"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Cuma, Şubat 08, 2008

Tasarımın özü...

Son bir kaç gündür Microsoft tarafından Yahoo'ya yapılan teklifle ilgili yazıları okuyorum. Pek çoğu arama makinalarının geçmişi ve bugününe dair ilginç bilgiler de içeriyor. Asıl ilginç olan bu yazıların bazılarında Google'ın bu alanda bir numara olmasının önde gelen sebeplerinden birinin neredeyse tamamen boş giriş sayfası olduğunun söylenmesi. www.google.com adresine girildiğinde Google logosunun altında sadece giriş yapılacak bir kutucuk ve bir "Ara" tuşu vardır (hemen hemen).

Basit, öz tasarımları kişisel olarak her zaman tercih etmeme rağmen, vaktiyle benim Google'a geçiş sebebim daha iyi arama sonuçları getirmesiydi. Yine de şimdi Yahoo'nun giriş sayfasıyla bir karşılaştırma yaptım ve iki giriş sayfası arasında gerçekten ciddi bir tasarım farkı olduğunu gördüm. Dahası bildiğim başka arama makinalarını da kontrol ettim. Altavista çok önceleri Yahoo'ya benzer bir giriş sayfasına sahipti diye hatırlıyorum, oysa şimdi Google'ınki gibi boş onunki de. Diğerleri de (ask.com, hakia.com, vb.) giriş sayfalarında hemen hemen sadece arama kutucuğu ve düğmesi bulunduruyorlar. Google'dan öğrendikleri bir ders varmış gibi...

Belki de sözkonusu haberlerdeki tespitte biraz gerçek payı vardır ve insanlar internette de bazen biraz nefes alınacak görsel vahalar aramadan edemiyordur.

Perşembe, Şubat 07, 2008

Kimyonun maceraları 07/02/2008

Yaşlı, güzel bir Akdeniz evinin kimyona anlattıklarıdır:

"Ne günler gördüm ve her gün neler görürüm, bir bilsen. Denizi seyrederim çokça. Yorgun mu, öfkeli mi, neşeli mi, huzurlu mu... Her halini bilirim. Çok uzaklardan geçen devasa yolcu ve yük gemilerini, güzel havalarda şu burnun biraz ötesinde süzülen beyaz yelkenli tekneleri, her sabah ekmeğini aramaya açık denize çıkan küçük balıkçı teknelerini seyrederim. Gökyüzü bazen pamuk pamuk bulutla dolar. Pamuk pamuk akıp giderler bütün gün gözümün önünden. Bir an gelir; ada mı akıp gidiyor, bulutlar mı bilemem. Bazen de denize batırıp sanki fırçasını, pürüzsüz bir maviye boyar titiz bir ressam tüm gökyüzünü. Yolun karşısında, kıyıda dolaşan insanları seyrederim sonra... Koşucuları, bebeği ile gezmeye çıkmış anneleri, banklara oturmuş laflayan yaşlıları seyrederim. Hızlı hızlı gidenleri, yavaş yavaş gidenleri, düşünenleri, oturanları, dikilenleri, seyredenleri... Halimden pek şikayetçi sayılmam. Bir de şu iki yanıma diktikleri iki beton yığınını görmese gözüm, güneşimi kesmeseler sağlı sollu, keyfime diyecek olmaz çoğu gün."

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Sözün özü...

Az ve öz konuşmak (ve yazmak) az ve öz yaşamanın bir uzantısı mı?
Balta girmemiş internet ormanında o forum senin, bu blog benim dolaşırken sıklıkla aklıma gelir bu. Bazen kendi yazdıklarımı da pek uzun bulurum.

Söyleyecek bu kadar çok sözümüz olması normal mi?

Guardian'da Comment is Free bölümünün moderatörleri uzun yorumlardan pek mi sıkılmış nedir; yorumcularına "hodri meydan" demişler, "tüm zamanların en iyi yorumunu yapın, ama sadece altı kelimeden oluşsun".
İlginç yorumlar gelmiş, vaktiniz varsa buyrun, okuyun.

Benim hoşuma gidenler:
  • Moderator deleted. Comment is now free.
  • It is all about the oil.
  • I came, I saw, I blogged.
  • You cannot argue in six words.
  • I post, therefore, I am.

Yine de akıcı bir dille yazılmış, iyi kurgulanmış, dilbilgisi ve yazım kurallarına dikkat edilmişse uzun bir yazıyı hiç bir şeye değişmem. Sıkılmadan da okurum.

Sadelik sözün miktarında değil, söyleniş şeklinde olsa gerek.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Buna değmem ve bundan fazlasına değerim!

"Siz buna değersiniz."
"Because you're worth it."
"Sie sind es wert."

Bildiğim hangi dilde duysam kulağımı tırmalıyor...
İsmini burada anıp reklamını yapmak istemediğim ünlü bir markanın ünlü sloganı bu.

Neden rahatsız ettiğini düşündüm, üç sebepten hoşuma gitmediğini buldum:
Birincisi, insan olarak bu sloganla kastedilenden çok çok daha değerli olduğuma inanıyorum. Değerimi belirleyen şey o kremi sürmek, saçımı bu boyayla boyamak olamaz ki... Daha üstün şeyleri hakediyorum. Kirletilmemiş havayı, temiz suyu hakediyorum. Adaleti ve barışı, saygı görmeyi, güvenlik korkusu duymadan yaşadığım şehrin sokaklarında yürümeyi hakediyorum.
Güzel kitaplar, iyi bir müzik hakediyorum.

İkincisi, birey olarak o kadar da önemli bulmuyorum kendimi. Bu sloganın benmerkezci havası çok itici geliyor. Dünyanın başka yerlerinde yaşayan milyonlarca insan da değerli. Ama pek çoğu aç, evsiz, işsiz; bazıları savaş, şiddet, terrör, doğal felaket bölgelerinde yaşıyorlar. Onların temel ihtiyaçları bile karşılanmazken hangimiz "buna" değeriz ki?

(Hiç mi bir şey yapmayalım kendimiz için? Kendimizi daha iyi hissetmek, keyiflenmek adına hiç mi bir şey satın almayalım? Elbette, hayır! Sık sık kendime armağan alırım örneğin :)) Abartılı bir önem ve değer duygusuna kapılmadan ihtiyaç duyduğumuz için yaparız çoğumuz bunu. )

Üçüncüsü,
bu sırt sıvazlayan,
bu aklınca cesaret verip teşvik eden,
bu "hadi, ha gayret, git de kendin için bir şey yap, bak iyi gelecek, ben seni düşünüyorum, sen bilmezsin, ben bilirim" der gibi gibi...
...tüketici, birey ve insan tarafımı ayrı ayrı aptal yerine koyan tavrı sevmiyorum.

Çok mu abartıyorum? "Canım, öyle bir reklam sloganı bu da..." diyenler olacağını sanıyorum.
Ama benim gibi düşünenler olduğunu da biliyorum. Şurada örneğin, şurada ve şurada olduğu gibi :))

Cuma, Şubat 01, 2008

Bir torba dolusu kiraz.....çekirdeği!

Çocukken, sıcak yaz günlerinde kuzenlerimle bir araya geldiğimizde en hoşumuza giden şeylerden biri meyve yemekti. Önümüze konan büyük bir tabak dolusu yaz meyvesini kısa sürede bitirir; bir sürü kiraz, kayısı ve şeftali çekirdeğinden oluşan yığına, eserimize, şaşkınlıkla bakardık. "Bunları saklayalım, bir şeyler yaparız" derdi içimizden biri. Her türlü şeyin oyuncak niyetine ve oyun yaratmak için kullanılabildiği yıllardı onlar. Yine de bu çekirdeklerle ne yapılacağı konusunda belirgin bir fikrimiz olmazdı pek. Güneşte kuruyan kayısı çekirdekleri büyükçe bir taşla kırılarak içinden çıkan badem afiyetle yenirdi. Peki ya kiraz çekirdekleri? Çocukça bir içgüdüyle onlardan da bir şeyler yapılacağını bilirdik. Ama ne olduğunu çıkaramazdık.
Kiraz çekirdekleriyle yapılan "şeylere" yıllar sonra Almanya'da bir dükkanda rastladım. Kauçuktan yapılmış sıcak su torbalarının yanında duran kare şeklindeki kumaş torbaların altında "Kirschkernkissen" yazıyordu. Kiraz çekirdeği yastığı veya torbası! Elimi uzatıp tuttuğum torbaların içinde gerçekten de minicik kiraz çekirdekleri olduğunu hissettim. "Hah, işte böyle bir şey!" dedi içimdeki çocuk.
Meğerse Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkelerde kiraz çekirdeği torbaları öteden beri vücuda sıcak uygulamakta kullanılırmış. Bu yöntem, kiraz çekirdeklerinin hızla ısınmakla kalmayıp ısıyı bünyelerinde uzun süre tutabilme özelliklerine dayanıyor. Genel inanış bu özelliğin ve dolayısıyla kiraz çekirdeği torbalarının ilk kez İsviçre'de kiraz likörü fabrikasında çalışanlar tarafından bulunduğu yönünde olsa da; 90'lı yılların sonunda Almanya'nın Münster kenti civarında yapılan kazılarda bulunan kiraz çekirdeği torbası kalıntıları bu doğal yöntemin ortaçağdan beri bilindiğini göstermiş. (Kendi kendime not: Daha kısa cümleler kurmalısın!) Bugün bu torbalar mikrodalga veya bildiğimiz fırınlarda ısıtılarak kullanılabiliyor.

Kiraz çekirdeği torbası benim aklıma tekrar bebeğim için ilk alışverişi yaparken geldi. Özellikle yeni doğan bebeklerin üç ay koliği denen gaz sancılarında el altında bir sıcak su torbası bulundurmak öneriliyor. Ben kiraz çekirdeği torbasını tercih ettim, çünkü:
- Kauçuk sıcak su torbaları kolaylıkla kötü kazalara (torbadan kaynar su sızması, vb.) sebep olacakmış endişesi taşıyorum.
- Kauçuk da doğal bir ürün, fakat sonuçta elimize bir sıcak su torbası olarak ulaşana kadar iyi kötü bir üretim sürecinden geçiyor.
- Dünyanın kauçuk yetişebilen bölgelerinde doğal bitki örtüsünün kauçuk ağacı yetiştirebilmek için yokedildiğini duydum. Kauçuğa doğal bir alternatif olduğunda onu kullanmayı tercih ederim.
- Kiraz çekirdeği sonuçta bir yan ürün :) Sadece toplanıp, temizlenip kumaş torbalara doldurulmasından ibaret daha basit ve doğal bir üretim süreci var.
-Kiraz çekirdeği yerel bir ürün, kauçuk dünyanın uzak bölgelerinden geliyor.
- Kiraz çekirdeği torbasını önceden başka bir sebeple ısınmış fırında, kışın zaten yanmakta olan kalorifer üzerinde, yazın doğrudan güneşte bekleterek ısıtmak mümkün. (Enerji tasarrufu!)
- Kiraz çekirdeği torbasını vücuda soğuk uygulamak gereken durumlarda da kullabiliyoruz. Bu durumda da buzdolabında bir süre bekletmek yeterli.

Torbayı şimdi sadece bizim ufaklık değil, gerginlikten kaynaklanan sırt ve boyun ağrılarında ben de kullanıyorum, çok rahatlatıyor.

Özellikle bebekler için kullanırken:
Fırında max. 120 derecede 5-7 dakika, mikrodalga fırında max 300 W'da 1-2 dakika ısıtmaya,
Her zaman önce kendi tenimizde, örneğin yanağımıza değdirerek ısıyı kontrol etmeye,
Bebeğin cildine doğrudan değdirmeyip giysi üzerinden veya 1-2 cm. uzaktan uygulamaya
dikkat etmek gerekiyor.

