"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Salı, Temmuz 10, 2012

Bölük pörçük

Prolog:
Gectigimiz iki Pazar gününden izlenimler yazmak istiyordum aslinda. Ama akmiyor. Anahtar sözcükleri gerceklestikleri sırayla degil, aklıma geliş sırasıyla yazayım. Altina izlenimleri ve olanları not edeyim. Bölük pörçük olsun. Sen onları sıraya dizip, birleştir , bir hikaye kur kendince. Al, senin hikayen olsun.

Çörekotu:
Tohumlarini etrafta sacmadigim pek bir yer kalmadi herhalde. Önümüzdeki yil etrafta acmis çörekotu cicekleri görürsem bahçıvanı benim :)

Yeşil Ekonomi:
Aslında müdahaleci ve korumacı anne rolünü sevmiyorum. O yüzden örümcek aginda mümkün oldugunca yalniz birakiyorum sincabi. Kendi kendine kesfetsin tırmanmanin inceliklerini, dere boylarında tırmanmayı öğrenen eski köy çocukları gibi. Bu yüzden elime bir kitap alıp parkın sincabiyla, bizim sincabin arasında duran banka oturuyorum. Bugünlerde elimdeki kitap Yesil Ekonomi. Cok yeni yayinlanmis bu kitabi bir arkadasim ilgimi çekecegini düsünerek göndermis. Elimde fırından yeni çıkmış taze ekmek tutar gibi tutuyorum :) Henüz çok başlarindayim ama Türkçe'de bu konuda okunacak fazla kitap olmadığını sanıyorum; tavsiye ederim.

Sağanak yağmur:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Inanilmaz bir saganak yagmur basladi. Öyle bir indirdi ki, ormanin orta yerinde ne kacacak yerimiz vardi, ne de yanimizdaki semsiyeyi acabildik. Göz göre göre yola devam etmistik. Göz göre göre islandik. Hayatimda bir yagmurun altinda bu kadar islandigimi animsamiyorum. On dakika sonra iğne başı kadar kuru yerimiz kalmamisti. Eve dönene dek yarım saat boyunca aralıksız yağmur yedik. Bir ara bir köprü altına denk geldik. Pek cok bisikletli yagmurun gecmesini bekliyordu orada. Esime "Bundan daha fazla islanamayiz ki, neyi bekliyoruz? Hic olmazsa yürüyelim de üsümeyelim" dedim :) Eve vardigimizda sırılsıklam ama temiz ve mutluyduk :) Kendimi  ruhumun ince kivrimlarina dek yıkanmış hissettim :) Hele sincap... Bir Huckleberry Finn gibi yagmurun altinda kosturmasi aklimdan hic gitmeyecek. Umarim o da hic unutmaz. Unutulmayacak deneyimlerdendi. Ertesi gün felaketleri seven bulvar gazetelerinin birinde, Almanya semalarinda haftasonu 150.000 simsek ve yıldırım çaktığını, ölü ve yaralilar oldugunu okudum.  Kimse bizden bahsetmiyordu tabii ki... Fakat yine de dogada yıldırım carpmasindan korunma üzerine biraz okudum. Bir ara yazayim onu da.

Sincap:
Bu bahsedecegim bizim evin sincabi degil, parkin sincabi :) Oturdugum bankin  hemen arkasindaki huş agacındaydi. Tıpır tıpır ayak seslerini duyunca dönüp baktim. Sadece bir kac metre ötemdeydi. Benim sincabi da cagirdim. Sessizce izledik bir süre. Agactan indi, yerden findik ya da ona benzer bir sey buldu. Hemen önündeki filbahri çalısına tırmandı. Orada keyifle kemirmeye basladi. Bizim sincap rahat durmadi tabii. Ayagini hizla yere vurup kacirdi sincapcagizi. Zavalli yedigi yemisi firlattigi gibi firladi agacin üstüne. Az sonra tepemizdeki ihlamur dallarindaydi. Bir dakika sonra ilerideki gürgen agacinda. Biraz sonra da cikip gitti hikayemizden. Fakat hayalimde yoluna devam etti; bütün sehri agaclarin üstünde bir uctan bir uca katetti. Aklıma Italo Calvino'nun "Agaca Tüneyen Baron"u geldi... Ve Anadolu'yu meşe agaclarinin üzerinde bastan basa kateden eski zaman sincaplari...

