtsmann.
Ben: "Dedesi getirmis olmasin?"

(Sözcügün dogrusu Weihnachtsmann ve Almanca'da Noel Baba'ya, yani Aziz Nikolaus'a verilen ad. M'li versiyon sincaba ait.)

Aslinda bir alip veremedigim yok Aziz Nikolaus'la. Sahsen tanisma firsatim olsaydi, eminim cok da severdim. Fakat bu kirmizi paltolu, bembeyaz sakalli "Ho ho ho" amca var ya, pek hazzetmiyorum kendisinden. Bütün cocuklarin ne istedigini anne-babalarindan bile iyi biliyor olusunu sevmiyorum. Buradaki yaygin bir adetle cocuklarin Noel Baba'ya verilmek üzere "dilek listeleri" tutmalarini, o dilek listelerinin ilgili oyuncagin katalog siparis numarasini da icermesini ve es, dost akrabaya da (ehem.. öhemm... Noel Baba'ya demek istemistim yani) siparis numarasiyla iletilmesini sevmiyorum. Noel Baba'nin armaganlari hazir edip arabasina yüklerken  cömertligi fazlaca abartisini, Kuzey Kutbu'ndaki komsulari beyaz kutup ayilarini, ayrica tropik ormanlardaki adini bilmedigimiz kuslari önemsemez tavrini sevmiyorum.

Dolayisiyla bu sabah anaokuluna yaklastigimiz sirada, sincap "Anneee! Meihnachtsmann mi o?" diye sordugunda "Yine mi bu muhabbet?" dedim icimden ve gecistirmek icin "Evet, evet" dedim hizlica. "Ama kirmizi ceketi yooook?"  deyince, eliyle isaret ettigi yöne dogru baktim. Spor salonunun girisinde, Bavyera köylüleri usulü uzun, kir sakalli yasli bir adam, havaya aldirmadan sadece bir ceketle dikiliyordu. Ve ceketi kirmizi degildi tabii ki :) Firsati kacirir miyim hic? "Kim demis, Meihnachtsmann kirmizi ceketli olur diye? O da herkes gibi cesit cesit renklerde giysiler giyebilir. Galiba torununa armagan alacakmis, artik kimbilir ne istediyse torunu" diye yazmaya basladim. Herkesin Meihnachtsmann'i kendine :)

Sincaba söylemedim ama kimi rivayetlere göre  Demre'li Aziz Nikolaus bir yana, Iskandinav geleneklerine göre o ormanda yasayan yasli amcanin ceketi de kirmizi degildir. Ormanda hangi akilli kirmizi ceketle dolasir ki zaten? Rivayete göre amcanin ceketi yesildir. Koyu orman yesili. Ilk kez gecen yüzyilin baslarinda sanirim, Coca Cola Noel Baba'yi reklamlarinda kullanmak istediginde, onu kendi logosunun renklerinde resmeder.  Kirmizi ceketli , beyaz sakalli , sisman yasli amca tutulur, yayginlik kazanir. Fikrimce Noel Baba degil, Tüketim Babadir kendisi. Azimle mücadele etmeye calistigim bey amca da iste odur.   Mücadelede yalniz olmamak güzel sey :)

Son zamanlarda tanistigim bir baska azizle bitireyim lafi. Kis aylarinin azizi St. Nikolaus ise, sonbaharin azizi de St.Martin buralarda. Özellikle anaokulu cocuklari 11 Kasim aksami hava karardiktan sonra, ellerinde fenerlerle sokaklarda gezip Aziz Martin sarkilari söylüyorlar. Bizimkinin anaokulunda da kutlama hazirliklari haftalar öncesinden basladi. Önce bir duyuru asildi. Özetle," Feneri olmayan cocuklar okulda ögretmenlerinin yardimiyla fener yapabilirler. Evde gecmis yillardan feneri olan cocuklar mümkünse onu kullansinlar. Evdeki fener eski, arizali, yanik bile olsa, okulda ögretmenlerin yardimiyla tamir edilebilir. Böylece cocuklarimiza esyalarini uzun zaman kullanmak, bozulmussa hemen atmamak, tamir etmeye calismak, daha cevre dostu ve sürdürülebilir bir yasam sürmek gibi aliskanliklar kazandirmis oluruz" deniyordu. Sincap kendine tema olarak kaplani secti ve ögretmeninin yardimiyla üc gün boyunca sabir ve dikkatle calisip kaplanli bir fener yapti kendine. Kutlama günü fener alayindan sonra yine anaokulunda toplanildi. Yasca büyük cocuklar Aziz Martin'in hikayesini canlandiran kücük bir piyes sundular. Hikayeye göre, 4. yüzyilda yasamis Martin, henüz Romali bir askerken, soguk bir gün sehir kapilarina yaklastigi sirada, yoluna fakir bir dilenci cikar. Cok ac ve üsümüs oldugunu söyler. Martin üzerindeki pelerini hemen cikarip ikiye böler ve yarisini dilenciye verir. Gece rüyasinda verdigi yarim pelerini giymis olan Isa'yi görür.

Piyesin ardindan okulda üzümlü kücük ekmekler dagitildi. Adete göre, ekmek mutlaka ikiye bölünüp biriyle paylasarak yenmeliymis. Anne babalar cocuklariyla, ögretmenler birbiriyle, herkes yaninda kim varsa onunla paylasti :) Hicbir üzümlü ekmegin paylasmadan yenilmemesine özen gösterildi.

Ben ekmegimi yerken oturup bizim kültürümüzün kahramanlari ve azizleri üzerine düsünmeden edemedim. Aziz Martin'in bizdeki karsiligi atiyla sehir kapisinin önündeki dilenciye rastlasaydi, pelerinini savurup cikardigi gibi ona verirdi. Ikiye bölmekle mi ugrasacakti? Cikinindaki ekmegi de elbette... Bizim kahramanlarimiz üsümez ve acikmaz cünkü. Onlar bizim dünyamizin disindan gelir gibidir, birer üst-varliktir. Dünyevi dertleri, gereksinimleri yoktur. En basindan neden pelerin giyip, ekmek tasidiklari soru isaretidir. Bölüp paylasmak şanlarına yakismaz, öylece bütün bütün verirler. 

Iste sanirim bu yüzden, bizim kültürümüzün fanileri, bizler yani, ermisligi ve kahramanligi hep disaridan, o üst-varliklardan bekleriz. Cok iyi niyetli ama gücsüz oldugumuzu düsünürüz. Elbette yedigimizi ve giydigimizi paylasabiliriz (paylasiriz da), ama bilincimize islenen hikayeler bunun fakiri kurtaramayacagini, fakirin bütün bir pelerin ve bütün bir ekmege gereksinimi oldugunu fisildar sanki. "Ben tek basima ne yapabilirim ki?" cümlesi en cok bizim cografyamizda duyulur bu yüzden. Ve bu yüzden beklenen kahraman, beklenen aziz bir türlü cikip gelemez. Gün olur, Batisi yer, deprem yemis Dogusu bakar, kiyamet de belki ondan kopar. Karli gecelerde özellikle.

