"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Perşembe, Temmuz 10, 2008

32 kısım tekmili birden kefir yazısı

Kefir de ne? Kefir, sütün özel bir maya ile mayalanması (fermentasyonu) ile elde edilen, tadı yoğurt ve kimilerine göre de ayranı andıran, Kafkasya kaynaklı ekşi içeceğe verilen isim. Bazı kaynaklara göre eski Türkçe'deki keyif (ki aslında Arapça bu sözcük) veya köpür(mek) sözcüklerinin Rusça'ya geçerken aldığı hal imiş kefir.

Peki ya "kefir tanesi"? Kefir içeceği üretmek için sütün mayalanmasında kullanılan, büyüdükçe görüntüsü karnabaharı andıran, sarımtırak beyaz renkteki tanelere verilen isim. Taneler aslında bazı bakteri (laktik asit bakterileri) ve maya türlerinin bir araya geldiği bir ortak yaşama biçiminden başka bir şey değil. İngilizce'de "Kefir grains" olarak geçiyorlar. Susam tanesi kadar küçük olabildikleri gibi, tenis topu büyüklüğünde devasa taneler de olabiliyor. Çoğu zaman taneler bu büyüklüğe erişmeden dağılıp, parçalanarak daha küçük tanecikler olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Taneler sıfırdan üretilemiyorlar, çoğaltılmaları çoğunlukla sütle beslenerek büyüyen taneciklerin parçalanması ile oluyor. Çevre şartlarına bağlı olarak 2 haftada iki katı büyüklüğe erişmelerinin mümkün olduğu belirtiliyor. Kaynaklarda kefir tanecikleri için kefir mantarı, Tibet mantarı gibi başka isimlere de rastlamak mümkün.


Eskiden kefir mi vardı? Evet, hem de çok eskiden beri. Kefirin tarihçesi biraz karışık. Kaynağı olan Kafkasya'da binyıllardır değilse de, yüzyıllardır biliniyor. Kafkas halkları kefiri çok değerli, adeta Tanrı'dan kendilerine bir armağan gibi gördüklerinden; başka coğrafya ve halklarla hemen hiç paylaşmamışlar. Bu yüzden ilk kez ne zaman ve nasıl üretildiği bilinmiyor. 1900'ların başında özellikle akciğer hastalıklarını tedavide kefirin mucizevi bir etkisi olduğunu duyan Rus doktorların girişimi ve hoş bir Rus kadınının yardımıyla bir Kafkas beyinden elde edilen kefir, zamanla batı dünyasına da ulaşmış. Doğruluğu çok da kesin olmayan bu hikayeyi dilerseniz şurada okuyabilirsiniz. Sovyet Rusyası'nda ucuz ve sağlıklı bir içecek olarak yaygınlaşan kefirin, alternatif bir sağlık içeceği olarak Batı ülkelerinde de 20-30 yıldır tüketildiği anlaşılıyor. Türkiye'ye gelince; kendi adıma adını ilk kez 2000'li yıllarda duymuş olsam da, 20 yıl önce ortaokuldayken (ben o kadar yaşlı mıyım yahu?) "sütü yoğurt gibi mayalayan ve karnabahara benzeyen bir şey"den bahseden öğretmenimi çok çok iyi hatırlıyorum. İnternette Türkçe kaynakları tararken de 20-30 yıl öncesinde ailesindeki kefir mayalama geleneğinden bahsedenlere rastladım. Bu açıdan kefirin hem dünyada, hem de Türkiye'de öteden beri, yaygın olmasa da bilinen bir içecek olduğu; son dönemde özellikle endüstriyel üretiminin yaygınlaşması ile de biraz "trendy" hale geldiği söylenebilir.

Öyleyse bir geleneksel, bir de endüstriyel üretimi var kefirin, öyle mi?
Aslında bir geleneksel, bir ev tipi, bir de endüstriyel üretimi var denebilir sanırım. Geleneksel üretim şekli yüzyıllar önce Kafkaslar'da olduğu gibi genellikle keçi veya inek sütünün keçi derisinden tulumlarda, kefir taneleri ile ortalama 24 saat fermentasyonu ile gerçekleşiyor. Bir taraftan taze süt eklenirken, diğer taraftan oluşan kefirin alındığı sürüp giden bir süreç bu. Havadar olması sebebiyle tulum Kafkas evlerinde kapının yakınına asılırmış. Hatta gelip gidenin tuluma bir vurup geçmesi de adettenmiş ki bu kefirin tutmasını ve kıvamını etkilermiş. Büyük miktarlarda üretilen kefir, bundan sonra oda sıcaklığında bekletildiği ikinci bir fermentasyon sürecine geçermiş. Ancak -henüz buzdolabı keşfedilmediği için-oda sıcaklığında beklemesi çok da büyük sorun değil. Tam tersine, kefir mayalaması zaten çabuk bozulan sütün dayanıklılığını arttırmak için kullanılan bir tür gıda saklama yöntemi imiş.

Bugünkü ev tipi üretime gelince; bu, sütün içine kefir tanelerinin eklenmesi, ortalama 24 saat oda sıcaklığında ve ışık almayan bir ortamda mayalanmaya bırakılması, bu süre sonunda kefir tanelerinin süzülerek ayrılmasından ibaret. Taneler hemen tekrar bir miktar sütün içine eklenerek mayalama süreci tekrar başlatılırken, üretilen kefir hemen içilebilir veya bir süre bekletilerek ikinci bir fermentasyona alınabilir. Bu tür bekletilen kefirde folik asit miktarının büyük ölçüde arttığı ve bekletilen kefirin daha faydalı olduğu söyleniyor. Bu aşama buzdolabında da gerçekleştirilebilir (Ben öyle yapıyorum).

Endüstriyel üretim hakkında fazla bir bilgim yok. Tek bildiğim, ürünün tad ve kıvamında standardizasyonu sağlayabilmek için kefir tanesindeki bakteri ve mayaların ayrıştırılarak sabit bir kombinasyon üretildiği; fermentasyon için gerekli ısı ve sürenin de sabit tutulduğu. Fakat normalde kefir tanelerinde bulunan her bakteri veya maya bulunmuyormuş endüstriyel üretimde.

Ne faydası var? Internetteki pek çoğu bilimsel olmayan kaynakta kefirin insan sağlığına etkisine dair bir çok bilgi yer alıyor. Akciğer hastalıklarından mide hastalıklarına, kolestrolden reflüye, astımdan allerjiye uzayıp gidiyor iyi geldiği hastalıklar. Kimi bilgiler birbiri ile çelişiyor hatta. Tokluk hissi vererek kilo verdirdiği söylenirken, kilo almak için içenlerin de olması gibi... Benim okuduklarımdan, özellikle bilimsel kaynaklardan edindiğim izlenim kefirin daha çok genel sağlık durumunu iyileştiren, önleyici tıp açısından önemli işlevleri olan bir gıda olduğu. En azından ben mucizevi tedavi hikayelerini bir yana bırakıp kefiri böyle görmeyi tercih ediyorum. Örneğin pek çok yerde kefirin probiyotik bir gıda olduğundan bahsediliyor, yoğurt ise prebiyotikmiş. Bu açıdan kefir aynı zamanda bir fonksiyonel gıda sayılmaktaymış.
Şu satırlar İngilizce Kefir_making grubunun SSS (Sıkça sorulan sorular) bölümünden: "Kefirin sağlık için bir çok faydaları vardır. Bu faydalar özetle iki gruba ayrılabilir: 1) Kefir taneleri bakteri ve mayaların da dahil olduğu 4 sınıftan çok sayıda mikroorganizmayı içerir. Kefirin bu kendine özgü mikroflorası vücudumuzun ihtiyaçlarına uygun bir yapıdadır. Kefirdeki mikroorganizmalar bir taraftan sindirim organlarını dengeleme becerisine sahipken, diğer taraftan daha iyi bir sindirimi sağlar; zararlı bakteri, maya (mide ülseri ve ishale sebep olanlar dahil) ve virüsleri berteraf ederler. Kefir tüketiminin vücudun savunma sistemini uyardığı, sadece kefirde bulunan bir lipid (phingomyelin) sayesinde vücut hücrelerinin virus kontrolünde etken madde olan interferon üretimini arttırdığı kanıtlanmıştır. 2) Kefirin diğer faydaları: Yararlı mikroorganizmalar sütteki laktoz gibi maddeleri parçalarlar ve bunun sonucunda laktik asit ve Kefiran (kefir ve kefir tanelerine özgü sağlığa faydalı bir polysaccharide) üretirler. Kefiranın belli kanser türlerinin büyüklüğünü azalttığı ve anti-inflamatuar özellikleri olduğu kanıtlanmıştır. Kefirdeki bazı organizmalar laktozu (süt şekerini) parçalayan lactase enzimini üreterek vücudun kefirle birlikte alınan gıdalardaki süt şekerini de parçalayabilmesini sağlarlar."
(Kefirin laktoz intoleransı olanlarca içilebileceği bir çok yerde geçiyor. Bu alıntıda bana ilginç gelen kefirin beraberinde alınan gıdalardaki laktozun parçalanmasına da yardım ettiğinin belirtilmesi)
Kefir ve kefir tanelerinin mikrobiyolojik yapısı ve bunun insan sağlığına etkilerine ilişkin bir makale var şurada. Şu yazı da kefirin sağlığa etkileri ve bazı önyargılar hakkında aydınlatıcı bilgiler veriyor.

Hamileler, bebekler, yaşlılar kefir içebilir mi? Kimi internet sitelerinde kefir, sindirimi kolay olduğundan yaşlılar ve bebekler için özellikle önerilse de ben olsam bir uzman doktora sormadan vermezdim. Nitekim Doğu Avrupa'da bebeği anne sütünden keserken verilen ilk gıdalardan biri olduğunu okumama rağmen bir yaşındaki oğluma henüz kefir vermiyorum. Hamilelik söz konusu olunca da gıdalarla ilgili soruların ilk (ve tek) adresi bir uzman doktor olmalı bence.

Peki ikna oldum. Ben de evde kefir üretmek istiyorum. Şu meşhur tanecikleri nereden bulabilirim? Abartılı bir sterilizasyon gerekmese de, ev ortamında kefir üretirken belli hijyen kurallarına dikkat edilmeli. Aslında her gıda için geçerli değil mi bu?... Bu yüzden kefiri güvenilir bir kaynaktan elde etmek önemli. Türkiye'de bazı üniversitelerin (benim bildiğim Ege Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi örneğin) ziraat fakültelerinde kefir taneleri uygun ortamlarda üretilip uygun fiyata satılıyor. İkinci adres hijyen alışkanlıklarınıza güvendiğiniz eş, dost, tanıdıklar olabilir. Kefir taneleri eğer doğru şekilde fermentasyona tabii tutulursa oldukça hızlı büyüyüp çoğalıyor. E, sahipleri de onları dağıtacak birilerini arıyor haliyle. Çevrenizde böyle birileri varsa mutlaka haberiniz olur :) Yine Türkiye'de baharatçılarda da satıldığını duydum. Ama pek çok kişi baharatçılardan yüksek fiyata aldıkları kefir taneciklerinin kalitesizliğinden, sütü hiç mayalamadığından veya kötü sonuç elde ettiklerinden bahsediyor. Bu yönteme mecbur kalmadıkça başvurmamak daha mantıklı. Internet üzerinde kefir kardeşliği diye tanımlayabileceğim hoş uygulamalar var. Kefir tanesi aradığınızı ilgili forum, tartışma grubu veya sitelerde duyuruyorsunuz. Sizinle aynı şehir veya ülkede yaşayan bir kefir tanesi sahibi de çoğunlukla sadece posta ücreti karşılığı adresinize gönderiyor taneleri. Kargo dışında ücret talep edenlere veya fahiş fiyata kefir tanesi satan sitelere bence hiç tenezzül etmemeli. Türkiye'de kefir tanesi için adres kefirtaneleri adlı Yahoo grubu. Son dönemde eskisi kadar aktif olmasa da bu grupta aradığınızı bulabilirsiniz. Diğer ülkeler için Google'da bir aramanın işe yarayacağından eminim.

Nasıl yapıyoruz? Şunu baştan bir daha anlatsana...Yine internette kefir mayalamanın en doğru, garantili adı altında birbirinden farklı uygulamalar gördüm. Aslında kefirin tadı ve kıvamı 3 bileşene göre değişiyor: Tane miktarı (süte oranla), zaman, ısı. Kullanılan tane miktarı, oda sıcaklığı ve mayalama süresi arttıkça kefir daha ekşi bir tad kazanıyor. Mesele sizin sevdiğiniz tad için doğru maya-ısı-süre kombinasyonunu yakalayabilmeniz sanırım. Ben şöyle yapıyorum:
1) Bir önceki gün mayaladığım ve tutmuş olan kefiri plastik bir süzgeç kullanarak bir kaba boşaltıyorum. Süzgecin amacı kefirin içindeki tanecikleri ayırmak. Genellikle 24 saatlik mayalama süresini seçtiğim için kefir yoğun ama süzgeçten rahatlıkla akacak bir kıvamda oluyor. Geriye süzgeç içinde kalan tanecikleri ayırmak kalıyor.
2) Tanecikleri süzgeçten elimle baskı yapmadan, hafifçe tutarak alıyorum. (Ellerimi bu işlem başlamadan önce mutlaka yıkamış oluyorum). Büyükçe bir cam kavanozun içine buzdolabından çıkardığım soğuk sütü ekliyorum. Yaklaşık 0,75 litre. İçine de taneleri nazikçe bırakıveriyorum. Taneciklere karşı şefkatli olmak ön şart! Şu an biri susam tanesi, biri mercimek, biri de küçük bezelye büyüklüğünde 3 tanem var. İdeal mayalama için 1 yemek kaşığı veya 15 gr maya+bir litre süt+ oda sıcaklığında 24 saat kombinasyonu öneriliyor. Ben sadece 3 küçük tanecikle de 24 saat içinde tadı ayrana benzeyen(fazla ekşimemiş) bir kefir elde ediyorum.
3) Kavanozun kapağını kapatarak ışık almayan ve serince bir ortama (= fazla kullanmadığım bir mutfak dolabına) mayalamaya bırakıyorum. Meraklı ve boş bir günümdeysem arada bir gidip kavanozu hafifçe sallıyor, kontrol ediyorum. Yoksa kendi haline bırakıyorum. Bazen mayalanma biraz gecikiyor. Daha sakin ve serin bulduğum bir arka oda var. Oraya götürüyorum. Görüldüğü gibi kefir için sütü ısıtmıyor, mayaladıktan sonra sarıp sarmalamıyor, sıcak mekan aramıyorum. Çünkü kefirin mayalanması için ideal sıcaklık 20-25 (yoğurt için 35-40) derece, yani normal oda sıcaklığı. Üstelik bu sıcak iklimde normal oda sıcaklığından bile fazlası mevcut. Evde serin köşeler aramam bu yüzden. Başka yerlerde ve başka mevsimde uygulama biraz daha değişik olacaktır elbette. Amaç 20-25 derecede sakin ve ışık almayan bir ortam hazırlamak kefire.
4) Şimdi dönelim kefir tanesinden ayırarak bir kaba aldığımız bir gün öncesinin mayalanmış kefirine. Bunu ne yapacağız peki? Dilersek hemen içebiliriz ama herkesin hemfikir olduğu şey, kefirin soğukken daha lezzetli olduğu. Bir süre buzdolabında bekletebiliriz. Ben önerildiği gibi buzdolabındaki bekletme süresini mümkün olduğunca arttırarak kefirin ikinci fermentasyonunu sağlamaya çalışıyorum. Bekleme ile birlikte kefir de biraz daha ekşi bir tad alıyor tabii ki.
Belki biraz uzun anlattım ama hepsi topu topu 5-10 dakika sürüyor bütün bunların. Hoş bazen o kadarcık vakti bile bulamadığım oluyor. O zaman kefiri mayalandığı yerden alıp buzdolabına koyuyorum hemen. Böylece mayalanma yavaşlamış oluyor, ben vakit bulana kadar kefirin iyice ekşimesini önlüyorum. Ekşi sevenler normal mayalama süresini 24 saatin üzerine çıkarabilir. 72 saate kadar mayalayanlar var sanırım. Ama dikkat! 24 saatten sonra kefirde peynir altı suyu ile koyu kıvamlı kefir ayrışacak. Kavanozda altta (adı üstünde) peynir altı suyu , üstte kefir şeklinde bir görüntü oluşacak. Kefirin bozulduğunu sanıp korkmayın. Yapmanız gereken sadece kavanozun içeriğini -ister süzmeden önce, ister sonra- şöyle bir karıştırmak.
Bazı kişiler kefir tanelerini her mayalamadan önce, bazıları ise 3-5 mayalamada bir klorsuz içme suyu ile hafifçe yıkıyormuş. Bazıları bunun kefirin büyümesini hızlandırdığı, bazıları ise dengesini bozduğu görüşünde. Bazıları kefirin normalde az miktarda sütle yıkanmasının yeterli olduğunu; sadece küflendiğinden şüpheleniliyorsa suyla yıkayıp, bir gün su içinde bekletilmesini öneriyor. Ben şu ana kadar sadece bir kez suyla yıkadım. Siz nasıl uygun görüyorsanız öyle yapın.
Unutmadan! Kefir mayalamanın hiç bir aşamasında metal malzeme kullanılmıyor. İdeal olarak plastik kapaklı bir cam kavanoz veya porselen bir kapta mayalama öneriliyor. Süzmek için ince bir tülbent veya plastik süzgeç. Karıştırmak için yine metal olmayan bir gereç. Kimi görüşe göre metal kefir tanelerini öldürüyor, kimi görüşe göre ise kefirin asidi metallerde oksidasyona sebep oluyor. Bazı kefir dostlarının çelik araç gereç ve kapları sorunsuz kullandığı göz önüne alınırsa ikinci görüş daha doğru olsa gerek.

