"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Salı, Haziran 05, 2007

Multi fonksiyonel, ultra hızlı, mega kapasiteli !

Ne zaman elektronik veya elektrikli bir cihaz almaya kalksam başıma gelir. Önce son derece makul beklentilerle başlarım. Örneğin yürüyüş yaparken sıkılmamak için bir MP3 çalar almaya niyetlenirim ya da sadece internette bulduğum bazı yazıları ve bazı belgeleri yazdırmak için basit bir ev tipi yazıcı araştırmaya girişirim.
Araştırıp soruşturdukça işin çapı da büyümeye başlar. "Aaaa" der bir MP3-çalar bileni, "Aldın mı tam alacaksın. 1GB'dan aşağısı kurtarmaz!". Internet'teki yazıcı değerlendirmeleri "Dakikada bilmem kaç sayfadan daha az basan yazıcının yanına bile yaklaşmayın. Hafızası şu kadar, çözünürlüğü bu kadar değilse yüzüne bile bakmayın" diye tavsiye eder. Üstelik ne kadar iyisini, hızlısını, kapasitelisini, çok fonksiyonlusunu alırsam alayım sadece 6 ay sonra piyasaya ondan daha "en" bir model çıkacağı da kesindir. Bir yıla varmadan aldığım cihazın üstün "multi" fonksiyonlarından bir çoğunu bir kez bile kullanmadığımı farkederim. MP3 çaların ses kayıt özelliğine bir kez bile ihtiyaç duymam. Satın aldığım internet paketindeki "ultra" bağlantı hızına asla ulaşamam , çünkü satıcının hiç değinmemeyi tercih ettiği üzere bunun için bilgisayarımın ağ kartı ve kablolarını da upgrade etmem gerekiyordur.

Tanıdık geliyor mu?

Radikal'de bilişim ve teknoloji yazıları yazan Serdar Kuzuloğlu'nun şu satırlarını okudum, bana çok tanıdık geldi.

"Teknolojiye ayak uydurma telaşının kökeninde yeni bir şeylerin olduğu ve ondan geri kalındığı psikolojisi yatıyor. Oysa son kullanıcı olarak adlandırılan bizler için internet, cep telefonu, dijital fotoğraf makinesi ve tablet bilgisayarların ötesinde yeni bir şey olduğundan söz etmek zor. Birbiriyle birleşen, rol değiştiren ya da birkaç şeyi daha yapabilen cihazların istilasının mağdurlarıyız. Bu yüzden içindeki özelliklerin neredeyse hiçbirini kullanmadığımız cafcaflı şeylere kendi sağlığımız ya da eğlencemize bile ayırmadığımız bütçeleri hak görüyoruz.*"

Sorunun kökeninde biraz da bilmediğimiz, üretimine toplumca herhangi bir katkımız olmamış teknolojileri büyük bir hevesle tüketme hevesimiz yatıyor sanki. Bu yüzden ihtiyaçlarımızı tam belirleyemiyor, anlayamadığımız teknik özelliklerin, kelime kalabalıklarının içinde kayboluyoruz.

Bir sonraki elektronik eşya alışverişime elimde "Benim ihtiyacım olan sadece şu" veya "Benim bütün istediğim şu" başlıklı bir küçük listeyle çıkmayı düşünüyorum. İşe sağlam adımlarla başlamak ve ultra-mega-multi kavşaklarına geldiğimde yoldan çıkmamak için!




*Serdar Kuzuloğlu'nun yazısı: Hepsine cidden ihtiyaç var mı?

Cumartesi, Haziran 02, 2007

Suyunu boşa harcama



TEMA Vakfı "evlerdeki gereksiz su tüketiminin önlenmesi için bireysel çabaların ne kadar büyük fark yaratacağına dikkat çekmek ve kamuoyunu bilinçlendirmek amacıyla" Suyunu Boşa Harcama Kampanyası başlatmış.

Kampanya ile ilgili detaylı bilgi ve evde daha az su tüketmenin 10 yolu şu linkte.

Salı, Mayıs 29, 2007

Bir yazı: Ya ruh obezliği

Zülfü Livaneli pek çok toplumsal sorunumuzun kökeninde kültürel yozlaşma olduğunu yazar öteden beridir. Bugünkü de öyle bir yazısı... "Ya ruh obezliği" adlı yazıda

"Beden obezliğinin farkındayız ama belki bundan daha da tehlikeli olan ruh obezliği henüz kafalarımıza dank etmiş değil.

Bedenimizin sağlığını abur cubur yemek bozuyorsa, ruh sağlığımızı da televizyondan, basından, eğlence dünyasından yayılan abur cubur mahvediyor. "

demiş. Katılmamak elde değil. Mesele doğru "kültür diyetini" bulup uygulayabilmek olsa gerek.

Yazının tamamı burada.

Pazar, Mayıs 27, 2007

Bugün...

  • ... sabah kalkmış yatakta oyalanırken birden dakikalardır sokaktan bir tane bile otomobil geçmediğini farkettim. Oysa ki çok gürültülü olmamakla beraber, gece bile hareketli bir sokaktır. Olağanüstü bir sessizlik! Önce biraz garip geldi, sonra hoşuma gitti. Sessizliğin tadını çıkardım. Hiç otomobil olmayan bir dünya -en azından sesler açısından- nasıl olurdu diye merak ettim.
  • ... bir Internet sitesinde evdeki gündelik dağınıklığı engellemek için küçük bir yöntem okudum. Oyunun adı "odayı eli boş terketme!". Bir odadan her çıkışımızda elimize o odaya ait olmayan bir eşya alıyoruz ve eşyayı gittiğimiz (veya yolumuz üzerindeki) odada yerine bırakıyoruz. "Aman, triplex evimiz mi var. Bizim nohut oda, bakla sofa evimizde ne kadar farkeder ki..." dedimse de denedim. Bayağı işe yarıyor.
  • ... ekmek pişirdim. Bir hafta yetecek kadar. Ekmeklerimin son zamanlarda susam, ayçekirdeği, yulaf, ceviz gibi eklemelerden gittikçe uzaklaşıp basitleştiğini farkettim. Un, su ve maya... O kadar... Ruh halimle ilgili galiba...
  • ... akşamüstü yine yağmur yağdı. Yağmurdan sonra mahallenin çocukları çıktılar sokağa. Seslerini duydum. Çok eğlendiklerini farkettim.
  • ... ben niye yürüyüşe çıkmadım ki?

Velhasıl bugün de böyle geçti.

Perşembe, Mayıs 24, 2007

Falımda materyalizm çıktı!

Bazen eğlenceli bulduğum için çiğnediğim sakızlardan çıkan falları okuyorum. Bugünkü şöyleydi:

Çıktı falında bir yar
Para işinden anlar
İki giyim mağazası
Bir de güzel evi var.


Eskiden olsa "Can alıcı gözleri, altın gibi kalbi var" mealinden bir şeyler yazarlardı. Can alıcı gözler ve altın kalpler artık karın doyurmuyor. Fabrikatör kızı Selma'nın babasının tüm ayak oyunlarına rağmen fakir çocuk Murat'a aşkından vazgeçmediği, Murat'ın da aşkına karşılık fabrikatör babanın teklif ettiği liraları bir tokat gibi geri fırlattı günler çoktan geçti tabii.

Ama mutluluk hayallerimizin ön şartı para işinden anlayan mağaza sahibi sevgili mi olmalı yani?

Fallar bile ne kadar materyalist oldu böyle...

Perşembe, Mayıs 17, 2007

Bi yuppiii daha: Civanperçemi!

Yuppiiiiiii!

Civanperçemim çiçek açıyor!
Hangi civanperçemi?
Hani şu hurmanın saksı kiracısı olan...
Geçen sonbahar bir yürüyüşten dönerken köküyle söküp getirmiştim de evde bulduğum ilk boş saksıya ekmiştim. Pek de bakıp ilgilenememiştim sonradan. Buna rağmen bütün kış düzenli olarak neredeyse 10 günde bir dal vermişti topraktan. Ben de onu "aman da civanperçemim benim" diye seviyordum her yeni dalında. Baharla birlikte o da canlandı. Dipten dipten dal vereceğine uzayıp boy atmaya ve yan dallar vermeye başladı. Bahçede bayırda gördüklerim yanlara doğru gelişir, en fazla 10-20 cm. dir boyları. Benimki saksıda genişleyecek yer bulamadığından herhalde, boyuna gidip neredeyse 50 cm'ye yaklaştı. Bir kaç gündür de üst dallarında pıtır pıtır çiçeklenme belirtileri gösterdi. Bembeyaz çiçekleri patladı patlayacak!

Ekolojik bahçıvanlık veya doğal/basit yaşam kitaplarında hep okuduğum bir öneri doğruymuş. Bahçenizde veya evinizde yetiştirmek için yaşadığınız bölgenin doğal bitkilerini tercih edin diyordu. Hem iklim ve toprağa uyumları sebebiyle daha az zahmetli olduklarından, hem de kimyasal gübre ve benzeri doğaya yük getiren yapay desteklere ihtiyaç duymadıklarından dolayı...

Yine de evde saksı bitkisi olarak civanperçemi yetiştiren kaç deli vardır benden başka, bilemiyorum.

Neden civanperçemi yetiştirdiğimi de yazacaktım ama, o başka bir yazıya kalsın. Önümüzdeki bir kaç ay için yaşamımı biraz rölantiye almaya karar verdim. Herşey yavaş yavaş, azar azar aksın; koşturmacalar, herşeye yetişme, herşeyi yetiştirme çabaları son bulsun diye umuyorum.
Acaba başarabilecek miyim?


(Fotoğraf: anita gould)

Perşembe, Mayıs 10, 2007

Bu bahar gözüme takılanlar - 5: Karahindiba ve papatya

Mevsim yaza geçmeden papatya ile karahindibadan bahsetmesem olmayacak.
Yol kenarlarını dolduranlar da onlar...
En acemi bahçıvanların bahçelerine hayat verenler de...

Dün yanından geçtiğim bir bahçede gördüm. Çimleri biçerken ortada baklava şeklinde bir bölüme dokunmayıp olduğu gibi bırakmışlar. Sadece papatya ve karahindibadan oluşan bir çiçek tarhı elde etmişler böylece. Önce bahçıvanın tembelliğine verdim. Ama sonra düşündüm de... Belki de şık bahçe dergilerinden fırlamış gibi değil de, daha "doğal" bir tarzı tercih ediyordur bahçesinde. Neden olmasın? (Fotoğraf: Sir Iwan)

Bu kır çiçeklerinin en hoşuma giden yanı, her ortamda, her şart altında yetişebilmeleri. Hani bazen kaldırım kenarında, duvar dibinde neredeyse yoktan -yoktan demeyelim de taştan- biten karahindibalar olur ya... İşte onlar benim favorilerim! İnsana her şart altında şikayet etmeden, ne olabilecekse en iyi şekilde onu olmanın mümkün olduğunu anlatır gibiler... (Fotoğraf: muckiwurm)

Karahindibanın latince adı Taraxacum officinale. Başta gelen batı dillerinde olduğu gibi Türkçe'de de aslandişi diye geçtiği oluyor (İngilizce dandelion, Fransızca dent de lion, Almanca Löwenzahn). Çoğu zaman sarı çiçeklerine şöyle bir bakıp geçtiğimiz hindiba aslında çok da faydalı bir bitki ve mutfağımızda da önemli bir yeri var. Sadece pazara çıkıp oradan da mutfağımıza girdiğinde çoğunlukla adı radikaya dönmüş oluyor :-)) Ev Cini ve Yoğurtland'da iki güzel tarif ve pek çok ilginç bilgi var karahindiba-radika hakkında... Biz de yol kenarlarında olanlardan değilse de, pazara uğramış "kültürlü" kardeşlerinden bolca misafir edebildik mutfağımıza bu bahar.
Aslında taa geçen sene bulduğum, ama denemeye bir türlü fırsat bulamadığım bir başka tarif daha var karahindibalı. Bu tarifte otun yaprakları değil, hepimize tanıdık olan sarı çiçekleri kullanılıyor. Hem de "tatlı" bir amaç için: Karahindibalı Kurabiye! Denemeyi çok istediğim bu kurabiye şu linkte fotoğraflı olarak tarif edilmiş. Karahindibanın faydaları ve kullanım alanları sayılamayacak kadar çok. Çayına ve kahvesine girmiyorum bile...
(Fotoğraf: Catalinr)

Papatyaya gelince... Aslında pek çok değişik türü var bu çiçeğin. Papatya deyince aklıma hemen o ünlü tango geliyor: "Papatya gibisin beyaz ve ince, eziliyor ruhum seni görünce...". Bu şarkıda kastedilen papatya hangi türdür bilmiyorum :-)) Ama benim sözünü ettiğim, bildiğimiz kır papatyası. Baharda pikniğe gidince saçlara taç diye örülen veya "seviyor-sevmiyor" fallarına çiçeklerini feda eden... Sadece bahar müjdecisi ve piknik eğlencelerinin konusu değil tabii ki papatya. Pek çok faydası da var. Bu yazıyı "Şifalar Bitkiler Ansiklopedisi" ne çevirmemek ve çok iyi bilmediğim konularda ahkam kesmemek için hiç girmiyorum bu konuya. Ama şu ve şu linkte şifalı özelliklerinden bahsediliyor papatyanın... (Fotoğraf: Mark Bridge)

Çevremizdeki bu mütevazi, küçük güzellikleri farkedebilmek ve onları bir şekilde yaşamımıza konuk edebilmek ne güzel!
İster bir su bardağının içinde masamızın bir köşesini süslesinler, ister bir fincan çay olsunlar keyifle yudumladığımız... İster başımıza taç, ister dilimize şarkı olsunlar.
Hep yaşamımızda olsunlar!

