"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazartesi, Aralık 04, 2006

Sudoku


Uzun bir süreliğine hiçbir şey yapmadan, bilgisayar dahi kullanmadan ev dinlenmesi tavsiye edilen biri ne yapar? Evdeki bütün kitapları da okuyup bitirdiğinde... Televizyon seyreder! Uzun zamandır televizyonu büyük ölçüde yaşamından çıkarmış biriyse peki? Bir süre sonra çooook sıkılır televizyon seyretmekten. Özellikle gündüz kuşağında. Ve alternatifler aramaya başlar...
Ne bulur?

SU-DO-KU!

Eğlenceli bir Japon zeka oyunu bu. En güzel tarafı bir kağıt ve bir kalemle her yerde oynanabilmesi. Evde, işte, okulda, arabada, uçakta, açık havada... Diğer güzel yanı ise uzun sürmesi, bazıları 15 dakikada bitiyor ama kimileri de bir iki gün sürebilir.

Sudoku Japonca "Rakamlar tek olmalı!" anlamına gelen kelimelerin kısaltması imiş. Her Sudoku bilmecesi 9x9'luk kısmen dolu bir matriksten oluşuyor. Amaç belli kurallara uyarak matriksin tamamını çözmek. Her matriks 3x3'lük 9 alt matrikse bölünmüş. Kurallar çok basit:
- Sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor.
- Her rakam bir sütun, bir satır ve bir alt matrikste sadece bir kez kullanılabiliyor.

Her bilmecenin sadece ve sadece bir tek çözümü var. Ve bu çözüm tahmin yürütmeye değil, tamamen mantığa dayanıyor.

Ev hapsimi(!) Sudoku oynayarak geçirmeye karar verdiğimde Google'dan bulduğum ilk sudoku sitesi bana tam aradığım şeyi verdi:

http://www.websudoku.com

Bu sitede kolaydan en zora doğru dört ayrı seviyede milyonlarca sudoku bilmecesi var. Üyelik gerekli değil, ücretli değil. Sitede oyunu online (internete bağlı), offline (internete bağlı olmadan) oynama olanakları olduğu gibi bir kağıda yazdırıp klasik yöntemle (kağıt-kalem) oynamak da mümkün. İstenirse 48 bilmeceden oluşan bir kitapçık bastırmak da olası.Tatiller için ideal!

Herhangi bir sebeple televizyona bir alternatif ya da vakit geçirmenin beyinsel olarak daha aktif bir yolunu arıyorsanız, Sudoku iyi bir seçenek... Üstelik edinmesi kolay, öğrenmesi kolay...

Fotoğraf:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sudoku

Perşembe, Ekim 26, 2006

kimyonun maceraları 26/10/2006

seni patikanın kenarında ilk gördüğümüzde biraz şaşırmamızı garipseme. "dağlar kızı reyhan" bilirdik, güneşli bahçelerden bilirdik seni. bu mevsimde, bu nemli ve sık ormanın bir köşesinde rastlayacağımızı hiç düşünmemiştik. "global ısınmadandır" dedi kimyon. "yakınlardaki bahçelerden rüzgar getirmiştir tohumu. ya da bir gerilla bahçıvanın işidir" dedim ben. ilk şaşkınlık geçince eğilip yapraklarını kokladı kimyon. "evet, reyhan bu!" demesi eski ve çok özlenmiş bir dosta yeniden kavuşmak gibiydi. bu kadar narin olmasan sımsıkı sarılacaktık vallahi. ve bu kadar narin olmasan önümüzdeki yolun uzunluğuna aldırmayıp bir dalını evde köklendirmek için ödünç alacaktık. bir dahaki sefere bir küçük makas ve su dolu bir pet şişe ile gelsek verir misin? bir dalınla da olsa evimize konuk olur musun? çok özledik, biraz akdeniz getirir misin?

Salı, Ekim 17, 2006

Çetin Altan'dan: Limonata ve rafadan yumurta

Çetin Altan "Limonata ve rafadan yumurta" adlı şu eski yazısında yaşamın basit (ama yaşam sevgisinden uzaklaşıldığında zorlaşan) keyiflerinden bahsetmiş:

http://www.milliyet.com.tr/2003/06/02/yazar/altan.html

Ara ara hatırlayıp tekrar okumayı severim bu yazıyı...