Hangi süt daha uygun? Akla gelebilecek her türlü sütle kefir mayalamak mümkün. Taze, çiğ süt (= pastorize edilmemiş süt) kullanılıyorsa sütü önceden kaynatmak ön şart, bilmem söylemeye gerek var mı? Pastörize edilmiş sütlerden taze olanlar uzun ömürlülere göre daha iyi sonuç veriyor. Hiç de şaşırtıcı değil, değil mi? Tam yağlı süt de, yağsız süt de kullanılabiliyormuş. İnek, keçi, manda, deve sütü gibi her türlü hayvanın sütü ile kefir üretilebildiği gibi; soya sütü, badem sütü vb. bitkisel kaynaklı sütlerle de başarılı sonuçlar alınmış. Yalnız bitkisel sütlerde mayalama süresi uzuyor, taneciklerin gelişimi de yavaşlıyormuş. Yeri gelmişken kefir tanecikleri şekerli su ve meyve suyu gibi sıvıları da fermente edebiliyorlarmış. Üretilen hafif gazlı içeceğe su kefiri (water kefir) deniyor. Hoş bir deneme olabilir ama kefir tanecikleri bir kez suda fermente edilince büyümeleri duruyor; üstelik tekrar süt kefiri üretmekte de kullanılamıyormuş. Yani bu denemeyi yeterinden fazla kefir tanesi olanların yapması daha mantıklı.

Ya hiç kefir tanesi bulamazsam? Yine de kefir tüketmek için iki seçeneğiniz var. Birincisi marketlerden endüstriyel kefir alıp içmek (ki bazıları onu ev tipine oranla pseudo yani yalancı kefir olarak adlandırıyor) veya bulabilirseniz kefir starter'ı alıp evde kefir üretmek. Fakat bu ikinci yöntemin de yalancı kefir ürettiğini söylememe gerek yok sanırım. Kefir starter'ı tanelerdeki maya ve bakterilerden bazılarının standart olarak bir araya getirilip toz haline dönüştürüldüğü bir ürün. Bana bu yönüyle kuru mayayı anımsatıyor. Küçük paketler halinde satılıyor ve bir paketi bir litre süte katılıyor. Bu şekilde mayalanmış bir kefiri tekrar tekrar mayalamada kullanarak 10-15 kez üretim yapabiliyorsunuz. Sonra maya etkisini yitiriyor. Normalde kefir tanesi ile üretilmiş bir kefiri ikinci bir mayalama için kullanamadığımıza göre (çünkü kefir ve kefir tanesinin mikrobiyolojik kompozisyonları farklı) bu yöntemde kefiri tekrar kefir mayalamak için nasıl kullanabildiğimizi bilemiyorum. Üstelik pek de ekonomik sayılmaz. Ufacık bir paket bile ateş pahasına satılıyor. Her şeye rağmen bir önceki yazıma yazdığı yorumda Ayça'nın dediğine katılıyorum: Kefiri üretemezsek de tüketelim!
Kefirle başka neler yapabilirim? Biraz tuz eklendiğinde ayrana çok benzer bir içecek oluyor. Cacığı biraz sulu kıvamda ama en az yoğurt ile yapılan kadar güzel oluyor. Bence süt, yoğurt kullanılan bir çok tarifte kullanılabilir. Daha önce bir iki kez kurabiye vb. yaparken kullandığımı hatırlıyorum, bir fark yoktu. Pişirme gerektiren tariflerde probiyotik etkisinden herhalde faydalanamıyoruz, ısıtmadan tüketmek daha faydalı. Internette meyvelerle kefiri karıştırarak yapılan çeşitli smoothie tarifleri gördüm, henüz denemedim. Sonra içindeki mayalar sebebiyle kefirin mayalı hamur işleri ve ekmek yapımında kullanılabileceğini okudum. Cilt bakımında kullanıldığını, kefirden sabun yapıldığını anlatan siteler buldum. Daha neler neler... Zengin bir konu bu. Denediklerimi daha sonra yazmayı düşünüyorum. Bu yazının sonunda vereceğim linklerden kendiniz de araştırabilirsiniz.

Elimdeki kefir tanesi çok büyüdü, parçalamak istiyorum. Ne yapabilirim? Ne yaparsanız yapın, kesmeye kalkmayın!

Elimde fazladan kefir tanesi var. Zarar vermeden nasıl postalayabilirim? Ben kefir tanelerimi Türkiye'den getirmek için 0, 33 litrelik küçük, plastik bir su şişesi kullandım. Şişenin 3/4'üne kadar süt koyup, taneleri de süte ekledim. Kapağını sıkıca kapatıp bir şeffaf sera ile bir kaç kat sıkıca sardım. Sonra tekrar bir naylon poşetin içine yerleştirdim. Bu yöntemle 24 saatte ulaşabileceği herhangi bir yere postalanabilir de diye düşünüyorum. Yoğurtland'ın sahibesi Fethiye'nin kefirle ilgili yazısında (linki aşağıda) bahsettiği yöntem ise şu: Kefir taneleri ve bir miktar sütü fermuarlı (belki başka adı vardır) bir poşete yerleştiriyorsunuz. Poşeti de küçük havalı baloncukların olduğu zarflardan birinin içine... Önemli olan hava sıcaklığının çok fazla olmaması. Transfer işlemleri için serin havaları tercih etmek mantıklı olabilir :)

Bir süre kefir mayalamak istemiyorum? Ne yapayım? Bu sıcaklarda kefir neredeyse temel gıdalarımızdan biri haline geldiğinden henüz böyle bir ihtiyaç oluşmadı bizde. Okuduklarımı paylaşayım: Taneleri kurutmak veya dondurmak mümkün ama sonradan canlandırması biraz zormuş. Bir aya kadar buzdolabında süt içinde bekletmek mümkünmüş. Daha uzun süreler için üzerini örtecek miktarda su ile (klorsuz içme suyu!) yine buzdolabında bekletmek öneriliyor. Bu suya sakın şeker eklemeyin, kefirinizi su kefirine çevirmiş oluyorsunuz.

Linkler:
Her zamanki gibi Wikipedia girişleri ile başlayalım. İngilizce ve Almanca... Şurada, Wikibooks'da da bir kefir tarifleri sayfası var. Sonra sevdiğim bloglardan Yogurtland'daki kefir yazısı var. Yorumlara da göz atmayı unutmayın! Dom's Kefir In-Site Internet'teki en kapsamlı kefir sitelerinden biri. kefirtaneleri grubundan bahsetmiştim. Ya yine bir Yahoo grubu olan Kefir_making'den? Ha, bir de agaclar.net'teki kefir girişi var. Şimdilik aklımda olanlar bunlar. Keyifli okumalar...

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Tombul, ortanca ve minik

Türkiye'den gelirken beraberimde kefir mayası getirdim. Vaktiyle Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden kefir taneciği almış bir yakınım bir kısmını benimle paylaştı. Türkiye'de kaldığım süre boyunca her gün sütünü değiştirerek canlandırmak ve de canlı tutmak için çabaladığım tanecikler dönüş yolculuğumuza bir gün kala aktifliğini yitirerek yüreğimi ağzıma getirdiler. Zaten tecrübesizlikle taneciklerin bir kısmını kaybedip (yiyip!) sadece 3 tanecik kurtarmayı başarmıştım. Neyse ki uçuşa saatler kala fikirlerini değiştirip tekrar keyifle kefir üretmeye başladılar.
Uzun uçak yolculuğuna, özellikle uçağın kargo bölümündeki düşük ısıya dayanabilirler mi acaba diye biraz endişelendim ama yolda da hiç bir sorun çıkmamış. Bugünlerde hazır kefir satın almak yerine, kendi kefirimizi üretip içmenin keyfini çıkarıyoruz. Bir yandan da kefir hakkındaki bilgilerimi tazelemek için internette araştırma yapıyorum. Kefirin sağlıklı oluşu bir yana geleneksel yanını, benim meşhur gıda-üretim-sürecinde-bir-adım-geri-gitme takıntıma hitap edişini ve taneciklerle sahipleri arasında oluşan sevgi dolu bağı seviyorum. Üç taneciğime şimdiden isim taktım: Tombul, ortanca, minik. Elimde bir plastik süzgeçle mayalanmış kefirin içinden tanecikleri süzüp çıkarmaya çalışırken kendimi balta girmemiş ormanda nadir cins arayan kelebek avcısı gibi hissediyorum :)

Yakında 32 kısım tekmili birden bir (veya bir kaç) kefir yazısı ile geri dönmeyi umuyorum.

Salı, Temmuz 01, 2008

Sen ne güzel bir meyvesin

Bazen tencerenin içine biraz sızma zeytinyağını koyup hafifçe ısıtırken burnuma meyvemsi, hoş bir koku geliyor. Tarifi zor ve bir anlık bu kokuyu keyifle içime çekerken zeytinin de düpedüz bir meyve olduğunu düşünüyorum. Zeytinyağı şişesini sarılıp öpesim geliyor. "Zeytin, sen ne de güzel bir meyvesin" diyesim geliyor.

Çarşamba, Haziran 25, 2008

Anne sütünün gücü adına!

Dün sabah oğlum benimle birlikte oturmuş efendi efendi süt, yumurta, peynir ve ekmekten oluşan kahvaltısını ederken pek keyiflendim. Aklıma bir yıl önce bu sıralarda onu besleyebilmek için ne endişeli ve sıkıntılı günler geçirdiğim geldi. Ve başkalarının da benzer sıkıntıları yaşayabileceğini düşünerek hep yazmak istediğim bir yazıyı ne kadar ertelemiş olduğumu farkettim.
Yine çenem düşecek, biraz uzun anlatacağım, hissediyorum. Frigolarınızı, soğuk içeceklerinizi, patlamış mısırınızı alın. Sigaranızı söndürün, cep telefonunuzu kapatın. Mendile gerek yok, filmin sonu mutlu bitecek. Işıklar sönsün, hikaye başlasın...

