"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Perşembe, Nisan 30, 2009

Malta: Gzira ve Sliema sokaklarında

Uzun zamandır Malta sokaklarında bir tur atmamıştık, öyle değil mi? Bugün Gzira ve Sliema sokaklarındayız...


IMG_1583


Orpheum Theatre'ı ilk kez geçen Aralık ayında ana caddede yürümek yerine Gzira'nın ara sokaklarına dalmaya karar verdiğim bir gün keşfettim. Köşebaşında, eski ve güzel bir bina. İçeri girip gezmek isterdim ama her zamanki gibi merdivenler bize( yani bebek arabasına) engel oldu. Girişte gayet gişe görünümlü bir bölmede oturan gayet gişeci görünümlü bir kadın vardı sadece. Daha sonra internette araştırdım da dünyanın değişik yerlerinde bu ismi taşıyan bir sürü başka tiyatro varmış. Orpheum "Orpheus'ye adanmış" demekmiş. Bugünlerde sinema olarak kullanıldığını ve bazı toplantılara evsahipliği ettiğini de okudum. Binanın benim çektiğimden daha güzel bir fotoğrafı burada. İçinin neye benzediği de şurada, şurada ve şurada görülebilir.



IMG_1585




Bu bina ise Orpheum Tiyatrosunun tam karşısındaydı.


IMG_1589



Malta'da bazı dükkânların ne kadar hoşuma gittiğinden bahsetmiştim, değil mi? Bu da onlardan biri...



IMG_1660

Bu da bir diğeri. Dükkânda, vitrininde bir numara yok aslında. Burada bulunması tamamen nostaljik sebeplerden. Çocukluğumuzun mahallelerinde "köşebaşındaki kasap dükkanı" da böyle değil miydi? Kasap dükkânlarının dikkat çekmeye ihtiyacı mı var?


IMG_1590



Sarı-krem kesme taşları, mavi ahşap kapısı ve cumbasıyla tipik Malta evlerinden biri... Tek eksikliği bir saksı sardunya.






IMG_1591



Bu evlerin garaj girişleri bile böyle!


IMG_1594



Bu da çok sevdiğim evlerden biri...


IMG_1597



Köşebaşında yeşil pancurlu bir ev...


IMG_1598

Bu köşebaşına ise maviler hakim yine...


IMG_1658


IMG_1659

Bu iki yeşil kapı Sliema'nın farklı sokaklarından...



Sea Water Distilling - Tigne Seafront

Bu bina Sliema'da, (daha önce bahsettiğim Tigne Seafront'ta) adeta kıyıdaki ana yol üzerinde kalmış eski bir bina. Üzerindeki yazılara bakılırsa Malta'da tuzlu suyun arıtılarak kullanılması uygulaması en azından 1800'lerin sonuna kadar gidiyor. Bugün de adada kullanılan suyun yarıdan çoğu denizden elde ediliyor. (İlgili firmanın web sayfasında yazdığına göre ada(lar)da kullanılan suyun %57'si denizden reverse osmosis yöntemiyle elde ediliyor, geri kalanı yeraltı sularından kazanılıyor).Bu yüzden üretiminde petrol kullanılan elektrik gibi o da çok pahalı.

Hoşçakal Gzira! Hoşçakal Sliema!

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Malta: Karabağlı?

Bu yazının başlığı Malta: Her sakallıyı deden sanma da olabilirdi.

"Karabağlı" çorbasına ilk kez Malta'ya gelmeden önce internette araştırma yaparken rastladım. Malta mutfağıyla ilgili bir sitedeydi. Qarabaghli Soup: Kabakla yapılan bir tür vejeteryan çorba.

Arapça'nın Malta dilindeki yerini, Malta tarihini falan biraz öğrenmiştim ya, bu Qarabaghli fazlasıyla Türkçe duruyordu. "Kabak çorbası mı?" diye düşünmüştüm, "Bu pek bize özgü de durmuyor ama... "
Daha sonra Malta'da biraz daha araştırdım bu Qarabaghli çorbasını. Internetten bulabildiğim kadarıyla işin aslı şu:

Çorbanın adı Malta dilinde aslında şöyle yazılıyor: qargħa bagħli . Google Translate sitesine bakılırsa bunun İngilizce karşılığı courgettes, başka sitelerde de baby pumpkin olarak geçiyor. Ayrıca qargħa hamra var ki o da pumpkin , red gourd anlamına geliyormuş. Tek tek bakılırsa qargħa pumpkin demekmiş, bagħli ise unirrigated. Özetle qargħa bagħli veya qarabaghli aslında bildiğimiz kabağa veya bir benzerine Malta'da verilen isim.

Bu kabakla yapılan yemekler de sadece çorbayla sınırlı değil. Bizdeki etli kabak dolmasına benzeyen Qarabaghli mimli bil-laham var mesela.

Büyük Kuşatma sonrasında Malta'da kalan Karabağlı lakaplı bir Türk'ten, veya çok sonraları Malta'ya sürgüne gönderilen Türkler'den birinden falan almıyor bu kabak çorbası adını.

Öylesi yüreğinizi daha mı çok okşardı? Ne yapalım, hayat böyle. Dünya her zaman bizim etrafımızda dönmüyor :)

Pazartesi, Nisan 20, 2009

Malta: Posta

Malta'nın dört bir yanında İngiliz sömürge döneminin izlerini görmek mümkün. En çok rastlanan örneklerden biri posta kutuları. İngiltere'de görmeye alışkın olduğunuz türden kırmızı posta kutularına her yerde rastlamak olası. Eskiler yuvarlak klasik tarzda, yeniler yeni olduğu her halinden belli, yerel ve uluslararası posta için ayrılmış iki gözleri olan, ama yine aynı kırmızı tonda.


Fotoğraf:foxypar4


Posta kutuları ve onları kullanmak bana çocukluğumu anımsatıyor. Malta'da her bahaneyle tanıdıklara kart atmamın, gönderilecek postaların sorumluluğunu üzerime almamın sebeplerinden biri bu sanırım. Postaneye gitseniz bile -zarfınız çok büyük değilse- size uygun fiyatta pul satıp kapının hemen çıkışındaki posta kutusuna yönlendiriyorlar. Posta ücretleri gayet uygun. Yerel posta 19 cent, Avrupa (ki buna Türkiye de dahil) 38 cent, dünyanın en uzak köşesi bile 1 avroyu bulmuyor. Tabii ki bu söylediğim 20 gr.ı geçmeyen kart ve mektuplar için geçerli. Postaneler genellikle* sadece öğleye dek açık ama gazete-dergi satan bir çok dükkan aynı zamanda kart, zarf ve pul da satıyor. Benim favorim Gzira'daki Book Bites Café. Orada kartlarınızı ve pulları aldıktan sonra bir fincan kahve ve bir dilim çikolatalı kek eşliğinde yazabilir, sıcakkanlı personelden en yakın posta kutusunun nerede olduğunu öğrenebilirsiniz :)

Malta'dan sevdiklerinize eski usul bir kartpostal yazmadan, güneşli bir Akdeniz selamı göndermeden dönmeyin :)

*Valletta'daki iki postaneden biri öğleden sonra 2'ye, diğeri 3'e kadar açık.

Çarşamba, Nisan 15, 2009

Malta: Tigné / Dragut Point

Yolunuz bir gün Malta'ya düşerse, büyük ihtimalle Sliema'ya da düşecek. Eğer Osmanlı tarihine ve özellikle Türk denizcilik tarihine meraklıysanız, Sliema'da alışveriş ve yemekten biraz vakit ayırın ve Tigne Point'e uğramadan geçmeyin. Tigne Point Sliema'da, ucu Valletta'ya, bir yüzü Manoel adacığına, diğer yüzü açık denize bakan bir burun. (Daha anlaşılır olması için şu haritaya bakabilirsiniz. Haritada sağ alt köşede.) Malta tarihine pek girmek istemiyorum, çünkü aslen bilgisiz olduğum bir alanda bölük pörçük bilgilerle ahkâm kesmem anlamına gelecek. Ama kısaca anlatmak gerekirse, 1565'deki Büyük Kuşatma sırasında Turgut Reis bugün Tigne Point olarak bilinen bu burnu ele geçiriyor. Tigne Point Valletta'nın kuzeyindeki Marsamxett_Limanı'na baktığı için önemli. Turgut Reis bu burundan Valletta'nın en önemli istihkâmlarından sayılan St.Elmo'yu hedef alıyor. St.Elmo'nun düşmesi, Osmanlı donanmasını başarıya götüren en büyük adımlardan biri sayılacak. St. Elmo yoğun top ateşi altında düşmesine düşüyor ama bu arada Turgut Reis de bir karşı top ateşinde yaralanarak ölüyor. Hikayenin sonunu tarih kitaplarından okumak mümkün.



