Cuma, Aralık 28, 2007
Malta: Ftira
Türk pidelerini andıran, ama ondan daha küçük bir çeşit ekmeğin içine temelde ton balığı ve domates sosu konularak hazırlanan ve sıcak-ılık yenen bir tür sandviç Ftira (veya Tuna Ftira). Bu en sade şekli genelde 0,50 cent (Malta Lirası) veya yaklaşık 1,2 Euro'ya satılıyor. Kapari, zeytin, haşlanmış mısır, soğan, nane ve benzeri Akdeniz baharatları da eklenince ortaya sağlıklı ve lezzetli bir sandviç çıkıyor. Aslında akla gelen her türlü malzeme ile hazırlanabiliyormuş. Malzeme çeşitlenince fiyatı da 2,50 Malta lirasına (~5,8 Euro'ya) kadar çıkıyor. Köşe başındaki küçük bakkal veya büfelerden, şık cafelere kadar her yerde satılıyor.
Internette okuduğuma göre ftira aslında sandviçi hazırlamakta kullanılan ve burada süpermarketlerde de satılan günlük ekmeğin adıymış, sözkonusu sandviç ise adalılar arasında Hobz biz-Zeijt (Zeytinyağlı Ekmek) olarak biliniyormuş. Ama burada ftira deyince herkes sandviçten bahsettiğinizi anlıyor. Birisi bu lezzetli ton balıklı sandviçi "akdeniz usulü hamburger" olarak tanımlamış. Çok da yanlış sayılmaz bence...
Perşembe, Aralık 27, 2007
Kozmetik sebeplermiş!
Bir doktorun, üstelik de anneden bu yönde bir soru veya talep gelmediği ve tıbbi bir gereklilik de olmadığı halde bebeğin anne sütünden kesilmesini adeta teşvik eder gibi konuşmasını doğrusu çok garipsedim. Dünya Sağlık Örgütü'nün annelere bebeklerini ikinci yılın sonuna kadar emzirmeyi hararetle tavsiye ettiğinden haberdar mı acaba?
Anne sütünün faydaları üzerine uzun uzadıya bir yazıya girişmeyeceğim. Web'de bir arama yeterince kaynağa ulaştıracaktır zaten. Archisugar şu yazısında detaylı olarak bahsetmiş. Başka Yollar'daki şu yazı da bilgilendirici...
Perşembe, Aralık 20, 2007
Bebek televizyonu -2 VEYA Böyle bir bayram VEYA Çok bağlantılı yazı
Sabah kahvaltıdan sonra oğlum, oyuncakları, battaniyeler, ben ve Kakuro bulmacalarım oturma odasında pencerenin karşısındaki kanepeye yerleştik. İki Kakuro bulmacasını çözmeyi başardım. Kakuro'nun mantığını anlar gibi oldum, kendimce bir iki genel çözüm stratejisi geliştirdim, keyiflendim.
Oğlumla "aaa, topa bak!" ve "oyuncağı bir elimden diğerine geçirebilirim ben" gibi çeşitli oyunlar oynadık. Biraz uyumayı denedik. Olmadı, telefon geldi. Kalkıp ailemi aradım, bayramlarını kutladım.
Kanapeye geri dönmeden önce Haşmet Babaoğlu'nun Kurban bayramı üzerine düşündürücü yazısını okudum. Yıllar önce başka bir gazetede -Radikal'de miydi?- kurban bayramının ve diğer dinlerdeki benzer uygulamaların "sakınanların şiddeti" olduğuna dair ilginç bir yazı okuduğumu hatırladım.
Öğle yemeğinde dün akşamdan kalan, velakin günün anlam ve önemine hiç mi hiç uymayan rezene yemeğini afiyetle yiyip bitirdim. Yerime dönerken bir büyük bardak çay ve bir kaç bisküvinin bana eşlik etmesine izin verdim. Çay içip bisküvi yemeyi severim. Özellikle kışın...
Bu arada camdan dışarıyı seyrettim uzun uzun. Daha önce söylemiş miydim? Bebek televizyonumuzda program değişikliği var. Huş ağacı ve göküzünün yerini gökyüzü ve deniz aldı. Hava biraz kapalı ve keyifsizdi. Güneş bulutların arkasına saklanmış. Uzakta, Luqa'daki havaalanına inip duran uçakları seyrettim. Hayal meyal gördüğüm açılmış iniş takımlarının, göremediğim piste değdiği anı hayal ettim. Tanımadığım yolcularla beraber bitmiş bir uçak yolculuğunun huzurunu duydum her seferinde.
Valletta'nın iki tarafındaki iki büyük doğal limana turist götüren büyüklü küçüklü tur teknelerini izledim. Bir çok turistin kendilerine verilen battaniyelere sarınarak dışarda oturmayı tercih ettiklerini gördüm. Ben de olsam öyle yapardım. Valletta Sliema arasında düzenli aralıklarla gidip gelen Valletta dolmuşunu* gördüm defalarca.
