Cuma, Eylül 25, 2009
Cyclamen'le bir deneme daha...
Salı, Eylül 22, 2009
Haseki küpesiymis...
Pazartesi, Eylül 21, 2009
Gidalar üzerine iki site daha...
- TransGen : Gen teknolojisiyle üretilmis gidalar hakkinda. Özellikle kanun ve düzenlemelerin anlamini sokaktaki insan icin hukuk dilinden arindirarak anlatan pdf dosyalari cok ise yariyor.
- FoodWatch : Ingilizcesi de burada.
Güncelleme: 16/10/2009--> Bu yazinin basligi her ne kadar "iki site"den bahsetse de, GDO hakkinda buldugum siteleri burada listelemeye karar verdim:
-Informationsdienst Gentechnik
-Greenpeace
Bu vejeteryan köfteler var ya...
Ne diyordum? Vejeteryan köftelere bayiliyorum! Degerli okuyucunun bildigi baska tarifler de var mi?
Güncelleme (22.Eylül.2009): Vejeteryan köfte fikirleri bir arada dursun diye baska bir giris acmiyorum. Pazar günü hobi bahcesi olan komsumuz kocaman bir kabak daha getirdi. Nasil tüketecegimizi düsünmeyelim diye bir de tarif verdi hatta: "Kabagi rendele, biraz maydonoz, biraz sogan, biraz chili...". Aaa! Bizim mücver bu! Romanya Almanlarindan kendisi. Burnum beni yaniltmiyorsa, daha cook ortak yemegimiz var kendileriyle :) Bugün yapildi, afiyetle yenildi. Neyse, en lezzetli etsiz köftelerden biri olarak mücveri de unutmamali diyorum.
Cumartesi, Eylül 19, 2009
Mürver ve kizilcik sezonunu kapatiyorum!
1) Isil, sen bu yazinin devamini okuma. Olabileceklerden ben sorumlu degilim!
2) Mürver topladik, kizilcik da... Elma suyu aldim. Özellikle dogal olarak bulanik (naturtrüb), dogrudan meyveden elde edilmis (direktsaft, elma suyu konsantresine su katilarak degil) ve organik olanini tercih ettim.
3)Mürverleri temizledim. Büyük miktarda mürveri temizlemek (catalla bile) büyük bir delilik. Gelecek yil ayni ise kalkismam icin yine bu kadar delirmis olmam gerekecek. Ayiklamadan sonra yaklasik bir kilo gelen mürverleri bir litre elma suyu ile agir ateste, kivami bence recele benzer bir seye dönüsene dek pisirdim. Ertesi sabah kahvaltisinda afiyetle yedim. Esim "bir seyi eksik, ne oldugunu anlayamadim" dedi. Kabul etmedim. Sorunun ne oldugunu ertesi gün anladim. Bir sey eksik degil, fazla. Minik mürver cekirdekleri gerci ekmege sürülmüs halde cignerken rahatsiz etmiyor ama insanin genzinde tuhaf bir tat birakiyor. Üsenmedim, recelin tamamini blender'dan gecirdim. Ardindan da gayet ince bir süzgecten (eskilerin deyisiyle kevgirden) gecirdim. Cekirdekler üstte kaldi, atildi. Geriye kalan artik mürver receli degil, marmeladiydi sanirim. Ama lezzetliydi.
4) Mürverlerin bir kismini sadece üzerlerini örtecek kadar suyla, sekersiz pisirdim. (Cekirdeklerini ayni sekilde ayikladim.) Onun nasil tüketilecegini daha önce yazmistim. Yine diyorum, nefis bir sey.
5) Kizilciklari yikadiktan sonra, nispeten olgun olanlarini marmelat icin ayirdim. Üzerlerini örtecek kadar elma suyu ile pisirdim. Epey yumusayinca altini kapatip soguttum. Suyunu bir kenara ayirdim. Kevgirden gecirdim. Burada uzuuun bir parantez aciyorum. Yemek tariflerinde hep rastladigim bu deyisi ilginc bulur, merak ederdim. Artik biliyorum. Kevgirden gecirmek bu eylemi tanimlamak icin yeterli degil. Kizilciklari-kevgire dök-avucunla-ovala-olmadi yumrukla-didin-cabala-kizilcigin al kanlarina bulan-savas onunla-hakkindan gel gibi bir fiil uydurmaliyiz bunun icin. Ciddiyim. Parantezi kapatmiyorum. Kizilciklari kevgirden gecirirken sunu düsündüm bir de. O eski kadinlarin; o tarhanasini, tursusunu, recelini, kurutmasini, pekmezini ve daha bilmiyorum nelerini kendi yapan o kadinlarin elleri yüzellibin kez öpülmeli. "Calismiyor" deyip gecildiyse, büyük saygisizlik edilmis onlara. Eger her gün masa basinda 9-5 isi yapmak "calismaksa", o kadinlarin yaptigi icin mutlaka baska bir fiil uydurulmali. Bu da dilbilimcilerden ikinci talebimdir bu parantez icinde.Kapa parantez. Kevgirden gecirilmis (!) kizilciklari tekrar ayirmis oldugum suda pisirdim. Yine bence uygun kivami alana dek. Sekersiz oldugundan biraz eksiydi. Ama sunu belirtmem gerek. Insan dogal malzemelerle calismaya baslayinca aliskin oldugu rafine tatlardan uzaklastigini da unutmamali. Rafine seker yok, rafine tat da yok. nokta.
6) Büyük günahimi en sona sakladim. Topladigimiz kizilciklarin büyük bir kismi hala cok cok eksiydiler. Epey bir sucluluk duygusu duyduk bu yüzden. Atmaya da kiyamadim. Bir hafta mutfagin bir kösesinde beklettim. Sapkadan sihirli degnek cikar diye umdum. Cikti da nitekim. Dün baktigimizda kizilciklarin durduklari yerde olgunlastiklarini gördük! Epeyce yedik. Öyle ki sincap icin cekirdeklerinden ayirmak icin tek elimin parmaklarini hafifce bastirmam yetiyordu. Bugün tekrar ise koyuldum. Geriye kalan tüm kizilcigi üzerini örtecek kadar su ile (ve sadece su ile, sekersiz) pisirdim. Suyunu süzdüm. Kalanini yine sogutup kevgirden gecirdim (ac parantez-!kapa parantez). Evet, gercekten delirmis olmaliyim. Süzülen bulamacin su kismini kizilcik suyuna ekledim. Onu istedigimiz zaman biraz su ve bal (veya pekmez, veya agave nektari, veya akcaagac surubu, veya, veya) ekleyerek iciyoruz. Nefiiiis bir sey! Oglumuza sözde sekersiz meyve suyu icirmeye kalkan ama icine seker katmayip da aspartam kativeren endüstriyel üreticiye selamlar gönderiyoruz.