Perşembe, Şubat 24, 2011

Agac dallarinin anlattigi diger masallar - Barbarazweig

Dallarla ve tomurcuklarla bu kadar hasir nesir olmusken, Almanya'da Barbarazweig (Barbara Dali) olarak bilinen eski bir adeti anmamak olmaz. Azize Barbara 3. yüzyilda bugünkü Iznik'te (ya da baska bir efsaneye göre bugünkü Lübnan'da) yasamis, klasik bir hikaye ile ermislik mertebesine yükselmis (dönemin genel gecer düzenini temsil eden babaya karsi cikarak yeni fikirlere, yeni bir dünya görüsüne -bu örnekte Hristiyanlik- tabi olmus, babasi tarafindan basi kesilerek öldürülmüs) bir kadin. 4 Aralik Hristiyanlik aleminde Azize Barbara günü. Adete göre bu günde cevrede bulunan bir agactan bir dal kesilerek su dolu bir vazoya konuyor. Dal yaklasik 20 gün sonra, yani Noel zamani cicek acmaya basliyor. Kaynaklara göre, en azindan 13. yüzyildan beri Avrupa'da yilin karanlik günlerine biraz isik katmak icin uygulanagelmis. Evlenme yasina gelen kizlar, suya koyduklari her bir dala adaylardan birinin adini verir, dali ilk ciceklenen adayla evleneceklerine inanirlarmis. Ya Azize Barbara? Anlatilanlara göre din degistirdigi icin yakalanip götürülürken yol üzerinde buldugu bir dali kesip yanina almis, suya koymus. Dalin cicek actigi gün ölüme mahkum edildigi günmüs.

Barbara dali olarak özellikle kiraz, erik, elma, frenküzümü, kizilcik ve cakal erigi gibi meyve agaclarinin dallari kullaniliyor. Bunlar bir kismi Prunus ailesinden, erken baharda yaprakla beraber ve hatta bazen yapraktan önce cicek acan agaclar zaten. Aslinda hangi agac oldugunun cok da büyük bir önemi yok. Cevrede cok yetisen herhangi bir agac olabilir. Cesitli kaynaklarda at kestanesi, hus, mürver, findik, akdiken türleri ve altin caninin da adi geciyor örnegin. Daha önce de bahsettigim Eyewitness Explorers - Trees adli kitap, bu deneyi evde bir at kestanesi dali ile yaparak, tomurcuklarin nasil gelistigini, yaprak ve cicege dönüstügünü cocuklarimiza gösterebilecegimizi söylüyor. Kraut und Rüben dergisinin Aralik 2010 sayisinda anlatildigina göre dal agactan ne kadar gec kesilip vazoya alinirsa, o kadar garantili acarmis. Uzun bir soguk dönemi ve en az bir kez sifirin altinda isi soku atlatmis olmasi gerekiyormus. Dalda ilk hareketlenmelerin baslamasi her durumda 3-4 hafta sürüyormus.

Gelelim bizim evin dallarina. Hikayelerini önceki yazilarda bölük pörcük anlattim. Simdi tamamlayayim. Gecen sonbahardan beri yerde buldugumuz pek cok dali eve tasimistik zaten. Belki bunlardan bir oyuncak yapariz, sincabin kamyonuna yük yapariz, belki bir vazoya doldururuz, belki kagittan kücük cicekler katlayip yapistiririz dallara (cok eskiden burada Funda vermisti bu ilhami) gibi bir dolu fikir... Vazonun icine dallari yerlestirmeden önce su koymak ve gercek cicekler actirmak hic aklima gelmemisti tabii ki. Onlar agacindan ayrilmis "ölü" dallar degil miydi?

Barbarazweig adetini ilk okudugumda da agactan bir dali sirf evde yesillensin diye kesmeyi yüregim kaldirmadi. Yilbasindan sonra, havanin biraz isinip, karlarin erimeye basladigi günlerde sincapla iki dal bulduk. Biri yerdeydi; digeri bizim apartmanin önündeki cit görevi gören karamuk calilarinin üzerinde takili kalmisti. Tomurcuktan agac tanima konusuna iyice isinmaya basladigim günlerdi. Hangi agactan olduklarini belki bulurum ümidiyle alip eve getirdim. Suya koydum, ama bir sey olacagindan emin degildim. Agaclarindan ne zaman ayrildiklarini, orada kar altinda ne kadar zamandir beklediklerini bile bilmiyordum cünkü. 25 ocak günü defterime "her iki agac dalinda da tomurcuklar acilmaya basladi  :)" diye not almisim. Yol kenarinda buldugum ve kimbilir ne zamandir orada bekleyen iki agac dalinda bu kadarlik canlilik belirtisi  bile o kadar büyük bir seydi ki, daha fazlasina umutlanmadim bile. Ama hareketlilik devam etti. 6 Subat'ta dallardan birindeki tomurcuklar en az iki kati büyümüs ve ard arda 3  kapi acmislardi. Ilki bordo,kirmizi ve parlak bir kapi(yani katman) ; ikincisi acik, taze yesil ve parlak bir kapi, ücüncüsü ise siyah ve tüylü bir kapi. Bugünlerde yine tüylü ve siyah dördüncü bir kapiyi acmaya calisiyor. Hafifce kivrilan kenarindan minicik bitki taslagini görebiliyorum.  Dördüncü kapiyi da acmayi basarip dogdugunda, onu uzak ve zorlu bir yoldan gelmis bir yolcuyu selamlar gibi selamlamayi düsünüyorum. Belki o zaman minik yapraklarina bakarak hangi agactan olduguna dair bir tahmin de yürütebilirim. Digerine, bahce citinin üzerinde bulduguma gelince, o bambaska bir gelisim yolu izledi ve gecen Pazar günü (20 Subat) suyunu degistirmek icin yanina gittigimde minik, beyaz bir cicekle karsiladi beni!




Doganin bir taraftan bu kadar kanaatkar olusu ve diger taraftan mucizelerini bu kadar cömertce, neredeyse pervasizca sunmasi karsisinda her seferinde dilim tutuluyor.

Diyorlar ki, Azize Barbara jeologlarin, can ustalarinin, demircilerin, duvarcilarin, marangozlarin, elektrikcilerin, mimarlarin, itfaiyecilerin ve bir alay baska meslegin koruyucu azizesiymis. Ne tuhaf sey! Oysa hikayesinde beni en etkileyen sey, yakalanmis götürülürken aklini ve gözünü agac dallarina dikmis olmasi. Ciddi görüsmelere, doktor randevularina, alisverise giderken, sincabi anaokuluna götürürken, "pek berbat basladik bugüne ya, haydi hayirlisi" diye düsünürken,  gözlerimi agaclara, bitkilere, kuslara, tomurcuklara, ciceklere dikiyorum ve basi cidden beladayken hala agaclara bakmayi sürdürebilen bu  genc kadin cok cok yakin geliyor bana. Gercekten yasadi mi, yoksa bir halk efsanesi, bir masal kahramani mi, bilen yok. Ama binlerce yillik insanlik tarihinde, bir yerlerde daima gözlerini agac dallarina ve onlarin tomurcugundaki isiga, umuda ve bilgelige dikmis kadinlar oldugundan eminim.

