Salı, Mayıs 29, 2007
Bir yazı: Ya ruh obezliği
"Beden obezliğinin farkındayız ama belki bundan daha da tehlikeli olan ruh obezliği henüz kafalarımıza dank etmiş değil.
Bedenimizin sağlığını abur cubur yemek bozuyorsa, ruh sağlığımızı da televizyondan, basından, eğlence dünyasından yayılan abur cubur mahvediyor. "
demiş. Katılmamak elde değil. Mesele doğru "kültür diyetini" bulup uygulayabilmek olsa gerek.
Yazının tamamı burada.
Pazar, Mayıs 27, 2007
Bugün...
- ... sabah kalkmış yatakta oyalanırken birden dakikalardır sokaktan bir tane bile otomobil geçmediğini farkettim. Oysa ki çok gürültülü olmamakla beraber, gece bile hareketli bir sokaktır. Olağanüstü bir sessizlik! Önce biraz garip geldi, sonra hoşuma gitti. Sessizliğin tadını çıkardım. Hiç otomobil olmayan bir dünya -en azından sesler açısından- nasıl olurdu diye merak ettim.
- ... bir Internet sitesinde evdeki gündelik dağınıklığı engellemek için küçük bir yöntem okudum. Oyunun adı "odayı eli boş terketme!". Bir odadan her çıkışımızda elimize o odaya ait olmayan bir eşya alıyoruz ve eşyayı gittiğimiz (veya yolumuz üzerindeki) odada yerine bırakıyoruz. "Aman, triplex evimiz mi var. Bizim nohut oda, bakla sofa evimizde ne kadar farkeder ki..." dedimse de denedim. Bayağı işe yarıyor.
- ... ekmek pişirdim. Bir hafta yetecek kadar. Ekmeklerimin son zamanlarda susam, ayçekirdeği, yulaf, ceviz gibi eklemelerden gittikçe uzaklaşıp basitleştiğini farkettim. Un, su ve maya... O kadar... Ruh halimle ilgili galiba...
- ... akşamüstü yine yağmur yağdı. Yağmurdan sonra mahallenin çocukları çıktılar sokağa. Seslerini duydum. Çok eğlendiklerini farkettim.
- ... ben niye yürüyüşe çıkmadım ki?
Velhasıl bugün de böyle geçti.
Perşembe, Mayıs 24, 2007
Falımda materyalizm çıktı!
Çıktı falında bir yar
Para işinden anlar
İki giyim mağazası
Bir de güzel evi var.
Eskiden olsa "Can alıcı gözleri, altın gibi kalbi var" mealinden bir şeyler yazarlardı. Can alıcı gözler ve altın kalpler artık karın doyurmuyor. Fabrikatör kızı Selma'nın babasının tüm ayak oyunlarına rağmen fakir çocuk Murat'a aşkından vazgeçmediği, Murat'ın da aşkına karşılık fabrikatör babanın teklif ettiği liraları bir tokat gibi geri fırlattı günler çoktan geçti tabii.
Ama mutluluk hayallerimizin ön şartı para işinden anlayan mağaza sahibi sevgili mi olmalı yani?
Fallar bile ne kadar materyalist oldu böyle...
Perşembe, Mayıs 17, 2007
Bi yuppiii daha: Civanperçemi!
Yuppiiiiiii!Civanperçemim çiçek açıyor!
Hangi civanperçemi?
Hani şu hurmanın saksı kiracısı olan...
Geçen sonbahar bir yürüyüşten dönerken köküyle söküp getirmiştim de evde bulduğum ilk boş saksıya ekmiştim. Pek de bakıp ilgilenememiştim sonradan. Buna rağmen bütün kış düzenli olarak neredeyse 10 günde bir dal vermişti topraktan. Ben de onu "aman da civanperçemim benim" diye seviyordum her yeni dalında. Baharla birlikte o da canlandı. Dipten dipten dal vereceğine uzayıp boy atmaya ve yan dallar vermeye başladı. Bahçede bayırda gördüklerim yanlara doğru gelişir, en fazla 10-20 cm. dir boyları. Benimki saksıda genişleyecek yer bulamadığından herhalde, boyuna gidip neredeyse 50 cm'ye yaklaştı. Bir kaç gündür de üst dallarında pıtır pıtır çiçeklenme belirtileri gösterdi. Bembeyaz çiçekleri patladı patlayacak!
Ekolojik bahçıvanlık veya doğal/basit yaşam kitaplarında hep okuduğum bir öneri doğruymuş. Bahçenizde veya evinizde yetiştirmek için yaşadığınız bölgenin doğal bitkilerini tercih edin diyordu. Hem iklim ve toprağa uyumları sebebiyle daha az zahmetli olduklarından, hem de kimyasal gübre ve benzeri doğaya yük getiren yapay desteklere ihtiyaç duymadıklarından dolayı...
Yine de evde saksı bitkisi olarak civanperçemi yetiştiren kaç deli vardır benden başka, bilemiyorum.
Neden civanperçemi yetiştirdiğimi de yazacaktım ama, o başka bir yazıya kalsın. Önümüzdeki bir kaç ay için yaşamımı biraz rölantiye almaya karar verdim. Herşey yavaş yavaş, azar azar aksın; koşturmacalar, herşeye yetişme, herşeyi yetiştirme çabaları son bulsun diye umuyorum.
Acaba başarabilecek miyim?
(Fotoğraf: anita gould)
Perşembe, Mayıs 10, 2007
Bu bahar gözüme takılanlar - 5: Karahindiba ve papatya
Mevsim yaza geçmeden papatya ile karahindibadan bahsetmesem olmayacak.Yol kenarlarını dolduranlar da onlar...
En acemi bahçıvanların bahçelerine hayat verenler de...
Dün yanından geçtiğim bir bahçede gördüm. Çimleri biçerken ortada baklava şeklinde bir bölüme dokunmayıp olduğu gibi bırakmışlar. Sadece papatya ve karahindibadan oluşan bir çiçek tarhı elde etmişler böylece. Önce bahçıvanın tembelliğine verdim. Ama sonra düşündüm de... Belki de şık bahçe dergilerinden fırlamış gibi değil de, daha "doğal" bir tarzı tercih ediyordur bahçesinde. Neden olmasın? (Fotoğraf: Sir Iwan)
Bu kır çiçeklerinin en hoşuma giden yanı, her ortamda, her şart altında yetişebilmeleri. Hani bazen kaldırım kenarında, duvar dibinde neredeyse yoktan -yoktan demeyelim de taştan- biten karahindibalar olur ya... İşte onlar benim favorilerim! İnsana her şart altında şikayet etmeden, ne olabilecekse en iyi şekilde onu olmanın mümkün olduğunu anlatır gibiler... (Fotoğraf: muckiwurm)Karahindibanın latince adı Taraxacum officinale. Başta gelen batı dillerinde olduğu gibi Türkçe'de de aslandişi diye geçtiği oluyor (İngilizce dandelion, Fransızca dent de lion, Almanca Löwenzahn). Çoğu zaman sarı çiçeklerine şöyle bir bakıp geçtiğimiz hindiba aslında çok da faydalı bir bitki ve mutfağımızda da önemli bir yeri var. Sadece pazara çıkıp oradan da mutfağımıza girdiğinde çoğunlukla adı radikaya dönmüş oluyor :-)) Ev Cini ve Yoğurtland'da iki güzel tarif ve pek çok ilginç bilgi var karahindiba-radika hakkında... Biz de yol kenarlarında olanlardan değilse de, pazara
uğramış "kültürlü" kardeşlerinden bolca misafir edebildik mutfağımıza bu bahar.Aslında taa geçen sene bulduğum, ama denemeye bir türlü fırsat bulamadığım bir başka tarif daha var karahindibalı. Bu tarifte otun yaprakları değil, hepimize tanıdık olan sarı çiçekleri kullanılıyor. Hem de "tatlı" bir amaç için: Karahindibalı Kurabiye! Denemeyi çok istediğim bu kurabiye şu linkte fotoğraflı olarak tarif edilmiş. Karahindibanın faydaları ve kullanım alanları sayılamayacak kadar çok. Çayına ve kahvesine girmiyorum bile...