Resim: Malta Kuşatması - Türk donanmasının adaya varışı
Matteo Perez d'Aleccio
Kaynak: Wikipedia

Bugün bu burunun en uç noktası hâlâ Dragut (Turgut) Point olarak biliniyor. Tigne Point'in açık denize bakan kısmına Qui-si-Sana deniyor ve buraya açılan sokaklardan birinin adı da Triq Dragut. Qui-si-Sana'da son derece sakin ve kendi halinde bir park var. Sükunetle kitabınızı okuyabileceğiniz veya Akdeniz'i seyredebileceğiniz bir huzur köşesi. Tavsiye ederim.

Sözkonusu burun "Tigné" adını çok daha sonra alıyor. 1792 yılında şövalye Tigné adında biri burada bir kale inşa ediyor. Kale ve çevresi de bu kişinin adıyla anılmaya başlıyor. Kale, St. John şövalyelerinin son girişimlerinden biri ve Malta'daki en küçük kale olarak Dragut Noktası'nda Marsamxett Limanı'nın girişine inşa ediliyor. 1798'deki Fransız işgali sırasında da önemli bir direniş noktası haline geliyor. İngiliz sömürge döneminde aynı noktaya bir askeri kışla kuruluyor. Malta'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra bu yapılar önemini tamamen kaybedip ilgisizliğe terkediliyor.

Bugün Tigné Point'e gittiğinizde ne bulacaksınız peki? Bir kere en azından önümüzdeki bir kaç yıl ne yazık ki Dragut Noktasına erişemeyeceksiniz. Ama Ix-xatt ta 'Tigné (Tigné Seafront) denen kıyıdaki yürüyüş yolunda güzel bir yürüyüş yapabilir, banklarda oturup Manoel adacığını seyredebilirsiniz. Peki Dragut noktasına ne olmuş? Bu bölge 2002 yılında başlayan ve hâlâ devam eden bir yerleşim ve alışveriş merkezi projesinin inşa alanı haline gelmiş. Kışla yıkılmış, bölgeye girişe izin verilmiyor (yukarıdaki fotoğraf kışlanın 2001'de yıkılmadan önceki hali, kaynak Wikipedia). Tahminen 2012'de bittiğinde harika açık deniz ve Valletta manzaralı süper lüx daireler, alışveriş ve iş merkezi, restoranlar, bir otel, bir sinema ve benzerleri bulunacakmış bu bölgede. Manzara açısından bakıldığında aynı şey Valletta'da oturanlar için söylenemeyecek. Oradan bakınca Tigné Point'in şimdiden devasa ve çirkin binalardan oluşan berbat bir görüntüsü var çünkü.

İdeali sanırım bu bölgeyi kamunun erişimine açık, büyük bir yeşil alan haline getirmek olurdu. Kışla binaları korunur ve restore edilir, Turgut Reis ve Büyük Kuşatma'yla ilgili bir iki bilgilendirici tabela konur, insanların nefes alabileceği bir mekân yaratılırdı. O zaman Sliema da adının anlamına (Arapça'da Selam kelimesiyle aynı kökten gelmek üzere barış, huzur anlamında) yakışan bir köşeye sahip olurdu. Fakat bana fikrimi soran yok tabii. Kaldı ki güzelim tarihi binaların ya otel, ya da kebap sarayına dönüştüğü bir ülkeden geliyorum ben. Sormamalarına şaşmamak gerek...

Cuma, Nisan 10, 2009

Malta: Malta Haçı (Maltese Cross)

Malta haçı, tarihte Malta şövalyelerinin simgesiyken bugün ulusal bir simgeye dönüşmüş. Adaya ilk vardığınızda Malta ticari flamasında (?, denizcilikte kullanılan ulusal bayrak -civil ensign) , Malta'ya ait 1 ve 2 Euro'ların arkalarında, Air Malta'nın logosunda gözünüze çarpabilir. Biraz gözünüzü açarsanız göreceksiniz ki, Malta haçı duvar kabartmalarında, tarihi binaların, kiliselerin girişlerinde, şövalye zırhlarında, balıkçı teknelerinde, hediyelik eşya dükkanlarında satılan türlü çeşit nesnede, velakin her yerde. Bizim için ay-yıldız neyse, Maltalılar için Malta haçı o. Uçlarından birbirine dokunan 4 V harfini andıran 8 uçlu bir haç. 8 ucun sadakat, cesaret, dürüstlük, kiliseye saygı gibi şövalyelerin sahip olması gereken 8 özelliği simgelediği söyleniyor. Aslen 11. yüzyıla ait küçük bir İtalyan krallığının (Amalfi) simgesiymiş. Sonra 1530'da adaya gelen St. John şövalyeleri tarafından kullanılmaya başlamış.

Bugünkü resmi Malta bayrağındaki haç ise bir istisna olarak Malta haçı değil. Adaya İngiliz Kralı 6.George tarafından 1942 yılında II. Dünya Savaşındaki büyük kuşatma sırasındaki kahramanlıklar sebebiyle armağan edilmiş George Haçı.

Kaynaklar:
Wikipedia-Maltese Cross
Guide to Malta- Maltese Cross



Fotoğraflar:
balzamina
Pieter Musterd

Pazar, Nisan 05, 2009

Malta: Lampuki


Lampuki Malta'nın efsanevi balığı. Malta mutfağında da, Maltalılar'ın gönlünde de özel yeri var. İngilizce adı Dolphin fish; Sicilya'da Lampugi adıyla biliniyormuş. Dünyanın başka taraflarında ise mahi-mahi, doradao gibi adları var. Çok merak ettiğim halde Türkçe'sini bulamadım. Sanırım bizim kıyılarda gezen bir balık değil. Sonbaharda lampuki akınına uğrayan Malta'da, Ağustos ayında başlayan av mevsimi Kasım-Aralık aylarına dek devam ediyor. Av mevsimi genellikle Marsaxxlokk'da(adanın balıkçılıkla ünlü kasabası) balıkçı teknelerinin din adamlarınca kutsandığı bir tür ayin ile başlıyormuş. Aslen başka mesleklerde çalışanlar bile av mevsiminde bir balıkçı teknesinde bir iki gün olsun -ücret almadan- çalışmayı bir gurur kaynağı sayıyorlarmış.

Maltalılar Roma döneminden beri fazla değişmemiş lampuki avlama yöntemleriyle övünüyorlar. Uzun, büyük palmiye yaprakları ahşap sallar üzerine döşeniyor ve bu düzenek denize bırakılıyor. Öğle vakti güneşten korunmak için bu "şemsiye"nin altına toplanan lampukiler, balıkçılar tarafından geniş ağlarla yakalanıyor. Maltalılar'ın en büyük şikayeti, bu av tekniğinin Akdeniz'deki diğer ülkelerin balıkçıları tarafından taklit edilmesi sebebiyle lampuki avcılığının yaygınlaşması ve balık sayısının azalması... Lampukiyi marketlerde bulmak mümkün değil. Orada -daha önce dedim ya - Estonya'dan gelme okyanus balığı satılıyor! Yeni tutulmuş lampuki alıp yiyebilmek için arabalı seyyar balık satıcılarının uğradığı yerleri bilmek ve sabahın çok erken saatlerinde (6 civarı falan) yola düşmek gerekiyor. Diğer alternatif ise dört bir yandaki turistik lokantaların menülerini takip etmek.