***
Oğlum doğdu. İlk kontrollerini yapıp, sıcacık bir havluya sarıp, kucağıma bıraktılar. Doktor bir an ortadan kayboldu. Başımda bekleyen ebeye "Şimdi sadece dikişler kaldı değil mi? Sonra bebeğimi emzirebileceğim?" diye sordum. "Evet, az sonra" diye yanıtladı. Bebeklerin doğumdan sonraki ilk saatlerde emme reflekslerinin çok yoğun olduğunu ve doğumun hemen ardından emzirmenin çok önemli olduğunu biliyordum. Ne yazık ki olmadı. Hiç beklenmeyen bir komplikasyon yüzünden bir anda kendimi ameliyathanede buluverdim. O günü doğumhane-ameliyathane-uyandırma servisi üçgeninde geçirdim. Bebeğimi emzirmeme ilk kez ertesi gün öğle saatlerinde izin verdiler. Kan kaybından zayıf düşmüş, olup bitenlerden şaşkın ve de zaten tecrübesizdim. Sütüm bebeğin beslenmesine yetmediği gibi, pek çok yeni annede olduğu gibi göğüslerimin tamamen yara olması da uzun sürmedi. Üçüncü gün öğleye doğru bir bebek hemşiresi acı gerçeği dile getirdi. Bebeğimin artık şekerli su solüsyonundan başkaca bir şey alması gerekiyordu. Anne sütü yetmiyorsa formül süt vermek şarttı. En korktuğum şeydi bu, çünkü bebeğin bu tür beslenmeye alışıp anne sütüne ilgi göstermeyeceğinden endişe ediyordum. Hemşireler eğitimleri gereği donanımlı, yapılması gerekenleri sayıp döküyorlardı. Ama sorunuma karşı genel bir duyarsızlık havası da seziyordum. En önemli bilgilerden birini bile doğumumda bulunup, kata ziyaretime gelen ebe verdi:"Bakın, burada iki ayrı cins biberon ucu kullanıyoruz. Bebeğinizi daha sonra emzirmek istiyorsanız ince uçlu biberon kullanmalısınız ki bebek biberondan kolayca akan süte alışıp anne sütü almak konusunda tembellik göstermesin. Hastaneden çıkınca da böyle incecik uçlu biberonlar bulup alın." Hastaneden bir an önce çıkmayı istiyordum ama evde bebeği nasıl besleyebileceğime dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Doğumdan önce okuduğum dergi ve kitapların biberonla beslemeye ilgili bölümlerini hep es geçmiş; alışveriş yaparken formül sütlerin, mamaların, biberonların ve bu konuya dair bin türlü ıvır zıvırın satıldığı reyonları hep atlamıştım. Şimdi ise zaten doymak ve susmak bilmeyen bir küçük canavarla süpermarket reyonlarının önünde dikilip uygun mamayı bulmak, biberonu seçmek, etiketlerini incelemek imkansız görünüyordu. Bir şekilde doğru mama ve biberonu tedarik etmeyi başardık ve bir de süt pompası kiraladıktan sonra hastaneden taburcu edildik. İlk gece bebeği sadece anne sütü ile beslemeyi başardım. Ama sabahtan itibaren süt yetmeyince tekrar biberona sarıldık. Sonraki günler de böyle geçti. Geceleri sadece anne sütü, gündüzleri ise çokça biberon ve biraz anne sütü.
Ev ziyaretlerine gelen ebe bana anne sütünü arttırdığı söylenen bir çay getirdi. Almanya'da hemen her drogeriemarkt'ta da bulunan bu çay (Stilltee) anason, rezene, kimyon tohumları ile melisa ve lavantadan oluşuyor. Başta su olmak üzere bolca sıvı almamı, meyve yememi, düzenli beslenmemi tembihledi. Oğlumun beslenmesinde ise önce 15-20 dakika emzirmemi, sonra formül süt vermemi önerdi. Aynı anda hem anne sütü, hem de formül süt vermek sadece birini vermekten kat kat zor. Emzirmenin ardından henüz doymamış ve başka hiç bir şeyle oyalanamayan minicik bebeği bir kenara koyup gidip taze ve hijyenik formül süt hazırlamak gerekiyor. Beslenme konusunda söylenen herşeye (ebenin tavsiyeleri artı malt kahvesi, incir, kuru üzüm, vb. vb. vb.) harfiyen uymama rağmen kendi sütümü bir türlü yeterince arttıramıyor, formül sütten bir türlü kurtulamıyordum. Sık sık ziyaretime gelen bir arkadaşım tüm iyi niyetiyle bebeğin yeterince beslenmediğini, anne sütünü bir tarafa bırakıp formül süt miktarını arttırmam gerektiğini söylüyordu. Onun ziyaretleri sırasında kötü bir hisse kapılıp dediğini yapıyor, tek başıma kalıp sakin kafayla düşündüğümde ise aslında yapmam gerekenin bunun tam tersi olduğunu farkediyordum. Anne sütü tamamen arz-talep yasalarına göre üretiliyor. Bebek ne kadar çok emerse, vücut o kadar çok süt üretiyor. Dışardan verilen destek ürünler ise bebeğin daha az emmesine, dolayısıyla süt üretiminin düşmesine sebep oluyor. Yaşadığım sorun hakkında hem meslekten, hem de anne olarak tecrübeli olan kızkardeşim telefonda "Yapman gereken tek şey olumlu düşünmek ve emzirmeyi tüm kalbinle istemek. Bir de bol bol su iç. Bak, gerisini vücudun kendiliğinden halledecek" diyordu. Gözlerimi kapatıp "istiyoruuuuum, çok istiyorummm" diyor, sonra da bu halimi pek komik bulup gülmeye başlıyordum. Formül sütten nefret ediyor, onun sadece iki dakikada oğlumun açlığını bastırabilmesini çok kıskanıyordum. Anne sütüyle bunu başarmam bazen saatleri buluyordu. Özellikle akşam saatleri tam bir kabustu. Oğlum bir o göğsümden, bir bu göğsümden emerek saatlerce kucağımda oyalanıyor ama doymak bilmiyordu. Çabalamaktan vazgeçip tamamen formül sütüne dönmeyi sadece bu akşam saatlerinde düşündüm. Beni endişelendiren bir diğer şey ise doğum üzerinden haftalar geçmiş olmasına rağmen bir gelişme olmamasıydı. Internet'te benzer sorunları olan kişilere dair hikayeler okuyordum, sorunu hep 7-10 gün civarında çözdükleri anlaşılıyordu. Fakat içimde bir ses emzirmenin ne kadar doğal bir süreç olduğu göz önüne alınırsa, oğlumu anne sütü ile beslememin kural, "besleyemememin" ise istisna olduğunu söylüyordu.

Birinci ayın sonuna doğru yaşamımızdaki yeniliklere biraz olsun alışınca, oturup sakin kafayla düşünmeye başladım. En kötü ihtimalle ne olurdu? Zor yöntemle, yani anne sütü+formül süt yöntemiyle devam ederdik. Bunu sadece formül süt vermeye tercih ediyordum, çünkü bebeğimin alacağı bir damla anne sütünden bile faydalanacağını ve bunun onun doğal hakkı olduğunu düşünüyordum. Bu bakış açısı içime sinmese de beni biraz rahatlattı. Çevremdeki doktor ve ebelerden daha fazla bir yardım göremeyeceğimi anlayarak internet üzerinde araştırmaya yoğunlaştım. Hamileliğim sırasında da bolca okuduğum ve çok faydalandığım Almanca anne-bebek sitesi Rund ums Baby'nin anne sütü ve emzirme hakkındaki forumlarını dolaşmaya başladım. Özellikle La Leche Liga'nın emzirme danışmanlarından Biggi Welter'in soruları yanıtladığı forumdan çok şey öğrendim. Akşam saatlerimi kabusa çeviren krizin pek çok normal emziren annede de görülen ve "zincirleme emzirme" denen bir şey olduğunu, yetersiz anne sütünü arttırmanın en önemli yolunun başka hiç bir destek gıda vermeden sadece emzirmek, emzirmek ve emzirmek olduğunu okudum. Biggi'nin emzirmenin diğer sorunlu hallerini yaşayan annelere verdiği yanıtları okurken bile verdiği pozitif enerjiden yararlandım. Emzirmenin nasıl da doğal ve aynı anda olağanüstü bir süreç olduğunu öğrendikçe, fiziksel bir hastalıktan muzdarip değilsek emzirememenin neredeyse imkansız olduğuna dair fikrim kuvvetlenmeye başladı. Oğlum bir buçuk aylıkken yapılan rutin bir doktor kontrolünden, gelişimiyle ilgili her şeyin yolunda olduğunu öğrenerek dönünce, aklıma koyduğum bir şeyi denemeye karar verdim. Son zamanlarda farkediyordum ki evde anne sütüyle beslemek daha kolayken, dışarıda ister istemez hep formül süt veriyordum. Sadece oğlumun karnını dakikalar içinde doyurmak gerektiğinden değil, dışarıda nerede ve nasıl emzirmem gerektiğinden emin olamamam da sorun yaratıyordu. Doktordan döndüğümüz gün öğleden sonra başlayarak hiç dışarıya çıkmamaya ve bu şekilde ne kadar süre sadece anne sütü ile gidebildiğimizi anlamaya karar verdim. Başarıyla formül sütsüz atlatılmış her 12 saati oğlumun gelişimini not ettiğim ajandaya yazıyordum sevinçle. "24 saattir formül süt vermedim!" , "36 saattir anne sütüyle gidiyoruz!", "48 saat!".

Yanlış hatırlamıyorsam 72. saatten sonra not tutmayı bıraktım ve müjdeli haberi en çok bekleyenlere verdim.

Oğlumun doğumundan tam 1,5 ay sonra!
Yani 6 hafta sonra!
Çok hoşuma gitti, bir de şöyle yazayım: Tam 45 gün sonra!

Emin olmak için 3-4 gün daha dışarı çıkmadık. Tam hatırlamıyorum ama, 15 dakikalık ufak yürüyüşler için çıkmış olabiliriz. Bunun dışında hep evdeydik. Bu süre içinde yine internetten (ne onunla, ne onsuz!) en kolay nereden emzirme tişörtleri bulabileceğimi araştırdım. Bu bilgiyi de Biggi'nin forumundan almıştım. Bir haftanın sonunda hem ödül-kutlama olarak, hem de bundan sonraki yaşamımızı kolaylaştırsın diye en yakın alışveriş merkezinde olduğunu öğrendiğim bir mağazadan iki tane emzirme tişörtü aldım.

Doğumdan 2,5 ay sonra küçük bir operasyon sebebiyle anestezi almam gerekince, bir günlüğüne formül süte geri dönmek gerekti. O gün oğlumla ilgilenen arkadaşım (hani "bu çocuk beslenemiyor, inadı bırak" diyen) küçük canavarımın biberonu çoktan unutmuş olduğunu ve başlangıçta nasıl emeceğini bile bilemediğini anlattı. Bu bir günlük aranın ardından formül süte bir daha geri dönmemek üzere veda ettik. Bütün bu süreçte en büyük yardımı, ne anne sütüne, ne de formül süte özel bir meyil göstermeden, ne verdiysem onu alan uyumlu oğlumdan gördüm :)) Alışveriş merkezlerinde, restoranlarda bebek emzirecek kuytu ve rahat köşe nasıl bulunur, öğrendik. İnsanların dünyanın her yerinde emziren anneye karşı saygılı ve anlayışlı olduğunu öğrendik. Uçuş sırasında emzirmenin bir kolaylık, iniş sırasında emzirmenin bir gereklilik olduğunu öğrendik. Oğlum altı aylıkken "isterseniz anne sütünü kesebilirsiniz" diyen doktor amcaya nazikçe "hadi oradan!" dedik. Destek gıdalar(püreler) ve katı kıdalara sıra gelince anne sütü alan her bebek gibi biraz isteksizlik gösterdik. Bir yaşındayız, anne sütüne devam ediyoruz. "Daha ne kadar?" diye soranlara "gittiği yere kadar" diyoruz.

Ay ay ay! Mutlu sonları ne kadar da seviyorum ben!

***

Kıssadan hisse:

- Anne sütüne aşıksınız tamam, başka türlüsü olmaz diyorsunuz. Yine de doğumdan önce alternatif beslenme yöntemlerini biraz araştırın. HA ne demek, 1-2-3 de neymiş, hangi marka süt, hangi marka biberon? Dünyanın bin türlü hali var. Babayı elinde bir listeyle alışverişe yollamaya hazırlıklı olmalı.

- Doğum yapacağınız hastaneyi seçerken emzirme dostu olup olmadığını önemseyin.

- Dünyanın hemen her coğrafyasında ve her kültüründe anne sütünü arttıran veya arttırdığına inanılan türlü türlü gıda var. Hangisine ulaşabiliyorsanız, hangisinin gücüne inanıyorsanız onu kullanın. İsveç'te incir bulamıyorsanız dünyanın sonu değil. İsveç'li annelere sorun, bildikleri bir şey mutlaka vardır. Hepsinden önemlisi, en mucizevi süt iksiri: Su! İçebildiğiniz kadar çok su ve suya yakın kıvamda sıvı (örneğin bitki çayı) tüketin. Ama her bitki çayını değil! Adaçayının ve sanırım kuşburnunun, tam tersi, süt azaltıcı etkisi var.

- Sütünüzü arttırmaya çalışırken verdiği olumsuz geribildirimler ile durumu içinden çıkılmaz hale getiren kişilere kulak asmayın ve mümkünse çevrenizden uzaklaştırın. Çocuğunuzun yeterince beslenip beslenmediği ve gelişimi hakkında sadece doktorunuzun ne dediğini dinleyin.

- Olumlu görüşleri ve tecrübesiyle yardımı dokunacaklar hariç herkese "Artık sütüm yetiyor, her şey yolunda" deyin. Açıkça yalan söyleyin! Ne kadar iyi niyetli de olsa "Hala yetmiyor mu?", "Süt yok mu?" yollu sorular kadar yersiz, verimsiz ve yıkıcı soru yok.

- Doktor, hemşire, ebe, anne, La leche liga danışmanı (veya emzirme veya laktasyon danışmanı, adı her ne ise), kitap ... Yüzyüze görüşme, telefon, mektup, internet, e-posta. Vazgeçmeden önce yardımı dokunabilecek herkesle kontağa geçin, her iletişim yolunu deneyin.

- Formül sütten medet ummayın ama ondan nefret de etmeyin. Anne sütü gibi sizin çocuğunuza özel üretilmiş olmaması gerçekten çok yazık. Ama hiç olmazsa o var.

- Süt arttırmanın sihirli formülü: Emzirin, emzirin, emzirin ! Süt pompasına çok güvenmeyin. Hiç biri işini bebeğiniz kadar doğru ve güçlü yapamaz.

- Pozitif düşünün, vücudunuzun gücüne inanın. Pek çok anne emzirmekten "ben yapamıyorum" diyerek vazgeçiyor ama aslında fiziksel bir bozukluk veya hastalık sebebiyle gerçekten emziremeyeceklerin oranı inanılmayacak kadar düşük.

Linkler:
La leche league international
La leche liga - Almanya
Yeri gelmişken emzirme ve anne sütü üzerine pek çok bilgilendirici yazısı olan Veggie Way'in sevgili sahibesi ve şanslı Defne'nin annesi Işıl'a da bir selam göndermeden geçemiyorum :))

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Döndük. Malum uçuş korkuma rağmen bir güne aslanlar gibi iki uçuşu sığdırdığım, Malta'ya iniş sırasında kendi kendime "A ha ha! O nasıl manevra yahu, ben bile pisti daha iyi tuttururdum" şeklinde espriler bile yapabildiğim muhteşem dönüş yolculuğundan bahsedecektim ki... oğlum ve ben aynı anda hastalandık. Hava değişikliğinden galiba. Ben atlattım, o hala biraz öksürüyor. Geçen hafta hiç keyifli değildi. Yüksek ateşle mücadele ve adanın muhtelif yerlerindeki klinikleri öğrenmekle meşguldük. Malta'yı bıraktığımızdan daha sıcak ve daha turistik bulduk. Tatil öncesinden birikmiş bir dolu konu, tatilden toplayıp geldiğim bir çok ilginç şey var. Fakat internetsiz günlere epeyce alıştım. Oğlum da gittikçe daha çok hareketleniyor ve ilgi bekliyor. Ve de iklim Akdeniz usulü öğleden sonrası siestasını neredeyse mecburi kılıyor. Sanal yaşamı biraz rölantiye almayı, yazılarımı biraz seyreltmeyi düşünüyorum. Ama yine de...

Önümüzdeki günlerde Walden gölcüğünde Thoreau ile sohbete devam edeceğim.
Liçi raporlarına devam edeceğim. 5. yaprağı hiç sormayın, o hazin bir hikaye...
Somon renkli bir latin çiçeğinin heyecanına bulanmış bir yazı yazacağım.
Bana türlü oyunlar eden yaramaz bir kefir mayasından bahsedeceğim.
Günlük dile yerleşmiş gereksiz sözcüklere çatacağım.
Sukkulentleri ve onların yeme-de-yanında-yat bir üyesini anlatmaya çalışacağım.
Yaşam kalitemizi arttıran basit ama olağanüstü şeylerden bahsedeceğim.
E-mail selini azaltmak ve posta kutumu bir düzene koymak için denediklerimi sayacağım.
Suya sabuna, biraz sirkeye dokunacağım.
Küresel gıda ve enerji krizini, ekonomik durgunlukları aşmanın sihirli(!) formülünü, ekonomiyi gölgeleyen basit yaşamı araştırıp dilim döndüğünce anlatacağım.
Çocukluğumun eğlenceli oyunlarını hatırlayacağım.
Takılmış plağa dönen zavallı Radyo Hindiba'yı biraz güncelleyeceğim.
Ve elbette günlerin getirip önüme attığı şeylerden dem vurmaya devam edeceğim.

Buralarda olursunuz umarım :)

Cuma, Mayıs 23, 2008

Eko çöplük

Orta sınıf yaşamını yeniden biçimlendiriyor, yeşil yaşam tarzı için kendileriyle gurur duyuyor ve eskisi kadar çok satın almaya ve uçmaya devam ediyorlar. Tüm dünyanın bir dinmiş gibi yeşil ürünler satın aldığını ve karbon emisyonlarının artmakta olduğunu görmek kolay.

Açık Radyo'da 2007 Ağustosu'nda yayınlanmış Eko çöplük adlı yazıdan ufak bir alıntı bu.