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

Yuppiiiiii! Yağmur!

Yuppiiiiii!
"Bir yağmur göremeden bahar gitti gidiyor" derken üç gündür yağmur yağıyor!
Bütün polenler yere indi. Artık daha rahat nefes alabiliriz.
Sabah şemsiyemde ve kaldırımlarda tıpırdayan yağmuru dinleyerek biraz yürüdüm.
Şemsiye ve yağmurluğa rağmen biraz ıslandım, ama ne gam!
Ağaçların suyu görünce biraz koyulaşan, capcanlı yeşili ne güzeldi...
Sadece çocukların çıkarabileceği bir keyifle, özellikle su birikintilerine basarak giden bir kaç afacan gördüm. Onlar gibi birikmiş suların üzerine üzerine gitmek yerine, farkına bile varmadan etrafından dolaşmayı ne arada öğrendik de, ne zaman yetişkin oluverdik merak ettim.

Cumartesi, Mayıs 05, 2007

ebay maceram!

Internet üzerinde alışveriş yapmaya bir türlü alışamadım. En son 6 sene önce Amazon'dan birkaç kitap almıştım sanırım. Sonra uzunca bir ara verdim. Ne büyük birader izlesin beni, ne küçük birader Hawai tatilini kredi kartımdan ödesin!
Ayrıca sanal alışverişte kaybolup gidiveren bazı şeyler var sanırım. Satın aldığım şeyi (ister bir kitap olsun, ister bir demet maydonoz!) elimde tutup hissetmeye ihtiyaç duyuyorum mesela... Sonra "alışveriş sohbetleri"... Bazen laf lafı açar... İster satıcıyla olsun, ister mağazadaki diğer müşterilerle, insan başka türlü öğrenemeyeceği bir dolu şey öğrenebilir bu sohbetlerde. Hem hava da güzelse caddelerde alışveriş bahanesiyle dolaşmak, bilgisayar başında tünemekten daha iyidir.

Geçen hafta internette alışverişe dönüş yaptım! Hem de benim için zorlu tarafından, ebay üzerinden! Bir sürü "zaten" beni ebay'e götürdü. Satın almak istediğim şeyi üreten zaten topu topu üç firma vardı. Zaten üçü de internet üzerinden satış yapıyordu. Zaten belli bir ölçü ve renk ile belirlenen model isimleriyle satıldığından yanlış bir şey alma şansım yoktu. Zaten çoğu meraklısı da benim gibi ilk el fiyatlarını fazla bulduğundan ebay'den ikinci el satın alıyordu. Zaten, zaten, zaten...

Yine de temkinli gitmekte fayda gördüm. Bir ay önce kendime bir ebay hesabı edinmekle başladım işe. Alıcı olarak hiçbir "tehlikeli" bilgi (kredi kartı numarası, hesap no vb.) vermek gerekmemesi işin hoşuma giden taraflarından biri. Sonra sıra açık arttırmadaki binlerce ürün arasından uygun bir tanesini bulmaya kalıyor.

İlk bir hafta seçtiğim açık arttırmaların nasıl gittiğini takip etmekle yetindim. Biraz sağlamcı mı gittim, ne? Ama sabit bir fiyatın olmayışı işin en tehlikeli taraflarından biri. Sistemde bir güvenlik açığı falan olmasından değil. İnsanoğlunun doğasından dolayı! İnsan kolaylıkla işin içinde "gerçek" para döndüğünü unutup, kendisini bir bilgisayar oyununun içinde zannedebilir. Geçmiş satışların nasıl seyrettiğini izlemek, özellikle son dakikalarda soğukkanlı olmak, çıkılabilecek en yüksek fiyatı önceden kendi kendine sıkı sıkı tembih etmek(!), şüpheye kapıldığım yerlerde tecrübeli ebay kullanıcılarının görüş alışverişinde bulunduğu forumu takip etmek benim uyguladığım yöntemlerdi :-))

Kurulan sistem pek çok yönüyle güvenilir görünmesine karşılık, belirlenen kurallar çerçevesinde hoşa gitmeyecek taktikler uygulandığını da öğrendim bu sayede. Örneğin ürün açık arttırmada en yüksek fiyatı teklif edende kalıyor doğal olarak, ama bazı durumlarda satıcı ve alıcı karşılıklı anlaşarak vazgeçerlerse, ürün en yüksek ikinci fiyatı verene teklif edilyor. Bazı satıcılar bu özelliği kullanarak sattıkları malın fiyatını yukarıya çekmek için bir ikinci hesap ile (veya bir tanıdıklarının yardımıyla) alıcı gibi arttırmaya katılıp sonunda da (sözde) "vazgeçiyorlarmış". Sonuç: Mal yapay olarak yükseltilmiş fiyatla herşeyden bihaber olan "ikinci en yüksek fiyatı veren" e teklif ediliyor. Çoğu zamanda kabul görüyor.

Benim açımdan bu ilk ebay alışverişi sorunsuz sonuçlandı. Satıcı iletişime ve bilgi vermeye oldukça açık biriydi. Bana kullanım hakkında ufak tefek ipuçları dahi verdi ve biraz geciken postanın kargodaki durumundan da haberdar etmeyi ihmal etmedi. Satın aldığım mal iki gün önce elime geçti. Tam olarak tarif edildiği gibiydi, fotoğraftakinden biraz daha kötü bir şey çıkmasına kendimi hazırlamış olmama rağmen... Yani beklentilerimi tam olarak karşıladığını söylemek mümkün...

Sonuç olarak internet üzerinden açık arttırmalı alışverişi önerir miyim? Yooo! Mümkün olduğunca eski usul gitmeyi kendi adıma tercih ederim. Özellikle bir tüketim canavarına dönüşme eğilimi olanlara hiç önermem. ebay'in ciddi sayıda kontrolden çıkmış "bağımlıları" olduğunu duydum.
Ama "hiç tavsiye etmem" de diyemeyeceğim. Ne satın almak istediğimize bağlı. "İhtiyaç" ve "istek" arasındaki ince farkı iyi bilen ve doğuştan iyi pazarlık becerisine sahip olanlar bu tür sanal satışlardan faydalanabilir bile...

Fotoğraf: Old Shoe Woman

Pazar, Nisan 29, 2007

101 yol



Hava birkaç gündür Nisan ayına uymayacak kadar sıcak. Gündüzleri mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya çalışıyorum. Bugün de öyle... Serin odamın tavanına Mavi Sakal'ın "İki Yol" şarkısı asılı... (Fotoğraf: afeman)

"İki yol var demiştin, hangisini seçeyim?" diye soruyor.

Neyseki yaşamda varmak istediğimiz bütün hedeflere ille de iki yoldan birini seçerek gitmemiz gerekmiyor. Bazen gidilecek yollar pek çok, mümkün olduğunca çoğunu seçip uygulayabilmek ise tercih sebebi :-))

Örneğin, hedef yaşadığımız dünyayı korumak ve daha basit yaşamaksa bu işin 10, 50,100 yolunu anlatan kitaplar ve internet kaynakları karşımıza çıkıyor hemen. Bu listeleri birebir uygulamak ruhsal dinginliği beraberinde getirir mi bilinmez, ama yaşadığımız dünyaya biraz nefes aldıracağı bir gerçek.

Ekolojik bilinç üzerine bir site olan GreenStyle'ın blog bölümünde yaşamımızı yeşillendirmenin :-) 101 yolu sayılmış. Okurken "ben bunların hangilerini yapıyorum?" diye sordum kendime, bir süre sonra da tuhaf bir monoloğa giriştiğimi farkettim:

  1. Organik yiyecekler satın alın. (Biraz pahalılar ama mümkün olduğunca öyle yapıyorum. Yine de yeterince araştırmadan kendini eko, bio, organik çılgınlığına kaptırmamalı insan. Bio yumurta ile olmayan arasında besin değeri olarak bir fark olmadığını açıkladılar geçenlerde. "İlle de bio yumurta" takıntısından vazgeçtim.)
  2. Yaşadığınız bölgenin ürünleri tercih edin. (Kulağa hoş geliyor ama uygulamada zorlanıyorum. Süpermarkette pazarda olduğu gibi "nerden kardeş bunlar?" diye sormak mümkün olmuyor. )
  3. İşe yemek getirmek için tekrar tekrar kullanılabilen kapları kullanın. (Bir nevi sefertası kullanın demek istiyor yani. Bu konuda girişimde bulunmam lazım. Şu anda alüminyum ve plastik kullanıyorum. Sağlam, yeniden kullanılabilir plastik kaplar daha doğru bir çözüm gibi.)
  4. Kahve ve çikolata gibi ürünlerde fair trade yapan markaları tercih edin. ( Bulursak tabii...) (Fotoğraf: flydown)
  5. Gıda atıklarınızı kompost yapın. (3 metrekarelik balkonunda kompost sistemleri kurup, gübreye dönüşsün diye bir yıl bekleyenler var, biliyorum. Çok doğal, çok doğru, biliyorum. Yine de beni şimdilik pas geçin. Bahçeli evim olursa, elbette!)
  6. Şişe suyundan kaçının. (Yaşasın! Bunu yapıyorum işte... Ama çeşme suyu içilebilir bir şehirdeyim. Bu da benim şansım...)
  7. Daha az et yiyin. (Memnuniyetle! Vejeteryan olmama çeyrek var.)
  8. Buzdolabı ve dondurucunuzu uygun ısıya ayarlayın. (En son kontrol ettiğimde öyleydi. Bazen mevsim geçişlerinde değiştirmeyi unutuyorum.)
  9. Alışverişe kendi torbalarınızı götürün. (Öyle yapıyorum. Sattığı malı otomatiğe almış bir şekilde hemen kendi poşetine yerleştiriveren kasiyerlerle "Bi dakka! Benim kendi poşetim var." "Çıkarıyım yani şimdi bundan?" "Evet, lütfen, zahmet olucak...", "?!?" şeklinde diyologlar olmazsa yaşam daha da güzel!)
  10. Paketsiz ürünleri paketli ürünlere tercih edin. (Alışverişte unutmazsam dikkat ediyorum.)
  11. Mısırı alüminyum folyo yerine kendi kabuğunda közleyin.(Eskiden de öyle yapmazlar mıydı? Sokak satıcıları hala öyle yapıyor sanırım. )
  12. Yeniden kullanılabilir kahve filtresini tercih edin. (Filtre kahve içmiyorum zaten.)
  13. Drive-through'dan kaçının. (Arabalı fast-food değil mi bu? Fast-food yemeyeli ne kadar çok zaman oldu. Nerede kalmış drive-through?)
  14. Sadece çevreyle dost deniz ürünleri yiyin. (Hımmm... Çevreyle dost deniz ürünün tam tanımı nedir? Japonlar gibi balina yiyip nesillerini tüketmeye kastım yok. Ama aldığım balığın avlanma mevsimi dışında veya dinamit falan gibi zararlı yöntemlerle avlanıp avlanmadığını nasıl bileceğim?)
  15. Buzdolabı ve dondurucunuzu her zaman dolu tutun. (Süpermarkette elinize ne geçerse alın da dolabınızı doldurun anlamında değil tabii. Boş bir buzdolabını soğutmak için daha çok enerji tüketilir diye duymuştum, onun için. Bir forumda 1,5 litrelik şişeleri suyla doldurup buzdolabınızın boş kısımlarına yerleştirin diyorlardı. Hiç denemedim.)
  16. Kendi yiyeceğinizi yetiştirin. (İnsana "bi dönümcük bahçen var mı?" diye sormazlar da hiç. Ahhh, ah! Ama bahane bulmayalım, Küba'dan alınacak çok ders var. )
  17. Yiyecekleri buzdolabı ve dondurucuya yerleştirmeden önce oda sıcaklığında soğumasını bekleyin. (Annemden aldığım mutfak dersleri de aynı şeyi söyler. Anne sözü dinlerim!)
  18. FSC sertifikalı ahşap ürünlerden alın. (FSC çevre ve toplum dostu orman yönetimini amaçlıyormuş. Hiç duymamıştım.)
  19. Dönüştürün! Şişe, teneke kutu, kağıt, vb. (Yapıyorum!)
  20. İyi durumdaki kullanılmış eşyaları atmak yerine bağışlayın. (Daha da önemlisi "neden iyi durumda olduğu halde onlardan kurtulmak istiyorum?" diye sorabilmek! Özsaygımı zedeliyor, her zaman soramıyorum :-(
  21. Bambu (Bambu ahşaptan daha mı çevre dostu? Uzak Doğu'dan yani uzak yollardan geldiğine göre her zaman öyle olmayabilir. Bu maddeden şüpheliyim.)
  22. Duş başlığında daha az su akıtan modelleri tercih edin.
  23. Tuvalet sifonunda da öyle...
  24. Ön kapılı bir çamaşır makinası alın. (Öyle olmayanı var mı? Varsa enerji tüketimi açısından fark mı var? Bu galiba ABD'ne özgü bir şey. )
  25. Giysileri sıcak veya ılık su yerine soğuk su ile yıkayın. ("Ama benim çamaşır makinamın soğuk su ayarı yoook!" dedim, kalktım, baktım. Varmış! Rezalet, bu kadar zamandır farketmemişim...
  26. Çamaşır kurutucusu kullanmak yerine çamaşırlarınızı asarak kurutun. (Tanrı güneşli ülkemin teknoloji çılgını tüketicilerini çamaşır kurutucusu denen aletin varlığını keşfetmekten korusun!)
  27. Yağmur suyu biriktirin. (Bazen şöyle bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı zaman komşuların tuhaf bakışlarına falan aldırmayıp sokağa kacaman bir kova yerleştirmek geçiyor kafamdan. Bir kez yapabilmiş değilim. En azından saksı çiçeklerine verirdim. Balkonum olursa kesin yapacağım!)
  28. Musluklarınızın damlamamasına dikkat edin.
  29. Şofbeninizi izole edin. (Ne için?)
  30. Furnace ya da boiler'inizi temiz tutun.(? Bilmediğimiz sularda yüzmeye başladık!)
  31. Greywater (Çamaşır, bulaşık, banyodan çıkan atık su) biriktirin. (Bazı ülkelerde geridönüşüm sisteminin ev kaynaklı atık suları da topladığını duymuştum. Şimdilik bize uzak. Bireysel uygulamalar için biraz tesisat işlerinden anlamak lazım bence.)
  32. Evinizi bir enerji denetlemesinden geç(irt)in. (Ama siz de çok zor sormaya başladınız hocam yaaaa!)
  33. Ampullerinizi kompakt floresan lambalarla değiştirin. (Aklımda!)
  34. Tüm elektrikli aletlerinizi her zaman düğmesinden tam olarak kapattığınızdan emin olun. (Stand-by'da kalmayacak yani. Buna çok dikkat ediyorum.) (Fotoğraf:limemintcooler)
  35. Evinizin kış için izolasyonunu yapın. (Şaka bir yana, bu da çok önemli. Evlerde en çok enerji ısınma için tüketiliyormuş. )
  36. Ev aletlerinizi enerji tasarruflu olanlardan seçin. (Satın alırken enerji tüketimi ile ilgili sertifikasına bakmak gerekli. Hani üzerinde yeşil, kırmızı, sarı ile işaretlenmiş A,'dan G'ye kadar kategorisini belirtilen etiketler oluyor da, satın aldıktan sonra çıkarmaya uğraşırken "Bunu niye yapıştırmışlar buraya?!?" diye söyleniyoruz ya, işte o.) )
  37. Yenilenebilir enerji kullanın. (Güneş, su, rüzgar enerjisi...Belediyemiz uyuyor mu?)
  38. Sıcak su için güneş enerjisinden faydalanın. (Özellikle yeni geliştirilenler görüntü kirliliği de yaratmıyor.)
  39. Şarj edilebilir pillerden alın. (Ve de onları şarj eden aletlerden tabii... Bu konuda biraz bilgilenmem lazım.)
  40. Hediye paketi olarak geri dönüşümü mümkün kağıt kullanın. (Hediye yerine hediye çeki alıyorum. Pek hediye paketiyle işim olmuyor bu yüzden.)
  41. Jeotermal ısı kullanın. (Sanırım jeotermal kaynakları olan bölgeler için bu öneri.)
  42. Termostatınızı düşük ısıya ayarlayın. (Kaloriferi mi yoksa şofbeni mi kastediyor anlamadım ama her ikisinde de ısıyı düşük tutmaya çalışıyorum. İnsanın 1-2 derece düşük ısıya kolaylıkla alışabileceğini farkettim. Oysa o 1-2 derecenin sağladığı enerji tasarrufu çok büyük.)
  43. Kışın geceleri perdelerinizi kapatın. (Enerji tasarrufuna faydası olduğunu hiç düşünmemiştim.)
  44. Yazın gündüzleri perdelerinizi kapatın. (Bunun da...)
  45. Su ısıtıcınızı (şofben) en fazla 120 F (48 C) dereceye ayarlayın. (Ben en fazla 45 yapıyorum. Mevsime göre değişiyor. Her şofbende derece ayarı olmaması bir dezavantaj.)
  46. Organik veya dönüştürülebilir malzemeden üretilmiş giysiler alın. (Buldukça tercih ediyorum. Bakımları daha zor ve biraz daha pahalılar. Ama daha sağlıklı ve çevre dostu.)
  47. Petrol içermeyen ürünler kullanın. (Öyle beklenmedik ürünlerin içinde petrol ve türevleri karşımıza çıkıyor ki... Araştırmak ve doğal alternatiflerini bulmak gerekli.)
  48. Hayvanlar üzerinde test edilmeyen ürünlerden alın. (Bazı kozmetik ürünlerinin üzerinde yazıyor bu sanırım. Daha çok doğal -bitkisel malzemelerin kullanıldığı bakım ürünlerini kullanıyorum. Bunlar için fazla test yapılmadığını varsayıyorum. Umarım öyledir.)
  49. Kendi temizlik malzemelerinizi üretin. (Bu konuda bir kaç denemem oldu. Artık daha çok gıda reyonlarından alıyorum temizlik malzemelerimi :-)) Sirke, karbonat, vb...)
  50. Kütüphanelerden faydalanın. (İkinci evim olur kütüphaneler :-))
  51. Biten pillerin geri dönüşümünü sağlayın. ( Madde 39. Şarj edilebilir pil kullanın. Sanki daha doğru...)
  52. Mürekkep kartuşlarının geri dönüşümünü sağlayın. (Yapabileceğim halde tembellikten yapmadığım bir şey de bu :-(
  53. Güzellik ve kişisel bakım ürünlerinin organik ve doğal olanlarını kullanın. ( Kullandığım ürünlerin sayısını azalttım ve onların da kimyasal değil bitkisel kaynaklı olmasına çok dikkat ediyorum.)
  54. Organik iç çamaşırı satın alın. (Bkz. madde 46)
  55. Kendi sabununuzu üretin. (Çok merak ediyorum nasıl yapıldığını! Bir kaç kaynak da buldum bu konuda. Ama neredeyse evde bir laboratuar kurmak gerek bu iş için... Herşeye rağmen denemek istediğim bir şey...)
  56. Çocuklarınızı çevre bilinci ile yetiştirin. (Herşeyden çok istiyorum bunu! Ama her çocuk sonunda ne olmak istiyorsa onu oluyor. Ve hatta çok kuralcı olunca da tam tersini olmak istiyor.)
  57. Sadece low-VOC veya no-VOC boyalar kullanın. ( Boya işleri uzmanlık alanıma girmiyor. Ama herhalde boya kutularının üzerinde bu konuda bilgi vardır.)
  58. Mimari malzemeleri de tekrar kullanın. (Tekrar uzmanlık alanım dışındayız :-)
  59. Evinizi yeniden dekore ederken gereği kalmayan eşyaları bağışlayın. (Her yıl yeniden dekore de etmeyelim ama!)
  60. Hava filtresini kullanıldığı sürece ayda bir değiştirin.
  61. Klima yerine pervane kullanın. (Eski filmlerdeki gibi! Klimanın en büyük enerji canavarlarından biri olduğunu duymuştum, üstelik pek sağlıklı da değil...)
  62. Plastik kullanımınızı azaltın. (Uğraşıyorum, uğraşıyorum!)
  63. Kağıt veya styrofoam bardaklar yerine bir kahve kupası kullanın. (Özellikle işyerinde...)
  64. Büyük miktarlarla satın alın. (Çok doğru bulduğum ama pratikte pek uygulayamadığım bir şey daha :-(
  65. Kullan-at ürünleri mümkün olduğunca az kullanın. ( İşte buna da çok dikkat ediyorum.)
  66. Dış mekanlarda güneş enerjisi ile çalışan lambalar kullanın.
  67. Banyo yapmak yerine duş alın.
  68. Ağaç kesilmeden üretilen tebrik kartlarından kullanın. (Daha önce hiç duymamıştım ama gerçekten böyle kartlar varmış. Aklımızda olsun!)
  69. PVC'den yapılmış oyuncaklardan uzak durun. ( Özellikle ahşaptan yapılanlar daha çok hoşuma gidiyor. Hele çocuklar ve anne-babalar oyuncakları kendileri üretince daha da güzel!)
  70. Okumadığınız kitap ve dergileri bağışlayın.
  71. Perc kullanmayan kuru temizlemeci bulun. ( "Perc kullanıyor musunuz?" diye sorsam kuru temizlemecinin yüzü ne hal alır? Şaka bir yana dikkat etmeli böyle şeylere...Hem dünyanın hem kendimizin sağlığıyla oynuyoruz yoksa. )
  72. Geri dönüşümden üretilmiş kağıt kullanın. (Bir ara araştırdım geri dönüşümden çıkma kağıdı. Bir türlü nerede satıldığını bulamadım. Geri dönüşüme çok kağıt topluyorum ama...)
  73. Bilgisayarınızın enerji tasarrufu ayarlarını optimize edin. (Uzun zaman önce yapmıştım.)
  74. Patronunuzu çalışma sürenizin bir kısmında evden çalışmak (telecommute) için ikna edin. (Kaç patron ve hangi şartlarda ikna olur bilmiyorum ama hayalimdeki çalışma tarzı budur. Pijamalarımla, canım istediğinde kahve içerek :))
  75. Desktop bilgisayar yerine laptop bilgisayar kullanın. (Ne gibi ekolojik bir değeri olduğunu bilmiyorum ama öyle yapıyorum.)
  76. Lüzumsuz postalardan kurtulun. (Bir yıl önce bu konuda girişimde bulundum ve gereksiz reklam postalarından epeyce kurtuldum. Büyük ferahlık!)
  77. Ağartılmamış kağıt kullanın. (Genellikle kullanılmış kağıtların arkasını kullandığımdan kağıt satın almıyorum pek.)
  78. LCD bilgisayar monitoru kullanın. (Hem daha sağlıklı, hem de daha tasarruflu olduğunu duymuştum. Enerji açısından... Bir sonraki bilgisayarımda düşünebilirim.)
  79. Mümkün olduğunca dijital iletişim yöntemlerini kullanın. (Evet, çevre açısından daha doğrusu bu. Ama bir posta kartının yerini de bir e-kart tutmuyor her zaman!)
  80. Fax makinası yerine fax-modem veya e-faxing hizmeti kullanın.
  81. Bahçenizde kimyasal gübre kullanmaktan vazgeçin.
  82. Çim biçme makinalarının gazla çalışanlarından kaçının.
  83. Yaşadığınız bölgeye ait bitkiler yetiştirmeyi tercih edin.
  84. Organik kesme çiçek satın alın. (Nereden buluyoruz bunu?)
  85. Bir ağaç dikin. (Kendim hiç ağaç dikmedim ama pek çok ağacın dikimini maddi olarak destekledim, birkaç ağacın dikiminde de bizzat bulundum veya vesile oldum. Sayılır mı?)
  86. Bir hybrid satın alın. (Burada bir hybrid araç kastediliyor sanırım.)
  87. Arabanızı kendiniz yıkamak yerine bir araba yıkama servisine yıkatın. (Arabam yok ama olanlara söylemeliyim bunu, eğer bilmiyorlarsa.)
  88. Dizel bir araba satın alın. (Hiç araba almasam? Aram hoş değil onlarla...)
  89. Biodizel kullanın.
  90. Carpool yapın. ( Trafikte içinde tek kişi bulunan araçların çokluğunu gördükçe ben de hep düşünürüm bunu. Otomobillerin satatü sembolü olmaktan çıkıp fonksiyonel ulaşım araçlarına dönüştükleri günler gelirse belki yaygınlaşır bu alışkanlık.)
  91. Toplu ulaşım araçlarını kullanın. (Otomobilim olmadığından zaten toplu ulaşım araçlarının müdavimiyim. Ama sistemin iyi kurulmadığı şehirlerde "hadi arabadan inin, toplu ulaşım araçlarına binin." diye önermek hiç de gerçekçi değil.) (Fotoğraf: gananarama)
  92. Mümkün olduğunca yürüyün veya bisiklete binin. (Öteden beri çok ve severek yürürüm zaten. Bisiklet sürmeyi ise öğrenmem lazım. Belki bir gün...)
  93. Araba yolculuklarınızın sayısını azaltın.
  94. Mümkün olduğunca hava taşımacılığından kaçının. (Uçuş korkum bu konuda çok yardımcı oluyor "maalesef" :-((
  95. Otomobilinizi düzenli bakım ile arızalardan koruyun.
  96. Karbon veya yenilenebilir enerji kredisi kullanın. (Anladığım kadarıyla bireylerin değil şirketlerin yapabileceği bir şey bu...)
  97. Çevre ve sosyal yardım kuruluşlarına bağışta bulunun.
  98. Yardım kuruluşlarında gönüllü çalışın.
  99. Sizi temsil ettiğine inandığınız politikacılara konu hakkındaki hassasiyetinizi yazın.
  100. Yatırımlarınızın çevreye zarar vermeyen ve sosyal açıdan sorumlu yatırımlar olmasına dikkat edin.
  101. Ahlaklı bir banka ile çalışın. (Biliyorum, Türkçe'ye çevirince "var mı öyle olanı?" dedirtiyor, ama İngilizce'de böyle bir kavram var. Alışverişlerimde az da olsa dikkat ederim bu konuya, sosyal bilincini daha yüksek bulduğum firmaların ürünlerini tercih etmeye çalışırım. Finans sektöründe nasıl bulunur öylesi, bilmiyorum.)