Subat basindan beri cevredeki marketlerde agac dallari satiyorlar. Ispanya'dan gelme portakallarla, pastorize ve homojenize edilmis kutu sütlerin tam yaninda duruyor dallar.  Bir kismi coktan ciceklenmis ya da ilk canlilik belirtilerini vermis findik, sögüt, kiraz ve altin cani dallari. Tahminen tüketiciye tam bu aralara satilmak üzere Aralik sonu, Ocak basi civarinda toplanmis, bir yerlerde topluca sig havuzlara daldirilmis ve zamanini ve sahibini beklemis agac dallari. Her seyin satilacak metaya dönüstürüldügü ve sokakta buldugumuz kuru dallarin bile cicek acabilecegini bilmeden, kör tüketiciler olarak yetistirildigimiz bir dünyanin yalanci Barbara dallari...  Böylesi bir dünyaya barbara kalmayi dilemek isten degil.

Cuma, Kasım 12, 2010

The Story of Stuff - Türkce

Hah, nihayet! Birisi baskalarindan beklemektense, insiyatifi ele almis ve The Story of Stuff'i Türkce'ye cevirmis. Üstelik ta bu yilin basindan beri  de YouTube'da yayinlaniyormus. Ben yeni farkettim. Ister Ingilizce bilin, ister bilmeyin... Ister daha önce görmüs olun, ister olmayin... Mutlaka seyredin, seyrettirin:

Bölüm 1:




Bölüm 2:




Bölüm 3:



Salı, Nisan 27, 2010

İçimdeki anne Mayıs'ın ikinci Pazar günü doğmadı!

"Mayıs'ın ikinci Pazar gününün benim hayatımda özel bir anlamı yok. Benim için anlamı olan gün, çocuğumun doğduğu gündür. Ben kendi özel anneler günümü çocuğumun doğum günüyle beraber kutlarım her yıl." 
Ne hoş fikir, değil mi? Bunu sincap doğmadan önce bir çocuk bakımı dergisinde okumuştum. Anneler Günü özel sayısında fikri sorulan annelerden biri söylemişti. Kalpten benimsediğim ve severek uyguladığım bir şeydir.

Sincap doğduğundan beri bizim evde hiç Anneler Günü kutlanmadı, hiç eksikliği de çekilmedi. Anneliğime dair bir şey kutlayacaksam ille de, neden annelikle ilk tanıştığım günden başka bir gün olsun ki bu? Artık kendi doğumgünümde annemi bir karşı kutlamayla şaşırtmak da çok hoşuma gidiyor.

Mayıs'ın ikinci Pazar günü, olsa olsa beyaz eşya ve küçük mutfak araçları üreticileri için bir anlam ifade edebilir. Üretim ve satışlarını daha iyi planlayabilir, reklam/pazarlama maliyetlerini düşürebilir, hiç aklımızda yokken aklımıza, çevremizdeki anneleri nasıl mutlu edebileceğimize (veya etmemiz gerektiğine) dair tuhaf fikirler sokabilirler.
İyi de nereden çıktı şimdi bu diyebilirsiniz. Bir beyaz eşya üreticisi hatırlatmasaydı, şunun şurasında tektipçi ve materyalist usulde Anneler Günü'ne 2-3 hafta kaldığını farketmeyecek; anti-propaganda yazımı yazmayı bu yıl da atlayacaktım :)

Çok yaşa sen anne! Hayatın anlamısın!
Peh!

Cuma, Ekim 02, 2009

Bu tüketim bicimine hayir!

Defne Koryürek'in Fikir Sahibi Damaklar grubuna bugün gönderdigi bir yazisi bugünlerde kafamin icinde dolasanlarla o kadar paralel ki, izniyle (ve tesekkürlerimle) burada da yayinlamak ve unutmamak icin de Baska Agaclarin Meyveleri'ne eklemek istiyorum. Kafami bir toparlarsam benim aklimdan gecenleri de yazabilirim belki önümüzdeki günlerde.

sevgili dostlarim,
benim cocuklugumda (henuz nine degilsem de, oyle cok sey degisti ki!) "daha fazla" cok Amerikan bir kavramdi.
simdiyse hepimizi cezbediyor.
ayni paraya daha fazla sampuan, daha fazla cesit ekmek, harcadikca daha cok mil kazandiran kart! daha fazlasini istedigimiz hersey tuketmek esasli.
bu tuketim bicimimiz devam ettigi surece GDO'lu gida da olacak, bioyakit da gerekecek.
mesele tuketmenin rehavetine kapilmayip, sahiden ihtiyacimiz olup olmadigina bakmak.
cunku, dusunmeden tuketmeye devam edecek olursak dunyanin
belli bolgeleri degil, tum dunya tek bir bolgeye donusecek.
bu kabusu fark etmeyelim ve hersey daha fazla satilsin, daha fazla tuketelim diye "acligi yok edecegiz" "cevre dostuyuz" gibi misyonlar biciyorlar projelerine, meseleyi rasyonellestiriyorlar ve "aa, ne iyiymis" deyip, tuketmeye devam etmemiz uzerine bina ediyorlar cikarlarini.
bilincinde olmaliyiz.
gecen gun, aramiza davet edilmesine sebep yazisinda Yurtsan (ceza kosesinde yazinin link'ini bulabilirsiniz), gdo'lu pirincin karbon salinimini azalttigini anlatiyor ve cevre bilinci olanlarin buna karsi cikiyor olmasina anlam veremedigini vurguluyordu.
salinan gazin karbon degil, nitrojen oksit oldugu ayri mesele, karbon derken sera gazi etkisi yaratan gazlar demek istedi diyelim, ama biraz daha desse gorulecek ki, sera gazlari arasinda karbondan 300 kat daha zararli olmakla beraber atmosfere neredeyse tumu (%84) tarim sebebiyle salinan nitrojen oksitin, sadece %20'sine pirinc sebep oluyor! e olsun, kar kardir diyelim ama istatistikler bu pirinci kullanan Cin'in nitrojen bazli gubre tuketiminde bir degisim olmadigini soyluyor! yuksek ihtimalle, ayni miktar pirinc uretilse atmosferin yuku bir miktar azalabilecekken, daha fazla daha fazla ve daha fazla pirinc uretmek istendigi icin hala ayni miktarda nitrojen bazli gubre kullaniliyor ve elbette atmosferinn yuku de azalmiyor! ve gene de avantajimizaymis gibi gorunen bu kazanimin karsisinda, pirinci kim yiyor? :)))) dunyanin "satin alma kabiliyeti yuksek tuketicileri!"
yani, biz bu yalana ikna olursa ve gdo'lu pirinc dunyanin bir numarali pirinc ureticisi Hindistan'in topragina da dikilmeye baslarsa ne olacak?
sayilari binlerle tarif edilen ve bir cografyadan digerine gosterdigi degisiklikle birer miras kategorisindeki pirinc turleri, yerine ekilen tek bir cesit pirincin golgesinde yok olurken, her yil o pirinci ekebilmek icin muazzam miktarda zirai ilac kullanilmasi gerekecek (isin teknolojisi geregi) ve dolayisiyla ne toprakta bereket kalacak, ne yer alti sularinda... ustune, bir de, pirinc eken koylunun her yil fiyati artan tohumu satin almasi gerekecegini de ekleyin!
biyocesitlilik? gelenek? yerellik? kaynaklarin kullaniminda ozen?
ve bu pirincin tuketilmesi durumunda sagligimiz uzerindeki etkilerini gormek icin 20 yil kadar beklememiz gerekecegi de cabasi!
bakin Hindistan'da 1960'larda adina "yesil devrim" dedikleri ve (yanilmiyorsam) 1970'de Borlaug'un Nobel kazanmasina sebep proje ertesinde 1960-1990 arasi uretimi artti. artti ama, neticesinde yaratilan bagimli iliski ve koyluye geri donmeyen kazanim sebebiyle 1995-2007 yillari arasinda intihar eden Hintli cifci sayisi 184.000'e ulasti. gecen hafta sadece 7 kisi!
ne o, biz Istanbul'daki Zara'dan istedigimiz beyaz gomlegi daha ucuza alabilelim ki bir sezonda ihtiyacimiz olup olmadigini dusunmeden bir tane, bir tane daha almaya heves edelim!
ayni durum pirincde de tekrar ettiginde, biz market raflarimizda Baldo ve Osmancik'in yanisira Teksmati de bulabilecegiz diye kac cifci iflas edecek dunyanin bir baska kosesinde, dusunmek gerekiyor kanaatindeyim.
dolayisiyla, dostlarim,
mesele kanoladan yakit imal edip edememenin otesinde.
kotulugun boyutu buyuk.
bana kanolayla savasmamiz icin neden verebiliyor musunuz? topragimiza, suyumuza, biyolojik cesitliligimize zarari nedir? tohum meselesi uzerinden bir bagimlilik yaratiyor mu? onlari bulun, rica ediyorum.
yok, bir zarari yok ise, zarari oldugu baska bir sey var mi ona bakalim (Kenan hoca saglik bakimindan tehlikeli buluyor, sanirim dosyalar bolumunde sebeplerini "yaglar" dosyasinda bulacaksiniz) oraya odaklanalim
ama bu arada tuketim bicimlerimizi sorgulayalim. supermarketlerin rehaveti sizi yaniltmasin.
hergun daha fazla tuketiyoruz ve asil korkutucu olan bu!
gecenlerde Cetin bize Ozbekistan'dan haber getirdi, Turkiye'nin 30 yil oncesindeki tarim ve hayvancilik dedi. dondum, ekolojik ayakizi programina ve hesaplattim:
Ozbekistan'in ekolojik ayakizi 1 olsa, onun 30 yil sonrasi uretimi ile Turkiye kactir?
4!
Peki, hepimizin ulasmak icin debelendigi Amerika'nin ekolojik ayakizi nedir?
bir tahmin edin...
58!
bu rakamlari unutmayin, tuketirken. ve gdo'ya hayir'in arkasinda "bu tuketim bicimine hayir"in da oldugunu unutmayin.
sevgilerimle,
D.