Yazının tamamı başkaca sivri ve karşı tezler de sunmakta. Ayrıca yeşil tüketicilik diye bir tanımlama ile de karşılaşıyorum bu yazıda ilk defa. Kavramların ve inançların içinin kolayca boşalıverdiği bir çağda basit yaşam ve çevre bilincinin başına aynı şeyler gelmesin diye dikkatle okunmaya ve üzerinde ciddiyetle düşünmeye değer buluyorum bu yazıyı.

Salı, Mayıs 13, 2008

Hedef kitle: Çocuklar!

New American Dream (Yeni Amerikan Rüyası) adlı organizasyon, reklamcıların hedef kitlesi haline geldikleri bir dünyada çocukları niçin korumamız gerektiğine ve nasıl koruyabileceğimize dair bir kitapçık hazırlamış. Sadece anne-babalar değil, etrafında çocuk olan herkes bilgilenmek için okumalı bu kitapçığı:

Tips for parenting in a commercial culture (Küçük bir üyelik adımından sonra broşüre ulaşılıyor)

Nedeni için buraya bir alıntı yapıyorum, nasılı okumayı size bırakıyorum:

"Yeni araştırmalara göre çocuklara yönelik agresif (yoğun, saldırgan) pazarlama sadece aşırı materyalizme sebep olmuyor; aynı zamanda depresyon, anksiyete, düşük özdeğerlilik, çocukluk obezitesi, yeme bozuklukları, artan seviyede şiddet ve ailevi stress gibi pek çok psikolojik ve davranışsal sorunlara yol açıyor."

Sadece kitapçıkta değil, sitede de bir çok ilginç kitap, makale ve internet sitesi öneriliyor. Önümüzdeki günleri bu siteyi derinlemesine inceleyerek geçirmeyi düşünüyorum.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Malta: Sağlık sistemi

Küçük detaylarıyla Malta kullanım kılavuzuna devam ediyorum bugün. Biraz da sağlık sisteminden bahsedeyim. Anladığım kadarıyla...
  • Her semtte (şehirde, kasabada, köyde) devlete ait bir Health Centre var. Maltalılar yanında çalışma izni olan yabancılar ve aileleri de uygun ücretle hizmet veren bu merkezlerden faydalanabilir diye duydum. Fakat çok dökük ve eski olduklarını da... Yani bu kısım benim için tamamen rivayetten ibaret. Bir kaç iyi özel hastane var. Uzman doktorlara muayene olmak için önceden randevu almak gerek. Acil durumda veya randevusuz gittiğinizde ancak bir GP (General Practitioner yani pratisyen hekim) ile görüşebiliyorsunuz. O gerekli görürse bir uzmana sevk ediyor. Türkiye'den bildiğim hastanelerin acil servislerinde 24 saat dahiliye ve çocuk doktoru olduğundan biraz garipsiyorum bu durumu. Uzman doktorlar hastanelerle çoğunlukla anlaşmalı çalışıp haftanın bir veya iki günü geliyorlar. Diğer günler neredeler? Başka bir klinik, hastane veya eczanede! Tuhaf ama hemen hiç bir doktorun muayenehanesi yok burada. Eczanelerin bazılarında muayene için ayrılmış bölümler var, haftanın belirli günleri de orada hasta kabul ediyorlar. Yani bir özel hastane veya eczanede muayene olduğunuz doktora haftanın diğer günleri nerede çalıştığını mutlaka sormak gerek. Devamlı tek bir yerde çalışan doktora henüz rastlamadım. Maltalı doktorların çoğu İngiltere'den diplomalı ve çok iyi İngilizce konuşuyorlar. Ayrıca sağlık sektöründe Avrupa'nın başka ülkelerinden gelip çalışan çok da insan var. Durum yavaş yavaş değişiyordur belki çünkü buradaki üniversitenin de bir tıp fakültesi var.
  • Ayrıca yeni yapılmış bir büyük devlet hastanesi var: Mater Dei Hospital. Gidip görmedim ama oldukça iyi olduğu izlenimini edindim.
  • Burada sağlık turizmi oldukça gelişmiş. Bütün özel hastaneler Avrupa'nın sıra beklemek istemeyen ve uygun fiyata tedavi olmak isteyen hastalarına yönelik de hizmet veriyor. Bu açıdan belirli bir hizmet kalitesini tutturduklarını tahmin ediyorum.
  • Aklınızda olsun, Malta'da eczaneler pek çok küçük dükkan ve mağaza gibi 13:30 - 16:30 arası kapalı. Aslında çalışma saatleri değişiklik gösteriyor. Bazı büyük ve uluslararası mağazalar ve turistik yerler gün boyu açık, bazı yerler öğlen 12'de bile kapatabiliyor. Diyeceğim o ki eczaneleri gün içinde kapalı bulabilirsiniz. Buna karşılık Sliema'daki St. James (Capua) Hastanesi'nin eczanesi ayaktan hastalara da hizmet veriyor ve sürekli açık. Belki diğer özel hastanelerde de durum böyledir.
  • Eczaneler aynı zamanda bolca kozmetik ve parfümeri ürünü de sattıklarından ve vitrinlerini bunlarla süslemeyi sevdiklerinden farketmeden yanlarından geçebilirsiniz. Tabelaları yanında yeşil haç işaretleri de gözden kaçırmamak için yardımcı olabilir.
  • Malta'da her şey gibi ilaçta da arzı talep belirliyor. Her ilacı bulamayabilirsiniz. Sizin için önemli ilaçlarınızı yedekleriyle beraberinizde getirin.
  • Güneş nisan ayında bile yakıcı. Yazın denizde çokça denizanası varmış. Tatile geliyorsanız hazırlıklı gelin ve Air Malta uçuş dergisinin tavsiyesine bakılırsa sadece yerlilerin girdiği yerlerde denize girin.
  • Maltada'da pek çok başka ülkede olduğu gibi acil servis, ambulans (ve polis ve itfaiye) için telefon numarası 112.
  • İhtiyacınız olmaması dileğiyle...



Pazartesi, Mayıs 05, 2008

Boda

Aşağıdaki hikaye "fazlalıklar"ın evimize ne yolla ulaştığına küçük bir yaşanmış örnek :)


Bir arkadaşımın doğum gününde davetlisi olarak bir Çin lokantasına gittik. Hoşumuza gitti, yemekler temiz ve lezzetli. Bir sonraki sefer evlilik yıldönümümüzde eşimle bu lokantaya tekrar gitmeye karar verdik. Çinli kızlar bir harika, bizi hemen hatırladılar, hoş bir masaya aldılar. O günkü yemeğin özel bir sebebi olup olmadığını sordular, "evlilik yıldönümümüz" dedik. Ala, yemeğin sonunda tatlı siparişini verirken dediler ki: "Madem bugün özel bir kutlamanız var, biz de ufak bir hediye vermek istiyoruz. Boda mı istersiniz, xfgyhu mu? İkinci söyleneni zaten hiç anlamadığım için şaşkınlıkla "Bo-da?" diye sormuşum. Kız gülümseyip başını sallayarak "Boda!" diye yanıtladı. Eşime dönüp soran gözlerle "Boda?" dedim bu kez. "Boda" dedi "Hani canım var ya..." ses tonuyla. Ne olduğunu anlamış değilim ya, peki...Tekrar kıza dönüp "Boda" dedim, bu sefer kesin bir tonla. Yalnız kalınca eşime "Boda da ne?" diye sordum fısıldayarak, "Hiçbir fikrim yok! Bekle görelim" dedi. Az sonra tatlılarımızın yanında küp şeklinde bir kutu masamıza bırakıldı. Kutuyu bir merakla açıp içindekini görünce eşimle ikimiz birden "Haaa, Buda!" deyiverdik. Meğer kastedilen ufak bir Buda heykeliymiş. Çinliler "Buda" değil de "Boda"mı diyor, ne? Neyse epeyce gülerek bildiğimiz Buda'lardan daha tombul,daha az ruhani, keyifle gülen bir Çinli'yi betimleyen "Boda"mızı alıp eve döndük. Telefon sehpasının üstüne yerleştirdik. O gün bu gün orada durup gülen gözlerle telefon görüşmelerimizi dinliyor. Pek büyük bir sanat şaheseri sayılmaz, ben de öteden beri bibloları pek sevmem. Fazladan yer kaplarlar, evde gereksiz detaylar olarak göz yorarlar, zamanla toz yuvasına dönüşürler, vb, vb. Bir kaç kez ciddi olarak kurtulmayı düşündüm Boda'dan. Fakat birisinin benim kutsal saydığım bir şeyi değersiz gördüğünden çöpe attığını bilsem çok üzüleceğimi düşünerek atamadım bir türlü. Belediye çöp hizmetlerinde hiçbir Çinli'nin çalışmadığından emin olsam da... Zamanla Boda hoş bir yemeğin eğlenceli anısına dönüştüğünden de atamaz oldum galiba. Anlaşılan Boda da bizimle taşınacak...


Not: Bu hikaye de eskiden yazıp, sadeyasam grubuna gönderdiklerimden...

Brand eins

Okumayı sevdiğim sanal dergilerden birisi Brand Eins. Tasarımı sade, bütün eski sayılarına hoş bir arşivden ulaşmak mümkün. Her ay belli bir tema üzerine yazılar yayınlanıyor. Kendini bir pazarlama ve iş dünyası dergisi olarak tanımlasa da sık sık basit yaşamı ilgilendiren konular seçiliyor aylık tema olarak. Karar vericileri arasında basit yaşam felsefesini benimsemiş birileri olduğundan şüpheleniyorum. İçeride adamımız var yani :)))

Mart 2008 sayısının konusu: Tempo (Hız). Editörün yazısından bir alıntı:

"Bir önceki yıl, ulaşım bilgi hizmeti veren İngiliz kuruluşu Keepmoving Avrupa şehirlerinde bir hız araştırması gerçekleştirdi. Otomobil veya kamu ulaşım araçlarıyla bu şehirlerde ne hızla ilerlenebiliyor? Buna göre Avrupa'nın en yavaş ilerlenen kenti Londra... İngiliz başkentinde saatte 19 km. hızla yol alınabiliyor. Hemen ardından: Berlin. Orada ortalama hız saatte 24 km. 19. yüzyılın posta arabaları da işte o kadar hızlıydı. Çok yaşa ilerleme."

Şubat 2008 sayısının konusu: Marketing. Was machen eigentlich Marketingleute?" adlı yazıdan alıntı:

"İyi pazarlamacılar bir ürün veya hizmete dair mesajı 3 anlaşılır sözcükle formule eder ve bunu yaratıcı bir şekilde iletirler. Kötü pazarlamacılar konuşurlar, konuşurlar, konuşurlar..."
Ben kötü bir pazarlamacı olurdum kesin!

Ocak 2008 sayısının konusu: Extreme (Aşırı). Abartma, dogmatizm, fanatizm, sınırları zorlama... Aşırılığın her hali üzerine yazılar.

Aralık 2008 sayısının konusu: Design. Schönheit hilft (Güzellik yardım eder) adlı yazı şöyle başlıyor:"İyi görünen, her şeye daha kolay sahip olur. Okulda. Mahkemede. Ücret pazarlığında. Hatta bebekken."

"Dış görünüş önemsizdir, önemli olan ruh güzelliği" diyen yaygın görüşe -ki basit yaşama ilişkin yazılarda da sık sık rastlanır ve vurgulanır- bilimsel verilerle karşı duran bir röportaj bu. Karşı tezleri sevenlere...


Temmuz 2007 sayısının konusu: Zu viel! (Çok fazla). Sie haben Ablenkung adlı yazının neresinden alıntı yapsam bilemiyorum. Okuyabilen baştan sona okusun, ben giriş cümlelerini paylaşayım:

" E-mail, cep telefonu ve cep bilgisayarı ile elektronik iletişim bir kaç yıl içinde patladı. İnsanoğlu yeni oyuncaklarını sevdi. Ama ne yazık ki onları nasıl verimli kullanacağını öğrenemedi."

Aralık 2006 sayısının konusu: Luxus/Minimum. Das Ideal adlı yazı "Ne gerekli, ne fazlalıktır? İnsanoğlu neye gereksinim duyar?" diye sorarak başlıyor.

Temmuz 2006 sayısının konusu: Sparwahn (Tassarruf çılgınlığı). Spar dir das adlı yazı şöyle açıklıyor bu çılgınlığı: "Yapabildiğin her alanda tasarruf yap, ki her şey iyi olsun. Harcamaları kıs. Tüketimini kısıtla. Ucuz şeyler al. Cimri ol. Tasarrufa katılmayan çılgın sayılır."
Basit yaşam ve çevre politikaları ekonomiyi baltalar, durgunluğa sürükler diyen bir görüş var. Bir ara kafamı toparlayıp yazmak istiyorum bu konuyu. Aklımın bir köşesinde basit yaşam felsefesinin anahtar kelimelerini sıralarken (arı, duru, az, öz, sade, basit, net, açık, uyumlu, vb, vb) hep "denge" sözcüğü de ekleniyor onlara. Aşırı uçlardan kaçınmak anlamında. Öyleyse çılgıncasına tüketimi savunmadığı gibi çılgıncasına tasarrufu da savunamaz bu dünya görüşü.

Ocak 2006 sayısının konusu: Komplexitaet. Einfach Mehr adlı yazı beni basitin karşıtı olarak çeşitlilik, kapsamlılık, karmaşa, karışıklık kavramları hakkında düşündürüyor. Sanki complexity sözcüğünün tam bulamadığım bir Türkçe karşılığı var ve o karşılık her neyse o kadar da kötü, o kadar da öcü değil. Sadece onunla nasıl başa çıkmak gerektiğini bilmek gerek. Bu anlamda John Maeda'nın 4. ve 5. kuralı ile mutabığım.
(Kural 4: Öğren: "Bilgi herşeyi basitleştirir."
Kural 5: Farklar: "Basitlik ve "Karmaşa" birbirine ihtiyaç duyar")


Hımmm, biraz kendimle konuşur gibi oldu bu yazı. Kafanızı mı karştırdım? Şu güzelim kahkaha çiçekleri (öyle derdik biz çocukken) bütün bu soruların yanıtını bilir gibi. Öyle pervasız, öyle neşeli ki objektife bakışları...

Kahkaha

Cuma, Mayıs 02, 2008

Bir blog: Laws of Simplicity

John Maeda'nın laws of simplicity'sini seviyorum.

Sayfanın derli toplu tasarımını,
az laf edebilme becerisini,
her şeyde "basit"i arayışını ve görebilişini,
hepsinden çok 10 basitlik kuralını seviyorum.

Dilim döndüğünce sıralayayım:

1. Azalt (Reduce) : "En basit basitleştirme yolu" olarak...
2. Düzenle (Organize) : "Çoğu az gösterme" yolu olarak...
3. Zaman (Time) : Benim de yola çıkış noktamdı.
4. Learn (Öğren) : "Bilgi her şeyi basitleştirir"
5. Farklar (Differences): "Basitlik ve karmaşanın birbirine ihtiyacı vardır"
6. Bağlam/Çevre (Context) :
7. Duygu (Emotion) : "Çok duygu az olmasından iyidir". Bendeki çağrışımı: "içsel olarak zengin..."
8. Güven (Trust) : Güvene dayanan bir dünya çok daha basit olurdu.
9. Hata (Failure) : "Bazı şeyler asla basitleştirilemez"
10. Bir (The One) : " Basitlik aşikar olanı çıkarmak, anlamlı olanı eklemektir" (Bunu çooook seviyorum!)