Kevgirin öte tarafinda kalan kizilcik bulamacina bakinca Türkce'de kizilcik salcasi diye bir kavram var mi diye süpheye düstüm. Evet, olmali. Yoksa adini ben koyuyorum. Sekersiz oldugundan her tarafa cekilir eksi bir tadi var bu salcanin. Bal ekler, ekmege sürüp yiyebiliriz; veya eksi gerektiren yemeklere katabilirim. Henüz karar vermedim, ona bir rol kurgulayacagim.
7) Taaa en basinda ayiklarken (yani pismeden önce) bir miktar mürver cekirdegi ayirdim. "Bahcemde, bagimda mürver agacim olsun isterim" diyen var mi? Parmagini kaldirsin, göndereyim. Buralarin inanisina göre kutlu, ugurlu bir agacmis. Benden söylemesi...
Mango
Cuma, Eylül 18, 2009
codecheck.info
Sistem söyle isliyormus: Ben (eger o ana dek zaten kaydedilmemisse) tüketici olarak elimdeki ürünün barkod numarasini, adini ve elimdeki pakette "icindekiler" basligi altinda sayilan tüm maddeleri giriyorum. Arka planda ikinci bir veritabaninda tüm bu maddelerin muhtemel veya kesin kanitlanmis riskleri, zararlari veya tam tersine avantajlari üzerine bence güvenilir kaynaklarca saglanmis bilgiler var. Sistem bu ikisini eslestirerek bir rapor hazirliyor. Sadece gida maddeleri icin degil üstelik. Kozmetik, oyuncak, elektronok gibi cesitli basliklarda binlerce ürün kaydedilmis.
Keske codecheck.info'yu da alisverise götürebilsem :)
Dünya bir banka olsaydi...
Bu güzel iste!
Greenpeace'in web sayfasinda sattigi tisörtlerin birinin üzerinde söyle yaziyor:
"Dünya bir banka olsaydi, coktan kurtarmistiniz!"
Cikolata, seni yeniden kesfediyorum
Aci cikolata zaten öyle cok cok yenebilen bir sey degil. Has olan her sey gibi. Tam unla yapilmis ekmek gibi. Azar azar yemek yetiyor. Oglum icin kücük parcalardan olusan paketler hazirlamayi ve büyük paketi göstermemeyi düsünüyorum. Cikolatanin lapur lupur yenen bir sey olmadigini ögrenmesi daha iyi. Oya Hanim GDO ile ilgili bir önceki yazida adini koydu. Tokgözlülük ve bunun gida sektöründe oynanan sacma oyunlara deva olabilecegi üzerine düsünceler gelistiriyorum. Zaten dünyanin bir cok derdine tokgözlülügün, azla yetinmenin, gönüllü olarak sade yasamanin deva olacagina inanmiyor muyum?
Kendi fanusumuzun icinde her sey yolunda. Dis dünyaya cikinca, mesela her zamanki teyzemizi ziyarete gittigimizde sehpanin üzerinde hep duran "haaa...aa" yi görünce neler olacak bakalim?
Çarşamba, Eylül 16, 2009
Kücük mutluluklar: Anlatması zor
Cumartesi, Eylül 12, 2009
GDO hakkinda bir kac sey...
Birincisi, Funda'nin e-posta ile gönderdigi belgede de belirtildigi üzere genetigi degistirilmis olma olasiligi en yüksek olan bitkiler misir, soya, kanola ve pamuk. (Kanolada kafami karistiran bir sey var; bunu arastirip sonra bir ara yazayim.)
Ikincisi, bu dört muhtemel GDO beklenmedik sekillerde karsimiza cikabiliyor: Mısır unu, yağı, nişastası, gluten, fruktoz-glikoz şurupları, fruktoz, glikoz, dekstroz, modifiye nişastalar, soya unu, lesitini, proteini, isolat ve isoflavonu, monosodyum glutamat ve eşdeğerleri, bitkisel hidrolize protein, soya yağı, kanola yağı, pamuk yağı gibi...
Ücüncüsü, Avrupa Birligi ve Türkiye'de kanuni düzenlemeler ve uygulama son derece farkli. Kendi yaptigim alisverislerde neye dikkat etmem gerektiginden yola cikarak AB ülkelerinde ve özelinde Almanya'daki son durumu tekrar arastirdim. Durum su:
- 18 Nisan 2004'den beri AB sinirlari icinde genetik olarak degistirilmis organizma iceren veya bunlardan üretilmis her türlü ürün bildirilmek zorunda. Son üründe varligi kanitlanamasa dahi... Ama istisnalari var. GDO bitkilerle beslenmis hayvanlardan elde edilen her türlü hayvansal gidada bu bildirimin yapilmasi mecburiyeti yok. Nedenini anlayamadim. Bu da satin aldigimiz et, balik, yumurta ve süt ürünlerinde gayet de GDO bulunabilir demek oluyor. Bu arada genetigi degistirilmis bakterilerden üretilen katki maddeleri varmis ki, bunlarin bildirimi de gerekmiyormus!
-Bu yüzden genetik olarak degistirilmis (g.o.d. diyeyim buna) bitkilerin cogu zaten hayvan yemi üretimine aktariliyormus. Yani benim 'misir gevregi almam, soya eti yemem' demek yerine dikkatimi et ve süt ürünleriyle katki maddelerine cevirmem gerekiyor daha cok.
-Bir de organik (bio) sertifikali ürünleri tercih etmek otomatik olarak GDO belasindan da uzak tutuyormus bizi tüketici olarak.
- Almanya Greenpeace'in web sayfasinda GDO ile ilgili bir tüketici rehberi buldum. Acik acik marka - ürün isimleri verilerek hangi firmalarin ak, hangilerinin kara listede oldugu, hangi ürünlerin süpheli, hangi ürünlerin temiz oldugu listelenmis. Temmuz 2009'da yayinlanmis, oldukca yeni. Alisverise giderken yanimda tasimaya karar verdim.