Salı, Aralık 09, 2008

Sonu gelmeyen yazı

Her şeyin katıp karıştığı, uzun bir yazı yazmak istiyor canım. Ayça'nın deyişiyle "her şey ve hiç bir şey üstüne" olsun. Kafamdaki düşünceler gibi daldan dala atlasın. Ne bileyim, özel bir konusu olmasın, geçen günler üzerine olsun. Konu konuyu açsın; sonlara doğru "Nereden gelmiştik biz buraya?" dedirtsin. İçinden 72 ayrı yazı konusu çıksın ama hepsi bir solukta söylenmiş olsun. Havası kapalı bir öğleden sonra sanki birimizin evinde toplanmışız, yapacak bir şeyimiz de yokmuş, başlamışız anlatmaya ordan burdan. İçeriden, mutfakta kaynayan suyun sesi geliyormuş. Artık kahve mi olacakmış, çay mı, okuyucunun tercihine kalsın. İşte öyle bir şey...

Yapbozun yerini bulan son parçasıyla başlayayım mesela: Chrysanthemum pacificum. Aklıma gelen her yöntemle arayıp bulamadığımda Ayça'ya bir e-posta yazmıştım. "Ne olduğunu bulamıyorum. Bana bir yol göster ama ne olduğunu söyleme" demiştim, "Yaprakları da biraz meşeyi andırıyor ama..." demiştim. Ayça hemen yanıt yazmıştı: "Yaprakları meşeden ziyade bir kesme çiçeğin yapraklarını anımsatmalı sana". Buydu işte ipucu. Şu var ki, ben kesme çiçekler konusunda zayıfımdır biraz. Aklıma sadece gül ile karanfil geldi o an zaten. Bir üçüncüyü hatırlayamadım.

?

Gözümü kapatıp yaprakların üzerine her yoğunlaşmamda kafamda aynı görüntü oluşuyordu ama: Almanya'da haftasonu yürüyüşlerinde yanından geçtiğimiz bir çiçek tarlası... Sahibi her yıl yaz ortasında tür tür çiçek ekiyordu. Yanı başında da bir varil vardı tarlanın. Üzerinde bir bahçe makası, bir kumbara ve fiyat listesi olan. Makasla istediğiniz çiçeklerden topluyor, fiyat listesine göre borcunuzu hesaplıyor, sonra kumbaraya atıyordunuz. Şimdi çıkışmadı mı o kadar para? Sorun değil, bir sonraki sefere... Keşke bir fotoğrafını çekseydim o varilin. "Ne biçim dünya, kimse kimseye güven(e)miyor..." dendiğinde kanıt olarak sunardım. Tarlada yetişen çiçeklerden biri olmalıydı Ayça'nın kastettiği, durmadan orayı anımsadığıma göre. Günebakanlar ve aslanağızları değilse....Kasımpatı! Evet, renk renk kasımpatı vardı tarlada... Google'un arama kutucuğuna kasımpatı yazdım. Birinci link "Chrysantemum demek istiyorsun herhalde" dedi. Peki, onu yazalım çok bilen kutucuğa. İşte bakın, daha ikinci linkte bir Japon adasının endemik türü olan Pasifik Krizantemi karşımızda! Memnun olduk, ne güzel seninle tanışmak! Sen de uzak düşmüşsün bizim gibi toprağından. Ve teşekkürler Ayça, tanıştırdığın için...

Yapbozun yeni parçası mı? Onda yol almış değilim henüz. Üstelik durum her zamankinden daha çetrefilli. Dört ayrı yerde görmüştüm bu çiçeği. Sonra çektiğim fotoğraflarda farkettim ki aslında iki ayrı bitki. Yapraklarının farklı olması bir yana, küçük, uçuk mavi renkli çiçekleri de farklı birbirinden. Bugün alışverişe çıktığımda özellikle yolumu uzatıp inceledim iki ayrı yerde. Evet, kesinlikle iki ayrı bitki. Seni bakar kör seni, bu da bir ders olsun sana.

Yol üzerindeki saksılara dikilmiş defne ağaç(çık)larının dükkân sahiplerince süslendiğini farkettim ayrıca. Noel ağacına ekolojik bir Akdeniz'li yaklaşımı. Hoşuma gitti. Kim demiş Noel ağacı ölü ve çam olmalıdır diye?