Perşembe, Mayıs 01, 2008

Savulun sivrisinekler

Vaktiyle meyve sineklerine savulun demişliğim vardı ya, bu yazıyı onun devamı farzedin.

Oğlumun başı sivrisineklerle dertte. Şimdiden defalarca ısırıldı, bir seferinde hiç yoktan antibiyotik alması gerekti. Sivrisineklere karşı doğal yöntemler nelerdir, ne kullanılabilir, ne kullanılmamalı araştırıp duruyorum aylardır. Çeşitli kaynaklardan öğrendiklerimi bir toparlayayım dedim. Yetişkinlerin de işine yarayacak bir dolu şey var içlerinde.

Önce kullanılmayacaklar listem ile başlıyorum, sonra doğal (ve kısmen doğal) alternatifleri ile devam ediyorum:

Aerosol spray formunda insektisidler: Herhangi bir kapalı ortamı insektisidler (=pıst pıst) ile sivrisineklerden arındırdığımızı, belli bir süre girmediğimizi, bu sürenin sonunda odayı havalandırarak insektisidlerin kötü etkilerinden kurtulduğumuzu varsayalım mı? Ben varsayamıyorum. Binlerce partikül halinde odanın dört bir yanına, eşyalarımızın, giysilerimizin üzerine konan sıvının odayı havalandırmakla çekip gittiğini sanmıyorum, bir şekilde ağız/cilt teması ile vücuda alınmadığını da... Sağlığımız üzerindeki etkisini düşünmek bile istemiyorum. Çevre üzerinde de...

Cilt üzerine uygulanan losyon/krem/spreyler: Bu tür ürünlerde sivrisinekleri öldürmeyip algılama organlarını geçici olarak devre dışı bırakan DEET adlı kimyasal madde kullanılıyor. Zararlı etkileri tam olarak kanıtlanabilmiş değil ama kimi bilimsel deneylerde DEET ile çeşitli hastalıklar ve rahatsızlıklar arasında korrelasyon belirlenmiş. Yüksek oranlarda özellikle 2 yaş altı çocuklarda kullanılması önerilmiyor. Cilt üzerine uygulanan ürünlerden içeriği daha doğal olanlar da var. Özellikle çocuklar için uygun olduğu söyleniyor. Fakat hangi çocuk doktoruna sorsam yanıtları ortak: "İsterseniz yazayım bir reçete, ama ben kendi çocuğuma kullanmazdım" anlamında bir yüz ifadesi. Ben de kullanmam öyleyse.

Prize takılan sinek kovucu aletler: Bazen sıvı, bazen tablet formunda oluyor. Son zamanlarda kimyasal sinek kovucular arasında en yaygın kullanılanlar galiba bunlar. Bebekler için güvenilir olduğu kanıtlanmadığı için pek önerilmiyor. Mümkünse hiç kullanmamak için çaba harcayacağız. Alternatif kullanma yöntemimizi aşağıda anlattım. Prize takılarak kullanılan kovucuların bir kısmı ise sivrisineklerin sevmediği ancak insanların duyamadığı bir ses çıkarıyorlar. Bebekler için Chicco'nun bu tür ürünlerini gördüm, sanırım tablet/sıvı olanlardan daha güvenilir, denemeyi düşünüyorum. Çocuk doktoru bunların bazen işe yarayıp bazen yaramadığını söyledi. Okuduğum kadarıyla sivrisinekler bir süre sonra rahatsız edici sese bağışıklık kazanıyormuş. Ayrıca her sivrisinek cinsinin rahatsız olduğu ses dalgası farklı imiş. Örneğin Chicco paketinin üzerinde yazdığına göre sadece Avrupalı sineklere karşı koruma sağlamaktaymış. Bakalım Malta sinekleri ne kadar Avrupalı?

Yapışkan tuzaklar: Pencere çerçevesine yapıştırılan, sineklerin gelip konunca ayrılamadığı tuzaklarmış bunlar. Görmedim, kullanmadım. Zehirli olanları varmış, özellikle çocuklu evlerde bunlardan mutlaka kaçınılmalıymış.

Cibinlik: Ben ilk duyduğumda gülmüştüm, siz gülmeyin. Malta'ya taşınırken başımıza gelecekleri az çok tahmin ettiğimden oğlumun doktoruna sivrisineklere karşı ne kullanabileceğimi sordum. Aklımca o doğal bir ilaç önerecek, ben de gelmeden önce alıp kendimi hazırlıklı hissedeceğim. Yanıtı sadece "Cibinlik" oldu. Cilde sürülen krem tarzı koruyucuları özellikle bir yaş öncesi bebeklere önermiyormuş. Cibinlik ben çocukken ailemin de kullandığı bir yöntemdi. Tropik ülkelerde hala kullanılıyor, neden olmasın? Kimyasal değil, sağlığa ve çevreye zararlı değil. Üstelik bir kez alınınca yıllarca kullanılabilir, ailede bir çocuktan diğerine devredilebilir. Malta'da bebek arabası ve yatağının üzerine geçirilebilecek tarzda cibinlikler buldum. Hareketli ve meraklı bir bebekle ne kadar verimli kullanılır, bilmiyorum. Yine de savunma kalkanımızdaki yerlerini aldılar. İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelerde Mosquito net, Moskitonetz diye aranacak.

Doğru giysi seçimi: Sivrisineklerin renk seçtiğini biliyor muydunuz? Açık renk giysiler tercih edilmeliymiş, mavi renkten de hiç mi hiç hoşlanmıyorlarmış. Ayrıca yaz sıcaklarında dahi hafif, sıkmayan giysilerle vücudun örtülmesini öneriyorlar. Bu son söylediğim aynı zamanda bebeği güneşe karşı korumak için de tavsiye ediliyor. Oğlumun yaz giysileri -mümkün olduğunca- şort yerine pantolon, kısa kollu tişört yerine uzun kollu tişört şeklinde olsun, sıcak renkler yerine de bol bol mavi giysin diye düşünüyoruz. Nefes alan, hafif kumaşlardan hazırlanmış olması şartıyla...
Havalandırma: Gün boyu açık pencereler sivrisineklere de davetiye çıkarıyor tabii. Çok sıcaklarda pencere açmadan oturmak mümkün olmayabilir. Özellikle bizimki gibi klimaya da çok gerekmedikçe başvurulmayan evlerde. Ama bunun dışındaki zamanlarda -örneğin bugünlerde- gün boyu yarı aralık bir pencere yerine, gündüz saatlerinde kısa (5-10 dk.) ama tam bir havalandırmanın yeterli olacağını biliyorum. Akşamları mümkün olduğunca pencere açılmayacak, çünkü sivrisineklerin ışığa geldikleri aklımda.

Pencerede tel: Uygulama imkanım olmasa da burada söz edilmeye değer. Özellikle yatak odası pencerelerine istenmeyen ziyaretçileri engelleyecek teller monte edilmesi sorunu zaten büyük ölçüde çözer gibi geliyor bana. O zaman dilediğimiz gibi havalandırabiliriz de odalarımızı. Evimizin güzelliği mi bozulur? Kullandığımız kimyasalların 20 yıl sonra sağlımızı bozmasına tercih edilmez mi bu? Hem yaratıcı akıllar pencere tellerini de güzelleştirmenin bir yolunu bulur elbet.

Avcılık: Gerekli önlemleri aldıktan sonra ve uykuya dalmadan önce tüm odayı bir kez daha gözden geçirmekte fayda var. Klasik ve en doğal yöntemlerden biri :) Kişisel gözlemim sivrisineklerin genelde yatağa ve giysilere yakın yerlere konuşlanmayı tercih ettikleri yönünde :)


Uçucu bitkisel yağlar: Önce bir uyarı: Burada sözü geçenler çok yoğun ve etkili yağlar olduklarından bebeklerle son derece dikkatli kullanılmalı. Çocukların erişiminden kesinlikle uzak tutulmalı. Çok çok az (bir kaç damla) kullanılmalı. Hiç bir şekilde dahili veya direkt cilt üzerinde kullanılmamalı. Etkisi önce yetişkinlerin üzerinde test edilmeli. Bazı yağların kokusu o kadar keskin ki bebeklerde solunum problemlerine sebep olabiliyormuş. Dikkat, dikkat, dikkat! Bitkisel yağlar son derece doğal ürünler olmalarına rağmen, her madde gibi alerjik reaksiyona sebep olabiliyorlar, yetişkinlerde dahi önce az miktarlarla denenmeli. Uçucu yağları kullanırken hamileler de dikkatli olmalı. Emin olmadığınız her yöntemde olduğu gibi önce doktorunuza bir sorun.

Sivrisineklerin sevmediği sesler ve renkler olduğu gibi, bazı kokuları da sevmiyorlar. Bu kokuları içeren spreyler hazırlayıp oda spreyi gibi kullanmayı düşünüyorum. Vücuda sürülmek üzere hazırlanan bazı krem ve losyonların tariflerini de buldum. Ama bence onlar yetişkinler için. O yüzden denemeyi ve burada vermeyi düşünmüyorum. Önce sivrisineklerin sevmediği kokular:


3 Türk araştırmacının yaptığı bir araştırmanın özetini buldum, ama kendisine ulaşamadım. Buna göre şu bitkilerin yağları da bir ölçüde sivrisinek kaçırıcıymış (İlk üçü araştırmaya göre en etkili bulunanlar) : Anason, Okaliptus, Fesleğen, Nane, Defne

Şöyle bir sivrisinek kovucu oda spreyi tarifi buldum:
- 10 birim zeytinyağı veya alkol (veya bence arı su!)
- 1 birim yukarıda sayılan bitkisel yağlardan biri (veya bir kaçı)
bir sprey şişede karıştırılıyor ve her kullanımdan önce şişe iyice sallanıyor. Daha önce arı su ve biberiye yağı ile çok başarılı bir oda spreyi yaptığımdan, ben alkol veya zeytinyağını işe hiç karıştırmayıp arı su ile denemeyi düşünüyorum. Bu arada elinize bulaşabilecek bir damladan az miktar yağ bile bebeğinizle veya hassas dokularla (göz, mukoza) temas ettiğinde rahatsız edici olabilir. Spreyi hazırladıktan sonra, hiç bir şeye dokunmadan elinizi iyice yıkamayı unutmayın! Ancak bu spreyden saatler boyu koruma gibi büyük şeyler beklenmemesi gerektiğini söylemeliyim. Yapılan deneylerde DEET içeren kimyasal muadillerinden kat kat zayıf oldukları kanıtlanmış. İyi sonuç alabilmek için sık sık tekrarlanması gerekebiliyormuş. Ama önemli olan doğal olması! Uçucu yağlar çok ucuz değiller, buna karşılık damla damla kullanılıyorlar. Bu yüzden ben alırken yukarıdaki listeden başka amaçlarla da kullanabileceğim yağları seçtim. Sedir (çünkü aynı zamanda güve kovucu), tea tree (çünkü antibakteriyel etkileri de var), biberiye (evde zaten vardı), lavanta (kokusunu severim), portakal gibi...

Bir başka doğal oda spreyi kedi nanesi (cat mint) veya biberiye çayı ile yapılıyormuş. Hazırlanan çayı doğrudan sprey şişesine alıp gerektiğinde kapalı mekanda kullanmak yeterliymiş.

Citronella yağı içeren pek çok sinek kovucu da var piyasada. Küçük bir kavanozun içinde bu yağa batırılmış sünger şeklinde bir ürün bulduk mesela. Yatmadan önce kapağı açılınca bütün gece odayı mis gibi kokutuyor. 35-40 gün sürüyormuş etkisi. Hep gittiğimiz hastanede çalışan son derece güvenilir bulduğum bir eczacı hanım bana torunları için uyguladığı yöntemi önerdi. Çocukların yatak odasında akşam bir kaç saat prize takılan aletlerden kullanıyormuş. Yatma vakti gelene kadar odadaki sivrisinekler böylece dışarı kovuluyor, ardından prizdeki alet çıkarılıyor, bütün gece korumayı Citronella üstleniyormuş. Bana mantıklı geldi, bu aletlerden kullanmak zorunda kalırsam bu şekilde kullanmayı düşünüyorum. Eğer gece boyu prizde takılı bir sivrisinek kovucu bulunacaksa, çocuk doktorunun önerisi bebeğin yatağından en az 1-2 metre uzaktaki bir prize takılması yönünde...

Yapılması / Yapılmaması gerekenler: Ter, yağmur ve rüzgarlı hava kullanılacak herhangi bir kovucunun etkisini azaltıyor. Durgun su birikintileri de sivrisinekleri çekiyor. Bunlardan kaçınmaya çalışılmalı. Gün batımından ve gün doğumundan hemen önce ve sonra sineklerin daha aktif olduğunu okudum. Ayrıca sivrisinekler parfüm, deodorant, sabun, duş jeli, şampuan, güneş kremi vb. ürünlerde sıkça kullanılan çiçeksi kokuları seviyormuş. Bebeklerde özellikle kokusuz, doğal ürünler tercih edilmeli. Zaten alerjiye karşı korunmaları için de gerekli bu. Yatmadan önce bir duş hem teri önler, hem gün içinde kullanılabilecek ürünlerin (yazın özellikle güneş kremi) kokularını alır, bebekler de rahat uyur.

Fesleğen-Biberiye yetiştirmek: Bu önerinin etkisinden emin değilim ama fikri sevdim. Yatak odası pencerelerinde (dışarı doğru yerleştirebileceğiniz saksılıklar varsa), balkonlarda ve sivrisinek girmesi mümkün diğer yerlerde fesleğen ve biberiye yetiştirmek öteden beri sivrisinekleri kaçırmak için kullanılırmış. Benim bahçe malzemeleri satan çiçekçi amcaya uğramam şart oldu. Sivrisinekleri kaçıramazlarsa bile gözlerimizi şenlendirir, yemeklerimize birer taze çeşni olurlar fesleğenle biberiye :))

Sizin bildiğiniz başka doğal sivrisinek kovucular varsa duymaktan memnun olacağım.

Kaynaklar:

  1. Ohne Chemie gegen Mücke & Co.

  2. Mücken - was hilft gegen die Plagegeister?

  3. Mosquito Repelling Essential Oil Blends

  4. Repelling Mosquitoes Naturally

  5. Natural Ways To Repel Mosquitoes

  6. Natural Mosquito Repellent: A Natural Barrier Against Mosquitoes

  7. Mosquitoes and Mosquito Repellents: A Clinician's Guide

  8. 3 çocuk doktoru, 2 eczacı :))

Çarşamba, Nisan 30, 2008

Malta: Başkent Valletta

Gezip gördüğümden bahsedeyim biraz da. Aşağıdakiler bir Pazar günü yapılmış Valletta gezisinden fotoğraflar. Valletta dolmuşu ile gittik, yürüyerek geri döndük. Malta'yı ziyaret edecek bebekli ailelere Valletta-Sliema arasında işleyen bu vapura bebek arabası ile binebileceklerini hatırlatmak isterim. Biz bir süre emin olamamıştık çünkü. Hatta Wikitravel sitesinde Sliema-Valletta arasını 3-5 dakikaya indiren bu rahat ve ucuz yolculuk, pahalı liman turlarına para vermek istemeyenlere de öneriliyordu. Ben de katılıyorum bu görüşe. O turlarda göreceklerinizin büyük kısmını zaten bu yolculukta da göreceksiniz. Aynı mesafeyi yürüyerek aşmayı ise sadece iyi yürüyüşçülere ve hava çok sıcak değilse öneririm. Girintili çıkıntılı kıyı boyunca hedefe ulaşmak bir saati geçebilir. Yürüyüş ve tekne dışında Sliema'dan Valletta'ya ulaşmanın diğer yolu ise otobüsler.