Örümcek ağı:
Sincabin ögretmeniyle yaptigimiz rutin görüsmede bana kaba motorikte biraz geri oldugunu söyledi. Spor salonunda bazi tırmanma, inme çıkma hareketlerini yaparken çekingen ve korkak davranıyormuş. Ben de bir süredir benzer izlenimler icindeydim. "İnce motorik...ince motorik ..." derken oğlanın kaba motoriğini ihmal etmisiz :D Haftasonlari cokca gittigimiz bir parkta ikimizin adını "örümcek ağı" taktığı bir oyun aleti var. Ağ gibi döşenmiş sıkı ve çok sağlam halatlardan oluşuyor. Dikkatle üzerinde yukarı dogru tirmaniliyor. Asagidaki fotograftaki gibi bir sey:

Photo by nachtSonnen

  Dedim ki "Senin kayaktan kaydigin yeter artik, kayma becerin on üzerinden on. Biraz da su örümcek ağında oynayalim". Bana kalırsa bu aletler oldukca dogal. En azından doğal hareket tarzına ve bir çocuğun doğasına  pek cok baska aletten daha yakın. Bir cok beceriyi bir arada gelistiriyor. Dikkat, koordinasyon, sonraki adimlarini hesaplama, kaba motorik, vb. Sincap baslarda "ama bir adim daha cikamam, ama artık bundan daha yukarı gerçekten çıkamam" deyip duruyordu. Ben de "bu 'yapamam' sözcüğü kadar sevmediğim bir şey yok" diyordum sakayla karisik. Simdi benim elim arkasinda hazir durmak üzere en üstlere kadar cikabiliyor. Onunla beraber ciktigim bu oyuncak benim de hosuma gidiyor. Insan üstünde kendini hafif ve güvenli hissediyor gayet. Alti kum döseli; düsülse bile pek tehlike yok. Pek cok parktaki plastik yiginindan kesinlikle daha güzel, islevsel ve yararli bir güzellik :) Belediyeler duyun sesimi :) Plastik yiginlarinizdan daha pahaliya mal olabilir. Fakat göz boyama amacli  halk konserlerinden bir iki tane  daha az verin, sehrin orasina burasina bir kac "sulu" attraksiyon daha az koyun, bir kac lüzumsuz köprü daha az yapin, oy beklediginiz mahallelerde cocuklara top, balon, bayrak vb. dagitma sacmaligindan vazgecin , maliyetini kesin cikarir :)

Kelebek:
Biz örümcek ağında oynarken ağda bize eslik eden bir arkadas daha vardi:

Photo by Ezio Melotti
   Vanessa atalanta; nam-i diger "Kirmizi Amiral" . Örümcek aginda bizimle beraber o da hopladi zipladi. Sonra bir de arkadasini aldi getirdi. Havadaki danslari görülmeye degerdi. Seklini semalini aklima yazdim. Eve gelince sincabin "Kelebekler Cikartma Kitabi"nda aradim buldum kolayca. Diyordu ki kitapta; Avrupa'da hemen her bahcede görmek mümkünmüs :)

Fırıncılık oyunu:
Sincap oyun parkinin belli bir kösesinde bu oyunu oynamayi seviyor. O  fırıncı oluyor, biz müsteri. Bazen de tersi. Ekmekler aliyoruz, "brezel"ler,"krapfen"lar... Öyle bedavaya ekmek yok. Illa ki sonunda parasini veriyor, para üstünü aliyoruz. "Lütfen"li konusuyoruz, gündelik kücük konusmalarimizi yapiyoruz. Bazen aradigimiz ekmek olmuyor, bazen bozuk paramiz çıkışmıyor. Her şey illa ki gercek yasamdaki gibi oluyor :)



Sarımsak otu:
Bankta oturmaktan canım sıkıldıgında kalkıp etrafimi inceliyorum. Parka gelirken yol boyunca gördügüm gibi sağım solum sarımsak otu dolu. Bu ilginc bir ot. Latince adi Alliaria petiolata. Bildigim bütün dillerde adı "sarımsak"lı. Buralarda erken baharda ilk yetisen bitkilerden biri. Nisan-Temmuz arasi cicek aciyor. Yapraklar kendini çiçeklerden önce gösteriyor. Alt yapraklar botanikçilerin tarifiyle "böbrek şekilli". Üst yapraklar yürek seklinde. Kenarlari yuvarlagimsi tirtikli (Alman botanikcilerin deyisiyle "gekerbt"- Türkce dogru terimi bilmiyorum maalesef). Cicekleri minik ve beyaz.