Cumartesi, Ekim 14, 2006

kimyonun maceraları 14/10/2006

"var mısın bir yıldönümü şölenine?" diye sordum kimyona.
"neyin yıldönümü?" diye sordu şaşkınca.
bir yıl önce bugünlerde "vakit buldukça..." diyerek başlamıştık kendi ekmeğimizi pişirmeye. en yoğun günde bile vakit bulundu sonra. bir yıldır bu eve dışarıdan hiç ekmek girmedi. haftada bir kez üç büyük somun pişti fırında. biri esmer, biri beyaz, biri melez. bazen susamlı, bazen cevizli, bazen sade. en kızgın, en yorgun günde bile pişirildi. kızgın günde sakinleştirdi, yorgun günde dinlendirdi. başta biraz acemiydik ya, sonra öğrendik: sadece maya ve su değil, sevgi ve sabır da katmalı una... sonunda yine de çıraktık gerçi, binyılların ustaları yanında... bundan mı kabul etmedi kimyon, bilmem...

"ayrıca kutlamaya ne gerek var?" deyip geçti. "ekmeğin kendisi şölen zaten..."

Cuma, Ekim 13, 2006

Hafif Yaşam Kılavuzu

"Hafif Yaşam Profili" diye geçiyor adı. Ama bence ne anket, ne profil...
Basbayağı bir hafif yaşam kılavuzu:

http://www.eartheducation.com/eeanb-5r01.asp

Perşembe, Ekim 12, 2006

Meşe

Meşeden bahsetmek için bence en uygun mevsim sonbahar.
Zor olan nereden başlayacağını bilmek. Öyle güzel ve insanoğlu ile öyle dost bir ağaç ki...

(Fotoğraf: hedgerowmobil)
Çeşitli kullanım alanları bir yana, seyretmesi de güzel bu ağacı. Evimizin yakınındaki bir yamaçta kendi başına dikilip duran, tahminime göre en az 50 yaşında bir meşe ağacı var. Baharda minicik ve parlak yeşil yapraklarını görmek ayrı bir zevk, yazın koyu yeşile dönmüş yapraklarıyla verdiği serin gölgeyi hissetmek ayrı. Sonbaharda bir taraftan yaprakları sararırken, bir taraftan palamutlarını büyütmeye koyuluyor meşe. Yerlere dağılmış parlak meşe palamutlarını görünce yoldan çıkıyorum. Artık hiç görmemişler gibi cepler, avuçlar meşe palamudu dolu dönüyoruz eve... Aynı etkiyi bir de at kestanelerini görünce yaşıyorum. Sokak ortasıymış, ne yazar. Gelene geçene aldırmadan cepler kestaneyle dolduruluyor.
Neyse dönelim tekrar meşeye...Sonbahar meşenin zamanı dedik ya. Kışın yapraklarını dökse de her görkemli ağaç gibi güzel tepe başındaki meşemiz. Hele kar altında... Kar yağınca çevredeki çocukların kızak kaymayı sevdiği bir yamaç bu bahsettiğim. Böylece bütün bir kış yalnızlık hissetmiyor bizim meşe...
Yavaş büyüyor, ama her toprakta yetişiyor meşe. İnsan eline o pürüzsüz, güzel palamutları alınca doğal olarak ekip büyüdüğünü de görmek istiyor. Çok da zor bir iş değil bu. Meşenin nasıl ekileceğini öğrenmek ve saksıda filizlenmiş bir kaç fotoğrafını görmek isteyenlere agaclar.net'in forum bölümünden bu başlık tavsiye olunur.
Şimdilik topladığım meşe palamutlarını (ve at kestanelerini) daha önce sözünü ettiğim sonbahar koleksiyonuma eklemekle yetiniyorum. Bence her ikisi de son derece dekoratifler.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

kimyonun maceraları 09/10/2006

başını eğmiş düşüncelerle yürürken, altından geçtiği her ağacı görmeden bildiğini farketmiş kimyon. yerlere yayılmış türlü renkte, türlü şekilde yapraklar, palamutlar, kestaneler ve diğerleri konuşmaya başlıyormuş çünkü bir süre sonra.
"işte şimdi bir meşe ağacının yanından geçiyorum..."
"bu da bir kayın ağacı... hem de oldukça büyük bir tanesi..."
"şimdiki bir kavak, hemen yanında da ufak bir akasya var..."
diyormuş kimyon kendi kendine.
beton kaldırımların sadece ağaçları yansıtan büyülü bir aynaya dönüştüğü bu mevsimi yeniden keşfetmek hoşuna gidiyormuş...

Cuma, Ekim 06, 2006

Basit bir tasarım: SankiDergi

Gerçek bir dergi ya da gazeteyi okumanın keyfi nerededir?

