dikkat'reklam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dikkat'reklam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Ekim 03, 2012
Lafı ağzımdan almış bu afili arkadaş...
Etiketler:
dikkat'reklam,
materyalizm,
tüketim tutkusu
Pazartesi, Ağustos 06, 2012
Bi ol artik!
Ünlü sigara markasinin "Don't be a maybe. Be" (Belki olma. Ol...) reklam sloganindan haberdar misin? Türkiye'de de var mi? Burada üstelik reklam panolarinda sigara reklamina izin var. Insanin gözüne gözüne giriyor bu trajikomik "ol!" mesaji.
Reklamin orijinali suradaki gibi. Su, su ve su sekilde derdini daha acik ifade ettigi reklam panolarina rastlamak da olasi. "Bu sigarayi icmezsen kaybedenler kulübündensin, hicsin, hicbirseysin, kayipsin, yolunu kaybettin. Bi sey olmak, bir yere varmak, kazanmak istiyorsan yapman gereken sey belli" diyor aklinca. Reklam üretenlerin cok kullandigi, reklamverenlerin agzinin suyunu akitan bir yöntem. Reklamda ürünün kendi özelliklerinden degil (överek anlatacak bir sey yok cünkü), tüketicinin hayallerine vurgu yapmak, erismek istediginden bahsetmek... Satir aralarindan da öte, harflerin arasina saklanmis, üst yüzeye bilincli olarak cikarilmamis bir alt mesaj vermek... Bugün karsina cikan on reklama bak. En az sekizinde, büyük olasilikla onunda da göreceksin ayni yöntemi. O kadar yaygin ki, artik sorgulamiyoruz. Yargilamiyoruz. Hatta farketmiyoruz.
Alman tüketiciler bu akli begenmemis olacaklar ki, alternatif reklam sloganlari üretmisler, "pro-maybe"ciler var aralarinda. Biri hatta gercekten cok kizmis :D
Bi sey olmayi birak da,
ol
artik!
Not: Animsatma ve ilham icin Hayat Bir Dejavu'ya tesekkürler :)
Reklamin orijinali suradaki gibi. Su, su ve su sekilde derdini daha acik ifade ettigi reklam panolarina rastlamak da olasi. "Bu sigarayi icmezsen kaybedenler kulübündensin, hicsin, hicbirseysin, kayipsin, yolunu kaybettin. Bi sey olmak, bir yere varmak, kazanmak istiyorsan yapman gereken sey belli" diyor aklinca. Reklam üretenlerin cok kullandigi, reklamverenlerin agzinin suyunu akitan bir yöntem. Reklamda ürünün kendi özelliklerinden degil (överek anlatacak bir sey yok cünkü), tüketicinin hayallerine vurgu yapmak, erismek istediginden bahsetmek... Satir aralarindan da öte, harflerin arasina saklanmis, üst yüzeye bilincli olarak cikarilmamis bir alt mesaj vermek... Bugün karsina cikan on reklama bak. En az sekizinde, büyük olasilikla onunda da göreceksin ayni yöntemi. O kadar yaygin ki, artik sorgulamiyoruz. Yargilamiyoruz. Hatta farketmiyoruz.
Alman tüketiciler bu akli begenmemis olacaklar ki, alternatif reklam sloganlari üretmisler, "pro-maybe"ciler var aralarinda. Biri hatta gercekten cok kizmis :D
Bi sey olmayi birak da,
ol
artik!
Not: Animsatma ve ilham icin Hayat Bir Dejavu'ya tesekkürler :)
Etiketler:
dikkat'reklam,
ruhsal arınma,
sadece olmak
Çarşamba, Temmuz 18, 2012
Az önce televizyonda ci.ki.ta muzlarin bir reklamina rastladim. Efendim diger muzlar satin alindiktan sonra 3-4 gün icinde kararip cillenirken, bu markaninki 15 gün sonra bile lekesiz kaliyormus. Reklamda ayni deterjan reklamlarindaki gibi solda "onlarin" muzuyla, sagda "bizim" muz karsilastiriliyordu. Tanrim, biblo gibi lekesiz meyvelere takıntılanmış, nasil bir dünya bu?
Etiketler:
dikkat'reklam
Çarşamba, Mayıs 04, 2011
Geldim, gördüm
İzmir-Ankara hattından 10 günlük seyahat izlenimleri:
Gözledim: Geçen yıl aynı gözlemde bulundugumda abartıyor muyum acaba demiştim. İçindeyken belki farkedilmez ama Türkiye'deki pek çok reklam, ürünün işlevinden çok tüketiciye sağladığı ayrıcalığa hitap ediyor. 'Kolaylık' değil, 'rahatlık' değil, 'sağlık' değil... Ayrıcalık... Hiç durmadan 'Bu ürünü kullanmak size ayrıcalık verir. Siz buna layıksınız, pek özelsiniz. Bu sizin hakkınız' mesajı. Dışarıdan bakınca çok tuhaf duruyor... Pıtrak gibi biten AVM'ler sayesinde ayrıcalığı yaşamakta hiçbir sorun yok, bir de onu gözledim. Sanki bir alışveriş girdabının içine düştüm. Etrafımda eli alışveriş torbalı insanlar dönüp duruyor. Gözümü kapatınca bile onları görüyorum. Seyrederken bile yoruldum.
Farkı farkettim: İzmir Kemeraltı'nda yıllar öncesinden de bildiğimiz 5-6 masalık küçücük bir esnaf lokantasına gittik. Artık kaybolmuş bir esnaflık anlayışının son örneklerinden biri. Bugünün esnaflık anlayışıyla arasındaki derin farkı gözlemek ilginçti. Menüsünde sadece iki tür yemek, iki tür salata ve iki tür tatlı bulunduran küçücük lokantanın sahibi iki porsiyon salata sipariş edince bize "size bir tane yeter" dedi. Pazarlama politikası olsun diye değil, ruhen çocuk dostuydu. Sincaba uygun küçük çatal da, ayrılırken nazikçe yapılan "köfteleri sevdin mi delikanlı? Ama köfteleri yedin sadece, bir daha sefere ekmekleri de ye" uyarısı satış talimatnamesinde yazıldığından ezbere değil, içten geldiğinden yapılıyordu. "Sürekli büyüme" takıntısı yoktu; şube açmayı düşünmüyordu. Öğleden sonra döner bitince tezgah kapanıyor, bir tepsi tatlı bitince "bugünlük bitti" deniyordu. Ertesi gün "talep var, iki tepsi tatlı yapalım" denmiyordu. Mutfakta kullanılan herşey kaynağından ve güvenilirdi. Bu blogda reklam yapmayı sevmem ama böyle esnaflar ve böyle esnaflık ayakta kalabilmeli. İlgilenene adını sanını veririm e-mail ile.