Alışveriş sırasında yaseminli yeşil çay gördüm. Ama tuttum kendimi almamak için. Alışverişte uyurgezer bir ruh haline büründüğümüzü, adeta başka bir bilinç düzeyinde nefes aldığımızı hiç farkettiniz mi? Elimi uzatıp o yeşil çay paketine dokunmak istememle, "boşver, ev zaten ot çayı dolu" demem arasında incecik bir çizgi vardı bugün. Sanki uykuda gibiydim de biri omzuma dokunuverdi. Üstelik bir de nar çiçeği çayı eklendi şimdi evdekilere. Tadını ekşi bulacağımı ummuştum. Oysa daha çok kuru bamyayı anımsattı bana :P

Bu arada yerel adı "Güren" olan ama kendisi kızılcık olmayan, tadı da görüntüsü de daha çok iğdeyi anımsatan bir meyve biliyor musunuz? Evimizin yeni konuklarından. İzmir'de bir aktardan bir paket alınmış. Yine tam tanışmış saymıyorum kendimi, adından sanından emin olmayınca... Bildiğim tek şey vaktiyle Ege'nin köylerinde çokça yetiştiği... Tanışmak istiyorum oysa, çünkü market reyonlarındaki ve sofralardaki tektiplilikten gına gelmekte bana. Ve bu tektipliliğin üzerimize giydiğimiz giysiden (moda), okuduklarımıza (trend) her şeye bulaştığını hissediyorum. Ben birinin bana parmağını sallaya sallaya, okuyacağımdan yiyeceğime, dinlediğimden seyrettiğime her şeyi dikte etmesini istemiyorum. Ben "güren"imi istiyorum! Noel ağacına defne yaklaşımını da bundan seviyorum biraz.

Yılbaşı yaklaşırken herkesin herkese bir armağan almaya kendini mecbur hissetmesini de aynı sebepten sevmiyorum. Bir kaç yıl önce bir tartışma grubuna bu konuda bir yazı göndermiştim. O ara okuduğum bir kaç yapıcı ve yaratıcı fikri içeriyordu. İsterdim ki biraz daha geliştirip paylaşayım o yazıyı. Üşeniyorum, ne yalan söyleyeyim. Ama ben onu buraya kopyalayayım, siz anafikri anlarsınız. Ve bildiğiniz gibi uyarlarsınız kendi yaşamınıza:

Merhaba,
Malum, yılbaşı yaklaşıyor. Herkeste bir hediye telaşı. Bu aralar internette başka şeyler araştırırken karşıma bu konuyla ilgili bazı öneriler çıktı, kendi düşüncelerimle birleştirip sizinle paylaşmak istedim.
**Öncelikle şu: Birkaç yıl önce bir yılbaşı öncesi, bir alışveriş merkezinde hediye alışverişi yaparken şunu farkettim. 1 saatlik, her vitrin önünde kararsızca, dura kalka yaptığım alışveriş, beni bütün bir gün doğada yaptığım yürüyüşlerden daha beter yormuştu ve işin kötüsü içimde sırf adet olduğu ve de almış olmak için hediye aldığım gibi bir his vardı. Artık önemli günlerde(yılbaşı, doğumgünü, vb) ve de tüketmemiz için uydurulmuş günlerde (sevgililer günü,vb) neredeyse hiç hediye almıyorum . Buna karşılık yılın herhangi bir günü bir vitrinin önünden geçerken tanıdığım birinin çok işine yarayacak ya da çok seveceğinden emin olduğum bir şey görürsem iç rahatlığıyla alıp bir sebep yokken hediye ediyorum. Bence etkisi daha da büyük oluyor.


**Rastladığım öneriler de şunlar:
- Özellikle çocuklara alınan hediyeleri mümkün olduğunca küçük tutun. Küçük şeylerle mutlu olmayı ögrenmeliler.
- Mutlaka materyalist hediyeler vermek zorunda değilsiniz. Bildiğiniz bir konuyu (web sayfası hazırlamak, resim yapmak, basketbol oynamak) öğretmek, ya da zamanınızı hediye etmek(meşgul annelere bir tiyatro bileti alıp bir akşamlığına onları tiyatroya gönderip çocuklarına bakmak gibi!)de mümkün. Burada iş yaratıcılığınıza kalıyor.
- Kendi hazırlayacağınız hediyelerin maddi değeri küçük olsa da manevi değeri büyük olabilir. Bu konuda Internet inanılmaz fikir ve önerilerle dolu. El becerisi olanlara duyurulur.

** İlle de bir hediye aldınız. İs paketlemeye kaldı:
- Mutlaka cafcaflı ve pahalı kağıtlar kullanmanız gerekmiyor.Gazetelerin bol ve küçük yazılı sayfaları güzel bir kurdelayla bağlandığında oldukça orjinal olabiliyor (Bu tür kurdelalar bizim evde gelen hediyelerden biriktirilir. Bir çok evde de öyle yapıldığından eminim;-) Gazete olarak boyalı basın yerine entellektüel bir yayın kullanmanızı öneririm. Diğer öneriler de dergilerin parlak renkli sayfalarının ya da dergilerin verdigi posterlerin kullanilmasi. İş yine yaraticiliginiza kaliyor.
- ve son olarak (ben bunu cok tuttum!): Uzak bir yere kargo ile hediye gönderirken, hani köpük denen o beyaz ve tuhaf madde yerine(çünkü onun da doğaya dönüşüm sorunu var) patlamış mısır kullanılması! Hediye sahibi bir taraftan hediyenizi incelerken, diğer taraftan mısırları yiyebiliyor , o kadar doğal yani... Çifte hediye olması da cabası ;-) Tabii benim uyarım, önce çok zarar görmeyecek, kırılmayacak kargolarda denemeniz olur.

Hadi kabul edin, aksi durumda tanıdığınız herkese bir armağan almaya kalkışıp ucuza kaçacak, muhtemelen Çin malı kalitesiz ürünlere yöneleceksiniz. Dün bir finans gazetesinde okuduğuma göre ekonomik durgunluğun etkileri hissedilmeye başlanmış Çin'de. İşten çıkarmaları takiben pek çok göçmen işçi son yıllarda yıldızı parlayan sanayi şehirlerinden tarımın egemen olduğu taşradaki memleketlerine geri dönmeye başlamışlar. Geleceğe dair bir B planı olmayan, kısmen tarımı da unutmuş kalabalıklar bunlar. Toplumsal huzursuzlukların artmasından endişe ediyormuş Çinli yetkililer. İlk bakışta ben ve benim gibi tüketimi kötüleyen veya durgunluk sebebiyle mecburen kemer sıkma yolunu seçen kitleler suçlu Çinli işçilerin durumundan. Sadece onların değil, kendi yaşadığımız ülkelerde işsiz kalanların (ve kalacakların) durumundan (buna tanıdıklarımız ve belki kendimiz de dahiliz) da sorumluyuz bu durumda. Bizi gidi bizi! Keşke her şey bu kadar basit olsa. Keşke o balonu hep ulaştığı seviyede şişmiş tutabilmek için nefesimiz tükenene kadar, patlayıp çatlayana kadar üflemeye devam etsek. Ama işe yaramıyor işte, bir yerinde küçük bir delik var, durmadan hava kaçırıyor. Daha şişirsek orta yerinden infilak edecek hatta. Yine de "köyüne dönen" ve ne yapacağını bilmeyen o kalabalıklar düşündürüyor beni. Ve korkutuyor...