Eline bir kahve alırsın, sayfaları şöööyle tek tek çevirmeye başlarsın. Başlı başına bir keyiftir sayfalara dokunmak...Güzel fotoğraflar görürsün, ilginç yazılar okursun. Bazen iki sayfaya yayılmıştır fotoğraf. Bir an geriye çekilir, öyle bakarsın. Bütünlük duygusu hoşuna gider. E, arada bir reklamlara rastlarsın. Ama yanıp sönmeden, dikkatini çekmek için taklalar atmadan, okuduğun yazının üzerine atlamadan edeplice dururlar oldukları yerde.

Peki, bir web dergisini ya da gazetesini okumak?

Web'de durağanlık son bulur, hareket başlar. Bazen çok abartırlar. Güzel yanı, altı çizili (çoğunlukla) mavi yazılardır. Yani hyper-text...Yani çapa...Yani link...Bir anda alıp dünyanın başka bir köşesine atıverir insanı. Şimdi kahve üzerine yazılmış Türkiye kaynaklı bir yazıyı okurken, bir anda hoooop kendini Coffea Arabica bitkisinden bahseden İngiliz kaynaklı bir botanik sayfasında bulursun. Barabashi'ye bakılırsa bütün web dünyası birbirinden en fazla 19 adım uzaktadır zaten! İyidir , hoştur da bu; bazen kafan karışır, nereden gelmiştin, nereye gidiyordun unutuverirsin.
Başka ne güzeldir web dünyasında? Evde birikip duran dergi-gazete yığınlarından kurtulursun. En sevdiğin dergiye her zaman, her yerden erişebilirsin. Bazen beğendiğin yazının yazarına hemen iki satır yorum yazar, beğenmediğin yazara dünyayı dar edersin.

Bi dergi gördüm sanki?

İyi bir tasarımın başarısı nerededir?
Gerekli herşeyi içermesi, gereksiz herşeyi dışlamasında...
Basit ve fonksiyonel olmasında...
Herşeyin yerli yerinde olmasında...
Tekrara yer bırakmamasında...
Bence böyledir.

Web dergileri (ya da gazeteleri) pek başaramaz bunu. Elde tutulmuş, sayfaları çevrilen bir derginin hazzını veremez. Sınırları farklıdır. Yatayda olabildiğince sınırlıyken, düşeyde sonsuza kadar gidebilir. Bir tuhaf kopukluk duygusu yaratır insanda. Reklamları bazen sinir bozucudur. Ağız tadıyla okutmaz bir yazıyı. Ekranın sağ ve solunda konuşlanmış, ilgiyi başka yerlere çeken bir dolu detay gidilen her sayfada tekrarlar kendini üstelik.

SankiDergi gerçek bir dergiye web teknolojisinin avantajlarını ekleyerek sanal ama bal gibi de gerçek bir dergiyi okuma imkanı sunuyor internet kullanıcılarına.
İlginç yazılar, güzel fotoğraflar...
Bir dergiyi elinde tutuyormuş ve sayfalarını çeviriyormuş hissi...
Her yerden, her zaman erişim...
Gerekli yerlerde linkler...
Yerini bilen reklamlar...
Üstelik herkese açık!
Ben sevdim.

Böyle başka e-dergiler var mı webde?
Ben talibim!

Not: SankiDergi'yi sadeyasam tartışma grubunda paylaşan Sayın Umur Gürsoy'a teşekkürler!

Perşembe, Ekim 05, 2006

Kütüphanede...

Dün kütüphanedeydim. En sevdiğim şey belli bir kitap aramadan, elimde katalogdan çıkarılmış listeler olmadan, kitap raflarının arasında keyfi olarak dolaşmak...
bir o kitaba, bir bu kitaba takılmak...
ahşap rafların ve eski-yeni binlerce kitabın birbirine karışmış kokusunu duymak...
artık gittikçe daha az yerde elde edilebilen türden huzurlu bir sessizliğin içinde olmak...

Dün bütün öğleden sonramı bu keyifli kütüphane gezintisine ayırmış olduğumdan, raflardan 3-4 saat yetecek kadar kitap seçtim kendime. Sonra hepsini yüklenip sakin bir köşe aradım. Okullar henüz yeni açıldığından kütüphaneler neredeyse boş. Güneşli bir pencerenin önünde; küçük, tek kişilik bir masa bulmam güç olmadı. Tüm kitapları yaydım önüme. İlginç şeyler okudum, yeni şeyler öğrendim. Araştırılacak yeni konular edindim. Notlar aldım, bir kaç sayfa fotokopi çektirdim. Bazı kitapları ödünç alıp eve götüremeyeceğime çoook çok hayıflandım. Kütüphaneden çıktığımda yorgun değil, sanki dinlenmiş gibiydim.