Sonra martı gördüm bir tane. Buraya geldiğimden ber ilk kez... Elektrik tellerine ve balkona konan bir kaç serçe...
Denizin gün içinde değişip duran rengini izledim. Mavili yeşilli o güzel renge petrol keşfedilip mertlik bozulmadan önce ne isim verildiğini düşündüm. Denizin yüzüne bakarak rüzgarın yönünü ve şiddetini anlamaca oynadım. Bu oyuna oğlum katılmadı ama. Bu, büyükler için bir oyun...
Uzaklardaki bir kaç dosta benim olmayan bir bayramı kutlayan tebrik kartları yazdım. Onlar mutlu olsun diye, onların da beni mutlu ettiği gibi...Internetten de yazıp gönderebilirim ama böylesi daha hoş geliyor bana.
Dışarıda, Sliema'da, hoparlörlerden gün boyu Noel şarkıları çalınan ve akşamları Noel süsleri ile daha da canlanan caddelerde, günlerden beri devam eden hay huyu, koşturmacayı düşündüm. Türkiye'nin büyüklü küçüklü tüm şehirlerinde geçen haftadan beri devam eden ve önümüzdeki 3-5 gün daha devam edecek koşturmacayı düşündüm. Neden dünyanın her yerinde bayramlar -öncesi ve sonrası dahil- böyle koşturmacayla geçiyor? Bir gün olsun bir köşeye çekilmek, biraz yaşam, biraz dünya, biraz o günün anlamı üzerine düşünmek...
...başka hiç bir şey yapmamak...
...belki sevdiğimiz bir kaç kişi ve sevdiğimiz bir kaç şeyi yanımıza alıp...
...oturmak ve sadece düşünmek...
...konuşmak belki azıcık da...
...fena olmaz mıydı?
...diye düşündüm.
Belki öyleydi zaten her bayram en başında.
Düşünmek zor geldiği için...
...ve derin şeyler üzerine konuşmak hep biraz korkutucu...
Belki işte o yüzden oraya buraya koşturmalar, hazırlıklar, özel(leştirilmiş) yemekler ve yiyecekler, görev olsun diye hediyeleşmeler,sıra savar gibi mesajlaşmalar birer ritüel halini alıverdi.
...diye düşündüm.
Böyle geçti bir bayram günüm işte...
Çarşamba, Aralık 19, 2007
Kakuro
Kakuro!
Çengel bulmaca ile Sudoku arası, yine Japon kaynaklı bir oyun bu. Çengel bulmacada olduğu gibi satır ve sütunlar dolduruluyor ama harflerle değil, rakamlarla... Sudoku'da olduğu gibi sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor ve her rakam bir dizide sadece bir kez kullanılabiliyor.
Amaç her dizideki rakamların toplamının sol veya üstte verilen sayıya eşit olması.
Görüldüğü gibi Kakuro Sudoku'dan daha karmaşık bir oyun. Ben şu ana kadar tek birini bile bitirememiş bir başlangıç oyuncusuyum. Ama şimdiden Kakuro müptelası olacak gibiyim :)Kakuro ile ilgili linkler:
Fotoğraf: zimpenfish
Pazartesi, Aralık 17, 2007
The Story of Stuff
Biliyorum, yapacak çok şey var. 20 dakika da uzun zaman...
Ama bugün lütfen yaratın bu zamanı. Evdeyseniz ev halkını, işte veya okuldaysanız arkadaşlarınızı da bilgisayar başına toplayın ve şu filmi bir seyredin:
http://www.storyofstuff.com/index.html
Şu soruların yanıtını bulacaksınız:
- Hangi sistemde yaşıyoruz ve "sistem" nasıl işliyor?
- Oyuncular kim, bizim rolümüz ne?
- (Eşyalar) Neden bu kadar çabuk bozulup eskiyorlar?
- Neden çabuk bık(tırıl)ıyoruz?
- Modanın ve teknolojik yeniliklerin sistemdeki fonksiyonu ne?
- Nasıl oluyor da o gömleği "kumaş-parası-bile-değil!" bir fiyata alabiliyoruz?
- Tüketim toplumu neden ve nasıl yaratıldı?
İzlemeyi bitirdiğinizde büyük olasılıkla şu soruyu soracaksınız:
- Ne yapabilirim?
Yanıtı bulmak için Google'da "simple living", "voluntary simplicity", "sustainable economics" ve benzeri anahtar sözcüklerle arama yapmak mümkün. Sadece bir başlangıç olarak tabii...