Valletta'ya ilk ve kısa gezimizi Kasım ayında yapmıştık. Daha sonra bebekle ulaşım güçlüğü, havaların soğuması ve her öğle tatilinde Valletta'ya yürüyen eşimin "İnan, görecek bir şey yok" iddiası yüzünden ertelendikçe ertelendi bu gezi. Görecek bir şey olup olmadığına siz karar verin.

Valletta gerçi Malta'ya inen uçakların penceresinden baktığınızda tamamını görebileceğiniz kadar minyatür bir şehir ama Unesco Dünya Mirası listesinde. Avrupa'nın sokakları birbirini dik olarak kesen (ızgara şeklinde deniyor galiba) ilk şehirlerinden biri. Malta tarihinde büyük yeri olan Osmanlı kuşatmasından (Great Siege of Malta) hemen sonra, 1566'da kurulmuş. Adını St. John şövalyelerinin önde gelenlerinden olan Jean Parisot de la Valette 'den alıyor. Her iki yanı doğal ve büyük iki limanla (Marsamxett Limanı ve Büyük Liman) çevrili bir burunda kurulmuş. Dört yanı yüksek duvarlarla çevrili, tek ve büyük bir giriş kapısı var.

Bu kadar laf yeter, fotoğraflara geçelim.

Önce Sliema tarafından Valletta'nın genel bir görünüşü:
IMG_0410
Büyük kubbe Carmelite Church'e, kule ise St. Paul's Anglican Cathedral'e ait. İkinci kilisenin koyu Katolik Malta'nın ilk protestan kilisesi olduğunu okudum.

Bu da sözkonusu kiliselerin bulunduğu sokaktan bir binanın köşe detayı. Malta'nın pek çok armasından biri:
IMG_0875

Tam karşısında Carmelita Kilisesinin köşe detayı. Kucağında İsa ile Meryem ana.
IMG_0876
Bu kilisenin yakından tam bir fotoğrafını çekmeyi beceremedim. Valletta sokakları öylesine daracık ki, biraz geniş bir açı yakalamak için bir iki adım geri gidince sırtınız karşı binanın duvarına dayanıveriyor. Genel bir fotoğraf çekebilmek için epeyce geri gitmeniz (örneğin Sliema'ya kadar) gerekebiliyor :)
Bu iki köşe detayının bulunduğu sokakta (Old Theatre Street) biraz daha yürüyünce ünlü Manoel Theatre'ın yanından geçiyorsunuz. İçini merak ettiğim bir yapı bu. Bir diğeri ise St.John's Co-Cathedral.

Aşağıdaki fotoğraf Valletta sokakları hakkında bir fikir verir sanırım:
IMG_0877

Bir başka köşebaşı detayı daha. Hangi binanındı, şimdi unuttum:
IMG_0878

Malta kapıları deyip duruyorum ya, Malta kapı tokmakları ayrı bir fotoğraf konusu. İlginç bulduklarımdan biri:
IMG_0879

Sardunyalı pencerelerden biri:
IMG_0880

Bu arkadaş biraz yorulmuş gibi :))
IMG_0881

Ünlü "Tüccarlar Caddesi"nın tabelası. Gelmeden önce yaptığım araştırmada bu sokakta pazar kurulduğunu okumuştum heyecanla. Eşim defalarca geçmiş. "Pazar mazar yok" dediyse de kabul etmem güç oldu bu gerçeği :((
IMG_0882

Bir başka güzel sokak:
IMG_0885

Burası Cumhuriyet meydanı (Republic Square). Havaya asılı huzuru hissediyor musunuz?
IMG_0887

Cumhuriyet Meydanı'ndaki telefon kulübesi ve posta kutusu adadaki İngiliz etkili detaylardan. Arka plandaki bina Grandmaster's Palace olup dışarıdan pek belli etmese de Malta cumhurbaşkanı ve meclisinin çalışma mekanı. St. John şövalyeleri zamanından beri de yönetim binası imiş zaten.
IMG_0888


Great Siege (Büyük Kuşatma) anıtı :
IMG_0890

Republic (Cumhuriyet) Caddesinden bir detay. Papa II. Jean Paul buradaymış. Zjara kelimesine dikkat :))
IMG_0891

Bu kapıyı Upper Barracca'dan az önce gördüm. Sevdim. Üstüne başka sardunyalı kapı-balkon fotoğrafı çekmemeye karar verdim:
IMG_0894

Dön dolaş Tüccarlar Caddesi'nin öbür ucuna çıktık. Gerçekten pazar yokmuş :(( İşte kanıtı:
IMG_0895
Bu fotoğrafın bir özelliği daha var. Ben bu fotoğrafı çekerken Tüccarlar Caddesi'nin bir başında duruyorum. Bu cadde Cumhuriyet Caddesi ile beraber bütün Valletta'yı baştan başa kateden ikinci sokak. Karşıda ise deniz gözüküyor. Yani Valletta bir ucundan bakınca diğer ucunu görebileceğiniz bir şehir :))

Upper Barracca'dan Büyük Liman (Grand Harbour)'a bakış:
IMG_0897

Bir bakış daha:
IMG_0902

E, bi bakış daha.
IMG_0904

Bu da Sicilya'ya nasıl gidiliyor diye merak edebilecek okurlar için bir bakış. Bunlara binilip gidiliyor:
IMG_0907

Şimdi başımı geriye çevirip tekrar Upper Barracca Bahçesine göz atıyorum:
IMG_0899

Bu yaramazı bir an durmuşken yakaladım. Familyasını Malta'da hep görüyorum. Küçükler, şirinler ama yine de umarım havalar iyice ısınınca bizim eve uğramazlar:
IMG_0900

Bu beyefendinin kim olduğunu bilmiyorum. Ben aslında sarı çiçekleri fotoğraflamak istemiştim. Hoş, onu da becerememişim ya... :
IMG_0901

Bu pembeli ağaç da ilgimi çekiyor. Hatta bir yerlerden tanıdık da geliyor. Ne olduğunu çıkaramıyorum:
IMG_0912

Dönüş yolunda harika bir begonvilin (ben ona konsolos çiçeği demeyi tercih ediyorum aslında) kapladığı bir eski bahçe duvarı gördüm ama fotoğraf makinesinin şarjı bittiği için çekemedim. Bunun yerine Sliema Waterfront'tan bir başka konsolos çiçeğini paylaşayım. Yaklaşık böyle bir şeydi:
Begonvil

Bir de şu mini mini pembeli çiçek var. Yapboz oyunumun yeni parçası. Fotoğrafını yerinde çekemedim. Eve gelip çekene kadar da biraz küsmüştü bana. Yine de bulabileceğimi umuyorum:
IMG_0915

Salı, Nisan 29, 2008

Yuppiiiii....Latin çiçeği!

Şubat ayında ektiğim latin çiçeği kah güneşten sararıp kah güneş ararken, sonunda çiçek açmaya karar verdi. Şimdi uzun bir latin çiçeği bilgilendirme yazısı yazmaya çok üşeniyorum. Ama şu güzel ve cefakar çiçeği de paylaşmak istiyorum bir taraftan.

Latin çiçeği ekildikten 3-4 gün sonra ilk yapraklarını veriyor. 15 gün sonra keyfi yerindeyken:

IMG_0672[1]



37 gün sonra. Yapraklardan bazıları sararmaya başladı. "Yerim dar" halleri mi, "güneşim çok" halleri mi, bilemedim. Latin çiçeği bunalımda:

Latin çiçeği bunalımda



2,5 ay sonra ilk tomurcuk. Sararan yapraklara rağmen. Üstelik kuru yaprakların dibinden yeni yaprak da verdi ki bu daha önceki yıllarda hiç görmediğim bir şeydi:

Latin çiçeği - Tomurcuk



Kapüşonlu terem benim:

Latin çiçeği -tomurcuk



Ve işte çiçek! Üstelik aslında fotoğraftakinden de güzel :)

Latin Çiçeği




Bu da yakın çekim:


Meraklı latin çiçeği

...ve de iki küçük tomurcuk daha gördüm. Yuppiiiiii!

Bunlar da bir çay bahçesinde gördüğüm, beni çatır çatır çatlatan latin çiçekleri. Bir ara tohum çalmaya gideceğim :)

Latin çiçekleri

Pazartesi, Nisan 28, 2008

Bugün ben bir sincap gördüm...

...evet, evet siyah, küçücük bir sincap. Yan sokakların birinden fırladı hızla. Yol kenarında park etmiş otomobillerden birinin altında kayboldu. Belli ki yolun karşısına geçecek. İlerden hızla gelen otomobili farkedip, "ayy, şimdi ezilecek!" demeye kalmadan, hooop sincap şimsek hızıyla yolun karşısında. Orada da bir başka park etmiş otomobilin altına gizleniverdi. "Ne zaman çıkacak, dur bakayım" derken ne göreyim, o zaten çoktan hemen yandaki bahçe çitinin üzerine fırlamış, kuyruğunu havaya dikmiş, gidiyor. Hedef sahibi bir sincap, belli. Bahar geliyor, güneş açmış, yapacak çoook iş var. Belli ki gideceği bir yer, yapacaği bir takım işler var sincabın. Benim gibi pazartesi sabahı etrafını seyrede seyrede yürüyenlerle ahbaplık edecek hali yok. Sadece bir an durup çitin üzerinden geriye baktı, neşeyle kuyruğunu salladı, meraklı gözlerle sordu: "Nasıl oldu da kendinizi o büyük, o çirkin, o gri şehirlere hapsettiniz? Büyüüük gökdelenleri olan ve içinden otobanlar geçen şehirler inşa etmek kolay, büyüüük meşe ağaçları ve içinden sincaplar geçen şehirler kurmak zor olandı, nasıl anlayamadınız?"


Not: Bu sincabı ben aslında "bugün" değil, bir kaç yıl önce gördüm. Bu hikayeyi de o zaman bir grupta anlattım. Düşündüm ki eğer yaşıyorsa (ki tüm kalbimle öyle olduğunu dilerim) yine öyle meraklı bakışlarla pıtır pıtır koşturuyordur şimdi. Mevsimi çünkü... Fakat attığım başlık tamamıyla da yanlış sayılmaz. Bu familyadan bir küçük sincap da bizim evde yaşıyor çünkü :))

Cuma, Nisan 25, 2008

Bazen insan kendini eksik sanır

Dün aklıma ilk gençliğimde defalarca okuduğum bir kitaptan sevdiğim bir söz takıldı. Bugünkü aklımla bambaşka bir anlam yükledim ona. O zamanlar bu anlamını yakalayamamış olduğum için ve kendimi başkalarına ait tercihlerle tamamlamaya kalkıştığım için de kızdım biraz.

"Bazen insan kendini eksik sanır. Oysa sadece gençtir."
Italo Calvino (İkiye Bölünen Vikont)

Salı, Nisan 22, 2008

Telefon faturası

IMG_0474
Dün akşam bankamızın internet bankacılığı sayfalarını çözmeye çalışırken birden farkettim ki telefon faturamızı da oradan ödememiz mümkün. Önce "Ne iyi, postaneye gitmeye gerek olmadan buradan hallederim ödemeyi" diye düşündüm. Ama sonra vazgeçtim hemen. Telefon faturasını internetten ödersem hangi sebeple yolumu postanenin olduğu Manoel Dimech caddesine düşüreceğim? Kapıları, kapı tokmakları, balkonları, sukkulentleri, sardunyaları, pencereleri ve adını bilmediğim türlü mimari detayıyla benim için tam bir seyirlik olan bazı Malta evlerini nasıl göreceğim? Sabahları kendimi hoş bir yürüyüş yapmak için evden ne bahane ile dışarı atacağım? (Malta'da postaneler sadece öğlen 12'ye kadar açık). Postanenin merdivenleri yüzünden içeriye alamadığım bebek arabasının başında, başka işi olduğu halde sırf ben rica ettim diye bekleyen, geri döndüğümde laf olsun diye değil, gerçekten ilgilenerek "Hallettiniz mi işinizi?" diye soran, sonra da el sallayarak vedalaşan yaşlı amcalara nasıl rastlayacağım?
Internet şubeleri pratik, hızlı, güvenilir yerler olabilir. Fakat insan http yollarında ne güzel evlere, ne çiçeklere, ne de böyle insanlara rastlayabiliyor.
Fotoğraf: Malta sokaklarından bir güzel. Bütün kış çiçek açtı, şimdi dinlenmeye geçti.

Pazartesi, Nisan 21, 2008

Walden Gölcüğünde Bugün - 4

...Thoreau teknoloji ve ilerleme hakkındaki fikirlerini anlatıyor. "Modern gelişmeler"in her zaman olumlu olmadığını, bunun bir yanılsama olduğunu düşünüyor.

"İcatlarımız ilgimizi önemli şeylerden uzaklaştıran sevimli oyuncaklar gibiler. Kendileri gelişmiş araçlar ama bizi sadece yeterince gelişmemiş hedeflere ulaştırıyorlar. Boston'u New York'a bağlayan demiryolları gibi ulaşılması zaten çok kolay hedeflere... Büyük bir telaşla Maine'den Texas'a bir manyetik telgraf hattı kurmaya çalışıyoruz. Oysa belki de Maine ve Texas'ın görüşecek önemli bir şeyleri yok."

Otomobil, cep telefonu, bilgisayar, internet, televizyon... Kendi çağımızın "önemli" icatlarına bir de yukarıdaki satırların ışığında bakın. Hepsinin arkasındaki büyük bilgi birikimini, geliştirilmelerine harcanan beyin enerjisini bir düşünün. Ne için? Örneğin şunun için: "Yoldayım, ekmek lazım mı?" Veya şunun için: "Şimdi bu maili oku, bir dilek tut ve bir dk. içinde 10 kişiye daha gönder."

Yaşasın teknoloji!

Walden Gölcüğünde Bugün-3

Cuma, Nisan 18, 2008

Kimyonun (resimli) maceraları 18/04/2008

Sardunyalı Pencere

Yokuşun başından bakınca görünen turkuaz deniz, ak deniz. Amber sokak sakin, huzurlu, neredeyse uykuda. Kıpır da öyle... Öğleden sonra sessizliğinde bir tek kimyon uyanık sanki, bir de karşı evin penceresi. Pencere sokağa bakan canlı, meraklı bir göz gibi. "Aşağıda, turkuaz denizin kıyısındakilere inat ben hep böyle kalacağım ve güzel, hep çok güzel olacağım" der gibi. Üstüne üstlük bir de pembe, bir de yeşil, bir de sardunya...

Perşembe, Nisan 17, 2008

İyi de ben ne yapıyorum?

Yaban yaşamımı basitleştirmek için benim ne yaptığımı sormuş. Bu soruya hak vermemek elde değil. Yola çıkarken internetteki "bla..bla..bla" dan ziyade birilerinin tecrübelerini dinlemeye ben de ihtiyaç duymuştum. Gruplara, forumlara üye olma sebebim de buydu. Bu blogda da kendi öğrendiklerimi, okuduklarımı unutmamak ve denediklerimden diğer insanları haberdar etmek için yazıyorum. Yaban'ın sorusu çok işime geliyor, bir tür iç hesaplaşma da yapacağım kendimle. Şimdi uzun ve biraz karışık bir liste geliyor, hazır olun...