Böylece dikkat ettiğim pek çok şeye rağmen, daha yapmam gereken ne çok şey olduğu ortaya çıktı.

Salı, Nisan 24, 2007

Hız hakkında...


Gandhi demiş ki:

"Eğer yanlış yönde ilerliyorsanız, ne hızla gittiğinizin hiç bir önemi yoktur."

Öyleyse nereye varmak istediğini bile bilmeden koşturmak niye? Biri şu etrafımızda son hızla dönen "modern" dünyaya durup biraz nefes alması gerektiğini hatırlatsa...

Fotoğraf: squishband

Cumartesi, Nisan 21, 2007

Bu bahar gözüme takılanlar - 4: Leylak

Ah...ah! Bu leylak ağaçlarını boş bırakmaya gelmiyor!


Daha bir kaç gün önce sokağın başındaki leylağı şöyle bir inceleyip bir on güne kadar açarlar herhalde diye düşünmüştüm. Bugün aynı yerden geçerken gözlerime inanamadım. Bütün ağaç çiçeğe durmuş bile!

İlkokuldayken her yıl bir zaman gelir, mavi ekoseden bir örtünün örtüldüğü, tertipli öğretmen masasının üzerinde mütevazi bir su bardağının içinde, bir demet leylak yerini alırdı. Bahçesinde leylak ağacı olan bir sınıf arkadaşının hediyesi... Okul çıkışında aynı bahçelerin duvarından sarkan leylak dallarını biz yağmalardık bu sefer. Eve varınca anneleri sevindirmek ve günlük yaramazlıkları unutturmak için birebirdi... Aynı günlerde gidilen pastanelerin, çay bahçelerinin masalarında da yine mütevazi bir bardakçık içinde birer dal leylak olurdu.

O zamanlar şehirler daha küçüktü belki ama kaldırım kenarlarında, bahçe duvarlarının kıyısında, okul-hastane bahçelerinde, orada burada rastlamak mümkündü bu güzelim ağaca.

Şimdinin büyüyüp yayılan, herşeye yer açan, herşeyi sığıştıran şehirlerinde leylak ağaçlarına neredeyse hiç yer kalmaması tuhaf değil mi? İlkbaharın diğer ağaçlarına da elbette...

Vikipedi'de de bahsedildiği üzere 20'ye yakın alt türü varmış leylağın. TDK sözlüğüne bakılırsa adı Arapça'dan geliyor. Bugünlerde sıkça uğradığım bahcevan.comda Murat Pilevneli leylağın kireçli toprak sevdiğini, yan yana ekilen leylak ağaçları ile harika bir bahçe çiti yaratmanın mümkün olduğunu yazmış. Üretilmesi, yetiştirilmesi, budanması hakkında da pek çok ipucu vermiş. Benim gibi kendi bahçesiz, "ruhu bahçıvan"lara da okuyup hayıflanmak düşmüş!


Ne yapalım, çevremizde hala baharın geldiğini müjdeleyen bir kaç leylak ağacı bulabildiğimize sevinelim en azından... Zaten bir ağaca veya bir çiçeğe sahip olmanın yolu bahçesinde bulundurmaktan mı, yoksa mevsimler boyu onu izlemekten ve sevmekten mi geçiyor; kafam bu konuda biraz karışık diyebilirim.

Fotoğraflar:
1.)
jikido-san
2.)
Michelle Kroll
3.)
Muffet

Perşembe, Nisan 19, 2007

Kitaplar...

Simple Living üzerine okuduğum , tekrar tekrar okumak istediğim veya "okunacaklar" listeme aldığım kitaplar:

  • Affluenza, John De Graaf, David Wann, Thomas H. Naylor: Aynı adlı ünlü filmin ardından yazılmış olan, tüketim alışkanlıklarımızı bulaşıcı hastalığa benzeten kitap...
  • Voluntary Simplicity, Duane Elgin: Simple Living felsefesinin klasiği haline gelmiş kitap... >>>
  • The Last Hours of Ancient Sunlight, Thom Hartmann: Sorumsuzca tükettiğimiz enerjinin kökenleri ve yaşam biçimimize yönelik eleştirel bir kitap... >>>
  • Simplify your life, Elaine St. James : Hayatımızdaki detayları sadeleştirmek üzerine pratik önerilerin yer verildiği bir kitap...
  • How much is enough?, Alan Durning: Tüketim toplumuna eleştirel bir bakış... >>>
  • Freedom of Simplicity, Richard J.Foster >>>
  • The Age of Missing Information, Bill McKibben : Bilgide "boğulmuş", gerçek bilgiyi kaybetmiş toplum!
  • The Consumer's Guide to Effective Enviromental Choices: Practical Advice from the Union of Concerned Scientists, Brower & Leon

Güncelleme-04.02.2009: Bloga vaktiyle bu kitapları okurken tuttuğum notları da ekledim. (>>> ile işaretli linklerde.)

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Bu bahar gözüme takılanlar - 3: Muscari


Baharın ilk karşılayıcılarından muscari'ler yavaş yavaş geçmeye başladı. Bu yüzden daha geç olmadan onlardan bahsetmek istedim. İngilizcesi grape hyacinth olan bu soğanlı bitkinin Türkçe'de pek çok adına rastladım. Dağ sümbülü, morbaş, müşkülüm gibi... Bir sap çevresine dizilmiş minik mavi toplardan oluşan çiçekleriyle bir üzüm salkımını andırıyor. Böylece ingilizce adının nereden geldiği hakkında bir fikir veren muscari bildiğimiz diğer çiçeklerden öyle farklı ki insanda (özellikle ilk karşılaşıldığında) gerçek değilmiş izlenimi yaratıyor.
Neyseki öyle gerçekler ki insan özen ve ilgi gösterildiğinde doğanın bizlere ne görsel güzellikler sunabildiğini görüp mutlu oluyor.
Daha çok bahçelerde lale, nergis gibi diğer soğanlı bitkilerin arasına serpilmiş olarak görüyorum. Görünüşe göre bizim mahallede muscari yetiştirmeyi seven hakiki hayranları var.
Fakat bir kaç yerde yol kenarında, ağaç altında kendiliğinden bitmiş olanlarına da rastladım. Eğer çevrede hızını alamayan gerilla bahçıvanlar* yoksa muscari de bizim mahalleyi seviyor olmalı :-)
En bilineni Muscari armeniacum olmakla birlikte pek çok değişik muscari türü bulunuyor. Şu sayfada en çok rastlanan türleri fotoğraflarla örneklenmiş. Şurada, bahcevan.com da ise oldukça detaylı bilgiler var.
Yeterince büyük ve derin bir saksıya ekilirse evde muscari yetiştirmek de mümkün sanırım. Internette çok hoş saksıda muscari fotoğrafları gördüğümü hatırlıyorum. Elbette önce soğanlı bitkilerin nasıl yetiştirileceği konusunda biraz bilgilenmek gerek. Eğlenceli bir uğraşı! Çoğu zaman sonuçları da kış ortasında dışarısı henüz kar kaplıyken alınıyor.

Gerilla bahçıvan: Bahçıvanlık merakını sadece kendi bahçesiyle sınırlı tutmayıp çevresindeki kamuya ait veya sahipsiz alanları da yeşillendiren kişiler için kullanılan bir terim bu. Aralarında kendi bahçesi olmayıp da yeşile merakını böyle giderenler de var. Bu açıdan potansiyel bir gerilla bahçıvan sayılabilirim. İş çekingenliği yenebilmekte... Gerilla bahçıvanlık hakkında eğlenceli bir yazı da ehlikeyif bahçe'den...

Fotoğraflar:
1)
rutgersmith
2)
finstr
3) Niall McAuley

Cuma, Nisan 13, 2007

Bu bahar gözüme takılanlar - 2: manolya

Aslında sırada başka mavi güzeller vardı ama bugün yolda gördüğüm bütün manolya ağaçları "önce bizden sözet, önce bizden!" diye sıkı sıkı tembih ettiler. Ben de öyle yapacağım...

Fotoğraf:jwinfred Manolya ile tanışıklığımız pek eskilere gidiyor aslında. Çocukluğumda adını çok duyar, kendisini bilmezdim. Herşeyden önce Zeki Müren'in "Benim güzel manolyam"ı vardı. Sadece bu şarkıda değil, nerede karşımıza çıksa, manolya çabuk incinen, nazlı bir sevgiliydi. Değerliydi, güzeldi. Değer atfedilmek istenen şeylere ad olurdu.

Çok sonraları -yaklaşık üç yıl önce- hiç sevmediğim bir derse azimle devam etmemi bir manolya ağacı sağladı. Aldığım diğer derslerin tersine ana kampüste değil, şehrin öbür ucunda sapa bir yerde veriliyordu ders. Sıkıcıydı. Üstelik haftanın son iş/okul günü sabahın köründe tatlı uykuyu bölüp yollara düşmeyi gerektiriyordu. Gitmemek için her hafta ne bahaneler yaratıyordum kendime. Sonra bir gün dersin Fotoğraf= elfledaverildiği binanın önünde bir ağaç çiçek açmaya başladı. Ufak ufak filizlenen tüm diğer ağaçların tersine kocaman tomurcuklar verdi önce. Sonra bu dev gibi tomurcuklar patlayıp avuç büyüklüğünde çiçeklere dönüştüler. Üzerinde tek bir yaprak bile bitmeden tüm ağaç çiçeğe büründü, çiçek oldu. Yanından geçerken gözlerimi kapatıp kokusunu içime çekmek ayrı bir zevkti. Her hafta ağacın ne şekil aldığını, çiçeklerin ne kadar büyüdüğünü görmek merakıyla derse gitmeye başladım. Bir kaç haftanın sonunda tüm çiçeklerini altındaki yeşil çimenliğe serip orada başka bir cümbüş başlattı ne olduğunu bilmediğim ağaç. Ancak bundan sonra yaprağa durdu ve bütün bir yaz boyunca da baharki halinden çok uzak, bilmeyenin dikkat etmeden geçeceği bir ağaca dönüştü. İşte her gün sokaktan geçerken veya durakta beklerken gördüğümüz ama tanımadığımız birine duyulan aşk gibi ben de o bahar aşık oluverdim bu gizemli ağaca. Ancak pek çok aramadan ve meraklı soruşturmadan sonra anladım onun "koklamaya kıyılmaz" manolya olduğunu...
Tuhaftır bu yazıya hazırlanmak için Internet'te araştırma yaparken bulduğum yazısında Mehmet Yılmaz da bir manolya ağacına aşkından bahsediyor. Bu ağacın insanda yarattığı ortak duygu aşk galiba...

Böyle olunca latince adından, kökeninden, sevdiği iklimden, topraktan falan bahsetmek de istemiyor insanın canı. İstenirse Wikipedia'nın İngilizce sayfasından, şuradan veya agaclar.net'teki şu forum girişinden bir şeyler öğrenmek mümkün tabii.
Fotoğraf:hakaider "Bir gün sahip olursam" diye umduğum hayal bahçemin en baş köşesinde bir manolya ağacı var şimdi. Mevsimi geldiğinde sokaklarında dolaşırken manolyalara rastlamanın işten bile olmadığı bir şehirde yaşamak ise büyük mutluluk!

Fotoğraflar:
1)http://www.flickr.com/photos/jimmysmith/400775002/
2)http://www.flickr.com/photos/carolinespics/124735492/
3)http://www.flickr.com/photos/hakaider/456953558/

Çarşamba, Nisan 11, 2007

Bu bahar gözüme takılanlar - 1: Scilla siberica

Baharın gelişiyle beraber (hiç gitmiş miydi ki!) bahçelerde ve yol kenarlarında çeşit çeşit güzeller de arz-ı endam etmeye başladı. Ben de gözümü komşu bahçelerden ve pencerelerden alamaz oldum. Yanlış anlaşılmıyorumdur umarım...

Böyle olunca sözkonusu güzelleri burada da arşivlemek ve hepsinin bıraktığı küçük ama derin mutluluklardan bahsetmek şart oldu....