Not-1: Bu arada 20 dakikanız yoksa filmi başlıktaki bölüm isimlerine ( Extraction, production, Distribution, ...) tıklayarak parça parça izlemek de mümkün :))
Not-2: İngilizce bilmeyenler için: Üzgünüm, şu an sadece bu dilde... Ama ilk yayınlandığı tarihten beri (10.Aralık.2007) 100.000 kişi izlemiş bu filmi ve çeşitli dillere çevrilmesi talep ediliyormuş. Belki yakında Türkçe'ye veya bildiğiniz bir başka dile de çevrilebilir.
Pazar, Aralık 16, 2007
Malta - Sokaklar

Buradaki fotoğraf iyi özetliyor aslında:
Daracık kaldırımlar,
krem rengi kesme taşlarla yapılmış evler,
cephelerindeki taş işlemeler ve ahşap çıkmalarla bakmaya doyamayacağınız eski binalar,
çok sık olmasa da sokağı şenlendiren çiçekler,sarmaşıklar, güller,
ve ne kadar uğraşsanız da fotoğraf karesinden kovalayamayacağınız kadar çok araba!
Bu arada Malta dilinde "Triq" sokak demek. "Sqaq" ise küçük, çıkmaz sokaklar için kullanılıyor. Tabelalarda her ikisini de görebilirsiniz. Asıl kafa karıştıran şey, pek çok sokağın bir de İngilizce adının olması ve duruma göre bazen birinin, bazen diğerinin kullanılması. Triq il-Kbira /High Street örneğinde olduğu gibi. Valletta'daki çok bilinen alışveriş caddesi Triq il-Merchanti de yeri geldiğinde Merchants Street oluveriyor. Yolunuz buralara düşerse aklınızda bulunsun.
Perşembe, Aralık 13, 2007
Malta: Aidiyet duygusu!
Bir gün bir kamyonun arkasında "Conquerer of the roads" yazdığını görürsem...
...veya bir arabanın arkasında "Thank you, Dad"...
...hiç şaşırmayacağım.
Bazen bu ülkede kendimi hiç mi hiç yabancı hissetmiyorum.
Salı, Aralık 11, 2007
Ama Kubilay'ın da vaaaar!
İki sene önce ortak bir tanıdığımız yılbaşında arkadaşımın oğluna bir cep telefonu hediye etti. En ucuz modelinden, kartlı bir telefon... Arkadaşım bu hediyeyi bir çocuk için çok pahalı bulduysa da, reddederek hediye edenleri kırmak istemedi. Telefon bir sonraki okul yılının başına kadar bekledi ve ancak iyi bir karne getirmesi şartıyla ufaklığa verildi.
Bu okul yılının başında arkadaşımın oğlu bir gün annesine gelerek "Anne" demiş, "ben XXX marka, XX model cep telefonu istiyorum". "Senin zaten cep telefonun var" demiş annesi. Bizimki cevabı yapıştırmış: "Ama bu telefonun fotoğraf çekme özelliği, MP3 çaları, internet bağlantısı, şusu, busu da var, benimkinin yok." (Telefon değil, teknoloji harikası beşi bir yerde!)
"Senin zaten bir MP3 çaların var. Evde internet bağlantımız ve fotoğraf makinamız da var. Nereden çıktı şimdi bu telefon?" dedilerse de dinletememişler. Ufaklık "Ama Kubilay'ın da var." deyip çıkmış. Kubilay yeni sıra arkadaşı...
Annesi sonunda "Ben bu telefonu finanse edemem. Üstelik bu telefon kartlı da değil, sabit hatlı. Kendin para biriktir, kendin al." demiş. Mutfaktan küçük bir kavanoz getirmiş. Birlikte "beşi bir yerde"nin fotoğrafını bir yerlerden bulup kesmişler, kavanozun üzerine yapıştırmışlar. Telefon 99.99 (!) Euro imiş. Ufaklık şimdilik 8 Euro biriktirmiş.
Arkadaşıma kalırsa "Hayır" deyip, kestirip atmak oğlunun sahip olma güdüsünü güçlendirecek. Telefon bir takıntı haline gelecek. " Evet" der, hemen gidip alırsa; telefona emek vermeden sahip olan oğlu kısa sürede telefondan bıkacak. Ama 100 Euro'yu biriktirmeyi başarıp telefonu alabilirse; bu, oğlu için asla herhangi bir telefon olmayacak. Değerini bilecek. (Bana kalırsa 100 Euro birikene kadar zaten "beşi bir yerde" 10 yaşındakiler arasında çoktan popularitesini yitirmiş olacak. Ama muhtemelen bir "yedisi bir yerde" onun yerini almış olacak.)
Bir süre sonra, bir akşam arkadaşımın oğlu babasına sormuş: "Baba, arabanı ne zaman yenileyeceksin? BMW'nin son modelinden alsana". Baba "Oğlum, ne gerek var arabayı yenilemeye. Şimdiki hiç de fena değil" diye yanıtlamış. (Arabayı biliyorum, gerçekten de hiiiiç fena değil!)