-Beni özellikle hayal kirikligina ugratan Alpler'in lila inegi oldu. Greenpeace'in rehberinde belirtildigine göre icerigindeki süt tozunun elde edildigi süt g.o.d. bitkilerle beslenmis hayvanlardan geliyormus. Üreticisi durumu degistirmek icin en ufak bir girisimde dahi bulunmuyormus. Bugün alisveriste paketini özellikle inceledim, bilesiminde GDO bulunduguna dair bir not yok, ki kanunen bulunmasi gerekmedigi de anlasiliyor. "Garantiert Alpenmilch" yaziyordu ön tarafinda kocaman. Icindeki sütün Alplerden geldigi garantiymis yani. Velakin o ineklerin reklamlardaki gibi yesil cayirlarda otlamadigini zaten biliyoruz. Ikametgah adresleri o kadar da önemli degil. Tüketici olarak kafam karisti, cok kisisel aliyorum o kocaman garanti notunu, kendimle dalga gecilmis hissediyorum. Ve hatta seytan diyor ki 'git kendi cikolatani yap'. Var gecmiste denemisligim. Biliyorum 50 centten fazla tutar; biliyorum tadi o kadar da lila olmaz, ama bak sana söylüyorum lila inek, yapabilirim.
Simdilik bu kadar.
Perşembe, Eylül 10, 2009
Tuhaf...
Ekşi erik --> Ekşi maya ?
Ekşi maya denemelerimden bahsedince bana çocukluğundan, köyden hatırladıklarını anlattı. Elbette onlar da eski hamur kullanırlarmış öncelikle. Ama gerektiğinde maya üretmek için bildiğimiz ekşi eriği pişirerek onun suyuyla başlarlarmış işe. "Biz hamuru eriğin ekşisi sayesinde mayalanıyor sanırdık" dedi. Ona muhtemelen eriğin kabuğunda yerleşmiş olan mikroorganizmaların işlevinden bahsettim. Bu çok da şaşırtıcı değil. Daha önceki araştırmalarımda bu amaçla ananas suyu ve patates kullanıldığını bile okudum. Anladığım kadarıyla Akdeniz havzasında yaygın olarak üzüm kullanılıyor, kurutulmuş veya taze. Pınar'ın bir arkadaşı ekşi mayasını kara üzümle üretip paylaşmıştı bizlerle.
Halamla bir deneme yapmaya karar verdik. Evin çevresindeki henüz gayet ekşi eriklerden bir avuç toplayıp biraz suda pişirdik. Soğutup unla karıştırmak amacımız. Ama kücüklerden biri -neyse ki soğumuş- erik suyunu dökünce bizim deney de başlamadan son buldu. Başarır mıydık ondan da emin değilim; eriği bol suda yıkayıp bir güzel "kirlerinden" ve bu arada gerekli mikroorganizmalardan arıtmış olduğumuz sonradan aklıma geldi! :) Büyükannelerimiz muhtemelen bu derece hijyen takıntılı değildi... Bir de bu pişirme işine takılıyor tabii aklım. O zaman mayayı oluşturacak mikroorganizmalar da canlı kalamaz gibi geliyor cünkü. Belki de yapılan sadece ılık suda bekletmekti biraz. Emin değilim, bunu tekrar sormam gerek.
Halamın anlattığına göre yaylaya ilk çıktıklarında hayvanlar henüz yavrulayıp süt vermeye başlamamış olurlarmış. Nihayet süt bulunduğunda ise mayalayacak yoğurt olmazmıs, cünkü yaylaya çıkarken beraberlerinde getirseler bile o kadar uzun süre dayanamazmış yoğurt. Bu yüzden yayladaki ilk yoğurdu da yine sütü erik ekşisi ile mayalayarak üretirlermis. İşte bunu daha önce hiç duymamıştım! Kefir ile ekmek mayalanabildiğine göre; ekşi maya, yoğurt, kefir ve benzeri ürünlerin hepsi belli mikroorganizmaların sebep olduğu -ve bizim adina fermentasyon dediğimiz- bir aktivitenin sonuçlarıysa belki o kadar da olmayacak bir şey değildir bu. Şimdi merakla bu bilgiyi onaylayacak başka kaynaklar bulmayı umuyorum. Değerli okuyucunun da bir fikri var mı bu konuda?
Çarşamba, Eylül 09, 2009
Eski ampullere veda
Artık 100 Watt'lık klasik ampuller hiç bir yerde satılmayacakmış. Gelecek sene 75 Watt, iki yıl sonra çok yaygın kullanılan 60 Watt, üç yıl sonra 25 Watt ve yukarısı ampuller yasaklanacakmış.
Kimisi geçişin çok yavaş olduğunu iddia ederken, kimisi de yeni nesil lambaların yapay ve soğuk ışığından hoşlanmadığı için itiraz ediyordu yasağa. Hatta 1 Eylül'den önce eski tür ampullerin stoğunu yapan tüketiciler olduğunu dinledim televizyondan.
Gelişme bence o kadar da yavas degil ve de sevindirici.
Işığın dogalligina gelince hangisi günesin yerini tutabilir ki?
Kızılcık, mürver, şurup, marmelat
Aklımda bu dört sözcük dönüp duruyor günlerdir.
Unutmadan not etmeliyim şunların hepsini:
Cumartesi günü biraz daha kızılcık toplamıştım. Yine şurup yapmayı denedim. 1 su bardağı kızılcık, iki şu bardağı su ve bir yemek kaşığı şeker ölcüsü ile piştiler. Yine bir parça tarcın kabuğu vardı. Bu sefer şeker ayarı tamdi. Meyvenin buruk tadı farkediliyordu ama zaten tercih ettim bunu özellikle.
Pazar akşamı "peki bu mürverleri ne yapsam?" diyerek uykuya daldığımdan olacak, gece rüyamda mürverlerle uğraştim. Sabah kalktığımda elma suyuyla şekersiz marmeladını yapmaya karar vermiştim. "Neydi peki elma suyuyla meyvelerin tam ölcüsü?" diye notlarımı karıştırırken karşıma Tijen'in "Meyve Agacindan Hikayeler" kitabindan vaktiyle not aldigim mürver surubu tarifi cikti. Peki, belki de bütün kainat mürver surubu yapmami istiyordur. Orada tarif edildigi üzere pisirdim mürverleri. Yalniz zencefil ve karanfil yoktu evde; ben baharat niyetine yine tarcin kabugu kullandim. Icinde hic seker yok, sonradan biraz ilik su ve bal ekleniyor ve harika bir seye dönüsüyor. Kisin sogukalginliklarinda kullanilmak üzere saklaniyormus ama ben bu haliyle saklarsam buzdolabinda, bozulacagi kesin gibi. O yüzden hastalanmadan icip bitirmeyi tercih ettik. Bu arada okudugum bloglardan birinde tarif edildigi üzere bir catal yardimiyla ayikladim mürverleri. Yoksa hayatta akil edemezdim ben böyle pratik bir seyi.
