"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazartesi, Ocak 17, 2011

Dijital Sessizlik


Insan aklina iyi bir fikir geldi mi, geciktirmemeli.
Subat ayinin konusunu "Dijital Sessizlik" olarak secmistim.
Bir ay boyunca
-hic blog yazisi yazmayacak, 
-kücük bir deftere kücük notlar almaktan ibaret konvansiyonel günlük tutma eylemine geri dönecek,
-gerektikce yorum yapacak,
-sorulduysa yanitlayacak,
-vizir vizir isleyen dijital otobandan cikip bir süre sagdaki patikada yürümeyi deneyecektim.

Düsündüm de neden Subat'i bekliyorum, neden hemen simdi baslamiyorum?


Iki fotograf da yazdan kalma ve sincap yürüyüsüyle birbirine 5 dakika mesafede. Ikinci fotograf sincaba yol, kaldirim ve patika sözcüklerini örnekleyerek ögrettigim yerin resmidir. Alisverise giderken bir noktada bu ücü arasinda bir secim yapmamiz gerekiyordu; biz tabii ki hep patikayi seciyorduk :)

--§--

Sevgili okuyucu, sen de sessizlige gömülmeden önce ( ya da sessizlikten canın sıkılabilir diye) bir öneri: Bu blogu ilk ne zaman, ne sekilde buldugunu , hatirliyorsan ilk tanistigin yazinin hangisi oldugunu anlatir misin? Bir süre önce sevdigim bir blogger X arkadas bana basitbiryasam'i ilk kez blogger Y arkadasin önerisiyle bulup okumaya basladigini söylemisti. Oysa ben hep blogger Y'nin beni blogger X'in tavsiyesiyle buldugunu sanmistim. Ondan beridir merak ederim, kim nasil gelir buralara ve ne düsünür diye...)


 

Pazar, Ocak 16, 2011

Dün...

...nehir öylesine hizli, öylesine deli akiyordu ki, bütün Alpler karlarindan bosanmis olmali diye düsündüm.
...gökyüzü mavi, bulutlar pembe ve bati ufku tarifi zor bir kizildi. Resimli bir cocuk kitabinda böyle bir gökyüzü görsem gülümser, "eh, hos ama biraz abartmislar" diye düsünürdüm. Dünya bazen cocuk kitaplarindan bile renkli olabiliyor.
...sanki bütün ömrü acik gögün altinda gecmis biri gibi, gökyüzünün renklerine bakip "yarin hava acik olacak" dedim. Bugün hava ilik ve bol  günesli :) Ya acemi sansi ya da bir yerlerde duyup icsellestirdigim bir bilgi :)
...sebze sepetini temizlerken dibinde buldugum sürmüs ve pörsümüs patatesi kücük bir saksiya ektim. Günesle beraber icimde uyanan bahcivanin önüne ilk ne ciksa toprakla bulusturacakti zaten. Sans patatese güldü.
...fotograf makinesinde durumun o kadar da kritik olmadigini farkettim; kitapsa beni bayram öncesi rugan ayakkabilar edinmis bir kiz cocugu gibi mutlu ediyor:


Cuma, Ocak 14, 2011

Babies



Dilek filmden haberdar etti, Yasemin nereden bulup izleyebilecegimi söyledi. E bana da Ocak 2011 Hindiba Sinema Günleri kapsaminda izlemek kaldi :)

Uzun uzadiya filmden bahsetmeye niyetim yok, Dilek anlatmis zaten. "Derinlikten yoksun" oldugunu söyleyenler de olmus, "carpici sekilde basit" oldugunu söyleyenler de. Derinlikten yoksun oldugunu söyleyenler moden ve ilkel dünya arasindaki farka daha derinden ve göze batan bir vurgu yapilmasi gerektigini mi söylemek istiyor acaba? Ama anladigim kadariyla film bunun hakkinda degil aslen. Bebek olmak ve insan olmak hakkinda...

Fakat yine de filmi izlerken sık sık bu türden bir karsilastirma yaptim kendi adima. Ve merak ettim. Fransiz yönetmen Balmès yapilan cekimler arasinda yanli secimler yapti mi? Örnegin Ponijao'nun Mari gibi tepine tepine aglama krizine girdigi anlar hic mi olmadi? Ya da Bayar'in bisikletle oynarken düstügü ve anne ya da babasinin Hattie'nin babasi gibi panikle kosup kaldirdigi anlar? 

Ponijao'nun annesi kelimenin gercek anlamiyla "otura otura" mi büyüttü o cocugu? Ayakta oldugu ve etrafta kosturdugu tek bir an bile görmedim. Hattie'nin annesinin, babasi cocukla zaten mesgulken bile müdahil olusuna ne demeli? Ben de öyleydim, igneyi kendime batirarak söylüyorum. Oysa hazir cocukla ilgilenen varken, otur bir köseye, sakin sakin kitabini oku degil mi? Ponijao'nun annesinin sükunetliyle bizim kosturmamiz ve her herseye müdahil olusumuz arasindaki fark, modern dünyanin huzursuz bireyler yetistirmesinin arkasindaki sebep mi? Ikinci bir cocuk dogurmaya karar verirsem, önce gidip bu kadina cirak yazilmak istiyorum.   

Bir gözlem daha: Bir toplum ne kadar modernlesiyorsa, o kadar baba-mevcut  toplum mu oluyor? Ponijao'nin babasini hic görmedik. Bayar'in babasini bir hastane cikisinda, bir kez evin önünde calisirken, bir kez de bir bayram kutlamasinda ailenin yaslilariyla beraber gördük. Mari ve Hattie'nin babasi, aferin onlara, sürekli bebegin yasaminda, gözümüzün önündeydiler. Iyi hos da Ponijao'nun babasi nerede? Avda mi? Hadi diyelim, cocugunu parka da götürmüyor, bisiklete de bindirmiyor; hic mi birlikte zaman gecirmiyorlar? Ve bu kadin (yani annesi) buna ragmen o kadar cocukla sacini basini yolmadan, bu kadar dingin, bu kadar sakin kalabiliyor mu? Dilini anlamaya gerek yok yüzünde ve ses tonunda ne bir bikkinlik, ne de yapay ve abartili bir nese. Onun bildigi ve bizim bilmedigimiz bir sey var kesin!

Perşembe, Ocak 13, 2011

Sadece merak...

Gecen hafta kitapcida gördügüm bir ay takviminde Ocak ayinin ilk haftasina baktim; bahcenizdeki agaclari budayin diyordu. Bugünlerde pek cok bahcede budanmis agaclar görüyorum.

Bilenlere soru: Dogru mu? Ocak ayi agaclarin bahara hazirlanmak icin budandigi ay midir?
Peki doganin özgür agaclari nasil basa cikarlar budanmamisliklariyla?

Bir sey ima ediyor degilim. Gercekten.
Sadece meraktan ve bilmek istedigim icin soruyorum.

Çarşamba, Ocak 12, 2011

Peki ya sen nasilsin?

Bugünlerde normal dogum hakkinda güzel seyler okuyorum.

Yasemin'in yazisinda link verdigi Ayse Arman röportajinda Dr. Hakan Coker kadinlarin "prenses" gibi dogurmaya tesvik edildiklerini anlatmis. Bu lafa dikkat.

--*--
Dogum yaptigim hastanenin hemsirelerini sevmemistim. Dogum sonrasi bakim kati cok doluydu, benimse milyonlarca sorum vardi. Sorularim karsisinda hemen savunmaya gecen, sanki onlardan bir sey istemisim gibi davranan hemsireleri anlamakta güclük cekiyordum. Sebebini 3 yil sonra bir sohbet sirasinda anlar gibi oldum. Bir tanidigim bana ayni hastanede hamileligi sirasinda bir hemsirenin söyle söyledigini anlatti: "Siz Türk kadinlar bir kez hamile kaldiniz mi kendinizi kralice sanmaya basliyor ve herkesten de öyle davranmasini bekliyorsunuz".