Anne şaşkınlıkla "Bu da nereden çıktı şimdi?" diye sormuş. Yanıt, oğlunun bakmadığı bir sırada, sadece dudaklarını oynatarak babadan gelmiş: "A-ma Ku-bi-lay-ın ba-ba-sı-nın da vaaar!"
...
Arkadaşım gidişattan hiç memnun değil. Bugünlerde okula gidip, öğretmenden oğlunun sınıftaki yerini değiştirmesini rica etmeyi düşünüyor.
Ben en büyük boyundan bir damacana alıp, üzerine son model bir BMW'nin resmini yapıştırarak arkadaşımla oğluna hediye etmeyi düşünüyorum.
Zamane çocuklarını ve oğlumun gelecekteki arkadaşlarını düşünüyorum da...
Bir tane de kendim için edinsem mi?
Pazartesi, Aralık 10, 2007
Malta: Otobüsler
Malta üzerine yazmaya başlayınca eninde sonunda otobüslerden de bahsetmek gerek. Adanın biricik toplu ulaşım yöntemi sarı otobüsler, oldukça iyi düzenlenmiş bir ağ ile başkent Valletta'yı adanın dört bir yanına bağlıyorlar. Valletta girişindeki şehir kapıları önünde tüm otobüslerin kalktığı büyük bir otobüs durağı var.Otobüsleri bu kadar özel yapan ise, büyük bir çoğunluğunun 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma, en az 50-60 yıllık olması. Civciv sarısı renkleriyle ve ilginç modelleriyle trafikte gözden kaçırmak imkansız. Turistlerin de en çok fotoğrafını çektiği şeylerden biri. Turistik eşya dükkanlarında küçük modelleri satılıyor.
Eskinin korunması gerekliliğine bütün kalbimle inanan ben, gelmeden önce internetten yaptığım araştırma sırasında en çok bu otobüsleri merak etmiştim. Geçen süre içinde Valletta ve Mdina'ya yaptığımız hafta sonu gezilerinde binme fırsatı da bulduk. Veya binmek zorunda kaldık mı demeliyim? Başka bir ulaşım şansımız da yoktu zaten :))
Gelelim izlenimlerime ve öğrendiklerime:

- Pahalı değil. Kısa mesafeler 0.20 cent (Malta lirası), uzun mesafeler 0.40 cent.
- Otobüs duraklarında belli bir saat planı asılı olmasına rağmen pek de ciddiye almamak gerek. Otobüsler canları ne zaman isterse o zaman geçebilir.
-Belediye otobüsünden çok bizdeki dolmuş veya halk otobüslerini andırıyorlar. Bizde "Allah korusun", "Maşallah", "Nazar etme ne olur..." edebiyatının asılı olduğu şoför mahallinde İsa-Meryem, melek, ermiş resimleri vb. var. Sanırım aynı amaca hizmet ediyorlar. Parayı kapıda şoföre ödüyorsunuz, yolculuk sırasında muavin biletleri kontrol ediyor. Şoförün iyi günündeyseniz durak yerine istediğiniz yerde durabilir.
-Buraya kadar oldukça eğlenceli. Sıkıntı 5 aylık bir bebekle seyahat ediyorsanız başlıyor. Bebek arabası ile binmek mümkün değil (Tamam, abartmayalım, Türkiye'de de her zaman mümkün değil). Pencereler her daim açık. Bebeği korumak için anında stratejik bir karar verip, güneşin en az vurduğu, rüzgarın en az hissedildiği koltuğu bulmak gerekiyor. Pencereler her zaman kapanmayabiliyor, ara duraklarda söz konusu koltuk çoktan dolmuş oluyor, bazı otobüsler öyle eski ki pencereler kapalı da olsa otobüsün aralıklarından rüzgar girmeye devam ediyor. Kimi otobüsler öyle sarsıyor ki, süspansiyon sistemlerinin icadından önce üretildiklerini tahmin ediyorum.
-Peki ne yapalım? İnip yürüyelim! Ama dikkat! Aynı otobüsler o kadar çok egzoz gazı salıyorlar ki bir caddeden geçtiklerini çoktan geçip gittiklerinde bile farkediyorsunuz. Sokakta yürürken otobüsün geldiğini görürseniz en yakın mağazaya dalıp biraz bekleseniz iyi olur :))
-Şaka bir yana, bu otobüslerin değiştirilme zamanı gelmiş. Evet, bunu ben diyorum. "Her şeyin en yeni modeline saldırmayalım, ekonomik ömrünü tamamlayana kadar kullanalım, israf oluyor" diyen ben! Çevreyle dost, havayı kirletmeyen, maliyeti daha az otobüsler alınsın. Orijinal renkleri ve modelleri çok istenirse bir noktaya kadar yeni otobüslerde de sağlanabilir bence. Avrupa Birliği'nin ulaşım ve çevreden sorumlu komisyonlarına duyurulur.