Gördüm: Yollara düştüm sonra. Seksenli yıllarda bir uydu fotoğrafında parladığı için, gerçek sahiplerine sorulmadan yabancı bir firmaya peşkeş çekilmiş bir dağ gördüm. Öz çocuklarına üvey bir devlet baba gördüm. Siyanüre bulanmış geleceklerinden endişeli köyler gördüm. Toprak, su ve geleceğe el koyan; karşılığını sözde yolla ve aqua park(!)la ödemeye kalkanlar gördüm. Her adım başı kendiliğinden biten 'payam'lar ve incirler gördüm. Bir yol ağzında, bir dut ağacının altında, bir çeşmenin başında dikildim. Gayet Anadolu'nun bağrıydı; hoşuma gitti. Çocukluğumdan bildiğim, kimiyle düşman dost olduğumuz (alerjim var çünkü onlara) otlar gördüm. Papatyaların, ballıbabaların, yerel deyişle ürünotlarının, adını bilmediğim çiçeklerin gözlerinin içine baktım. Onları da endişeli gördüm. Nedense hiç civanperçemi ve karahindiba görmedim ama İzmir'in göbeğinde hayatımda görmediğim irilikte, devasa sinir otları gördüm. Yerinden, halinden memnun biberiyeler, naneler ve (galiba) yabani mercanköşkler (Origanum vulgare) gördüm. Otobüsle giderken ağaçlarda ökseotları gördüm. Anlayacağınız gördüm de gördüm.
Denedim: İtibarları gayet yerinde ustalardan hamur açma dersi aldım. Crash course! :) Una bulandım. Öğretmenlerimi eğlendirdim, ben de eğlendim.
Müjdelendim: Mayalık olsun diye, alıp götürmek için, kaynağından gerçek yoğurt sözü aldım. Taşıması kolay olsun diye süzüp verecekler bana. Bakalım uçak yolculuğunu atlatabilecek mi? Ve başarabilecek miyim gerçek yoğurtlar yapmayı? Mutluyum, umutluyum :)
Muhabiriniz Ankara'dan bildirdi. Simit çay eşliğinde dost sohbetlerinden fırsat bulursa daha da bildirir. Durun bakalım...
Gözledim: Geçen yıl aynı gözlemde bulundugumda abartıyor muyum acaba demiştim. İçindeyken belki farkedilmez ama Türkiye'deki pek çok reklam, ürünün işlevinden çok tüketiciye sağladığı ayrıcalığa hitap ediyor. 'Kolaylık' değil, 'rahatlık' değil, 'sağlık' değil... Ayrıcalık... Hiç durmadan 'Bu ürünü kullanmak size ayrıcalık verir. Siz buna layıksınız, pek özelsiniz. Bu sizin hakkınız' mesajı. Dışarıdan bakınca çok tuhaf duruyor... Pıtrak gibi biten AVM'ler sayesinde ayrıcalığı yaşamakta hiçbir sorun yok, bir de onu gözledim. Sanki bir alışveriş girdabının içine düştüm. Etrafımda eli alışveriş torbalı insanlar dönüp duruyor. Gözümü kapatınca bile onları görüyorum. Seyrederken bile yoruldum.
Farkı farkettim: İzmir Kemeraltı'nda yıllar öncesinden de bildiğimiz 5-6 masalık küçücük bir esnaf lokantasına gittik. Artık kaybolmuş bir esnaflık anlayışının son örneklerinden biri. Bugünün esnaflık anlayışıyla arasındaki derin farkı gözlemek ilginçti. Menüsünde sadece iki tür yemek, iki tür salata ve iki tür tatlı bulunduran küçücük lokantanın sahibi iki porsiyon salata sipariş edince bize "size bir tane yeter" dedi. Pazarlama politikası olsun diye değil, ruhen çocuk dostuydu. Sincaba uygun küçük çatal da, ayrılırken nazikçe yapılan "köfteleri sevdin mi delikanlı? Ama köfteleri yedin sadece, bir daha sefere ekmekleri de ye" uyarısı satış talimatnamesinde yazıldığından ezbere değil, içten geldiğinden yapılıyordu. "Sürekli büyüme" takıntısı yoktu; şube açmayı düşünmüyordu. Öğleden sonra döner bitince tezgah kapanıyor, bir tepsi tatlı bitince "bugünlük bitti" deniyordu. Ertesi gün "talep var, iki tepsi tatlı yapalım" denmiyordu. Mutfakta kullanılan herşey kaynağından ve güvenilirdi. Bu blogda reklam yapmayı sevmem ama böyle esnaflar ve böyle esnaflık ayakta kalabilmeli. İlgilenene adını sanını veririm e-mail ile.
Gördüm: Yollara düştüm sonra. Seksenli yıllarda bir uydu fotoğrafında parladığı için, gerçek sahiplerine sorulmadan yabancı bir firmaya peşkeş çekilmiş bir dağ gördüm. Öz çocuklarına üvey bir devlet baba gördüm. Siyanüre bulanmış geleceklerinden endişeli köyler gördüm. Toprak, su ve geleceğe el koyan; karşılığını sözde yolla ve aqua park(!)la ödemeye kalkanlar gördüm. Her adım başı kendiliğinden biten 'payam'lar ve incirler gördüm. Bir yol ağzında, bir dut ağacının altında, bir çeşmenin başında dikildim. Gayet Anadolu'nun bağrıydı; hoşuma gitti. Çocukluğumdan bildiğim, kimiyle düşman dost olduğumuz (alerjim var çünkü onlara) otlar gördüm. Papatyaların, ballıbabaların, yerel deyişle ürünotlarının, adını bilmediğim çiçeklerin gözlerinin içine baktım. Onları da endişeli gördüm. Nedense hiç civanperçemi ve karahindiba görmedim ama İzmir'in göbeğinde hayatımda görmediğim irilikte, devasa sinir otları gördüm. Yerinden, halinden memnun biberiyeler, naneler ve (galiba) yabani mercanköşkler (Origanum vulgare) gördüm. Otobüsle giderken ağaçlarda ökseotları gördüm. Anlayacağınız gördüm de gördüm.
Denedim: İtibarları gayet yerinde ustalardan hamur açma dersi aldım. Crash course! :) Una bulandım. Öğretmenlerimi eğlendirdim, ben de eğlendim.
Müjdelendim: Mayalık olsun diye, alıp götürmek için, kaynağından gerçek yoğurt sözü aldım. Taşıması kolay olsun diye süzüp verecekler bana. Bakalım uçak yolculuğunu atlatabilecek mi? Ve başarabilecek miyim gerçek yoğurtlar yapmayı? Mutluyum, umutluyum :)
Muhabiriniz Ankara'dan bildirdi. Simit çay eşliğinde dost sohbetlerinden fırsat bulursa daha da bildirir. Durun bakalım...
Etiketler:
altin madenciliği,
bitkiler,
çevre,
dikkat'reklam,
doğa
Pazartesi, Haziran 21, 2010
Hedef kitle olarak cocuk diktatörler?