Kütüphanelerin hep soğuk yüzünü görmüş; zevk için değil de hep bir görevle kütüphanelere gitmişlere bunu nasıl anlatmalı, bilmem ki?

Kütüphaneler, nesli tükenen huzur kaleleri dünyanın!

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Mutfakta bir tek ben varım!

Gıda endüstrisinin baş döndüren gelişimi yaşantımızı ne çok değiştirdi! Gittikçe daha çok dışarıda yemek yer olduk. Daha çok hazır ya da ön işlemden geçirilmiş gıda tüketmeye başladık. Başlangıçta hoşumuza gitti. Hızlı ve kolayca hazırlamak ve değişik lezzetler tatmak. Sonra öğrendik ki içeriklerindeki kimi katkı maddeleri sağlığımıza zararlı, kimilerinin etkileri tam bilinmiyor, kimi maddeler gıdalarımızda bulunmasından hoşlanacağımız şeyler değil. Kimi durumlarda sağlığa yönelik doğrudan bir tehdit olmasa da aldatılmış hissettik kendimizi. Çünkü kimi lezzetlerin yapay aromalarla sağlandığını, aroma arttırıcılarla kuvvetlendirildiğini öğrendik.
Daha cazip bir görüntü için gıda boyaları...
Belli bir kıvamı sürekli kılmak için kıvam arttırıcılar...
Dayanıklılığı ve raf ömrünü uzatmak için türlü türlü koruyucular...

Bütün bunlar kitaba uygun olarak hazırlanan gıdalardı üstelik. Maliyeti düşürmek ve benzeri sebeplerle kurallara uymadan, sağlıksız ortamlarda, sağlıksız malzeme ile üretilen nice gıdayı da bilmeden soframıza getirdik belki de.

Biraz daha bilinçlenince hazır gıdaların paketlenmesinde kullanılan kağıt, plastik, alüminyum folio, styrofoam gibi türlü malzemenin ya üretim sürecinde ya da çöpe dönüştüklerinde yaşadığımız dünyaya zarar verdiğini de öğrendik.

Sevmedik...İçimize sinmedi...Galiba ufak ufak geri dönüşler başladı. Annelerimiz ve büyükannelerimiz kadar maharetle olmasa da taze ve doğal malzemelerle kendimiz hazırlamaya başladık pek çok "hazır" gıdayı...

Bu konuda Türkçe yemek bloglarından çok faydalanıyorum. Sık sık evde doğal ve taze malzemelerle ve geleneksel yöntemlerle hazırlanmış alternetif tariflere rastlıyorum. İşte benim bu açıdan bakarken yemek bloglarında gözüme takılanlardan bazıları: (Maviler denediklerim, kırmızılar listeme alıp herhangi bir sebeple henüz deneyememiş olduklarım, aklıma geliş sırasıyla...)

Bu liste burada bitmez! Aklıma geldikçe eklerim artık.

"Mutfakta bir tek ben varım" demiştim ya başta. Katkı maddeleri yok, ön işlemler yok, fazladan paketlemeler yok anlamında... Yoksa bu kadar blogger'ın desteği göze alınınca mutfakta yalnız kalır mı hiç insan!

Salı, Ekim 03, 2006

kimyonun maceraları 03/10/2006

"'yaşamınızdan dağınıklığı çıkarın. dağınıklıktan kurtulmak sağaltıcıdır.' yazıyor burada" dedim kimyona.
"evet, çalışma masandan başla" dedi başıyla işaret ederek.
masada hüküm süren karışıklığa göz atarak "söylemesi kolay! dedim. "sen olsan nasıl yapardın?"
" her çalışmadan sonra masadan bilgisayar, bir kalem ve bir kağıt dışında kalan herşeyi kaldırır ve ilgili klasör ya da çekmeceye yerleştirirdim." dedi. "eğer her gün yapamıyorsan en azından haftada bir kez yap bunu."
"bir kağıt, bir kalem ve bilgisayar...başka hiç bir şey olmayacak mı masada?"
"belki bir vazo ya da saksı içinde çiçekler olabilir." dedi. "çalışırken güzel şeyler görmek iyidir."