(Fotoğraf: Catalinr)
Papatyaya gelince... Aslında pek çok değişik türü var bu çiçeğin. Papatya deyince aklıma hemen o ünlü tango geliyor: "Papatya gibisin beyaz ve ince, eziliyor ruhum seni görünce...". Bu şarkıda kastedilen papatya hangi türdür bilmiyorum :-)) Ama benim sözünü ettiğim, bildiğimiz kır papatyası. Baharda pikniğe gidince saçlara taç diye örülen veya "seviyor-sevmiyor" fallarına çiçeklerini feda eden... Sadece bahar müjdecisi ve piknik eğlencelerinin konusu değil tabii ki papatya. Pek çok faydası da var. Bu yazıyı "Şifalar Bitkiler Ansiklopedisi" ne çevirmemek ve çok iyi bilmediğim konularda ahkam kesmemek için hiç girmiyorum bu konuya. Ama şu ve şu linkte şifalı özelliklerinden bahsediliyor papatyanın... (Fotoğraf: Mark Bridge)Çevremizdeki bu mütevazi, küçük güzellikleri farkedebilmek ve onları bir şekilde yaşamımıza konuk edebilmek ne güzel!
İster bir su bardağının içinde masamızın bir köşesini süslesinler, ister bir fincan çay olsunlar keyifle yudumladığımız... İster başımıza taç, ister dilimize şarkı olsunlar.
Hep yaşamımızda olsunlar!
Çarşamba, Mayıs 09, 2007
Yuppiiiiii! Yağmur!
"Bir yağmur göremeden bahar gitti gidiyor" derken üç gündür yağmur yağıyor!
Bütün polenler yere indi. Artık daha rahat nefes alabiliriz.
Sabah şemsiyemde ve kaldırımlarda tıpırdayan yağmuru dinleyerek biraz yürüdüm.
Şemsiye ve yağmurluğa rağmen biraz ıslandım, ama ne gam!
Ağaçların suyu görünce biraz koyulaşan, capcanlı yeşili ne güzeldi...
Sadece çocukların çıkarabileceği bir keyifle, özellikle su birikintilerine basarak giden bir kaç afacan gördüm. Onlar gibi birikmiş suların üzerine üzerine gitmek yerine, farkına bile varmadan etrafından dolaşmayı ne arada öğrendik de, ne zaman yetişkin oluverdik merak ettim.
Cumartesi, Mayıs 05, 2007
ebay maceram!
Internet üzerinde alışveriş yapmaya bir türlü alışamadım. En son 6 sene önce Amazon'dan birkaç kitap almıştım sanırım. Sonra uzunca bir ara verdim. Ne büyük birader izlesin beni, ne küçük birader Hawai tatilini kredi kartımdan ödesin!Ayrıca sanal alışverişte kaybolup gidiveren bazı şeyler var sanırım. Satın aldığım şeyi (ister bir kitap olsun, ister bir demet maydonoz!) elimde tutup hissetmeye ihtiyaç duyuyorum mesela... Sonra "alışveriş sohbetleri"... Bazen laf lafı açar... İster satıcıyla olsun, ister mağazadaki diğer müşterilerle, insan başka türlü öğrenemeyeceği bir dolu şey öğrenebilir bu sohbetlerde. Hem hava da güzelse caddelerde alışveriş bahanesiyle dolaşmak, bilgisayar başında tünemekten daha iyidir.
Geçen hafta internette alışverişe dönüş yaptım! Hem de benim için zorlu tarafından, ebay üzerinden! Bir sürü "zaten" beni ebay'e götürdü. Satın almak istediğim şeyi üreten zaten topu topu üç firma vardı. Zaten üçü de internet üzerinden satış yapıyordu. Zaten belli bir ölçü ve renk ile belirlenen model isimleriyle satıldığından yanlış bir şey alma şansım yoktu. Zaten çoğu meraklısı da benim gibi ilk el fiyatlarını fazla bulduğundan ebay'den ikinci el satın alıyordu. Zaten, zaten, zaten...
Yine de temkinli gitmekte fayda gördüm. Bir ay önce kendime bir ebay hesabı edinmekle başladım işe. Alıcı olarak hiçbir "tehlikeli" bilgi (kredi kartı numarası, hesap no vb.) vermek gerekmemesi işin hoşuma giden taraflarından biri. Sonra sıra açık arttırmadaki binlerce ürün arasından uygun bir tanesini bulmaya kalıyor.
İlk bir hafta seçtiğim açık arttırmaların nasıl gittiğini takip etmekle yetindim. Biraz sağlamcı mı gittim, ne? Ama sabit bir fiyatın olmayışı işin en tehlikeli taraflarından biri. Sistemde bir güvenlik açığı falan olmasından değil. İnsanoğlunun doğasından dolayı! İnsan kolaylıkla işin içinde "gerçek" para döndüğünü unutup, kendisini bir bilgisayar oyununun içinde zannedebilir. Geçmiş satışların nasıl seyrettiğini izlemek, özellikle son dakikalarda soğukkanlı olmak, çıkılabilecek en yüksek fiyatı önceden kendi kendine sıkı sıkı tembih etmek(!), şüpheye kapıldığım yerlerde tecrübeli ebay kullanıcılarının görüş alışverişinde bulunduğu forumu takip etmek benim uyguladığım yöntemlerdi :-))
Kurulan sistem pek çok yönüyle güvenilir görünmesine karşılık, belirlenen kurallar çerçevesinde hoşa gitmeyecek taktikler uygulandığını da öğrendim bu sayede. Örneğin ürün açık arttırmada en yüksek fiyatı teklif edende kalıyor doğal olarak, ama bazı durumlarda satıcı ve alıcı karşılıklı anlaşarak vazgeçerlerse, ürün en yüksek ikinci fiyatı verene teklif edilyor. Bazı satıcılar bu özelliği kullanarak sattıkları malın fiyatını yukarıya çekmek için bir ikinci hesap ile (veya bir tanıdıklarının yardımıyla) alıcı gibi arttırmaya katılıp sonunda da (sözde) "vazgeçiyorlarmış". Sonuç: Mal yapay olarak yükseltilmiş fiyatla herşeyden bihaber olan "ikinci en yüksek fiyatı veren" e teklif ediliyor. Çoğu zamanda kabul görüyor.
Benim açımdan bu ilk ebay alışverişi sorunsuz sonuçlandı. Satıcı iletişime ve bilgi vermeye oldukça açık biriydi. Bana kullanım hakkında ufak tefek ipuçları dahi verdi ve biraz geciken postanın kargodaki durumundan da haberdar etmeyi ihmal etmedi. Satın aldığım mal iki gün önce elime geçti. Tam olarak tarif edildiği gibiydi, fotoğraftakinden biraz daha kötü bir şey çıkmasına kendimi hazırlamış olmama rağmen... Yani beklentilerimi tam olarak karşıladığını söylemek mümkün...
Sonuç olarak internet üzerinden açık arttırmalı alışverişi önerir miyim? Yooo! Mümkün olduğunca eski usul gitmeyi kendi adıma tercih ederim. Özellikle bir tüketim canavarına dönüşme eğilimi olanlara hiç önermem. ebay'in ciddi sayıda kontrolden çıkmış "bağımlıları" olduğunu duydum.
Ama "hiç tavsiye etmem" de diyemeyeceğim. Ne satın almak istediğimize bağlı. "İhtiyaç" ve "istek" arasındaki ince farkı iyi bilen ve doğuştan iyi pazarlık becerisine sahip olanlar bu tür sanal satışlardan faydalanabilir bile...