Bir de Lampuki pie var. Maltaca adı Torta Tal-Lampuki. Lampuki ve ıspanak, karnıbahar gibi çeşitli sebzelerle yapılan bir tür tart. (Tarifi şurada) Bir dergide lampukinin klasik balık pişirme usulleriyle pişirildiğinde son derece yavan bir tadı olduğunu ama bu usulle pişirildiğinde efsanevi tadına ulaştığını okudum. Bilmem ki, aksi yönde görüş bildirenler de var.

Lampuki avcılığı ve lampukiyle yapılan değişik Malta yemekleri için şu linke de göz atabilirsiniz: http://www.geocities.com/frans311/lampuki.html


Fotoğraf: Malta Ministry for Resources and Rural Affairs


Çarşamba, Nisan 01, 2009

Yeniden... (Dikkat! Bu bir bant kaydıdır)

Bugün itibariyle yollardayız yeniden.
Malta'dan ayrılıyoruz.
Durmadan akıp giden bulutları, güneşi, denizi, zeytin ağacını gerimizde bırakıyoruz.


Anakaraya geri dönüyoruz.
İçinde kendimi kaybedeceğim kütüphanelere...
Koyu ve çok yeşile...
Ihlamura, meşeye, ırmağa...
Asılı, gri bulutlara...
Geri dönüyoruz.


Yeniden bavulları, kutuları hazırladık.
Yeniden safra attık, gereksizlerden kurtulduk.


Kimbilir ne kadar zaman internet bağlantım olmayacak.
Bir bilgisayarın başına oturmaya zaman da olmayacak sanırım.

Bir süre ortalarda olmayacağım.

Daha Malta'yla ilgili anlatacaklarım bitmemişti oysa.
Ben de düşündüm ki ben yokken otomatik yayınlanacak bir kaç Malta yazısı fena olmaz. Önümüzdeki günlerde onlar gelecek.


Değerli okuyucu;
Tekrar buluşana dek sağlıklı, mutlu, huzurlu günler sana...

Pazartesi, Mart 30, 2009

Geri dönüşüm fikirleri: çimlendirme kabı

Sardunya, sen çok yaşa emi!
Bunu da yeni gördüm, iyi mi? Kaç ay geçmiş üstünden.
Ben de "ne yapsam bu ruloları?" deyip duruyordum...

Pazar, Mart 29, 2009

Bak! Mucize orada...


Maltaca Harira kahla
Latince Anagallis arvensis f. azurea
İngilizce Blue pimpernel
Almanca Acker-Gauchheil
Türkçe ?

İlk kez Malta bitki örtüsünden bahseden bir web sitesinde rastladım fotoğrafına. Bir kaç gün önce yolda yürürken yanından geçtiğim bir saksıda gördüm; hemen tanıdım. Kendiliğinden çıkmış, belki rüzgar getirmiş tohumunu. Acelem vardı, dönüşte bakarım dedim. Dönüşte unuttum.

Yani neymiş?
Dur, koşturma, bi nefes al, etrafa bak. Mucize orada.



Fotoğraf: Jorge Benayas

Perşembe, Mart 26, 2009

Ne sofraya, ne çöpe: Saksıya!


Son güncelleme: 27 Mart 2009, 13:33

Almadım. Atma, ek! 'de bahsettiğim kitabı diyorum. Bir gün oturdum, Ayça'nın da önerisiyle mutfakta bulunan/bulunabilecek ve yetiştirilebileceğine inandığım şeylerin bir listesini çıkardım. Ön şartım bitkiyi üretecek kaynağın (tohum, çekirdek, soğan, yumru, yaprak, dal vb.) mutfaktan çıkmasıydı. Yani aslen gıda olarak ve mutfakta kullanmak üzere marketlerden, manavlardan, baharatçı ve kuruyemişçilerden satın alınmış olması... Sonra vakit buldukça internette aradım hepsini tek tek. Bulabildiklerime link verdim. Aralarında önceden yetiştirmeyi denemiş olduklarım vardı. Listeyi çıkardıktan sonra deneyip sonuç aldıklarım (ve alamadıklarım) da oldu. Benim deneyip üretebildiklerimi italik harflerle işaretledim. Amatör yöntemlerle filizlenebileceğinden emin olmadıklarımın yanına soru işareti koydum. Sonuç olarak aşağıdaki gibi bir liste çıktı ortaya. Kendi çevrimiçi kitabımı yazıyorum. Adını da Ne sofraya, ne çöpe: Saksıya! koydum :)

Burada yapmaya çalıştığım şey tam olarak mutfaktan çıkma tohum vb. ile meyve, ürün verebilecek bitkiler yetiştirmek değil. Teknik olarak bazılarında bunun mümkün olmadığını daha en başından biliyorum. İlk zamanlarda oğlum büyüdüğünde onunla yapacağımız küçük bahçe deneylerine hazırlık olsun falan diye bahane ediyordum. Ama itiraf edeyim tek sebep bu da değil. İçimdeki meraklı çocuk istediği için de yapıyorum bu deneyleri. Çöpe gidecek bir elma çekirdeğinin, bir susam tanesinin filizlenmesini olağanüstü buluyorum. En mütevazi olanaklarla bile insanın kaliteli ve güzel bir yaşam alanı yaratabileceğini kanıtlamak istiyorum.

Denemelerim ve internetteki aramalarım henüz bitmedi. O yüzden bu liste sürekli güncellenmeye devam edecek.
Bu kadar girişten sonra gelelim listeye...



Meyveler:
-Limon ve diğer turunçgiller -Türkçe
-Avokado :denedim ama başaramadım.
-Ananas -Türkçe
-Elma
-Kivi : denedim ama başaramadım.
-Liçi
-Yenidünya
-Kavun
-Karpuz
-Hurma
-Kiraz, kayısı, şeftali gibi kalın çekirdekliler ?
-Zeytin ?
-Çilek: denedim ama başaramadım
-İncir : denedim ama başaramadım. Kivi, çilek, incir gibi minik çekirdekli meyvelerle ilgili bir beceriksizliğim var. Yöntem hatası olabilir.
-Keçiboynuzu
-Mango
-Papaya
-Nar : Bunu başarmış birini buldum internette. Linki daha sonra kaybettim.
-Üzüm
-Hünnap

Baharat ve diğer egzotik şeyler:
-Kişniş
-Susam
-Keten tohumu
-Çörekotu: Çimlendirmeyi başardım ama sonra kazaya uğradı.
-Hardal tohumu: Bir türlü beceremediklerimden.
-Karabiber ?
-Kimyon tohumu: Çimlendi ama çörekotuyla beraber kazaya uğradı.
-Kahve
-Kakao
-Kakule ?

Soğanlı ve yumru köklü bitkiler:
-Soğan
-Sarımsak
-Havuç
-Patates
-Turp
-Zencefil

Sebzeler:
-Domates ?
-Biber
-Semizotu
-Bamya

Tahıl ve baklagiller:
-Buğday: Çook zaman önce üstelik bir yumurta kabının içinde çimlendirmeyi başarmıştım. Aslen buğday değil de, Almanca "dinkel" denen buğdayın büyükbabasıydı. Farkedeceğini sanmam. Kabuğu alınmamış tam buğday olacak.
-Nohut, barbunya, fasulye: Ortaokulda hepimizin pamukta filizlendirdiği vardır. Sayılır, değil mi?
-Bezelye
-Pirinç: Buğdayla beraber aynı yumurta kabının bir diğer gözünde filizlenmişti. Unutmadan! Kabuğu alınmamış tam pirinç kullanılacak. Buğdayda olduğu gibi...
-Mercimek

Yemişler:
-Yer fıstığı
-Badem
-Fındık (mesela kavrulmamışsa, mesela tazeyse?)
-Mısır (mesela patlatmalık mısırsa, mesela biraz suda beklemişse?)
-Ayçekirdeği(mesela kavrulmamış ve tuzlanmamışsa?)
-Kabak çekirdeği (mesela ayçiçeği tutmuşsa, kabak çekirdeği benim neyim eksik demişse?)