Fotograf: juergen.mangelsdorf
Neredeyse bizimmis gibi sahiplendigimiz kizilcik agaci son günesli günleri de görsün, vakit bulursak biraz daha mürver de toplayalim ve artik marmeladini yapayim sunlarin diye hayal kuruyorum.
Sekersiz, sadece elma suyuyla yapilan recel/marmelat ölcüsünü buldum bu arada. Vaktiyle Mekanimiz Mutfak'ta yayinlanmisti. Bir litre katkisiz yüzde yüz elma suyu ve bir kg. meyve ile yapiliyor.
Tek sorun, fazla dayanikli olmamasi. Sebebini bir kac kavanoz küflenmis receli attiktan sonra okudum. Seker sadece tad vermekte degil, ayni zamanda meyvenin bozulmasini önlemekte de ise yariyor recel yapiminda. Ne kadar cok kullanilirsa o kadar dayanikli oluyor recel. Ama biz zararli yönleri sebebiyle öyle bol keseden seker kullanmak istemiyoruz tabii ki. Cözüm receli (veya marmeladi) az miktarda, tadimlik yapmakta ve mutlaka iyice kaynar suda yikanarak temizlenmis kavanozlarda saklamakta.
Bir sekersiz recel linki de Funda'dan.
Pazartesi, Eylül 07, 2009
...ve sacimi da zeytinyagli sabunla yikamiyorum o zaman
o zaman tum bildiklerime karsi cikip ozgur cehaletin mutlulugunu yasamak istiyorum.
her kucuk ayrintiya dikkat ettigin bir donemin ardindan her seyi bosverdigin zamanlarin da oluyor mu evren?"
...diye sormussun ya Baris,
evet, evet, evet!
Aynen tarif ettigin gibi hissettigim zamanlar,
ve "bilmezdim, ne güzel" dedigim zamanlar,
ve bazi seylerin ucunu saliverdigim zamanlar oluyor.
Gidip etiketinden tek bir satir bile okumadan bir seyler aliyorum,
ve yogurdun plastik kutusunu da geri dönüsüm cöpüne atmiyorum,
ve sacimi da zeytinyagli sabunla yikamiyorum o zaman.
önemli degil,
geciyor sonra...
bu basit yasam günlügünü de bu yüzden tutuyorum zaten,
kendimi motive etmek icin,
unutmamak icin,
parmagimi baskalarina sallayip "yapiyor musunuz bunlari bakiiim?" demek degil derdim.
iyi ki sordun.
Pazar, Eylül 06, 2009
Mürver
Findiklardan yana bir sorun yok.
Soya lesitini
Bu daha da az hazır gıda demek... Çikolatalı fındık ezmesi ve çikolata , ne yapmalı da size bir alternatif bulmalı?
Sincapla gezmeye çıkarken daha da hazırlıklı olmak gerek bir de...
Dikkat etmemiz gereken başka neler var kimbilir?
Daha da takipteyim.
Asbeste dair...
Endüstriyel kullanımı 1870'lerde, başta Kanada olmak üzere Batı ülkelerinde başlıyor. Özellikle inşaat sektöründe yaygın olarak kullanılıyor. Hem iç, hem dış yalıtımda. Yapımında asbest kullanılan en ünlü binalardan biri 11 Eylül'de yıkılan Dünya Ticaret Merkezi kuleleri. Bu olayda onbinlerce kişinin asbest tozuna maruz kaldığı ve artan sayıda kişinin bunun sonuçlarını yaşadığı söyleniyor. Ancak Almanca Wikipedia'da yazdığına göre bu konu ABD'nde tabu.
Tuzlu suya karşı dayanıklılığı sebebiyle gemi yapımında da kullanılıyor. Telefon ve yüksek gerilim hatlarında dış ortamdan yalıtımı sağlıyor. Tost makinesi, sac kurutma makinesi ve ütüden otomobile, koruyucu giysilerden Noel ağaçlarına bir sürü kullanım alanı buluyor (veya gecmiste bulmus) kendine.
Uzman olmayan kisilerin asbesti taniyabilmesi güc. Cünkü pek cok degisik üründe, pek cok degisik formda cikiyor karsimiza. Bazi formlari daha stabil ve dolayisiyla biraz daha güvenli. Bazi türleri daha gevsek lifli. Zamanla cözünüp ortama, havaya karismasi daha kolay. Gri renkli, lifli yapisiyla insaatlarda kullanilan bazi türlerini tanimanin mümkün oldugu söyleniyor sadece.
Tuhaf olan şey, aslında sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk bilgiler daha 19. yüzyılın sonunda gelmeye başlıyor. 1898'de İngiltere'de "asbest tozunun kötü sonuçları"na dair raporlar yayınlanıyor. Bu yıllarda Avrupa'nin çeşitli ülkelerinde asbest madenlerinde ve atölyelerinde çalışalar arasında yaygın olan ve ölümle sonuçlanan vakalar genellikle verem sanılıyor. 1900'de bir İngiliz patalog bu ölümlerin verem değil, akciğer dokusunu yaralayıp iltihaplanmasına sebep olan asbest liflerinden kaynaklandığını kanıtlıyor. Hastalığın adi: asbestosis. Asbestin yol açtığı bilinen hastalıkların en hafifi... Asbest lifleri öylesine kücük boyutlarda ki (0,01-2 mikrometre), üst solunum yollarının doğal koruma mekanizmalarını aşarak akciğere ulaşıyor ve orada yerleserek akciğer dokusunu tahrip ediyor. Özellikle madenci ve tersane çalışanlarında görülen bir meslek hastalığı. Öksürük ve nefes darlığı en bilinen belirtileri. Artan kanser riski cabası...
1930'lardan itibaren asbestin asbestosis sonucunda veya ondan bağımsız olarak akciğer kanserine de sebep olduğuna dair araştırmalar yayınlanıyor. Bu kadar erken bu bilgiye sahip olunmasına karşın yasaklanmasının bu derece uzun sürmesinin iki sebebi var. Birincisi, hastalığa sebep olma sürecinin uzun olması. Bazen on yıllar alıyor hastalığın ilk belirtilerinin görülmesi. Etkilerinin ne genis capli, ne ciddi boyutlarda olduğu gayet geç anlaşılıyor bu yüzden. İkincisi ama daha önemlisi, asbest lobisinin etkili çalışmaları. Maliyeti endüstri tarafından karşılanan kimi araştırmaların sonuçları istenenin aksini kanıtlıyor olmalı ki, ortadan kayboluyor.