Fotoğraf: Old Shoe Woman
Pazar, Nisan 29, 2007
101 yol

Hava birkaç gündür Nisan ayına uymayacak kadar sıcak. Gündüzleri mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya çalışıyorum. Bugün de öyle... Serin odamın tavanına Mavi Sakal'ın "İki Yol" şarkısı asılı... (Fotoğraf: afeman)
"İki yol var demiştin, hangisini seçeyim?" diye soruyor.
Neyseki yaşamda varmak istediğimiz bütün hedeflere ille de iki yoldan birini seçerek gitmemiz gerekmiyor. Bazen gidilecek yollar pek çok, mümkün olduğunca çoğunu seçip uygulayabilmek ise tercih sebebi :-))
Örneğin, hedef yaşadığımız dünyayı korumak ve daha basit yaşamaksa bu işin 10, 50,100 yolunu anlatan kitaplar ve internet kaynakları karşımıza çıkıyor hemen. Bu listeleri birebir uygulamak ruhsal dinginliği beraberinde getirir mi bilinmez, ama yaşadığımız dünyaya biraz nefes aldıracağı bir gerçek.
Ekolojik bilinç üzerine bir site olan GreenStyle'ın blog bölümünde yaşamımızı yeşillendirmenin :-) 101 yolu sayılmış. Okurken "ben bunların hangilerini yapıyorum?" diye sordum kendime, bir süre sonra da tuhaf bir monoloğa giriştiğimi farkettim:
- Organik yiyecekler satın alın. (Biraz pahalılar ama mümkün olduğunca öyle yapıyorum. Yine de yeterince araştırmadan kendini eko, bio, organik çılgınlığına kaptırmamalı insan. Bio yumurta ile olmayan arasında besin değeri olarak bir fark olmadığını açıkladılar geçenlerde. "İlle de bio yumurta" takıntısından vazgeçtim.)
- Yaşadığınız bölgenin ürünleri tercih edin. (Kulağa hoş geliyor ama uygulamada zorlanıyorum. Süpermarkette pazarda olduğu gibi "nerden kardeş bunlar?" diye sormak mümkün olmuyor. )
- İşe yemek getirmek için tekrar tekrar kullanılabilen kapları kullanın. (Bir nevi sefertası kullanın demek istiyor yani. Bu konuda girişimde bulunmam lazım. Şu anda alüminyum ve plastik kullanıyorum. Sağlam, yeniden kullanılabilir plastik kaplar daha doğru bir çözüm gibi.)

- Kahve ve çikolata gibi ürünlerde fair trade yapan markaları tercih edin. ( Bulursak tabii...) (Fotoğraf: flydown)
- Gıda atıklarınızı kompost yapın. (3 metrekarelik balkonunda kompost sistemleri kurup, gübreye dönüşsün diye bir yıl bekleyenler var, biliyorum. Çok doğal, çok doğru, biliyorum. Yine de beni şimdilik pas geçin. Bahçeli evim olursa, elbette!)
- Şişe suyundan kaçının. (Yaşasın! Bunu yapıyorum işte... Ama çeşme suyu içilebilir bir şehirdeyim. Bu da benim şansım...)
- Daha az et yiyin. (Memnuniyetle! Vejeteryan olmama çeyrek var.)
- Buzdolabı ve dondurucunuzu uygun ısıya ayarlayın. (En son kontrol ettiğimde öyleydi. Bazen mevsim geçişlerinde değiştirmeyi unutuyorum.)
- Alışverişe kendi torbalarınızı götürün. (Öyle yapıyorum. Sattığı malı otomatiğe almış bir şekilde hemen kendi poşetine yerleştiriveren kasiyerlerle "Bi dakka! Benim kendi poşetim var." "Çıkarıyım yani şimdi bundan?" "Evet, lütfen, zahmet olucak...", "?!?" şeklinde diyologlar olmazsa yaşam daha da güzel!)
- Paketsiz ürünleri paketli ürünlere tercih edin. (Alışverişte unutmazsam dikkat ediyorum.)
- Mısırı alüminyum folyo yerine kendi kabuğunda közleyin.(Eskiden de öyle yapmazlar mıydı? Sokak satıcıları hala öyle yapıyor sanırım. )
- Yeniden kullanılabilir kahve filtresini tercih edin. (Filtre kahve içmiyorum zaten.)
- Drive-through'dan kaçının. (Arabalı fast-food değil mi bu? Fast-food yemeyeli ne kadar çok zaman oldu. Nerede kalmış drive-through?)
- Sadece çevreyle dost deniz ürünleri yiyin. (Hımmm... Çevreyle dost deniz ürünün tam tanımı nedir? Japonlar gibi balina yiyip nesillerini tüketmeye kastım yok. Ama aldığım balığın avlanma mevsimi dışında veya dinamit falan gibi zararlı yöntemlerle avlanıp avlanmadığını nasıl bileceğim?)
- Buzdolabı ve dondurucunuzu her zaman dolu tutun. (Süpermarkette elinize ne geçerse alın da dolabınızı doldurun anlamında değil tabii. Boş bir buzdolabını soğutmak için daha çok enerji tüketilir diye duymuştum, onun için. Bir forumda 1,5 litrelik şişeleri suyla doldurup buzdolabınızın boş kısımlarına yerleştirin diyorlardı. Hiç denemedim.)
- Kendi yiyeceğinizi yetiştirin. (İnsana "bi dönümcük bahçen var mı?" diye sormazlar da hiç. Ahhh, ah! Ama bahane bulmayalım, Küba'dan alınacak çok ders var. )
- Yiyecekleri buzdolabı ve dondurucuya yerleştirmeden önce oda sıcaklığında soğumasını bekleyin. (Annemden aldığım mutfak dersleri de aynı şeyi söyler. Anne sözü dinlerim!)
- FSC sertifikalı ahşap ürünlerden alın. (FSC çevre ve toplum dostu orman yönetimini amaçlıyormuş. Hiç duymamıştım.)
- Dönüştürün! Şişe, teneke kutu, kağıt, vb. (Yapıyorum!)
- İyi durumdaki kullanılmış eşyaları atmak yerine bağışlayın. (Daha da önemlisi "neden iyi durumda olduğu halde onlardan kurtulmak istiyorum?" diye sorabilmek! Özsaygımı zedeliyor, her zaman soramıyorum :-(
- Bambu (Bambu ahşaptan daha mı çevre dostu? Uzak Doğu'dan yani uzak yollardan geldiğine göre her zaman öyle olmayabilir. Bu maddeden şüpheliyim.)
- Duş başlığında daha az su akıtan modelleri tercih edin.
- Tuvalet sifonunda da öyle...
- Ön kapılı bir çamaşır makinası alın. (Öyle olmayanı var mı? Varsa enerji tüketimi açısından fark mı var? Bu galiba ABD'ne özgü bir şey. )
- Giysileri sıcak veya ılık su yerine soğuk su ile yıkayın. ("Ama benim çamaşır makinamın soğuk su ayarı yoook!" dedim, kalktım, baktım. Varmış! Rezalet, bu kadar zamandır farketmemişim...
- Çamaşır kurutucusu kullanmak yerine çamaşırlarınızı asarak kurutun. (Tanrı güneşli ülkemin teknoloji çılgını tüketicilerini çamaşır kurutucusu denen aletin varlığını keşfetmekten korusun!)
- Yağmur suyu biriktirin. (Bazen şöyle bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı zaman komşuların tuhaf bakışlarına falan aldırmayıp sokağa kacaman bir kova yerleştirmek geçiyor kafamdan. Bir kez yapabilmiş değilim. En azından saksı çiçeklerine verirdim. Balkonum olursa kesin yapacağım!)
- Musluklarınızın damlamamasına dikkat edin.
- Şofbeninizi izole edin. (Ne için?)