Not: Otobüsler geçerken ben genelde sığınacak bir köşe aradığımdan fotoğraflarını çekemedim. Ciğerlerine güvenenlerin çektiklerinden paylaşıyorum :))
Fotoğraf 1: blackthorne
Fotoğraf 2: Pastalane
Pazar, Aralık 09, 2007
Moda
Yanlış da sayılmaz galiba. Eğer modaya uygun giyinmekten kendinizi alamıyorsanız...
...az alın. Çünkü bir yıl sonra giyemeyeceksiniz.
...iyi bakın ve saklayın. Çünkü 5 yıl sonra yine onları giyeceksiniz.
İyi pazarlar :))
Perşembe, Aralık 06, 2007
Buyrun burdan yakın!
Reklam vaaaar, reklam vaaaar!Kimisi yaratıcı ellerden çıkma, ince zeka ürünü... Öylelerine televizyonda, dergilerde veya sokakta rastladığımda bir sanat eserine bakar gibi bakmayı severim.
Ama kimi reklamlar da var ki, tüm yaratıcılığına rağmen yaptığı tüketiciyi yanıltmak ve tüketimi körüklemekten öteye gitmiyor. Bu iki kavramı "tüketiciyi ikna etmek"ten ayırmak gerektiğini düşünüyorum. İşte öyle reklamları görünce de "Dikkat! reklam" demeden duramıyorum. Reklamcılar kusura bakmasın lütfen...
İşte böyle bir reklam. Sadece ince kelime oyunuyla değil (Oh, two! --> O2 -->Oksijen) , sigara paketlerinden yükselen hava kabarcıklarıyla da ürün ile temiz, taze hava arasında bir bağlantı kurulmak istenmiş. Bir ürünü tüketiciye sunduğunun tam tersiyle pazarlamak ne derece dürüstçe ? Ben çok düşünmeme rağmen, yasaklar sebebiyle sigara içmek için en soğuk havalarda bile açık havada sigara tüttüren tiryakilerden başka bir bağlantı kuramadım :)
İşte o yüzden "dikkat!reklam" diyorum. Bu kategoride kötü reklam ifşaatlerim devam edecek...
Çarşamba, Aralık 05, 2007
Malta'dan ilk izlenimler
-Trafik soldan akıyor. Önceden biliyor olmama rağmen, yine de havaalanında taksiye binerken bir an durup neden şoförün sağ tarafta oturduğunu düşündüm.
-Abartılı gelebilir ama bütün Maltalı taksi şoförleri orta yaşın üzerinde, kısa boylu, göbekli ve kel! Bir araya geldiklerinde de pek gürültücüler :))
-Maltalılar son derece çocuksever. Havaalanında eşim kayıp bavulunu ararken, iki yaşlı Maltalı hanım oğlumla gülücüklü bir sohbete giriştiler. İkinci gün kucağımda oğlumla arabadan inmeye çalışırken sokaktan geçen orta yaşlı bir hanım durumu fark etti.Gelip arabanın kapısını ardına kadar açarak inmemize yardım etti, sonra el sallayıp yoluna devam etti. Sokaklarda gülümseyerek selamlayanları, durdurup sevenleri anlatmıyorum.
-Adanın dili Arapça, İngilizce ve İtalyanca'nın bir karışımı. Kulağıma ve gözüme durmadan tanıdık kelimeler takılıyor.Mesela Zejtun, Mdina, Rabat, Mellieha, Xemxiya (X Ş okunuyor), Naxxar, Xewkiya, Qala, Gharb gibi yer isimleri... Xemx (Güneş), Sabiha (Kadın), Merhba (Hoşgeldiniz), Sqaq(Sokak), Cuma, Hafif, Nane duyduğum diğer tanıdık kelimeler.

-Malta gürültülü sokakları, karmaşık trafiği, az yeşili, bol betonu, rahat insanları, uzun bekleme süreleri ile çok Akdenizli, az Avrupalı. Bu kadar küçük olsaydı Türkiye'yi de hemen AB'ne alırlar mıydı acaba?
-Bütün ülke, toplamı 316 kilometrekare olan 3 adadan oluşuyor: Malta 246, Gozo 67, Comino 2.7 km2. Buna karşılık inanılmaz bir mekan kullanım anlayışları var. Bütün Malta bir şantiyeyi andırıyor. Durmadan yeni binalar inşa ediliyor. Bir çok evde geniş ve upuzun bir koridor, iki banyo, büyük odalar ve balkonlar var. Adada yeşilden çok bina ve otomobil olmasına şaşmamalı.