Akciğer kanserine ek olarak, bir başka kansere daha yol açıyor asbest: Mesothelioma (akciğer zarı/karın zarı kanseri). Aslında gayet nadir rastlanan bir hastalık. 50'li yıllarda adeta bir patlama yaşaması ile anlaşılıyor asbestle bağlantısı. Sadece asbest madeninde çalışanlar değil, maden yakınında yaşayanlar, maden çalışanlarının yakinlari, yani bir şekilde (ve gayet az miktarda) asbest tozuna maruz kalanlar da yakalanıyor bu hastalığa. Üstelik aile bireyleri maden çalışanlarının giysi ve saçlarıyla taşınan toza maruz kalıyorlar sadece. İngiltere'de bir tersane çalışanının kızının 2000'li yıllarda bu sebeple tazminat almaya hak kazanması okuduğum ilginç bir bilgi. Asbeste maruz kalmanin güvenli bir düzeyi olmadigi bir cok kaynakta acikca yaziyor. Cok az miktarda asbest tozu bile hastalik yapici etkiye sahip.
1970'lerde gayet yoğun olarak kullanılmaya devam ediyor asbest. Almanya'da mesela, özellikle büyük inşaat şirketlerince yapılan binalarda, büyük inşaat projelerinde, kamu binalarında -ki buna hastaneler, ana okulları ve okullar, kapalı yüzme havuzları dahil ne yazık ki- bol miktarda kullanılıyor. Çatı yalıtımında, dış duvar yalıtımında, bazen iç duvarlarda, PVC yer kaplamalarinda, o yıllarda çok rastlanan bir tür elektrikli radyatörde... (Elektrikle ısıtılan ve bu isiyi daha sonra dışarıya veren tuğlalar var bu radyatörün içinde. İlk kez Almanya'da gördüm ama Türkiye'de de kullanılıyor olabilir, tuglalar cikarildiginda ortama asbest tozu yayiliyor) Yani binalarin akla gelebilecek her yerinde kullanılmış asbest. Üretimin zirveye ulaştığı 1973 yılında dünya çapında 5,3 milyon ton asbest üretilmiş! Kisisel arastirmalarimizdan edindigimiz izlenim, Almanya'da 1950'lerden itibaren 1990'lara kadar yapilmis her binaya söyle ya da böyle asbest bulasmis oldugu. Hele kamu binalarinda, hele anaokullarinda, okullarda bu derece yaygin kullanilmis olmasi cocugumuz acisindan epey endiselendiriyor bizi.
1980'lerden itibaren asbestin zararları gittikçe daha iyi anlaşılmaya, asbest üreticileri gittikçe daha çok köşeye sıkıştırılmaya başliyor. Yine de Avrupa ülkelerinde ve bu arada Almanya'da kullanımının tamamen yasaklanması 90ların basını buluyor. Kanada en önemli asbest üreticilerinden biri olarak asbestin zararlarını kabule ve yasaklanmasına karşı en çok direnen ülkelerden biri. Şu anda en büyük üretici Rusya ve Cin. En büyük tüketici de -tahmin edileceği üzere- yine Cin. Okuduğum kitaplarda gördügüm bir grafik beni dehşete düsürdü. Almanya'da asbest üretiminin yıllara göre dağılımını gösteriyordu bu grafik. Sektörün 70lerde ulaştığı zirve gayet açık görülüyor. Almanya'da yasağın başladığı 1993'ten itibaren üretim eğrisinde gayet keskin bir düsüs var. Dehşetli olan şey, sadece iki yıl içinde eğrinin tekrar ve cok keskin bir şekilde yükselmesi. Öyle ki 1993'dekinden de yüksek bir düzeye ulaşıyor üretim. Nereye gidiyor onca asbest? Çok büyük ihtimalle yasağın olmadığı, zararların da bilinmediği 3. dünya ülkelerine. Başarılı pazarlama taktikleriyle. Bu arada belki Türkiye'ye de...
Su anda pek cok gelismis ülkede -Avrupa Birligi ülkeleri dahil- asbest kullanimi tamamiyla yasak. Eski binalarda kullanilan asbestin dokunulmadigi sürece bir tehlike olusturmadigi varsayiliyor. Ne derece güvenilir, bilmem. Ancak asbestin cikarilmasi veya bir sekilde müdahale edilmesi gereken durumlarda bu isi mutlaka sertifikali uzmanlarinin yapmasi gerekiyor.
Asbestin, yasakli oldugu Avrupa ülkelerinde sebep oldugu bazi kanser türlerinin yeni yeni zirve yapmasi, bazi kanser türlerinde ise en yüksek rastlanma oranina önümüzdeki 15-20 yilda erisileceginin tahmin edilmesi bir diger aci bilgi.
Türkiye'deki durum nedir denirse; okuduklarimdan anladigim kadariyla bazi türlerinin ithalati yasak, bazi türlerinin Türkiye'de cikarilmasi ve kullanilmasi yasak. Asbestle calisanlarin maruz kalmalarina izin verilen maksimum miktar belirlenmis (ki bilimsel olarak yokmus öyle bir güvenli düzey, tekrarliyorum), nasil saklanmasi gerektigi kurala baglanmis. Gayet yasakli, kontrollüymüs gibi yapip; gayet serbest, kontrolsüz kullaniliyormus izlenimi edindim dogrusu. Gecmiste Türkiye'de yasadigim, okudugum, calistigim binalarda durum neydi?
bugünkü durum nedir?
belediyeye veya yapan firmaya sorulsa binanin asbest durumu hakkinda bilgi ver(ebil)ir mi?
asbest iceren binalarda tadilat nasil yapiliyor?
cikan asbest ne yapiliyor?
yikilacak binalarda asbest olup olmadigina dikkat ediliyor mu?
Aliaga'da hala Avrupa'nin asbestli hurda gemileri parcalanmaya devam ediyor mu?
Merak ettim.
Türkiye'de bu konunun az gündemde olmasi asbestin az kullanilmis olmasindan mi, yoksa az önemseniyor olmasindan mi?
Merak ettim.
5-6 yil önce evimizdeki elektrikli kalorifer asbestli olabilir mi diye panik yasayinca "bosverin, ben Türkiye'de kalorifer isinde calisirken, ellerimizle parcalardik asbest kütlelerini, hic bir sey olmuyor" diyen Türk tanidigimin hali nedir?