- Furnace ya da boiler'inizi temiz tutun.(? Bilmediğimiz sularda yüzmeye başladık!)
- Greywater (Çamaşır, bulaşık, banyodan çıkan atık su) biriktirin. (Bazı ülkelerde geridönüşüm sisteminin ev kaynaklı atık suları da topladığını duymuştum. Şimdilik bize uzak. Bireysel uygulamalar için biraz tesisat işlerinden anlamak lazım bence.)
- Evinizi bir enerji denetlemesinden geç(irt)in. (Ama siz de çok zor sormaya başladınız hocam yaaaa!)
- Ampullerinizi kompakt floresan lambalarla değiştirin. (Aklımda!)

- Tüm elektrikli aletlerinizi her zaman düğmesinden tam olarak kapattığınızdan emin olun. (Stand-by'da kalmayacak yani. Buna çok dikkat ediyorum.) (Fotoğraf:limemintcooler)
- Evinizin kış için izolasyonunu yapın. (Şaka bir yana, bu da çok önemli. Evlerde en çok enerji ısınma için tüketiliyormuş. )
- Ev aletlerinizi enerji tasarruflu olanlardan seçin. (Satın alırken enerji tüketimi ile ilgili sertifikasına bakmak gerekli. Hani üzerinde yeşil, kırmızı, sarı ile işaretlenmiş A,'dan G'ye kadar kategorisini belirtilen etiketler oluyor da, satın aldıktan sonra çıkarmaya uğraşırken "Bunu niye yapıştırmışlar buraya?!?" diye söyleniyoruz ya, işte o.) )
- Yenilenebilir enerji kullanın. (Güneş, su, rüzgar enerjisi...Belediyemiz uyuyor mu?)
- Sıcak su için güneş enerjisinden faydalanın. (Özellikle yeni geliştirilenler görüntü kirliliği de yaratmıyor.)
- Şarj edilebilir pillerden alın. (Ve de onları şarj eden aletlerden tabii... Bu konuda biraz bilgilenmem lazım.)
- Hediye paketi olarak geri dönüşümü mümkün kağıt kullanın. (Hediye yerine hediye çeki alıyorum. Pek hediye paketiyle işim olmuyor bu yüzden.)
- Jeotermal ısı kullanın. (Sanırım jeotermal kaynakları olan bölgeler için bu öneri.)
- Termostatınızı düşük ısıya ayarlayın. (Kaloriferi mi yoksa şofbeni mi kastediyor anlamadım ama her ikisinde de ısıyı düşük tutmaya çalışıyorum. İnsanın 1-2 derece düşük ısıya kolaylıkla alışabileceğini farkettim. Oysa o 1-2 derecenin sağladığı enerji tasarrufu çok büyük.)
- Kışın geceleri perdelerinizi kapatın. (Enerji tasarrufuna faydası olduğunu hiç düşünmemiştim.)
- Yazın gündüzleri perdelerinizi kapatın. (Bunun da...)
- Su ısıtıcınızı (şofben) en fazla 120 F (48 C) dereceye ayarlayın. (Ben en fazla 45 yapıyorum. Mevsime göre değişiyor. Her şofbende derece ayarı olmaması bir dezavantaj.)
- Organik veya dönüştürülebilir malzemeden üretilmiş giysiler alın. (Buldukça tercih ediyorum. Bakımları daha zor ve biraz daha pahalılar. Ama daha sağlıklı ve çevre dostu.)
- Petrol içermeyen ürünler kullanın. (Öyle beklenmedik ürünlerin içinde petrol ve türevleri karşımıza çıkıyor ki... Araştırmak ve doğal alternatiflerini bulmak gerekli.)
- Hayvanlar üzerinde test edilmeyen ürünlerden alın. (Bazı kozmetik ürünlerinin üzerinde yazıyor bu sanırım. Daha çok doğal -bitkisel malzemelerin kullanıldığı bakım ürünlerini kullanıyorum. Bunlar için fazla test yapılmadığını varsayıyorum. Umarım öyledir.)
- Kendi temizlik malzemelerinizi üretin. (Bu konuda bir kaç denemem oldu. Artık daha çok gıda reyonlarından alıyorum temizlik malzemelerimi :-)) Sirke, karbonat, vb...)
- Kütüphanelerden faydalanın. (İkinci evim olur kütüphaneler :-))
- Biten pillerin geri dönüşümünü sağlayın. ( Madde 39. Şarj edilebilir pil kullanın. Sanki daha doğru...)
- Mürekkep kartuşlarının geri dönüşümünü sağlayın. (Yapabileceğim halde tembellikten yapmadığım bir şey de bu :-(
- Güzellik ve kişisel bakım ürünlerinin organik ve doğal olanlarını kullanın. ( Kullandığım ürünlerin sayısını azalttım ve onların da kimyasal değil bitkisel kaynaklı olmasına çok dikkat ediyorum.)
- Organik iç çamaşırı satın alın. (Bkz. madde 46)
- Kendi sabununuzu üretin. (Çok merak ediyorum nasıl yapıldığını! Bir kaç kaynak da buldum bu konuda. Ama neredeyse evde bir laboratuar kurmak gerek bu iş için... Herşeye rağmen denemek istediğim bir şey...)
- Çocuklarınızı çevre bilinci ile yetiştirin. (Herşeyden çok istiyorum bunu! Ama her çocuk sonunda ne olmak istiyorsa onu oluyor. Ve hatta çok kuralcı olunca da tam tersini olmak istiyor.)
- Sadece low-VOC veya no-VOC boyalar kullanın. ( Boya işleri uzmanlık alanıma girmiyor. Ama herhalde boya kutularının üzerinde bu konuda bilgi vardır.)
- Mimari malzemeleri de tekrar kullanın. (Tekrar uzmanlık alanım dışındayız :-)
- Evinizi yeniden dekore ederken gereği kalmayan eşyaları bağışlayın. (Her yıl yeniden dekore de etmeyelim ama!)
- Hava filtresini kullanıldığı sürece ayda bir değiştirin.
- Klima yerine pervane kullanın. (Eski filmlerdeki gibi! Klimanın en büyük enerji canavarlarından biri olduğunu duymuştum, üstelik pek sağlıklı da değil...)
- Plastik kullanımınızı azaltın. (Uğraşıyorum, uğraşıyorum!)
- Kağıt veya styrofoam bardaklar yerine bir kahve kupası kullanın. (Özellikle işyerinde...)
- Büyük miktarlarla satın alın. (Çok doğru bulduğum ama pratikte pek uygulayamadığım bir şey daha :-(
- Kullan-at ürünleri mümkün olduğunca az kullanın. ( İşte buna da çok dikkat ediyorum.)
- Dış mekanlarda güneş enerjisi ile çalışan lambalar kullanın.
- Banyo yapmak yerine duş alın.
- Ağaç kesilmeden üretilen tebrik kartlarından kullanın. (Daha önce hiç duymamıştım ama gerçekten böyle kartlar varmış. Aklımızda olsun!)
- PVC'den yapılmış oyuncaklardan uzak durun. ( Özellikle ahşaptan yapılanlar daha çok hoşuma gidiyor. Hele çocuklar ve anne-babalar oyuncakları kendileri üretince daha da güzel!)
- Okumadığınız kitap ve dergileri bağışlayın.
- Perc kullanmayan kuru temizlemeci bulun. ( "Perc kullanıyor musunuz?" diye sorsam kuru temizlemecinin yüzü ne hal alır? Şaka bir yana dikkat etmeli böyle şeylere...Hem dünyanın hem kendimizin sağlığıyla oynuyoruz yoksa. )
- Geri dönüşümden üretilmiş kağıt kullanın. (Bir ara araştırdım geri dönüşümden çıkma kağıdı. Bir türlü nerede satıldığını bulamadım. Geri dönüşüme çok kağıt topluyorum ama...)