Kesinlikle ters ve saygisizca ifade edilmis, belki fazlasiyla önyargili (tüm bir toplumun kadinlarini toptan yargiliyor cünkü) ama özünde bazi gözlemlere dayanarak söylenmis bir söz. Bu gözlemleri kismen paylasiyorum. Gebelik, dogum ve sonrasi özeldir. Sonucu siradan olmayan seyin kendisi de siradan olamaz. Ama insan (kadin) hayatinin gayet normal süreclerinden biri bu. Hastalik olmadigi gibi, kralicelik de degil. Uzak ve yakin cevrenin ve saglik calisanlarinin hamileligin basindan itibaren  söz ve davranislariyla  "Sen kralicesin, sen cok özelsin, sen pamuklara sarilmalisin, sen kirilgansin, sen hastasin, sen risk altindasin, sen tek basina yapamazsin, sen..., sen..., sen..." bombardimanina kapilip gitmemek gerek. Bilgilenmek gerek.

--*--

Sen icinde bunun üstesinden gelebilecek güce ve bununla basa cikabilecek icgüdülere sahipsin.
Bunda özel bir sey yok, binlerce yildir insanoglunun devamini saglayan güc ve icgüdü bu.
Ayni sebeple korkulacak bir sey de yok :)
Söylenen hicbir seye kulagini kapatma. Eskilerin söylediklerini dinle, modern tibbin söylediklerini dinle, kalbinin söylediklerini dinle.
Dogru, hepsinin bilesiminde. 

--*--

Kendi dogumumdan sonra edindigim bir huy var. Kimi yeni dogum yapmis görsem, sormadan duramam: "Peki ya sen nasilsin?"
Bebegin anneden ayrildigi an, sözde kraliceligin bittigi andir.
O ani takip eden günlerde ister kadin gibi dogurmus olsun, ister kralice gibi, bütün anneler bu soruya ihtiyac duyarlar: "Peki ya sen nasilsin?"

Bebekler bilir...
ve bazen, uykusuz gecelerden birinde, öyle bir bakarlar ki gözünüzün icine...
basiniza kac tane tac birden takildigini bilemezsiniz.

Gercek kralicelik o zaman baslar. Kimse bilmez, hatta gün gelir bebek de unutur sanirim. Siz kimsenin bilmedigi, kimsenin görmedigi taclarinizla ortada dolanir durursunuz. 

Salı, Ocak 11, 2011

Zeitgeist (The Film)

Zeitgeist'i seyrettim. Asliberry sagolsun, bana bir yazisiyla uzun zamandir adini duydugum bu filmin internet video sitelerinden izlenebilecegini hatirlatti. Ben onun verdigi linkteki Türkce altyazili videoyu bir türlü calistiramadim. Ama degisik sitelerde Ingilizce ve Almanca versiyonlarini buldum. Resmi internet sitesinden de izlenebiliyor.

Almancasi burada. Hakkinda Almanca Wikipedia'daki elestiriler de burada okunabilir.
Ingilizce'si resmi sitesinden ya da Youtube'daki su seriden izlenebilir:
 1 - 2 - 3 -  4 - 5 - 6- 7- 8 - 9 - 10 - 11 - 12

Ingilizce Wikipedia'da film hakkindaki bilgi ve elestiriler de burada.

Filmin devami da var ama onu izlemeye zamanim olmadi.

Görüldügü üzere filmin özellikle birinci bölümündeki bilgilerin yeni olmadigina, bilinen tarihi gerceklerle örtüsmedigine, güvenilir kaynaklardan olmadigina, duygusal ve abartili bir yaklasimla ve carpitilarak sunulduguna dair elestiriler var. Filmi iki dilde de dikkatle izledigim halde, kisisel olarak birinci bölümle diger bölümler arasindaki mantikli baglantiyi kuramadim. Bilinen Hristiyan (ve semavi dinler) tarihinin dogru ya da yanlis olmasi; Isa'nin gercekten yasamis olmasi ya da olmamasi ; bugün kisisel cikarlarinin her sart altinda korunmasi icin her seyi yapan bir elit grubun varligini ya da yoklugunu, 9/11 olaylarinin kurgu olup olmamasini ve diger iddialari ne acidan etkiliyor? Dinin her zaman ve her cografyada bireylerin ya da kücük gruplarin cikarlarina alet edildigi asikar ama filmin birinci bölümü - en azindan benim göremedigim bir baglantiyla- bundan daha fazlasini söylüyor gibi.

Filmdeki iddialarin dogru ya da yanlisligi hakkinda bir sey söyleyecek durumda degilim. Rahatsiz edici oldugu bir gercek. Rahatsiz edici olusu dogru olusundan da kaynaklanmiyor. Belki kismen, belki de tamamen yanlistir. Carpitilmistir belki ya da abartilmistir. Mesele bu degil. Bilginin bu kadar karmasik, erisilmesi kolay görünse de zor oldugu; tüm gerceklerin, yargilarin birbirine karistigi; tozun dumana karistigi; sokaktaki sade insanin hicbir kuruma, kisiye, otoriteye  güven duyamayacagi ve bu türden bir film izlediginde kime (resmi aciklamaya mi, komplo teorilerine mi?) inanacagini bilemedigi bir dünyada yasamak hic de hos degil.  Rahatsiz edici, toptan rahatsiz edici...

Yeri gelmisken Thoreau'un Sivil Itaatsizlik'ini önereyim. Özellikle "Sezar'in hakki Sezar'a" kismini... Kisisel cikarlari icin herseyi göze alan, tüm prensipleri yakip yikan ve erdemsiz davranan perde arkasi gücleri ariyorsak belki de gidip aynaya bir bakmaliyiz. Bazen bireylerin birbirinden bagimsiz ama kollektif davranislari, toplamda  gizli, kücük ve elit bir gruptan daha fazlasini basarir... Iyi ya da kötü yönde...

Emzirme Reformu Mimi

Emzirme Reformu hareketini baslatanlardan Blogcu Anne bir bilgilendirme mimi baslatmis. Bana da Isil vasitasiyla ulasti. Biraz gecikerek de olsa ama can-i gönülden katilip yanitliyorum:

1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?

Dogrusu hic bilgim yok. 1 yasindan sonra anne sütü alan cocuklarin sayisinin cok düsük oldugunu tahmin ediyordum ama ilk 6 ay sadece anne sütü alanlarin oraninin yüksek oldugunu düsünmüstüm hep. Son zamanlarda anne-bebek gruplarinda okuduklarim bu inancimi temelinden sarsti. Anneler dogumdan hemen sonra hastaneden baslayarak hemsireler, doktorlar ve yakinlari tarafindan o kadar demotive ediliyor ve o kadar sasirtiliyorlar ki, cocuklarini besleme gücünün kendi iclerinde yattigina dair güvenleri sarsilarak hemen hazir mamaya saldiriyorlar. Ilk alti ay cocugunu sadece anne sütüyle besleyen anne sayisi yüksekse kirsal kesimde yüksektir biraz. Dogrusu ondan bile süpheliyim.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

3,5 yasindaki oglum hala anne sütü aliyor. 6 ay boyunca sadece anne sütü aldi. Ondan sonra sebze pürelerini denedim ama cok isteksizdi. Pratikte 1 yasina dek agirlikli olarak anne sütü ile beslendi. 2 yasindan itabaren cesitli zamanlarda kesmeyi denedim, kabul görmedi :) Anaokuluna basladigindan beri -yani yaklasik 3 aydir- anne sütü emmesi orada kaldigi süreye paralel olarak azaliyor tabii. Sanirim böyle veda edecek anne sütüne :)