Peki, bolca kiraz üretilen ve de tüketilen Türkiye gibi bir ülkede kiraz çekirdeği torbasını evde üretmek mümkün mü? Elbette! Bu günlükte henüz kendim denemediğim şeyleri yazmaktan hoşlanmıyorum ama bir istisna yapabiliriz sanırım. Bu konuyu biraz araştırdım ve şöyle yapıldığını öğrendim:

1. Toplama: Burası en kolay ve tatlı kısmı :) Mevsiminde bol bol kiraz tüketiyorsunuz. Ayrıca tanıdıklarınızdan da yedikleri kirazların çekirdeklerini sizin için biriktirmelerini rica ediyorsunuz. 300-350 gr çekirdek normal bir torbayı doldurmak içinyeterli.
2.Temizleme: Burası biraz zahmetli kısmı :( Çekirdeklerin bir şekilde kalan meyva parçacıklarından temizlenmesi gerek. Akan su altında yıkamak bir çare, ama çoğunlukla yeterli değil. Kimileri çekirdekleri sağlam bir torbaya koyup ağzını sıkıca bağlayarak çamaşır makinasında yıkıyormuş. Kimisi de bir tencereye koyup tamamen temizlenene kadar kaynatıyormuş. Ben olsam -birinciyi biraz tehlikeli gördüğümden- ikinciyi tercih ederdim. Bu aşamadan sonra temizlenen çekirdekler güneş altına serilerek tamamen kurutuluyor.
3. Torbalama: Bu adımın zorluk derecesi dikiş becerinize kalmış. Örneğin ben bu aşamada sınıfta kalırdım.
- Herşeyden önemlisi çekirdekler kumaş torbaya tıka basa değil biraz gevşek doldurulacak.
- Kumaş olarak yüzde yüz pamuk veya keten kullanıldığını görüyorum. Fakat ısıya dayanıklı bir kumaş olduğundan emin olmalı. En azından, 120 derece fırında 5-7 dakika ısınmaya dayanacak bir kumaş... Herhangi bir kazaya meydan vermemek için kumaş seçiminde bir bilene danışmak veya ön denemeler yapmak gerekir diye düşünüyorum.
- Torbanın büyüklüğü ve şekli size kalmış. Piyasada satılanlar genellikle 10-15 cm büyüklüğünde ve kare şeklinde. Ama evde yaparken yaratıcılığımızı kullanmamıza kim engel?
- Özellikle bebekli evlerde torbanın sıkı sıkı dikilmesi çok önemli. Bebekler bu torbalarla oynamayı seviyor. Minik ayaklarının dibine ısınsın diye koyduğunuz bir torbayı az sonra eline almış ağzına götürürken görmek işten bile değil. Torbanın açılıp içindeki çekirdeklerin ortaya saçıldığını düşünmek bile istemeyiz, değil mi?
-Flickr'da bulduğum bir örnekte ayrıca bir dış torba/kılıf daha dikilmiş. Hem çok sevimli, hem biraz daha güvenli: Arkadan görünüş, önden görünüş


Dalda kiraz fotoğrafı: Ronile35

Salı, Ocak 29, 2008

Malta: Küllerinden doğan zeytinyağı

Malta'ya gelirken hayal ettiğim şeylerden biri zeytinyağıydı. Akdeniz'in tam ortasında, Sicilya'nın dibindeki bu adada ucuz, doğal ve lezzetli zeytinyağları bulacağımızdan emindim. Sonuç? Büyük bir hayalkırıklığı! İlk alışverişimizde şaşkınlıkla tespit ettiğimiz şey doğru çıktı: Malta'da zeytinyağı tamamen ada dışından (İtalya, İspanya, vb.) ithal ediliyor ve açıklaması zor bir şekilde çok pahalı. Kıta Avrupa'sının Akdeniz'e komşu olmayan ülkelerinde, örneğin Almanya'da satılandan 2-2,5 kat daha pahalı zeytinyağı Malta'da. Kötü bir şaka gibi...
Malta'nın varolmayan zeytinyağının ve onun kurtarılışının ilginç öyküsünü daha sonra Air Malta'nın uçuş dergisi Sky Life'da okudum.
Malta'da en azından Roma döneminde büyük çaplı zeytinyağı üretimi olduğu arkeolojik bulgularla kanıtlanmış. Burmarrad civarında yapılan kazılardan çıkarılan ve zeytinyağı ezmekte kullanılan büyük bir taş Mdina Katedral Müzesinde sergilenmekteymiş.
Daha sonra Arap ve St. John Şövalyeleri döneminde ise Malta'da zeytinyağı üretimi olduğuna dair herhangi bir bulgu yok. Özellikle şövalyeler turunçgiller üretmeyi ve zeytinyağını (bugün olduğu gibi) Sicilya'dan ithal etmeyi tercih etmişler. 19. yüzyılda Roma döneminden kalma pek çok zeytin ağacı iyi para getiren pamuğa yer açmak için kesilmiş. Böylece Malta zeytinyağı tarih sahnesinden çekilmiş. Neredeyse...

1990'ların başında Sam Cremona adında biri Malta'nın kuzeybatısında Wardija olarak bilinen bölgede bir arazi satın alıp bir ev yaptırmış. Arazinin kalan kısmına da zeytin ağaçları dikmeye başlamış. Adada toprağın ne derece kıymetli olduğu ve boş bulunan her metrekarenin yabancılara satılmak veya kiralanmak üzere binaya çevrildiği gözönüne alınırsa pek şaşılacak bir şey! Üstelik Sam Cremona başlangıçta sadece bir hayale sahipmiş: Malta zeytinyağı üretmek. Zeytin üzerine tecrübe ve bilgi sonradan gelmiş.
İlk denemeler başarısızlıkla sonuçlanmış. Toscana'dan getirilen zeytin ağaçları adanın toprak yapısına ve iklimine tam uyum sağlayamadığından elde edilen acı ve kalitesiz bir yağmış. Oysa Roma döneminde büyük ölçüde üretimi teşvik edecek derecede kaliteli bir yağ üretildiği kesin gibiymiş. Sam Cremona o dönemden kalan ağaçlar olup olmadığını araştırmaya girişmiş. Bazı söylentilere göre Bidnija denen bölgedeki zeytin ağaçlarının en az bin yaşında olduğunu duymuş. Yapılan karbon testleri söylentileri doğrulamış. Geriye kalan sadece bu yaşlı ağaçlardan alınan çeliklerle yeni zeytin ağaçları yetiştirmek olmuş. Sonuçta oldukça kaliteli bir yerel zeytinyağı üretmek mümkün olmuş.
Sözkonusu zeytinyağı şu anda marketlerde ve Malta havaalanında Wardija markasıyla 250 ml'lik şık şişelerde satılıyor. Alternatif ve doğal ürünler satan bir dükkanda da gördüm sanırım. Diğer zeytinyağlarının dört katı fiyatına. Tadımlık ve hediyelik eşya niyetine. Henüz denemedim ama küllerinden yeniden doğmuş bir zeytinyağı için değer herhalde.
Skylife'daki yazıya göre "Zeytinin yetişmediği yerde Akdeniz biter"miş. Tek bir adamın çabaları Malta'yı Akdeniz'de tutuyor.
Kişisel çabaların yerel değerlerin korunmasında hiç de azımsanmayacak bir öneme sahip olduğuna, "ben ne yapabilirim ki?" nin de boş bir laf olduğuna ne güzel bir örnek!

Cuma, Ocak 25, 2008

Güneş, yoğurt, hodan ve sıkıcı armağanlar üzerine

"Dört ilgisiz şeyi bir araya getir de, bir yazı yaz onlar üzerine" demedi kimse. Deselerdi de bu dört şey gelmezdi aklıma....

Hafta başından beri hava kapalı ve yağmurluydu burada. Dün hatta deniz öylesine dalgalıydı ki kıyıdaki kimi caddelerin tarfiğe kapatıldığını duydum. Gzira'da kıyıdaki otobüs durağında bir adam kendini dalgalarla baştan aşağı ıslanmaktan son anda kurtardı (Ben akıllılık edip yürüyüş için karşı kaldırımı seçmiştim:) ) Bugün sabah ise tüm bulutlar dağılmış ve deniz sakinlemişti. Güneş de her pencereden, her aralıktan girmekle kalmayıp, bu yazıya da kendiliğinden sızmış oldu böylece...

Yoğurt, hayır, süpermarketten alınmadı. O yüzden bu yazıda ya zaten. Onu ben kendim yaptım. Daha doğrusu dün mayalamıştım, bugün baktım ki tutmuş. Hem de ne güzel tutmuş. Kendim yaptığım her şeyde olduğu gibi - ekmekte, dondurmada, bir zamanlar bir alternatif dükkandan aldığım starter ile kurduğum kefirde olduğu gibi- pek bir mutlu oldum sonucu görünce. Bu kadar küçük de olsa bir şeyi üretmek neden bu kadar keyif veriyor, neden dinginleştiriyor ruhu? Çözen varsa beri gelsin...
Bu yoğurt oğlum içindi. Katı gıdalara başlarken kitaba uymadı çünkü. "Önce havuç püresiyle başlayacaksınız, sonra havuç-patates, sonra da havuç-patates-et püresi ile devam edeceksiniz" diyen kitaba... Onları da kendim hazırlamıştım oysa, çok da kolay hazırlaması. Sevemedi güzelim ev yapımı sebze pürelerimi. Ben harika çorbalar yaptım onlardan, boşa gitmediler neyse ki :)) Peki yoğurt? Evet, onu sevdi sanırım. İlerleyen günlerde o ve sayesinde biz bol bol ev yapımı yoğurt yiyeceğiz.
Ev yapımı yoğurdu anlatmaya gerek var mı? Daha en fazla 20 yıl öncesine kadar zaten sadece öylesi vardı. Eskiden kaynatılıp soğutulurdu süt. Ben pastörize süt kullandığım için kaynamaya yakın altını kapattım. Bildiğim kadarıyla 35-40 derece olmalı süt mayalanması için. Kefirde durum bundan farklı. Onda 20-25 derece yeterli idi yanlış hatırlamıyorsam. Hatta daha fazlası kefirin tutmasına engel. Neyse, biz dönelim yoğurda. Sütü birazcık soğutup (işte yaklaşık 35-40 dereceye kadar) bir kaç kaşık yoğurdu yavaş yavaş süte ekledim. Sonra "sevgiyle ve özenle" bebek gibi sarıp sarmaladım. Bilmem faydası var mıdır ama annem öyle yapardı eskiden :)) Sonra da fırınımın içine yerleştirdim. 24 derece idi orada sıcaklık. Ertesi sabah (yani bu sabah) tutmuştu yoğurt. Üzerine temiz bezi yerleştirdim ki, biriken biraz suyu çeksin de daha katı bir kıvamı yakalayabilelim. Ardından buzdolabına kuruldu bizim yoğurt. Öğlen oğlumla tadına baktık. Çok lezzetliydi :))

Hodan? Hayır, o da süpermarketten alınmadı. Ama hayır, onu üretmedim de. Hayal bahçemde her bahar ekerim, o ayrı hikaye. Bu yazıya konu olanı bugün yürüyüş sırasında bir otelin kapısına konmuş kocaman bir küpün içinde gördüm. Aslında minyatür, sıkıcı, kişiliksiz bir palmiye ağacının ev sahibi o küp. Yanından geçerken dönüp bakmazdım ya, dibindeki minik mavi çiçeklere ve tüylü çanak yapraklara takıldı gözüm.


Fotoğraf:
tin.G

Hodan işte, bilmez miyim? Dedim ya, her bahar hayal bahçeme ekerim. Bildiğim bir bahçede her daim yetişir, parmaklıktan sokağa taşanları biraz kendimin bilirim. Bir Ot Masalı'nda da sözü geçen otlardan biridir. İster borretch desinler, ister borage... Güzeldir. Nereden gelmiş konmuş o küpe, bilmem. Ama artık o orada ya, ben gelir gider bakarım, mutlu olurum. Buldum ya bir tanıdık, artık bu adada kendimi o kadar da yalnız hissetmem.

Sıkıcı armağanlara gelince... Kimin gözünden baktığınıza bağlı. Ben bugün bir on yaş çocuğunun gözünden baktım örneğin. Doğumgünü var haftaya. Bir armağan almalı. Meğer onun da hayalini bir cep telefonu süslermiş, babası almış bile. Bütün on yaş çocukları rüyasında cep telefonu mu görüyor, ne? Bense kesin karar verdim. Kafalarını çalıştıracak, ruhlarını besleyecek, onları tüketim ve kolayca sahip olma girdabının içine atmayacak şeyler alacağım bildiğim tüm çocuklara. Sonunda bir kitapçıdan hediye çeki aldım. Böylece iki şey armağan ediyorum aklımca. Hem bir kitap, hem de onu almak için kitapçıda dolaşma, bir sürü kitaba dokunup sayfalarını çevirme ve aralarından birini seçme keyfi... Biliyorum, çoooook sıkıcıyım ben, çok. Fakat nedense bundan hiç rahatsızlık duymuyorum.

Salı, Ocak 22, 2008

Uzun bir "bez" hikayesi

İlk kez 4 aylık hamileyken gördüğümde "Ben de istiyorum, ben de!" dedim.
Anneme anlattım, "Aaaa! Anneannen de böyle yapardı." dedi.
Uzakdoğulu bir arkadaşım "5 kardeşiz, annem hepimizi böyle büyüttü" diye anlattı.
Afrikalı anneler...
Asyalı anneler...
Güney Amerikalı anneler...
Kızılderili anneler...
... yüzyıllardır kullanıyor.
Batılı anneler son bir iki nesildir unutmuştu, onlar da yeniden hatırlamaya başladı.

Nedir bu?
Photo by HoboMama
Türkçe ne ad vereceğimi (verildiğini) bilemiyorum. Galiba eskiden bir ad vermeye gerek yoktu, şimdiler de ise pek kullanan olmadığı için bir adı yok. Eğer varsa, ben anlatayım, bilenler söylesin. İngilizce sling, Almanca tragetuch adıyla biliniyor. Aslında çok basit, yaklaşık 5 m. uzunluğunda ve 70 cm. genişliğinde bir bez parçası.

Peki, ne işe yarıyor?
Tahmin edileceği gibi bu basit bez parçası bebeğinizi kendi vücudunuza bağlayarak taşımanıza yarıyor. Pek çok değişik bağlama tekniği ile doğumdan itibaren ağırlığını taşıyabileceğiniz yaşa kadar bebeğinizi kucağınızda, belinizin üstünde veya sırtınızda taşıyabiliyorsunuz.

İyi de, ne işe yarıyor?
Pek çok faydası var. Aklıma gelenler şunlar:
*Bir bebeği taşımanın en ekonomik, en pratik, en doğal ve en çevreyle dost yöntemi...
*İki elin başka şeyler taşımak ve yapmak için serbest kalması anneye özgürlük sağlıyor.
*Pek çok ülkede sokaklar (kaldırımlar, kaldırımlar...) ve iç mekanlar (merdivenler, merdivenler...) kesintisiz bebek arabası kullanmaya uygun tasarlanmamış. Bebeği böyle taşımak hareket özgürlüğü de sağlıyor.
*Bazı araştırmalar ile her gün bir kaç saat taşınan bebeklerin daha az ağladığı ve daha az gaz sıkıntısı çektiği kanıtlanmış.