- Bilgisayarınızın enerji tasarrufu ayarlarını optimize edin. (Uzun zaman önce yapmıştım.)
- Patronunuzu çalışma sürenizin bir kısmında evden çalışmak (telecommute) için ikna edin. (Kaç patron ve hangi şartlarda ikna olur bilmiyorum ama hayalimdeki çalışma tarzı budur. Pijamalarımla, canım istediğinde kahve içerek :))
- Desktop bilgisayar yerine laptop bilgisayar kullanın. (Ne gibi ekolojik bir değeri olduğunu bilmiyorum ama öyle yapıyorum.)
- Lüzumsuz postalardan kurtulun. (Bir yıl önce bu konuda girişimde bulundum ve gereksiz reklam postalarından epeyce kurtuldum. Büyük ferahlık!)
- Ağartılmamış kağıt kullanın. (Genellikle kullanılmış kağıtların arkasını kullandığımdan kağıt satın almıyorum pek.)
- LCD bilgisayar monitoru kullanın. (Hem daha sağlıklı, hem de daha tasarruflu olduğunu duymuştum. Enerji açısından... Bir sonraki bilgisayarımda düşünebilirim.)
- Mümkün olduğunca dijital iletişim yöntemlerini kullanın. (Evet, çevre açısından daha doğrusu bu. Ama bir posta kartının yerini de bir e-kart tutmuyor her zaman!)
- Fax makinası yerine fax-modem veya e-faxing hizmeti kullanın.
- Bahçenizde kimyasal gübre kullanmaktan vazgeçin.
- Çim biçme makinalarının gazla çalışanlarından kaçının.
- Yaşadığınız bölgeye ait bitkiler yetiştirmeyi tercih edin.
- Organik kesme çiçek satın alın. (Nereden buluyoruz bunu?)
- Bir ağaç dikin. (Kendim hiç ağaç dikmedim ama pek çok ağacın dikimini maddi olarak destekledim, birkaç ağacın dikiminde de bizzat bulundum veya vesile oldum. Sayılır mı?)
- Bir hybrid satın alın. (Burada bir hybrid araç kastediliyor sanırım.)
- Arabanızı kendiniz yıkamak yerine bir araba yıkama servisine yıkatın. (Arabam yok ama olanlara söylemeliyim bunu, eğer bilmiyorlarsa.)
- Dizel bir araba satın alın. (Hiç araba almasam? Aram hoş değil onlarla...)
- Biodizel kullanın.
- Carpool yapın. ( Trafikte içinde tek kişi bulunan araçların çokluğunu gördükçe ben de hep düşünürüm bunu. Otomobillerin satatü sembolü olmaktan çıkıp fonksiyonel ulaşım araçlarına dönüştükleri günler gelirse belki yaygınlaşır bu alışkanlık.)

- Toplu ulaşım araçlarını kullanın. (Otomobilim olmadığından zaten toplu ulaşım araçlarının müdavimiyim. Ama sistemin iyi kurulmadığı şehirlerde "hadi arabadan inin, toplu ulaşım araçlarına binin." diye önermek hiç de gerçekçi değil.) (Fotoğraf: gananarama)
- Mümkün olduğunca yürüyün veya bisiklete binin. (Öteden beri çok ve severek yürürüm zaten. Bisiklet sürmeyi ise öğrenmem lazım. Belki bir gün...)
- Araba yolculuklarınızın sayısını azaltın.
- Mümkün olduğunca hava taşımacılığından kaçının. (Uçuş korkum bu konuda çok yardımcı oluyor "maalesef" :-((
- Otomobilinizi düzenli bakım ile arızalardan koruyun.
- Karbon veya yenilenebilir enerji kredisi kullanın. (Anladığım kadarıyla bireylerin değil şirketlerin yapabileceği bir şey bu...)
- Çevre ve sosyal yardım kuruluşlarına bağışta bulunun.
- Yardım kuruluşlarında gönüllü çalışın.
- Sizi temsil ettiğine inandığınız politikacılara konu hakkındaki hassasiyetinizi yazın.
- Yatırımlarınızın çevreye zarar vermeyen ve sosyal açıdan sorumlu yatırımlar olmasına dikkat edin.
- Ahlaklı bir banka ile çalışın. (Biliyorum, Türkçe'ye çevirince "var mı öyle olanı?" dedirtiyor, ama İngilizce'de böyle bir kavram var. Alışverişlerimde az da olsa dikkat ederim bu konuya, sosyal bilincini daha yüksek bulduğum firmaların ürünlerini tercih etmeye çalışırım. Finans sektöründe nasıl bulunur öylesi, bilmiyorum.)
Böylece dikkat ettiğim pek çok şeye rağmen, daha yapmam gereken ne çok şey olduğu ortaya çıktı.
Salı, Nisan 24, 2007
Hız hakkında...

Gandhi demiş ki:
"Eğer yanlış yönde ilerliyorsanız, ne hızla gittiğinizin hiç bir önemi yoktur."
Öyleyse nereye varmak istediğini bile bilmeden koşturmak niye? Biri şu etrafımızda son hızla dönen "modern" dünyaya durup biraz nefes alması gerektiğini hatırlatsa...
Fotoğraf: squishband
Cumartesi, Nisan 21, 2007
Bu bahar gözüme takılanlar - 4: Leylak

Daha bir kaç gün önce sokağın başındaki leylağı şöyle bir inceleyip bir on güne kadar açarlar herhalde diye düşünmüştüm. Bugün aynı yerden geçerken gözlerime inanamadım. Bütün ağaç çiçeğe durmuş bile!
İlkokuldayken her yıl bir zaman gelir, mavi ekoseden bir örtünün örtüldüğü, tertipli öğretmen masasının üzerinde mütevazi bir su bardağının içinde, bir demet leylak yerini alırdı. Bahçesinde leylak ağacı olan bir sınıf arkadaşının hediyesi... Okul çıkışında aynı bahçelerin duvarından sarkan leylak dallarını biz yağmalardık bu sefer. Eve varınca anneleri sevindirmek ve günlük yaramazlıkları unutturmak için birebirdi... Aynı günlerde gidilen pastanelerin, çay bahçelerinin masalarında da yine mütevazi bir bardakçık içinde birer dal leylak olurdu.
O zamanlar şehirler daha küçüktü belki ama kaldırım kenarlarında, bahçe duvarlarının kıyısında, okul-hastane bahçelerinde, orada burada rastlamak mümkündü bu güzelim ağaca.Şimdinin büyüyüp yayılan, herşeye yer açan, herşeyi sığıştıran şehirlerinde leylak ağaçlarına neredeyse hiç yer kalmaması tuhaf değil mi? İlkbaharın diğer ağaçlarına da elbette...
Vikipedi'de de bahsedildiği üzere 20'ye yakın alt türü varmış leylağın. TDK sözlüğüne bakılırsa adı Arapça'dan geliyor. Bugünlerde sıkça uğradığım bahcevan.comda Murat Pilevneli leylağın kireçli toprak sevdiğini, yan yana ekilen leylak ağaçları ile harika bir bahçe çiti yaratmanın mümkün olduğunu yazmış. Üretilmesi, yetiştirilmesi, budanması hakkında da pek çok ipucu vermiş. Benim gibi kendi bahçesiz, "ruhu bahçıvan"lara da okuyup hayıflanmak düşmüş!
Ne yapalım, çevremizde hala baharın geldiğini müjdeleyen bir kaç leylak ağacı bulabildiğimize sevinelim en azından... Zaten bir ağaca veya bir çiçeğe sahip olmanın yolu bahçesinde bulundurmaktan mı, yoksa mevsimler boyu onu izlemekten ve sevmekten mi geçiyor; kafam bu konuda biraz karışık diyebilirim.Fotoğraflar:
1.) jikido-san
2.) Michelle Kroll
3.) Muffet
Perşembe, Nisan 19, 2007
Kitaplar...