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Daha az kağıt tüketmenin basit yöntemleri üstüne...

daha az kağıt tüketmek için öteden beri kullandığım veya internette bir ara bu konuyu araştırdığımda bulduğum basit ama etkili yöntemleri bir araya toplama ihtiyacı hissettim. yazmayı bitirip şöyle bir bakınca şaşırdım da: yapılabilecek ne çok şey varmış isteyip kafa yorunca!

yeniden kullanma

  • temel kural: her kağıdın arkasını da kullan! reklam amaçlı gönderilmiş, "sevgili müşteri" hitabıyla başlayan ve pek az şey söyleyen mektuplar dahil.
  • kullanılmayan alışveriş fişlerini, eski reçeteleri, ihtiyaç kalmamış makbuzları, yani boyu A5-A8 arasında değişen her türlü küçük kağıdı da arkalarını kullanmak için sakla. kısa notlar almak ve alışveriş listesi hazırlamak için ideal.

yazdırırken dikkat edilmesi gerekenler

  • her zaman önce şunu kendine sor: "mutlaka yazdırmam gerekiyor mu?"
  • fiziksel yani kağıt üstünde tutulan arşivler hem kağıt tüketimini arttırır, hem daha çok yer kaplar. mümkünse ve güvenilirse elektronik ortamda arşivle.
  • bilgisayarda bir şeyi yazdırırken daima baskı önizleme seçeneğini kullan. yanlış ya da fazladan baskıların önüne geçmek ve kağıt çarçur etmemek için...
  • web'den yazdırmak istediğin şey sayfanın sadece küçük bir bölümü ise, Dosya/Yazdır (File/Print) seçeneği yerine sağ fare düğmesine tıklayıp "seçimi yazdır" (print the selection) seçeneğini kullan. bu, daha az kağıt ve daha az mürekkep demek.
  • yine webde yazdırırken her zaman önce sayfanın bir "printer-friendly" versiyonu olup olmadığına bak. Reklam bantları, gereksiz grafikler, sayfa çerçeveleri, vb. hariç tutulduğu için "printer-friendly" versiyonlar daha az yer tutarlar. ve daha az mürekkep harcarlar...
  • pek çok program, yazıcı ayarlarında bir kağıda iki sayfa basma olanağı sunar. mümkün oldukça bu özelliği kullan.
  • yazıcıya zarar verdiği açıkça belirtilmedikçe geri dönüşüm ürünü kağıt kullan.

bir metin hazırlarken...

  • kendini mümkün olduğunca az sözcük ile ifade etmen kağıt tasarrufuna bazen inanılmaz katkı sağlayabilir. zaman ve enerji olarak yazana ve okuyana getirisi bir yana...
  • formatı sıkı sıkıya belirlenmiş bir yazı yazmadığın sürece, satır aralarında bonkör olma. satır aralığı ölçüsü standart kelime işlemcilerde 1'dir. gerekmedikçe bundan daha büyük ölçü kullanma. özellikle uzun yazılarda bu ayar daha az kağıt tüketilmesini sağlar.
  • yine format hakkında başka türlü kurallar belirtilmemişse, mümkün olan (okunabilen) en küçük font büyüklüğünü seç. sayfa ayarlarında sayfa kenarı boşluklarını mümkün olduğunca az tutmaya çalış. bu önlemler ile uzun yazılarda sonuç inanılmaz!
  • özellikle grup çalışmalarında, üzerinde konuşulacak yazının elektronik ortamda paylaşılması her yeni versiyonla tekrar tekrar basılarak boşuna kağıt tüketilmesini önler. kısaca: paylaşımlar mümkün olduğunca elektronik ortamdan!

geri dönüşüm

  • kağıt geri dönüşümü ülkemizde her ne kadar yaygın hale gelmemişse de, pek çok şehirde bu işi görev edinmiş kamu kuruluşları ya da dernekler var. bu kuruluşlara ulaş, kağıt biriktir ve geri dönüşümünü sağla.

gereksiz tüketimi önleme

  • bankalar ve kimi kuruluşlar aylık hesap ekstrelerini ve faturaları hakkında internet üzerinden bilgilendirme seçeneği sunar. uygun ve güvenilir olduğu durumlarda bunu posta ile gönderilecek ekstre veya faturalara tercih et.
  • posta kutusunu dolduran, kağıt tüketimi yanında boşuna zaman da alan pek çok gereksiz reklam ve broşür var. gönderen firmaları arayıp reklam istemediğini açıkça belirtmek belki işe yarayabilir. peki posta kutusunun üzerine "reklam istemiyorum" diye bir yazı yazmak işe yarar mı? denemek gerekir.