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

Ogluma hamileyken calismiyordum. Calisiyor olsaydim, Almanya kanunlarina göre bir yil süreyle her ay maasimin %67'sini de alarak dogumdan sonra bir yil süreyle ebeveynlik izni (Elternzeit) kullanabilecektim. Iznin adi ebeveynlik izni, cünkü aile tercih ederse, bir kismini ya da tamamini anne yerine baba da alabiliyor. Ebeveynlik iznini hemen dogumdan sonra almak yerine dogumdan sonraki iki yil icinde aile icin en uygun zamanda almak da mümkün. Bu arada tahmini dogum tarihinden 6 hafta önce baslayan ve dogumdan sonra 8 hafta daha devam eden ücretli izin var. 1 yilin sonunda is hayatina geri dönmek istediginizde özel sektörde de calistiginiz son yerdeki isinize geri dönebilirsiniz. Isinize son verilmesine karsi kanunen korunuyorsunuz. Bunlar teoriden bildiklerim, pratikte aksayan yanlari var mi ,bilmiyorum. Darisi ülkemin basina...

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Bkz. bir önceki soru :)

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Calisiyor olsaydim ve simdiki gibi uzun süreli emzirme kararinda olsaydim, isyerinde %100 baski görmez, destek alirdim diyemiyorum. Burada özel sektörde mobbing oldukca yaygin. Her durumda aleni olarak, Türkiye'de örneklerini duydugum gibi, süt iznini acikca bahane ederek yapilmazdi sanirim.

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Hayir, bir sorun yasamadim. Parklarda, havaalanlarinda, ucaklarda, cafelerde, lokantalarda, magazalarda emzirmisligim vardir. 2 yasindan itibaren emzirmek icin varsa emzirme-bakim odalarini tercih ettim. Bence emzirme icin havasiz ve genelde kirli bakim odalarindan ayri, icinde annenin rahatca oturabilecegi koltuk, sandalye vb. bulundugu odalar olmali. Cok cok az yerde böylesine rastladim. 2,5 yasindan itibaren sadece evde emzirdim.



(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Baslarda hem de cok! Yeterli sütüm yoktu, miktari arttirip oglumu sadece anne sütüyle besleyebilmek icin 6 hafta ugrastim. En büyük destegi esimden ve formül sütün de tadini bildigi halde anne sütüne asla hayir demeyen oglumdan gördüm. Dogumdan sonra hastanedeki hemsireler ve ev ziyaretine gelen ebeler bilinen klasik yöntemlerle (emzirme cayi, gögüslerdeki yaralarin tedavisi , beslenme önerileri, vb, vb) destek olmaya calistilar ama büyük yararini görmedim. Özellikle psikolojik acidan büyük destegi internette kendi yaptigim arastirmalarda okuduklarimdan buldum. Keske emzirmenin ve anne sütü üretiminin dogal mekanizmasini hamilelikte daha iyi ögrenseydim diye hayiflandim.  Simdi elimden geldigince ayni bilgilendirici destegi baskalarina vermeye calisiyorum. Emzirmeyle ilgili her soruyu bildigim kadariyla yanitlamaya hazirim.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Yalniz dogum yaptim. Tüm aile büyükleri, es dost Türkiye'deydi. Bu bazen bir dezavantaj, bazen de bir avantaj oldu. "Sütün yetmiyor, mama ver, bu cocuk doymuyor" elestirilerini sadece bana destek olmak icin her gün ziyarete gelen bir arkadasimdan aldim. Okuduklarim aksini söyledigi, doktor da gelisimini normal buldugu icin arkadasimin söylediklerine kulagimi tikadim. Ilk bir haftadan sonra telefon görüsmelerinde süt durumunu soran aile büyüklerine "her sey yolunda, sütüm yetiyor" dedim, ki dogru degildi aslinda. Fakat oradan gelebilecek huzursuzluklarin önünü kestigi icin cok yerinde bir karardi bence.  
Uzun süreli emzirmeye gelince... Büyük bir baski görmedim. Saka yollu elestiriler, imalar vb. Oglum anne sütü konusunda iki yas civari anneannesinin, 2,5 yas civari en büyük destekcisi babasinin ve 3,5 yas civari babaannesinin destegini kaybetti :) Ben mümkün oldugunca azaltmak ve onun gercekten istemedigi anda kesmek istiyorum. Zamana biraktim.


(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Evet, biliyorum. Bu konuda emek ve destek veren herkese de cok tesekkür ediyorum. Emzirmenin direk olarak anne ve bebek; dolayli olarak ise aile ve toplum icin inanilmaz yararlari var. Anne sütünün anne ve bebegin vazgecilemez bir hakki oldugunu düsünüyorum. Toplum uzun vadede kendi cikarlarini da gözetmek adina anne ve bebegin bu haklarini sonuna dek kullanmasi icin destek olmali, gerekli sistem degisikliklerini yapmali. Ister emzirsin, ister formül sütle beslesin, ilk bir yil annelerin (ve ailelerin) huzurlu olabilmeleri ve bunun icin destek görmeleri cok önemli. Cicegi burnunda annelerin calisma sartlariyla ilgili bir reform yapilacaksa, emzirmeyen anneleri de hesaba katmali.

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Elimden geldigince destek verdim sanirim. Emzirme Reformu yeni sitesine tasindiktan sonra destek formunu doldurmamisim. Onu da simdi yaptim hemen :)

Bu önemli mimi -eger kabul ederlerse :) - cicegi burnunda annelerin görüs ve tecrübelerini duymak istedigim icin bambino ile pandufcuk'un annelerine; cok istedigi ve caba gösterdigi halde emzirmek yerine formül süt vermek durumunda kalan annelerin sesi olacagina emin oldugum minik hanimin annesine ve benim gibi fanatik anne sütü hayranlarindan oldugunu bildigim Tülin Su'nun annesine gönderiyorum.  Hatta hizimi alamayip, cocugu olan olmayan, anne sütü vermis vermemis herkesi bir ses vermeye davet ediyorum.

Pazartesi, Ocak 10, 2011

Food Inc. - Ingilizce Metin ve benden özetler...

Ne yalan söyleyeyim, Food Inc. bana önceden bilmedigim herhangi bir sey söylemedi. Ama söyledikleri o kadar önemli ki tekrar tekrar duymakta hicbir sakinca yok.

Seyretmemek veya en azindan hakkinda bilgilenmemek icin hic bahane birakmiyorum bakin size. Buyrun bu da filmin Ingilizce metni.Üstelik Google'da aratinca Türkce altyazisinin da indirilebilecegi siteler görüyorum.Güvenilir olup olmadigindan emin olmadigin sitelere link vermek istemedim. "Food Inc. Türkce altyazi" anahtar sözcükleriyle deneyebilirsiniz.