İlki bu yukarıda resmi görülen minik, mavi ve olağanüstü güzel çiçek... "Daha önce nasıl olmuş da hiç görmemişim" dedirtenlerden... Her bahar böyle en az bir çiçek veya ağaç çıkar önüme. Bu sefer bu mavi keşfin hemen ertesi günü hava soğuyuverdi ve bir kar indirdi. "Eyvah, kara dayanabilecekler mi?" diye endişe ettim ama iki-üç gün sonra kar kalktığında mutlu mutlu güneşi selamlıyorlardı yine. Adını sanını bulmak her zamanki gibi biraz güç oldu. Internet'te epeyce aradıktan sonra Latince adının Scilla siberica olduğunu öğrendim. Adından anlaşıldığı üzere aslen Sibirya'ya özgü çok yıllık bir çiçekmiş. Bu durumda kar yüzünden boşuna endişelenmişim! Zaten Wikipedia'da da soğuğa dayanıklı bir bitki olduğu yazıyor. İngilizce adı Siberian squill, Wood squill veya spring beauty imiş. Bazı Türkçe makalelerde Latince adına rastlamakla beraber ne yazık ki Türkçe adını bulamadım. Türkçe adını bilemediğim her bitkide olduğu gibi de yarım yamalak bir tanışma saydım bunu... Türkçe bitki adlarına dair bu kadar az kaynak olması (özellikle internette) ne yazık!

(Fotoğraf: NorthernLala)

Pazar, Nisan 08, 2007

Ne koçu, ne koçu???

Daha hafta başında Nicomedian'ın bloglararası bir etkinlik çerçevesinde yazdığı "Türkçenin yaraları - Türkçe gibi görünüp de aslında Türkçe olmayan ifadeler" adlı yazıyı okumuş, sözettiği örneklerin ("kendine iyi bak", "beni geri ara", ...) her birinde günlük konuşma tarzımızın düştüğü hallere güleyim mi, ağlayayım mı bilememiştim.

Dün Internet'te Türkçe gazeteleri dolaşırken rastladığım bir haber, daha doğrusu haberin içinde geçen bir söz ise beni gülmekten yere serdi! Aslında haberin kendisinde bir tuhaflık yok. 29 yıldır anne ve bebek hemşireliği yapan, 11 yıldır da doğum hazırlık kursları düzenleyen Ayşe Öner, nam-ı diğer "Ayşe Hemşire", anne-baba adayları için yeni bir kitap yazmış. Yazının genel içeriğinden anlaşıldığı üzere, kendisi bizde biraz unutulmaya yüz tutsa da öteden beri varolan, Batı'da ise oldukça kurumsallaşmış ve hala çok yaygın bir mesleğin saygıdeğer bir üyesi... Yani bir ebe...
Peki haberin içinde geçen "falanca filancanın eşleri falanca filancanın doğum koçluğunu(!) yapan Öner..." ifadesine ne demeli?
Ebe deyince veya olmadı "doğum hemşiresi" deyince bu mesleğin değerinden değer, öneminden önem mi eksiliyor? Yoksa daha mı az şık duruyor? Zaten kulaklarımızı tırmalayan "yönetim koçluğu", "yaşam koçluğu" gibi ithal kavramlar yetmezmiş gibi (ve de Türkçe'de zaten yüzyıllardır kullanılan bir karşılığı yokmuş gibi) "doğum koçluğu" gibi tuhaf meslek isimleri uydurmak da nereden çıktı?
Dilimizi olabildiğince sade kullanmak varken, pek çok alanda olduğu gibi meslek adlarında da bu tür abartılara, süslemelere gitmek toplumdaki genel psikoloji hakkında da acı ipuçları veriyor ne yazık ki...

Çarşamba, Mart 21, 2007

Enerjiden tasarruf...

Hafta sonu okuduğum bir dergide enerji tasarrufu hakkında bir test vardı. Şunları öğrendim / tekrar hatırladım:


  • Gıdaların taze tutulması için buzdolabında ısının 7 derece olması yeterliymiş. Yani bundan daha fazla soğutmaya gerek yok, boşuna enerji kaybı...
  • Aynı şekilde dondurucularda da ısı -18 dereceden daha az olmamalıymış.
  • Fırın ve benzeri ısı kaynaklarının yakınına yerleştirilen buzdolapları daha fazla enerji tüketirmiş.
  • Enerji tasarrufu sağlayan özel duş başlıkları bildiğimiz duş başlıklarına göre %50 daha az sıcak su tüketmemize yardımcı olur, dolayısıyla enerji tüketimini de yarı yarıya azaltabilirlermiş. Değiştirmeye değer...
  • Enerji tasarruflu lambalar (Internette yaptığım ufak bir aramaya göre bu lambalar kompakt floresan ampul olarak da biliniyor.) bildiğimiz akkor lambalardan daha pahalı olmalarına karşın kullanırken hem oldukça tasarruflu, hem de çok uzun ömürlülermiş. 60 Watt'lık bir akkor ampulün aydınlattığı mekan için 11 Watt'lık bir enerji tasarrufu ampulü yeterli oluyormuş. Üstelik on kat da uzun ömürlü oluyormuş. Ekonomik nedenlerle bir evde tüm ampullerin değiştirilemediği durumlarda bile her akkor ampulün yanması/bozulması durumunda enerji tasarrufu sağlayan muadiliyle değiştirilmesi (yani geçişin aşamalı yapılması) bile büyük fark yaratıyormuş.
  • Televizyon, bilgisayar, video vb. elektronik cihazların Stand-by modunda bekletilmesi elektrik faturalarında pek hissedilmese bile toplamda ülke ekonomisine büyük yük getiriyormuş. Yani bu cihazları kullanmadığımızda tamamen kapatmak daha doğru...
  • Hanelerde enerji tüketiminin en büyük bölümü (%80 civarı!) ısınma için yapılmaktaymış. Yani bu konuda yapılacak çok şey var. Örneğin oda sıcaklığının sadece bir derece düşürülmesi %6 enerji tasarrufu sağlıyormuş.
  • Önemli olan her odayı uygun ısıda tutabilmek. Yatak odaları için 16 derece yeterli iken, oturma odalarının bundan biraz daha ılık olması , çocuk odalarında ise ısının 21 derecede tutulması (ve bundan daha sıcak olmaması!) öneriliyor.
  • Doğru havalandırma da önemliymiş. Pencerelerin sürekli açık tutularak odaların boşu boşuna soğutulması yerine gün içinde tüm penceleri ve kapıları açarak tüm evin aynı anda 5 dakikalığına havalandırılması yeterlimiş. Gerekli durumlarda 2-3 kez tekrarlanabilirmiş tabii...
  • Elektrikli ev aletlerini satın alırken enerji tüketim durumlarını da göz önüne almalıymış. Pek çok beyaz eşya belli bir enerji tüketim sınıflandırmasına göre etiketlenmiş oluyor. Buna göre A++ sınıfı aletler özellikle tasarruflu, G sınıfı aletler çok enerji harcıyor.
  • Kimi ev eşyaları alternatiflerine göre daha az enerji tüketimine sabep oluyormuş. Örneğin ocak üzerinde su kaynatmak veya yumurta haşlamak yerine su ısıtıcısı ve yumurta pişirme makinası kullanmak daha tasarruflu ve ekonomikmiş. Gaz fırınları da elektrik fırınlarına (ceran ve indüksiyon) göre daha enerji dostuymuş.

Pazar, Mart 11, 2007

Bugün canım masal anlatmak istiyor

Dün en son çocukluğumda okuduğum bir masala, Alan Durning'in "How much is enough?" adlı kitabını bir kitapçıda karıştırırken rastladım. Kitaba göre masal bir Polonya masalıymış... Tuhaf olan kitapta son derece kısa bir özeti olmasına rağmen, yıllar önce okuduğum bu masalı birden tüm detaylarıyla hatırlamamdı:

Karısıyla beraber deniz kenarında kum ve çakıldan yapılmış bir kovukta yaşayan fakir bir balıkçı varmış. Bir gün denize attığı ağına sihirli güçleri olan bir balık takılmış. Balık dile gelip "Eğer beni bırakırsan, bir dileğini gerçekleştiririm" demiş. Şaşkın balıkçı "şimdi içinde yaşadığımız kovuk yerine bir küçük kulübeciğimiz olsaydı, karnımızı doyurabileceğimiz kadar da yiyecek..." diyecek olmuş. Balık "eve dön, dileklerinin gerçekleştiğini göreceksin" diye yanıtlamış. Geri dönen balıkçı karısını bir kulübenin yanında gülümserken görmüş, ona başından geçenleri anlatmış. Bir kaç gün mutluluk içinde yeni kulübelerinde yaşamışlar. "Madem bir dilek hakkın vardı. Keşke bir ev dileseydin, şöyle küçük de bir bahçesi olan..." demiş kadın. Balıkçıyı bir umutla tekrar denize göndermiş. Ağını atan balıkçı şaşkınlıkla sihirli balığı çekmiş tekrar... "Ne istiyorsun?" diye sormuş balık. Balıkçı derdini anlatmış. "Geri dön, dileğinin gerçekleştiğini göreceksin" demiş balık. Balıkçı ve karısı bir hafta sevimli evlerinde mutlulukla yaşamışlar. Sonra evleri eskisinden çirkin, bahçeleri küçük görünmeye başlamış gözlerine. Artık balıkçı her hafta gidip ağını atarak sihirli balığı yakalıyor ve gittikçe artan yeni dileklerini aktarıyormuş ona. Balık da her defasında ona geri dönüp dileğinin sonucunu görmesini söylüyormuş. Gittikçe büyüyüp zenginleşen evleri, bir kale ve bir saray izlemiş ilerleyen haftalarda. Saraya dönüşen evlerinde geçirdikleri ilk günün sabahı balıkçının karısı doğan güneşe bakmış ve "Neden güneşe de hükmedemeyelim? Gidip balıktan bunu iste!" demiş. Balıkçı biraz korkarak da olsa gidip atmış ağını ve ağa takılıp gelen balığa en son dileklerini iletmiş. Balıkçı ve karısının bitmek bilmeyen dileklerinden bıkmış olan balık bu son dileğin imkansızlığı karşısında çileden çıkmış. "Git ve dileğinin sonucunu gör." demiş balıkçıya. Kıyıya geri dönen balıkçı sarayın yerinde yeller estiğini görmüş. Karısı eski püskü giysileri içinde kumdan yapılma kovuklarının yanında dikilmekteymiş...

Masalları hikayelerden ayıran şey gerçek hayatta olamayacak olaylar içermeleridir, denir. Yine de sormadan olmuyor. Bazı masallar etrafımızda veya kendi yaşamımızda kaç kez tekrarlanır durur? Daha da ötesi, doğa çileden çıkıp bir gün insanoğlunu da eski kovuğuna geri gönderir mi?

(Fotoğraf: kamoda )

Perşembe, Mart 08, 2007

Yaşamınızdan fazlalıkları çıkarın

Pazar günkü ufak temizlik sırasında Voluntary Simplicity üzerine pratik ipuçları içeren bir kitaptan aldığım bir not da ortaya çıktı. Ne yapacağımı düşünürken en iyisinin notu buraya, yani doğru yere arşivlemek olduğunu farkettim. Kitabın yazarını ve adını şu anda hatırlayamadım.

Yaşamınızdan fazlalıkları çıkarın:
Tüm evi, varsa arabanızı ve deponuzu dolaşarak ihtiyacınız olmayan eşyaları belirleyin.
Burada işe yarayacak kural: Eğer bir eşya bir yıl veya daha fazla zamandır kullanılmamışsa evden çıkmaya aday olmalıdır.
Bu tür eşyaları atılabilir, hediye edilebilir, bağışlanabilir, bit pazarında satılabilir vb. şeklinde ayırın.

Pek çok eşyadan vazgeçmek ilk anda kolay olmayacağı için bu tür büyük temizliklerin bir kaç seansta tekrarlanarak tamamlanması işi kolaylaştırabilir.

Kullanılmayan, ihtiyaç duyulmayan ama ayrılmak istemediğiniz şeyleri bir poşete ya da kutuya koyup, üzerine uzun bir süre sonrasının ( 6 ay veya bir yıl gibi) tarihini atın. Eğer bu süre içinde paket hiç açılmamışsa, kurtulun içindekilerden...

Pazartesi, Mart 05, 2007

Sisyphus kağıt dağına tırmanıyor...