Cumartesi, Eylül 30, 2006

Havada incir kokusu

Bugün hava incir kokuyor!
Bu iklimde incir ağacı bile yok, nerede kaldı havaya sinmiş kokusu...
Gaipten kokular duyuyorum galiba :-)
Ne zaman bu kokuyu duysam, ilk kez ve buram buram incir kokusu duyduğum günlere; beş yaşıma ve akdenize dönerim. Hemen gözlerimi açar, kokunun kaynağını ararım. Genellikle de bulurum. Bir seferinde Büyükada'da "buralarda bir incir ağacı var" diye söylene söylene aramış, 200-300 metre ötede, bir yan sokakta bulmuştum nitekim.

Bugün aramadım bile. Bulamazdım zaten. Sadece tadını çıkardım.

Cuma, Eylül 29, 2006

Geri dönüşüm fikirleri: Saksı işareti


Normal şartlarda atılacak olan plastik kaplardan ne kadar çok yeni kullanım fikri yaratabilirsek o kadar iyi derim . Son fikrim şu:

Önce ihtiyacı tarif edelim...
O saksıya fesleğen, bu saksıya mercanköşk derken durmadan bir şeyler eken biri olarak bazen hangi saksıya ne ektiğimi unutuyorum. Zaten bahçe işleri ders no 3 "saksıya ne ektiğini ve ne zaman ektiğini not et" der. Bahçe dergilerine bakılırsa bunun yöntemi koşa koşa bahçe malzemeleri satan bir mağazaya gitmek ve üzerinde yok "parsley", yok "marjoram" yazan; süslü ya da püslü, metalden veya seramikten işaretler satın almaktır.

Şimdi de çözüm gelsin:
Makasla kolay kesilir incelikte bir plastik kabı alıyorum. Bu benim için hep satın aldığım 500 gr.lık küçük bir plastik yoğurt kabı oluyor. Alt ve üst kısımlarını kesiyor, elde ettiğim silindiri de herhangi bir yerinden boyuna keserek açıyor, bozuk da olsa bir dikdörtgen elde ediyorum. Daha sonra bu dikdörtgenden sağda görülen şekilde, yaklaşık 8-10 cm. boyunda, bir tarafı sivri şeritler kesiyorum. Son derece basit bir şekil olduğundan göz kararı da kolaylıkla kesilebiliyor. Sivri kısım saksı kenarı ile toprak arasına rahatça girmesini kolaylaştırmak için...

Sonuç?
Bir plastik kutudan 15 kadar şerit çıkıyor. Sadece bu iş için değil, kitap ayracı olarak da kullanılabileceğini akıl ettiğimden (ve kitapların bir o sayfasını, bir bu sayfasını işaretleyerek çalışanlardan olduğumdan) sık sık imalata geçmem işten bile değil.

Artı / Eksi?
  • + Herhangi bir tükenmez kalemle plastiğin üzerine ektiğim tohumun adını ve tarihini yazmak çok kolay.
  • + Hazır satılan süslü kardeşlerine göre daha fonksiyonel ve esnek bir kullanım sunuyor.
  • + Sıfır maliyet.
  • + Çevre dostu.
  • + Ben yaptım!
  • - Eh, biraz "kitsch" tabii. Neyse ki "kitsch"le aram o kadar da bozuk değildir.

Perşembe, Eylül 28, 2006

kimyonun maceraları 28/09/2006

kimyonun hafta sonu diline doladığı uyduruk günebakan tekerlemesidir:

bahçe çitinin üzerinden başını uzatmış
gelene bakan, gidene bakan.
arabalara...
okul çocuklarına...
telaşı iş edinmişlere bakan.
yüzünü çevirmiş hafifçe güneşe
e, adı üstünde : "günebakan"
gün bitince aya,
ay batınca göğe bakan.
hiç gözü olmadan bin gözle bakan.
biraz gizemle, çokça merakla, hep sessizce bakan.
keşke senin gibi olsa her bakan!

Salı, Eylül 26, 2006

Ekoloji Magazin, Düğünçiçeği, Yağmur

Günün web keşfi:
Doğa, çevre ve kültür dergisi Ekoloji Magazin'in web sayfasında iletişimden kirliliğe kültürden enerjiye çevreyle ilgili birçok konuda ilginç makaleler var.

Günün yürüyüş keşfi:
Tüm yaz boyunca etrafta gördüğüm sarı sevimli çiçeklerin adı Düğünçiçeği (Ranunculus) imiş. Pek çok çeşidi var, ama benim gördüklerim bu fotoğrafdaki gibi...
(Fotoğraf: lizjones112 )


Bundan başka:
Dün şom ağzımı açtım, bugün hava kapalıydı. Neyseki yağmur var. Yağmuru severim. Son iki günü evde geçirdikten sonra bugün kendimi dışarı atmasam ölecektim. Dışarı çıktım. Yürüdüm, yürüdüm. Biraz asfaltta, biraz toprakta çıkardığı sesleri dinledim yağmurun. Topraktaki sesini daha çok sevdim.