Türkiye'deyken bolca reklam seyrettim. Artik icinde degil, kiyisinda yasadigim bir toplumu anlamanin iyi bir yolu gibi geldi bana. En cok dikkatimi ceken seylerden biri, reklamlarda cocuklarin, cocuga yönelik temalarin ve mesajlarin coklugu idi. Oyuna dalmis sincap bile farkedip dikkatini bir anda ekrana veriyordu. Üstelik bu sadece cikolata, oyuncak, vb gibi cocuklara yönelik ürünlerin reklamlarinda degil sadece. Aslinda daha cok yetiskinleri ilgilendiren, hatta bazen sadece yetiskinleri ilgilendirmesi gereken ürünlerde de reklam bir sekilde cocugun cevresinde dönebiliyor. Önceleri bunu hedef kitlenin sosyolojik özelligine hitap etme cabasi gibi algilamistim. Nasil ki nüfusu gittikce yaslanan Almanya'da reklam bir sekilde orta yas üstüne hitap ediyorsa (bazen meyveli yogurt reklami bile!), belki Türkiye'de de genc, cocuklu ve geleneksel olarak cocuksever nüfusa seslenme, sicak/samimi görünme niyeti baskin cikiyordur diye düsündüm. Tamam, cikolata reklaminda cocuga hitap etmek hos olmayan ama klasik bir numara. Ama otomobil reklaminda cocuk oynatmak, senaryoyu cocugun etrafinda döndürmek belki de cocuklu ve cocuksever izleyici kitlesine sempatik görünme cabasidir diye düsündüm. Safiyane. Sonra asagidaki haberi okudum:
Cocuk diktatörler devri
Himm, belki de mesele o kadar da basit degildir. Belki de otomobil ve buzdolabi ve bakliyat üreticisi ve banka ve turizm sirketi zannetigimizden (ve tabii ki bizden) daha iyi okuyor toplumsal degisimleri ve gercekten de ne satarsa satsin reklamlarinda cocuklari hedef aliyor. Öyle olmamasini dilerim. Cünkü öyleyse, cok pis bir oyun bu!
Cocuk diktatörler devri
Himm, belki de mesele o kadar da basit degildir. Belki de otomobil ve buzdolabi ve bakliyat üreticisi ve banka ve turizm sirketi zannetigimizden (ve tabii ki bizden) daha iyi okuyor toplumsal degisimleri ve gercekten de ne satarsa satsin reklamlarinda cocuklari hedef aliyor. Öyle olmamasini dilerim. Cünkü öyleyse, cok pis bir oyun bu!
Etiketler:
çocuklu basit yaşam,
dikkat'reklam
Salı, Nisan 27, 2010
İçimdeki anne Mayıs'ın ikinci Pazar günü doğmadı!
"Mayıs'ın ikinci Pazar gününün benim hayatımda özel bir anlamı yok. Benim için anlamı olan gün, çocuğumun doğduğu gündür. Ben kendi özel anneler günümü çocuğumun doğum günüyle beraber kutlarım her yıl."
Ne hoş fikir, değil mi? Bunu sincap doğmadan önce bir çocuk bakımı dergisinde okumuştum. Anneler Günü özel sayısında fikri sorulan annelerden biri söylemişti. Kalpten benimsediğim ve severek uyguladığım bir şeydir.
Sincap doğduğundan beri bizim evde hiç Anneler Günü kutlanmadı, hiç eksikliği de çekilmedi. Anneliğime dair bir şey kutlayacaksam ille de, neden annelikle ilk tanıştığım günden başka bir gün olsun ki bu? Artık kendi doğumgünümde annemi bir karşı kutlamayla şaşırtmak da çok hoşuma gidiyor.
Mayıs'ın ikinci Pazar günü, olsa olsa beyaz eşya ve küçük mutfak araçları üreticileri için bir anlam ifade edebilir. Üretim ve satışlarını daha iyi planlayabilir, reklam/pazarlama maliyetlerini düşürebilir, hiç aklımızda yokken aklımıza, çevremizdeki anneleri nasıl mutlu edebileceğimize (veya etmemiz gerektiğine) dair tuhaf fikirler sokabilirler.
İyi de nereden çıktı şimdi bu diyebilirsiniz. Bir beyaz eşya üreticisi hatırlatmasaydı, şunun şurasında tektipçi ve materyalist usulde Anneler Günü'ne 2-3 hafta kaldığını farketmeyecek; anti-propaganda yazımı yazmayı bu yıl da atlayacaktım :)
Çok yaşa sen anne! Hayatın anlamısın!
Peh!
Ne hoş fikir, değil mi? Bunu sincap doğmadan önce bir çocuk bakımı dergisinde okumuştum. Anneler Günü özel sayısında fikri sorulan annelerden biri söylemişti. Kalpten benimsediğim ve severek uyguladığım bir şeydir.
Sincap doğduğundan beri bizim evde hiç Anneler Günü kutlanmadı, hiç eksikliği de çekilmedi. Anneliğime dair bir şey kutlayacaksam ille de, neden annelikle ilk tanıştığım günden başka bir gün olsun ki bu? Artık kendi doğumgünümde annemi bir karşı kutlamayla şaşırtmak da çok hoşuma gidiyor.
Mayıs'ın ikinci Pazar günü, olsa olsa beyaz eşya ve küçük mutfak araçları üreticileri için bir anlam ifade edebilir. Üretim ve satışlarını daha iyi planlayabilir, reklam/pazarlama maliyetlerini düşürebilir, hiç aklımızda yokken aklımıza, çevremizdeki anneleri nasıl mutlu edebileceğimize (veya etmemiz gerektiğine) dair tuhaf fikirler sokabilirler.
İyi de nereden çıktı şimdi bu diyebilirsiniz. Bir beyaz eşya üreticisi hatırlatmasaydı, şunun şurasında tektipçi ve materyalist usulde Anneler Günü'ne 2-3 hafta kaldığını farketmeyecek; anti-propaganda yazımı yazmayı bu yıl da atlayacaktım :)
Çok yaşa sen anne! Hayatın anlamısın!
Peh!
Pazartesi, Mart 15, 2010
Sürpriz!
Almanya'da, özellikle gida sektöründe, reklamla gercek ürün arasindaki ucuruma benim kadar takilan birileri yememis icmemis, piyasada satilan 100 hazir gidanin paketinin ve kendisinin fotografini cekerek aradaki farki belgelemis. Bazi ürünlerde fark kücük, bazilarinda ise adina tüketiciyi aldatmak/yaniltmak disinda ne denir, bilmiyorum.
pundo3000.com'da projenin amacinin herhangi bir markayi kötülemek degil, günümüzün reklam anlayis ve araclarina elestirel bir yaklasim gelistirmek oldugu belirtiliyor.
Almanca bilmeye gerek yok. Siteye girip mozaik fotograflardan ilkine tiklamak, sonraki ekranda da "nächstes"e tiklayarak bir sonraki fotografa gecmek yeterli. Alisveris sirasinda "farkindalik" yarattigina süphe yok!