Simple Living üzerine okuduğum , tekrar tekrar okumak istediğim veya "okunacaklar" listeme aldığım kitaplar:
- Affluenza, John De Graaf, David Wann, Thomas H. Naylor: Aynı adlı ünlü filmin ardından yazılmış olan, tüketim alışkanlıklarımızı bulaşıcı hastalığa benzeten kitap...
- Voluntary Simplicity, Duane Elgin: Simple Living felsefesinin klasiği haline gelmiş kitap... >>>
- The Last Hours of Ancient Sunlight, Thom Hartmann: Sorumsuzca tükettiğimiz enerjinin kökenleri ve yaşam biçimimize yönelik eleştirel bir kitap... >>>
- Simplify your life, Elaine St. James : Hayatımızdaki detayları sadeleştirmek üzerine pratik önerilerin yer verildiği bir kitap...
- How much is enough?, Alan Durning: Tüketim toplumuna eleştirel bir bakış... >>>
- Freedom of Simplicity, Richard J.Foster >>>
- The Age of Missing Information, Bill McKibben : Bilgide "boğulmuş", gerçek bilgiyi kaybetmiş toplum!
- The Consumer's Guide to Effective Enviromental Choices: Practical Advice from the Union of Concerned Scientists, Brower & Leon
Güncelleme-04.02.2009: Bloga vaktiyle bu kitapları okurken tuttuğum notları da ekledim. (>>> ile işaretli linklerde.)
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Bu bahar gözüme takılanlar - 3: Muscari

Baharın ilk karşılayıcılarından muscari'ler yavaş yavaş geçmeye başladı. Bu yüzden daha geç olmadan onlardan bahsetmek istedim. İngilizcesi grape hyacinth olan bu soğanlı bitkinin Türkçe'de pek çok adına rastladım. Dağ sümbülü, morbaş, müşkülüm gibi... Bir sap çevresine dizilmiş minik mavi toplardan oluşan çiçekleriyle bir üzüm salkımını andırıyor. Böylece ingilizce adının nereden geldiği hakkında bir fikir veren muscari bildiğimiz diğer çiçeklerden öyle farklı ki insanda (özellikle ilk karşılaşıldığında) gerçek değilmiş izlenimi yaratıyor.
Neyseki öyle gerçekler ki insan özen ve ilgi gösterildiğinde doğanın bizlere ne görsel güzellikler sunabildiğini görüp mutlu oluyor.
Daha çok bahçelerde lale, nergis gibi diğer soğanlı bitkilerin arasına serpilmiş olarak görüyorum. Görünüşe göre bizim mahallede muscari yetiştirmeyi seven hakiki hayranları var.

Fakat bir kaç yerde yol kenarında, ağaç altında kendiliğinden bitmiş olanlarına da rastladım. Eğer çevrede hızını alamayan gerilla bahçıvanlar* yoksa muscari de bizim mahalleyi seviyor olmalı :-)
En bilineni Muscari armeniacum olmakla birlikte pek çok değişik muscari türü bulunuyor. Şu sayfada en çok rastlanan türleri fotoğraflarla örneklenmiş. Şurada, bahcevan.com da ise oldukça detaylı bilgiler var.
Yeterince büyük ve derin bir saksıya ekilirse evde muscari yetiştirmek de mümkün sanırım. Internette çok hoş saksıda muscari fotoğrafları gördüğümü hatırlıyorum. Elbette önce soğanlı bitkilerin nasıl yetiştirileceği konusunda biraz bilgilenmek gerek. Eğlenceli bir uğraşı! Çoğu zaman sonuçları da kış ortasında dışarısı henüz kar kaplıyken alınıyor.
Gerilla bahçıvan: Bahçıvanlık merakını sadece kendi bahçesiyle sınırlı tutmayıp çevresindeki kamuya ait veya sahipsiz alanları da yeşillendiren kişiler için kullanılan bir terim bu. Aralarında kendi bahçesi olmayıp da yeşile merakını böyle giderenler de var. Bu açıdan potansiyel bir gerilla bahçıvan sayılabilirim. İş çekingenliği yenebilmekte... Gerilla bahçıvanlık hakkında eğlenceli bir yazı da ehlikeyif bahçe'den...Fotoğraflar:
1) rutgersmith
2) finstr
3) Niall McAuley
Cuma, Nisan 13, 2007
Bu bahar gözüme takılanlar - 2: manolya
Manolya ile tanışıklığımız pek eskilere gidiyor aslında. Çocukluğumda adını çok duyar, kendisini bilmezdim. Herşeyden önce Zeki Müren'in "Benim güzel manolyam"ı vardı. Sadece bu şarkıda değil, nerede karşımıza çıksa, manolya çabuk incinen, nazlı bir sevgiliydi. Değerliydi, güzeldi. Değer atfedilmek istenen şeylere ad olurdu.Çok sonraları -yaklaşık üç yıl önce- hiç sevmediğim bir derse azimle devam etmemi bir manolya ağacı sağladı. Aldığım diğer derslerin tersine ana kampüste değil, şehrin öbür ucunda sapa bir yerde veriliyordu ders. Sıkıcıydı. Üstelik haftanın son iş/okul günü sabahın köründe tatlı uykuyu bölüp yollara düşmeyi gerektiriyordu. Gitmemek için her hafta ne bahaneler yaratıyordum kendime. Sonra bir gün dersin
verildiği binanın önünde bir ağaç çiçek açmaya başladı. Ufak ufak filizlenen tüm diğer ağaçların tersine kocaman tomurcuklar verdi önce. Sonra bu dev gibi tomurcuklar patlayıp avuç büyüklüğünde çiçeklere dönüştüler. Üzerinde tek bir yaprak bile bitmeden tüm ağaç çiçeğe büründü, çiçek oldu. Yanından geçerken gözlerimi kapatıp kokusunu içime çekmek ayrı bir zevkti. Her hafta ağacın ne şekil aldığını, çiçeklerin ne kadar büyüdüğünü görmek merakıyla derse gitmeye başladım. Bir kaç haftanın sonunda tüm çiçeklerini altındaki yeşil çimenliğe serip orada başka bir cümbüş başlattı ne olduğunu bilmediğim ağaç. Ancak bundan sonra yaprağa durdu ve bütün bir yaz boyunca da baharki halinden çok uzak, bilmeyenin dikkat etmeden geçeceği bir ağaca dönüştü. İşte her gün sokaktan geçerken veya durakta beklerken gördüğümüz ama tanımadığımız birine duyulan aşk gibi ben de o bahar aşık oluverdim bu gizemli ağaca. Ancak pek çok aramadan ve meraklı soruşturmadan sonra anladım onun "koklamaya kıyılmaz" manolya olduğunu...Tuhaftır bu yazıya hazırlanmak için Internet'te araştırma yaparken bulduğum yazısında Mehmet Yılmaz da bir manolya ağacına aşkından bahsediyor. Bu ağacın insanda yarattığı ortak duygu aşk galiba...
Böyle olunca latince adından, kökeninden, sevdiği iklimden, topraktan falan bahsetmek de istemiyor insanın canı. İstenirse Wikipedia'nın İngilizce sayfasından, şuradan veya agaclar.net'teki şu forum girişinden bir şeyler öğrenmek mümkün tabii.
"Bir gün sahip olursam" diye umduğum hayal bahçemin en baş köşesinde bir manolya ağacı var şimdi. Mevsimi geldiğinde sokaklarında dolaşırken manolyalara rastlamanın işten bile olmadığı bir şehirde yaşamak ise büyük mutluluk!Fotoğraflar:
1)http://www.flickr.com/photos/jimmysmith/400775002/
2)http://www.flickr.com/photos/carolinespics/124735492/
3)http://www.flickr.com/photos/hakaider/456953558/
Çarşamba, Nisan 11, 2007
Bu bahar gözüme takılanlar - 1: Scilla siberica
kenarlarında çeşit çeşit güzeller de arz-ı endam etmeye başladı. Ben de gözümü komşu bahçelerden ve pencerelerden alamaz oldum. Yanlış anlaşılmıyorumdur umarım...Böyle olunca sözkonusu güzelleri burada da arşivlemek ve hepsinin bıraktığı küçük ama derin mutluluklardan bahsetmek şart oldu....