Pazar günü ne tertipli, ne düzenliydim ben öyle?
Sabah nedense erken kalkacağım tuttu. O saatte ev halkını ayaklandırmadan yapılacak başka hiç bir iş olmadığından, telefonun yanındaki kağıt kalabalığına el atmaya karar verdim. Ne kadar da dikkat edilse evde en verimli üreyen şey kağıt, kağıt, kağıt... Küçük notlar, broşürler, postayla gelenler, orada burada elimize tutuşturulanlar...
Bugünlerde ihtiyaç duyma ihtimalimiz yüksek olan tesisatçının telefonu ilgisiz, tozlu bir alışveriş fişinin arkasından çıktı ve doğruca telefon defterine not edildi.
Son iki aydır gittiğim tüm doktorlara ait reçete, rapor vb.de "ararsan bulama bizi" dercesine masanın çeşitli yerlerine dağılmış durumdaydı. Aslında her türlü önemli belgeyi topladığımız bir klasör ve onun içinde de kocaman harflerle SAĞLIK diye ayrılmış bir bölüm var ve tüm bunların aslında orada olması gerek. Tek eksik ayaklanıp kendi kendilerini dosyalamıyor olmaları :-(
İlerideki aylarda gerekecek bazı şeylere ait bir listeyi iki kez hazırladığım da ortaya çıktı ayrıca. İlginç olan birbirinden ilgisiz zamanlarda hazırlanmış iki listenin de hemen hemen aynı olmasıydı. Yazılanların gerçek ihtiyaçlar olduğu bir şekilde onaylandı böylece :-)) Fazladan hazırlanmış olan liste, işi bitmiş başka pek çok notla beraber geri dönüşüm çöpüne yollandı...
Sabah serinliğinde bütün bunlarla uğraşırken yaptığım temizlikle ve şimdi daha düzenli görünen masayla gurur mu duymalıyım; yoksa bu kadar çok gereksiz kağıdı üretebildiğim için kendime kızmalı mıyım, bilemedim.
Gerekli tüm telefon numaralarını ezberden bilen, önümüzdeki iki haftanın tüm randevularını yer ve saat detayı ile aklında tutabilen, alışverişe listesiz çıkan ve ne eksik ne fazla, birşey atlamadan alıp getirebilen insanlar gerçekten var mı acaba? Yoksa onlar da bir şehir veya internet efsanesi mi? Modern çağların kahramanları herhalde böyle tiplerden seçilirdi. Ben onlardan değilim...

(Fotoğraf: the lady dimora)

Cuma, Mart 02, 2007

Küçük mutluluklar: hafta boyu...

Geriye dönüp bakınca, bütün bir hafta mutlu olmak için küçük sebeplerle geçmiş...

Pazartesi hava biraz kapalı ve soğuktu. Kakaolu kek yaptım. Tam hayal ettiğim gibi oldu. Bu kadar basit malzemelerden insanı böylesine mutlu edebilecek bir lezzet çıkması mucize gibi...

Salı günü pek sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı internette çıkıverdi karşıma: Güneye giderken... Hani "Zefir radyoları var ya, briket duvarlarda" diye başlayan şarkı... Bir anda bir şehirlerarası otobüste, bir gece yolculuğundan sonra güneş doğarken hedefe yaklaşmışların çocuksu neşesi kaplayıverdi yine içimi :-))

Çarşamba günü eve dönerken farkettim. Bahçede, mutfak penceresinin tam altında kendiliğinden beyaz çiçekler açmış. Normalde bir-iki ay sonra yağacak son karın altından başlarını uzatmaları gerekiyordu. Ama hiç şikayet etmiyorum. Bu yıl da böyle...
(Fotoğraf: Wikipedia- Bernd Haynold)

Perşembe günü ekmek yaptım. Zaten başkaca hiç bir şeyin olmadığı günlerde bile fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu başlıbaşına bir mutluluk sebebidir.

Cuma gününün, yani bugünün payına ise güneş düştü! Biraz kapalı, puslu başlar gibi olmuştu gün. Ama öğleye varmadan harika bir güneş kaplayıverdi şehri. Bir günü kurtarmaya kendi başına yeter de artar bile...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Kendi fikirlerim pek hoşuma gidiyorsa da...

Dünkü Radikal'de günün sözü şuydu:

Her ne kadar kendi fikirlerim pek hoşuma gidiyorsa da sanırım ki, başkalarının da kendi hoşlarına giden böyle fikirleri vardır.
Descartes

Acaba dünya üzerinde böyle düşünenlerin sayısı artsa;
kavga, kuru gürültü, boş tartışma biraz azalır...
herkes kendi "harika" fikrini başkalarına ille de kabul ettirme sevdasından biraz vazgeçer miydi...

diye düşünmeden edemedim.

Aşağıdaki de Descartes'a ait bir önerme imiş... :-)






(Kaynak: nwistheone )

Pazar, Şubat 25, 2007

Feride usulü armutlu süt!


Çocukken Çalıkuşu'nda okumuştum. Romanın sonlarına doğru bir yerde Feride taşrada geçirdiği günleri anlatırken armut kokulu sütlerden bahseder. Eğer koyunlar hep armutla beslenirse harika armut kokulu süt verirlermiş. Böyle bir şeyi daha sonra ne başka bir yerde okudum, ne de duydum. Ama süte sinmiş armut kokusu ve tadı insanın hayalgücünü gıdıklayan bir şey. Okurken çok merak ettiğim gibi, sonra da hiç unutmadım bu detayı...
Bugün sabah meyva sepetinde gözüme takılan armutlar bir oyun etti bana...
Ben de bir "çalıkuşu"luk ettim.
Sert mert aldırmayıp armutların ikisini ufak ufak doğradım.
Üzerine de bir büyük bardak süt ekledim. El blender'ından geçirdim.
Oldu mu bana Feride usulü armutlu süt!
Ya da daha doğrusu "Feride usulü armutlu süte bir milkshake yaklaşımı" mı koymalı adını?
En iyisi adını boşverip tadına bakmalı!
Zaten ben keşfetmiş olamam ya, bi deneyen olmuştur önceden de...

Çok yaşayın hayatın basit ama olağanüstü tadları!

(Fotoğraf: MicheKerr )

Salı, Şubat 20, 2007

Kireçle mücadele günü

Dünü kireçle mücadele günü ilan ettim. Kullandığımız su öyle kireçli ki en azından iki ayda bir böyle bir mücadele gününü gerekli kılıyor. Öncelikle alışverişe gitmek gerekti tabii. Bir süredir nerdeyse tüm temizlik alışverişimi süpermarketlerin gıda reyonlarından yapıyorum. Bu iş içinde en ucuzundan üzüm sirkesi ve bir kaç paket kabartma tozu yeterli oldu.
İlk iş olarak dibindeki kireç tabakası yüzünden uzun süredir alarm veren su ısıtıcısı temizlendi. Isıtıcıya minimum su seviyesine kadar su doldurup (0,5 litre) üzerine yarım bardak sirke ekledim. Bazen duruma göre bir bardak eklediğim de oluyor. Sirkeli su ısıtma işleminin sonlarına doğru köpürüp taşma eğiliminde olduğu için, ısıtıcıyı ağzı açık olarak çalıştırdım ve gerektiğinde hemen kapatabilmek için başında bekledim. Zaten kaynama aşamasında kireç tabakasının çoğu kalktı. Biraz daha inatçı olan kısımlarda da bir çatal ya da kaşık kullanmak yeterli. Çünkü zaten büyük ölçüde yumuşamış oluyor. Bütün temizlik sadece 10 dk. sürdü. Bittiğinde ısıtıcının su kaynatma süresinde gözle görülür bir fark oluştu her zamanki gibi... Aynı teknik çaydanlıklarda da işe yarıyor.
İkinci olarak suyu sağa sola çapraz akıttığı için sinirimi bozan musluğu ele aldım. Musluğun ucundaki filtre hafif bir çevirmeyle çıkarıldı. Son temizlikten beri ne kadar kireç tuttuğu hayretle gözlendi. Bir bardak sulu sirkeye (çoğu sirke, azı su) biraz kabartma tozu eklendi. Filtre bu karışım içinde mümkün olduğunca uzun bekletildi (bu sefer 3-4 saat). Süre sonunda kalan kireç tabakası da mutfak bezi yardımıyla tamamen silinip filtre yerine takıldı. Musluktan sağa sola sıçramadan aksırıp tıksırmadan dosdoğru akan su zevkle izlendi. Filtresi olmayan veya çıkarılamayan musluklarda sirke emdirilmiş bir bez veya kağıt havluyu musluğun başına sarıp, bazen düşmemesi için ters çevrilmiş bir kavanoz ile destekleyip bir gece bekletiyorum.
Son olarak sudaki kireçten en çok nasibini alan yer olan mutfak evyesine el attım. Özellikle kirecin yoğun olduğu bölgelere bol bol sirke döküp üzerlerine biraz da kabartma tozu serptim. Burada da bir süre bekleyip (mesela 15 dk.) sonra bir bulaşık bezi ile girişmek gerekiyor. Sirkenin asitli olduğu için mermer gibi hassas yüzeylerde kullanılmaması gerektiğini söylemeye gerek var mı?

Sonuç?
Daha az elektrik ve zaman harcayan su ısıtıcısı...
Doğru düzgün akan ve az açmanın yeterli olduğu bir musluk...
Mutfakta temiz ve gözü rahatsız etmeyen bir çalışma ortamı...
Lavabodan akıp giden ise sadece sirke ve kabartma tozu!
Zaten kalan sirke de kireç ve sabun artıkları yüzünden sık sık tıkanmaya meyleden banyo lavabosuna boca edildi! Tek başına büyük tıkanmalarla baş edemese de sirke bu şekilde düzenli olarak kullanılırsa lavabolardaki tıkanmaları baştan önleyebiliyor. En azından ben faydasını gördüm.

Perşembe, Şubat 08, 2007

Ucuz ve gündelik malzemelerle dekorasyon


Ucuz ve gündelik malzemelerle, örneğin şarap kadehi veya kağıt klipsleriyle birbirinden ilginç dekorasyon fikirleri...

Real Simple'dan : Decorate on the Cheap with Everyday Items

Fotoğraf:Andrew McCaul

Cuma, Şubat 02, 2007

Haydi bakalım, hurma!


Bugünün büyük süprizini bir hurma çekirdeği yaptı. Ya da o eskiden bir hurma çekirdeğiydi, artık değil...

Ağustos muydu tam hatırlamıyorum. Bir yerlerden taze hurma bulduk. Gelip gidip alıyoruz. Tam benim mutfakta elime geçen her meyve çekirdeğini, her bakliyatı ve her çekirdek baharatı bir saksıya ekiverdiğim zamanlar. Bir gün limon çekirdeği ekiyorum, ertesi gün kişniş tohumuyla kavun çekirdeği. Hızımı alamayıp devasa avokado çekirdekleri mi ekmedim, pirinçler mi, susam ve keten tohumları mı...
Mutfağımın iklimi hangi birini nereye kadar götürür, malum. Maksat deneysel bahçıvanlık. Bir de topraktan ilk kez başlarını çıkarışları yok muuu... İşte o anı seviyorum. Sağolsun çoğu hayal kırıklığına uğratmadı beni. Bazılarında başarısız olduysam sebebi ben ve sabırsızlığımdı.

Başarısız olduklarımdan biri de işte hurma çekirdeğiydi. Oysa ki dersimi internetten iyi çalışmış, hurma çekirdeğini bir gün suda beklettikten sonra ve yatay olarak ekmiştim bir güzel.

Sonbahar ortalarında yer kıtlığından proje rafa kalkarken hurma çekirdeğinin saksısına da bir yürüşten köküyle söküp getirdiğim civan perçemini ektim. Civanperçemi sevdi bizi, çok uğraştırmadan tuttu ve düzenli büyümeye başladı.

Derken bugün... Civan perçemi saksısının içinde kıyıda bir yerden yeşil ve kuvvetli bir başçık uzanıvermiş merakla dünyaya doğru... Hoppalaaaa! Bu da ne şimdi? Saksının kenarında aylardır duran, hafif toprağın içine kaymış ev yapımı (!) işaretleyicimi çıkarıp, üzerindeki silinmeye yüz tutmuş kendi yazımı okuyorum: **HURMA**

Haydi bakalım, hurma geliyor!

(Fotoğraf: uldo )

Pazartesi, Ocak 29, 2007

agaclar.net e-dergi

agaclar.net ağaçlarla ilgili bir çok konuda başvurduğum, forumundan çok faydalandığım bir Türkçe siteydi. Son ziyaretimde sitede bir de e-dergi yayınlanmaya başladığını farkettim. Hem de daha önce bir başka yazıda bahsettiğim SankiDergi gibi, agaclar.net e-dergi de elle tutulur bir dergi mantığıyla hazırlanmış. Sayfalarını tek tek çevirerek okumak zevkli, konular da ilginç... Dergiye agaclar.net ana sayfasından ulaşmak mümkün olduğu gibi, doğrudan şu adresten de ulaşılabiliyor:

http://www.agaclar.net/dergi.html

Cuma, Ocak 26, 2007

Limonlu beyin jimnastiği

Bazen elimde kullanılmış, işi bitmiş herhangi bir şeyle çöp kutusuna doğru yürürken oynadığım bir oyun var. Bir tür ekolojik beyin jimnastiği... Oyunun adı :"Bunu çöpe atmadan önce daha başka nerede kullanabilirim?"
Her zaman işe yaradığı söylenemez tabii. Ton balığı konservesinin teneke kutusunu başka bir yerde kullanmak istemem. Ama başka şeyler de var ki...