Hatta filmden benim icin dikkat cekici olan kisimlari da not edecegim simdi buraya, "dil sorunum yok ama zamanim da yok" demeyin diye. Parantez icindeki italikler benim ic sesim:
  •  Süpermarket raflarindaki ürünlerin paketlerinde gördügümüz o ciftlik resimleri, günesli yesil cayirlar, cayirlarda otlayan inekler, koyunlar, sevimli tavuklar... Bunlarin hepsi birer illüzyon. Yiyeceklerimiz o ciftliklerde üretilmiyor artik, fabrikalarda üretiliyor. Bildigimiz montaj hatti mantigiyla calisan fabrikalar...
  • Amerikan marketlerinde artik mevsimler yok (bizim marketlerde de yok keza).  Simdi yilin dört mevsimi boyunca domates var. Dünyanin öbür yarisinda üretilmis, henüz yesilken dalindan koparilmis, etilen gaziyla olgunlastirilmis.  Domates  gibi görünse de o gercek bir domates degil onun bir hayali. (Bu duyguya burada aldigim sebze meyvelerde hep kapiliyorum. Bu domates degil, domates taklidi yapan bir sey diye düsünmüslügüm coktur. Bir tanidigim bir keresinde seftali yerken "seftali nedir bilmesek, seftali diye yutturacaklar sunu " demisti. Durumu özetleyen laftir. )
  • Gida endüstrisi yediklerinizle ilgili gercekleri bilmenizi istemiyor; cünkü bilseydiniz yemek istemezdiniz. (Market alisverisinin benim icin bir eziyete dönüsme sebebidir. Paketlerin üzerindeki "cayirdaki-mutlu-inek" resminin arkasindaki gercegi ögrendim bir kere.)
  • Bütün gida sistemi bir kac uluslararasi sirket tarafindan idare ediliyor. Tüm bunlar sadece ne yediginizle ilgili degil; neyi söylemenize ve neyi ögrenmenize izin verilmesiyle de ilgili. ( Durum tespiti: Yerel markalari almayi seviyorum. En son alternatif, kafeinsiz,tahil kahvesi almak icin market raflarini incelerken sok olmustum. Belli ki aslinda yüzyillik gelenegi falan olan , baslangicta bölgesel aile sirketlerinin ürettip sattigi tahil kahvelerinin paketlerini cevirip arkadaki kücük yazilari okudugumda karsima hep uluslararasi, cok bilinen kahve - gida firmalari cikiyordu. Bütün yerel markalari satin almis, pazari Niche'lerine kadar fethetmisler. ) 
  • McDonalds 1930'larda arka mutfagini bir fabrika mantigiyla calisacak sekilde yeniden tasarladi. Her is maliyetin en aza indirgenebilecegi basit ve tekrarlanabilir adimlara bölündü (Bkz. time and motion study). McDonalds Amerikan gida sektörünün en büyük alicilarindan biri oldugundan bu mentalite tüm beklenmeyen sonuclariyla büyük capta, bütün bir sektör bazinda uygulanmaya basladi. Bugün fast-food yemeseniz de, et yiyorsaniz fast-food devi McDonalds'in sekillendirdigi bir sektörün müsterisisiniz demektir.
  • Bugünün tavuklari 50 yil öncekilerin yarisi kadar zamanda yetisip kesiliyor ama bu  sürede onlarin iki kati büyüklüge erisiyorlar. Insanlar beyaz et sevdigi icin büyük gögüsleri olacak sekilde "tasarlandilar".
  • Bugünün "endüstriyel" tavuklari bu büyüme hizina anatomik olarak yetisemiyor. Kemikleri ve ic organlari iflas ediyor. Bir kac adim atip düsüyorlar agirliklari yüzünden. Zaten günes isigi almayan ve hareket alani olmayan kapali alanlarda geciyor tüm ömürleri. (Burada yumurtalar kapali alan tavugundan, acik mekan tavugundan, tahilla beslenen tavuktan ve organik olarak dört ayri kategiride satiliyor. Biz acik mekanda beslenen tavuklarin yumurtasini aliyoruz. Sürekli organik yumurta almak her bütcenin harci degil . Elimizdeki paranin bize verdigi oy hakkini tavuklarin acik havada yasama-yetisme haklarindan yana kullaniyoruz en azindan. Sevinmeli mi, yoksa didiklesek ondan da bir seyler cikar diye endiselenmeli mi, bilemem.)
  • Süpermarkete gidip seceneklerinize baktiginizda büyük bor bollukla karsi karsiya oldugunuzu düsünebilirsiniz. Bu da bir illüzyon. Aslinda sadece bir kac firma var ve sadece bir kac tahil. Ne zaman bir gidayi kaynagina dogru izlesem, Iowa'da bir misir tarlasinda buluyorum kendimi (Omnivore's Dilemma'nin yazari Pollan diyor bunu) .
  • Gidip bir market rafini incelerseniz, baktiginiz ürünlerin %90'inda ya misir ya da soya fasulyesi ve büyük bir cogunlugunda da ayni anda her ikisi vardir. (Bunu bir uzman söylüyor. Abarti degil, paket arkasindaki minik yazilari cok okuyan bir sade tüketici olarak benim tespitim de bu yönde).
  • Sigirlar evrimsel olarak misir yemek icin degil, ot yemek icin tasarlanmislardir. Misirla beslenmelerinin tek sebebi misirin ucuz ve ottan daha doyurucu olmasi.
  • Baliklara bile misir yemegi ögretiyoruz. (Buna diyecek bir laf bulamiyorum!)
  • Bazi arastirmalar ot yerine misirla beslenen hayvanlarda E. Coli'nin asite dayanikli hale geldigini ve cok daha tehlikleli bir mutasyona ugradigini kanitlamis. Mutasyon sonucu olusan yeni bakteri sadece et degil, sebzelere de bulasmis. Özellikle cocuk ve yaslilarda ölümcül sonuclar dogurmus.
  • Amerika'da gidayla ilgili merkezi kontrol organizasyonlari USDA ve FDA'nin basina Bush yönetimi sirasinda gecmiste gida sektörünün cikarlarini korumak üzere calistigi bilinen kisiler getirilmis.
  • 70'lerde Amerika'da binlerce kesim evi varken, bugün toplam sayi 13 imis. Dolayisiyla Amerikan halkinin yedigi bir hamburgerde binlerce farkli hayvanin eti olabiliyor. Bu da bulasici hastaliklarin daha hizli yayginlasmasina sebep oluyor. (Durum buralarda nedir hiiic bilmiyorum ve merak ediyorum elbette.
  • E.coli'nin yeni mutasyonu yüzünden yedigi hamburgerden hastalanan ve böbrekleri iflas ederek 12 günde ölen 2 yasindaki Kevin'in hikayesinden, annesinin gida sektörü ve otoritelerine karsi verdigi savastan bahsetmek istemiyorum. Düsündükce bile kötü oluyorum, kendiniz seyredin lütfen.
  • Büyükbas hayvanlara sadece 5 gün misir yerine ot verseniz, sindirim sistemlerindeki E.coli'nin %80'i yok oluyor. Endüstrinin yaklasimi ise bu türden bir sistem problemi oldugunda geri dönüp sistemin hangi noktada aksadigina bakmak degil, bazi high-tec ayarlamalarla sorunun berteraf edip sistemin isleyisini devam ettirmeye calismak. (Nasil da önemli bir tespit ve nasil da tanidik!)
  • Eger o mega büyüklükteki gida isleme tesislerini camdan duvarlarla cevirmek mümkün olsaydi bu ülkede daha farkli bir gida sistemine sahip olurduk. (Bunu tarzi pek hosuma giden organik ciftci amca söylüyor. Öyle ciftciler tüm dünyada artmali)
  • Endüstri devleri kacak calisan göcmen iscileri seviyor. Hem düsük ücretle calistiklari, hem de calisma sartlarindan sikayet edemedikleri icin...
  • Cevre, saglik ve toplumsal maliyetleri eklerseniz, endüstriyel gida ucuz ve dürüst bir gida degildir. Fiyatlandirilmasi dürüstce degil, üretimi dürüstce degil, islenmesi dürüstce degil.
  • Filmin devaminda sirketlesen organik gida ticareti ve tohumun patentlenmesi, GDO baglaminda Monsanto var. Basli basina bir konu oldugu  icin simdilik burada kesiyorum. Filmi hic seyretmemis olanlar icin bu kadari bile üzerinde epey düsünülesi sanirim...