Tam ifade edemeyeceğim bir çağrışımla "kendine yeterliliğin önemi"ne götürüyor bu beni. Gelecek sanki kendi kendine yetebilenlerin ayakta kalabildiği, elinden çok şey gelenlerin, çılgın çay partisinin sevgili Alis'inin deyişiyle "becerikliler" in dalgaları daha iyi atlatabildiği zamanlara gebe.

Ben mi? Her anne gibi çok şey gelir elimden benim. Tekrar çalışmaya başlayacağımda CV'min yapabildiğim işler bölümüne "süt imalatçısı, gece bekçisi, kriz yöneticisi, animatör, palyaço" notlarının yanında "bebek berberi ve walker (yürüteç)" de yazacağım. Neden mi? Oğlumun uzayıp duran saçlarını kestirmek bir sorun oldu. Bilirsiniz, Türkiye'de bu (ilk berber ziyareti) genellikle sünnet gibi törensi bir olaydır. Galiba benim hayalim de buydu. Fakat götürdüğümüz berber biraz korkak çıktı. "Çocuğu siz biliyorsunuz, bilmem ki, yerinde durur mu?" türünden cümleler korkuyu babaya da sirayet ettirdi. Nihayetinde uzayarak artık gözleri, kulakları ve enseyi örtmeye başlayan saçları traş etmek görevi "Aaa! Ben ne anlarım saç kesmekten?" diyen anneye kaldı. Her banyodan sonra bir bukle, bir bukle daha derken... "Bizi o berber teyzenin dükkânında bir daha zor görürler. İşte annem kesiyor ne kadar güzel...".

Peki ya "walker" oluş? O daha da komik. Bizim küçük sincabın yürümesi biraz gecikti. Bir walker satın almaya karar verdik. Babası derli toplu, kolayca devrilmeyecek, stabil bir şey olsun istiyor. Ben ahşap olsun, boyası zararlı kimyasallar içermesin, Çin malı olmasın derdindeyim. Ne yazık ki tüm bu kriterleri karşılayan bir şey bulamadık burada. Internetten bulup sipariş edeceğiz ama geciktikçe gecikiyoruz. İş başa düştü. Anne yere çömeldi, "walker" rolünde; sincap ona tutunup yürümeye başladı. Hah hah ha! Nasıl da eğlenceli! (Bir de anneye sorun!) Anne önde, sincap arkada yürüdük durduk koridor boyu. Bilmiyorum kaç kilometre yaptık. Sincap yürümeye başladı. Walker üreticinin deposunda, 50 Avro cebimizde kaldı.

Aklıma "yoksunluğun yaratıcılığı" üzerine bir makaleyi getiriyor bu bir de. MIR uzay üssünde Amerikalı astronotlarla birlikte çalışmış Rus kozmonotların anlattıklarına dayanıyor. Amerikalıların nasıl da sırf kırılan bir deney tüpü yüzünden seyir defterine "deney gerçekleştirilemedi" yazıp dünyaya geri döndüklerine, Rus kozmonotların en beklenmedik kozmik dertlere çare bulmakta ne yaratıcı olduğuna dair bir makale. Sebebi ise her şeye doya doya ve bolca sahip olunamayan komünist bir kültürde yetişmeleriymiş. Tamam, belki de yanlıdır biraz anlatılanlar. Ama bana yoksunluğun sadece parasızlık demek olmadığını, insanın bazen cebinde parasıyla da yoksun kalabileceğini anımsatıyor. Bir de zannettiğimizden çok daha fazla şeyi kendimiz yapabileceğimize ve potansiyelimizin gerisinde kaldığımıza. Bakın yine kendi kendine yetebilmeye ve becerikliliğe geldik dönüp dolaşıp.

Şu veya bu sebeple satın alamadığımız servis ve ürünlerin bizi mutsuz ettiği bir dünyayı saçma buluyorum, zannettiğimizden çok daha fazla şeye ve çok daha fazla beceriye sahip olduğumuza inanıyorum. Özgün yaklaşımlarla çözdüğüm her sorun ve kendi ürettiğim her şey üstelik çok da mutlu ediyor beni. Cebimdeki paranın miktarından bağımsız, içsel olarak zenginleştiğimi hissediyorum. İşte özetle budur "yoksunluğun yaratıcılığı" ve "kendine yetebilirlik" in bana düşündürdüğü...

Aklıma gelmişken, Funda ve diğer liçi-severlere müjdem var. Mini mikron yaşam belirtileri veriyor liçi. Hem de dört ayrı gözden. Bir ay kadar önce gerçek bir saksıya taşımıştım onu. "Keçiboynuzunun var da benim niye yok?" demişti zira. Taşınma sırasında farkettim ki su şişesinden bozma ilk saksısı bir drenaj problemi yaratmaktaymış ve kökleri vıcık vıcık su içindeymiş. O kadar suya batsam ben boğulurdum, onun o bir kaç yaprağı ortaya çıkarabilmesi bile mucize. Saksısı değiştikten sonra sık sık konuştuk kendisiyle. Nelerden bahsettiğimiz liçiyle benim aramda kalsın izninizle. Fotoğrafını çekebileceğim bir büyüklüğe eriştiğinde yeni yapraklarını göstermek de borcum olsun... Okuyuculardan bazılarının "Gidip bir ficus benjamina veya difenbahya almak varken neden o dört kuru yaprakla uğraşıp duruyor?" demesi muhtemeldir. Çünkü ancak böyle öğrenebiliyorum bitkilerden ve öyle çok şey öğreniyorum ki yaşama dair. Şu kavun mesela. Biraz yeşillik olsun diye ektiğim... Biraz değil çok, pek çok yeşillik olması, üstelik o kadar az toprakla, üstelik çiçeğe durması, üstelik İstanbul'da Karaköy iskelesini yıkan fırtına buraya eriştiğinde ve çiçeğini kaybettiğinde bile yıkılmaması, üstelik hava soğudu diye içeri aldığımda güneşe erişebilmek için durmadan -bir yere tutunmaya çalışır gibi- açılıp kapanan eller inşa etmesi... Bu dünyada yaşama karşı bir "kavun duruşu" bile sergileyemeyen ve her şeyden şikayet edip yıkılan ne çok insan var! Şu haberlerde seyrettiğim Avrupalı turist var mesela. Hükümet karşıtlarının işgal ettiği Bangkok havaalanında bir hafta mahsur kalan, elindeki bileti kameraya sallayarak yürürken bir taraftan öfkeyle "15 kez geldim bu ülkeye. Bir daha asla! As-la!" diyen adam. Ne sanıyordu ki Tayland'ı? Biraz Spa, Thai masajı, tropik meyveler, egzotik yemekler, arka planda bir iki tapınak ve gülümseyen çekik gözler mi? Sanki allı pullu, şık paketinin içinde "Tayland" marka bir çikolata yiyoruz da içindeki fındık bozuk çıkıyor bir seferinde. Tüketim toplumunun gezgini de böyle oluyor işte.