Örneğin limon! Güzel bir salata yaptık diyelim. Artık çoban salatası mı olur, marul salatası mı... Mevsim hangi güzellikleri sunmuşsa... Elimizde son damlasına kadar sıktığımızı düşündüğümüz yarım bir limon var. Başlıyoruz gri hücreleri çalıştırmaya:

  • Bir kere limon kabuğunun pasta ve kurabiyeleri olağanüstü değiştiren hoş bir aroması var. Ama burada biraz dikkatli olmalı. Kabuğu limonun suyunu sıkmadan rendelemek herhalde biraz daha pratik olur. Daha da önemlisi her limonun kabuğu yenmez! Doğal yöntemlerle dalında olgunlaşmak yerine, kimyasal yöntemlerle dalından kopartıldıktan sonra "olgunlaştırılan" limonların kabuğundan kaçınmak daha doğru.
  • Limon suyu en iyi yağ sökücülerden biri. O yüzden bulaşık deterjanlarında da bulunur ya. Yağlı bir tavayı veya tencereyi temizlerken o günün henüz atılmamış limonlarını şöyle bir sürtmek işi kolaylaştırabilir.
  • Limon suyunun bir diğer özelliği de -sirke gibi- kireçli su lekelerini kolayca temizlemesi. Her limonu atmadan önce mutfak lavabosunu hızlıca (biz bezle siler gibi) silmekte kullanıyorum. İçinde her zaman sıkılmadan kalmış bir -iki damla limon suyu oluyor çünkü. Bu günlük alışkanlık lavaboda yağ ve kireç lekelerinin yerleşmesini önlüyor, daha temiz ve parlak bir görüntü sağlıyor. Sanırım bir ölçüye kadar da dezenfekte ediyordur. Bu doğal temizlik kimyasal temizleyicileri mümkün olduğunca daha az kullanmamı sağlıyor. Ama dikkat! Benim lavabom metal. Mermer veya limon asidine karşı hassas başka bir malzemede sonuç hüsran olabilir...
  • Geçen yaz elektrik süpürgesinin torbasını yenilerken içine bir iki parça portakal kabuğu atmıştım. Aylarca her çalıştırmamda elektrik süpürgesinden o kötü toz kokusu yerine hoş bir portakal kokusu da yayılmıştı. Aromalı bir limon da aynı işi görür mü dersiniz?
  • Ama şu kesin işe yarar. Kışın kaloriferler yanarken üzerine bir iki parça limon kabuğu koymak. Aslında tüm meyveler için geçerli bu. Özellikle turunçgillerin ısıyla açığa çıkan hoş bir aromaları var. Mutfak veya odalara hoş bir hava katmak için düşünülebilir.
  • Bir de limon çekirdekleri var tabii. Eğer doğal bir limonsa elimizdeki, bolca çekirdeği olacak ve salatamızı hazırlarken bizi biraz sinirlendirecek. Alıyoruz bu çekirdeklerin bir iki tanesini ve fazla bekletmeden hemen ufak bir saksıya ekiveriyoruz. Fazla derine değil. Enine ekeceğiz çekirdekleri. Arada bir sulayacağız, biraz sabırlı olacağız. Güzel güneş alan ve fazla soğuk olmayan bir ortam yaratabilirsek ne ala. Bir süre sonra iki canlı, mini mini, yeşil yaprak karşılayacak bizi. İyi de bakabilirsek eğer, bir limon ağacımız olacak zamanla evimizde. Mutfakta dalından kopardığımız limonları kullanmak hayalinde olamayacağız belki. Çünkü bu tür üretilen limon ağacı (veya ağaççığı) meyve vermeyecek. Olsun, onu seyredip mutlu olacağız, yetmez mi?
  • Başka?

Çöpe giderken yoldan çevrilmiş yarım bir limon için bu kadar ikinci hayat yeter de artar bile...

Pazar, Ocak 14, 2007

Eğlenmeye karşılık neşe, sahip olmaya karşılık varolmak

Haşmet Babaoğlu'nun yılbaşından bu yana yazdığı üç yazı hoşuma gitti ve basit yaşam bakış açısından sözetmeye değer geldi.
İki yazısında eğlenmek ve mutlu olmak çabası ile unutulmaya yüz tutan neşeyi karşılaştırıyor Babaoğlu:

Eğlenmedim çünkü neşe içindeydim diyor 6 Ocak'ta.
10 Ocak'ta ise Eğlencede kaybettiğimiz neşe nerede? diye soruyor.

14 Ocak'ta ise şehirden kaçma psikolojisi üzerine yazarken
"Ne gitmeye niyetim var ne de kalmaya!
Ne şehirden kaçmaya inanıyorum ne de şehirde yaşamaya!"
diyor ve ekliyor yazısının başlığında da dediği gibi: Limon ağacım olmasın, limon ağacı olayım!
Keyifli okumalar...

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Sudoku


Uzun bir süreliğine hiçbir şey yapmadan, bilgisayar dahi kullanmadan ev dinlenmesi tavsiye edilen biri ne yapar? Evdeki bütün kitapları da okuyup bitirdiğinde... Televizyon seyreder! Uzun zamandır televizyonu büyük ölçüde yaşamından çıkarmış biriyse peki? Bir süre sonra çooook sıkılır televizyon seyretmekten. Özellikle gündüz kuşağında. Ve alternatifler aramaya başlar...
Ne bulur?

SU-DO-KU!

Eğlenceli bir Japon zeka oyunu bu. En güzel tarafı bir kağıt ve bir kalemle her yerde oynanabilmesi. Evde, işte, okulda, arabada, uçakta, açık havada... Diğer güzel yanı ise uzun sürmesi, bazıları 15 dakikada bitiyor ama kimileri de bir iki gün sürebilir.

Sudoku Japonca "Rakamlar tek olmalı!" anlamına gelen kelimelerin kısaltması imiş. Her Sudoku bilmecesi 9x9'luk kısmen dolu bir matriksten oluşuyor. Amaç belli kurallara uyarak matriksin tamamını çözmek. Her matriks 3x3'lük 9 alt matrikse bölünmüş. Kurallar çok basit:
- Sadece 1-9 arası rakamlar kullanılıyor.
- Her rakam bir sütun, bir satır ve bir alt matrikste sadece bir kez kullanılabiliyor.

Her bilmecenin sadece ve sadece bir tek çözümü var. Ve bu çözüm tahmin yürütmeye değil, tamamen mantığa dayanıyor.

Ev hapsimi(!) Sudoku oynayarak geçirmeye karar verdiğimde Google'dan bulduğum ilk sudoku sitesi bana tam aradığım şeyi verdi:

http://www.websudoku.com

Bu sitede kolaydan en zora doğru dört ayrı seviyede milyonlarca sudoku bilmecesi var. Üyelik gerekli değil, ücretli değil. Sitede oyunu online (internete bağlı), offline (internete bağlı olmadan) oynama olanakları olduğu gibi bir kağıda yazdırıp klasik yöntemle (kağıt-kalem) oynamak da mümkün. İstenirse 48 bilmeceden oluşan bir kitapçık bastırmak da olası.Tatiller için ideal!

Herhangi bir sebeple televizyona bir alternatif ya da vakit geçirmenin beyinsel olarak daha aktif bir yolunu arıyorsanız, Sudoku iyi bir seçenek... Üstelik edinmesi kolay, öğrenmesi kolay...

Fotoğraf:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sudoku

Perşembe, Ekim 26, 2006

kimyonun maceraları 26/10/2006

seni patikanın kenarında ilk gördüğümüzde biraz şaşırmamızı garipseme. "dağlar kızı reyhan" bilirdik, güneşli bahçelerden bilirdik seni. bu mevsimde, bu nemli ve sık ormanın bir köşesinde rastlayacağımızı hiç düşünmemiştik. "global ısınmadandır" dedi kimyon. "yakınlardaki bahçelerden rüzgar getirmiştir tohumu. ya da bir gerilla bahçıvanın işidir" dedim ben. ilk şaşkınlık geçince eğilip yapraklarını kokladı kimyon. "evet, reyhan bu!" demesi eski ve çok özlenmiş bir dosta yeniden kavuşmak gibiydi. bu kadar narin olmasan sımsıkı sarılacaktık vallahi. ve bu kadar narin olmasan önümüzdeki yolun uzunluğuna aldırmayıp bir dalını evde köklendirmek için ödünç alacaktık. bir dahaki sefere bir küçük makas ve su dolu bir pet şişe ile gelsek verir misin? bir dalınla da olsa evimize konuk olur musun? çok özledik, biraz akdeniz getirir misin?

Salı, Ekim 17, 2006

Çetin Altan'dan: Limonata ve rafadan yumurta

Çetin Altan "Limonata ve rafadan yumurta" adlı şu eski yazısında yaşamın basit (ama yaşam sevgisinden uzaklaşıldığında zorlaşan) keyiflerinden bahsetmiş:

http://www.milliyet.com.tr/2003/06/02/yazar/altan.html

Ara ara hatırlayıp tekrar okumayı severim bu yazıyı...

Cumartesi, Ekim 14, 2006

kimyonun maceraları 14/10/2006

"var mısın bir yıldönümü şölenine?" diye sordum kimyona.
"neyin yıldönümü?" diye sordu şaşkınca.
bir yıl önce bugünlerde "vakit buldukça..." diyerek başlamıştık kendi ekmeğimizi pişirmeye. en yoğun günde bile vakit bulundu sonra. bir yıldır bu eve dışarıdan hiç ekmek girmedi. haftada bir kez üç büyük somun pişti fırında. biri esmer, biri beyaz, biri melez. bazen susamlı, bazen cevizli, bazen sade. en kızgın, en yorgun günde bile pişirildi. kızgın günde sakinleştirdi, yorgun günde dinlendirdi. başta biraz acemiydik ya, sonra öğrendik: sadece maya ve su değil, sevgi ve sabır da katmalı una... sonunda yine de çıraktık gerçi, binyılların ustaları yanında... bundan mı kabul etmedi kimyon, bilmem...

"ayrıca kutlamaya ne gerek var?" deyip geçti. "ekmeğin kendisi şölen zaten..."

Cuma, Ekim 13, 2006

Hafif Yaşam Kılavuzu

"Hafif Yaşam Profili" diye geçiyor adı. Ama bence ne anket, ne profil...
Basbayağı bir hafif yaşam kılavuzu:

http://www.eartheducation.com/eeanb-5r01.asp

Perşembe, Ekim 12, 2006

Meşe

Meşeden bahsetmek için bence en uygun mevsim sonbahar.
Zor olan nereden başlayacağını bilmek. Öyle güzel ve insanoğlu ile öyle dost bir ağaç ki...

(Fotoğraf: hedgerowmobil)
Çeşitli kullanım alanları bir yana, seyretmesi de güzel bu ağacı. Evimizin yakınındaki bir yamaçta kendi başına dikilip duran, tahminime göre en az 50 yaşında bir meşe ağacı var. Baharda minicik ve parlak yeşil yapraklarını görmek ayrı bir zevk, yazın koyu yeşile dönmüş yapraklarıyla verdiği serin gölgeyi hissetmek ayrı. Sonbaharda bir taraftan yaprakları sararırken, bir taraftan palamutlarını büyütmeye koyuluyor meşe. Yerlere dağılmış parlak meşe palamutlarını görünce yoldan çıkıyorum. Artık hiç görmemişler gibi cepler, avuçlar meşe palamudu dolu dönüyoruz eve... Aynı etkiyi bir de at kestanelerini görünce yaşıyorum. Sokak ortasıymış, ne yazar. Gelene geçene aldırmadan cepler kestaneyle dolduruluyor.
Neyse dönelim tekrar meşeye...Sonbahar meşenin zamanı dedik ya. Kışın yapraklarını dökse de her görkemli ağaç gibi güzel tepe başındaki meşemiz. Hele kar altında... Kar yağınca çevredeki çocukların kızak kaymayı sevdiği bir yamaç bu bahsettiğim. Böylece bütün bir kış yalnızlık hissetmiyor bizim meşe...
Yavaş büyüyor, ama her toprakta yetişiyor meşe. İnsan eline o pürüzsüz, güzel palamutları alınca doğal olarak ekip büyüdüğünü de görmek istiyor. Çok da zor bir iş değil bu. Meşenin nasıl ekileceğini öğrenmek ve saksıda filizlenmiş bir kaç fotoğrafını görmek isteyenlere agaclar.net'in forum bölümünden bu başlık tavsiye olunur.
Şimdilik topladığım meşe palamutlarını (ve at kestanelerini) daha önce sözünü ettiğim sonbahar koleksiyonuma eklemekle yetiniyorum. Bence her ikisi de son derece dekoratifler.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

kimyonun maceraları 09/10/2006

başını eğmiş düşüncelerle yürürken, altından geçtiği her ağacı görmeden bildiğini farketmiş kimyon. yerlere yayılmış türlü renkte, türlü şekilde yapraklar, palamutlar, kestaneler ve diğerleri konuşmaya başlıyormuş çünkü bir süre sonra.
"işte şimdi bir meşe ağacının yanından geçiyorum..."
"bu da bir kayın ağacı... hem de oldukça büyük bir tanesi..."
"şimdiki bir kavak, hemen yanında da ufak bir akasya var..."
diyormuş kimyon kendi kendine.
beton kaldırımların sadece ağaçları yansıtan büyülü bir aynaya dönüştüğü bu mevsimi yeniden keşfetmek hoşuna gidiyormuş...

Cuma, Ekim 06, 2006

Basit bir tasarım: SankiDergi

Gerçek bir dergi ya da gazeteyi okumanın keyfi nerededir?