Pazar, Ocak 09, 2011

Cuma, Ocak 07, 2011

Food Inc. - Ingilizce



Food Inc.
Ingilizce'sini sadece Youtube'da Lehce alt yazi ile bulabildim.
Baska bir yerlerde altyazisiz varsa bildiginiz, haber verin lütfen.
Serinin devami: 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9

Perşembe, Ocak 06, 2011

Story of Caps & Trade

Story of Caps and Trade (9:56)



"Sorunu, ona yol acan düsünce tarziyla cözemezsiniz."

Bu laf ve bu film üzerine diyecek laf bulamiyorum.
Karbondioksit salinimi ticareti ve neden islemeyecegi bundan daha basit bir dille anlatilamazdi sanirim.

Kagittan kutular

Fotograf: Ben Watkin

Noel tatilinde bazi günler enerji fazlasi yasayan sincabi sehir kütüphanesine götürmeyi tercih ettim. Giris kati her yönüyle cocuklara ayrilmis ve cocuklar düsünülerek tasarlanmis. Kapali mekana dahil edilmis kayagi, oturmak ya da uzanip yatmak icin dev yastiklari, kukla tiyatrosu ve tuvaletleri dahil :) Sincap kendi kendine ya da edindigi arkadaslarla oynarken, ben de ona ve kendime kitaplar sectim. Birlikte okudugumuz cocuk kitaplarini unutmamak icin surada not aliyorum, yakinda bu tatilde okuduklarimiz da gelmeye baslar.

Üst kata, yetiskinlerin kitaplarinin oldugu bölüme onunla da, onsuz da cikamiyorum ama bu büyük bir sorun degil. Giris katindaki okul cagi cocuklari icin ayrilmis bölümde zengin bir doga kitaplari koleksiyonu var ki, seviye olarak tam bana göre. Bir de elisi bölümünden kagit katlama-kesme-yapistirma ve origami kitaplarina dadandim bu ara.

Iclerinden biri Kinderleichtes Origami (yazari Ilse Nimschowski), surada bahsettigim kitap gibi sonunda oynamaya ya da kullanmaya yarayan seylerin tarifini verdigi icin hosuma gitti. Kitaptaki pek cok ilginc obje arasinda en cok hosuma giden, kagittan katlanan kutucuklardi. Ilk katladigim kutu öylesine stabil ve saglamdi ki, sincaba "hadi, arabalarinin tekerleklerini koyalim bunun icine" dedigimde, o da bu fikirden pek hoslanip odanin dört bir yanina sacilmis oyuncak araba tekerleklerini toplamaya giristi. Sonra bir tane puzzle parcalari icin katladik, bir tane de baska ivir zivir oyuncak parcalari icin. Istenen her boyutta ve istenen her cins kagittan katlamak mümkün. Gazete kagidindan bile katlanabilir bence :) Hatta kalin dergi sayfalarindan katlananlar daha da saglam olur eminim. Kitaptaki tarifte bir makasla kesme adimi vardi ama internette bu yazida paylasmak üzere arastirirken makas gerektirmeyen bir seklini buldum, daha da hosuma gitti.

Mutlaka deneyin, benim gibi el becerisi en zayif olanlarin bile kivirabilecegi türden gayet pratik bir kutu bu. Sonuc ise gayet kullanisli. Sincabin bir sürü oyuncak daginikligini topladik böylece. Puzzle parcalarini toplamak icin plastik torbalar kullaniyordum ve hic hosuma gitmiyordu bu durum. Bez keseler diksem diyordum ama bu kutular daha pratik bir cözüm oldu. Eger elinizdeki ayni ölcüdeki iki kare kagittan birinin kenarlarini birer milimetre keserek kücültürseniz, biri digerinden daha kücük iki kutu elde edip, büyügü kücüge kapak da yapabiliyorsunuz. Ben 19 cm.lik kare kagitlar kullandim ve sonunda 6 cm. büyüklügünde kutular elde ettim. origami-instructions.com'un kapakli kutu icin de makas gerektirmeyen bir cözümü var. Kutulardan birini katlarken digerinden farkli olarak son katlamalari merkezden bir kac milimetre uzakta bitiriyor ve böylece daha genis bir kare kutu elde ediyor sonucta. Bu, kutunun kapagi oluyor.

Farkettim ki, internet kagittan origami kutu katlama teknikleriyle dolu. Dalarsam cikamam diye korkuyorum :)

Çarşamba, Ocak 05, 2011

Story of Bottled Water

Story of Bottled water (8:04)



Durum tespiti yapayim. Yasadigimiz sehirde musluk suyu iciliyor. Belediyenin otobüslerde yaptigi reklami ilk gördügümde inanamamistim. Denedik, 5 yildir falan iciyoruz, ölmedik. Malta'da durum farkliydi, orada su büyük ölcüde denizden reverse osmose denen bir yöntemle elde ediliyordu. 1,5 yil boyunca dogaya armagan ettigimiz plastik su siselerinin sayisini düsünmek bile istemiyorum.

Sincap 6 ayini tamamlayip su da icmeye baslayinca, isler daha da karisti. Malta'da zaten musluk suyu veremezdik. Burada ise suya büyük ölcüde güveniyoruz ama oturdugumuz binanin eski su tesisatina pek güvenemiyoruz. Izolasyon icin asbest kullanmis olabilirler mi? Olabilirler! Agir metallerin devreye girdigi bir takim numaralar cekmis olabilirler mi? Olabilirler! Bu yüzden biz musluktan, sincap plastik siseden su icmeye devam ediyor.  Plastigin bilinen saglik ve cevre zararlari ve plastik geridönüsüm kodlariyla ilgili farkindaligimiz daha da bir arttigindan beri cam sisede su ariyoruz. Yok! Var da ates pahasi, var da bize yakin olmayan marketlerde, var da burada alisildigi üzere kabarcigi bol, karbonik asit katkili . Isin ilginc yani, plastik su siselerinde plastik dönüsüm kodu yok! Satin aldigim tisörtün plastik paketinde bile üsenmeyip yazilan plastik geri dönüsüm kodu, gayet yasamsal olan bu sivinin paketinde nedense unutuluyor ya da ihmal ediliyor. Simdilik 1- PET olmayan, daha sert , stabil ve üreticisinin birden cok kez kullandigini söyledigi plastik siselerde su bulduk, onlardan aliyoruz.

Bu arada plastik siselerin bir acidan cam siselerden daha doga dostu oldugunu biliyor muydunuz? Agirliklari daha az oldugundan nakliyat sirasinda daha az fosil yakit kullanilmasina neden oluyorlar, dogadaki ayakizleri daha az :) Saka gibi, degil mi?

Türkiye'de gittigimiz her lokantada su istedigimizde önümüze siselenmis musluk suyu konmasina ne demeli?Filmde de adi gecen ünlü uluslararasi gazli icecek firmalarinin dogal kaynak suyu olmayan sularindan bahsediyorum. Lokantalarda kac kez "hayir, bu 'su'yu istemiyorum, lütfen baskasini getirin" dedigimizi ve "baskasi yok ama" yanitini aldigimizi hatirlamiyorum bile. Nezaket gösterip yan bakkaldan tercih ettigimiz marka su bulup getirenler kalbimizde taht kurmustur. Bir de eski usul cam sisede dogal kaynak suyu adetini devam ettiren lokantalar var ki, onlarin listesi tutulmali, adlari internette yayilmali, FB'cular her firsatta "like"lamali! Lütfen ismi lazim olmayan siselenmis musluk sularinin web sayfasini bulup bir bakin. Bir dakikanizi bile almaz. Bir damacana su ile siparis merkezinin telefon numarasindan baska hicbir sey yok. Haa, bir de "sorulariniz icin tiklayin" diyorlar ama tiklayinca Windows Mail aciliyor. "Sorularinizi e-mail ile iletin ki daha kolayca savusturabilelim" mi demek bu? Herseyin ortaya döküldügü internet caginda ne ilginc bir kapalilik bu :)

Annie Leonard'in kullandigi terimlerden birine ["manufactured demand"   / imal edilmis talep] de özellikle dikkat! Tüketicide aslinda varolmayan bir talebin özel caba ve girisimle yaratilmasi sadece siselenmis suya özgü degil. Basimizi nereye cevirsek ona carpiyoruz. Kendimize günde yüzelli bin bes yüz kez "Gerekli mi? Gercekten mi?" diye sormamiz iste bu yüzden cok önemli.