*Anne-bebek arasında emzirme ile kurulan özel bağın perçinlendiği savunuluyor.
*Baba-bebek arasında normalde kurulması daha güç olan bağın kurulmasını kolaylaştırıyor. (Evet, babalar da taşıyor!)
*Ebeveyn ile bebek arasında kurulan, güvenlik ve sıcaklık sağlayan bu bağın yetişkinlik döneminde önemli olumlu sonuçları olduğu söyleniyor. (Bkz. Attachment Parenting)
*Her ne kadar aksini düşünenler olsa da, bebeği taşımak için ortopedik açıdan da doğru bir yöntem olduğu savunuluyor. (Hem anne, hem bebek için!) Önemli olan bezin doğru teknikle bağlanmış olması.

Nasıl kullanılıyor?
Bir kez öğrenince kullanılması oldukça basit. Özel olarak bu amaçla üretilip satılan bezlerle birlikte detaylı olarak bağlama tekniklerini gösteren kullanım kılavuzları da sunuluyor. Almanya, Avusturya ve İsviçre'de pek çok şehirde "bebek taşıma danışmanları" var. Ebeler, bebek hemşireleri ve tecrübeli "taşıyıcı" annelerden oluşan bu danışmanlar ufak bir ücret karşılığı veya gönüllü olarak her türlü bağlama tekniğini öğretiyorlar. Sadece bez değil, bizde "kanguru" olarak bilinen diğer taşıma yardımcısı aletler için de danışmanlık hizmeti veriyorlar.

Bazı bağlama teknikleri her seferinde çözüp tekrar bağlamayı gerektiriyor. Bazıları ise bir kez bağlandıktan sonra gerekmedikçe çözülmeden tekrar kullanılabiliyor. Bazı yöntemlerde bebek bezden çıkarılmadan da emzirilebiliyor.
Nasıl ediniliyor?
En güvenilir ama bir o kadar da pahalı olan yöntem bu iş için özel üretilen bezlerden satın almak. Üretici firmalar çoğunlukla kumaşı da kendileri dokutuyor. Kumaşın aynı zamanda hem çok sağlam, hem de çok esnek olması önemli. Ayrıca organik hammadde kullanılmasına ve boyamada zararlı kimyasallardan kaçınılmasına da dikkat ediyorlar. Prensip olarak çocuk işçilerin çalıştırıldığı 3. dünya ülkelerinde üretim yapmayan üreticiler var. Bütün bunlar doğrudan fiyata yansıyor tabii ki. Oldukça iyi üreticiler var, ama reklam olmaması için burada isimlerini anmak istemiyorum. İsteyen olursa e-mail üzerinden verebilirim.
Hazır bez satın alırken taşıyıcının (anne, baba,vb.) bedeni ve bezin kullanılacağı mevsim önemli. Bazı bezler yaz mevsimi için çok kalın.
İkinci yöntem e-bay gibi elektronik pazarlarda ikinci el satın almak. İngilizce ve Almanca isimleri ile e-bay'de arama yapıldığında bu konuda ne kadar canlı bir pazar olduğu ortaya çıkıyor. Bu yöntemde kargo ücretleri ve satıcının güvenirliği hesaba katılmalı.
Bir diğer yöntem bezin dikilmesi. Eskiler bu iş için basitçe bir çarşaf bile kullanmış olsa da, burada kumaş seçimi önem kazanıyor. Bebeğin doğru anatomik duruşunu, bağlama tekniği kadar, çapraz kumaş dokuması da etkiliyor çünkü. Ayrıca kullanım kolaylığı sağlayan bir iki detay var ki hazır bez üreticilerinin tanıtıcı web sitelerinde dolaşmak bu konuda fikir verebilir.

Nelere dikkat etmeli?
  • Bezin anne ve bebek açısından anatomik olarak doğru şekilde üretildiğine ve bağlandığına...
  • Güvenlik açısından düğümlerin doğru şekilde ve sıkıca atıldığına...
  • Üretiminde mümkün olduğunca az kimyasal işlemden geçtiğine...
  • Küçük bebeklerin (özellikle kucakta) doğru ve yeterince nefes alıp verebilecek şekilde bağlandığına...
    dikkat edilmeli.

Benim taşıma maceram:
Yazımın başında bahsettiğim ilk tanışma faslından sonra sıkı bir araştırma dönemi başladı. Bir kaç ay ve onlarca internet sitesi ve forumu ardından bağlamayı becerip beceremeyeceğimden ve doğru ürünün hangisi olduğundan hala emin değildim. Sonunda e-bay'den bir bez aldım. Bebeğimi sadece bu yöntemle taşıyabileceğimden emin olamadığımdan (bunu yapan anneler var!) bir bebek arabası da almak farz oldu tabii ki. Doğumdan sonraki ilk denemelerim başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü ilk kez anne olduğum için bebeğimi kucağımda taşırken bile incitmekten korkuyordum. Ayrıca hiç yardım almadan kendi başıma bağlamayı öğrenmek istiyordum. Bebeğimin ilk aylarında bez ile taşıyamadığıma, beceriksizliğime hayıflandığım; iki elimin serbest kalmasına çok ihtiyaç duyduğum anlar oldu. Doğumdan dört ay sonra, ilk uçak yolculuğumuzda bol el bagajı ve bavul ile birlikte bebek arabasını da taşımanın imkansızlığı ortaya çıktığında "taşıyıcı anne" olma kararım kesinleşti :) Yolculuk günü bezi tekrar tekrar söküp bağlamanın pratik olmayacağından bir kanguru almaya karar verdim (Uzmanları bu aletleri geleneksel bir Çin ürünü olan Mei Tai'nin varyasyonları olarak tanımlıyor. Bu alanda da pek çok üretici ve dikkat edilmesi gereken bir çok özellik var. Genel olarak bez, bu aletlerden daha doğru ve daha pratik bir çözüm.) Kanguruyu satan hanım aynı zamanda bir danışmandı. Bana satın aldığım bez ile tekrar tekrar çözüp bağlamadan kullanabileceğim basit bir bağlama tekniği gösterdi. Öyle basit ki ben bile iki denemeden sonra kendi başıma bağlamayı öğrendim. İlk izlenimim bezin kanguruya göre doğal olarak çok daha hafif olduğu yönünde. Anne veya genel olarak taşıyıcı kesinlikle daha az yoruluyor ve bebeğin ağırlığını da sırtında hemen hemen hiç hissetmiyor. Şimdi her ikisini de kullanıyorum.
Ufff, amma uzun oldu bu yazı. Özetleyelim bakalım:
  • Bebeğinizi bez ile veya bu mümkün değilse bir Mei Tai varyasyonu ile taşımayı düşünün. Yüzyıllardır milyonlarca anne tarafından kullanılmış bir yöntem olduğunu hatırlayın.
  • Kullanacağınız ürünü satın almadan önce iyice araştırın. Üreticilerin her dediğine ve yazdığına inanmayın. Her ürün ortopedik açıdan doğru değil.
  • Her ürün kullanıcısının göstereceği özen ve dikkat kadar güvenlidir, unutmayın.
  • Özellikle internet üzerinde bu konuda tecrübesi olan annelerden yardım almaktan çekinmeyin.
  • İlk denemeleriniz başarısızlıkla sonuçlanırsa vazgeçmeyin.
Başvurulabilecek Kaynaklar:

Fotoğraflar:
1-
Hobomama
2- Sean Dreilinger
3- Martin Buns





Perşembe, Ocak 10, 2008

Malta: Balıkçı Tekneleri

Malta'da fotoğrafını çekmeyi en sevdiğim şeylerden birisi balıkçı tekneleri. (Diğeri eski evler...)
Luzzu olarak bilinen tekneler sarı, mavi, kırmızı, beyaz ve yeşilin canlı tonlarında boyanmışlar. Bir çoğunun ön tarafına ayrıca iki göz resmi çizilmiş. Gözlerin -bizde olduğu gibi- koruyucu işlevi olduğuna inanılıyormuş. Adanın en ünlü balıkçı kasabası olan Marsaxlokk'u özellikle tekneler yüzünden görmeyi çok istiyorum. Ama bir çok başka yerde de onlara rastlamak mümkün... Bazıları turistik işlerde kullanılsa da, luzzuların çoğu hala balıkçılıkta kullanılıyormuş.

Bu fotoğrafta ortadaki tekne adaya ilk geldiğimizde Spinola Koyu'nda gördüğüm ilk "luzzu"lardan biri:



Bunu da Sliema-Gzira civarında Manoel adacığı ile kıyı arasında gördüm:



"Peki ya koruyucu gözler?" diye soracak olursanız, onlar da şöyle bir şey :)

Fotoğraf: Foxypar4

Salı, Ocak 08, 2008

Malta: ...'da Türk olmak...

...başlıkta durduğu kadar dramatik değil aslında :)

Eğlenceli hatta biraz... Şu yazıya bakılırsa Malta'da "Türk'üm" derseniz, yanıt "Malta yok" olurmuş. Bize öyle diyen olmadı.

Telefon ve internet için eve gelen tesisatçı çocuk "All right" dedi. Baba tarafından Sicilya'lıymış. Bizi önce İtalyan sanmıştı. Bu "all right", "Türk mü? O da olur" anlamında galiba...

Doktora gittim. "Aslen nerelisiniz?" diye sordu. Türk olduğumu öğrenince "Great!" dedi. Buradaki "Great!", "Harika! Demek bulabiliyorsunuz artık Malta'nın yolunu!" anlamında olabilir mi? Ardından daha önce de karşılaştığımız soru geldi. "Bankada mı çalışıyorsunuz?" Malta'ya dil öğrenmeye veya restoran açmaya gelenler dışında bütün Türkler bankada çalışıyor sanırım. Ve sanırım bu tuhaf gerçek tüm Maltalılarca da malum...

Dün aynı soruyla (bankacı mıyız?) tekrar karşılaştım. Bu sefer soran rastlantı eseri karşılaşıp sohbete başladığım bir Türk'tü. Hayır, değiliz ve hayır, o da değilmiş.

Türk bankaları ve bankacıları Malta'da ne arıyor hiç bir fikrim yok!
Fakat yolunuz buralara düşerse kendinizi ne yalnız, ne yabancı hissedeceksiniz.
Bankacısı, restoran-cafe işletmecisi, dil okulu öğrencisi, turisti derken zaten adım başı Türk'e rastlamak olağan burada.
Kaldı ki kendilerine benzettikleri için çoğunlukla söze Maltaca başlayacak adalılar... Ve pek çok küçük detay da size yabancılığınızı unutturmak için yarışacak :) (Bkz. Aidiyet duygusu)

Sözün özü; Malta var...

Cuma, Ocak 04, 2008

Hakkımdaki gerçekler...

Ayçobanı beni ebeleyip sobeledi. "Hakkındaki gerçekleri biiiiir bir sayıp dök bakalım" dedi.
"Peki" dedim ben de.

Buyrun :

1. Hakkımdaki ilk gerçek: Annemin verdiği bilgilere göre çok erken yürüyüp biraz geç konuşmuşum. O zamandan beridir çok yürür, az konuşurum.

2.Hakkımdaki aleni gerçek: Evliyim, şimdilik evdeyim, "dünyalardan tatlı"nın annesiyim :)

3.Hakkımdaki gizli gerçek: Evet,itiraf ediyorum, o müzik setini bozan da bendim. Çocukluğum kırıp döktüklerimi saklamak, ortaya çıkanlarda kendimi savunmak ve lakin başarılı olamamakla geçti. N'apıyım, sakarım işte...

4.Hakkımdaki tuhaf gerçek: Katmerli gurbette yaşamama rağmen deli gibi uçuş korkum vardır. Mümkün olsa uçağa hiç binmemeyi tercih ederdim. Uçağın sağ salim yere inmesi için biricik şartın; benim yol boyunca korku içinde, hiç gevşemeden oturduğum koltuğa yapışmam olduğuna dair tuhaf bir fikrim vardır. Uçak kazalarına ait haberleri okumam, izlemem, dinlemem. Yanımda anlatanı sustururum.

5. Hakkımdaki acı gerçek: Mutfakta vakit geçirmeyi ve yeni şeyler denemeyi çok sevmeme rağmen berbat bir aşçıyımdır. Yaptığım bir şey lezzetli olursa ben bile şaşırırım. O derece yani...

6. Hakkımdaki sevmediğim gerçek: Bir şeyi aklıma geldiği anda yapmamak için kendimi güç tutarım. Gece yarısı olsa dahi... Biraz dur, bi soluklan, bi daha düşün, belki aklına bi şey daha gelir, değil mi? Nerdeeeee....( 6.5 Hakkımdaki sevdiğim gerçek: Bununla biraz çelişse de, bir kez karar verip işe girişince yavaaaaş yavaaaaş çalışmayı severim. Aceleye, germeye ne gerek var? Şöyle sakin sakin, koşturmadan...)

7. Hakkımdaki son gerçek: Çok soru sorarım. Bazen yanıtını bildiğim halde sorarım. Bazen insana bildiğini unutturacak türden sorarım. Bazen bayıltana kadar sorarım. Eşime sorabilirsiniz :))) (Bu yedinciydi, değil mi; bitti yani şimdi, değil mi? Şimdi n'apıcaktık?)

Haaa! Hatırladım...
Mrl'ciğim, senin hakkındaki gerçekleri dinlemiş miydik?