Photo by Virens

Bitkinin asil özelligi -adından anlaşılacağı üzere- yapraklarının sarımsak tadinda ve kokusunda olmasi. Hep okur ve merak ederdim. Bu yil baharda denedim. Önce çekingen yaklaşarak koklamakla yetindim, özel bir koku alamadım. Sonra elimde ovalayarak deneyince aldım sarımsak kokusunu :) Sonra cesaretlenip tadina baktim. Orman gezilerimizde rastladıkca esime de gösterdim. O hatta denemekte benden daha girisimci oldugu icin sonunda gayet sarimsak kokuyordu :) Eskiden Avrupa'da cok kullanilan bir baharat bitkisiymis. Sonra unutulmus.Antiseptik etkileri varmis. Simdilerde ayı sarımsağı gibi o da yeniden keşfedilip, yabani otlara yer açan mutfaklarda hak ettigi ilgiyi görüyormus. Genellikle ısırganotuyla beraber , onun yetistigi yerlerde yetisirmis. Onun gibi de yayılmacı biraz gözledigim kadarıyla :) Kuzey Amerika'da istilaci (invasive) kabul ediliyormus. Sarımsak otunun sarımsak tadı, gerçek sarımsak bitkisinde oldugu gibi Allicin maddesinden degil, lahana ve hardal ailesinde rastlanan başka eterik yaglar ve maddelerden geliyor. Zaten kendisi de bu aileden. Bu yüzden de sarımsak kokusu gibi kalıcı değil kokusu, hemen geçiyor. Pişirildiginde de kayboluyor. Genellikle salata, pesto, sos olarak tüketmek daha uygunmus bu yüzden.   


Simdi uzun lafın kısası, şunu söylemek istiyorum. Duramadım, kendi kendini etrafa saçar tarzda tohumlarının olgunlaştıgını görünce, onlardan da toplamaya basladim. Bir kacini saksiya ekmeyi düsünüyorum. Sen de bahcede, cevrendeki yabani alanlarda ya da saksida yetistirmeyi denemek icin ister misin? Sarimsak otu kardesligine var misin? Bir mail at ya da yorum gönder, yettigi kadariyla elimdekilerden göndermeye calisayim. Fakat dedigim gibi; yayılmacıdır, uyarmadi deme :)

Sinir otu:
Eşim koşusunu bitirince yer hareketleri yapıyor. Bu sırada çimler üzerinde ne oldugu anlaşılmayan küçük bazı sinekler bacaklarını ısırıyor. Sivrisinek gibi kabartıp kaşındırıyor. Bazen bir hafta sürüyor. Ona sinirotunu ögrettim. Nasıl olsa her yerde var. Sineklerin ısırdığını hissedince hemen etrafinda bulup bacaklarina sürüyor yapraklari. Iyi geliyormuş :) Doğanın dertleri icin çare yine doğada. Derdin hemen yani basinda :)

Bulutlar:
Basimi kaldirip bulutlari seyrediyorum. Basimin üstünden akip gidiyorlar. Bulutlari seviyorum. Kim sevmez ki?


Kurabiye:
Bunu dışarı çıkmadan önce sincapla yaptık. Feride'nin kurabiyesi. Pinar'in keciboynuzuyla ve pekmezli. Saf mutluluk. 5 dakikada bitti, sincap hızımıza şaşırdı. Keza ben de. Parka giderken yanımıza aldık. Sincap ertesi gün anaokuluna giderken beslenme cantasina koydum. "Daha 5 yasinda ve atıştırmalıklarını kendi hazirliyor beyefendi" diye de tipik anne gururlanmalarina giristim bu arada :D