  • Önce şunu söyleyeyim: Herkesin basit yaşam anlayışı farklı, çünkü yaşam anlayışlarımız farklı. İçinde yetiştiğimiz ve yaşadığımız aile, yaşadığımız coğrafya, günlük dertlerimiz, sabah kalkınca camdan gördüklerimiz, evimiz, pek çok şey... Bu yüzden benim yazdıklarım birebir tavsiyeler değil; fikir alınabilecek, ilham ve motivasyon verecek şeyler olarak görülmeli.

  • Beni yoran ve kurtulduğum için hala çok sevindiğim ilk şey kredi kartları. Onlarla vedalaşmam basit yaşamla resmi tanışmamızdan da önceye gidiyor üstelik. Bir değil, bir sürü kredi kartım vardı. Sebebini hiç sormayın, ben de bilmiyorum. Büyük borçlar yapmadım, batmadım. Her ay, o ay harcadıklarımı düzenli olarak ödedim. Yine de benim için yüktüler. Posta kutumda fazladan bir zarf, Inbox'da fazladan bir e-mail, takip edilmesi gereken fazladan bir ödeme, her yılbaşı anlamsız sabit ödemeler... Türkiye'den ayrılırken hepsini iptal ettirdim. Büyük bir zevkle. Birini bile bırakmadım geriye. Cebimdeki para kadar harcamanın, o yetmiyorsa istediğim şeyleri almadan eve dönmenin ve buna rağmen yaşıyor olduğumu görmenin güzelliğini tattım :))

  • Cep telefonu. Bunu benim kadar problem yapmayanlar vardır kuşkusuz. Yıllarca kullandım. "Neden cep telefonum var benim?" diye sorarak üstelik. Gündüz işte, akşam evde olan, bunun dışındaki zamanlarda (sinemaya, tiyatroya gittiğimde, dostları ziyarette vb.) zaten erişilmek istemeyen biriydim. Neden cep telefonum var(dı) benim öyleyse? Ödenmesi unutulan faturalar, posta kutusunda bir zarf, şarj edilmesi gereken bir cihaz, söylenmesi gereken bir yalan ("evet, evet, yoldayım, geliyorum"), yanıtlanması gereken bir SMS mesajı, ödenmesi gereken bir saçma sabit miktar daha... Kurtuldum! Bugün yeniden cep telefonu edinmem gerekse kesinlikle kartlı olanlardan bir hat ve en ucuz ve basitinden bir telefon edinirim. Numaramı beni gerçekten her durumda bulmasını istediklerime veriririm. Cep telefonumu sadece erişilecek bir telefondan uzaktaysam açarım. Dostlarıma kuralı açıklarım: "Gündüz işten, akşam evden deneyin. Oralarda bulamazsanız cep telefonumu arayın".

  • Beslenme. Büyük farklardan birini burada yaşadım. Ama birdenbire olmadı. Adım adım. Margarin ve tereyağ gitti, zeytinyağı başta olmak üzere sıvıyağ geldi. Daha sonra tereyağ da geri döndü. Ama gerçek, katkısız, boyasız ve tuzsuz olarak; az miktarda . Kırmızı et çok çok azaldı. Yeri biraz tavuk, çokça balıkla kapatıldı. Balığın çiftlikten değil, balıkçı teknesinden gelmiş olması tercih edildi. Sebze yemekleri ve salatalar ağırlık kazandı. Meyve yemek benim için hala tam bir alışkanlık değilse de kuru meyveler ve ceviz-fındık-badem-vb ailesi gündelik abur cuburun yerini aldı. Büyük istisnalar dışında her zaman evde yemeye başladık. Dışarıda geçirilecek öğünler için sandviç yapmayı, önceden poğaça hazırlamayı, elma, muz gibi kolay yenen meyveler ve küçük bir şişe su taşımayı öğrendim. Çantamın demirbaşları oldular :))

  • Gıda alışverişlerimiz basitleşmedi, karmaşıklaştı. Her paketin okunması, üzerindeki gizli kodların deşifre edilmesi gerekiyordu çünkü. Bu her yeni şehirde sadece bir süre devam ediyor ama. Belli ürünlerden oluşan bir beslenme düzeni bir kez tutturulunca alışveriş de birden kolaylaşıveriyor. Neden bu kadar takıntılıyım gıdalar konusunda? En kötü oyunlar gıdada oynanıyor, en inanılmaz numaralar (özellikle Türkiye'de) gıdada çekiliyor çünkü. Peynir yapılırken yağı alınıp yerine kalitesiz margarin ekleniyor, bal ve pekmeze glikoz ekleniyor, susamın dış kabuğu alınıp tahin kabuksuz susamdan üretiliyor, meyve suları şekerle şişiriliyor, pekmeze glikoz ekleniyor. Kayısılar kurutulurken sözde böcekleri uzak tutmak için kükürtleniyor. Oysa kükürtlü kayısı su çektiğinden ağırlaşıyor. Kayısıya verdiğimizden çok suya para veriyoruz. Daha neler neler... Aklıma gelenler şimdilik bunlar.
  • Gıda paketlerini incelerken bir taraftan da bazı şeyleri evde kendim denemeye başladım. Ekmek, yoğurt, kefir, dondurma, reçel, turşu, meyve suyu, bisküvi ve benzeri hamur abur cubur. Bolca başarısız denemem oldu bu arada. Şunu öğrendim: Her türlü hazır gıdaya uzun süre dayanması için, belli bir kıvamı tutturmak için, daha cazip bir renk veya koku sağlamak için, tadını güçlendirmek için; yani tamamen yan unsurlar için, çeşit çeşit maddeler katılıyor. En basit ve doğal tat güçlendiriciler olan şeker, tuz ve yağ gereğinden fazla kullanılıyor. Özellikle yapay gıda boyaları konusunda takıntılıydım. Zararlı olmadıkları söyleniyordu ama sırf görsel bir amaç uğruna gıdaya fazladan bir madde eklenmesi, fazladan bir üretim prosesi, ne bileyim yanlış geliyordu bana. Bu hafta içinde bir yerde okudum (bulamıyorum yine yazdığım kağıdı) İngiltere'de saygın bir bilim dergisinde yayınlandığına göre yapay gıda boyalarının çocuklarda hiperaktivite sebebi olduğu kanıtlanmış. Hadi bakalım!
  • Kendi denemelerimden dışarıda yediğim şeyler hakkında da bir sürü şey öğrendim. Üreticisi ne derse desin gıda boyası katılmadan hiç bir fıstıklı dondurma o kadar yeşil, hiç bir çilekli dondurma o kadar pembe, hiç bir limonlu dondurma o kadar sarı O-LA-MAZ. Çocukluk düşlerimin sonu. Ama gerçek. Bir gerçek daha: Ekmek de öyle pof pof olamaz. Mayada da bir numara çekiyorlar kesin. Ne olduğunu tam çözemedim.

  • Kendi yaptıklarımdan dolayı gurur duydum, kendimi iyi hissettim. Gıda üretim zincirinde ne zaman bir adım daha geri gidebilsem mutlu oldum. Boğazımdan aşağı temiz bir şeyler gittikçe, temizlenmiş hissettim. Uzun vadede sağlığım üzerindeki faydasını hissetmeye başladım. Hafifledim.

  • Kuru maya değil yaş maya kullanıyorum. Bir gün kendi ekşi mayamı üretmeyi hayal ediyorum.

  • İnsanın iki farklı boyutta tencere, bir yanmaz tava, bir keskin bıçak, bir tahta kaşık ve pürüzsüz yüzeyli bir bardakla mutfakta mucizeler yaratabileceğini keşfettim. Patates ezici, kabak oyucu, yumurta fırçası, kavanoz açacağı, mikser, mutfak robotu, yoğurt yapma makinası, yumurta pişirme makinası, kurabiye kalıpları,... ilginç icatlar. Ama onlar olmadan da yaşanıyor.

  • Tam tahıl kavramıyla tanıştım. Ben tanıştığımda Türkiye'de henüz tam buğday unu yoktu. Sorduğumda kepekli unu gösteriyorlardı. "Kepekli un, kepeği, kabuğu her şeyi alınmış buğdayın öğütülmesinden elde edilmiş beyaz una, sonradan bir miktar (üreticinin tercih ettiği miktar) kepek eklenmesi ile üretilir. Tam un başka şeydir." diye anlatmaktan vazgeçtim. Almanya'da tam tahıl cennetine eriştim. Tam buğday, tam çavdar, tam arpa unu, tam buğdaydan irmik, tam pirinç, tam yulaf ezmesi, tam undan makarna, tam tara tam tam! Tam tahıldan üretilen gıdaların daha çabuk tokluk hissi verdiğini, daha az yedirdiğini yaşayarak gördüm. İçerdiği vitamin ve minerallerin ne kadar yaşamsal olduğundan bahsetmeyeyim. Başlarda harıl harıl tam una göre verilmiş tarif aradım, her zaman bulamadım. Vazgeçtim. Bulduğum tarifleri verilen un miktarıyla, bazen de biraz beyaz un karıştırarak yaptım. Özel tarif gerekmediğini farkettim.

  • Şekerden kurtulmak istedim. Her zaman başarılı olamadım. En önemli adımı zaten atmıştım. Yıllardır çay ve kahveyi şekersiz içiyorum. Gıdalara rafine şeker yerine eklediklerimden pek memnun olmadım. Bu biraz zevk ve alışkanlık meselesi. Rafine şeker öyle saf ki (zararı da burada) kendine has bir tadı yok. Diğer tüm alternatiflerin (bal, pekmez, kuru meyveler, vb.) kendilerine has bir tadı var. Hazırlanan gıdaya da borç veriyorlar o tadı. Ayrıca sıvı tatlandırıcılar kullandığımda kıvam tutturmakta başarısız oldum. Bu konu beceriksizce çırpınıp durduğum bir konudur hala... Tatlı şeyler yemekten vazgeçtim.

  • Sadece kakao oranı yüksek (dark, bitter) çikolata yemeye başladım. Çok para verdim, az yedim. Az miktarda acı çikolata yemenin sağlıklı olduğunu öğrendim.

  • Evde kimyasal zararlılardan mümkün olduğunca uzaklaşıp doğal şeyler kullanmaya çalıştım. Detaylı araştırma gereken bir konu. Her yazılana inanmamak gerek. Internette sirkenin, karbonatın, limonun 1001 kullanım yöntemini okudum. Eh, ben de denedim bir kaçını. Bu günlükte sadece deneyip memnun kaldıklarımı yazdım. Yer temizliğinde arap sabununa geri döndüm. Aylarca Almanca adını araştırdım. Schmierseife imiş. İngilizce'si ise Potasium soap. İhtiyacı olanlara duyurulur. Bitki bazlı olanını buldum hatta. Sonra yine Almanya'da Gallseife adıyla satılan doğal bir leke çıkarıcı buldum. Türkçe'sinin misk sabunu olduğunu bir yerde okudum. Benim denediğim lekelerde işe yaradı.

  • Çöp ayırmaya ve geri dönüşüme dikkat etmeye başladım. Benim yaşamım belki virgülden sonraki bir derecede karmaşıklaştı ama dünya için de bir şeyler yapmalı. Geri dönüşümün her ülkede, her zaman bir nebze mümkün olduğunu farkettim. Ben çocukken anneannem sabah kahvaltısından sonra çaydanlığı ayırır, içindeki artan çayı ve posayı gidip bahçedeki uzak bir ağacın altına dökerdi. Biyolojik olarak dönüştürülebilir çöplere yumurta kabuğu, çay ve kahve posalarının da dahil olduğunu okuduğum gün bunu hatırladım. Belediyeden şikayet etmek yerine bu tür yöntemlere kafa yormaya karar verdim. Reduce-reuse-recycle prensibini öğrendim.

  • Evdeki ıvır zıvırı azaltmak için biraz kafa yordum. Biriktirmekten vazgeçtim. Sevdiğim dergilerin eski sayılarını da toplayıp koleksiyon yapardım örneğin. Bazen aylarca açıp bakmadığım sayılar olurdu. Bu tür şeylerin evlerde aylarca, yıllarca beklediğini farkettim. Müzik CD'si ve DVD almaktan vazgeçtim. Sevdiğim CD'leri bilgisayarıma yükledim, çünkü onu her gittiğim yere zaten götürüyordum. Bir filmi herkesin seyredip bahsettiği zaman seyretmemenin o kadar da ölümcül olmadığını farkettim. Hatta hiç bir zaman seyretmemenin de... Aynı şey müzik ve kitaplar için de geçerli. Kaliteli filmler yayınlayan kanalları bulmaya çalıştım, yaşadığım şehrin kütüphanesinden sonuna kadar faydalanmaya çalıştım. Sadece kitap değil, DVD ve CD de ödünç aldım oradan. Her şeyde olduğu gibi müzikte de, filmde de, kitapta da seçici olmaya çabaladım. Internet'ten müzik dinledim.

  • Akşamları bir saat haber izlemek dışında televizyon seyretmemeye başladım. Daha önce sevdiğim, izlediğim bir iki program daha vardı, bebeğim doğduktan sonra onlara vakit bulamamaya başladım. Türk televizyonlarını son bir kaç yıldır imkanım olduğu zamanlarda bile izlemedim. İnsanın yaşamını basitleştirmek için atacağı en büyük adımlardan birinin bu olduğuna inanıyorum. Internette aynı başarıyı gösteremedim. Hala istediğimden daha fazla ve daha verimsiz internet kullanıyorum.

  • Sadece saç kestirmek için kuaföre gitmeye başladım. İş yaşamından uzaklaşmanın en keyifli gördüğüm yanıdır bu. Saçımda ara ara gördüğüm bir kaç beyaz telin ölümcül olmadığını farkettim. Saçlarımda beyazlar arttığında aynı geniş yürekliliği gösterip gösteremeyeceğimi test etmeyi düşünüyorum. Zaten allerjik ve az makyaj yapan biriydim. Neredeyse hiç yapmıyorum artık. İş yaşamının hijyenik olmayan ortamından uzaklaşıp makyajı da bırakınca, yüzümde geçmek bilmeyen ve doktorun metal alerjisi olduğunu iddia ettiği kırmızılıklar kendiliğinden geçiverdi. Kişisel bakımda bitkisel kaynaklı, doğal ve yeri geldiğinde ucuz ürünler kullanmaya çalışıyorum. Burada da sloganım az ve öz. İnsanın kendi hazırlayacağı sabunlar, şampuanlar, kremler, bakım yağları, losyonlar, şunlar bunlar üzerine elimde türlü tarif var ama hiç birini denemeye imkanım olmadı henüz.

  • Burada fazla sözünü etmesem de ruhsal arınma üzerine kafa yoruyorum biraz. Bunun nihayetinde herkesin kendi başına yürüyeceği uzun bir yol olduğunu düşünüyorum. Tevazu, dürüstlük, açıklık, hoşgörü, esneklik, sevgi, ... Ne kadarı öğrenilir, ne hızla öğrenilir bilmiyorum.