Cuma, Aralık 28, 2007

Malta: Ftira

Malta'da öğle vakti adaya özgü, hafif ve mümkünse fazla pahalı olmayan bir şey yemek isterseniz Ftira'yı bir deneyin.
Türk pidelerini andıran, ama ondan daha küçük bir çeşit ekmeğin içine temelde ton balığı ve domates sosu konularak hazırlanan ve sıcak-ılık yenen bir tür sandviç Ftira (veya Tuna Ftira). Bu en sade şekli genelde 0,50 cent (Malta Lirası) veya yaklaşık 1,2 Euro'ya satılıyor. Kapari, zeytin, haşlanmış mısır, soğan, nane ve benzeri Akdeniz baharatları da eklenince ortaya sağlıklı ve lezzetli bir sandviç çıkıyor. Aslında akla gelen her türlü malzeme ile hazırlanabiliyormuş. Malzeme çeşitlenince fiyatı da 2,50 Malta lirasına (~5,8 Euro'ya) kadar çıkıyor. Köşe başındaki küçük bakkal veya büfelerden, şık cafelere kadar her yerde satılıyor.
Internette okuduğuma göre ftira aslında sandviçi hazırlamakta kullanılan ve burada süpermarketlerde de satılan günlük ekmeğin adıymış, sözkonusu sandviç ise adalılar arasında Hobz biz-Zeijt (Zeytinyağlı Ekmek) olarak biliniyormuş. Ama burada ftira deyince herkes sandviçten bahsettiğinizi anlıyor. Birisi bu lezzetli ton balıklı sandviçi "akdeniz usulü hamburger" olarak tanımlamış. Çok da yanlış sayılmaz bence...

Perşembe, Aralık 27, 2007

Kozmetik sebeplermiş!

Oğlumun ve benim soğuk algınlığımız sebebiyle sık sık gider olduğumuz hastanenin acil servisinde Polonyalı bir doktorla karşılaştık. Laf arasında bebeğimin 6 aydır anne sütü ile beslendiğini duyunca, istersem anne sütünü kesip tamamen katı gıdalara geçebileceğimi; bebeklerin gerekli olan tüm antikor ve diğer faydalı şeyleri zaten ilk üç ayda aldığını söyledi. Mümkün olursa ikinci yılın sonuna kadar anne sütü vermeye devam etmek istediğimi duyunca "Olabilir tabii ama kozmetik sebeplerle (!) bırakmak isterseniz sorun değil" diye buyurdu.

Bir doktorun, üstelik de anneden bu yönde bir soru veya talep gelmediği ve tıbbi bir gereklilik de olmadığı halde bebeğin anne sütünden kesilmesini adeta teşvik eder gibi konuşmasını doğrusu çok garipsedim. Dünya Sağlık Örgütü'nün annelere bebeklerini ikinci yılın sonuna kadar emzirmeyi hararetle tavsiye ettiğinden haberdar mı acaba?

Anne sütünün faydaları üzerine uzun uzadıya bir yazıya girişmeyeceğim. Web'de bir arama yeterince kaynağa ulaştıracaktır zaten. Archisugar şu yazısında detaylı olarak bahsetmiş. Başka Yollar'daki şu yazı da bilgilendirici...

Perşembe, Aralık 20, 2007

Bebek televizyonu -2 VEYA Böyle bir bayram VEYA Çok bağlantılı yazı

Önceki gece biraz rahatsızlandım. Önemli bir şey değil...Fakat ciddileşmemesi için dün bütün günü hiç bir şey yapmadan yatıp dinlenerek geçirmem gerektiğini söylediler. Canıma minnet!

Sabah kahvaltıdan sonra oğlum, oyuncakları, battaniyeler, ben ve Kakuro bulmacalarım oturma odasında pencerenin karşısındaki kanepeye yerleştik. İki Kakuro bulmacasını çözmeyi başardım. Kakuro'nun mantığını anlar gibi oldum, kendimce bir iki genel çözüm stratejisi geliştirdim, keyiflendim.
Oğlumla "aaa, topa bak!" ve "oyuncağı bir elimden diğerine geçirebilirim ben" gibi çeşitli oyunlar oynadık. Biraz uyumayı denedik. Olmadı, telefon geldi. Kalkıp ailemi aradım, bayramlarını kutladım.
Kanapeye geri dönmeden önce Haşmet Babaoğlu'nun Kurban bayramı üzerine düşündürücü yazısını okudum. Yıllar önce başka bir gazetede -Radikal'de miydi?- kurban bayramının ve diğer dinlerdeki benzer uygulamaların "sakınanların şiddeti" olduğuna dair ilginç bir yazı okuduğumu hatırladım.
Öğle yemeğinde dün akşamdan kalan, velakin günün anlam ve önemine hiç mi hiç uymayan rezene yemeğini afiyetle yiyip bitirdim. Yerime dönerken bir büyük bardak çay ve bir kaç bisküvinin bana eşlik etmesine izin verdim. Çay içip bisküvi yemeyi severim. Özellikle kışın...
Bu arada camdan dışarıyı seyrettim uzun uzun. Daha önce söylemiş miydim? Bebek televizyonumuzda program değişikliği var. Huş ağacı ve göküzünün yerini gökyüzü ve deniz aldı. Hava biraz kapalı ve keyifsizdi. Güneş bulutların arkasına saklanmış. Uzakta, Luqa'daki havaalanına inip duran uçakları seyrettim. Hayal meyal gördüğüm açılmış iniş takımlarının, göremediğim piste değdiği anı hayal ettim. Tanımadığım yolcularla beraber bitmiş bir uçak yolculuğunun huzurunu duydum her seferinde.
Valletta'nın iki tarafındaki iki büyük doğal limana turist götüren büyüklü küçüklü tur teknelerini izledim. Bir çok turistin kendilerine verilen battaniyelere sarınarak dışarda oturmayı tercih ettiklerini gördüm. Ben de olsam öyle yapardım. Valletta Sliema arasında düzenli aralıklarla gidip gelen Valletta dolmuşunu* gördüm defalarca.
Sonra martı gördüm bir tane. Buraya geldiğimden ber ilk kez... Elektrik tellerine ve balkona konan bir kaç serçe...
Denizin gün içinde değişip duran rengini izledim. Mavili yeşilli o güzel renge petrol keşfedilip mertlik bozulmadan önce ne isim verildiğini düşündüm. Denizin yüzüne bakarak rüzgarın yönünü ve şiddetini anlamaca oynadım. Bu oyuna oğlum katılmadı ama. Bu, büyükler için bir oyun...
Uzaklardaki bir kaç dosta benim olmayan bir bayramı kutlayan tebrik kartları yazdım. Onlar mutlu olsun diye, onların da beni mutlu ettiği gibi...Internetten de yazıp gönderebilirim ama böylesi daha hoş geliyor bana.
Dışarıda, Sliema'da, hoparlörlerden gün boyu Noel şarkıları çalınan ve akşamları Noel süsleri ile daha da canlanan caddelerde, günlerden beri devam eden hay huyu, koşturmacayı düşündüm. Türkiye'nin büyüklü küçüklü tüm şehirlerinde geçen haftadan beri devam eden ve önümüzdeki 3-5 gün daha devam edecek koşturmacayı düşündüm. Neden dünyanın her yerinde bayramlar -öncesi ve sonrası dahil- böyle koşturmacayla geçiyor? Bir gün olsun bir köşeye çekilmek, biraz yaşam, biraz dünya, biraz o günün anlamı üzerine düşünmek...
...başka hiç bir şey yapmamak...
...belki sevdiğimiz bir kaç kişi ve sevdiğimiz bir kaç şeyi yanımıza alıp...
...oturmak ve sadece düşünmek...
...konuşmak belki azıcık da...
...fena olmaz mıydı?
...diye düşündüm.
Belki öyleydi zaten her bayram en başında.
Düşünmek zor geldiği için...
...ve derin şeyler üzerine konuşmak hep biraz korkutucu...
Belki işte o yüzden oraya buraya koşturmalar, hazırlıklar, özel(leştirilmiş) yemekler ve yiyecekler, görev olsun diye hediyeleşmeler,sıra savar gibi mesajlaşmalar birer ritüel halini alıverdi.
...diye düşündüm.

Böyle geçti bir bayram günüm işte...

Çarşamba, Aralık 19, 2007

Kakuro

Sudoku'dan daha önce bahsetmiştim. Geçen süre içinde bayağı bir sudoku uzmanı oldum ben. Geçen gün aldığım Guardian'da Sudoku'nun büyük abisini keşfettim:

Kakuro!

Çengel bulmaca ile Sudoku arası, yine Japon kaynaklı bir oyun bu. Çengel bulmacada olduğu gibi satır ve sütunlar dolduruluyor ama harflerle değil, rakamlarla... Sudoku'da olduğu gibi sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor ve her rakam bir dizide sadece bir kez kullanılabiliyor.
Amaç her dizideki rakamların toplamının sol veya üstte verilen sayıya eşit olması.

Görüldüğü gibi Kakuro Sudoku'dan daha karmaşık bir oyun. Ben şu ana kadar tek birini bile bitirememiş bir başlangıç oyuncusuyum. Ama şimdiden Kakuro müptelası olacak gibiyim :)

Kakuro ile ilgili linkler:

  • Şu sayfada kağıda bastırıp oynayabileceğiniz bir çok Kakuro bilmecesi bulabilirsiniz. Ben hem gözlerime, hem de harcanan elektrik enerjisine acıdığım için çevrimiçi (online) oynamayı pek tercih etmiyorum. Siz de kağıt-kalem ile oynamayı tercih edenlerdenseniz, kurşun kalem ve silgi kullanın derim. En azından başlangıçta gerekecektir.


  • Ama zaten sürekli bilgisayar başındaysanız şu sayfada çevrimiçi Kakuro bilmeceleri de var. Ekranın solunda doldurulacak her kare için minik ipuçları da veriliyor.


  • Oyunun nasıl yaratıldığını öğrenmek için şu Guardian makalesini okuyabilirsiniz.


  • Wikipedia: Kakuro
  • Vikipedi: Kakuro
  • Fotoğraf: zimpenfish




      Pazartesi, Aralık 17, 2007

      The Story of Stuff

      20 dakika 40 saniyeniz var mı?

      Biliyorum, yapacak çok şey var. 20 dakika da uzun zaman...

      Ama bugün lütfen yaratın bu zamanı. Evdeyseniz ev halkını, işte veya okuldaysanız arkadaşlarınızı da bilgisayar başına toplayın ve şu filmi bir seyredin:

      http://www.storyofstuff.com/index.html

      Şu soruların yanıtını bulacaksınız:


      • Hangi sistemde yaşıyoruz ve "sistem" nasıl işliyor?

      • Oyuncular kim, bizim rolümüz ne?

      • (Eşyalar) Neden bu kadar çabuk bozulup eskiyorlar?

      • Neden çabuk bık(tırıl)ıyoruz?

      • Modanın ve teknolojik yeniliklerin sistemdeki fonksiyonu ne?

      • Nasıl oluyor da o gömleği "kumaş-parası-bile-değil!" bir fiyata alabiliyoruz?

      • Tüketim toplumu neden ve nasıl yaratıldı?

      İzlemeyi bitirdiğinizde büyük olasılıkla şu soruyu soracaksınız:

      • Ne yapabilirim?

      Yanıtı bulmak için Google'da "simple living", "voluntary simplicity", "sustainable economics" ve benzeri anahtar sözcüklerle arama yapmak mümkün. Sadece bir başlangıç olarak tabii...

      Not-1: Bu arada 20 dakikanız yoksa filmi başlıktaki bölüm isimlerine ( Extraction, production, Distribution, ...) tıklayarak parça parça izlemek de mümkün :))

      Not-2: İngilizce bilmeyenler için: Üzgünüm, şu an sadece bu dilde... Ama ilk yayınlandığı tarihten beri (10.Aralık.2007) 100.000 kişi izlemiş bu filmi ve çeşitli dillere çevrilmesi talep ediliyormuş. Belki yakında Türkçe'ye veya bildiğiniz bir başka dile de çevrilebilir.

      Pazar, Aralık 16, 2007

      Malta - Sokaklar

      Gzira - St. Julians hattında sahil yolunu ve cıvıl cıvıl ana caddeleri tamamladıktan sonra ara sokakları keşfe çıktım. Malta sokaklarında dolaşmak -özellikle bebek arabası ile- tam bir macera.
      Buradaki fotoğraf iyi özetliyor aslında:
      Daracık kaldırımlar,
      krem rengi kesme taşlarla yapılmış evler,
      cephelerindeki taş işlemeler ve ahşap çıkmalarla bakmaya doyamayacağınız eski binalar,
      çok sık olmasa da sokağı şenlendiren çiçekler,sarmaşıklar, güller,
      ve ne kadar uğraşsanız da fotoğraf karesinden kovalayamayacağınız kadar çok araba!
      Bu arada Malta dilinde "Triq" sokak demek. "Sqaq" ise küçük, çıkmaz sokaklar için kullanılıyor. Tabelalarda her ikisini de görebilirsiniz. Asıl kafa karıştıran şey, pek çok sokağın bir de İngilizce adının olması ve duruma göre bazen birinin, bazen diğerinin kullanılması. Triq il-Kbira /High Street örneğinde olduğu gibi. Valletta'daki çok bilinen alışveriş caddesi Triq il-Merchanti de yeri geldiğinde Merchants Street oluveriyor. Yolunuz buralara düşerse aklınızda bulunsun.

      Perşembe, Aralık 13, 2007

      Malta: Aidiyet duygusu!

      Dün akşam sahilde rutin yürüşlerimizden birini yaparken bir otobüsün arkasında şunun yazdığını gördüm: "I wish for you double of what you wish for me"

      Bir gün bir kamyonun arkasında "Conquerer of the roads" yazdığını görürsem...
      ...veya bir arabanın arkasında "Thank you, Dad"...
      ...hiç şaşırmayacağım.

      Bazen bu ülkede kendimi hiç mi hiç yabancı hissetmiyorum.

      Salı, Aralık 11, 2007

      Ama Kubilay'ın da vaaaar!

      Bir arkadaşım var. 10 yaşındaki oğlunu yetiştirirken kullandığı yöntemler ilgimi çekiyor. İleride ihtiyacım olabilir diye anlattıklarını dikkatle dinliyorum.