Otlar:
-Nane: Marketten alınmış, yarısı tazeliğini yitirmiş bir demetten aldığım bir dalı suda köklendirerek başarmıştım üstelik...
-Fesleğen: Mesela "ben de nane gibi çelikten ürerim, beni de bir dene demişse..."?

Cumartesi, Mart 21, 2009

Bugünlerde


  • ...en çok bulutları seyretmeyi seviyorum. Günlük koşturmacanın ortasında bir an pencerenin karşısındaki koltukta buluyorum kendimi. Bulutlar ya batıdan doğuya, ya da doğudan batıya akıp duruyorlar. Bazen yavaş, bazen hızlı. Bazen bir bulut kütlesinin pencere çerçevesinden çıkıp gitmesi dakikalar sürüyor. Hiç sıkılmıyorum buna rağmen. Televizyonda dakikalarca özel bir gelişmenin olmadığı sahneler nasıl da sıkar bizi. Hemen kanal değiştirmeye kalkarız. Gerçek yaşam böyle değil. Gerçek yaşamın daha yavaş ama daha heyecanlı bir ritmi var. Bunu farketmeme olanak verdiği için seviyorum bulutları. Şekillerini bir şeye benzetmeye falan da uğraşmıyorum hiç. Asıl ilgimi çeken, ruhuma huzur veren ve beni derin düşüncelere boğan, akıp gitmeleri. Yine de bazen bembeyaz çarşaflı yatağına uzanmış tatlı uykusunda bir dev gördüğüm oluyor; veya bir filin hortumuna konmuş telaşlı bir serçe. Bonus olarak ;) Tavsiye ederim.


  • ...Sliema Strand'de sıkış tıkış binaların arasında kırmızı bir kapı keşfettim. Hep yanından gelip geçerdim ve diğer Malta evleri gibi bir evin kapısı sanıyordum. Meğerse dünyalar güzeli, gölgeli bir bahçenin kapısıymış o. Benim eve ait sandığım duvarlar da bu beton çölündeki vahanın yüksek duvarlarıymış. Daha önce gördüğüm bir kaç başka bahçe gibi içeriye doğru uzanıp giden dar bir yolun iki tarafında saksılar dolusu bitki de var ağaçlara ek olarak. Asıl ev onların gerisinde. Bu konuda belki de haksızlık ettim Maltalılara. Gözümden kaçmış daha ne mahrem bahçeler var kimbilir. Artık en büyük keyiflerimden biri yanından geçerken o kırmızı kapıya bir göz kırpmak. Sanki biz kimsenin bilmediği gizli bir sırrı paylaşan iki kafadarmışız gibi...


  • ...son iki aydır büyük bir durgunluğa giren bahçeye bir haller oldu. Önce bulutlar dağıldı. "Bahar geliyor nihayet galiba" diye konuştuk kendi aramızda. Bahçe bunu mu duydu bilmiyorum. Yoksa pencereyle arasında en az 4-5 metre olmasına rağmen güneş ışığındaki farklılığı mı hissetti? Bu konuşmadan sadece iki gün sonra liçi, keçiboynuzu ve mandalina yeni yapraklarını verdiler. Hepsi birden, aynı gün! Bahar resmi olarak gelmiş demektir. Onlardan iyi mi bileceğim?


  • ...yol kenarında büyük bir saksının içinde küçük bir limon ağacı gördüm. Bakımsız, toz toprak içinde, çoğu yaprağını dökmüş... Velakin çiçekler açmış, çiçekler! Hatta çiçeklerden birinin ucunda ileride limon olacak küçücük, parlak yeşil bebecik de duruyor. "Seni güzel bebek şey, büyüyecek misin sen? Limon mu olacaksın?" diye sevdim onu. Sonra farkettim yükses sesle sevdiğimi. Etrafta kimse yoktu neyse ki...

Perşembe, Mart 19, 2009

Her gün 5 dakika...

Son günlerde evdeki önü alınmaz gibi görünen dağınıklığa karşı her-gün-5-dakika kuralını uygulamaya başladım. Kuralın özü şu: her sabah tercihen kahvaltıdan sonra evin her odasına uğrayarak 5 dakikamızı orada geçiriyoruz. Bu süre içinde düzeltilebilecek, temizlenebilecek, kaldırılacak, atılacak ne varsa hızla hallediyoruz. Doğası gereği daha dağınık mekanlara (örneğin mutfak gibi) 10 veya 15 dakika ayırma hakkımız var. "Canım, insan 5 dakikada neyi yoluna koyabilir ki?" diyordum, yanıt "çok şey"miş. Bazen oğlumla "5-dakika-turu"na çıkmak güç oluyor. Ben toplarken, o dağıtıyor bir taraftan. O zaman o henüz uyanmadan veya öğle uykusuna yattığında dolaşmayı planlıyorum. Aynı şeyi insanın işte de uygulayabileceğini düşünüyorum. Odaların yerini klasörler, çekmeceler, projeler alır bu durumda...
*
Şunu not defterime yazmışım vaktiyle:
"Getting even a small area cleared and cleaned is good for the soul."
(Küçük bir alanı bile temiz ve düzenli tutmak ruha iyi gelir.)

Cuma, Mart 13, 2009

Tercih etmeyi öğrenmek

Bir tanıdığımın yeni doğacak kızına hediye almak için bir mağazanın çocuk reyonundayım. Dalgın dalgın yeni doğan giysilerini ararken 6-7 yaşlarında küçük bir kız takılıyor gözüme. Eflatun bir yazlık elbisenin içinde hayranlıkla kendini seyrediyor boy aynasından. Öyle mutlu görünüyor ki... Tahminen annesi ve büyükannesi olan iki kadın da yanında dikiliyorlar memnuniyetle.

Kendi aradığımı bulup bir süre onunla oyalanıyorum. Derken arkamdan bir ses yükseliyor aniden: "İkisini birden mi???" diye soruyor biri şaşkınlıkla. "Evveeeeeet!!" diyor küçük bir kız itiraz kabul etmez bir ses tonuyla... Başımı çevirmeden biliyorum. Az önceki kız ve annesi olmalılar.

Arkadaşımın kızına minik ve sevimli bir yazlık elbise beğenerek kasaya doğru giderken tekrar rastlıyorum anne kıza... Ufaklığın elinde iki değil üç elbise birden var! Gururla kendisi taşıyor beğendiği elbiseleri kasaya... Biri az önce denediği eflatun elbise... Diğer ikisi aynı modelin iki farklı rengi. Belli ki aralarından birine karar verememiş.

"Keşke" diyorum içimden "annesi modeli aynı olan iki elbiseden birini seçmesi konusunda ısrarcı olsaydı." Mesele para meselesi değil, biliyorum. İhtiyacı varsa, üç değil, beş elbise de alabilir ayrıca. Ama yaşam o kadar çok tercih yapmamızı istiyor ki bizden. Hep bir şeyleri elde etmek için başka bir şeylerden vazgeçmek zorundayız. Hep bir şey için başka bir şeyi arkamızda bırakmalıyız.
Aynı anda hem hukuk hem mühendislik okuyamıyoruz.
Bazen yaşamak istediğimiz şehir ile çalışmak istediğimiz şehir bir olmuyor.
Bazen aynı anda iki iş teklifi alıp hangisinin daha iyi olduğuna karar veremiyoruz. Bazen seçtiğimiz iş ile yaşam tarzımız çelişiyor.
Dışarıya yemeğe bile gidecek olsak, beğendiğimiz iki ana yemekten birini tercih etmemiz gerekiyor!
Her karar bir seçim, bir tercih, bir vazgeçiş barındırıyor içinde...

Böyle olunca seçim yapmayı, çok istediğimiz şeyler arasından bazılarını tercih edip bazılarını olgunlukla geride bırakabilmeyi ve buna rağmen de mutlu olabilmeyi öğrenmek gerekiyor gibi geliyor bana. Kaç yaşında başlarsak öğrenmeye, o kadar da iyi üstelik.

Pazartesi, Mart 09, 2009

Bak yine yaptım!