Etiketler:
dikkat'reklam
Perşembe, Aralık 18, 2008
Bugünlerde...
İçeceğini al da öyle gel değerli okuyucu. Hissediyorum yine daldan dala atlayan bir yazı olacak bu.
*
Dikkat! Isınma hareketlerine vaktim yok. Balıklama dalıyorum.
*
Dün ekmek yaptım. Son zamanlarda havaların soğumasıyla (biliyorum Aralık ortası için tuhaf bir laf bu, ama burada iklim böyle) kefir tüketimimiz azalmaya başladı. Biricik kefir taneciğimiz "tombul"un bundan haberi yok tabii. O, yüksek turda kefir üretmeye devam ediyor. Bu yüzden biriken kefirleri ekmek hamuruna katmaya başladım. Hazır ekmek mayası ile kefirdeki maya güzel güzel geçiniyor olmalılar ki, ekmek her zamankinden daha lezzetli oluyor. Kefir fazlası olanlara duyurulur.
Böylece "yapılacak yiyecekler" listemde kefirle ekmek maddesinin üzerine de bir çizgi çekmiş oluyorum. Kefirin altındaki çizgi asıl amacımızın onu tüketmek olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda buzdolabında, buzlukta ve kuru gıda dolabında bizi bekleyen yiyecekleri unutmaya başladığımdan aldığım bir önlem bu. Geçen hafta sonu bütün dolapları tek tek dolaşıp sözkonusu listeyi hazırladım. Üzümlü kek, börülce salatası gibi maddeleri de içeren uzun bir liste bu. Evdeki gıda stoğunu kontrol altında tutmak için her hafta tazelemeye karar verdim. Üstelik aynı zamanda beni her gün ne pişirsem derdinden de kurtardığını farkettim. Bir taşla iki kuş...
Bu listeyi hazırlarken bir taraftan kulak kabarttığım El Cezire'deki programın konusu "Dünyada Açlık" idi. Duyduğum şeyler yaptığım şeyle karşılaştırınca utanmama sebep oldu doğrusu. Dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri, yani bir milyar kişi açmış! Programda belirtildiğine göre sorunun temel kaynağı dünyanın artan nüfusu besleyememesi falan değil. "Gıda güvenliği"nin (food security) sağlanamaması yani dünyanın bazı bölgelerinde, varolan olan gıdaya sürdürülebilir bir şekilde erişememek asıl sorunmuş. Gıda güvenliği, savaşlar, iç huzursuzluklar, doğal felaketler, çevre felaketleri, iş bilmez veya işini bilen yönetimler nedeniyle sağlanamıyormuş. Aya gitmeyi başaran, Mars' gitmekten bahseden ama aynı gezegendeki bazı bölgelere yeterli yiyecek eriştiremeyen tuhaf yaratıklarız biz. Bu yılın başından beri yükselmeye başlayan gıda fiyatları da açlığın içinden çıkılmaz bir girdaba dönüşmesine yol açıyormuş. Gıda fiyatlarındaki artışta bio-yakıta olan talebin artması da rol oynuyormuş. Düşünsenize, tahıllardan çevreye daha az zararlı enerji üreteceğiz derken, dünya nüfusunun bir kısmının aç kalmasına katkıda(!) bulunuyoruz. "Aaa, bizim ne ilgimiz var, bio-yakıt kullanmıyoruz ki!" demeyin. Gittikçe küçülen küremizde satın aldığımız bazı ürünler veya onların hammaddeleri biyolojik kaynaklı enerji kaynakları kullanılarak üretiliyor. Özet olarak, enerji tüketiminde küresel durumumuz yukarı tükürsen fosil yakıt, aşağı tükürsen bio-yakıt şeklinde. "En temiz enerji, kullanılmamış enerjidir" tezi bir kez daha doğru görünüyor gözüme.
Geçen hafta aynı zamanda "yapay köpüklerle savaş eylem raporu"na yazılabilecek bir takım etkinliklerle geçti. Harekete geçmek için eldeki şampuan, el sabunu, banyo jeli, vb. stoğunun tükenmesini beklemenin saçma olduğunu farkettim. Girit'ten gelme halis muhlis zeytinyağı sabunu bulduğumdan bahsetmiştim, değil mi? Radikal bir geçiş yaptım kendilerine. Sıvı el sabunu ve banyo jeli maddelerinin üzerine hiç zorlanmadan çizik attım da şampuan yerine sabun kullanmak beni ilkin biraz korkuttu doğrusu. Ama tuhaf şey, korktuğum gibi saçlarımı dolaştırıp canına okumadı zeytinyağlı sabun. Hiç bir sorun yaşatmadı bana yıkarken. Belki şekle sokması biraz daha zordu. Ama bu aralar mesleki performansımla saçımın ne kadar ütülü olduğu arasında bir korrelasyon olduğunu öngören bir yöneticim olmadığına göre bunu da dert etmiyorum. Böylece şampuan maddesinin üzerini de çiziyorum galiba :D
Gelelim diş macununa... İşin içinde dişler ve dişetleri olunca deneysel girişimlerde daha da korkak olabiliyorum. Ayrıca kullanımı diş macunu kadar da pratik olan bir şey arıyorum. Örneğin bol klorofilli yeşil bitkilerin (nane, maydonoz, dereotu, kereviz, vb.) ağızı temizleme ve ferahlık verme konusunda özel bir becerileri olduğunu biliyorum (deneyin, inanılmaz etkili!) ama her yemekten sonrasına bir avuç maydonoz hazır edip yemek bana çok pratik gelmiyor. Bu arada diş macunu konusundaki arayışlarımı bilen Işıl bana doğal bir tarif göndermiş:
25 ml tatlı badem yağı
5 damla peppermint yağı
5 damla spearmint yağı karıştırılıyor.
Bu miktarlar çocuklar için, yetişkinler kendileri için nane yağlarının miktarını iki katına çıkarabiliyor, ayrıca sevdikleri başka hafif eterik yağlardan ekleyebiliyorlar. Hafifçe ıslatılmış diş macununa 2-3 damla damlatılarak kullanılıyor.
İlk bakışta kulağa tuhaf geliyor, değil mi? İçeriğinde sadece yağ var çünkü. Ben badem yağına spearmint yağıyla bergamot yağını karıştırdım, peppermint hiç eklemedim. Diş macunlarının reklamlarında gösterilen o zalim (!), korkunç (!), feci (!) bakterilerle savaşmakta ne derece etkilidir bilmiyorum, ama ağıza verdiği ferahlık duygusu kesinlikle diş macunundan aşağı kalmıyor. Bu deney bana aynı zamanda hafifçe ıslatılmış ve üzerine hemen hiç bir şey konmamış diş fırçasıyla yapılacak mekanik bir temizliğin bile büyük etkisi olduğunu gösterdi. Sanırım diş macunundan tamamen vazgeçemesem de kullandığım miktarı azaltabilirim artık. Işıl, tarif için teşekkürler.