-Özellikle eski binalar ve kiliseler inanılmaz güzellikte. Hemen hepsi adadan çıkarılan krem rengi kesme taşlardan yapılmış. Ön cephelerdeki hafif çıkmalar, renkli ahşap panjurlar, taş süslemeler ile eski binalar bütünsel ve hoş bir görüntü oluşturuyor. Otelin penceresinden gördüğüm kadarı ile arka cephelerin baktığı küçük, gizli bahçeler var. Bahçelerde mandalina ve frenk inciri ağaçları... Yeni yapılan binalardan hiç bahsetmeyeyim. Hele bir Hilton var ki, evlere şenlik. Aynı çirkinlikle ve pervasızlıkla göğe yükselen bir başka Hilton da İzmir'de var, yanılmıyorsam.
Fotoğraf 1 : St. Julians (San Giljan) - Spinola Koyu
Fotoğraf 2 : Zevksiz Hilton kulesi ve önünde restore edilen eski bir Malta binası
Cuma, Ekim 26, 2007
Yine yol göründü gurbete...
Bavul hazırlamak kendime güvenimi sarsıyor.
Nesnelere bağımlılıklar,
"o olmadan asla",
"bunu bırakamam",
"şunsuz yapamam" lar tekrar su yüzüne çıkıyor.
Çok dikkat etmeme rağmen yine de ne çok eşya edindiğimi, onlara ne çabuk ve ne çok alıştığımı anlıyorum.
Yine de her taşınmada, her yolculukta daha azla yetinmeyi ve yaşamayı biraz daha öğreniyorum sanki...
Perşembe, Ekim 18, 2007
Otomobil sürücülerinin diktatörlüğünde...
"Otomobil kullanmak bir bağımlılık."
"Kesinlikle bir otomobil sürücüleri diktatörlüğünde yaşıyoruz."
Bu "tuhaf" fikirler Hermann Knoflacher'a ait. Prof. Knoflacher 30 yıldan uzun zamandır Viyana Teknik Üniversitesi Ulaşım Planlaması ve Tekniği Enstütüsü'nde çalışan bir akademisyen. Viyana için tasarladığı değişik ulaşım şekilleri ile tanınıyormuş. Otomobili olmayan ve çok nadiren otomobil kullanan Knoflacher'la Die Zeit bir ay kadar önce bir röportaj yapmış. Bir çok otomobil kullanıcısına oldukça sivri gelebilecek görüşleri var. "Şoför mahalli"ne bir türlü alışamayan ve takıntılı bir "kaldırım kullanıcısı" olan ben, doğrusu biraz şaşırarak, biraz da eğlenerek okudum söylediklerini.
İşte söylediklerinden dikkat çekici alıntılar:
"Otomobil beyinde yerleşip davranış şeklimizi, değer sistemimizi ve algılamamızı etkileyen bir virüs. Normal bir insan bugünkü yaşam alanlarımızı çılgınca bulabilir. Kendimiz az çok gönüllü olarak izole edilmiş evlere çekilip, dış mekanları otomobillerin gürültü, toz ve egzoz gazlarına bırakıyoruz."
"Otomobil sürücüsü ile insan arasındaki fark, insanla bütün böcek türleri arasındaki farktan daha büyüktür. İnsanlarla böceklerin ortak yanı bir yerden bir yere gitmek için kendi vücut enerjilerini kullanmalarıdır. Otomobil sürücüsü buna ihtiyaç duymaz. Ayrıca kendi rahatları uğruna sonraki nesillerin yaşam alanlarını tahrip eden veya kendini öldürecek kadar hızlı hareket eden hiç bir böcek türü yoktur."
"Bana kalırsa ulaşım biliminin temel tezleri tamamen yanlış! ... Motorizasyonun artması ile hareket becerisinin de arttığı varsayılıyordu. Bugün biliyoruz ki artan sadece otomobil ile seyahat edenlerin sayısı. Kullanılan toplam yol ise sabit kalıyor, çünkü aynı zamanda toplu ulaşım araçları kullanımı ve yayalar azalıyor. İkinci yanlış varsayım hız arttıkça zaman tasarrufu yaptığımız. ... Aslında hız arttıkça zamandan tasarruf yapılmıyor. Sadece aynı süre içinde ulaşabileceğimiz mesafeler artıyor."
... "Artan mesafenin bir anlamı yok. İnsanoğlu aynı ihtiyaçları karşılamak için eskiden olduğundan daha uzağa gidiyor. Eskiden yaptığının aynısını yapıyor. Ama bunun için daha uzağa gidiyor."
Daha büyük mesafeler katetmenin ufkumuzu genişlettiği yorumu üzerine: "Saatte 100 kilometre hızla geçip giderken ufkumu nasıl genişletebilirim? Ufkumuz hız yüzünden aşırı daralıyor!"