      İki sene önce ortak bir tanıdığımız yılbaşında arkadaşımın oğluna bir cep telefonu hediye etti. En ucuz modelinden, kartlı bir telefon... Arkadaşım bu hediyeyi bir çocuk için çok pahalı bulduysa da, reddederek hediye edenleri kırmak istemedi. Telefon bir sonraki okul yılının başına kadar bekledi ve ancak iyi bir karne getirmesi şartıyla ufaklığa verildi.


      Bu okul yılının başında arkadaşımın oğlu bir gün annesine gelerek "Anne" demiş, "ben XXX marka, XX model cep telefonu istiyorum". "Senin zaten cep telefonun var" demiş annesi. Bizimki cevabı yapıştırmış: "Ama bu telefonun fotoğraf çekme özelliği, MP3 çaları, internet bağlantısı, şusu, busu da var, benimkinin yok." (Telefon değil, teknoloji harikası beşi bir yerde!)


      "Senin zaten bir MP3 çaların var. Evde internet bağlantımız ve fotoğraf makinamız da var. Nereden çıktı şimdi bu telefon?" dedilerse de dinletememişler. Ufaklık "Ama Kubilay'ın da var." deyip çıkmış. Kubilay yeni sıra arkadaşı...


      Annesi sonunda "Ben bu telefonu finanse edemem. Üstelik bu telefon kartlı da değil, sabit hatlı. Kendin para biriktir, kendin al." demiş. Mutfaktan küçük bir kavanoz getirmiş. Birlikte "beşi bir yerde"nin fotoğrafını bir yerlerden bulup kesmişler, kavanozun üzerine yapıştırmışlar. Telefon 99.99 (!) Euro imiş. Ufaklık şimdilik 8 Euro biriktirmiş.


      Arkadaşıma kalırsa "Hayır" deyip, kestirip atmak oğlunun sahip olma güdüsünü güçlendirecek. Telefon bir takıntı haline gelecek. " Evet" der, hemen gidip alırsa; telefona emek vermeden sahip olan oğlu kısa sürede telefondan bıkacak. Ama 100 Euro'yu biriktirmeyi başarıp telefonu alabilirse; bu, oğlu için asla herhangi bir telefon olmayacak. Değerini bilecek. (Bana kalırsa 100 Euro birikene kadar zaten "beşi bir yerde" 10 yaşındakiler arasında çoktan popularitesini yitirmiş olacak. Ama muhtemelen bir "yedisi bir yerde" onun yerini almış olacak.)

      Bir süre sonra, bir akşam arkadaşımın oğlu babasına sormuş: "Baba, arabanı ne zaman yenileyeceksin? BMW'nin son modelinden alsana". Baba "Oğlum, ne gerek var arabayı yenilemeye. Şimdiki hiç de fena değil" diye yanıtlamış. (Arabayı biliyorum, gerçekten de hiiiiç fena değil!)

      Anne şaşkınlıkla "Bu da nereden çıktı şimdi?" diye sormuş. Yanıt, oğlunun bakmadığı bir sırada, sadece dudaklarını oynatarak babadan gelmiş: "A-ma Ku-bi-lay-ın ba-ba-sı-nın da vaaar!"

      ...
      Arkadaşım gidişattan hiç memnun değil. Bugünlerde okula gidip, öğretmenden oğlunun sınıftaki yerini değiştirmesini rica etmeyi düşünüyor.


      Ben en büyük boyundan bir damacana alıp, üzerine son model bir BMW'nin resmini yapıştırarak arkadaşımla oğluna hediye etmeyi düşünüyorum.


      Zamane çocuklarını ve oğlumun gelecekteki arkadaşlarını düşünüyorum da...

      Bir tane de kendim için edinsem mi?

      Pazartesi, Aralık 10, 2007

      Malta: Otobüsler

      Malta üzerine yazmaya başlayınca eninde sonunda otobüslerden de bahsetmek gerek. Adanın biricik toplu ulaşım yöntemi sarı otobüsler, oldukça iyi düzenlenmiş bir ağ ile başkent Valletta'yı adanın dört bir yanına bağlıyorlar. Valletta girişindeki şehir kapıları önünde tüm otobüslerin kalktığı büyük bir otobüs durağı var.
      Otobüsleri bu kadar özel yapan ise, büyük bir çoğunluğunun 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma, en az 50-60 yıllık olması. Civciv sarısı renkleriyle ve ilginç modelleriyle trafikte gözden kaçırmak imkansız. Turistlerin de en çok fotoğrafını çektiği şeylerden biri. Turistik eşya dükkanlarında küçük modelleri satılıyor.
      Eskinin korunması gerekliliğine bütün kalbimle inanan ben, gelmeden önce internetten yaptığım araştırma sırasında en çok bu otobüsleri merak etmiştim. Geçen süre içinde Valletta ve Mdina'ya yaptığımız hafta sonu gezilerinde binme fırsatı da bulduk. Veya binmek zorunda kaldık mı demeliyim? Başka bir ulaşım şansımız da yoktu zaten :))

      Gelelim izlenimlerime ve öğrendiklerime:


      - Pahalı değil. Kısa mesafeler 0.20 cent (Malta lirası), uzun mesafeler 0.40 cent.
      - Otobüs duraklarında belli bir saat planı asılı olmasına rağmen pek de ciddiye almamak gerek. Otobüsler canları ne zaman isterse o zaman geçebilir.
      -Belediye otobüsünden çok bizdeki dolmuş veya halk otobüslerini andırıyorlar. Bizde "Allah korusun", "Maşallah", "Nazar etme ne olur..." edebiyatının asılı olduğu şoför mahallinde İsa-Meryem, melek, ermiş resimleri vb. var. Sanırım aynı amaca hizmet ediyorlar. Parayı kapıda şoföre ödüyorsunuz, yolculuk sırasında muavin biletleri kontrol ediyor. Şoförün iyi günündeyseniz durak yerine istediğiniz yerde durabilir.
      -Buraya kadar oldukça eğlenceli. Sıkıntı 5 aylık bir bebekle seyahat ediyorsanız başlıyor. Bebek arabası ile binmek mümkün değil (Tamam, abartmayalım, Türkiye'de de her zaman mümkün değil). Pencereler her daim açık. Bebeği korumak için anında stratejik bir karar verip, güneşin en az vurduğu, rüzgarın en az hissedildiği koltuğu bulmak gerekiyor. Pencereler her zaman kapanmayabiliyor, ara duraklarda söz konusu koltuk çoktan dolmuş oluyor, bazı otobüsler öyle eski ki pencereler kapalı da olsa otobüsün aralıklarından rüzgar girmeye devam ediyor. Kimi otobüsler öyle sarsıyor ki, süspansiyon sistemlerinin icadından önce üretildiklerini tahmin ediyorum.
      -Peki ne yapalım? İnip yürüyelim! Ama dikkat! Aynı otobüsler o kadar çok egzoz gazı salıyorlar ki bir caddeden geçtiklerini çoktan geçip gittiklerinde bile farkediyorsunuz. Sokakta yürürken otobüsün geldiğini görürseniz en yakın mağazaya dalıp biraz bekleseniz iyi olur :))
      -Şaka bir yana, bu otobüslerin değiştirilme zamanı gelmiş. Evet, bunu ben diyorum. "Her şeyin en yeni modeline saldırmayalım, ekonomik ömrünü tamamlayana kadar kullanalım, israf oluyor" diyen ben! Çevreyle dost, havayı kirletmeyen, maliyeti daha az otobüsler alınsın. Orijinal renkleri ve modelleri çok istenirse bir noktaya kadar yeni otobüslerde de sağlanabilir bence. Avrupa Birliği'nin ulaşım ve çevreden sorumlu komisyonlarına duyurulur.

      Not: Otobüsler geçerken ben genelde sığınacak bir köşe aradığımdan fotoğraflarını çekemedim. Ciğerlerine güvenenlerin çektiklerinden paylaşıyorum :))

      Fotoğraf 1: blackthorne
      Fotoğraf 2: Pastalane

      Pazar, Aralık 09, 2007

      Moda

      Bu sakin ve huzurlu pazar gününde yayınlanmayı bekleyen başka yazılar varken bir cümle araya girmek istedi. Arada bir posta kutuma düşen Simple Living News adlı newsletter'ı okumaya girişmiştim. Cümle oradan... "Backing Into Simplicity" adlı yazısında Reva Cooper diyor ki "Aslında modada yeni olan hiç bir şey yok ve moda pazarlayıcılarının neden 18-34 yaş arasındakileri hedeflediği de bir sır sayılmaz". Ona göre sadece bu yaş grubu daha önce hiç görülmemiş stillerin moda olduğuna inanıyormuş.

      Yanlış da sayılmaz galiba. Eğer modaya uygun giyinmekten kendinizi alamıyorsanız...

      ...az alın. Çünkü bir yıl sonra giyemeyeceksiniz.
      ...iyi bakın ve saklayın. Çünkü 5 yıl sonra yine onları giyeceksiniz.

      İyi pazarlar :))

      Perşembe, Aralık 06, 2007

      Buyrun burdan yakın!

      Reklam vaaaar, reklam vaaaar!

      Kimisi yaratıcı ellerden çıkma, ince zeka ürünü... Öylelerine televizyonda, dergilerde veya sokakta rastladığımda bir sanat eserine bakar gibi bakmayı severim.

      Ama kimi reklamlar da var ki, tüm yaratıcılığına rağmen yaptığı tüketiciyi yanıltmak ve tüketimi körüklemekten öteye gitmiyor. Bu iki kavramı "tüketiciyi ikna etmek"ten ayırmak gerektiğini düşünüyorum. İşte öyle reklamları görünce de "Dikkat! reklam" demeden duramıyorum. Reklamcılar kusura bakmasın lütfen...



      İşte böyle bir reklam. Sadece ince kelime oyunuyla değil (Oh, two! --> O2 -->Oksijen) , sigara paketlerinden yükselen hava kabarcıklarıyla da ürün ile temiz, taze hava arasında bir bağlantı kurulmak istenmiş. Bir ürünü tüketiciye sunduğunun tam tersiyle pazarlamak ne derece dürüstçe ? Ben çok düşünmeme rağmen, yasaklar sebebiyle sigara içmek için en soğuk havalarda bile açık havada sigara tüttüren tiryakilerden başka bir bağlantı kuramadım :)

      İşte o yüzden "dikkat!reklam" diyorum. Bu kategoride kötü reklam ifşaatlerim devam edecek...

      Çarşamba, Aralık 05, 2007

      Malta'dan ilk izlenimler

      Eşimin şu an çalıştığı proje sebebiyle bir süre Maltalı olacağız. Aşağıdakiler ilk bir kaç günde edinip not aldığım izlenimler. Üstüne daha bir çoğu eklendi ama önce bu ilk izlenimleri değiştirmeden yazmak istedim. Devamı gelecek...

      -Trafik soldan akıyor. Önceden biliyor olmama rağmen, yine de havaalanında taksiye binerken bir an durup neden şoförün sağ tarafta oturduğunu düşündüm.

      -Abartılı gelebilir ama bütün Maltalı taksi şoförleri orta yaşın üzerinde, kısa boylu, göbekli ve kel! Bir araya geldiklerinde de pek gürültücüler :))

      -Maltalılar son derece çocuksever. Havaalanında eşim kayıp bavulunu ararken, iki yaşlı Maltalı hanım oğlumla gülücüklü bir sohbete giriştiler. İkinci gün kucağımda oğlumla arabadan inmeye çalışırken sokaktan geçen orta yaşlı bir hanım durumu fark etti.Gelip arabanın kapısını ardına kadar açarak inmemize yardım etti, sonra el sallayıp yoluna devam etti. Sokaklarda gülümseyerek selamlayanları, durdurup sevenleri anlatmıyorum.

      -Adanın dili Arapça, İngilizce ve İtalyanca'nın bir karışımı. Kulağıma ve gözüme durmadan tanıdık kelimeler takılıyor.Mesela Zejtun, Mdina, Rabat, Mellieha, Xemxiya (X Ş okunuyor), Naxxar, Xewkiya, Qala, Gharb gibi yer isimleri... Xemx (Güneş), Sabiha (Kadın), Merhba (Hoşgeldiniz), Sqaq(Sokak), Cuma, Hafif, Nane duyduğum diğer tanıdık kelimeler.


      -Malta gürültülü sokakları, karmaşık trafiği, az yeşili, bol betonu, rahat insanları, uzun bekleme süreleri ile çok Akdenizli, az Avrupalı. Bu kadar küçük olsaydı Türkiye'yi de hemen AB'ne alırlar mıydı acaba?

      -Bütün ülke, toplamı 316 kilometrekare olan 3 adadan oluşuyor: Malta 246, Gozo 67, Comino 2.7 km2. Buna karşılık inanılmaz bir mekan kullanım anlayışları var. Bütün Malta bir şantiyeyi andırıyor. Durmadan yeni binalar inşa ediliyor. Bir çok evde geniş ve upuzun bir koridor, iki banyo, büyük odalar ve balkonlar var. Adada yeşilden çok bina ve otomobil olmasına şaşmamalı.



      -Özellikle eski binalar ve kiliseler inanılmaz güzellikte. Hemen hepsi adadan çıkarılan krem rengi kesme taşlardan yapılmış. Ön cephelerdeki hafif çıkmalar, renkli ahşap panjurlar, taş süslemeler ile eski binalar bütünsel ve hoş bir görüntü oluşturuyor. Otelin penceresinden gördüğüm kadarı ile arka cephelerin baktığı küçük, gizli bahçeler var. Bahçelerde mandalina ve frenk inciri ağaçları... Yeni yapılan binalardan hiç bahsetmeyeyim. Hele bir Hilton var ki, evlere şenlik. Aynı çirkinlikle ve pervasızlıkla göğe yükselen bir başka Hilton da İzmir'de var, yanılmıyorsam.