Peki artık kullanılmayan şampuan, sıvı el sabunu, banyo jeli, vb. ne olacak? Öneriniz var mı? Yer temizliğinde azar azar kullanabileceğim geliyor aklıma. Elbette bu, marketlerin temizlik reyonlarını bonbon şekeri gibi dolduran rengarenk "genel amaçlı temizlik sıvısı" üreticilerinin pek hoşuna gitmeyebilir. Çünkü onlar bizi, adı üstünde formülü sabit, genel amaçlı temizlik maddesi satın aldığımıza değil de, "bahar esintisi", "dağ esintisi", okyanus meltemi" aldığımıza ikna etmeyi daha doğru buluyorlar. Bizler de evimizde büyülü bir şekilde "lavanta tarlası", "limon bahçesi" açtıran deterjanları, banyodaki "orkide ve nar çiçeği tınısını" veya saçlarımızdaki "ipeksi kaşmir dokunuşu"nu öylesine önemsiyoruz ki, market rafları önünde derin, içinden çıkılmaz düşüncelere boğuyor bu bizi. "Vanilya-hindistan cevizli şampuan mııııı, salatalık-limon özlüsü müüüüü?" diye gidip geliyor kafamızın içindeki sarkaç. Sanki işte o küçücük karar, saçımıza süreceğimiz şampuanın ne menem koktuğu, kişiliğimizi, yaşamımızın yönünü ve her şeyimizi belirleyecek.
"Bak reklamcı arkadaş, 'bu şampuandır, saçını temizler, biraz da güzel kokutur' demelisin. Aksi tüketiciyi yanlış yönlendirir, acımasızca tüketimi körükler" saflığından vazgeçeli çok oldu. Fonksiyonun değil imajın alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz açıkça. O yüzden otomobiller dört tekerlekleri üzerinde bizi üşümeden, terlemeden, yorulmadan bir yerden bir yere hızlıca götüren araçlar değiller. Otomobiller bize ve çevremizdekilere kim olduğumuzu, nasıl yaşadığımızı, nasıl düşündüğümüzü, neyi hak edip neyi etmediğimizi anlatır. Otomobil reklamları bize güzel, çekici kadınları (ve nadiren de çekici adamları), bahçeli şık evleri, tartışmasız en cool bakışı kimin hakettiğini söyler; ıssız dağ başlarındaki özgürlüğe, tropik kumsallardaki huzura, aile mutluluğuna nasıl kavuşulacağını gösterir. Hâl böyle iken, tüketiciye kalan sadece bilinçli olmak. En az reklamcılar kadar bilinçli, en az onlar kadar kurnaz...
Neden aynı ürünün bonbon şekeri gibi yirmi beş ayrı renk, koku ve "konsept"te sunulduğunu,
neden otomobil reklamcılarının ıssız kumsalları TEM otoyolundan daha çok sevdiğini,
neden kasadaki sevimli ve düşünceli kızın bir loyalty (sadakat) kartından haberdar olup olmadığımızı sorduğunu,
neden internetteki kitapçımın bazı kolaylaştırıcı hizmetleri sadece -ücretsiz- kayıt olmam durumunda kullanımıma açtığını,
X firmasının bugünlerde DVD-Çalarlarla ilgilendiğimi, üstelik bir de numaramı nereden bilip cep telefonuma bir SMS gönderdiğini bilecek kadar bilinçli...
En azından....
Sadece imajın cilasını kazıyıp altta duranı görmek için değil, Müşteri ilişkileri yönetimine (CRM-Customer Relations Management) karşı omuz omuza verebilmek için üreticiler ile ilişkilerimize bir çeki düzen vermek, bir tür "üretici/satıcı ilişkileri yönetimi" geliştirmekte fayda var. Adını biz de süslü bir PRM (Provider Relations Management) koyabiliriz mesela. Meyvelitepe, konuya dikkat çeken yazınız için teşekkürler.
Bu arada Canterbury piskoposu Rowan Williams ekonomik krizin gerçekliğin yeniden değerlendirilmesi için iyi bir fırsat olduğunu beyan ederek, durgunluğu tüketimi arttırarak yenme niyetinde olan İngiliz Başbakanı Gordon Brown'ı yermiş. Pek takip edemiyorum ama anlaşılan küresel ekonominin karar mercileri tüketimi körüklemek dışında krize yaratıcı bir yaklaşım getiremiyorlar. Vatandaşlarına harcamaları için belli miktarlarda hediye çekleri vermeyi düşünen Almanya da benzer bir çaba içinde bildiğim kadarıyla. Bu yılın başında Amerika Birleşik Devletleri de emlak kriziyle durgunluğun ilk işaretleri geldiğinde vergi indirimiyle finanse edilecek benzer harcama çekleri dağıtmakta bulmuştu çareyi. Simple Living Network "Change this stupid economy!" (Bu aptalca ekonomiyi değiştir!) sloganıyla bir karşıt eylem başlatmıştı hatta. Hareketi başlatan küçük kıvılcım da şu yazıydı. Halihazırdaki ekonominin aptalca olduğu konusunda galiba hemfikiriz; bir de yerine koyabilecek yaratıcı çözümü bilebilseydik. Cantebury piskoposu da bilmiyor sanırım.
"Bahçe"den haberlere gelince...
Liçi küçük küçük yapraklar vermeye devam ediyor ama fotoğraf çektirmek için hâlâ istekli değil.
Keçiboynuzu 3. yaprak çiftini büyüttü, hem de çok büyüttü. 4. için çalışıp çabalamakta.
UGO'nun bir çim tohumu olduğunu sanıyorum. Toprağı eşeleyip baktım, benim son zamanlarda uğraşığım tohumlara benzemiyor. Üstelik gayet de çim gibi büyüyor. Satın aldığım toprakla beraber geldiğini tahmin ediyorum. Yani o gerçek bir "dış uzaylı".
İki nergis soğanı diktim. Evde soğanlı bitki yetiştirmek için son demleriniz olabilir veya çoktan mevsimi kaçırdınız. Üstelik ben de haber vermeyi unuttum. Bir sonraki kışa unutmayalım. Bu nergis soğanlarından çiçek çıksa da çıkmasa da, bir hikaye çıkacak gibi. Adı "nergis olmazsa sarımsak" olabilir. Bakalım...
Bir baharat bahçesi yaratma girişimim oldu.Mevsim itibariyle kısmen başarısız. Bir saksıya karabiber, keten tohumu, çörekotu, kimyon tohumu, hardal tohumu, kakule ektim. Bunlar mutfakta kullandığım tohum baharatlardan bir kısmı. Saksıda durumları ne olur diye merak ettim. Soframıza gelen şeylerin yaşayan ve yeni yaşamlar yaratma potansiyeline sahip nesneler olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Ayrıca bazılarının çok da güzel çiçekleri olduğunu duydum. Çörekotu ve kimyon tohumu filizlendi, diğerlerinden ses yok. Baharda tekrarlamak üzere rafa kaldırdım bu projeyi.