Daha sonra: Selen'in yorumu üzerine su aldigimiz firmaya e-mail gönderip siselerinin plastik tipini, kac kez kullanildigini ve nasil temizlendigini sordum. Bir kac saat icinde yanit geldi. Alman firmalarinin bu konudaki hassasiyetini seviyorum. Türk firmalari gibi yaniti geciktirme ve "telefonunuzu verin, biz sizi arayalim, telefonda daha cok yardimci oluruz, hi hi hi..." türünden kurnazliklara basvurmadan hizla ve yazili olarak yanit veriyorlar. Firmanin yanitina gelince...
Aci gercek: Siseler PET'mis!
En az 15 kez tekrar kullaniliyorlarmis.
PET ve cam siseleri temizlemekte bir Sodyumhidroksit cözeltisi (NaOH belli bir oranda suya ekleniyormus; cözelti derken dogru kavrami mi kullaniyorum?) kullanarak alkalik bir temizleme yapiyorlarmis. Sonra da su ile duruluyorlarmis. Bu Ingilizce "Lye" ve Almanca "Natronlauge" denen nane neyin nesidir tam bilmiyorum ama gida endüstrisinde de kullanildigini biliyorum. Meshur Alman "Breze"lerini o tipik rengini alsin diye buna batirip cikariyorlar mesela. Bir zamanlar tüm ekmekcilere sormustum, en organik, dogal, saglikli üretim yapanlari bile kullaniyordu. Simdi bu iyi mi yoksa kötü bir sey mi, bu yanit beni endiselendirmeli mi yoksa, rahatlatmali mi (PET kismi endiselendirmeli tabii) bilemedim. Kimyaci arkadaslar, ne dersiniz buna?

Salı, Ocak 04, 2011

Tomurcuklar, yilbasi armaganim, doganin önümüzde acilan kitaplari

Aralik'ta yaptigim gezintilerde agaclari kisin tanimaya dair bir sey farkettim. Daha önce sözettigim halde, bu acidan pek önemli görmedigim bir unsur, tomurcuklar, bal gibi de kisin agac tanimakta önemli olabilir. Bu fikre ulasmama sebep at kestanesi ve ihlamur agaclariydi. Bahsettigim gibi agaclarin üzerinde adeta gelecek yilin taslaklari gibi, baharda sürgün ve yapraga dönüsecek tomurcuklar simdiden gözlenebiliyor. At kestanesinin tomurcuklari kocaman, ihlamurunkiler ise kücüktü.

At kestanesi tomurcugu aciliyoooor! Yaprak, cicek, hepsi tastamam :)
Stadtkatze

Tabii aslinda at kestanesi ve ihlamur baska acilardan da ayirt edilebiliyor. At kestanesi agacinin yapraksiz tacı (taç : bunu gövde haric, agacin üst kismini tarif etmek icin kullaniyorum, Türkce botanik terminolojisinde ne denir cikaramadim, Almanca'da Baumkrone ) daha seyrek ama iri dallardan olusurken, ihlamurunki daha ince bir ag örüyor gökyüzüne dogru. Ihlamurun ve bir de akcaagacin yapraksiz taci bana akcigerlerde bronslari göstermek icin yapilan cizimleri animsatiyor bu halleriyle. Anlatmasi zor ama bende bir siluet olusmaya basladi bu üc agacin yapraksiz, ciplak hallerine dair.

Fakat tomurcuklara geri döneyim. Tam da tomurcuklarin agac tanimadaki önemini farkettigim günlerde, önce e-posta adresime bir kitabin müjdesi, sonra da posta kutumuza kitabin kendisi düstü. Konuya olan ilgimi farkedip, benimle artik piyasada olmayan bir kitabin elindeki tek kopyasini paylasmayi teklif eden internet arkadasima sonsuz tesekkürler. Daha iyi bir yeniyil armagani düsünemiyorum.  Kitabin adi:  "Bazı Yapraklı Ağaç ve Çalıların Kışın Tanınması. Yazari Prof. Dr. Faik Yaltirik. Basim yili 1984. Kitabi elime alinca, bir an nefesimi tuttugumu tahmin edersiniz :)

Kitapta anlatildigina göre her agacin kis tomurcuklari, tomurcugun türüne (gizli, ciplak, tek pulcuklu, cok pulcuklu vb) ve tomurcuklarin daldaki dizilisine göre (karsilikli, almaşlı/iki sirali, sarmal) farkliliklar gösteriyor. Tomurcuklarin dal üzerindeki dizilisi tesadüfi degil yani. Her agac türünde belli bir kurali takip ediyor ve bu bilgiyi agaclari kisin tanimakta kullanabiliyoruz. Bu lafi kullanip durmamdan bikmis olabilirsiniz ama ne kadar da olaganüstü, degil mi?

Örnegin cok sevdigim agaclardan olan filbahri (Philadelphus coronarius), kizilcik (Cornus mas), mürver (Sambucus nigra), at kestanesi (Aesculus hippocastanum), adi papazkülahi (Euonymus europea), pekcok akcaagac türü (Acer sp.) ve leylak (Syringa vulgaris) tomurcuklari karsilikli agaclarmis.

Buna karsilik dogu cinari (Platanus orientalis), Lale agaci (Liriodendron tulipifera), bazi ihlamur türleri (Tilia sp.),adi findik (Corylus avellana), bazi karaagac (Ulmus) ve hus (Betula) türleri, vb. agaclarin tomurcuklari dal üzerinde almaşlı dizilirlermis.

Bazi sögüt (Salix), mese (Quercus) ve kavak (Populus)  türleri, disbudak yaprakli kanatli ceviz (Pterocarya fraxinifolia), adi kizilagac (Alnus glutinosa), cakal erigi (Prunus Spinosa), Akdiken (Crataegus monogyna),  karamuk (Berberis cratagina) , Incir (Ficus carica) ve adi cevizde (Juglans regia)  ise tomurcuklar dal cevresinde sarmal diziliyormus.

"E, ne olmus yani? Bütün bunlari ezberleyip akilda mi tutacagiz?" dediginizi duyar gibi oluyorum. Hayir, ben kendi adima öyle yapmayacagim. Cevremdeki agaclarin bu mevsimdeki tomurcuk dizilislerini gözleyip onlari aklimda agacla ilgili resimde bir yere oturtacagim. Zamanla kendiliginden biliyor olacagim sanirim :)

Simdi, örnek olarak tomurcuk dizilislerine dair bir iki de fotograf linki vereyim:
Karsilikli tomurcuk örnegi olarak leylak (Cok pulcuklu tomurcuk ayni zamanda)
Almasik tomurcuk örnegi olarak hus (B. pendula) . Dalin genel görünümü de böyle.
Sarmal tomurcuk örnegi olarak ak kavak

Uygulamada, özellikle bizim gibi amatörler icin , almasik ve sarmal tomurcuklari ayirt etmek kolay degil. Hatta karsilikli tomurcuklar bile bazen sorun yaratabilir. Günlerdir at kestanesi agaclarina (aslinda gördügüm her agaca) bakiyorum. Karsilikli tomurcuklari zar zor ayirt edebiliyorum. Tomurcuklardan ya biri gelisip, digeri kücük kalmis, ya da bir sekilde hava sartlarindan zarar görüp dökülmüs (?) Ilki daha olasi cünkü elimdeki kitaptaki cizimde de at kestanesi karsilikli ama biri büyük, digeri kücük tomurcukla resmedilmis.