İlki bu yukarıda resmi görülen minik, mavi ve olağanüstü güzel çiçek... "Daha önce nasıl olmuş da hiç görmemişim" dedirtenlerden... Her bahar böyle en az bir çiçek veya ağaç çıkar önüme. Bu sefer bu mavi keşfin hemen ertesi günü hava soğuyuverdi ve bir kar indirdi. "Eyvah, kara dayanabilecekler mi?" diye endişe ettim ama iki-üç gün sonra kar kalktığında mutlu mutlu güneşi selamlıyorlardı yine. Adını sanını bulmak her zamanki gibi biraz güç oldu. Internet'te epeyce aradıktan sonra Latince adının Scilla siberica olduğunu öğrendim. Adından anlaşıldığı üzere aslen Sibirya'ya özgü çok yıllık bir çiçekmiş. Bu durumda kar yüzünden boşuna endişelenmişim! Zaten Wikipedia'da da soğuğa dayanıklı bir bitki olduğu yazıyor. İngilizce adı Siberian squill, Wood squill veya spring beauty imiş. Bazı Türkçe makalelerde Latince adına rastlamakla beraber ne yazık ki Türkçe adını bulamadım. Türkçe adını bilemediğim her bitkide olduğu gibi de yarım yamalak bir tanışma saydım bunu... Türkçe bitki adlarına dair bu kadar az kaynak olması (özellikle internette) ne yazık!
(Fotoğraf: NorthernLala)
Pazar, Nisan 08, 2007
Ne koçu, ne koçu???
Dün Internet'te Türkçe gazeteleri dolaşırken rastladığım bir haber, daha doğrusu haberin içinde geçen bir söz ise beni gülmekten yere serdi! Aslında haberin kendisinde bir tuhaflık yok. 29 yıldır anne ve bebek hemşireliği yapan, 11 yıldır da doğum hazırlık kursları düzenleyen Ayşe Öner, nam-ı diğer "Ayşe Hemşire", anne-baba adayları için yeni bir kitap yazmış. Yazının genel içeriğinden anlaşıldığı üzere, kendisi bizde biraz unutulmaya yüz tutsa da öteden beri varolan, Batı'da ise oldukça kurumsallaşmış ve hala çok yaygın bir mesleğin saygıdeğer bir üyesi... Yani bir ebe...
Peki haberin içinde geçen "falanca filancanın eşleri falanca filancanın doğum koçluğunu(!) yapan Öner..." ifadesine ne demeli?
Ebe deyince veya olmadı "doğum hemşiresi" deyince bu mesleğin değerinden değer, öneminden önem mi eksiliyor? Yoksa daha mı az şık duruyor? Zaten kulaklarımızı tırmalayan "yönetim koçluğu", "yaşam koçluğu" gibi ithal kavramlar yetmezmiş gibi (ve de Türkçe'de zaten yüzyıllardır kullanılan bir karşılığı yokmuş gibi) "doğum koçluğu" gibi tuhaf meslek isimleri uydurmak da nereden çıktı?
Dilimizi olabildiğince sade kullanmak varken, pek çok alanda olduğu gibi meslek adlarında da bu tür abartılara, süslemelere gitmek toplumdaki genel psikoloji hakkında da acı ipuçları veriyor ne yazık ki...
Çarşamba, Mart 21, 2007
Enerjiden tasarruf...
- Gıdaların taze tutulması için buzdolabında ısının 7 derece olması yeterliymiş. Yani bundan daha fazla soğutmaya gerek yok, boşuna enerji kaybı...
- Aynı şekilde dondurucularda da ısı -18 dereceden daha az olmamalıymış.
- Fırın ve benzeri ısı kaynaklarının yakınına yerleştirilen buzdolapları daha fazla enerji tüketirmiş.
- Enerji tasarrufu sağlayan özel duş başlıkları bildiğimiz duş başlıklarına göre %50 daha az sıcak su tüketmemize yardımcı olur, dolayısıyla enerji tüketimini de yarı yarıya azaltabilirlermiş. Değiştirmeye değer...
- Enerji tasarruflu lambalar (Internette yaptığım ufak bir aramaya göre bu lambalar kompakt floresan ampul olarak da biliniyor.) bildiğimiz akkor lambalardan daha pahalı olmalarına karşın kullanırken hem oldukça tasarruflu, hem de çok uzun ömürlülermiş. 60 Watt'lık bir akkor ampulün aydınlattığı mekan için 11 Watt'lık bir enerji tasarrufu ampulü yeterli oluyormuş. Üstelik on kat da uzun ömürlü oluyormuş. Ekonomik nedenlerle bir evde tüm ampullerin değiştirilemediği durumlarda bile her akkor ampulün yanması/bozulması durumunda enerji tasarrufu sağlayan muadiliyle değiştirilmesi (yani geçişin aşamalı yapılması) bile büyük fark yaratıyormuş.
- Televizyon, bilgisayar, video vb. elektronik cihazların Stand-by modunda bekletilmesi elektrik faturalarında pek hissedilmese bile toplamda ülke ekonomisine büyük yük getiriyormuş. Yani bu cihazları kullanmadığımızda tamamen kapatmak daha doğru...
- Hanelerde enerji tüketiminin en büyük bölümü (%80 civarı!) ısınma için yapılmaktaymış. Yani bu konuda yapılacak çok şey var. Örneğin oda sıcaklığının sadece bir derece düşürülmesi %6 enerji tasarrufu sağlıyormuş.
- Önemli olan her odayı uygun ısıda tutabilmek. Yatak odaları için 16 derece yeterli iken, oturma odalarının bundan biraz daha ılık olması , çocuk odalarında ise ısının 21 derecede tutulması (ve bundan daha sıcak olmaması!) öneriliyor.
- Doğru havalandırma da önemliymiş. Pencerelerin sürekli açık tutularak odaların boşu boşuna soğutulması yerine gün içinde tüm penceleri ve kapıları açarak tüm evin aynı anda 5 dakikalığına havalandırılması yeterlimiş. Gerekli durumlarda 2-3 kez tekrarlanabilirmiş tabii...
- Elektrikli ev aletlerini satın alırken enerji tüketim durumlarını da göz önüne almalıymış. Pek çok beyaz eşya belli bir enerji tüketim sınıflandırmasına göre etiketlenmiş oluyor. Buna göre A++ sınıfı aletler özellikle tasarruflu, G sınıfı aletler çok enerji harcıyor.
- Kimi ev eşyaları alternatiflerine göre daha az enerji tüketimine sabep oluyormuş. Örneğin ocak üzerinde su kaynatmak veya yumurta haşlamak yerine su ısıtıcısı ve yumurta pişirme makinası kullanmak daha tasarruflu ve ekonomikmiş. Gaz fırınları da elektrik fırınlarına (ceran ve indüksiyon) göre daha enerji dostuymuş.