Bugünlerde böyle akıp gitmekte yaşam bu kıyıda. Sizlerden ne haber?
*
Dikkat! Isınma hareketlerine vaktim yok. Balıklama dalıyorum.
*
Dün ekmek yaptım. Son zamanlarda havaların soğumasıyla (biliyorum Aralık ortası için tuhaf bir laf bu, ama burada iklim böyle) kefir tüketimimiz azalmaya başladı. Biricik kefir taneciğimiz "tombul"un bundan haberi yok tabii. O, yüksek turda kefir üretmeye devam ediyor. Bu yüzden biriken kefirleri ekmek hamuruna katmaya başladım. Hazır ekmek mayası ile kefirdeki maya güzel güzel geçiniyor olmalılar ki, ekmek her zamankinden daha lezzetli oluyor. Kefir fazlası olanlara duyurulur.
Böylece "yapılacak yiyecekler" listemde kefirle ekmek maddesinin üzerine de bir çizgi çekmiş oluyorum. Kefirin altındaki çizgi asıl amacımızın onu tüketmek olduğunu gösteriyor. Son zamanlarda buzdolabında, buzlukta ve kuru gıda dolabında bizi bekleyen yiyecekleri unutmaya başladığımdan aldığım bir önlem bu. Geçen hafta sonu bütün dolapları tek tek dolaşıp sözkonusu listeyi hazırladım. Üzümlü kek, börülce salatası gibi maddeleri de içeren uzun bir liste bu. Evdeki gıda stoğunu kontrol altında tutmak için her hafta tazelemeye karar verdim. Üstelik aynı zamanda beni her gün ne pişirsem derdinden de kurtardığını farkettim. Bir taşla iki kuş...
Bu listeyi hazırlarken bir taraftan kulak kabarttığım El Cezire'deki programın konusu "Dünyada Açlık" idi. Duyduğum şeyler yaptığım şeyle karşılaştırınca utanmama sebep oldu doğrusu. Dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri, yani bir milyar kişi açmış! Programda belirtildiğine göre sorunun temel kaynağı dünyanın artan nüfusu besleyememesi falan değil. "Gıda güvenliği"nin (food security) sağlanamaması yani dünyanın bazı bölgelerinde, varolan olan gıdaya sürdürülebilir bir şekilde erişememek asıl sorunmuş. Gıda güvenliği, savaşlar, iç huzursuzluklar, doğal felaketler, çevre felaketleri, iş bilmez veya işini bilen yönetimler nedeniyle sağlanamıyormuş. Aya gitmeyi başaran, Mars' gitmekten bahseden ama aynı gezegendeki bazı bölgelere yeterli yiyecek eriştiremeyen tuhaf yaratıklarız biz. Bu yılın başından beri yükselmeye başlayan gıda fiyatları da açlığın içinden çıkılmaz bir girdaba dönüşmesine yol açıyormuş. Gıda fiyatlarındaki artışta bio-yakıta olan talebin artması da rol oynuyormuş. Düşünsenize, tahıllardan çevreye daha az zararlı enerji üreteceğiz derken, dünya nüfusunun bir kısmının aç kalmasına katkıda(!) bulunuyoruz. "Aaa, bizim ne ilgimiz var, bio-yakıt kullanmıyoruz ki!" demeyin. Gittikçe küçülen küremizde satın aldığımız bazı ürünler veya onların hammaddeleri biyolojik kaynaklı enerji kaynakları kullanılarak üretiliyor. Özet olarak, enerji tüketiminde küresel durumumuz yukarı tükürsen fosil yakıt, aşağı tükürsen bio-yakıt şeklinde. "En temiz enerji, kullanılmamış enerjidir" tezi bir kez daha doğru görünüyor gözüme.
Geçen hafta aynı zamanda "yapay köpüklerle savaş eylem raporu"na yazılabilecek bir takım etkinliklerle geçti. Harekete geçmek için eldeki şampuan, el sabunu, banyo jeli, vb. stoğunun tükenmesini beklemenin saçma olduğunu farkettim. Girit'ten gelme halis muhlis zeytinyağı sabunu bulduğumdan bahsetmiştim, değil mi? Radikal bir geçiş yaptım kendilerine. Sıvı el sabunu ve banyo jeli maddelerinin üzerine hiç zorlanmadan çizik attım da şampuan yerine sabun kullanmak beni ilkin biraz korkuttu doğrusu. Ama tuhaf şey, korktuğum gibi saçlarımı dolaştırıp canına okumadı zeytinyağlı sabun. Hiç bir sorun yaşatmadı bana yıkarken. Belki şekle sokması biraz daha zordu. Ama bu aralar mesleki performansımla saçımın ne kadar ütülü olduğu arasında bir korrelasyon olduğunu öngören bir yöneticim olmadığına göre bunu da dert etmiyorum. Böylece şampuan maddesinin üzerini de çiziyorum galiba :D
Gelelim diş macununa... İşin içinde dişler ve dişetleri olunca deneysel girişimlerde daha da korkak olabiliyorum. Ayrıca kullanımı diş macunu kadar da pratik olan bir şey arıyorum. Örneğin bol klorofilli yeşil bitkilerin (nane, maydonoz, dereotu, kereviz, vb.) ağızı temizleme ve ferahlık verme konusunda özel bir becerileri olduğunu biliyorum (deneyin, inanılmaz etkili!) ama her yemekten sonrasına bir avuç maydonoz hazır edip yemek bana çok pratik gelmiyor. Bu arada diş macunu konusundaki arayışlarımı bilen Işıl bana doğal bir tarif göndermiş:
25 ml tatlı badem yağı
5 damla peppermint yağı
5 damla spearmint yağı karıştırılıyor.
Bu miktarlar çocuklar için, yetişkinler kendileri için nane yağlarının miktarını iki katına çıkarabiliyor, ayrıca sevdikleri başka hafif eterik yağlardan ekleyebiliyorlar. Hafifçe ıslatılmış diş macununa 2-3 damla damlatılarak kullanılıyor.
İlk bakışta kulağa tuhaf geliyor, değil mi? İçeriğinde sadece yağ var çünkü. Ben badem yağına spearmint yağıyla bergamot yağını karıştırdım, peppermint hiç eklemedim. Diş macunlarının reklamlarında gösterilen o zalim (!), korkunç (!), feci (!) bakterilerle savaşmakta ne derece etkilidir bilmiyorum, ama ağıza verdiği ferahlık duygusu kesinlikle diş macunundan aşağı kalmıyor. Bu deney bana aynı zamanda hafifçe ıslatılmış ve üzerine hemen hiç bir şey konmamış diş fırçasıyla yapılacak mekanik bir temizliğin bile büyük etkisi olduğunu gösterdi. Sanırım diş macunundan tamamen vazgeçemesem de kullandığım miktarı azaltabilirim artık. Işıl, tarif için teşekkürler.