Merak ettim.
Asbestle ilgili bilip ögrenebildiklerim bu kadar simdilik. Sanirim bir önceki yaziya birakilan yorumlardaki sorulari cok da yanitlayamadim. Benim kafamda da ic rahatlatan yanitlardan cok; sorular, sorular var. Arastirmaya devam...
Kaynaklar:
1) Asbest - Türkce, Ingilizce, Almanca Wikipedia girisleri
2) Industriegeschichte: Das tödliche Wunder, Die Zeit
3) Asbest Yasagi ve Türkiye , isguvenligi.net
4) Türkiye'de asbest ve fibröz zeolit (eriyonit) ile ilgili Akciger hastaliklari
5) Gift im Wohnzimmer, H. Gloning, A. Hellmann, Mobuse Verlag, 1995 (ISBN: 3-925499-84-9)
6) Asbest - der tödliche Staub, Verein für Umwelt und Arbeitsschutz e.V., 1992
(ISBN: 3-926748-10-9)
Perşembe, Eylül 03, 2009
Asbest pesimizde
Adi eski Yunanca'dan geliyor. "Yok edilemez" demekmis.
Nisan ayinda baslayan ev bulma ve tasinma kosturmacasi arasinda aklimizi en cok kurcalayanlardan biriydi asbest. Almanya'da (pek cok baska ülkede oldugu gibi) insaat sektöründe bir dönem yaygin olarak asbest kullanildigini biliyorduk. Ciddi zararlarindan yüzeysel olarak haberdardik. Evimizde hic bir sekilde asbest kullanilmamis olmasini -özellikle oglumuz acisindan- cok önemsiyorduk. Üzerinde ciddi olarak düsündügümüz iki evden sirf bu yüzden vazgectik. Binalarin bakimindan sorumlu firmadaki görevli birinin balkonunda asbest kullanildigini bizzat görmüstü, digerinde oldugundan da oldukca emindi. Su an oturdugumuz evle ilgili de ayni arastirmalari yaptik, temiz olduguna karar verdik. Bu arada esim belediyenin cevre koruma ile ilgili birimi ile görüstü. Konuyu o kadar cok sorguladi ki görüstügü kisi sonunda incelememiz icin asbest hakkinda bir kac kitap ödünc verdi bize. Okuduk, insanlarin bu konuya nasil bu kadar ilgisiz kalabildigine tekrar sasirdik.
Evimizin tadilati baslayacakken esim her ihtimale karsi ustalarla evin herhangi bir yerinde asbest olup olamayacagi konusunu da konustu. Biri balkondaki parmaklik görevini gören tuhaf seyi gösterdi bize: "Bakin bunda asbest var mesela, ama endiseye gerek yok; müdahale edilmedigi, sökülmedigi sürece bir zarari yok kesinlikle" . Sasirip kaldik. Üstelik oturdugumuz binada tüm balkonlarda vardi ve biz söyleyene kadar binada oturan hic kimsenin de haberi olmamisti. Üstelik ortak bir karar almadan binanin dis cephesinde bir degisiklik yapilamadigindan bu tuhaf seyi kaldirip atamiyorduk da. Ve üstelik kendi basimiza kaldirip atmamiz da kanunen yasakti. Asbest konusunda uzman bir firmanin yapmasi gerekiyordu bu isi.
Her seye dokunmayi, herseyi kaziyarak kesfetmeyi seven sincaba dogal olarak balkon yasagi geldi. Yine de güvende mi(yiz), emin degiliz tabii...
Agustos ortasinda ayni sokakta oturan ve tatile giden yakin bir arkadasimin sardunyalarini sulamayi görev edindim. Oldukca büyük binalardan olusan bir site bu. Bir süredir devam eden bir dis cephe ve cati izolasyonu calismasi var bir de. Cicekleri sulamaya gittigim günlerden birinde sitedeki binalarin hepsinin önünde devasa cuvallar görüyorum. Üzerlerinde kocaman bir "a" harfi var. Altinda "dikkat, asbest icerir, sagliga zararlidir, vb, vb" yaziyor. Meger bu binalarin önceki izolasyonu asbest ile yapilmis ve simdi yenileniyormus o da. Yüzlerce kisi oturuyor sitede ve ne kadar uzmaninca, ne kadar dikkatli yapilirsa yapilsin solunan ortama asbest tozlarinin karismadigina inanmiyorum. Sardunyalara acimasam, bir de söz vermis olmasam kacip gidecegim. El mahkum giriyorum binaya. Ve emin oluyorum iyice, asbestten kacis yok, bu dehsetli madde her tarafta!
Neden bu kadar endiseliyiz asbest konusunda? neden büyük bir sorun olarak görüyoruz?
Onu da sonra yazayim...
Crassula ovata
Hos, kocaman bir bosluk
Bugün bana tokat atan birine gül atmayi denedim. Icimde hos, kocaman bir hafiflik olustu. Normalde icini kötü seylerin doldurdugu kocaman bir bosluk...
Iyi duygu dogrusu.
Her zaman böyle olacagima söz veremem. O kadar olgun degilim ne yazik ki.
Ama deneyebilirim.
Ruhumu kötü duygular cöplügüne cevirmemek en cok bana yarar sanirim.
Salı, Eylül 01, 2009
"Kizilcik" de neymis!
Yok mu bu isin daha kolay yolu? s'yi ş, u'yu ü yapan bir tus bilesimi, veya onun gibi bir sey?
Püfff! Yazi yazmak da zevk vermiyor artik.
Hoşgeldin...
Son olarak nezaketinden sesini çıkarmayan değerli okuyucunun aklındaki soruların yanıtını vereyim:
Pazartesi, Ağustos 31, 2009
Aman, bu ne hız?
Fesleğen
Bu fesleğenleri ben anneannem için ektim. Veya onun yüzünden...
Bahçede havuz başında her daim saksi saksi fesleğen olurdu, bir de sardunya. Bazen bahçede çalışmaktan yorulmuş, dinlenmek için havuz başına oturduğunda, elleriyle fesleğenin basini okşardı. Sonra bana uzatırdı elini: "Bak, ne güzel kokuyor"
Elleri nasırlıydı, ama evet, çok güzel kokardı.