Eline bir kahve alırsın, sayfaları şöööyle tek tek çevirmeye başlarsın. Başlı başına bir keyiftir sayfalara dokunmak...Güzel fotoğraflar görürsün, ilginç yazılar okursun. Bazen iki sayfaya yayılmıştır fotoğraf. Bir an geriye çekilir, öyle bakarsın. Bütünlük duygusu hoşuna gider. E, arada bir reklamlara rastlarsın. Ama yanıp sönmeden, dikkatini çekmek için taklalar atmadan, okuduğun yazının üzerine atlamadan edeplice dururlar oldukları yerde.

Peki, bir web dergisini ya da gazetesini okumak?

Web'de durağanlık son bulur, hareket başlar. Bazen çok abartırlar. Güzel yanı, altı çizili (çoğunlukla) mavi yazılardır. Yani hyper-text...Yani çapa...Yani link...Bir anda alıp dünyanın başka bir köşesine atıverir insanı. Şimdi kahve üzerine yazılmış Türkiye kaynaklı bir yazıyı okurken, bir anda hoooop kendini Coffea Arabica bitkisinden bahseden İngiliz kaynaklı bir botanik sayfasında bulursun. Barabashi'ye bakılırsa bütün web dünyası birbirinden en fazla 19 adım uzaktadır zaten! İyidir , hoştur da bu; bazen kafan karışır, nereden gelmiştin, nereye gidiyordun unutuverirsin.
Başka ne güzeldir web dünyasında? Evde birikip duran dergi-gazete yığınlarından kurtulursun. En sevdiğin dergiye her zaman, her yerden erişebilirsin. Bazen beğendiğin yazının yazarına hemen iki satır yorum yazar, beğenmediğin yazara dünyayı dar edersin.

Bi dergi gördüm sanki?

İyi bir tasarımın başarısı nerededir?
Gerekli herşeyi içermesi, gereksiz herşeyi dışlamasında...
Basit ve fonksiyonel olmasında...
Herşeyin yerli yerinde olmasında...
Tekrara yer bırakmamasında...
Bence böyledir.

Web dergileri (ya da gazeteleri) pek başaramaz bunu. Elde tutulmuş, sayfaları çevrilen bir derginin hazzını veremez. Sınırları farklıdır. Yatayda olabildiğince sınırlıyken, düşeyde sonsuza kadar gidebilir. Bir tuhaf kopukluk duygusu yaratır insanda. Reklamları bazen sinir bozucudur. Ağız tadıyla okutmaz bir yazıyı. Ekranın sağ ve solunda konuşlanmış, ilgiyi başka yerlere çeken bir dolu detay gidilen her sayfada tekrarlar kendini üstelik.

SankiDergi gerçek bir dergiye web teknolojisinin avantajlarını ekleyerek sanal ama bal gibi de gerçek bir dergiyi okuma imkanı sunuyor internet kullanıcılarına.
İlginç yazılar, güzel fotoğraflar...
Bir dergiyi elinde tutuyormuş ve sayfalarını çeviriyormuş hissi...
Her yerden, her zaman erişim...
Gerekli yerlerde linkler...
Yerini bilen reklamlar...
Üstelik herkese açık!
Ben sevdim.

Böyle başka e-dergiler var mı webde?
Ben talibim!

Not: SankiDergi'yi sadeyasam tartışma grubunda paylaşan Sayın Umur Gürsoy'a teşekkürler!

Perşembe, Ekim 05, 2006

Kütüphanede...

Dün kütüphanedeydim. En sevdiğim şey belli bir kitap aramadan, elimde katalogdan çıkarılmış listeler olmadan, kitap raflarının arasında keyfi olarak dolaşmak...
bir o kitaba, bir bu kitaba takılmak...
ahşap rafların ve eski-yeni binlerce kitabın birbirine karışmış kokusunu duymak...
artık gittikçe daha az yerde elde edilebilen türden huzurlu bir sessizliğin içinde olmak...

Dün bütün öğleden sonramı bu keyifli kütüphane gezintisine ayırmış olduğumdan, raflardan 3-4 saat yetecek kadar kitap seçtim kendime. Sonra hepsini yüklenip sakin bir köşe aradım. Okullar henüz yeni açıldığından kütüphaneler neredeyse boş. Güneşli bir pencerenin önünde; küçük, tek kişilik bir masa bulmam güç olmadı. Tüm kitapları yaydım önüme. İlginç şeyler okudum, yeni şeyler öğrendim. Araştırılacak yeni konular edindim. Notlar aldım, bir kaç sayfa fotokopi çektirdim. Bazı kitapları ödünç alıp eve götüremeyeceğime çoook çok hayıflandım. Kütüphaneden çıktığımda yorgun değil, sanki dinlenmiş gibiydim.

Kütüphanelerin hep soğuk yüzünü görmüş; zevk için değil de hep bir görevle kütüphanelere gitmişlere bunu nasıl anlatmalı, bilmem ki?

Kütüphaneler, nesli tükenen huzur kaleleri dünyanın!

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Mutfakta bir tek ben varım!

Gıda endüstrisinin baş döndüren gelişimi yaşantımızı ne çok değiştirdi! Gittikçe daha çok dışarıda yemek yer olduk. Daha çok hazır ya da ön işlemden geçirilmiş gıda tüketmeye başladık. Başlangıçta hoşumuza gitti. Hızlı ve kolayca hazırlamak ve değişik lezzetler tatmak. Sonra öğrendik ki içeriklerindeki kimi katkı maddeleri sağlığımıza zararlı, kimilerinin etkileri tam bilinmiyor, kimi maddeler gıdalarımızda bulunmasından hoşlanacağımız şeyler değil. Kimi durumlarda sağlığa yönelik doğrudan bir tehdit olmasa da aldatılmış hissettik kendimizi. Çünkü kimi lezzetlerin yapay aromalarla sağlandığını, aroma arttırıcılarla kuvvetlendirildiğini öğrendik.
Daha cazip bir görüntü için gıda boyaları...
Belli bir kıvamı sürekli kılmak için kıvam arttırıcılar...
Dayanıklılığı ve raf ömrünü uzatmak için türlü türlü koruyucular...

Bütün bunlar kitaba uygun olarak hazırlanan gıdalardı üstelik. Maliyeti düşürmek ve benzeri sebeplerle kurallara uymadan, sağlıksız ortamlarda, sağlıksız malzeme ile üretilen nice gıdayı da bilmeden soframıza getirdik belki de.

Biraz daha bilinçlenince hazır gıdaların paketlenmesinde kullanılan kağıt, plastik, alüminyum folio, styrofoam gibi türlü malzemenin ya üretim sürecinde ya da çöpe dönüştüklerinde yaşadığımız dünyaya zarar verdiğini de öğrendik.

Sevmedik...İçimize sinmedi...Galiba ufak ufak geri dönüşler başladı. Annelerimiz ve büyükannelerimiz kadar maharetle olmasa da taze ve doğal malzemelerle kendimiz hazırlamaya başladık pek çok "hazır" gıdayı...

Bu konuda Türkçe yemek bloglarından çok faydalanıyorum. Sık sık evde doğal ve taze malzemelerle ve geleneksel yöntemlerle hazırlanmış alternetif tariflere rastlıyorum. İşte benim bu açıdan bakarken yemek bloglarında gözüme takılanlardan bazıları: (Maviler denediklerim, kırmızılar listeme alıp herhangi bir sebeple henüz deneyememiş olduklarım, aklıma geliş sırasıyla...)

Bu liste burada bitmez! Aklıma geldikçe eklerim artık.

"Mutfakta bir tek ben varım" demiştim ya başta. Katkı maddeleri yok, ön işlemler yok, fazladan paketlemeler yok anlamında... Yoksa bu kadar blogger'ın desteği göze alınınca mutfakta yalnız kalır mı hiç insan!

Salı, Ekim 03, 2006

kimyonun maceraları 03/10/2006

"'yaşamınızdan dağınıklığı çıkarın. dağınıklıktan kurtulmak sağaltıcıdır.' yazıyor burada" dedim kimyona.
"evet, çalışma masandan başla" dedi başıyla işaret ederek.
masada hüküm süren karışıklığa göz atarak "söylemesi kolay! dedim. "sen olsan nasıl yapardın?"
" her çalışmadan sonra masadan bilgisayar, bir kalem ve bir kağıt dışında kalan herşeyi kaldırır ve ilgili klasör ya da çekmeceye yerleştirirdim." dedi. "eğer her gün yapamıyorsan en azından haftada bir kez yap bunu."
"bir kağıt, bir kalem ve bilgisayar...başka hiç bir şey olmayacak mı masada?"
"belki bir vazo ya da saksı içinde çiçekler olabilir." dedi. "çalışırken güzel şeyler görmek iyidir."

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Daha az kağıt tüketmenin basit yöntemleri üstüne...

daha az kağıt tüketmek için öteden beri kullandığım veya internette bir ara bu konuyu araştırdığımda bulduğum basit ama etkili yöntemleri bir araya toplama ihtiyacı hissettim. yazmayı bitirip şöyle bir bakınca şaşırdım da: yapılabilecek ne çok şey varmış isteyip kafa yorunca!

yeniden kullanma

  • temel kural: her kağıdın arkasını da kullan! reklam amaçlı gönderilmiş, "sevgili müşteri" hitabıyla başlayan ve pek az şey söyleyen mektuplar dahil.
  • kullanılmayan alışveriş fişlerini, eski reçeteleri, ihtiyaç kalmamış makbuzları, yani boyu A5-A8 arasında değişen her türlü küçük kağıdı da arkalarını kullanmak için sakla. kısa notlar almak ve alışveriş listesi hazırlamak için ideal.

yazdırırken dikkat edilmesi gerekenler

  • her zaman önce şunu kendine sor: "mutlaka yazdırmam gerekiyor mu?"
  • fiziksel yani kağıt üstünde tutulan arşivler hem kağıt tüketimini arttırır, hem daha çok yer kaplar. mümkünse ve güvenilirse elektronik ortamda arşivle.
  • bilgisayarda bir şeyi yazdırırken daima baskı önizleme seçeneğini kullan. yanlış ya da fazladan baskıların önüne geçmek ve kağıt çarçur etmemek için...
  • web'den yazdırmak istediğin şey sayfanın sadece küçük bir bölümü ise, Dosya/Yazdır (File/Print) seçeneği yerine sağ fare düğmesine tıklayıp "seçimi yazdır" (print the selection) seçeneğini kullan. bu, daha az kağıt ve daha az mürekkep demek.
  • yine webde yazdırırken her zaman önce sayfanın bir "printer-friendly" versiyonu olup olmadığına bak. Reklam bantları, gereksiz grafikler, sayfa çerçeveleri, vb. hariç tutulduğu için "printer-friendly" versiyonlar daha az yer tutarlar. ve daha az mürekkep harcarlar...
  • pek çok program, yazıcı ayarlarında bir kağıda iki sayfa basma olanağı sunar. mümkün oldukça bu özelliği kullan.
  • yazıcıya zarar verdiği açıkça belirtilmedikçe geri dönüşüm ürünü kağıt kullan.

bir metin hazırlarken...

  • kendini mümkün olduğunca az sözcük ile ifade etmen kağıt tasarrufuna bazen inanılmaz katkı sağlayabilir. zaman ve enerji olarak yazana ve okuyana getirisi bir yana...
  • formatı sıkı sıkıya belirlenmiş bir yazı yazmadığın sürece, satır aralarında bonkör olma. satır aralığı ölçüsü standart kelime işlemcilerde 1'dir. gerekmedikçe bundan daha büyük ölçü kullanma. özellikle uzun yazılarda bu ayar daha az kağıt tüketilmesini sağlar.
  • yine format hakkında başka türlü kurallar belirtilmemişse, mümkün olan (okunabilen) en küçük font büyüklüğünü seç. sayfa ayarlarında sayfa kenarı boşluklarını mümkün olduğunca az tutmaya çalış. bu önlemler ile uzun yazılarda sonuç inanılmaz!
  • özellikle grup çalışmalarında, üzerinde konuşulacak yazının elektronik ortamda paylaşılması her yeni versiyonla tekrar tekrar basılarak boşuna kağıt tüketilmesini önler. kısaca: paylaşımlar mümkün olduğunca elektronik ortamdan!

geri dönüşüm

  • kağıt geri dönüşümü ülkemizde her ne kadar yaygın hale gelmemişse de, pek çok şehirde bu işi görev edinmiş kamu kuruluşları ya da dernekler var. bu kuruluşlara ulaş, kağıt biriktir ve geri dönüşümünü sağla.

gereksiz tüketimi önleme

  • bankalar ve kimi kuruluşlar aylık hesap ekstrelerini ve faturaları hakkında internet üzerinden bilgilendirme seçeneği sunar. uygun ve güvenilir olduğu durumlarda bunu posta ile gönderilecek ekstre veya faturalara tercih et.
  • posta kutusunu dolduran, kağıt tüketimi yanında boşuna zaman da alan pek çok gereksiz reklam ve broşür var. gönderen firmaları arayıp reklam istemediğini açıkça belirtmek belki işe yarayabilir. peki posta kutusunun üzerine "reklam istemiyorum" diye bir yazı yazmak işe yarar mı? denemek gerekir.