Peki artık kullanılmayan şampuan, sıvı el sabunu, banyo jeli, vb. ne olacak? Öneriniz var mı? Yer temizliğinde azar azar kullanabileceğim geliyor aklıma. Elbette bu, marketlerin temizlik reyonlarını bonbon şekeri gibi dolduran rengarenk "genel amaçlı temizlik sıvısı" üreticilerinin pek hoşuna gitmeyebilir. Çünkü onlar bizi, adı üstünde formülü sabit, genel amaçlı temizlik maddesi satın aldığımıza değil de, "bahar esintisi", "dağ esintisi", okyanus meltemi" aldığımıza ikna etmeyi daha doğru buluyorlar. Bizler de evimizde büyülü bir şekilde "lavanta tarlası", "limon bahçesi" açtıran deterjanları, banyodaki "orkide ve nar çiçeği tınısını" veya saçlarımızdaki "ipeksi kaşmir dokunuşu"nu öylesine önemsiyoruz ki, market rafları önünde derin, içinden çıkılmaz düşüncelere boğuyor bu bizi. "Vanilya-hindistan cevizli şampuan mııııı, salatalık-limon özlüsü müüüüü?" diye gidip geliyor kafamızın içindeki sarkaç. Sanki işte o küçücük karar, saçımıza süreceğimiz şampuanın ne menem koktuğu, kişiliğimizi, yaşamımızın yönünü ve her şeyimizi belirleyecek.
"Bak reklamcı arkadaş, 'bu şampuandır, saçını temizler, biraz da güzel kokutur' demelisin. Aksi tüketiciyi yanlış yönlendirir, acımasızca tüketimi körükler" saflığından vazgeçeli çok oldu. Fonksiyonun değil imajın alınıp satıldığı bir dünyada yaşıyoruz açıkça. O yüzden otomobiller dört tekerlekleri üzerinde bizi üşümeden, terlemeden, yorulmadan bir yerden bir yere hızlıca götüren araçlar değiller. Otomobiller bize ve çevremizdekilere kim olduğumuzu, nasıl yaşadığımızı, nasıl düşündüğümüzü, neyi hak edip neyi etmediğimizi anlatır. Otomobil reklamları bize güzel, çekici kadınları (ve nadiren de çekici adamları), bahçeli şık evleri, tartışmasız en cool bakışı kimin hakettiğini söyler; ıssız dağ başlarındaki özgürlüğe, tropik kumsallardaki huzura, aile mutluluğuna nasıl kavuşulacağını gösterir. Hâl böyle iken, tüketiciye kalan sadece bilinçli olmak. En az reklamcılar kadar bilinçli, en az onlar kadar kurnaz...
Neden aynı ürünün bonbon şekeri gibi yirmi beş ayrı renk, koku ve "konsept"te sunulduğunu,
neden otomobil reklamcılarının ıssız kumsalları TEM otoyolundan daha çok sevdiğini,
neden kasadaki sevimli ve düşünceli kızın bir loyalty (sadakat) kartından haberdar olup olmadığımızı sorduğunu,
neden internetteki kitapçımın bazı kolaylaştırıcı hizmetleri sadece -ücretsiz- kayıt olmam durumunda kullanımıma açtığını,
X firmasının bugünlerde DVD-Çalarlarla ilgilendiğimi, üstelik bir de numaramı nereden bilip cep telefonuma bir SMS gönderdiğini bilecek kadar bilinçli...
En azından....
Sadece imajın cilasını kazıyıp altta duranı görmek için değil, Müşteri ilişkileri yönetimine (CRM-Customer Relations Management) karşı omuz omuza verebilmek için üreticiler ile ilişkilerimize bir çeki düzen vermek, bir tür "üretici/satıcı ilişkileri yönetimi" geliştirmekte fayda var. Adını biz de süslü bir PRM (Provider Relations Management) koyabiliriz mesela. Meyvelitepe, konuya dikkat çeken yazınız için teşekkürler.
Bu arada Canterbury piskoposu Rowan Williams ekonomik krizin gerçekliğin yeniden değerlendirilmesi için iyi bir fırsat olduğunu beyan ederek, durgunluğu tüketimi arttırarak yenme niyetinde olan İngiliz Başbakanı Gordon Brown'ı yermiş. Pek takip edemiyorum ama anlaşılan küresel ekonominin karar mercileri tüketimi körüklemek dışında krize yaratıcı bir yaklaşım getiremiyorlar. Vatandaşlarına harcamaları için belli miktarlarda hediye çekleri vermeyi düşünen Almanya da benzer bir çaba içinde bildiğim kadarıyla. Bu yılın başında Amerika Birleşik Devletleri de emlak kriziyle durgunluğun ilk işaretleri geldiğinde vergi indirimiyle finanse edilecek benzer harcama çekleri dağıtmakta bulmuştu çareyi. Simple Living Network "Change this stupid economy!" (Bu aptalca ekonomiyi değiştir!) sloganıyla bir karşıt eylem başlatmıştı hatta. Hareketi başlatan küçük kıvılcım da şu yazıydı. Halihazırdaki ekonominin aptalca olduğu konusunda galiba hemfikiriz; bir de yerine koyabilecek yaratıcı çözümü bilebilseydik. Cantebury piskoposu da bilmiyor sanırım.
"Bahçe"den haberlere gelince...
Liçi küçük küçük yapraklar vermeye devam ediyor ama fotoğraf çektirmek için hâlâ istekli değil.
Keçiboynuzu 3. yaprak çiftini büyüttü, hem de çok büyüttü. 4. için çalışıp çabalamakta.
UGO'nun bir çim tohumu olduğunu sanıyorum. Toprağı eşeleyip baktım, benim son zamanlarda uğraşığım tohumlara benzemiyor. Üstelik gayet de çim gibi büyüyor. Satın aldığım toprakla beraber geldiğini tahmin ediyorum. Yani o gerçek bir "dış uzaylı".
İki nergis soğanı diktim. Evde soğanlı bitki yetiştirmek için son demleriniz olabilir veya çoktan mevsimi kaçırdınız. Üstelik ben de haber vermeyi unuttum. Bir sonraki kışa unutmayalım. Bu nergis soğanlarından çiçek çıksa da çıkmasa da, bir hikaye çıkacak gibi. Adı "nergis olmazsa sarımsak" olabilir. Bakalım...
Bir baharat bahçesi yaratma girişimim oldu.Mevsim itibariyle kısmen başarısız. Bir saksıya karabiber, keten tohumu, çörekotu, kimyon tohumu, hardal tohumu, kakule ektim. Bunlar mutfakta kullandığım tohum baharatlardan bir kısmı. Saksıda durumları ne olur diye merak ettim. Soframıza gelen şeylerin yaşayan ve yeni yaşamlar yaratma potansiyeline sahip nesneler olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Ayrıca bazılarının çok da güzel çiçekleri olduğunu duydum. Çörekotu ve kimyon tohumu filizlendi, diğerlerinden ses yok. Baharda tekrarlamak üzere rafa kaldırdım bu projeyi.