Derler ki fesleğeni tohumdan yetiştirmek çok güç işmiş, usta bahçıvanlara göreymis. O dedikleri fesleğenin başka türleri, örneğin Ocimum basilicum için geçerli olmalı. Onu tohumdan yetiştirmeyi denemedim hiç. Marketlerin manav bölümlerinde saksıyla satıldığını görürüm hep. Ama almadım da. Kendim yetiştirmeyip satın aldığım bitkilerle aramızda tuhaf bir kopukluk oluyor hep. Onları yaşatamıyorum. İşte ücüncü defadır marketten alınma saksida kekik öldürmekteyim bügünlerde, üzgünüm.
Bir de kızıl yapraklı kardeşi var Ocimum basilicum fesleğeninin. Onu defalarca denedim, kotiledon yapraklardan öteye götüremedim.
Ocimum Minimum, yani kücük yapraklı fesleğen, yani anneannemin fesleğeni öyle değil. Onunla kücük Asyalıyız biz, birbirimizin dilinden anlarız. Onu ben Ağustos ortasında bile el bebek gül bebek büyütürüm. Sadece saksıya elimle söyle serpeliyivermek varken tohumu, neden üç tanecik ekerim numune hesabı; onu bilemem.
Şunu diyecektim bir de... Bugün oğlum kücük ellerinin kücük bir hareketi ile beni tutup 30 yıl öncesine savurdu! Ben bu yukarıdaki fotoğrafı çekmeye çalışıyordum. Ellerini uzatıp fesleğenleri tutmaya çalıştı aniden. "Aman, dur, daha çok kücük onlar" diyene dek bir an dokundu da. Dokunmasıyla sabah serinliğinde mutfak bir anda fesleğen kokusuyla doldu. Benim sularken bile kıyamayıp damlama usulü suladığım bebeciklerim, büyümüşler meğer de, kokarlarmis mis gibi. Elimde olmadan arkami döndüm, anneannem yoktu. Arasam şimdi, sorsam telefonda; "anneanne, fesleğenleri sen de tohumdan mı ekerdin her yaz bası? Peki ya sardunyaları?"
Şaşırır eminim bu soruyu sorduğuma...
Şaşkın dev fasulye...
Pazar, Ağustos 30, 2009
Yine ayni sey :(
Dört saksiya dört tohum ektim. Neyin nesi olduklarini not etmedim ama üzerlerine. Biri cikti, digerleri cikmadi. 10 gün bekledikten sonra sabirsizlandim. Iki tanesine iki baska tohum daha ektim. Onlari da not etmedim. Biraz önce o saksilarin birinde bir sey ciktigini gördüm. Aklimda kaldigina göre Chives olmaliydi. Ama görünüse göre degil. Limon ekmistim, o da olamaz. Peki ne? Peki ne? Al sana bir bilmece daha. Sabirsiz ve daginik bahcivanin bilmecesi... Iki ihtimal var geriye kalan:Ya hasekiküpesi, ya da Geranium pratense (Kendileri latince adini ögrendigim ilk bitkidir. Ve Latince adini hic unutmadigim iki bitkiden biri. Kaldi ki Türkce adini da bulup cikaramiyorum)
Geranium pratense olmasini gönülden diliyorum. Mevsim yanlis, biliyorum. Yine de...
Yine sorular...
Güncelleme (27.12.2011): youtube videolari yayindan kalkmis. Simdi buldum, su linkten de izlenebilir film.)
Aklimi uzun süredir mesgul eden bazi sorulari yanitladi. Bir dolu yeni sorunun da kafama üsüsmesine yol acti. Özet olarak, beslenme aliskanliklarimiz ve diger cevresel faktörlerin genlerimiz üzerindeki inanilmaz etkisinden bahsediyor.Gidalarin (ve onlarin paketlerinin) sadece bir nesilde (yani bir ömür icinde) genlerde olusturabilecegi bir dolu büyük degisikligi anlatiyor. Farkli yasam aliskanliklarina sahip tek yumurta ikizlerinin "genetik olarak belli hastaliklara yakalanma egilimi" egrilerinde olusan büyük farklari gösteriyor. Büyükannemin yediklerinin beni proglamladigini, benim yediklerimle torunlarimin yasam kalitesine yatirim yapabilecegimi ögreniyorum. Hic acilmamasi tercih edilen genetik kapilarin bilincsizce sectigimiz gidalarin sundugu anahtarlarla acilabilecegini ögreniyorum.
Aklim karisik. Cünkü birbiriyle celisen veya celismeyen bir dolu bilginin bombardimanindayim. Gida boyalarinin hiperaktivite üzerindeki etkilerini kanitlayan bir arastirma okuyorum birgün. Ertesi gün bir baska kaynak "Hayir, o arastirma sonuclari o sekilde yorumlanamaz" diyor.
Bildigim tek sey su:
Cevresel faktörlerin üzerimizdeki etkileri sandigimizdan, su anki bilgimizle tam olarak kavrayabilecegimizden cok daha karisik gözüküyor. Yapabilecegim tek sey -sokaktaki insan olarak- bilimsel arastirmalar corbasinin icinde debelenip, sonuclar cikarmaya calismaktansa temel kural olarak hep daha dogalini, daha gelenekselini, daha az islenmis olani tercih etmek. Olabildigince... Bilim dönüp dolasip hep bunu onaylayacak gibi görünüyor cünkü.
Kizilciga olanlar
Bir bardak (100 gr.dilar sanirim) kizilcik, 1.5 bardak su ve yarim bardak seker (ne yazik ki beyaz, ne yazik ki rafine) ve bir kabuk tarcini ocakta düsük ateste pisirdim. Kizilciklari birer kez kesip öyle attim pismeye, unutmadan. "Zencefil de mi koysam, kakule de mi katsam" diyen yanima "Sen hele bi sus, sade baslayalim, önce kizilcigin kendi tadini bi alalim" dedim.
Pek umudum yoktu ortaya bir sey cikacagindan. Sekerini fazla kacirmisim nitekim. Ama bunun disinda harika, harika, harikaydi. Rengi hele. Cola ve kardeslerinin bu ülkeyi nasil teslim alabildigine sasirip kaldim. Bir haftaya kadar sehrin bütün kizilciklarini toplamak gibi kötü planlar gelistirdim hatta. Kendimi silkeledim sonra, "kendine gel, biraz baskalarina birak, biraz da kuslara!" dedim. Galiba dinleyecegim sözümü...
Sarimsak
Cumartesi, Ağustos 29, 2009
Sevgili günlük, dün var ya...