Gezgin dedim de, bizim "bahçe"ye hiç UFO uğradığı görülmemiştir; fakat sık sık UGO (Unidentified Growing Object -Kimliği Bilinmeyen Büyüyen Nesne) uğrar. Sebebi benim sadece acemi değil aynı zamanda sabırsız ve disiplinsiz bir bahçıvan olmam. Bir saksıya ektiğim tohum "makul" süreler içinde filizlenmezse, yerine elime geçirdiğim bir başkasını ekiyorum hemen. Hangi saksıya ne zaman, ne ektiğimi de not etmiyorum çoğu kez. Ardından çıkan tohumun ne olduğunu hatırlayamıyorum sonra. Şimdi kavunun saksısında büyüyen bir misafir, bir UGO var. 10 gün kadar önce, başka boş yer bulamadığımdan bir tohumu hayal meyal oraya sokuşturduğumu hatırlıyorum. Ama ne olduğunu tamamen unutmuşum. Belki biraz daha büyürse bileceğim hangi bitki olduğunu...

Oğlumun ateşini merak ediyorsunuzdur belki. Her zamanki gibi beşinci gün sonunda sona erdi. Işıl'ın dediği gibi ve Das Etikett'in gönderdiği linkte belirtildiği üzere ateş aslında savunma sistemimizin doğal bir tepkisi. Virüs ve bakterilerle savaşmak için kullandığı çeşitli yöntemlerden biri. Bu açıdan hemen ateş düşürücü ilaçlara sarılmak çok da iyi değil. Dördüncü gün akşamüstü son kez 38.3 civarına yükseldiğinde bunun artık son demleri olduğunu bilmenin rahatlığıyla ateşe biraz zaman tanımayı tercih ettim. Kendi kendime 38.5'i geçtiğinde hemen ilaç vermeye söz vererek bir süre ılık su kompresi ile ateşi kendi haline bıraktım. Elimle sürekli kontrol ederek ve 15 dakikada bir termometre ile ölçerek... Ateş bir inip bir çıkarak 38.4 seviyesinde asılı kaldı. Sürekli ölçüm yapmanın oğlumu rahatsız etmeye başladığını farkettiğim noktada (iki saat sonraydı bu), işte ancak o zaman verdim ateş düşürücüyü. Ateşe iki saat zaman verdim görevi neyse onu yapması için :) Yine de her çocuğun doğası farklı. 38 derecenin üstünde ateş 1,5 yaşında bir çocuk için hafif ateşken, yeni doğanlarda yüksek ateş anlamına geliyor. Bu tür denemelerin o anda uygun olup olmadığına çocuğun ve ateşin doğasını bilerek karar verilmeli.

Doğasını anlamadan müdahale ettiğimiz için dengesini bozduğumuz başka şeyler de var, değil mi? Bazen insan bu açıdan bilime inancını da yitiriyor. Bilimin kendisine değil de, uygulanageliş şekline diyelim. Hımm, uzun bir "bilimde metod, yöntem" tartışmasına götürebilir bu bizi. Ama ben yoruldum biraz.

Siz de bir şeyler anlatsanıza...

Pazartesi, Ekim 20, 2008

Kasabanın fakiri...

Haa, bir de şu vardı:
Yaşanan küresel krize dair her bulduğumu okuyorum; anlamaya çalışıyorum olup biteni. Birilerinin para hırsı; daha da ötesi parayla varolmayan, sanal bir şeymiş gibi oynamasının faturası hepimizin cebinden çıkacak öyle veya böyle. Kimi ülke ekonomilerinin çapından daha büyük bankalar domino taşları gibi ardı ardına yıkılıp giderken; New York'ta, Frankfurt'ta, Londra'da, Tokyo'da finans uzmanları dehşetle başını aşağı eğmiş eğrileri takip ederken, Münih'te bir evsizin "Krizden korkmuyorum, daha başka ne kaybedebilirim ki..." dediğini okudum Die Zeit gazetesinde.
Şu sözleri geldi aklıma Thoureau'un: "Kasabanın fakiri bana sık sık herkesten daha özgür yaşıyormuş gibi gelir."

Salı, Mayıs 13, 2008

Hedef kitle: Çocuklar!

New American Dream (Yeni Amerikan Rüyası) adlı organizasyon, reklamcıların hedef kitlesi haline geldikleri bir dünyada çocukları niçin korumamız gerektiğine ve nasıl koruyabileceğimize dair bir kitapçık hazırlamış. Sadece anne-babalar değil, etrafında çocuk olan herkes bilgilenmek için okumalı bu kitapçığı:

Tips for parenting in a commercial culture (Küçük bir üyelik adımından sonra broşüre ulaşılıyor)

Nedeni için buraya bir alıntı yapıyorum, nasılı okumayı size bırakıyorum:

"Yeni araştırmalara göre çocuklara yönelik agresif (yoğun, saldırgan) pazarlama sadece aşırı materyalizme sebep olmuyor; aynı zamanda depresyon, anksiyete, düşük özdeğerlilik, çocukluk obezitesi, yeme bozuklukları, artan seviyede şiddet ve ailevi stress gibi pek çok psikolojik ve davranışsal sorunlara yol açıyor."

Sadece kitapçıkta değil, sitede de bir çok ilginç kitap, makale ve internet sitesi öneriliyor. Önümüzdeki günleri bu siteyi derinlemesine inceleyerek geçirmeyi düşünüyorum.

Pazar, Mart 30, 2008

Oğlumun oyuncakları

Sevdiğim bazı çocukların büyümesini izlerken geliştirdiğim teorim kendi oğlumu izlerken pekişiyor: Sadece çiçeği burnunda anne-babalar ve heyecanlı akrabalar bebeklerin doğar doğmaz oyuncaklarla oynamak isteyeceğini ve oyuncak ne kadar pahalı, ne kadar markalı, ne kadar fonksiyonlu ve ne kadar allı pullu ise o kadar eğleneceğini düşünür.

Oğlum ilk önce ellerini keşfetti ve günlerce ileriye doğru uzatıp inceledi onları. Önce sağ, sonra sol elini... Sonra bir ara ayaklarını keşfetti. Güçlendikçe çorabını kuvvetle çektiğinde çıkarabileceğini anladı. Böylece iki oyuncak birden edinmiş oluyordu. Bir taraftan pamuk ayağı, bir taraftan çorabı :)) En başından beri yüzümüzü incelemeyi seviyordu. Bu bir süre sonra çekiştirilen saçlar, burunlar ve kulaklar yüzünden bize zor anlar yaşatmaya başladı. Zamanla el becerilerinin gelişmesiyle her şey keşfedilmeyi bekleyen bir oyuncağa dönüştü onun için.

Bugünlerde en sevdiği oyuncakları: Mama kavanozlarının küçük kapakları, kağıt mendil paketleri, havayollarının verdiği küçük ıslak mendil paketleri, boyunu ölçmekte kullandığım mezura, tüm kıyafetlerinin fermuarları, bağcıkları ve etiketleri (ki son zamanlarda kitap gibi oku oku bitmiyor bu etiketler), uzaktan kumanda (maalesef!), telefon kablosu, kendi termosu, su bardağı ve elma!

Biz de bırakıyoruz ki bu gündelik şeylerden kendisine zarar vermeyecek olanlarla bizim gözetimimizde oynasın. Yaşına ve yaşam anlayışımıza uygun oyuncaklarla da zamanı geldikçe ve aşırıya kaçmadan tanışsın.