    Biliyorum, okuyunca "E, biz bunların hepsini zaten biliyoruz, sen de kaç kez yazdın!" diyeceksiniz. Peki hepsini yapıyor musunuz? Ben yap(a)mıyorum. Bazen unutuyorum, bazen üşeniyorum. Arada bir kendime hatırlatma ve teşvik etme amacıyla dönüp dönüp yazmakta sakınca görmüyorum bu yüzden. Aşağıdakiler çeşitli Türkçe ve Almanca dergilerde, broşürlerde rastlayıp sakladığım tasarruf önerilerinden bir derleme. Sadece cebimiz için değil, gezegen için, çocuklar için, iç mutluluğu için...
  1. Bulaşık makinasını yarı dolu veya aşırı dolu çalıştırmayın.
  2. Bulaşık makinasında en fazla 60 derece yeterlidir.
  3. Çamaşır makinasını tam dolu çalıştırın. Kural şu: doğru olarak doldurulmuş bir makinada çamaşırlar ile makina arasında bir elin genişliği kadar yer olur. Ne eksik, ne fazla.
  4. Ön yıkamadan vazgeçtiğinizde 19 litre su tasarrufu yaparsınız. Ön yıkama çoğu kez gereksizdir.
  5. Çamaşır makinalarında elektrik enerjisinin %90'ı suyu ısıtmada harcanır. Çamaşırları yıkarken düşük ısı (30-40 derece) tercih edin.
  6. Unutmayın! Giysilerin etiketlerinde belirtilen sıcaklık tavsiye edilen değer değil, yıkayabileceğiniz maksimum değerdir.
  7. Soğuk suda veya düşük ısıda temizleme yapan deterjan kullanın.
  8. Aşırı köpüren deterjan kullanmayın.
  9. Buzdolabını soba, radyatör, bulaşık makinası, fırın gibi ısı kaynaklarından uzağa yerleştirin. %10-15 oranında enerji tasarrufu sağlar.
  10. Buzdolabının sıcaklığını +5, derin dondurucuyu -18 derecede tutmak yeterlidir. Daha düşük ısı ayarı gereksizdir.
  11. Yemekleri buzdolabına koymadan önce oda sıcaklığında soğutun.
  12. Buzdolabı kapılarının hava sızdırmazlığından emin olun. (Araya bir kağıt koyup kapı kapalıyken çekerek test edilebilir)
  13. Buzluktan çıkardığınız yiyeceği buzdolabında eritin. Buzdolabınızın soğutmak için daha az enerji harcamasını sağlar.
  14. Yemek pişirirken ağzı kapatılmış bir tencere %15 enerji tasarrufu sağlar.
  15. Mümkün olduğunca ocak genişliği ile tencere büyüklüğünün uyumuna dikkat edin.
  16. Çamaşırları kurutmak için düzgün şekilde asarak daha az kırışmalarını sağlayın. Ütüde zamandan ve enerjiden tasarruf edin.
  17. Çamaşırları nemli olarak ütüleyin.
  18. Ütüleme işinin bitimine yakın ütüyü prizden çekin ve son parçayı kalan ısıyla bitirin.
  19. Ütüleme işini ütüyü yeniden ısıtmak gerekmeyecek şekilde planlayın.
  20. Yeri gelmişken bir itiraf: Anneme nevresimleri, çarşafları, havluları, iç çamaşırlarını, sincabın ev giysilerini ve bunun benzeri bilumum çamaşırı ütülemediğimi söylemeyin; o benim çorapları bile ütülediğimi sanıyor.
  21. Saç kurutma makinası en çok enerji sarfeden araçlardan biri (10 dk. çalışması 60 watt'lık bir lambanın 3 saat yanmasına eşdeğermiş). İlle gerekiyorsa saçlarınızı havlu ile iyice kuruladıktan sonra saç kurutma makinası kullanın.
  22. Bulaşık, ocak veya mutfak tezgahlarında temel kural temizliğin mümkün olduğunca işlemden hemen sonra yapılması. Leke ve kirler böylece daha çabuk, daha kolay temizlenir. Daha az deterjan ve su gerektirir.
  23. Fırınlarda ön ısıtma çoğunlukla gereksizdir. Ön ısıtma olmadan %20'ye varan enerji tasarrufu yapılabilir. Ayrıca yemeğin pişmesinden 10-15 dakika önce kapatılan bir fırında kalan ısıdan faydalanarak da tasarruf edilebilir.
  24. Sıcak değil mevsime göre ılık-soğuk suyla duş almak sadece tasarruf sağlamaz, cildinizin kurumasını da önler.
  25. Gerekirse daha kalın giyinin ama iç mekanları daha az ısıtın. Fazla ısıtılan iç mekanlarda kuruyan hava enfeksiyonlara, hastalıklara kapı açar.
  26. Sizin paylaşmak istedikleriniz var mı?

Perşembe, Mart 05, 2009

Yapbozun UGO parçası!

Uzun zaman önce güren adlı kuru bir meyveden bahsettiğimi hatırlıyor musunuz? Her ne kadar satan kişi adının bu olduğunu söylese de yaptığım küçük bir araştırma beni meyvenin güren olmadığına ikna etmişti. TDK sözlüğü ve başka kaynaklarda yazdığına göre güren kızılcığa Anadolu'nun bazı yörelerinde verilen isim. Oysa bizdeki meyve aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere kızılcıktan daha iri, kalın kabuklu bir meyveydi.



Ben biraz iğdeye benzetmiştim, eşim ise hurmaya... Üstelik hafifçe zeytin çekirdeğini andıran çekirdeği kızılcığınkinden tamamen farklıydı. Bir süre ne olabileceği üzerine kafa yordum ama bulamadım. Küreselleşmenin bana dayattığı kısıtlı meyve portföyünün dışında yerel bir tür olduğunu tahmin ediyordum az çok ve bunu önemsiyordum çünkü. Elime geçen her çekirdeği yaptığım gibi bunu da "bahçe"deki saksılardan birine ektim ve unuttum sonra da. Potansiyel bir UGO'ya dönüştü sonuçta.

Ocak ortasında saksıların birinden bir filizcik baş verip "aaaa, bu da ne şimdi?" dedirttiğinde (hep gelir ya başıma) sözde gürenin ne olduğunu hâlâ çözememiştim. Önceleri çimlendirmeye uğraştığım diğer tohumlardan biri (erguvan) olduğunu sandım ve deli gibi sevindim. Kotiledon yaprakları fazlasıyla keçiboynuzununkileri andırıyordu. Erguvan tohumu da keçiboynuzu tohumuna benziyor. Bir tür paralellik kurmuştum. Ertesi gün filizin henüz başından atıp kurtulamadığı tohum kabuğunu inceleyince söz konusu olanın erguvan değil, bizim güren olduğunu anladım. Hem çok şaşırmış, hem de çok sevinmiştim. Şimdi elimde gizemli meyvenin aslında ne olduğunu anlamak için bir ipucu daha vardı: Yaprakları... Sabırla ne türden bir yaprak vereceğini beklemeye başladım. Yapraklar biraz belirginleşince de internette tekrar bir arama başlattım.


Hünnap


agaclar.net'in meyve ağaçları forumunu taramak ilk o zaman aklıma geldi. Aslında bunu daha önce akıl etseydim veya Tijen'in Meyve Ağacından Hikâyeler kitabı elimin altında olsaydı, çoktan tanışmış olacaktım sanırım bu meyveyle. Her neyse, forumdaki meyveleri "bu olamaz", "bu olabilir" diye diye sıradan tararken buldum sonunda. Kurutulmuş meyvelerine ve yapraklarına dair bulduğum fotoğraflarla da teşhisim kesinleşti. Bizim sözde güren hünnapmış meğer!
Latince adı Ziziphus zizyphus olan hünnap, İngilizce'de Jujube, Red Date, Chinese Date olarak biliniyor. Eşim hurma çağrışımında haklıymış yani. Üstelik forumda okuduğuma göre çimlenme sorunu olan gayet de zorlu bir tohummuş hünnapın ki. Bunu okuyunca çok gurur duydum kendimle :) Oysa çimlenmesi için benim yaptığım özel hiç bir şey olmadı. Internetteki fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla hem çiçekli , hem meyveli hali son derece güzel bir ağaç. İğde, incir ve cevizle beraber eski İstanbul köşklerinin vazgeçilmez ağaçlarından biriymiş. Zamana ve düzene yenik düşen ne çok şey var... Hünnap ve benzeri nice bitkinin de onlardan olması çok üzücü. İşte isimlerini bile tam bilemiyor, birbirine karıştırıyoruz artık yavaş yavaş. Çikita muzla, kiviyle, türlü tropik meyveyle tanışırken, zenginleşiyoruz sanırken, fakirleşmişiz meğer.