      Fotoğraf 1 : St. Julians (San Giljan) - Spinola Koyu
      Fotoğraf 2 : Zevksiz Hilton kulesi ve önünde restore edilen eski bir Malta binası

      Cuma, Ekim 26, 2007

      Yine yol göründü gurbete...

      ... Bir süre buralardan ve internet'ten uzak olacağım. İlk bağlantım ne zaman, nereden olur hiç bilmiyorum.

      Bavul hazırlamak kendime güvenimi sarsıyor.
      Nesnelere bağımlılıklar,
      "o olmadan asla",
      "bunu bırakamam",
      "şunsuz yapamam" lar tekrar su yüzüne çıkıyor.

      Çok dikkat etmeme rağmen yine de ne çok eşya edindiğimi, onlara ne çabuk ve ne çok alıştığımı anlıyorum.

      Yine de her taşınmada, her yolculukta daha azla yetinmeyi ve yaşamayı biraz daha öğreniyorum sanki...

      Perşembe, Ekim 18, 2007

      Otomobil sürücülerinin diktatörlüğünde...

      "Otomobil bizi tamamen çılgına çeviriyor."
      "Otomobil kullanmak bir bağımlılık."
      "Kesinlikle bir otomobil sürücüleri diktatörlüğünde yaşıyoruz."


      Bu "tuhaf" fikirler Hermann Knoflacher'a ait. Prof. Knoflacher 30 yıldan uzun zamandır Viyana Teknik Üniversitesi Ulaşım Planlaması ve Tekniği Enstütüsü'nde çalışan bir akademisyen. Viyana için tasarladığı değişik ulaşım şekilleri ile tanınıyormuş. Otomobili olmayan ve çok nadiren otomobil kullanan Knoflacher'la Die Zeit bir ay kadar önce bir röportaj yapmış. Bir çok otomobil kullanıcısına oldukça sivri gelebilecek görüşleri var. "Şoför mahalli"ne bir türlü alışamayan ve takıntılı bir "kaldırım kullanıcısı" olan ben, doğrusu biraz şaşırarak, biraz da eğlenerek okudum söylediklerini.

      İşte söylediklerinden dikkat çekici alıntılar:

      "Otomobil beyinde yerleşip davranış şeklimizi, değer sistemimizi ve algılamamızı etkileyen bir virüs. Normal bir insan bugünkü yaşam alanlarımızı çılgınca bulabilir. Kendimiz az çok gönüllü olarak izole edilmiş evlere çekilip, dış mekanları otomobillerin gürültü, toz ve egzoz gazlarına bırakıyoruz."

      "Otomobil sürücüsü ile insan arasındaki fark, insanla bütün böcek türleri arasındaki farktan daha büyüktür. İnsanlarla böceklerin ortak yanı bir yerden bir yere gitmek için kendi vücut enerjilerini kullanmalarıdır. Otomobil sürücüsü buna ihtiyaç duymaz. Ayrıca kendi rahatları uğruna sonraki nesillerin yaşam alanlarını tahrip eden veya kendini öldürecek kadar hızlı hareket eden hiç bir böcek türü yoktur."

      "Bana kalırsa ulaşım biliminin temel tezleri tamamen yanlış! ... Motorizasyonun artması ile hareket becerisinin de arttığı varsayılıyordu. Bugün biliyoruz ki artan sadece otomobil ile seyahat edenlerin sayısı. Kullanılan toplam yol ise sabit kalıyor, çünkü aynı zamanda toplu ulaşım araçları kullanımı ve yayalar azalıyor. İkinci yanlış varsayım hız arttıkça zaman tasarrufu yaptığımız. ... Aslında hız arttıkça zamandan tasarruf yapılmıyor. Sadece aynı süre içinde ulaşabileceğimiz mesafeler artıyor."
      ... "Artan mesafenin bir anlamı yok. İnsanoğlu aynı ihtiyaçları karşılamak için eskiden olduğundan daha uzağa gidiyor. Eskiden yaptığının aynısını yapıyor. Ama bunun için daha uzağa gidiyor."

      Daha büyük mesafeler katetmenin ufkumuzu genişlettiği yorumu üzerine: "Saatte 100 kilometre hızla geçip giderken ufkumu nasıl genişletebilirim? Ufkumuz hız yüzünden aşırı daralıyor!"

      "Bugünkü şekliyle kaldırımlar bir şaka gibi! 7000 yıl boyunca yayalar yol yüzeyinin tamamına sahipti. Son elli yıldır yayaları yol kenarına itiyoruz ve sonra da bu ulaşım şeklinin neden ortadan kaybolduğuna şaşırıyoruz. Biz insanları otomobil kullannmaya mecbur eden yapılar inşa ettik!"

      "Otomobil sürücüsünün özgürlüğü reklamlarla satılan tamamen sanal bir özgürlük. Harika bir çevrede, bomboş bir yol boyunca giden tek bir otomobil gösterilir. Gerçek durum, trafikte takılıp kalmış otomobiller, gösterilseydi; hiç kimse otomobil alacak kadar aptal olmazdı."

      "Yaya olarak bir kutu dolusu kanser yapan maddeyi etrafa püskürtseydim, yaptığım kanuna karşı olurdu. Binlerce otomobil sürücüsü bunu hiç bir engelle karşılaşmadan her gün yapıyor ve hepimizin yaşamını ortalama 12 yıl kısaltıyor."

      Otomobillerin savaş nedeni olup olmadığı sorusu üzerine: "Yüzde yüz! Ve bunun için Irak'a bile bakmaya gerek yok. Avusturya'da her gün iki kişi yollarda ölüyor. Ulaşım her yıl 400.000 kişiye fiziksel zarar veriyor. Bu rakama egzoz gazlarının sebep olduğu ölümler dahil değil."



      Türkiye' de her gün, her saat, her dakika kaç kişinin yollarda öldüğünü düşünürsek, sürekli bir savaş halinde olduğumuz inkar edilemez sanırım.

      Bay Knoflacher! Arada bir bize de uğrasanıza!

      Pazartesi, Ekim 15, 2007

      Keten tohumunu yeniden keşfim

      "Keten tohumu yemeye alıştıramadıklarımızdan mısınız?"
      Geçen haftaya dek bu soruya "evet :((" yanıtı verenlerdendim.
      Çok sağlıklı olduğunu, balıktan sonra en önemli Omega-3 kaynaklarından biri olduğunu, sindirimi düzenlediğini duyduğumdan beri mümkün olduğunca mutfakta kullanmaya çalışıyordum. Örneğin ekmek hamuruna bolca katıyordum. Bazen pilavlara falan da...Ama önerildiği şekilde yoğurt, müsli veya salatada denediğimde çiğimsi tadı pek hoşuma gitmiyordu, ne yalan söyleyeyim. Geçen hafta ilk kez keten tohumunu hafifçe kavurarak denedim. Yanmaz bir tavada, yağ vb. hiçbir şey eklemeden en fazla 5 dakika çevirdim. Zaten hazır olunca keten tohumları mısır gibi patlamaya ("pıtlamaya" demek daha doğru olacak!) başlıyorlar. Öncü keten tohumları pıtlamaya başlayınca hemen alıyoruz ocaktan. Bu şekilde kavrulan keten tohumları salataya da, yoğurt ve müsliye de çok yakıştı. Öyle hoşuma gitti ki neredeyse hiçbir şeye katmadan kendi başına yiyeceğim!
      Keten tohumuna alışamayan ama faydalarından mahrum da kalmamak isteyenlerdenseniz, bir de böyle deneyin derim.




      Haa! unutmadan... Aynı zamanda bahçeyle uğraşıyor, özellikle bahçenizde veya balkonunuzda kır görüntülerinden hoşlanıyorsanız, keten tohumlarını - tabii ki kavurmadan :) - baharda filizlendirip, yaz ayları boyunca masmavi çiçeklerinin tadını çıkarabilirsiniz. Elimdeki bilgiye göre Nisan-Mayıs aylarında tohumlar ekilip filizlendiriliyor, Mayıs-Haziran gibi de asıl yerine yaklaşık 20 cm. aralıkla dikiliyormuş.
      (Keten çiçeği fotoğrafı: kate e.did )

      Salı, Ekim 09, 2007

      Kimyonun maceraları 09/10/2007


      Gün batarken parktaki büyük ağaçların her biri yaşlı birer bilgeye dönüşmüşler. Kimyon hiç bir ağacın da hiç bir insan gibi birbirine benzemediğini ilk o zaman farketmiş. Her bir kayın, her bir meşe yılların gövdelerinde bıraktığı izlerle, başka yönlere uzanmış, başka şekiller almış dallarıyla farklı farklıymış. Ama yanından geçtiği her bilge ağaç bir şey fısıldar gibiymiş. Yaşlı kayın "olabiliyorsan duru ol" demiş, "herkesten önce de kendine". Kollarından birini kimyona doğru uzatan ulu kestane "yaşamındaki herşeyde dengeyi gözet" diye tembihlemiş. Bir meşe "her daim uyum içinde olanlarla, doğayla, uyum içinde ol" diye fısıldamış. "Başka?" diye sormuş kimyon yanından geçtiği bir diğer kayının sessiz kalışına şaşarak. "Fazlalık şaşırtır" demiş o, "şimdilik bunlar üzerinde düşün". Kimyon eve dönerken yaşlı bilgelerin üzerinde güzel mi güzel bir ay yükselmekteymiş.

      Perşembe, Ekim 04, 2007

      Başka türlü...

      Mark Twain "Medeniyet gereksiz gereksinimlerin sınırsız çoğaltımıdır" demiş. (Civilization is a limitless multiplication of unnecessary neccessities.)

      Herhalde bunu söylerken aklından her gün dünya çapında trafiğe çıkan yeni otomobil sayısını geçirmiyordu. Her altı ayda bir cep telefonunu, her sezon gardrobunu değiştiren; her yeni süpermarketin ilk açılış günü birbirini çiğnemeye kalkan insan türünden de habersizdi. Bardakların ve mendillerin yanında ilişkilerin bile "kullan-at" olduğu bir dönemi hayal edebiliyor muydu acaba?

      Yine de ne söylediğini bilirmiş gibi görünüyor.
      Peki ya başka türlü bir medeniyet mümkün mü Bay Twain?

      Başka türlü dedim de... Bu da sevdiğim bir şarkıdır benim.

      Pazartesi, Eylül 17, 2007

      Ev yapımı dondurma - özet

      Şöyle bir toparlayalım bakalım:



      Dondurma makinası aldıktan sonra sırasıyla şu dondurmaları denedim:


      Tabii ki dondurma sezonunu kapatmıyorum. Daha aklımda zencefilli dondurma var mesela :))


      Bir de internette bulduğum ve henüz denemeye fırsat bulamadığım bazı ilginç tarifleri burada listeleyip zamanla denemek niyetindeyim:




      Cuma, Eylül 14, 2007

      Ev yapımı dondurma - 5

      Yoğurtlu Kavunlu Dondurma

      Yoğurt bazlı dondurmalar hoşuma gittiği için bir tane daha denedim. Bu dondurmanın makina olmadan buzdolabında da yapılabileceği özellikle belirtilmiş.

      Şöyle yaptım:
      Bir limonun suyunu sıkıp 3 yemek kaşığı bal ile karıştırdım. Tarifte iki yemek kaşığı şeker ve iki yemek kaşığı bal vardı ama böylesi bana daha sağlıklı geldi. Bir kavunu dilimleyip blender ile püre haline getirdim. Biraz uğraşılınca çatalla ezerek de olur sanırım. Limon-bal karışımını, ezdiğim kavunu ve 200 ml yoğurdu karıştırdım. 200 ml. de iyice çırpılarak katılaştırdığım tatlı kremayı bu karışıma ekledim. Dondurma makinasının haznesine sığmayan kısmını bir bardağa doldurup afiyetle içtim. Krema eklenmediği takdirde, bu haliyle sağlıklı ve lezzetli bir yaz içeceği elde ediliyor, aklımın bir köşesine not ettim.

      Dondurma makinası yoksa...
      ...metal veya plastik bir kaba doldurulan karışım buzluğa yerleştiriliyor. Her saat başı çıkarılıp karıştırılıyor. Tarife bakılırsa 4 saatte hazır oluyormuş. İkram etmeden yarım saat önce buzluktan alıp bekletiyoruz ve bu süre sonunda tekrar iyice karıştırıp afiyetle yiyoruz :)

      Sonuç?
      Ne kavun, ne bal, ne de yoğurdun lezzet olarak baskın çıktığı; hepsini anımsatan ve hiçbirine benzemeyen bir dondurma çıktı ortaya...

      Pazartesi, Eylül 10, 2007

      Kimyonun (resimli) maceraları 10/09/2007


      "Gülün meyvesine ne denir?" diye sordu kimyon. "Gülün meyvesi olmaz!" diye kestirip attım. Çok meşgulüm şimdi ben, çok. "Bal gibi olur" dedi kimyon. Kıpırla gezmeye gitmişler. Dünya öyle güzelmiş ki, kıpır bile kıpırdanmayı unutup etrafı seyre dalmış. Yaprakların ardından utangaçça bakan palamutlar görmüşler. Olgunluktan başını eğmiş mürverler görmüşler. Bir de işte çiçeği geçmiş yabani gül dallarında mini mini "domatescikler"... "Ama onlar kuşlar için" dedim. "Bir de aylak gözler için" diye ekledi kimyon. "Hımmm" diye onayladım ben üzerinde düşünmeden. Çok işim var benim şimdi, çoook.