"Bugünkü şekliyle kaldırımlar bir şaka gibi! 7000 yıl boyunca yayalar yol yüzeyinin tamamına sahipti. Son elli yıldır yayaları yol kenarına itiyoruz ve sonra da bu ulaşım şeklinin neden ortadan kaybolduğuna şaşırıyoruz. Biz insanları otomobil kullannmaya mecbur eden yapılar inşa ettik!"
"Otomobil sürücüsünün özgürlüğü reklamlarla satılan tamamen sanal bir özgürlük. Harika bir çevrede, bomboş bir yol boyunca giden tek bir otomobil gösterilir. Gerçek durum, trafikte takılıp kalmış otomobiller, gösterilseydi; hiç kimse otomobil alacak kadar aptal olmazdı."
"Yaya olarak bir kutu dolusu kanser yapan maddeyi etrafa püskürtseydim, yaptığım kanuna karşı olurdu. Binlerce otomobil sürücüsü bunu hiç bir engelle karşılaşmadan her gün yapıyor ve hepimizin yaşamını ortalama 12 yıl kısaltıyor."
Otomobillerin savaş nedeni olup olmadığı sorusu üzerine: "Yüzde yüz! Ve bunun için Irak'a bile bakmaya gerek yok. Avusturya'da her gün iki kişi yollarda ölüyor. Ulaşım her yıl 400.000 kişiye fiziksel zarar veriyor. Bu rakama egzoz gazlarının sebep olduğu ölümler dahil değil."
Türkiye' de her gün, her saat, her dakika kaç kişinin yollarda öldüğünü düşünürsek, sürekli bir savaş halinde olduğumuz inkar edilemez sanırım.
Bay Knoflacher! Arada bir bize de uğrasanıza!
Pazartesi, Ekim 15, 2007
Keten tohumunu yeniden keşfim
"Keten tohumu yemeye alıştıramadıklarımızdan mısınız?"Geçen haftaya dek bu soruya "evet :((" yanıtı verenlerdendim.
Çok sağlıklı olduğunu, balıktan sonra en önemli Omega-3 kaynaklarından biri olduğunu, sindirimi düzenlediğini duyduğumdan beri mümkün olduğunca mutfakta kullanmaya çalışıyordum. Örneğin ekmek hamuruna bolca katıyordum. Bazen pilavlara falan da...Ama önerildiği şekilde yoğurt, müsli veya salatada denediğimde çiğimsi tadı pek hoşuma gitmiyordu, ne yalan söyleyeyim. Geçen hafta ilk kez keten tohumunu hafifçe kavurarak denedim. Yanmaz bir tavada, yağ vb. hiçbir şey eklemeden en fazla 5 dakika çevirdim. Zaten hazır olunca keten tohumları mısır gibi patlamaya ("pıtlamaya" demek daha doğru olacak!) başlıyorlar. Öncü keten tohumları pıtlamaya başlayınca hemen alıyoruz ocaktan. Bu şekilde kavrulan keten tohumları salataya da, yoğurt ve müsliye de çok yakıştı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse hiçbir şeye katmadan kendi başına yiyeceğim!
Keten tohumuna alışamayan ama faydalarından mahrum da kalmamak isteyenlerdenseniz, bir de böyle deneyin derim.

Haa! unutmadan... Aynı zamanda bahçeyle uğraşıyor, özellikle bahçenizde veya balkonunuzda kır görüntülerinden hoşlanıyorsanız, keten tohumlarını - tabii ki kavurmadan :) - baharda filizlendirip, yaz ayları boyunca masmavi çiçeklerinin tadını çıkarabilirsiniz. Elimdeki bilgiye göre Nisan-Mayıs aylarında tohumlar ekilip filizlendiriliyor, Mayıs-Haziran gibi de asıl yerine yaklaşık 20 cm. aralıkla dikiliyormuş.
(Keten çiçeği fotoğrafı: kate e.did )
Salı, Ekim 09, 2007
Kimyonun maceraları 09/10/2007
Gün batarken parktaki büyük ağaçların her biri yaşlı birer bilgeye dönüşmüşler. Kimyon hiç bir ağacın da hiç bir insan gibi birbirine benzemediğini ilk o zaman farketmiş. Her bir kayın, her bir meşe yılların gövdelerinde bıraktığı izlerle, başka yönlere uzanmış, başka şekiller almış dallarıyla farklı farklıymış. Ama yanından geçtiği her bilge ağaç bir şey fısıldar gibiymiş. Yaşlı kayın "olabiliyorsan duru ol" demiş, "herkesten önce de kendine". Kollarından birini kimyona doğru uzatan ulu kestane "yaşamındaki herşeyde dengeyi gözet" diye tembihlemiş. Bir meşe "her daim uyum içinde olanlarla, doğayla, uyum içinde ol" diye fısıldamış. "Başka?" diye sormuş kimyon yanından geçtiği bir diğer kayının sessiz kalışına şaşarak. "Fazlalık şaşırtır" demiş o, "şimdilik bunlar üzerinde düşün". Kimyon eve dönerken yaşlı bilgelerin üzerinde güzel mi güzel bir ay yükselmekteymiş.