Adını çokça duyduğum bu meyveyle nihayet tanıştığım için mutluyum. Bir gün tazesini de yeme ve ağacının altında oturma şansına erişmeyi dilerim. Şimdilik saksısındaki küçük hünnabımla yarenlik bana yetiyor :)

Dip not: "Bahçe"de her şeyin her zaman yolunda gittiği izlenimini yaratmak hoşuma gitmiyor. Aksilikler, başarısızlıklar, tatsızlıklar tabii ki oluyor. Bir ay önce yazdığım bu yazıda bir güncelleme şart bu yüzden. Geçen sürede hünnabın yaprakları kenarlarından hafifçe bozulmaya başladı ilkin. Sonra yeni verdiği ama henüz büyütemediği 2.ve 3. yaprak çiftlerini kurutup döktü. Sorunun ne olduğunu anladığımda çok geçti: Bir tür mikron boyutlu böcek veya örümcek dadanmış! :(

Demek ki neymiş? Marifet çimlendirmekte değil, koruyup sakınıp yetiştirebilmekteymiş.


Fotoğraflar:
1) Kurutulmuş hünnap-Marco Schmidt
2) Bizim evin hünnabı , iyi günlerinde.

Pazartesi, Mart 02, 2009

Malta: Plastik poşetler

Ben alışverişe bez-torba-elimizde-yedek-torba-cebimizde giderler soyundan olduğumdan farketmemişim. Malta'da Ocak ayı başında uygulanmaya başlanan yeni bir düzenlemeye göre bütün işletmelerde plastik poşetler müşterilere sadece ücret karşılığı satılmaya başlamış. Eskiden marketlerde bedavaya verilen ve herkesin üçer beşer kullandığı poşetlerin her biri şimdi 18-20 cent civarında bir ücret karşılığı satılıyor. Özetle; ister öde, ister poşetini evden getir! Kanuni düzenleme aslında poşet başına 15 cent çevre vergisi + KDV şeklindeymiş. Ama uygulamada verginizi hemen alışveriş sonunda kullandığınız poşet kadar peşinen ödemiş oluyorsunuz ;-P

Darısı ülkemin başına.

Cuma, Şubat 27, 2009

Sevdiklerim

Akvaryumda İki Balık ve Kitubi, Basit Bir Yaşam'ı sevdikleri bloglar arasında saymışlar. Sevindim, onur ve mutluluk duydum. Bu mim gereği benim de sevdiğim bloglardan 7 tanesini saymam gerekiyor. Aslında biraz kaytarmak eğilimindeyim. Hatta daha önce Işıl benzer bir mim gereği adımı andığında kaytarmıştım bile. Sevdiklerim arasında seçim yapmayı sevmiyorum çünkü.
Sonra başka blog yazarlarının yaptığı gibi blog linklerime referans vermeyi düşündüm. Blog yazılarımın altında sevdiğim ve günlük olarak takip ettiğim blogların bir listesi var. Listedeki hiç bir blog benim isteğim dışında, kendimi mecbur hissettiğim için durmuyor orada. Hepsini seviyorum. Sonra sağ tarafta yolu yolumla kesişen bloglar var; onları da severek ve çok şey öğrenerek okuyorum. Ayrıca başka ağaçların meyveleri var. Herhangi bir blogda basit yaşam felsefesiyle ilgili severek okuduğum bir yazıya rastlarsam, linkini orada veriyorum. Sevmekten öte imrendiğim, keşke ben yazsaydım dediğim yazılar onlar biraz.
Kısaca mutlak olarak diğerlerinin önüne çıkan 7 tane blog yok benim için. Kimse için de yok sanırım. Ama yine de bir kaç blogu anmak istiyorum bu yazıda. Çünkü -dedim ya- ben bu mim çerçevesinde bir blog yazısında kendi adımı anılmış görmekten mutluluk duydum. Bence bu türden bir mutluluğu her blog yazarı hak eder. Ayrıca Kitubi'de Damla'nın söylediğine katılıyorum. Beğendiğimiz bloglara ve blog yazılarına her fırsatta link vererek onların arama motorlarında üst sıralara yükselmelerine destek olmalıyız.
Böylece bu mim konusunu evirip çeviriyor ve bugünlerde hoşuma giden bir kaç blog içeriğine getiriyorum sözü. Evet, bir fikir, bir fotoğraf, bir tarif, bir gözlemle bazen hatta sadece tek bir cümleyle günümü aydınlatan blog yazıları (ve yazarları) var.

Sardunya geçenlerde kendi blog güzellemesini yazarken birisinden "Anne olunca da aktivite annesi olmadığı için bile başımın üstünde yeri kocaman" diye bahsediyordu mesela. Hoşuma gitti, olmaya çok heveslendiğim halde bir "aktivite annesi" olamadığımdandır, içimi rahatlattığındandır belki. Bu cümlenin de benim başımın üstünde yeri var.
Mesimlerden Roma'da sağlıklı kilo vermek ve beslenme alışkanlıklarımız üzerine bir dizi yazı yayınlandı bugünlerde. İlk yazıda bir cümlesi var Mehtap Hanım'ın yürekten katıldığım: "Elinize sadece kalbi alip, karacigeri kenara koyarak, bobrekleri hice sayarak, onu anlamak, degistirmek ya da tedavi etmek mumkun degildir..". Bu hatayı sadece beslenmede değil, sadece vücudumuzla ilgili değil, yaşamın her alanında ve dünyanın her köşesinde yaptığımıza inanıyorum üstelik. Elimize sadece Afganistan'ı alıp, sadece karbondioksit salımını alıp, sadece iflas eden bankaları alıp "hadi bunu çözelim" diyoruz mesela.

Bunun gibi bir cümleyle yüreğimi çalan blogger çok. Bu ikisi şu an aklımda olan iki örnek...

Burcu'nun blogunda sağ üst köşedeki Son Zamanlarda bölümünü alıntı yapamayacak kadar baştan sona seviyorum. Hani neredeyse "keşke bu bölüme yorum bırakabilme imkanı olsa da ben her seferinde bir şeyler yazabilsem" diyecek kadar...

Kitubi'de Ayk budur! serisi pek hoşuma gidiyor. Yenilerini merakla bekliyorum.

Keşke daha sık yazsa dediğim, ama dokunmaya kıyamadığım blog yazarları var: Yaban gibi, Demet gibi...

Keşke yeniden yazsalar dediğim blog yazarları var: Nane ve Limon gibi, Ehlikeyif Bahçe gibi...

Oğluma bugünlerde en çok hangi bloglar dikkatini çekiyor diye sordum. Defne, Ares ve Bulut dedi! Şaşmamalı; çocukları, köpekleri ve kedileri çoook seviyor. İlgisini fotoğrafları işaret edip gülerek "aaaaa!" demesinden anlıyorum :)

Sizin adını herhangi bir sebeple anmaya değer bulduğunuz bloglar hangileri?
İsterseniz kendi blogunuzda, isterseniz bu yazının yorum bölümünde yazın.

Pazar, Şubat 22, 2009

Tea tree oil - Hint defnesi yağı...

...bir kez daha bir dertten kurtardı bizi.

Bu kez Ocak ortasında hâlâ sincabıma musallat olmaktan vazgeçmeyen sivrisineklere karşı işimize yaradı.


Şöyle oldu:
Sanırım kış geldi diye önlemleri gevşetmiştik biz. Yoksa bu mevsimde hayatta kalmayı başarsalar da gelip bulamazlardı bizi. Neyse, üç gün üst üste elinden ve yüzünden ısırılan sincap bir de kaşıyıp yara etmeye başladı onları. Dördüncü gece bu kez el bileğinden ısırıldığını ve bileğinin kocaman kabardığını görünce...