      Cuma, Eylül 07, 2007

      Ev yapımı dondurma - 4

      Kakaolu Dondurma / Kahveli Dondurma:

      Bu iki dondurma üzerine söylenecek fazla bir şey yok. Her ikisini de temel dondurma tarifimi kullanarak yaptım. Kakaolu dondurma için pişmekte olan nişastalı karışıma iki tatlı kaşığı kakao ekledim. Sonuç dondurulmuş kakaolu puding gibiydi :) Afiyetle yedik ama bir daha sefere biraz daha fazla kakao eklemeyi bir kenara not ettim.
      Kahveli dondurmaya gelince... Internetteki bir çok tarifte koyu bir neskafe veya espresso hazırlanıp ekleniyordu. Ben bunun yerine iki çay kaşığı Türk kahvesini doğrudan pişmekte olan süt, nişasta, yumurta karışımına ekledim. Dondurmadaki kahve tanecikleri rahatsız etmek bir yana hoşumuza gitti. Kahveli dondurma bu şekliyle "her zaman yapılacaklar" listemize dahil oldu.

      (Fotoğraf: Stu_spivak)

      Pazartesi, Eylül 03, 2007

      Sörfçülerin ayakizleri

      Ne zaman internet gazetelerinde, haberlerin altındaki saçma sapan okuyucu yorumlarını okusam...
      Ne zaman bir tartışma forumunda "Biliyorum bu mesaja dünyanın ihtiyacı yok, ama yine de yazıyım dedim" diye başlayan o mesajlardan birine rastlasam...
      Ne zaman e-posta adresime yüzellibininci kez "Ayyyyy, bu bebekler çoook şiriiiiiin!!!" başlığıyla melek kanadı takılıp fotoğraflanmış bebeklerin resmi gelse....
      Ne zaman birisi bir Yahoo grubunun 1567 üyesine birden bir yazının linkini göndermek dururken, yazının hepsini "Copy-Paste yapıp" gönderse....
      Ne zaman...
      Neyse, ben de fazla uzatmayayım lafı...
      İşte o zaman "bütün bu hizmetler bedava, iyi hoş ama, bunların bir bedeli olmalı" diye düşünürüm.

      Bir kaç hafta önce Die Zeit gazetesi yazdı da bilgilendik. Varmış, hem de pek fena bir bedeli varmış. İşte "Sörfçülerin ayakizleri" adlı yazıda anlatılanlar:

      Internete hizmet sağlayan Web-Hosting sunucularının harcadıkları enerji ve küresel ısınmaya "katkı"ları neredeyse hava taşımacılığındakine yaklaşıyormuş. Onbinlerce sunucu bilgisayarın soğutulması için harcanan elektrik enerjisi son 5 yıl içinde ikiye katlanmış. Bu, kendi halinde ufak çaplı Web-Hosting firmalarındaki durum... Google'ın dünyanın dört bir yanına dağılmış "sunucu çiftlikleri"ndeki toplam bilgisayar sayısının yarım milyon civarında olduğu tahmin ediliyormuş. Bir hesaplamaya göre Google'daki en basit bir arama bile bir lambanın bir saatte harcadığı kadar enerji tüketiyormuş. Bir başka araştırma ise popüler internet oyunu Second Life'daki bir avatarın kanlı canlı ortalama bir Brezilya vatandaşı kadar çok enerji tükettiğini açığa çıkarmış! Yani gezegenimizin "sanal" vatandaşları da en az gerçekleri kadar zarar veriyorlarmış ona...

      Dedim ya, bu şartlar altında en iyisi lafı kısa kesmek...
      Cümlemiz kısa,
      Fotoğraf çözünürlüklerimiz düşük,
      Avatarımız sade,
      Lüzumsuz fikirlerimiz eksik olsun.
      Amin!

      Çarşamba, Ağustos 29, 2007

      Bebek televizyonu

      Konunun uzmanlarına bakarsanız hepsi aynı fikirde: "Bir bebeğin üç yaşına kadar televizyonla hiçbir işi olmamalıdır!"
      Olmasın tabii, bana uyar....
      Hatta mümkünse biz yetişkinlerin de fazla bir işi olmasın televizyonla...
      Her neyse...
      Uzman tavsiyesine uyduk, küçüğün televizyon seyretmesine mani oluyoruz. O her ne kadar merakla bakmaya çalışsa da...


      Ama onun da bebek televizyonu var!
      Oturma odasında yere bir köşe hazırladım, gündüzleri orada vakit geçirsin diye.
      Bir süre sonra farkettim ki sabahları köşesine yatırınca dalgın dalgın gülümseyerek pencereden dışarıya bakıyor.
      "Neyi seyrediyor bu kadar merakla?" diyerek...
      ...uzandım ben de bir güne yere, onun yanına.
      Pencerenin dışında, kaldırım kenarında güzel mi güzel bir huş ağacı var.
      Aşağıya nazlı nazlı sarkmış, rüzgarda hafifçe sallanan dalları...
      her dalda güneş ışığıyla oyunlar oynayan parlak yeşil yapraklar...
      arka planda masmavi gökyüzü...
      arada bir de bir minik kuş...
      işte bunlar bebeğimin gördükleri...

      Dünyayı onun gözlerinden görmek; yetişkinlerin unutmaya meyilli oldukları şeyleri kaçırmamak öyle güzel, öyle güzel ki!

      Şimdi bazı sabahlar ben de yanına uzanıyorum.
      Birlikte seyrediyoruz bebek televizyonunu :-)

      Fotoğraf: ffgoatee

      Pazartesi, Ağustos 20, 2007

      Ev yapımı dondurma - 3

      Kişniş Tohumlu Dondurma

      Bu dondurmayı ben uydurdum! Elbette internette bulduğum iki harika dondurma tarifinin yardımıyla :-) İlk bulduğum lavantalı dondurma tarifi çok orijinal durmasına karşılık, içindeki 8 çiğ yumurta sarısı yanına yaklaşmama engeldi. Fakat kuru lavanta çiçeklerinin şekerle birlikte öğütülmesinden elde edilen "lavantalı şeker" fikri hoşuma gitti. Daha makul bir temel dondurma tarifi bulursam bu fikri kullanmaya karar verdim. Hemen aynı gün, içinde ne yumurta ne de krema bulunan oldukça hafif bir dondurma tarifine rastladım: Arap veya bizde bilinen adıyla Maraş dondurması! Tarif Ruki'nin. Evde dondurma hazırlama ve dondurma çeşitleri üzerine oldukça detaylı bilgi içeren bu sayfayı konuyla ilgilenen herkes okumalı. Arap (Maraş) dondurması tarifindeki salep ve damla sakızını elimde olmadığından kullanamadım. Lavanta şekeri yerine ne kullanabilirim diye düşünürken (çünkü o anda lavanta çiçeği almaya da vaktim yoktu) evdeki kişniş tohumu aklıma geldi. Ben de aynı yöntemi kullanarak kişnişli şeker hazırladım ve dondurma kremine bunu ekledim. Sonuçta benim sık sık yapmaya karar verdiğim değişik ve çok lezzetli bir dondurma çıktı ortaya... Anason veya rezene tohumlu versiyonu da denenebilir.

      Endüstriyel dondurma üreticilerinin dayattığı lezzetlerin dışında bir şey denemek pek eğlenceliydi doğrusu... Ayrıca krema ve yumurta içermeyen hafif bir dondurma tarifi bulduğuma da pek sevindim. İçindeki salebin isteğe bağlı kullanılması da bir diğer olumlu yanı. Değerli orkidelerimizin nesillerinin dondurma aşkına tükendiğini bilmek doğrusu çok rahatsız ediyor beni...

      Pazar, Ağustos 19, 2007

      Ev yapımı dondurma - 2

      Muz-Yoğurt Dondurması

      Dondurma makinası ile birlikte gelen bu tarif çok basit. Aslında ahududu ile hazırlanıyordu. Ben evdeki iki olgun muzu kullanarak yaptım. Internette kivi, kavun ve çilekli versiyonlarına da rastladım. Temel malzemesi yoğurt ve şeker (veya bal) olan bu dondurma bence her meyve ile yapılabilir. Pratik ve sağlıklı. Yoğurttan gelen ekşili tat ise benim özellikle hoşuma gitti. Belli bir tarife de gerek yok. Yaklaşık 500 gr. yoğurt, 200 gr. kadar meyve (püre haline getirilmiş) ve ağız tadınıza uygun şeker karıştırılıp buzdolabında biraz soğutuluyor. Bu, dondurma aşamasını hızlandırmak için... Meyve ve yoğurt başlangıçta zaten buzdolabındaysa bu adıma da gerek yok. Ardından hemen buzluğa veya dondurma makinasına...


      Yaşasın basit ve sağlıklı lezzetler!

      Pazartesi, Ağustos 13, 2007

      Ev yapımı dondurma - 1

      Vanilyalı Temel Dondurma


      Dondurma makinası ile ilk denememi bu bildiğim ve güvendiğim dondurma tarifi ile yaptım.

      Bu, dondurma makinası olmadan buzlukta da başarıyla yapılabilen tariflerden. LeAnn R. Ralph'in "Give me a home where the dairy cows roam" adlı kitabından alınmış... En güzel yanı içinde fazla yumurta olmaması ve olanların da pişirilmesi. 8 çiğ yumurta sarısı ile yapılan dondurmalardan hazzetmeyen benim için ideal bir tarif oldu hep. Akla gelebilecek herşeyle zenginleştirilebilir. O yüzden "temel dondurma tarifim" diye adlandırıyorum ben. Eğer yoğun krema tadı hoşa gitmiyorsa krema bir cup, süt iki cup ölçüsü ile hazırlanabilir... Buradaki cup fincan değil, Amerikan ölçü birimi bu arada...



      Tarif şu linkte:
      http://www.oldfashionedfamilies.com/content/view/14/17/

      Cuma, Ağustos 10, 2007

      Ala kaymaklı dondurmam!

      Aynı zamanda boylarından büyük enerji tüketen küçük canavarlara benzediklerinden elektrikli küçük ev eşyalarına biraz şüpheyle bakmışımdır hep. Elektrikli yumurta pişirme makinaları, elektrikli diş fırçaları, elektrikli konserve açacakları, biber öğütücüleri ve elektrikli "yok-artık-bu-da-mı" falan feşmekanı...
      Bir elektrikli aletin eve girmesi için ya klasik yönteme göre daha az enerji harcaması (örn. elektrikli su ısıtıcısı) veya mutfakta normalde dışarıdan satın aldığımız bir şeyi daha sağlıklı ve güvenle hazırlamamıza yardım etmesi (örn. blender) ön koşulumuz...
      Geçenlerde bir alet her iki ön koşulu da sağladığı ve fiyatı da çok uygun olduğu için mutfakta baş köşeye yerleşiverdi: Dondurma makinası!

      Bir süredir endüstriyel dondurmaların bol kalorisi ve abartılı tadından hoşlanmadığımızdan, eski usul dondurmacılar da hayal olduğundan evde dondurma yapma denemelerine girişmiştim. Buzlukta ve her 20 dk.da bir karıştırma yöntemini kullanarak... Harika lezzetler elde ettim ama bir litre dondurma 20 dk.da bir açılan buzlukta yarım gün boyunca ne kadar enerji harcıyordu bilmiyorum. Dondurma makinalarının temel mantıkları genelde aynı. Önerildiği şekilde ön hazırlık yapıldığında dondurma 15-30 dk. içinde hazır.

      Geçen iki haftada 4-5 değişik dondurma denedim. Eski dondurma ustalarından pek azı kaldığına göre "Evde yapılan dondurma gibisi yok!" demek abartılı olmaz herhalde. En azından içinde ne olduğunu bilerek, gönül rahatlığıyla yiyoruz şimdi dondurmamızı. Önümüzdeki günlerde bu denemelerimi fırsat buldukça paylaşacağım. Şimdilik bu nefis dondurma fotoğrafları idare eder mi?
      (Fot.1: purplekey
      Fot.2: yomi55 )

      Not: "Başlıktaki "Ala" şapkalı a ile yazılmalı ama Q klavyede nasıl yazılacağını bilemedim :-(

      Perşembe, Temmuz 26, 2007

      Yeni bir kategori: oyunlar/oyuncaklar

      Yaz tatilinin başlaması ile birlikte tanıdığım bütün ailelerde aynı şikayet: Ufaklıklar günün büyük kısmını televizyon karşısında geçiriyor veya kendilerini bilgisayar oyunlarına kaptırıyor. Bunların başından kalktıklarında ise: "canım çooooook sıkılıyor!"

      Ben de bir süredir aklımda olan bir konuda malzeme toplamanın zamanı gelmiş diye düşündüm. Doğal malzemelerle evde yapılabilen oyuncaklar...
      Bir çocuğun biraz yardımla ve kendi yaratıcılığıyla üretebileceği oyuncaklar...
      Doğamıza uygun, daha çok hareketi ve sosyal beceriyi teşvik eden oyun ve aktiviteler...

      İlk olarak da bir süre önce mrl'nin sayfasında yayınladığı şeytan uçurtması ile başlayayım dedim. mrl fotoğraflarla adım adım anlatmış şeytan uçurtmasının nasıl yapılacağını:
      http://mrlspage.blogspot.com/2007/04/tsulika-eytan-uurtmas.html

      Ufaklıktan fırsat bulunca ben de deneyeceğim hemen. Onun için çalıştığımı anlar da izin verir belki de : -)

      Pazartesi, Temmuz 09, 2007

      Küçük notlar...

      Bu küçük notları aslında Haziran başında almıştım. Şimdi bazıları güncelliğini yitirdi ama yine de olduğu gibi yayınlamak istedim.