Perşembe, Ekim 04, 2007
Başka türlü...
Herhalde bunu söylerken aklından her gün dünya çapında trafiğe çıkan yeni otomobil sayısını geçirmiyordu. Her altı ayda bir cep telefonunu, her sezon gardrobunu değiştiren; her yeni süpermarketin ilk açılış günü birbirini çiğnemeye kalkan insan türünden de habersizdi. Bardakların ve mendillerin yanında ilişkilerin bile "kullan-at" olduğu bir dönemi hayal edebiliyor muydu acaba?
Yine de ne söylediğini bilirmiş gibi görünüyor.
Peki ya başka türlü bir medeniyet mümkün mü Bay Twain?
Başka türlü dedim de... Bu da sevdiğim bir şarkıdır benim.
Pazartesi, Eylül 17, 2007
Ev yapımı dondurma - özet
Dondurma makinası aldıktan sonra sırasıyla şu dondurmaları denedim:
- Vanilyalı Dondurma
- Muz-Yoğurt Dondurması
- Kişniş Tohumlu Dondurma
- Kahveli veya Kakaolu Dondurma
- Yoğurtlu Kavunlu Dondurma
Tabii ki dondurma sezonunu kapatmıyorum. Daha aklımda zencefilli dondurma var mesela :))
Bir de internette bulduğum ve henüz denemeye fırsat bulamadığım bazı ilginç tarifleri burada listeleyip zamanla denemek niyetindeyim:
- Portakal Ağacı - Balkabaklı Dondurma , Elmalı İtalyan Dondurması, Çilekli Meybuz
- Annemin Sable Bisküvisi - Antep Fıstıklı Dondurma
- Zeytin Ağacı - Sakızlı Dondurma ve Maraş Dondurması
- Dilekçe - Değişik Dondurmalar
Cuma, Eylül 14, 2007
Ev yapımı dondurma - 5
Yoğurt bazlı dondurmalar hoşuma gittiği için bir tane daha denedim. Bu dondurmanın makina olmadan buzdolabında da yapılabileceği özellikle belirtilmiş.
Şöyle yaptım:
Bir limonun suyunu sıkıp 3 yemek kaşığı bal ile karıştırdım. Tarifte iki yemek kaşığı şeker ve iki yemek kaşığı bal vardı ama böylesi bana daha sağlıklı geldi. Bir kavunu dilimleyip blender ile püre haline getirdim. Biraz uğraşılınca çatalla ezerek de olur sanırım. Limon-bal karışımını, ezdiğim kavunu ve 200 ml yoğurdu karıştırdım. 200 ml. de iyice çırpılarak katılaştırdığım tatlı kremayı bu karışıma ekledim. Dondurma makinasının haznesine sığmayan kısmını bir bardağa doldurup afiyetle içtim. Krema eklenmediği takdirde, bu haliyle sağlıklı ve lezzetli bir yaz içeceği elde ediliyor, aklımın bir köşesine not ettim.
Dondurma makinası yoksa...
...metal veya plastik bir kaba doldurulan karışım buzluğa yerleştiriliyor. Her saat başı çıkarılıp karıştırılıyor. Tarife bakılırsa 4 saatte hazır oluyormuş. İkram etmeden yarım saat önce buzluktan alıp bekletiyoruz ve bu süre sonunda tekrar iyice karıştırıp afiyetle yiyoruz :)
Sonuç?
Ne kavun, ne bal, ne de yoğurdun lezzet olarak baskın çıktığı; hepsini anımsatan ve hiçbirine benzemeyen bir dondurma çıktı ortaya...
Pazartesi, Eylül 10, 2007
Kimyonun (resimli) maceraları 10/09/2007


"Gülün meyvesine ne denir?" diye sordu kimyon. "Gülün meyvesi olmaz!" diye kestirip attım. Çok meşgulüm şimdi ben, çok. "Bal gibi olur" dedi kimyon. Kıpırla gezmeye gitmişler. Dünya öyle güzelmiş ki, kıpır bile kıpırdanmayı unutup etrafı seyre dalmış. Yaprakların ardından utangaçça bakan palamutlar görmüşler. Olgunluktan başını eğmiş mürverler görmüşler. Bir de işte çiçeği geçmiş yabani gül dallarında mini mini "domatescikler"... "Ama onlar kuşlar için" dedim. "Bir de aylak gözler için" diye ekledi kimyon. "Hımmm" diye onayladım ben üzerinde düşünmeden. Çok işim var benim şimdi, çoook.