Resim:
Bunu da kurabiyeden önce yaptik :) Sincap ilk dogdugu siralar parmak boyasini kendim üretmek iddiasindaydim. Bir türlü yapamadim. Ya renk yeterince canli degildi, ya da yapiskan bazi bulamaclar elde ettim. Kabus gibiydi. 3 yas civari inadim kirildi; gidip ekolojik oldugu iddia edilen bir markaninkini aldim. Yine de icim pek razi gelmedi; sincaba vermedim, dolap beklediler. Simdi simdi ortaya cikarmaya basladim. Sincap firca kullanarak suluboya gibi resimler yapiyor onlarla. Boyanin yogun dokusunu ve canli renklerini seviyor. Üstelik üc temel renk karisinca gerçek ara renkler çıkıyor ortaya. Arada eline bulasinca dert etmiyorum; cünkü zaten parmak boyasi aslinda :) Bazen sadelik ve dogal annelik siyah-beyaz netliginde olamiyor. Grinin tonlarında yaşıyoruz. Bir yaşında "asla, evden iceri bile giremez!" dedigime,  üc yaşında içimin razı olmadığına, beş yasında memnun oluyorum :) Sincabın yaptigi resimler mi? Onları oturma odasindaki camlı dolabın camlarına yapıştırıyorum. İçlerindeki dağınıklık gözükmüyor, genel görüntü derli toplu oluyor.  Evin dekorasyonu icin anlastigim kücük sanatci hem dogasi geregi cok yetenekli, hem de kurabiyeler disinda herhangi bir ücret almiyor :D

Marion:
Hikayesini bir dergide okudum. Hamburg yakinlarinda bir ormanlik alanda yasiyormus. En azindan 25 yildir. Tam nerede yasiyor, bilinmiyor. Gerçek adı ne, ne zaman doğmuş, nereden geliyor; bilinmiyor. Kendisi de bilmiyormus bunları. Bir kimsesiz cocuklar yuvasında büyümüş. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Alman cocuk yuvalarının durumu malum; ülke zaten geçmişinin bu tatsız sayfalarından biriyle yeni yeni hesaplaşıyor. 12-13 yaşındayken yuvadan kaçmış; Hamburg'da sokak cocuğu olmuş. Köprü altlarında uyumuş, küçük geçici işlerde calışmış. En son birlikte oldugu adam biriktirdiği bütün parasını çalıp ortadan kaybolunca, insanlara bütün güvenini yitirmis. Ormana gitmis. Ne kadar zaman önce, kendisi de bilmiyormuş. Son 25 yildir Hamburg civarindan bir rahiple kontaktaymis. Bazen her gün ararmış, bazen aylarca aramazmış. Her zaman bir telefon kulübesinden... Agactan düsüp yaralandiginda rahip ona bir cep telefonu teklif etmis acil durumlar icin. "Cok yakın ve cok fazla kontrol" gerekçesiyle reddetmis. O kadar yabaniymiş ve toplumdan o kadar korkuyormus ki, telefona rahibin karısı çıktığında bile hemen kapatırmış eskiden. Simdi onunla da havadan sudan konustugu oluyormus.

Bende doğa iyi bir ögretmen olmanin yaninda, olaganüstü bir şifacıdır  izlenimi vardi hep. Örnegin en tatsız günlerde bile bulutlara bakiyorum, ıhlamurları kokluyorum, karatavuklarin ötüşlerini dinliyorum ve günüme tat geldigini hissediyorum. Dışarıda olmak iyi geliyor. İyi de Marion neden iyileşemedi? 25 yıldan fazla zamandır başını otlardan bir yastıga dayadığı, rüzgari dinleyerek uyuduğu, kuş sesleriyle uyandığı halde, Marion neden iyileşemedi? Insanlığın açtığı bazı yaralar bu kadar mı derin?

Ihlamur toplayıcı:
Nehir kiyisinda yürüyorduk. Yolun biraz ilerisinde bisikletini durdurmus,  bir agactan bir seyler toplayan genc bir kadin gördük. "Ne topluyor olabilir?" dedim. "Fındık, tabii ki" dedi esim. "Olamaz, fındıklar daha olmadı ki" dedim. Yanindan gecerken merakla baktim. Ihlamur topluyordu. Bir seyler toplarken cevremdekilerin tepkisinden yana hafif bir huzursuzluk hisseden ben, kadinin yüzünde de ayni huzursuzlugu okudum. Nasil ki koşucular birbirinin kardeşidir ve yolda birbirlerini tanimasalar bile selamlarlar, bence toplayıcılar da birbirinin ruh kardesidir ve tanışmasa da selamlaşmalıdır :) "Merhaba" deyip gülümsedim bu yüzden kadına :)  Biraz uzaklaşmıştık ki, eşim "Ne topluyordu? " diye sordu merakla. "Ihlamur" dedim. "Durup biz de toplasaydık ya" dedi. Bence toplayıcı kardeşler birbirinin hasadina engel olmamalidir :) Ayrica ne icin topladigini bilmiyorduk ve her ihlamur türü caya uygun degildir. Bunu bir kac yil önce amcamdan duydum. Sanırım oturup bir de ihlamurlarin nasil ayirt edildigini calissam iyi olacak.