Pazartesi, Aralık 17, 2007

The Story of Stuff

20 dakika 40 saniyeniz var mı?

Biliyorum, yapacak çok şey var. 20 dakika da uzun zaman...

Ama bugün lütfen yaratın bu zamanı. Evdeyseniz ev halkını, işte veya okuldaysanız arkadaşlarınızı da bilgisayar başına toplayın ve şu filmi bir seyredin:

http://www.storyofstuff.com/index.html

Şu soruların yanıtını bulacaksınız:


  • Hangi sistemde yaşıyoruz ve "sistem" nasıl işliyor?

  • Oyuncular kim, bizim rolümüz ne?

  • (Eşyalar) Neden bu kadar çabuk bozulup eskiyorlar?

  • Neden çabuk bık(tırıl)ıyoruz?

  • Modanın ve teknolojik yeniliklerin sistemdeki fonksiyonu ne?

  • Nasıl oluyor da o gömleği "kumaş-parası-bile-değil!" bir fiyata alabiliyoruz?

  • Tüketim toplumu neden ve nasıl yaratıldı?

İzlemeyi bitirdiğinizde büyük olasılıkla şu soruyu soracaksınız:

  • Ne yapabilirim?

Yanıtı bulmak için Google'da "simple living", "voluntary simplicity", "sustainable economics" ve benzeri anahtar sözcüklerle arama yapmak mümkün. Sadece bir başlangıç olarak tabii...

Not-1: Bu arada 20 dakikanız yoksa filmi başlıktaki bölüm isimlerine ( Extraction, production, Distribution, ...) tıklayarak parça parça izlemek de mümkün :))

Not-2: İngilizce bilmeyenler için: Üzgünüm, şu an sadece bu dilde... Ama ilk yayınlandığı tarihten beri (10.Aralık.2007) 100.000 kişi izlemiş bu filmi ve çeşitli dillere çevrilmesi talep ediliyormuş. Belki yakında Türkçe'ye veya bildiğiniz bir başka dile de çevrilebilir.

Pazartesi, Temmuz 02, 2007

Gönüllü Basitlik (Voluntary Simplicity) Üzerine...


Richard Gregg'in 1936 yılında yazdığı bir makale var: "The Value of Voluntary Simplicity".

Voluntary Simplicity kavramının yani "yaşamını daha anlamlı hale getirmek için gönüllü olarak basitleştirmenin, kimi şeylerden kendi isteği ile vazgeçmenin" ilk kez sözkonusu edildiği yazılardan biri. Adına birkaç kaynakta rastladığım bu makaleyi bir süre önce Internet'te buldum. İlgimi çeken, tartışılmaya değer bulduğum bazı kısımlarını buraya not edeyim istedim. Orijinal İngilizce metin ise en aşağıda verdiğim linkte.









"Burada bahsettiğimiz şey güdülerimizin bastırılması anlamında bir çilecilik değil. Gönüllü basitlik ile kastedilen bu derece hoşgörüsüz ve katı bir şey değil. Basitlik iklim, gelenekler, kültür ve bireyin kişiliğine bağlı olarak değişen göreceli bir kavramdır"..."Bir Amerikalı için basit olan Çinli bir köylü için basitlikten son derece uzak olabilir."

"Bilim ve teknolojideki büyük ilerlemeler uygarlığın manevi sorunlarını çözemedi. Bu ilerlemeler sözkonusu sorunların şeklini değiştirdi, bazılarını oldukça arttırdı, kimilerini olduğundan büyük hale getirdi ve kimilerinin çözümünü de iyice zorlaştırdı. Maddi şeylerin dağılımı sadece bir teknik veya organizasyon meselesi değildir. Bu öncelikle ahlaki (manevi) bir sorundur."

"Kullandığımız araç ve teknolojilerin bize zamandan tasarruf ve rahatlık sağladığını düşünürüz. Oysa yaşamı daha sıkışık ve telaşlı hale getirirler."

"Yaşamın artan karmaşasıyla başa çıkmanın yolu daha fazla karmaşadan geçmiyor(geçmemeli) . Bunun yolu bizi birleştiren içsel (zihinsel değil ruhsal) değerlere dönmek ve bu ruhu tam anlamıyla ifade eden yeni ekonomik ve sosyal formlar ve yöntemler geliştirmektir."

"Aptalın ve bilgenin basitliği farklı şeylerdir. Aptal olan basittir çünkü aklı ve arzuları birden çok şeyle uğraşma kapasitesini gösteremez. Bilge bu yüzden basit değildir. Hem bireysel , hem toplumsal yaşamın aslında sınırlı sayıda temel unsurdan oluştuğunu ve bunların dışında kalan herşeyin gereksiz yere birbirini tekrarladığını bildiği için basittir. Eğer temel unsurlar sağlıklı ve güçlü ise geriye kalan detaylar da neredeyse kendiliğinden öyle olacaktır"..."Bu yüzden bilge olan dikkatini yaşamın sınırlı sayıdaki temel unsurlarına verir, basitliğini sağlayan budur."

"Nasıl ki yenilen şeylerin kalitesi mükemmel bile olsa, çok fazla yenildiği için vücuda zarar verebilirse; psikolojik olarak sağlıklı kalabilmek için de sahip olduğumuz şeylerin veya eşyaların bir üst sınırı olmalı gibi görünüyor. Çok şeye sahip olmak insanı öyle çok seçim yapmak ve karar almak ile karşı karşıya bırakır ki, yaşam sinir bozucu bir gerginliğe dönüşebilir."

"Karmaşıklık (kompleksite) bünyesinde bir güzellik barındırabilir ama karmaşıklık güzelliğin ön şartı değildir. Çizgilerin uyumu, oran ve renk daha önemlidir. Bir açıdan basitlik bütün büyük sanatlarda önemli bir öğedir, çünkü amaca yönelik olanlar dışındaki tüm gereksiz detayların çıkarılması anlamını taşır.








Makalenin tamamı:

http://www.soilandhealth.org/03sov/0304spiritpsych/030409simplicity/SimplicityFrame.html
Fotoğraf: B G

Perşembe, Mayıs 24, 2007

Falımda materyalizm çıktı!

Bazen eğlenceli bulduğum için çiğnediğim sakızlardan çıkan falları okuyorum. Bugünkü şöyleydi:

Çıktı falında bir yar
Para işinden anlar
İki giyim mağazası
Bir de güzel evi var.


Eskiden olsa "Can alıcı gözleri, altın gibi kalbi var" mealinden bir şeyler yazarlardı. Can alıcı gözler ve altın kalpler artık karın doyurmuyor. Fabrikatör kızı Selma'nın babasının tüm ayak oyunlarına rağmen fakir çocuk Murat'a aşkından vazgeçmediği, Murat'ın da aşkına karşılık fabrikatör babanın teklif ettiği liraları bir tokat gibi geri fırlattı günler çoktan geçti tabii.

Ama mutluluk hayallerimizin ön şartı para işinden anlayan mağaza sahibi sevgili mi olmalı yani?

Fallar bile ne kadar materyalist oldu böyle...