Şöyle yaptım ben de:
... çok uzun zamandır defterimde duran ama uygulamaya cesaret edemediğim bir notu denemeye giriştim. Diyordu ki o notta, "Sivrisinek aldığınız tüm önlemlere rağmen ısırırsa kaşıntıyı ve mikrop kapmasını önlemek için yetişkinlerde seyreltilmemiş hint defnesi yağını doğrudan cilde uygulayın. Çocuklarda aynı yağı badem yağı ile 1/5 oranında seyreltip öyle uygulayın."


Ben üstelik gecenin köründe kimyager hassaslığıyla ölçüm yapamayacağımdan 1/5'den de az kattım hint defnesi yağını. Sonra da uyuduğu için henüz durumun farkında olmayan sincabın bileğine sürdüm.

Ertesi sabaha şişlik tamamen inmişti. Sanırım hiç de kaşınmıyordu, çünkü diğer ısırıklarıyla fazlasıyla meşgulken bu yeni ısırıkla bir kez dışında ilgilenmedi bile. O da kendiliğinden geçip gitti.

Bu ilk denememizden iyi sonuç aldığımızdan, ileride gerektiğinde tekrarlamayı düşünüyorum.


Dikkat edilmesi gereken şeyler:
-Hint defnesi yağının oldukça keskin bir kokusu var. Bu yüzden bir yaşından önce denemeye hiç cesaret edememiştim. Keskin kokular bebeklerde solunum sorunlarına yol açabiliyormuş. Siz de bebekler söz konusu olduğunda eterik yağları dikkatle kullanın derim.

-Ayrıca eterik yağlar her ne kadar doğal ürünler olsalar da, her doğal madde gibi bazı bünyelerde alerji yapma olasılıkları var. Bu yüzden yetişkinlerde bile önce küçük bir alanda ve gerekirse seyrelterek denemek iyi olur.

-Ben yağı sincabın koluna sürdükten sonra, bir süre uyumayıp takip ettim. Çünkü uykusunun arasında gözünü ovuştururken yağı bulaştırıp gözünü yakabilirdi. Cilde uygulandığında ya üstünü bir şekilde kapatmalı, ya da takip etmeli. Özellikle yüze sürülürse çok dikkat edilmeli.

-Doktora sorduk, bir kez kaşınıp açık yara haline gelmiş ısırıklarda cilde hiç bir şey sürmeyip kendi haline bırakmak gerekiyormuş. Bu durumda hint defnesi yağı hele hiç kullanılmamalı.

Salı, Şubat 17, 2009

Malta: Burayı sevdiniz mi?

Çok şikayet eder gibi durduğundan yayınlamak konusunda kararsız olduğum bu yazı bana yeni Malta yazısı soran Minik Serçe için gelsin:

Ne zaman bir Malta'lıyla 3 cümleden fazla konuşma ortamı oluşsa ve ne zaman aslında Maltalı olmadığımız ama burada yaşadığımız ortaya çıksa aynı soruyla karşılaşıyoruz:


"Burayı sevdiniz mi?"

...veya benzerleri geliyor:


"Nasıl buldunuz Malta'yı?"
"Burada yaşamaktan memnun musunuz?"
"Malta güzel mi?"
...


Soruya fazlasıyla aşinayım aslında. "Dışarı"dan gelenin "bura"yı, "bizi" nasıl bulduğunu kafasına fazlasıyla takan bir başka kültürden geliyorum çünkü. Tuhafıma giden sorunun ters tarafında bulunmak. Soruyu soran değil, yanıtlaması gereken taraf olmak... Her seferinde afallıyorum işte bu yüzden. Bir an duraksıyorum, sonra kafamı toplayıp "evet, çok güzel, pek hoş" gibi bir şeyler diyorum. Konu genellikle kapanıyor böylece...


- Kucağımda 39 derece ateşli sincapla 35+ derece öğle sıcağında, tek bir arabanın bile geçmediği ıssız bir sokakta, bir özel kliniğin önünde 45 dakika beklerken (meğer onlar bile 12-16 arası siesta yaparmış!) "Bu Allah'ın unuttuğu adada, bu Allah'ın unuttuğu sokakta, bu öğle sıcağında NE İŞİM var benim???!!!" diye söylendiğim günden hiç bahsetmiyorum onlara.

- Festa kutlamalarında ne akla hizmet gündüz saat 12 de havai fişek patlatmaya başladıklarını hiç sormuyorum.

- Eninde sonunda herkesi (ve hatta yerlileri bile) sarıp sarmalayan o tuhaf, depressif, izolasyon duygusundan laf etmiyorum.

-"Ben aslında bu kadar sıcak iklimden hiç hazzetmem" türü cümleler kurmuyorum (O zaman Türkiye'nin her tarafında sub-tropikal iklim hüküm sürmediğini, bazı yerlerinde adamakıllı soğuk kışlar yaşandığını, benim de aslen oralardan geldiğimi falan anlatmak gerekecek uzun uzun)

-Daracık, yokuşlu sokaklarda bebek arabası ile ilerlemek zaten yeterince güçken, kapı kenarlarına bırakılmış çöp yığınlarının, inşaat malzemelerinin, köşebaşlarına parkedilmiş arabaların benim için bazen içinden çıkılmaz bilmecelere dönüştüğünü (haydi bakalım, nerden geçeceğiz şimdi?!) anlatmıyorum.

- Gözlerimin deli gibi yeşil aradığını, bu kadar çok binayı aşırı bulduğumu söylemiyorum. Sonuçta dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden biri burası. Özellikle kıyılarda yer bulunamayan tek şey yeşil.

-Marketlerde satılan sebzeleri Türkiye'de satmaya kalkışsanız müşterinin "sen benimle dalga mı geçiyorsun" deyip satıcıyı dövmeye girişeceğini söylemiyorum.

-Akdeniz ortasında bir adada yaşayıp Estonya'dan gelme okyanus balığı yemenin tuhaflığını sorgulamıyorum.

-Her ricamıza "Tabi, tabi, hallederiz" diyen (ama halletmeyen) evsahibinden; kaybolan paketimizi sorduğumuzda "biz sizi ararız, biz sizi ararız" şarkısını söyleyen posta görevlilerinden söz açmıyorum.

-Ada genelinde neden 36 ayrı "Santa Marija" sokağı olduğu bir yana, ne demeye aynı sokak isminden aynı semtte iki tane bulunduğunu hiç sormuyorum. (Paketimizin kaybolma sebebi bu)

Aklıma Türkiye'de aynı soruyu "ra-ki, sis ke-bap, deniz, yine gelecek ben" diye yanıtlayan turistler geliyor. Aklıma takılıyor: Aslında onlar nasıl yanıtlardı bu soruyu?


Ama durun bir dakika! Yine de o kadar dramatik değil durum.

-Bazen bir ara sokakta bir begonvil (veya turkuaz mavisi bir ahşap kapı, veya bir keçiboynuzu ağacı, veya çocukluğumdan fırlama bir tuhafiye dükkânı...) görünce...

-"Haydi bakalım, nasıl geçeceğiz buradan bebek arabasıyla" dediğim anda yetişen herhangi biri, kaldırımdaki kocaman mermer blokları geçebilelim diye yana çekiverince...

-Yolda gördüğü herkese el sallamaya meraklı oğlum aynı sıcaklıkla karşılık alınca...

-Ocak ortasında güneşli, ılık bir günde Lower Barakka Garden'da bir zeytin ağacının altında denizi ve gökyüzünü seyredip "Hangisinin mavisi daha güzel?" diye düşünürken...

-Mevsimi geldiğinde enginara, baklaya doyunca; markette taze adaçayı ve defne bulunca...

-Ev yapımı ravyoli veya bana Türk pidelerini anımsatan dört peynirli gerçek İtalyan pizzası yiyince...

...işte o zaman hiç de şikayetçi olmuyorum halimden :)

Malta mı?
Sevdik.
Acısıyla tatlısıyla her ülke gibi bir ülke...