Cok mu karisik? Tamam, hepsini unutun. Ister sehirde yasayin, ister dagda bugünlerde disari ciktiginzda gördügünüz agaclarin tomurcuklarina bir bakin. Bir seyler anlatacak size. Bu kis dillerini cözer gibi olacagiz, gelecek kis (veya belki de ondan sonraki) anlattiklari hikayeleri okumaya baslayacagiz bir kitap gibi :)

Story of Cosmetics

Baslamisken Annie Leonard'in serisiyle devam edelim: Story of Cosmetics (8:18)




Filmde agirlikli olarak ABD'ndeki isleyis anlatilsa da (FDA vb), dünya genelindeki isleyisin cok farkli oldugunu sanmiyorum. Biraz daha iyi oldugu yerler (AB ülkeleri) var olabilir ama bu bir istisna.

Annie Leonard'in bahsettigi site disinda bir de Skin Deep: Cosmetic Safety Database var. Kullandiginiz ürünlerin paketlerinde yazan icerik maddelerini bu veritabaninda arastirip toksik olup olmadigina bakabiliyorsunuz.

Hepsinden önemlisi insanlarin cocukluklarindan itibaren kendilerine, bedenlerine, dis görünüslerine karsi gercekci bir bakisa sahip olacak sekilde yetistirilmeleri bence. Kendini her haliyle seven ve her haliyle kendine güvenebilen insanlar olabilmeliyiz. Bedensel güzelligin asil kaynaginin kozmetik endüstrisinin önümüze koydugu oyuncaklar degil; dogru, saglikli beslenme oldugunu görebilmeliyiz. Elbette kolay degil bunlar. Maslow'un gereksinimler piramidinde sevgi ve ait olma ihtiyaci bedensel ihtiyaclardan hemen sonra geliyor. Hakim toplumsal rüzgarlarsa bize hic durmadan ancak fiziksel olarak güzel, dikkat cekici olursak sevilebilecegimizi veya bir gruba kabul edilebilecegimizi söylüyor. Bizi her halimizle kabul eden gruplar (aile örnegin) ise catirdiyor bir taraftan. 

Dolayisiyla reklamlarda kullanilan ikinci taktik korku (birincisi olmak isteyecegimiz seye vurgu). Gectigimiz günlerde Bowling for Columbine'i seyrettim. Michael Moore'un Amerika'daki siddetin kökenlerini Columbine Lisesi olaylarini temel alarak irdeledigi belgesel film. Aslinda kozmetik endüstrisinden tamamen farkli bir seyden bahsediyordu ama söyledigi bir sey var. Dis macunu reklamlari bile ürünün korku salarak satilmasina dayaniyor. Reklamlar bile korku psikolojisini körüklüyor.

7 yildir makyaj yapmiyorum. Evde yok bile malzemesi. Sanirim oje sürmeyi de ayni zamanlarda biraktim (Bu derece toksik oldugunu bilmiyordum. Sadece cok zamanimi aldigini farketmistim).
Bence hala güzelim :)

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Birikenler, akdiken ve cakal eriginin sirri, keyifle calistigim dersler...

Noel'in aile bayrami oldugunu söyleyenler dogru söylüyor. Daha dogrusu bu dini bayrami öyle yasayan bir ortamda ikamet edince haliyle bize de bulasiyor bu güzel etkisi. Bu tatilde bolca doga yürüyüsleri yaptik ailecek. Evde oynanan oyunlarin, okunan kitaplarin, yapilan sohbetlerin de haddi hesabi yoktu. Bir sürü izlenim ve fikir birikti buraya not etmek istedigim. Bu ayki filmlerin arasina firsat oldukca onlari ekleyecegim :)

Akdiken  - Roberto Verzo
Önce akdikenden  baslayayim. Bu cevrede cok vardir bu agactan. Daha önce de yazilarimda bahsettigim, sevdigim bir agactir. Latince Cratageus sp. olarak biliniyor. Almanca adi ise Weissdorn. Bu da "ak diken" demek. Uzun zaman adinin nereden geldigini merak etmistim. Bana kalirsa ates kirmizisi, dikkat cekici meyveleri bir ad vermeliydi ona. Baharda beyaz ciceklerini görünce adini onlardan aldigini düsündüm, sasirdim. Hele diken kismina hic anlam veremedim. Adinin asil sebebini sonra ögrendim.

Bunun icin bir bitkiden daha bahsetmem gerek. Onun adi Türkce'de Cakal erigi. Latince adi Prunus spinosa. Almanca'da  Schlechdorn da deniyor, Schwarzdorn da. Schwarzdorn "kara diken" demek.

Cakal erigi  - Alexandre Dulaunoy

Iki bitki adlarini birbirleriyle yapilan bir karsilastirmadan aliyorlar. Ikisi de kücük agacciklar, bazen hatta cali formundalar. Ikisinin de, evet dikkatle bakarsaniz, yapraklarinin arkasina gizlenmis dikenleri var. Baharda ikisi de birbirine benzeyen beyaz cicekler aciyorlar. Ancak birinin gövdesinin rengi digerinden daha acik renkli. Sonbaharda akdikenin yapraklari dökülmeye basladiginda görmüstüm ilk dikenlerini. Gövde renklerini de o zaman karsilastirmistim. Tamam itiraf ediyorum, bir de zamani olmadigini bildigim halde cakal eriginin tadina bakmistim :)  Cakal erigi ilk dona kadar gayet eksi oluyor, yenecek türden bir eksi degil :)  Sogugu yedikten sonra tatlanan meyvelerdenmis. Isi sifirin altina düstügünde tekrar denemeyi unuttum yalniz.

Noel aksaminin ertesi günü burada adet olan ailecek doga yürüyüslerine biz de dahil olduk. Her yer karlar altinda, hava buz gibi ama evde oturmaktan kesinlikle daha iyi bir fikirdi. Sincapla babasi kar topu oynarken ben "kisin agaclari tanima" dersime calisiyordum keyifle. Akdiken taniyabilecegimi sandigim agaclardan degildi. Ama acik gövde renkli, dallari dikenli o agaccigi gördügümde "akdiken olmali" diye düsündüm. Ipucu aradim cevresinde; üzerinde nedense hic meyve yoktu ama karlar altindaki dallarindan birine asili kalmis, kurumus tek bir yaprak gördüm. Evet, bir akdiken yapragiydi :) Ne kadar mutlu oldugumu anlatamam... Sanki ben akdikenle tekrar tanistim.

Bu iki agaci birbirinden bu kadar farkli yaprak ve meyveleri olmasina ragmen gövde renklerine göre ayirt edip adlandirma fikri coook eski zamanlarin kis yürüyüslerinden mi cikmadir?
Umarim öyledir :) Bu eski insanlarla düsünsel bir baglantida olmak ve akillarinin izledigi yolu takip etmek hosuma gidiyor.

The Story of Electronics

Bugün uzun bayram tatilinin sonrasinda ilk gün oldugundan evde yine bir kaos havasi hakim. Üstelik hafif de bir sogukalginligi ilk isaretlerini veriyor. Sinema günlerine kisa ve hafif bir film ile baslamak istedim. Annie Leonard'in The Story of Electronics'ine ne dersiniz? 7:47 dakika sürüyor. Hem kendi sitesinden, hem Youtube'dan izlemek mümkün:



Anlatacagi seyleri az cok tahmin ediyorum.  Gün icinde bu posta eklemeler yapacagim.

