"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Salı, Nisan 19, 2011

"Osnabrück Üniversitesi'nden egitim psikolojisi profesörü Heide Keller'in kültür karsilastirmali arastirmalarina göre geleneksek olarak  anneleri tarafindan cokca tasinan ve yetiskinlerin bunun disinda da agladiginda, öfkeli ve üzgün oldugunda aninda ve güvenilir reaksiyon verdigi Afrikali cocuklar duygularini kontrol etmeyi* cok daha hizli ögrenmektedirler. Anne-babasi tarafindan sevildigini hissetme ve kendini onlarin yaninda güvende bilme tecrübesi, erken yasta bagimsizlik/yeterlilik becerisini tesvik eder.

Bu acidan Avrupali anne-babalarin endisesi temelsizdir. Aglayan bir bebegi kucagina almak, bebegin kendi kendini sakinlestirmeyi gec ögrenecegi ya da asla ögrenemeyecegi anlamina gelmez. Tam tersine.  Yogun ilgi ve sevgi sayesinde cocuk, ailesinin yardimiyla duygularini daha iyi kontrol edebilmek icin gereksinimlerini ifade etmenin uygun oldugu tecrübesini yasamis olur. " 

 Bu alinti beslenme ve gelecek gida trendleri konusunda arastirmalari olan Hanni Rützler'in "Kinder lernen Essen - Strategien gegen Zuviel" (Cocuklar yemek yemeyi ögreniyor - Cok fazlaya karsi stratejiler) adli kitabindan. Aslinda -adindan anlasilacagi üzere- ana konusu bambaska. Cagimizin yemek aliskanliklari ve bolluk dünyasinda cocuklara saglikli beslenmeyi ögretmek üzerine bir kitap. Oldukca ilginc bölümleri var. Bir ara onlardan da bahsetmek istiyorum.

*Duygularini kontrol edebilmek bizim dilimizde duygulari bastirmak, gizlemek gibi bir anlamda kullanilabiliyor bazen. Yazinin orjinalinde "regulieren" / to regulate fiili kullanilmis. Cevirirken aklima kontrol etmekten daha uygun bir fiil gelmedi. Burada "Duygularinin farkinda olmak, onlari uygun sekilde ifade edebilmek, yansitabilmek ve yasayabilmek" gibi anlasilmali bastirmaktan ziyade.

7 yorum:

  1. O ikinci paragrafin ikinci cumlesi var ya: "Aglayan bir bebegi kucagina almak, bebegin kendi kendine sakinlesmeyi gec ogrenecegi ya da hic ogrenemeyecegi anlamina gelmez" diyen, bazen catilara cikip bagirasim,anons edesim geliyor :))

    YanıtlayınSil
  2. Ben de bir yerde okumuştum özellikle ilk sekiz ayda ağlar ağlamaz ilgi gösterilen bebeklerde güven duygusu oluşuyormuş.

    YanıtlayınSil
  3. Ee endüstri toplumu bir an önce anneyi çocuktan ayırmak istiyor ki iş başı yapsın, Çocuk anneye ne kadar az bağımlı olursa o kadar iyi...
    Hal böyle olunca olan çocuklara-aileye-topluma-bize oluyor...

    YanıtlayınSil
  4. Gecen gun televizyonda Emine Usakligil'in oldugu bir programa denk geldim. Bir suru sey konusuldu. Ama benim aklimda kalan en carpici nokta, annem cocukken annesinden sevilmeyi ogrenmemisti, o yuzden beni kucaklayarak opmeyi bilmiyordu, nasil suclayabilirim ki onu deyisi oldu. Kelimeler birebir ayni degil ama anafikir bu! Aldigi egitim, aile terbiyesi, hersey mukemmel ama konusmadan benim cikarttigim sonuc, bu eksiklik hayatinda cok buyuk bir rol oynamis. Iki kere kisa suren evlilikler yapmis ve yalnizligi daha cok seviyormus gibi gorundu o roportajda bana. O zaman Isil'a gel de hak verme ;-) Hep birlikte bagiralim Isil :)

    YanıtlayınSil
  5. Yanlış anlaşılmak istemem, ben de kızımı hep sling içinde kucağımda taşıdım ve her ağladığında yanında oldum.
    Ama bu tür araştırma sonuçlarını okuyunca hep aklıma şu soru takılıyor: Afrikalı (ya da her nereliyse) çocuklar duygularini kontrol etmeyi ve erken yaşta bağımsızlık/yeterlilik becerisini öğreniyorlar ama her ne hikmetse Avrupalı ve Amerikalı çocuklar onlardan daha ileri bir medeniyet kurmuşlar.
    Belki aslında onların yaşadıkları şekilde yaşamak daha "medeni"dir ama sonç olarak tüm insanlık öyle yaşamaya devam etseydi bilimsel/teknolojik ve felsefi ilerlemeler olmaz ve insanlar, evran/yaşam ve varlık hakkında bu kadar farkındalık geliştiremezlerdi.
    Demek ki bazı durumlarda bazı "eksiklik"ler faydalı bile olabiliyor :)

    YanıtlayınSil
  6. Cokbilmis, medeniyet kurarken kullandigimiz tek kaynak bagimsizlik/yeterlilik duygusu olsaydi haklisin diyecektim. En az 500 yildir Avrupa ve daha sonra da onlarin A.B.D'li takipcileri Afrika, Asya ve Amerika kitalarinin doga ve insan kaynaklarini sömürüp duruyor. Bugün medeniyet dedigimiz sey böyle kuruldu. Sömürgecilik sadece sekil degistirdi, devam ediyor. Üzerimize giydigimiz tisörtlere bak, orada göreceksin. Büyük dedeleri tahminen gelismis güven duygulari yüzünden "buyrun, hosgeldiniz" demislerin torunlarina bugünlerde Lampedusa'da ama aslinda EU'nun siniri olan her yerde reva görülenden haberin var mi? Acikca "Hayir, gelmeyin, istemiyoruz kaynaklarimizi, medeniyetimizi sizinle paylasmak" deniyor. Kimin kaynagi ile kurulan medeniyet o oysa?
    Gercek "medeniyet"in tanimi konusundaki süphelerini paylasiyorum ayrica. Yanlis anlamadim da yarama bastin yazdiklarinla :)

    YanıtlayınSil
  7. Medeniyet kavraminin goreceliligi konusunda kesinlikle haklisin Cokbilmis. Hani medeni atfettigimiz ulkeler, simdilerde geri donup, ilkel kabilelerin tedavi yontemlerini arastiriyor. Hangi bitkiyi kaynattigina, neyi cignedigine bakiyor. Mimaride onlarin klubelerini, cadirlarini nasil kurduguna bakiyor. Ispanya'da yasayip, baska bir ulkeden olan(hatirlayamadim simdi) ve Turklerin yurt denen cadirlarindan kuranlar var :) Dolayisi ile ne kadar kendi kendimize yeterli, ne kadar az kaynakla cok is basarabiliyorsak, ne kadar cevremizle dostsak(liste detaylandirilirsa uzar gider) o kadar medeniyiz diye dusunmeye basladim ben. Afrikalilara geri kalmis gozu ile bakamiyorum. Geri birakilmis kimisi, kimisinin din kisvesiyle beyni yikaniyor, misyonerlerin piyonu halindeler ve daha da acisi o medeni ulkelerdekiler kaynaklarini acimasizca yok ederken size medeniyet getirdik deyip onlari kandiriyor.

    YanıtlayınSil