Pazar, Mart 11, 2007
Bugün canım masal anlatmak istiyor
Karısıyla beraber deniz kenarında kum ve çakıldan yapılmış bir kovukta yaşayan fakir bir balıkçı varmış. Bir gün denize attığı ağına sihirli güçleri olan bir balık takılmış. Balık dile gelip "Eğer beni bırakırsan, bir dileğini
gerçekleştiririm" demiş. Şaşkın balıkçı "şimdi içinde yaşadığımız kovuk yerine bir küçük kulübeciğimiz olsaydı, karnımızı doyurabileceğimiz kadar da yiyecek..." diyecek olmuş. Balık "eve dön, dileklerinin gerçekleştiğini göreceksin" diye yanıtlamış. Geri dönen balıkçı karısını bir kulübenin yanında gülümserken görmüş, ona başından geçenleri anlatmış. Bir kaç gün mutluluk içinde yeni kulübelerinde yaşamışlar. "Madem bir dilek hakkın vardı. Keşke bir ev dileseydin, şöyle küçük de bir bahçesi olan..." demiş kadın. Balıkçıyı bir umutla tekrar denize göndermiş. Ağını atan balıkçı şaşkınlıkla sihirli balığı çekmiş tekrar... "Ne istiyorsun?" diye sormuş balık. Balıkçı derdini anlatmış. "Geri dön, dileğinin gerçekleştiğini göreceksin" demiş balık. Balıkçı ve karısı bir hafta sevimli evlerinde mutlulukla yaşamışlar. Sonra evleri eskisinden çirkin, bahçeleri küçük görünmeye başlamış gözlerine. Artık balıkçı her hafta gidip ağını atarak sihirli balığı yakalıyor ve gittikçe artan yeni dileklerini aktarıyormuş ona. Balık da her defasında ona geri dönüp dileğinin sonucunu görmesini söylüyormuş. Gittikçe büyüyüp zenginleşen evleri, bir kale ve bir saray izlemiş ilerleyen haftalarda. Saraya dönüşen evlerinde geçirdikleri ilk günün sabahı balıkçının karısı doğan güneşe bakmış ve "Neden güneşe de hükmedemeyelim? Gidip balıktan bunu iste!" demiş. Balıkçı biraz korkarak da olsa gidip atmış ağını ve ağa takılıp gelen balığa en son dileklerini iletmiş. Balıkçı ve karısının bitmek bilmeyen dileklerinden bıkmış olan balık bu son dileğin imkansızlığı karşısında çileden çıkmış. "Git ve dileğinin sonucunu gör." demiş balıkçıya. Kıyıya geri dönen balıkçı sarayın yerinde yeller estiğini görmüş. Karısı eski püskü giysileri içinde kumdan yapılma kovuklarının yanında dikilmekteymiş...Masalları hikayelerden ayıran şey gerçek hayatta olamayacak olaylar içermeleridir, denir. Yine de sormadan olmuyor. Bazı masallar etrafımızda veya kendi yaşamımızda kaç kez tekrarlanır durur? Daha da ötesi, doğa çileden çıkıp bir gün insanoğlunu da eski kovuğuna geri gönderir mi?
(Fotoğraf: kamoda )
Perşembe, Mart 08, 2007
Yaşamınızdan fazlalıkları çıkarın
Pazar günkü ufak temizlik sırasında Voluntary Simplicity üzerine pratik ipuçları içeren bir kitaptan aldığım bir not da ortaya çıktı. Ne yapacağımı düşünürken en iyisinin notu buraya, yani doğru yere arşivlemek olduğunu farkettim. Kitabın yazarını ve adını şu anda hatırlayamadım.
Yaşamınızdan fazlalıkları çıkarın:
Tüm evi, varsa arabanızı ve deponuzu dolaşarak ihtiyacınız olmayan eşyaları belirleyin.
Burada işe yarayacak kural: Eğer bir eşya bir yıl veya daha fazla zamandır kullanılmamışsa evden çıkmaya aday olmalıdır.
Bu tür eşyaları atılabilir, hediye edilebilir, bağışlanabilir, bit pazarında satılabilir vb. şeklinde ayırın.
Pek çok eşyadan vazgeçmek ilk anda kolay olmayacağı için bu tür büyük temizliklerin bir kaç seansta tekrarlanarak tamamlanması işi kolaylaştırabilir.
Kullanılmayan, ihtiyaç duyulmayan ama ayrılmak istemediğiniz şeyleri bir poşete ya da kutuya koyup, üzerine uzun bir süre sonrasının ( 6 ay veya bir yıl gibi) tarihini atın. Eğer bu süre içinde paket hiç açılmamışsa, kurtulun içindekilerden...
Pazartesi, Mart 05, 2007
Sisyphus kağıt dağına tırmanıyor...
Sabah nedense erken kalkacağım tuttu. O saatte ev halkını ayaklandırmadan yapılacak başka hiç bir iş olmadığından, telefonun yanındaki kağıt kalabalığına el atmaya karar verdim. Ne kadar da dikkat edilse evde en verimli üreyen şey kağıt, kağıt, kağıt... Küçük notlar, broşürler, postayla gelenler, orada burada elimize tutuşturulanlar...

Bugünlerde ihtiyaç duyma ihtimalimiz yüksek olan tesisatçının telefonu ilgisiz, tozlu bir alışveriş fişinin arkasından çıktı ve doğruca telefon defterine not edildi.
Son iki aydır gittiğim tüm doktorlara ait reçete, rapor vb.de "ararsan bulama bizi" dercesine masanın çeşitli yerlerine dağılmış durumdaydı. Aslında her türlü önemli belgeyi topladığımız bir klasör ve onun içinde de kocaman harflerle SAĞLIK diye ayrılmış bir bölüm var ve tüm bunların aslında orada olması gerek. Tek eksik ayaklanıp kendi kendilerini dosyalamıyor olmaları :-(
İlerideki aylarda gerekecek bazı şeylere ait bir listeyi iki kez hazırladığım da ortaya çıktı ayrıca. İlginç olan birbirinden ilgisiz zamanlarda hazırlanmış iki listenin de hemen hemen aynı olmasıydı. Yazılanların gerçek ihtiyaçlar olduğu bir şekilde onaylandı böylece :-)) Fazladan hazırlanmış olan liste, işi bitmiş başka pek çok notla beraber geri dönüşüm çöpüne yollandı...
Sabah serinliğinde bütün bunlarla uğraşırken yaptığım temizlikle ve şimdi daha düzenli görünen masayla gurur mu duymalıyım; yoksa bu kadar çok gereksiz kağıdı üretebildiğim için kendime kızmalı mıyım, bilemedim.
Gerekli tüm telefon numaralarını ezberden bilen, önümüzdeki iki haftanın tüm randevularını yer ve saat detayı ile aklında tutabilen, alışverişe listesiz çıkan ve ne eksik ne fazla, birşey atlamadan alıp getirebilen insanlar gerçekten var mı acaba? Yoksa onlar da bir şehir veya internet efsanesi mi? Modern çağların kahramanları herhalde böyle tiplerden seçilirdi. Ben onlardan değilim...
(Fotoğraf: the lady dimora)
Cuma, Mart 02, 2007
Küçük mutluluklar: hafta boyu...
Pazartesi hava biraz kapalı ve soğuktu. Kakaolu kek yaptım. Tam hayal ettiğim gibi oldu. Bu kadar basit malzemelerden insanı böylesine mutlu edebilecek bir lezzet çıkması mucize gibi...
Salı günü pek sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı internette çıkıverdi karşıma: Güneye giderken... Hani "Zefir radyoları var ya, briket duvarlarda" diye başlayan şarkı... Bir anda bir şehirlerarası otobüste, bir gece yolculuğundan sonra güneş doğarken hedefe yaklaşmışların çocuksu neşesi kaplayıverdi yine içimi :-))
Çarşamba günü eve dönerken farkettim. Bahçede, mutfak penceresinin tam altında
(Fotoğraf: Wikipedia- Bernd Haynold)
Perşembe günü ekmek yaptım. Zaten başkaca hiç bir şeyin olmadığı günlerde bile fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu başlıbaşına bir mutluluk sebebidir.
Cuma gününün, yani bugünün payına ise güneş düştü! Biraz kapalı, puslu başlar gibi olmuştu gün. Ama öğleye varmadan harika bir güneş kaplayıverdi şehri. Bir günü kurtarmaya kendi başına yeter de artar bile...