  • Sahip olduğum şeylere bakıp "Neden" diye sormanın işe yaradığını farkettim. Sırf alışkanlıktan, öyle gördüğümüz için, başkalarının da var diye, bir şekilde evimize gelmiş diye edinip kullandığımız öyle çok şey var ki... Neden çukur tabaklarım var? Çorba koyabilmek için. Neden saç kremi kullanıyorum? Saçlarım başka türlü açılmıyor. Neden dantel örtüm var? ?!? Öyleyse kurtulayım ondan... (Anneme duyurmayayım :P)

  • Anlaşılacağı üzere evimizde dantel örtüler, şık masa örtüleri, sevimli biblolar, vazoları içinde yapma çiçekler ve allerjim bahanesiyle halı yok. Ev dekorasyonu söz konusu olduğunda son derece (minimalist ötesi) sıkıcı biriyim. Azlık, boşluk bana huzur veriyor.

  • Plastikten ve sentetikten mümkün olduğunca kaçınmaya çalışıyoruz. Giyimde mümkün olduğunca pamuk ve yün. Mutfakta cam, çelik, tahta. Oyuncakta tahta, kumaş. Dekorasyonda cam, ahşap, doğal kumaşlar, metal, belki doğal taşlar.

  • Merak ve hobilerimin bende alışveriş tutkusu yaratmasına engel oluyorum. Yeni bir şeye merak saldı mı her insan kendini alışverişe vuruyor. Oysa geçici bir heves olma olasılığı yüksek. Şöyle diyologlar vuku buluyor beyinlerde: "Ben artık klasik müzik dinleyeceğim" "İyi, gidip hemen 3-5 Mozart CD'si alalım." VEYA "Ben artık fotoğrafçılıkla ilgileneceğim" "İyi, gidip en fonksiyonlusundan bir dijital fotoğraf makinası alalım" VEYA "Dalışla ilgilenmeye başladım" "İyi, hemen gidip dalış giysisi, oksijen tüpü, ne lazımsa alıp gelelim." Bahçeye ve bitkilere merak salınca gidip botanik kitapları almamak ve bahçe marketlerini toplayıp gelmemek için güç tuttum kendimi. Sadece fikir edinmek, ilham ve tohum almak için gezdim oraları çoğunlukla. Diğer alet edevatı evdeki ıvır zıvırdan yaratmaya çalıştım. Evde ekmek yapmaya merak salınca ilk işim gidip bir ekmek yapma makinası almak olmadı. Bir süre fırında denemeye karar verdim. O süre bittiğinde fırında bal gibi de olduğunu gördüm, makinasını almaya gerek kalmadı! Her hobi için az çok geçerli olduğunu düşünüyorum bu kuralın.

  • Toplu ulaşım araçlarını kullanıyorum. Bol bol yürüyorum, hemen her yere yürüyerek gidiyorum. Yürümeyi zaten severim. Böylece günlük egzersiz yapma derdinden de kurtuldum :)) Beceriksizliğimden bisiklete terfi edemedim, ama gerekmedi de bir şekilde. Türkiye'de yaşasam en çok bu maddede zorlanacağımı tahmin ediyorum.

  • Alışveriş merkezlerinden ve onları merkez alan kültürden fazlasıyla sıkılmıştım. Sosyalleşme ve gezinti amacıyla alışveriş merkezine gitmekten vazgeçtim. Alışverişlerimde cadde üstü mağazalarına öncelik vermeye başladım.

  • Inbox'ımı temizledim! Başlıbaşına bir yazı konusu olur bu. Lüzumsuz öyle çok e-mail alıyordum ki... Benimle tek iletişimi mail forwardlamak olan "dostlarla" iletişimi kestim.

  • Posta kutumuzu temizledik. Bir yere üye olurken reklam istemediğimizi belirtir o kutucuğu her zaman özenle işaretledik. Posta kutumuzun üzerine reklam istemediğimizi belirtir bir not yapıştırdık. Reklamlar sadece posta kutumuzu değil, kağıt geri dönüşüm çöpümüzü de dolduruyor, okuması da vakit alıyordu.

  • Kağıt mendil yerine, kumaş mendil kullanmaya başladım. Bahar aylarında inanılmaz mendil tüketiyorum çünkü. İlkokulda kullandıklarıma benzer 10 mendilim var, yıkayıp yıkayıp tekrar kullanıyorum. Bulmam güç oldu, nereden alınacağını bile unutmuşum zira.

  • Alışverişte de kumaş çanta kullanıyorum. Her eksik kullanılmış naylon poşette kendimi daha iyi hissediyorum.

  • "Bu sorunu anneannem nasıl çözerdi?" diye düşünmeye başladım. "Annem nasıl çözerdi?" diye değil. Çünkü annemin nesli basit yaşam açısından kayıp nesil. Margarinle, plastikle, deterjanla, televizyonla tanışan ve doğal alternatiflerini ya kullanmamış ya da unutmuş nesil...

  • Alüminyum folyo kullanmaktan vazgeçtim. Geridönüşümünde sorun yok, fakat üretiminde inanılmaz enerji harcandığını okudum. Kullandığım ürünlerin paketlemesine de dikkat etmeye başladım. Alüminyum yerine mutfakta kapaklı plastik kaplar, cam kavanozlar veya sera kullanıyorum. Sonuncu da tamamen masum değil ama en azından üretim süreci bir çevre faciası değil...

  • İnsanlara aldırmamaya, tercihlerini hoşgörmeye, tercihlerimin hoşgörülmesini beklemeye başladım.

  • En önemlisi, basit yaşamla resmi tanışıklığı olmayan fakat zaten hep böyle yaşamış, içgüdüsel olarak hep doğal olanı seçmiş ve yaşam tarzından taviz vermemiş bir adamla tanışıp evlenmişim, sonradan anladım :)))) Aynı çatı altındakilerin motivasyon ve katılımı çok önemli.

  • "Güneye yerleşmek" gibi hayallerim yok, ne yapacaksam şehirde yapmayı düşünüyorum. Önümüzdeki 20 yılda herkes "güneye" yerleşince şehirlerin bana ve benim gibilere kalacağını hesap ediyorum :)))

  • Daha unuttuğum 10 milyon küçük şey yapıyorum, bir o kadarı hakkında kafa yoruyorum.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Bitkisel yapboz

Bu yazı, bitkileri tanımak için kaynak, yöntem soran Demet için. Benimkilerin kendi kendime geliştirdiğim amatör yöntemler olduğunu söylemeliyim. Aralarında konunun uzmanlarını gülmekten yerlere yatıracak olanlar vardır (Flickr falan). Fakat bir şekilde işe yarıyorlar. Kafamı takıp da adını bulamadığım bitki olmadı bugüne dek.

Bitki tanımlamanın benim için yapboz oynamaya benzediğini farkettim. Parçaları evin içinde dağılmadan, kaybolup gitmeden tamamen kafamın içinde oynadığım eğlenceli bir oyun...

Yapboz oynarken başlangıç taktiklerimden biri, resmin çerçevesini ve nesneleri birbirinden ayıran sınırları çizmek. Dağ ile gökyüzünün, ağaç ile evin birbirine değdiği parçaları bulmak kolaydır. Üstelik resmi daha idare edilebilir bölümlere ayırır, kalan işi kolaylaştırırlar. Bitki tanımlamada da er veya geç bu tür bir sınır çizme eylemi gerekli. Ne kadar sıkıcı da görünse bir ara türler ve kavramlar hakkında bilgilenmeli. Tek yıllık, iki yıllık, çok yıllık; odunsu, otsu; tek çenekli, çift çenekli bitki nedir; petal, kotiledon, ağaç, çalı, ot, sarmaşık neye denir gibi... Mümkünse bilinen her dilde bitki terminolojisini öğrenmek iyi olur. Bitkiyi ararken bunlara ihtiyacım olacak çünkü. Bunun için internette yüzlerce iyi kaynak olduğundan eminim. Ben terimlerle ilk tanışmamı Wikipedia'da yapıyorum. Wikipedia'da herhangi bir maddeyi okurken, soldaki dil listesinden bir diğer dili seçince aynı maddenin seçilen dildeki sayfası geliyor. Örneğin Plants sayfasında Almanca seçilince Pflanzen maddesine geçebiliyorum. Terimleri bir kaç dilde paralel öğrenmek için ideal.

Şimdi karmakarışık yapboz yığınından rastgele bir parça seçiyorum. Bu, yolda giderken bir bitkiyi ilk gördüğüm an. Fotoğrafını çekebilirsem ne ala. Çekemezsem özelliklerini aklımda tutmaya çalışıyorum. Yaprakların rengi, şekli, boğumları, üzerlerindeki çizgiler; çiçeklerin rengi, taç yaprakların şekli, dizilişi, sayısı. Eğer dersimi önceden iyi çalışmışsam veya benzer bir bitkiyi tanıyorsam işim daha kolay. Az çok hangi aileye ait olduğunu tahmin edip doğrudan öyle başlayabilirim aramaya. Ruhr Univesitesi Botanik Bahçesinin sitesinde bu tür bir arama mümkün. Başka botanik bahçeleri ve üniversitelerin de benzer siteleri var tabii ki.

Şu var ki, bu yönteme nadiren başvurabiliyorum. Benim de biraz daha ders çalışmam gerek :-) Daha çok, sadece elimdeki görsel özelliklerle yola çıkmam gerekiyor. "Küçük, beyaz çiçekler, 5 taç yapraklı; uzun, parlak, koyu yeşil, oval yapraklar" gibi... Yapraklar da önemli, çünkü bazen iki ayrı bitkinin çiçekleri birbirine çok benzeyebiliyor, yapraklarından ayırt ediyorum. Bu durumda Flickr'da bir arama başlatıyorum. "Küçük beyaz çiçekler" gibi... Çünkü insanlar fotoğraflarını genelde bu tür anahtar kelimelerle kaydetmeye eğilimli. Bazen yüzlerce sayfa fotoğraf geliyor. Şanslıysam ilk on sayfa içinde aradığımı bulmakla kalmıyorum, fotoğrafın sahibi veya bir yorumcu bitkinin adını da veriyor. Hangi dilde verildiği önemli değil. Bir sözlük yardımıyla veya Wikipedia'nın sözünü ettiğim özelliğini kullanarak diğer adlarına ulaşabilirim çünkü. Hepsinde önemlisi Latince adını bulmak. Bazen bitkiyi buluyorum ama sadece "bu çiçeği dünkü yürüyüşüm sırasında gördüm" türünden bir notla... En canımı sıkan durum bu :( Bazen yüzlerce fotoğrafa baktığım halde bulamıyorum tabii ki. Flickr'da bitki aramak biraz samanlıkta iğne aramaya benziyor. Aramayı farklı kelimelerle tekrar yapmak işe yarayabilir, "Krem renkli küçük çiçekler" gibi... Flickr'da aradığımı bulamazsam benzer bir aramayı Google'da yapıyorum. Aslında bir yöntem daha var. BBC Gardening sitesinde görsel özellikleri verip veritabanında bitki aratmak mümkün. Fakat buradan bitki tanımlayabildiğim hiç olmadı. Bir bitkinin yapraklarının "açık yeşil" mi yoksa "orta yeşil" mi olduğunu belirlemek benim için zor.

Benzer mantıkla yazılmış kitaplarda var. Kütüphanede rastladığım kitaplar olduğu için tam isim veremiyorum ama isimleri genellikle Naturwegweiser(Doğa Kılavuzu) gibi bir şey oluyor, bazen cep kitabı boyutlarında oluyorlar. Doğada gezerken rastlanan bir bitkiyi hemen bakıp bulabilmek için. Bu tür kitaplar mesela çiçek rengine ve petal şekli ve sayısına göre bölümlere ayrılmış. Belli bir coğrafyaya yönelik (örneğin Alpler) olanları da var. Kitapçılara, kütüphanelere bir bakın derim.

Elime aldığım parçanın yerini bulamayınca ne yapıyorum? Keyifsizce yan tarafa koyuyorum tabii ki... Ama yığının içindeki diğer parçalardan farklı o artık. Neye benzediğini az çok biliyorum, nereye ait olabileceğine dair iyi kötü bir fikrim var. Bazen elime yeni bir parça almak yerine keyifli okuma saatleri düzenliyorum. Bitkiler hakkında okumayı seviyorum. Herkesin can sıkıntısına, moral bozukluğuna karşı bir yöntemi var. Benimki bu. Neler okuyorum? Şunları mesela:

(Aklıma geliş sırasıyla...)

(T Türkçe, İ İngilizce, A Almanca demek)

(Bu arada çaktırmadan kendim için de bir liste oluşturuyorum farkındaysanız. Okuduğum kitapların, sitelerin adını unutmayayım diye... )

Bazı kenara konmuş bitkilere ya bir başka bitkiyi ararken veya bu tür okumalar sırasında rastlıyorum. O zamanki sevincimi bir düşünün. Bazen bu tesadüfi buluşlar 24 saat içinde gerçekleşiyor. Pittosporum tobira (bizim akpıtrak) 'da olduğu gibi. Ben bunu acemi şansına bağlıyorum. Yeri gelmişken, Türkçe adını bulamadığım bir bitkiyle kendimi tam tanışmış saymıyorum. Sanki parçada bir hata varmış da, yerine tam oturmuyormuş gibi... Hortensia'dan ortancayı üretmiş, Aquilegia'yı kim bilir hangi hasekinin küpesine benzetmiş bir toplumun yaratıcılığında tıkanma olduğuna İ-NAN-MI-YO-RUM! Sadece tembellik ediyoruz bence.

Bazen de dört tarafı zaten çıkmış bir parçayı bulmak için yığına elimi daldığım olur. Adı sanı, latincesi belli, elimde fotoğrafları olan bir bitkiyi gözümü dört açıp etrafımda görmeye çalışırım. Bunun son ve ümitsiz örneği Selluka. İzmir'e özgü, efsanevi bir sarmaşıkmış bu. Yok olmaya yüz tutmuş. Heyecanlı macerasını agaclar.net'te okudum. İklim benzer ya, bir ümit rastlar mıyım kendileri de yok olmaya yüz tutmuş Malta bahçelerinde diye bakınmaktayım etrafa...

Ah, bir yöntem daha var unutmadan! Uzmanına sormak. Bütün bahçe, bitki forumlarında bitki teşhisine yönelik soruların sorulacağı bölümler var, bahçe blogcuları da memnuniyetle yanıtlıyor bu tür soruları. Yakından tanıdığınız bir uzman varsa (Ayça!) o daha da iyi tabii :)) Ben yine de nadiren kullanmaya çalışıyorum bu yöntemi. Birincisi, kredimi zor bitkiler için kullanmak taraftarıyım. İkincisi (ve daha önemlisi!), birine "gel de şu parçanın yerini bul" desem, oyunu kim oynamış olur Allah aşkına???

Selluka fotoğrafı: Teclasorg

Salı, Nisan 15, 2008

İlgilenenler için ekolojik bahar hediyem

Ev temizliğinin zararlı kimyasallar içermeyen yöntemleriyle ilgilenenler için ve özel olarak Yaban için bahar hediyem:

Buğday dergisi - Zehirli Maddeler Kullanmadan Evde Temizlik makalesi

Uzun zaman Buğday dergisinin en çok okunan 100 makale sıralamasında üst sıralarda yer alan bu yazıda basit ve zararsız malzemelerle hazırlanacak ev temizlik ürünlerinden bahsediliyor. Boraks beni hep korkuttuğu için (zehirli) onu içeren tarifleri hiç denemedim. Bunun dışında denediklerim var. Aslında bu konuda internette yüzlerce tarif ve benim de söyleyecek çok sözüm var. Ama konu hassas, dikkat istiyor. Yarı hazırlıkla, eksik bilgiyle yanlış şeyler söylemek istemem. En azından bu makaleyi güvenle paylaşabilirim sanırım.