Kayın:
Ormandan getirdigim kücük kayin yavrusunu anımsıyor musun? Iri ve parlak kotiledon yapraklari vardi. Gercek yapraklarini daha sonra vermisti. O zaman anlamistim kayin yavrusu oldugunu. Sadece bir çift yaprak verdi. Onlar da bir süre sonra sararmaya basladi. Anladım. Ormanın çocugu saksıda zorlaniyordu elbette. Epeyce zaman yeni bir yaprak daha verebilir mi diye gözledim. Vermedi. Pencere kenarindaki saksilarda kuru yaprakları toplarken onunkini de aliverdim bir gün. Tek gercek yapragiydi. Kotiledon yapragi kendi basina kalakaldi. Ve benim kısıtlı botanik bilgimce, kotiledon yapraktan gerçek yaprağa geçememis bir bitkinin işi bitiktir.

Öyle değilmiş :) Kotiledon yaprakların dibinden ve koparıp aldığım eski yaprağın kıyısından, bir değil, iki yeni  yaprak sürgünü veriyor bugünlerde. Şaskınlıkla, hayranlıkla, aşkla seyrediyorum. Doğa ki, kotiledon beşiklerde alınmış "onmaz"  yaraları bile iyileştirir. Giden birken iki, ikiyken beş verir hem de. Iyileş Marion, mümkündür!

Epilog:
Ya yasam da önümüze anahtar sözcükleri ve bölük pörcük hikayeleri koyuyorsa böyle.
Ya biz aralarindan secip secip bir ipe diziyorsak, kendi hikayemizi yaziyorsak.
Ya sonra yazdigimiz hikayeye bakip bunu ben secmedim, benim sucum degil, bu haksizlik diyorsak. 

12 yorum:

  1. Eline saglik ne guzel yazmissin.

    YanıtlayınSil
  2. Teşekkürler bilgiler için:)
    Örümcek ağına benzer bir çocuk oyun alanı, Kadıköy-Yoğurtçu Park'ında da mevcut. Benim oğlum da tırmanıp ortadaki direğe yapışıp aşağıya kaymayı seviyor. Bir iki ipi kopmuş ve çok sallanıyor ama sağlam:)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Basta Istanbul olmak üzere bir yerlerden güzel bir haber gelecegini biliyordum :) Ben tesekkür ederim :)

      Sil
  3. Biz geldik Evren,

    ben seviyorum senin boluk porcuklerini, cok zenginler...

    TR'de hizmet veren bir cok oyun alani uretici firmasinin katalogunda var aslinda bu tirmanma oyunlarindan. Olay oyuncaklarin secimindeki titizlik, o secimi yapan kisilerin pedagojik bilgileri vs. Ahh ah o oyun alanlarini bana verecekler bir elden gecireyim :))

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aa, hosgeldiniz Ayca! Daha dün bu yaziyi yazarken haliyle aklimdaydin :) Bu aletlerin Türkce adi nedir diye sormak istemistim :) Sahi su oyun alanlarini bir elden gecirebilsen :) Ben Ankara'dakilere anne gözüyle baktim. Bir cogunda gözle görülür bir iyi niyet var ama sanki anne gözü ve pedagog gözü eksik. Sen baksan kimbilir neler görürsün.

      Sil
    2. Ah Ayca, her parka gidisimizde nasil kulaklarini cinlatiyorum bir bilsen :) Keske sana verseler, keske!

      Sil
  4. Çok keyifli bir yazı olmuş. Marion içimi burksa da. Teşekkürler :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet, buruk bir hikaye o gercekten...

      Sil
    2. Madem Marion'dan burada bahsettiniz ben de bu yorumun altina yazayim...

      Evren, kim bilir derin ne yaralar yedi Marion. Senin, benim aklimiza hayalimize gelemeyecek, belki de hic duyup gormedigimiz :((( Bir de bana Momo'yu hatirlatti nedense onun hikayesi...

      Sil
  5. bu kadar sey yapmak, yasamak, arastırmak, kafa yormak ve bir de yazmak.. enerjin hiç eksilmesin..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bu hafta tam tersine enerji olarak dipteyim Baris'cim. Herhalde gecer :)

      Sil