Bugün böyle geçti...

Pazartesi, Eylül 25, 2006

küçük mutluluklar: güneş

Bugünlerde bütün mutluluklarım güneş üstüne! Bir süre sonra yüzünü böyle bolca göstermeyecek altın top. Gri bulutların göğe kazık çaktığı, güneşin ard arda günlerce görünmediği zamanlar gelecek. Gündüz geceye karışacak. İtiraf etmeyeceğim ama biraz depressif olacağım, biraz keyifsiz...
O yüzden güneşin parladığını gördüğüm her sabah, mevsimden çalınmış bir gün gibi geliyor bana. "Bir gün daha!" diyorum.

Biliyorum, normal değil bu havalar. İklim değişikliği, global ısınma, sera etkisi. Elimde değil yine de. Güneşi görüyorum, mutlu oluyorum...

Pazar, Eylül 24, 2006

Papazkülahı dedik de...

Üç yıl boyunca bir yolda yürüyüp de güzeller güzeli bir ağacı farketmemek ne anlama gelir? Bakar kör olduğuna! Tamam, hafifletici sebepler var. Ağacın kendisi pek dikkat çeken, görkemli bir şey değil. Daha çok çalı formunda. Çiçekleri de öyle, fazla albenili değil. Farketmedim işte bunca zamandır. Bu yıl Ağustos ortalarında birden dikkatimi çekiverdi. Başka hiçbir ağacın meyvasına benzemeyen, değişik bir formda, canlı pembe renkte, mini mini meyvalar!
Çoğu zaman olduğu gibi, ne olduğunu bir tesadüfle öğrendim: Türkçe papazkülahı veya papaztakkesi deniyor bu ağaca . Çünkü meyvaların formu bir tür papaz başlığını andırıyormuş. İngilizce adı spindle tree. Latince Euonymus denen büyükçe bir aile. Asya'dan Amerika'ya kadar yayılmış 150'den fazla türden oluşuyor.
Papazkülahının büyük süprizi Eylül başında ortaya çıktı. Zaten
gelip geçerken bayıla bayıla seyrettiğim meyveler önce gittikçe büyüyerek nar kırmızısı bir renk aldı. Daha sonra bunların dört odacıklı bir kapsülü andıran bir dış kabuk olduklarını anladım. Nar kırmızısı kabuk zamanla açılıp içinden iki turuncu çekirdek sallanmaya başladı.
Böyle olmayacak ama. Bazen göstermek anlatmaktan bin kat daha basit. Flickr'da bulduğum şu yandaki fotoğraf yeterli olur sanırım. (Fotoğraf: florriebassingbourn ) Kendimi şöyle parlak fosforlu turuncu bir gömlek , üzerine de nar kırmızısı bir ceket giymiş hayal ettim de... Aman, ne abartılı! Oysa doğada neredeyse hiçbir renk kombinasyonu çirkin durmuyor. Herşey ölçülü ve güzel!

Birkaç kez gelip geçerken birer-ikişer meyva kopardım bu ağaçtan. Evde küçük bir hasır kase içinde oluşturmaya başladığım sonbahar koleksiyonuma eklemek üzere (neler yok ki içinde! bir iki fındık, bir kestane, bir çınar tohumu, bir-iki meşe palamudu, bolca akçaağaç tohumu...)
Şöyle birini ısırıp tadına bakmayı düşünmüş müydüm koleksiyon için toplarken? Galiba hayır. İçgüdüsel olacak. Daha sonra papazkülahı ağacının, meyvaları dahil zehirli olduğunu okudum çünkü. Kuşlar yiyebilir, onlara serbest!
Ben papazkülahını sevdim! Özellikle sonbaharda sunacağı renk cümbüşü için de hayal bahçeme ekledim. Ama çocuklu evlerin bahçelerinde pek bulunmasa iyi olur.

Bu yazıda kullanılan kaynaklar ve papazkülahı ile ilgili bazı linkler:
1) Wikipedia: Spindle Tree
2) Plants for a future: Spindle Tree
3) Bol fotoğraflı bir papazkülahı sayfası!