      • Radikal'den Serdar Kuzuloğlu teknolojiyi tüketim şeklimiz üzerine düşüncelerini yazmaya devam ediyor : "Birkaç haftadır bilgisayar, internet ve teknolojiyle ilgili yazdıklarımın ardından gelen okur mektuplarının bir kısmı teknolojiye neden muhalif olduğumu soruyor. Teknolojiye düşman olmamak, uyum sağlamak gerekiyormuş... Espriyse komik değil, değilse çok komik. Teknolojinin yarattığı (dayattığı) yeni kültüre karşı bazı şeyleri unutmadan, ihmal etmeden ve yok saymadan ısrarla sormamız gerektiğini düşünüyorum sadece. İlk soru şu olmalı: gerek var mı? İkincisiyse: gerçekten mi? " yazının tamamı...

      • devletsah.com'da ilginç bir fotoğraf sergisinin izine rastladım. Time dergisinin web sayfasındaki sanal serginin konusu "Dünya ne yiyor?" Bütün dünyadan 16 aile bir hafta boyunca yediklerini paylaşmışlar. Fotoğraflar pek çok açıdan çarpıcı ve düşündürücü. Mısırlı Ahmed ve Güney Amerikalı Ayme ailelerinin sofrasına konuk olmak isterdim. Bol taze sebze ve meyve, az paketlenmiş gıda var onlarda :-)


      • Ne kadar uğraşırsam uğraşayım ana konusu "simple living" olan bu blogu bazen "bahçesiz bahçıvanın seyir defteri" ne çevirmekten kendimi alamıyorum. İşte öyle detaylardan biri: Bir haftadır ıhlamur ve filbahriler çiçeklendi. Dünya miiiis gibi kokuyor!

      • Bu da bir diğeri: Ev sahibini bastıran yavuz hırsız mıydı? Bizim evde yavuz kiracı ev sahibini bastırıyor. Kiracı civanperçemi kökleriyle evsahibi hurmanın etrafından dolaşıp saksının öte tarafından da yeşillenmeye başladı. Çok yayılmacı, çooook :-))
      Fotoğraf: Gertrud K.

      Pazartesi, Temmuz 02, 2007

      Gönüllü Basitlik (Voluntary Simplicity) Üzerine...


      Richard Gregg'in 1936 yılında yazdığı bir makale var: "The Value of Voluntary Simplicity".

      Voluntary Simplicity kavramının yani "yaşamını daha anlamlı hale getirmek için gönüllü olarak basitleştirmenin, kimi şeylerden kendi isteği ile vazgeçmenin" ilk kez sözkonusu edildiği yazılardan biri. Adına birkaç kaynakta rastladığım bu makaleyi bir süre önce Internet'te buldum. İlgimi çeken, tartışılmaya değer bulduğum bazı kısımlarını buraya not edeyim istedim. Orijinal İngilizce metin ise en aşağıda verdiğim linkte.









      "Burada bahsettiğimiz şey güdülerimizin bastırılması anlamında bir çilecilik değil. Gönüllü basitlik ile kastedilen bu derece hoşgörüsüz ve katı bir şey değil. Basitlik iklim, gelenekler, kültür ve bireyin kişiliğine bağlı olarak değişen göreceli bir kavramdır"..."Bir Amerikalı için basit olan Çinli bir köylü için basitlikten son derece uzak olabilir."

      "Bilim ve teknolojideki büyük ilerlemeler uygarlığın manevi sorunlarını çözemedi. Bu ilerlemeler sözkonusu sorunların şeklini değiştirdi, bazılarını oldukça arttırdı, kimilerini olduğundan büyük hale getirdi ve kimilerinin çözümünü de iyice zorlaştırdı. Maddi şeylerin dağılımı sadece bir teknik veya organizasyon meselesi değildir. Bu öncelikle ahlaki (manevi) bir sorundur."

      "Kullandığımız araç ve teknolojilerin bize zamandan tasarruf ve rahatlık sağladığını düşünürüz. Oysa yaşamı daha sıkışık ve telaşlı hale getirirler."

      "Yaşamın artan karmaşasıyla başa çıkmanın yolu daha fazla karmaşadan geçmiyor(geçmemeli) . Bunun yolu bizi birleştiren içsel (zihinsel değil ruhsal) değerlere dönmek ve bu ruhu tam anlamıyla ifade eden yeni ekonomik ve sosyal formlar ve yöntemler geliştirmektir."

      "Aptalın ve bilgenin basitliği farklı şeylerdir. Aptal olan basittir çünkü aklı ve arzuları birden çok şeyle uğraşma kapasitesini gösteremez. Bilge bu yüzden basit değildir. Hem bireysel , hem toplumsal yaşamın aslında sınırlı sayıda temel unsurdan oluştuğunu ve bunların dışında kalan herşeyin gereksiz yere birbirini tekrarladığını bildiği için basittir. Eğer temel unsurlar sağlıklı ve güçlü ise geriye kalan detaylar da neredeyse kendiliğinden öyle olacaktır"..."Bu yüzden bilge olan dikkatini yaşamın sınırlı sayıdaki temel unsurlarına verir, basitliğini sağlayan budur."

      "Nasıl ki yenilen şeylerin kalitesi mükemmel bile olsa, çok fazla yenildiği için vücuda zarar verebilirse; psikolojik olarak sağlıklı kalabilmek için de sahip olduğumuz şeylerin veya eşyaların bir üst sınırı olmalı gibi görünüyor. Çok şeye sahip olmak insanı öyle çok seçim yapmak ve karar almak ile karşı karşıya bırakır ki, yaşam sinir bozucu bir gerginliğe dönüşebilir."

      "Karmaşıklık (kompleksite) bünyesinde bir güzellik barındırabilir ama karmaşıklık güzelliğin ön şartı değildir. Çizgilerin uyumu, oran ve renk daha önemlidir. Bir açıdan basitlik bütün büyük sanatlarda önemli bir öğedir, çünkü amaca yönelik olanlar dışındaki tüm gereksiz detayların çıkarılması anlamını taşır.








      Makalenin tamamı:

      http://www.soilandhealth.org/03sov/0304spiritpsych/030409simplicity/SimplicityFrame.html
      Fotoğraf: B G

      Pazartesi, Haziran 25, 2007

      Dalgalarla dünyaya...

      Aslında "normal doğum mu yoksa sezaryen mı?" gibi bir ikileme düşmedim hiç. En başından beri -sezaryen için tıbbi bir gereklilik olmadıkça- normal doğumdan yanaydı kararım. Biraz korkuyordum da tabii... Üzerine çok şey duyulmuş ama hiç yaşanmamış her şeyden korktuğumuz gibi. Sonra, bir kaç ay önce, tüm dünyadan doğum adetlerini ve ritüellerini karşılaştıran ilginç bir kitap geçti elime: "Dalgalarla Dünyaya". Özellikle "ilkel" sayılan kabile toplumlarıyla "modern" toplumların doğuma bakışlarını karşılaştıran bu kitapta, yazar Ines Albrecht-Engel doğum üzerine bugüne dek rastladığım en güzel benzetmelerden birini yapıyordu (tam bir çeviri değil, benim anladığım şekliyle) :

      Doğum tamamen doğal bir süreçtir. Kontrol edilmeye gelmez. Tam tersine kendini baskı altında tutmaya çalıştıkça fazladan stres hormonları salgılanır ve bu da doğumu olumsuz etkiler. Doğru olan vücudu doğum sırasında kendi haline bırakmak ve duygularını kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmektir.

      Doğum sancıları bir kıyıya vuran dalgalar gibidir. (Yazar burada kendi dilindeki Wehe/Sancı ve Welle/Dalga kelimelerinin benzerliği üzerine bir kelime oyunu kuruyor.) Önce kıyıyı yalayan ufak dalgalarla başlar her şey. Daha sonra metrelerce yükseklikte dev dalgalara dönüşürler. Direnmek korkunç dalgaların üzerimize yıkılıp bizi incitmesinden başka bir işe yaramaz. Doğru olan belli aralıklarla gelen dalgaya (sancıya!) direnmek yerine kendini ona bırakmak, onunla birlikte yüzmeyi başarmaktır. Ve her yeni dalganın beklediğimiz hazineyi kıyıya biraz daha yaklaştırdığını hiç unutmamak... Dayanılması gerçekten zor son bir kaç "yıkıcı" dalganın ardından bebeğimiz de doğmuş olur. Sonra deniz birdenbire sütliman oluverir tekrar. Sanki başka bir boyuta ulaşmış gibi olur insan. Fırtına unutuluverir.


      Uzun bir bekleyişin ama kısa süren bir "fırtınanın" ardından küçüğümüz, biriciğimiz, değerlimiz 13.06.2007 günü sabaha karşı kıyıya vurdu :-))

      Cumartesi, Haziran 09, 2007

      kimyonun maceraları 09/06/2007

      Bazen gecenin karanlığında uyanıveriyor kimyon.
      Ne sımsıkı kapalı perdeler, ne de karanlıkta dilsizleşen kol saati ele veriyor zamanı.
      Gecenin ortası mı, yoksa gün ağarmasından az önce mi?
      Sonra kuşların sesini duyuyor bazen.
      Kopkoyu karanlıkta söyledikleri şarkı öyle canlı, öyle yaşam dolu ki gün doğumuna az kala olduğunu anlıyor.
      Avuç içi kadar canlıların karanlığı delen yaşama cesaretini ve isteğini şaşkınlıkla dinliyor...
      ... ve aynısını kendine de diliyor bir taraftan.
      Diğer taraftan da şunu düşünüyor:
      Dinlemesini ve görmesini bilenlere doğa daha neler neler anlatıyor kim bilir.
      Ve biz gözlerimiz televizyon ve bilgisayara dikilmiş, kulaklarımız çalar saat ve cep telefonuna kabartılmış, kaçırıyoruz durmadan onun anlattıklarını...

      Salı, Haziran 05, 2007

      Multi fonksiyonel, ultra hızlı, mega kapasiteli !

      Ne zaman elektronik veya elektrikli bir cihaz almaya kalksam başıma gelir. Önce son derece makul beklentilerle başlarım. Örneğin yürüyüş yaparken sıkılmamak için bir MP3 çalar almaya niyetlenirim ya da sadece internette bulduğum bazı yazıları ve bazı belgeleri yazdırmak için basit bir ev tipi yazıcı araştırmaya girişirim.
      Araştırıp soruşturdukça işin çapı da büyümeye başlar. "Aaaa" der bir MP3-çalar bileni, "Aldın mı tam alacaksın. 1GB'dan aşağısı kurtarmaz!". Internet'teki yazıcı değerlendirmeleri "Dakikada bilmem kaç sayfadan daha az basan yazıcının yanına bile yaklaşmayın. Hafızası şu kadar, çözünürlüğü bu kadar değilse yüzüne bile bakmayın" diye tavsiye eder. Üstelik ne kadar iyisini, hızlısını, kapasitelisini, çok fonksiyonlusunu alırsam alayım sadece 6 ay sonra piyasaya ondan daha "en" bir model çıkacağı da kesindir. Bir yıla varmadan aldığım cihazın üstün "multi" fonksiyonlarından bir çoğunu bir kez bile kullanmadığımı farkederim. MP3 çaların ses kayıt özelliğine bir kez bile ihtiyaç duymam. Satın aldığım internet paketindeki "ultra" bağlantı hızına asla ulaşamam , çünkü satıcının hiç değinmemeyi tercih ettiği üzere bunun için bilgisayarımın ağ kartı ve kablolarını da upgrade etmem gerekiyordur.

      Tanıdık geliyor mu?

      Radikal'de bilişim ve teknoloji yazıları yazan Serdar Kuzuloğlu'nun şu satırlarını okudum, bana çok tanıdık geldi.

      "Teknolojiye ayak uydurma telaşının kökeninde yeni bir şeylerin olduğu ve ondan geri kalındığı psikolojisi yatıyor. Oysa son kullanıcı olarak adlandırılan bizler için internet, cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi ve tablet bilgisayarların ötesinde yeni bir şey olduğundan söz etmek zor. Birbiriyle birleşen, rol değiştiren ya da birkaç şeyi daha yapabilen cihazların istilasının mağdurlarıyız. Bu yüzden içindeki özelliklerin neredeyse hiçbirini kullanmadığımız cafcaflı şeylere kendi sağlığımız ya da eğlencemize bile ayırmadığımız bütçeleri hak görüyoruz.*"

      Sorunun kökeninde biraz da bilmediğimiz, üretimine toplumca herhangi bir katkımız olmamış teknolojileri büyük bir hevesle tüketme hevesimiz yatıyor sanki. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı tam belirleyemiyor, anlayamadığımız teknik özelliklerin, kelime kalabalıklarının içinde kayboluyoruz.

      Bir sonraki elektronik eşya alışverişime elimde "Benim ihtiyacım olan sadece şu" veya "Benim bütün istediğim şu" başlıklı bir küçük listeyle çıkmayı düşünüyorum. İşe sağlam adımlarla başlamak ve ultra-mega-multi kavşaklarına geldiğimde yoldan çıkmamak için!




      *Serdar Kuzuloğlu'nun yazısı: Hepsine cidden ihtiyaç var mı?

      Cumartesi, Haziran 02, 2007

      Suyunu boşa harcama



      TEMA Vakfı "evlerdeki gereksiz su tüketiminin önlenmesi için bireysel çabaların ne kadar büyük fark yaratacağına dikkat çekmek ve kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla" Suyunu Boşa Harcama Kampanyası başlatmış.

      Kampanya ile ilgili detaylı bilgi ve evde daha az su tüketmenin 10 yolu şu linkte.