---
Daha sonra: Annie Leonard'in asil Story of Stuff'da detaylica anlattigi gibi, sadece elektronik arac gerecler degil, neredeyse her sey kisa zamanda ve tamir edilemeyecek sekilde bozulacak türde tasarlaniyor ne yazik ki. Sürekli büyüyen, canli ekonomiler icin sihirli cözümün bu olduguna karar vermis strateji belirleyiciler. Bizlerse bu sürdürülebilir olmayan sistemin parcalariyiz. Ögütüyor ve ögütülüyoruz dislilerinde. 25 yil önce alinan televizyonlarin 10 yil önce alinanlardan daha saglam olmasi da bu yüzden. Son yillarda bazi elektronik esyalari modasi gecse ve teknolojisi eskise bile azimle ve dikkatle kullanmaya calisiyorum ama "ekonomik ömrünü" tamamladiginda ilginc bir sekilde bozuluyor ve kullanilmaz hala geliyor. O ekonomik ömür ürününe göre 3, 5 ya da 10 yil ama asla 10 yildan fazla degil. Tuhaf ama gercek.

Bir kac ay önce fotograf makinam bozuldu. Sincapla yasitti, onun fotograflarini cekmek icin almistik ilk. Isin icinde zaman zaman makinayi alip kurcalamaya kalkan sincabin da parmagi oldugunu tahmin ediyorum ya, neyse. Tamir edilip edilemeyecegini sormak icin aldigimiz yere gittigimizde bize Story of Electronics de verilen örnekteki gibi yanit verdiler: "Sadece tamir edilip edilemeyecegine bakmak icin bile 50 Euro ödemeniz gerekecek". Oysa bir o kadar daha verdigimizde piyasadaki giris seviyesi dijital fotograf makinalardan alabiliyoruz. Nitekim alsam ben de öyle bir makina alacagim; cok islevli, yüksek kapasiteli, parlak, cici oyuncaklardan degil... Simdi inat ettim, yeni bir makine almayi erteliyorum. Bazen fotograf makinesizligin zor geldigi zamanlar oluyor. Yeni bir bitkiyi ya da temizlik yaparken sincabin koltuk altinda kurdugu sevimli otoparki kesfettigim anlarda... Ama direniyorum cünkü bu sacma sistemin bir parcasi olmak cok kafami bozuyor.  

Bir de bu kisa filmde pek bahsedilmemis ama aslen yasamimizda bir islev gördükleri icin kullandigimiz (kullanmamiz gereken) elektronik araclarda sürümü arttirmak icin moda ve trendler yaratiliyor.  Cep telefonundan bilgisayara, buzdolabindan televizyona , hepsinin reklamlarina bir bakin, islevlerinden cok olmak istedigimiz seylere vurgu yapiliyor. Renk ve sekilleriyle sirf bu amacla oynaniyor. Dayanamayip eskiden Radikal'de teknoloji ve bilisim üzerine yazan Serdar Kuzuloglu'ndan alintilar yapacagim yine:
""Birkaç haftadır bilgisayar, internet ve teknolojiyle ilgili yazdıklarımın ardından gelen okur mektuplarının bir kısmı teknolojiye neden muhalif olduğumu soruyor. Teknolojiye düşman olmamak, uyum sağlamak gerekiyormuş... Espriyse komik değil, değilse çok komik. Teknolojinin yarattığı (dayattığı) yeni kültüre karşı bazı şeyleri unutmadan, ihmal etmeden ve yok saymadan ısrarla sormamız gerektiğini düşünüyorum sadece. İlk soru şu olmalı: gerek var mı? İkincisiyse: gerçekten mi? "

Bunu da okuyun mesela: Hepsine cidden ihtiyac var mi?
Ve bunu da : Bir deterjan kac ise yarayabilir?

Bozulduklarinda alip cöpe attigimiz, (varsa) geri dönüsüm olanaklarindan habersiz oldugumuz bir cok elektrik gerecin icinde altin ve bakir var.  O bakir ve altinin cikarilmasi icin ücüncü dünya ülkelerinde gittikce derinlesen ve daha güvensiz hale gelen madenlerde binlerce maden iscisi calisiyor. Gecen yilin son aylarinda Sili'de bilmem kac iscinin mahsur kaldigi maden de öyle bir madendi ve o isciler kurtarilamayip ölseydi, sistemin bir parcasi oldugumuz icin biz de sucluyduk olan bitenden. Nitekim dünyanin ve kendi ülkemizin bir cok yerinde cevreye zarar veren tekniklerle -örnegin siyanür kullanilarak- altin cikarildigi icin tarim ve doga alanlari zarar görüyorsa, bundan sadece altini bir süs esyasi olarak tasiyip takmaya merakli kültürler degil, teknolojiye kullan-at muamelesi  yapan kültürün/sistemin tüketicileri olarak bizler de sorumluyuz. Icinden cikmak zor, nitekim bu yaziyi da o türden bir araci kullanarak yazip yayinliyorum. Ama bilmemizde, bilinclenmemizde fayda var.

Cumartesi, Ocak 01, 2011

Eglendiniz mi?

Yeni yiliniz da kutlu olsun bu arada.
Eglendiniz mi?

Biz pek eglenmeyi beceremeyen insanlariz. Bu ülkeye ilk geldigimiz yil Kasim'dan itibaren baslayan tatil-bayram havasi basimi döndürmüs ve nihayet 31 Aralik geldiginde ben artik aklim iyice karistigindan mükellef bir yilbasi sofrasi hazirlamayi unutmustum. Esim yilbasi aksamini kastederek "Cumartesi aksami ne yiyecegiz?" diye sorunca  ben "kuru fasulye düsünüyorum" demistim. O da "peki" demisti. Öyle bir adamdir cünkü. Cumartesi aksaminin yilbasi aksami oldugunu farkettigimde cok gecti. O yil yeni yila kurufasulye - bulgur pilavi esliginde girdik. Bu bende bir kirilim yaratti. Artik ne yaparsam yapayim yilbasinda tam anlamiyla adet olmus türden bir sofra kuramiyorum. Bu yil da nasil olduysa, on gündür ha bugün, ha yarin diye planladigim kapuska yemegini denk getirip dün pisirmeyi basardim. Yilbasi aksaminda kapuska yemisliginiz var mi?

Diyorum ya, biz eglenmeyi beceremeyen insanlariz.
Nitekim saat 12'yi vurunca da havai fisek patlatanlarin görgüsüzlügünden, yarattiklari cevre kirliliginden, kuslari nasil korkuttuklarindan falan bahsediyorduk. Oglumuz bile böyle. Sabah ayni konu konusulurken "kirpiler de korkar...ve sa sü süler de (salyangozlar da)" dedi. "Bööle evlerinin icine kaciverirler..." dedi. Kirpiler benim aklima gelmemisti, bak.

Armut dibine düsüyor nitekim.

BBY'da sinema günleri basliyooooor!

Ocak ayinin konusunu acikliyorum. Bu ayi video/film seyrederek gecirecegim. Saka degil, gercek. Iklim sorunlari, beslenme, tüketim tutkusu gibi ilgi alanim icinde olan küresel sorunlarla ilgili pek cok güzel film var. Bir türlü zaman ayirip seyredemiyorum. Bu ay bu türden filmleri tarayacagim. Internetten erisebildiklerime blogdan link verecegim. Zaman buldukca seyredip altlarina notlar düsecegim.  Belki birlikte seyrederiz, birlikte yorumlariz. Ne dersiniz?

Simdi ben ufak ufak hazirlanirken, asagiya simdiye kadar bu blogda yeralmis bu türden film ve videolari ekliyorum:
Siz de aklinizda olan, önerebileceginiz filmler varsa yazar misiniz? Bir aylik bir seyir listesi olusturalim hizla :)