Bugünlerde böyle akıp gitmekte yaşam bu kıyıda. Sizlerden ne haber?
Pazartesi, Şubat 04, 2008
Buna değmem ve bundan fazlasına değerim!
"Siz buna değersiniz."
"Because you're worth it."
"Sie sind es wert."
Bildiğim hangi dilde duysam kulağımı tırmalıyor...
İsmini burada anıp reklamını yapmak istemediğim ünlü bir markanın ünlü sloganı bu.
Neden rahatsız ettiğini düşündüm, üç sebepten hoşuma gitmediğini buldum:
Birincisi, insan olarak bu sloganla kastedilenden çok çok daha değerli olduğuma inanıyorum. Değerimi belirleyen şey o kremi sürmek, saçımı bu boyayla boyamak olamaz ki... Daha üstün şeyleri hakediyorum. Kirletilmemiş havayı, temiz suyu hakediyorum. Adaleti ve barışı, saygı görmeyi, güvenlik korkusu duymadan yaşadığım şehrin sokaklarında yürümeyi hakediyorum.
Güzel kitaplar, iyi bir müzik hakediyorum.
İkincisi, birey olarak o kadar da önemli bulmuyorum kendimi. Bu sloganın benmerkezci havası çok itici geliyor. Dünyanın başka yerlerinde yaşayan milyonlarca insan da değerli. Ama pek çoğu aç, evsiz, işsiz; bazıları savaş, şiddet, terrör, doğal felaket bölgelerinde yaşıyorlar. Onların temel ihtiyaçları bile karşılanmazken hangimiz "buna" değeriz ki?
(Hiç mi bir şey yapmayalım kendimiz için? Kendimizi daha iyi hissetmek, keyiflenmek adına hiç mi bir şey satın almayalım? Elbette, hayır! Sık sık kendime armağan alırım örneğin :)) Abartılı bir önem ve değer duygusuna kapılmadan ihtiyaç duyduğumuz için yaparız çoğumuz bunu. )
Üçüncüsü,
bu sırt sıvazlayan,
bu aklınca cesaret verip teşvik eden,
bu "hadi, ha gayret, git de kendin için bir şey yap, bak iyi gelecek, ben seni düşünüyorum, sen bilmezsin, ben bilirim" der gibi gibi...
...tüketici, birey ve insan tarafımı ayrı ayrı aptal yerine koyan tavrı sevmiyorum.
Çok mu abartıyorum? "Canım, öyle bir reklam sloganı bu da..." diyenler olacağını sanıyorum.
Ama benim gibi düşünenler olduğunu da biliyorum. Şurada örneğin, şurada ve şurada olduğu gibi :))
"Because you're worth it."
"Sie sind es wert."
Bildiğim hangi dilde duysam kulağımı tırmalıyor...
İsmini burada anıp reklamını yapmak istemediğim ünlü bir markanın ünlü sloganı bu.
Neden rahatsız ettiğini düşündüm, üç sebepten hoşuma gitmediğini buldum:
Birincisi, insan olarak bu sloganla kastedilenden çok çok daha değerli olduğuma inanıyorum. Değerimi belirleyen şey o kremi sürmek, saçımı bu boyayla boyamak olamaz ki... Daha üstün şeyleri hakediyorum. Kirletilmemiş havayı, temiz suyu hakediyorum. Adaleti ve barışı, saygı görmeyi, güvenlik korkusu duymadan yaşadığım şehrin sokaklarında yürümeyi hakediyorum.
Güzel kitaplar, iyi bir müzik hakediyorum.
İkincisi, birey olarak o kadar da önemli bulmuyorum kendimi. Bu sloganın benmerkezci havası çok itici geliyor. Dünyanın başka yerlerinde yaşayan milyonlarca insan da değerli. Ama pek çoğu aç, evsiz, işsiz; bazıları savaş, şiddet, terrör, doğal felaket bölgelerinde yaşıyorlar. Onların temel ihtiyaçları bile karşılanmazken hangimiz "buna" değeriz ki?
(Hiç mi bir şey yapmayalım kendimiz için? Kendimizi daha iyi hissetmek, keyiflenmek adına hiç mi bir şey satın almayalım? Elbette, hayır! Sık sık kendime armağan alırım örneğin :)) Abartılı bir önem ve değer duygusuna kapılmadan ihtiyaç duyduğumuz için yaparız çoğumuz bunu. )
Üçüncüsü,
bu sırt sıvazlayan,
bu aklınca cesaret verip teşvik eden,
bu "hadi, ha gayret, git de kendin için bir şey yap, bak iyi gelecek, ben seni düşünüyorum, sen bilmezsin, ben bilirim" der gibi gibi...
...tüketici, birey ve insan tarafımı ayrı ayrı aptal yerine koyan tavrı sevmiyorum.
Çok mu abartıyorum? "Canım, öyle bir reklam sloganı bu da..." diyenler olacağını sanıyorum.
Ama benim gibi düşünenler olduğunu da biliyorum. Şurada örneğin, şurada ve şurada olduğu gibi :))
Etiketler:
dikkat'reklam
Perşembe, Aralık 06, 2007
Buyrun burdan yakın!
Reklam vaaaar, reklam vaaaar!Kimisi yaratıcı ellerden çıkma, ince zeka ürünü... Öylelerine televizyonda, dergilerde veya sokakta rastladığımda bir sanat eserine bakar gibi bakmayı severim.
Ama kimi reklamlar da var ki, tüm yaratıcılığına rağmen yaptığı tüketiciyi yanıltmak ve tüketimi körüklemekten öteye gitmiyor. Bu iki kavramı "tüketiciyi ikna etmek"ten ayırmak gerektiğini düşünüyorum. İşte öyle reklamları görünce de "Dikkat! reklam" demeden duramıyorum. Reklamcılar kusura bakmasın lütfen...
İşte böyle bir reklam. Sadece ince kelime oyunuyla değil (Oh, two! --> O2 -->Oksijen) , sigara paketlerinden yükselen hava kabarcıklarıyla da ürün ile temiz, taze hava arasında bir bağlantı kurulmak istenmiş. Bir ürünü tüketiciye sunduğunun tam tersiyle pazarlamak ne derece dürüstçe ? Ben çok düşünmeme rağmen, yasaklar sebebiyle sigara içmek için en soğuk havalarda bile açık havada sigara tüttüren tiryakilerden başka bir bağlantı kuramadım :)
İşte o yüzden "dikkat!reklam" diyorum. Bu kategoride kötü reklam ifşaatlerim devam edecek...
Etiketler:
dikkat'reklam,
gözlemler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)