Cumartesi, Şubat 14, 2009

Soğanlı Bitkiler -III (E, biz sana böyle mi tarif ettik?)

Okuyup öğrenme faslı tamamlanınca hemen uygulamaya geçtim. Çiğdem soğanları zaten çoktan bir kesekağıdı içinde buzdolabının sebzeliğindeki yerlerini almıştı. İçlerinden bir tanesi de "ya tutarsa?" mantığıyla su dolu bir şişenin ucunda karanlık odaya yerleşmişti. Sümbül soğanı sormak için bahçe malzemeleri satan her zamanki amcaya uğradım. Daha önce orada çiçek soğanları satıldığını görmüştüm. Sümbül soğanı vardı, evet, ama paketin üzerindeki toz tabakası en az bir iki yıldır orada durduğunu söyler gibiydi. Fakat nergis soğanı buldum. Internet sitelerinde suda yetişebildiğinden söz edilen paperwhite cinsi nergis. Üstelik daha paketin içindeyken uç vermişti bile. Soğanı genel olarak sümbülden daha taze duruyordu. Bir de paketin üzerinde "fragnant" yazmaktaydı. Şansımı nergisle denemeye karar verdim. Parayı öderken amcaya "suda da yetişir mi bunlar?" diye sordum yine de. "Evet, biraz komposta da ekebilirsiniz" diye yanıtladı. Maltalıları az buçuk tanımaya başladığımdan aslında şöyle demek istediğini anlayıverdim: "Ne suyu, neden bahsettiğini bilmiyorum, benim bildiğim biraz komposta ekmen gerekiyor bunu" :D

Nergis soğanlarını alıp eve geldim. Birini su dolu bir bardağın ucuna yerleştirerek karanlık odaya, kalanını paketiyle buzdolabına koydum. Bu sırada tarih 1. Aralık'tı. Şişe ucundaki çiğdem soğanında henüz bir hareketlenme yoktu. Bu arada okuduğum uyarılara kulak asmayıp hem çiğdem, hem de nergis soğanını kök kısmı suya değecek şekilde yerleştirdiğimi itiraf etmeliyim.


Aralık ortasına kadar hem karanlık odadaki soğanları, hem de buzdolabındakileri gelip gidip kontrol edip durdum. Bir hareket yoktu. Üstelik bir süre sonra kökü suya değerek bardakta bekleyen nergis soğanının küflenmeye başladığını farkettim. Söz dinlemezsem böyle olur işte... Soğanı kurtarmak için aklıma gelen tek şey hint defnesi ( tea tree) yağıydı! Bu yağın küflenmeye karşı çok değişik yerlerde kullanıldığını okumuştum. Ama soğana bir zarar verir miydi acaba? Denemeye karar verdim. Bir kaç damla hint defnesi yağını 200 ml. suya ekleyip soğanı bu karışımla silerek küflerinden temizledim. Dersimi almış olduğumdan doğru şekilde (kökler suya değmeden) tekrar bardağa yerleştirdim ve bardağı bu kez buzdolabına koydum. Nergis soğanı böylece kurtarıldı. Şişe ucunda bekleyen çiğdem soğanından ise çoktan ümidi kesmiştim.


Bu arada 19 Aralık günü buzdolabında paketinde bekleyen nergis soğanlarından iki tanesini plastik su şişesinden bozma saksılara uçları dışarıda kalacak şekilde ektim:

IMG_1648



Evet, sadece iki hafta beklemişlerdi ama çoktan uç vermiş olduklarından buzdolabında bekletme adımının zaten gereksiz olduğu gibi bir his vardı içimde. (evet, ayrıca sabırsızım)


Ama bir hata yaptım ekerken. Soğanın ilk köklenme aşamasında kendini ve üzerindeki toprağı bir miktar yukarı doğru iteceğini tamamen unutmuşum. 22 Aralık günü soğanlardan birinin hali aşağıdaki gibiydi:

IMG_1663



"Kalk gidelim" diyen soğan bundan sonraki bütün aşamalarda (ve nihayet çiçeklenirken) hep diğerinin biraz gerisinde kaldı.

27 Aralık'ta toprağa ekili soğanlarda durum aşağıdaki gibiydi. Sağdakinin ortasında ileride çiçek açacak bölüm şimdiden görünüyor:



IMG_1665



Bütün bunlar olup biterken akşam yemeklerinde eşime durum raporu veriyorum bir taraftan. "Bugün soğan aldım", "Soğanları bugün toprağa ektim", "Yakında çiçek açacaklar, ne güzel kokacak" şeklinde. Sonunda dayanamayıp bir akşam dedi ki "İyi de soğan çiçek açmaz ki, açsa da güzel kokmaz ki!". Meğer kendimi teknik terimlere öyle kaptırmışım ki "Soğan, soğan" deyip duruyormuşum, sözkonusu olanın bir nergis soğanı olduğunu belirtmeden :D

Yılbaşına doğru bir akşam, eşimin buzdolabında yer yokluğuna dair şikayetinin de etkisiyle bardaktaki nergis soğanını dışarı çıkardım. Henüz köklenmemişti ve ondan yana biraz ümitsizdim bu yüzden. "Ne olacaksan ol bakalım" dedim kendisine:


IMG_1676

Buzdolabından çıktığının hemen ertesi günü (31 Aralık) ise sabah manzara şuydu. Yuppiii! :


IMG_1681



02.Ocak günü saksıdaki nergislerden ilki açmaya başladı:


Nergis


Bu arada her iki saksıdaki nergis de tamamı bir fotoğraf karesine güçlükle sığan upuzun bir şeye dönüşmüştü çoktan(03.ocak) :


Nergis



IMG_1685


IMG_1688



Aynı gün bardaktaki soğanda ise durum şuydu:


IMG_1690


7.Ocak'ta bardaktaki nergis de çiçekli başını göstermişti çoktan. Süpriz! Bir soğanda iki çiçek açacak :)



IMG_1695


İşte 16 Ocak'ta açan ilk çiçek:



IMG_1705


Ve 17 Ocak'ta ikinciyi de açmış hali:


IMG_1708



Bu kadar boylanmış ve çiçek açmış olan bitkinin kök gelişimi de işte şöyleydi:


IMG_1709



Bu arada bardakta gün aşırı bir parmak kadar su eksildiğini ve hemen su eklediğimi de söyleyeyim unutmadan. Kokusuna gelince... Türkiye'den bildiğim ve hayal ettiğim gibi değildi açıkçası. Bir daha kokusu için paperwhite yetiştirmeyi düşünmem. Türkiye'de kış aylarında kokulu nergis diye satılan ve katmerli çiçek açan nergis türünün latince adını bilen var mı?


Bardaktaki nergisin sonu biraz hazin oldu. O kadar boylanmıştı ki bardakta bir denge sorunu oluştu sonunda. Duvara dayayarak destek vermeme rağmen bardak onu taşıyamaz hale geldi ve üzerinde durduğu dolaptan devrildi bir akşam. Ortalıkta dönüp duran sincabın dolaba çarparak hafif yollu bir sarsıntı yaratmış olması da mümkün. Bardak tuzla buz, zavallı nergisçik dal gibi yere serili. Hemen bir kavanoza yerleştirip daha güvenli bir yere aldım. Ama zaten çiçeği geçmek üzereydi, bir daha pek kendine gelemedi. Böylece bardakta veya vazoda soğanlı bitki yetiştirme denemelerinin neden daha çok sümbülle yapıldığını daha iyi anlamış oldum. Hem daha güzel kokuyor, hem de ev kazalarına yol açacak bir azmana dönüşmüyor sonunda.


Buzdolabında bekleyen çiğdem soğanlarından komposta ekerek de sonuç alamadım. Onların tamamen canlılığını yitirdiğini varsayıyorum.


Özetle yapılmaması gereken her şeyi yapmama rağmen kış ortasında -ve hatta topraksız ortamda- nergis açtırmayı başardım. Aslında benim sayemde mi, bana rağmen mi açtıklarından şüpheliyim ya...


Bu denemeden çok şey öğrendim. Gelecek sonbaharı iple çekiyorum :)