Cuma, Eylül 22, 2006

kimyonun maceraları 22/09/2006

şehrin en merkezi yerlerinden birinde bir adam yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış, elinde sıkıca tuttuğu kitabı sallayarak bağırıyor: "herşeyin bir zamanı var! herşeyin bir zamanı var!"
"bazen en basit gerçekleri akıllara yerleştirmek için böyle yüksek bir yere çıkıp adamakıllı bağırmak gerekiyor" dedi kimyon, "oysa doğa sessizce zaten söyler bunları... sadece başını çevirip bakmak yeterli."
doğru söze ne denir?
meşe ağacında önce parlak ve yeşil yaprakların zamanıydı, şimdi palamutun...
atkestanesinde önce beyaz-pembe çiçekler hüküm sürmüştü, şimdi yeşil dikenli kabuğuna sarınmış parlak kestaneler keyif sürmekte...
ıhlamuru süsleyen minik ve mis kokulu çiçeklerdi önce, şimdi ise yeşil ve sevimli toplar...
papazkülahının ilk misafirleri dikkatimizi çekmemişti bile, nar kırmızısı bir kabuktan "ben buradayım!" dercesine göz kırpan turuncu meyvacıkların zamanı ise şimdi...
bir süre sonra kurumuş yaprakların zamanı gelecek ve rüzgar ele geçirecek huşu. sonra beyaz...


not: "bu seferki macerayı biraz uzun tuttuk" dedim ya, kimyon yine de ısrarlı. papazkülahı meyvalarının zehirli olduğunu mutlaka ilave etmeliymişiz. güzel, güneşli bir sonbahar günü bir papazkülahı ağacına denk gelirseniz albenili meyvalarına kapılmayın ve sadece seyirlik olduğunu hatırlayın diye...

Perşembe, Eylül 21, 2006

Şehirde, arabam olmadan!


Doğal Hayatı Koruma Derneği web sitesinde, "Daha Ekonomik, Daha Temiz, Daha Yeşil!" adlı yazıda bahsediliyor: 22 Eylül günü, başta Avrupa olmak üzere 1500 dünya şehrinde "Şehirde, arabam olmadan!" sloganıyla kutlanacak ve arabasız bir yaşamı teşvik eden çeşitli etkinlikler düzenlenecekmiş.

Kampanya organizasyonu ile ilgili siteye bakılırsa, 1999'dan beri düzenlenen kampanyaya Türkiye 2001' de iki belediye ile (Ankara ve Kadıköy), 2002'de 79(!) il ile katılmış. Bu bir kerelik toplu katılım çok yeterli gelmiş olmalı ki, sonra da salıverilmiş işin ucu. Bu sene de son 3 sene olduğu gibi Türkiye'den katılım yok.
Aslında günübirlik etkinlikleri pek sevmem. Bir şey doğruysa her gün yapılmalıdır. Bir günlük katılımla vicdan rahatlatmak bana tehlikeli gelir. Kaldı ki deliye her gün bayram, bana her gün "şehirde, arabasız!". Fakat bir günübirlik etkinlik ve onun toplumsal bilinç yaratma çabası desteklenecekse, işte bu odur.

iyi de ne yapsak?
  • Biraz rahat ayakkabılar giysek, evden biraz erken çıksak , şehrin rahat yürünecek rotalarını kafamızda şöyle bir çizsek ve gücümüzün yettiği yerlere yürüyerek gitsek.
  • Bisiklet mi? O daha da iyi!
  • Olmuyorsa toplu taşıma araçlarını kullansak. Mümkünse büyük kalabalıkların toplu taşıma araçlarını kullandığı saatlerden kaçınırsak o kadar da eziyetli olmayabilir.
  • Alışveriş? Yürüyüş mesafesindeki marketlerden parça parça yapmayı denesek. İlle de uzaktaki hipermarkete gidilecekse (biraz zor ama) bir-iki komşu anlaşıp topluca ve bir otomobille gitse fena mı olur?
  • Evle iş arası mesafeyi uzun vadede kısaltmaya baksak.
  • Uzun lafın kısası, yaşantımıza şöyle bir bakıp bireysel ve keyfi otomobil kullanımına yol açacak sebepleri belirlesek ve tek tek elemeye çalışsak. Bir günde değil! Uzun zamana yayarak...

Motivasyona mı ihtiyaç var?

Şunu unutmamalı: Bir çok bireysel girişim ufak ve önemsiz görünmesine karşılık, konunun uzmanlarına göre otomobil kullanmaktan vazgeçmek daha yaşanabilir bir dünya için hemen, şimdi ve tek başına yapabileceğimiz en faydalı şeymiş....

"park yeri bul","yine benzin bitti", "bakımı ne zaman yapılacaktı?" "çizmişler arabayı yine!" dertlerinden kurtulmak da cabası!

İlgili Linkler :
1)
Doğal Hayatı Koruma Derneği
2) "Şehirde Arabam Olmadan!" hareketi resmi organizasyon sitesi