Sabah zaten biraz tatsiz basladi. Bir gün öncesinden beri yine atesi vardi oglumun. Buna ragmen ille de disari cikmak istiyordu. "Ba..ce, ba..ce" diye yüksek perdeden ve bitmek bilmeyen bir aglama tutturunca hem biraz temiz hava almasi, hem de komsularin ruh sagligi icin cikarmaya karar verdim. Baslarda keyifliydi ama sonra durgunlasti gezerken. Atesin yükseldigini tahmin edip eve döndük. Kapida, herseyiyle gercek bir büyükanne olmasi sebebiyle adini "Omi Teyze" taktigim komsumuzla karsilastik. Yakinlardaki kiralik hobi bahcelerinden birini edinmisler; elinde iki sepetle oradan geliyordu. Bizim payimiza da biraz elma ve domates düstü. Organik tabii ki :)
Eve gelince hemen atesini ölctüm oglumun. 40.5! Artik alistik sayilir. Hizla ama panik olmadan doktora kostuk yine. Her zamanki gibi üst solunum yolu enfeksiyonu. Doktor kilosunu sorarak bir an disari cikti ve elinde maalesef korktugum seyle geri döndü. Bir kutu antibiyotik :(
"Antibiyotik almaya siddetle direniyor. Bugüne kadar bir haftayi tamamlayabildigimiz olmadi hic" dedim umutsuzca. "Sagligi icin gerekiyor madem, sözünüzü dinlemeyi ögrenmeli, olmadi zorla verin" dedi. Daha Türkcesi, "ona evde patronun kim oldugunu gösterin, gerekirse tepesine binip zorla boca edin antibiyotigi agzina" demek istiyor. Ah, sevgili empati! Seni bazen doktor muayenehanelerinde bulmak ne zor :(
Doktora konu hakkinda "Ikna ve kandirmacadan zor kullanmaya antibiyotik icirme taktikleri" adinda bir kitap yazabilecek kadar tecrübemiz oldugundan bahsetmedim. Antibiyotik ictiginde üst solunum yollari bir yana, bir de alt sindirim yollarinda olanlarla savasmak zorunda kaldigini söylemedim. Benim oglumun bagirsak florasina anne sütü ile özenerek ektigim yararli bakterilerin hali bir haftalik antibiyotik kullanimi sonucunda nicedir? Kendileri enfeksiyonun bakteriyel kaynakli oldugundan yüzde yüz emin midir? Sormadim :(
Disari ciktigimizda oglumun atesi nispeten düsmüs, gözleri merakla acilmisti. Ana yollari, otobüsleri bir tarafa birakip, eve gölgeli, agacli yollardan yürüyerek geri dönmeye karar verdik. Aklimda enfeksiyonla mücadelede destek güc olarak davet edilmek üzere tarcinli ve pekmezli bir acik adacayi var bu arada.
Yol kenarinda kizilcik agacini bundan sonra gördük sanirim. Bir süredir esimle cevredeki kizilcik agaclarinin envanterini cikarmak ve "yok, daha olmamis, bir haftasi var" türünden durum raporlari hazirlamakla mesguluz zaten.
Bu kizilcik, envantere girmemislerden. Ama gayet olmus gözüküyordu.
Bu kizilcik var ya bu kizilcik; Malta'daki ates günlerimizde arastirirken atese karsi eskiden beri bilinen bir dogal ilac oldugunu okumuslugum var. Paracetamol/Ibuprofen etkili oldugunu pek sanmam ama vitamin ve mineralce zengin olmali. Belki de enfeksiyonlarla savasmakta basarili.
Bu kizilcik var ya bu kizilcik; Malta'da alternatif dükkanin sahibi amca ve hali hazirdaki diger müsteriler ile "cornelian cherry" nedir, ne degildir konulu bir sohbete karismisligi, velakin bulunamamisligi var.
Bu kizilcik var ya bu kizilcik, canimin ici Avrupa kitasinin kimi yerlerinde iste böyle yol kenarinda kendi kendine yetismisligi var.
Hikayeyi kisa kesmeli; topladigim bir kac kizilcigi cekirdeklerini cikarip ogluma veriyorum. Hala cok ekşiler ama biraksak limonu bile kabuguyla yiyecek olan sincap icin hic dert degil. Kisa zamanda toplanan bir kac taneyi tüketiyor da, "Mam..ma bittiii?" diye soruyor iki elini yana acip. Evet, bitti. Ama envantere göre yolumuzun üzerinde bir kizilcik agaci daha var, üstelik kamuya acik alanda :) Orada hizimizi alamayip epeyce kizilcik topluyoruz. Düzelteyim; hem yiyip, hem topluyoruz.
Eve dönünce domatesleri, elmalari, kizilciklari, velhasil günden kismetimize neler düsmüsse yikiyorum. Tuhaf sey, kizilciklar dalindan yedigimiz kadar tatli gelmiyor. Oglum da kafasini ceviriyor simdi bir tane uzatinca. Hic bir meyve, ama hic biri, dalindan koparildigi keyifle, lezzetle yenmiyor evde. Bunu unutmamali.
Günün gerisi:
-Antibiyotik meselesini hic sormayin.
-Domates ve elmalar da harika. Ayni cocuklugumdan firlayip gelmis gibiler.
- Kizilciklar elbette mucizevi bir etki göstermedi. Aksama dogru yine yükseldi ates.
- ...ve her seye ragmen daha tam olmamislar. Bir haftalari var. Bu sefer gercekten.
Perşembe, Ağustos 27, 2009
Nehir kenarinda bir tasla bir kac kus...
Oglumun suya atacagi taslari özenle secmesini, güllecilere has büyük bir ciddiyetle her seferinde iyice geriye, ta ensesine kadar götürmesini, sonra olanca gücüyle firlatmasini bir görmeliydiniz. Cogu ciliz bir "cop" sesiyle kiyiya yakin düsüyordu; bazilari hatta suyu bulamiyordu bile. Ama olsun, ne gam! Hicbir sey nesemizi elimizden alamaz bizim. Biz daha bir "basarim toplumu"nda (Achieving Society / Leistungsgesellschaft) yasadigimizin farkinda bile degiliz ki...Tasi ne kadar uzaga firlatabildigimizin, ne büyük "coppp"lar cikarabildigimizin bir önemi yok. Önemli olan tasi ve suyu hissediyoruz biz. Tasin suda yarattigi daireleri görüyoruz bir de.
Hem var ya, suya tas atinca dipte kaybolup gider ama bir yaprak atarsak -veya bir agac dali-suyun üstünde kalir, yüzüp gider o. Sanki bizim eve bilmem-ne-degisim-programi cercevesinde Uranüs'ten sevimli bir yaratik göndermisler de, bu gezegeni ögrenip kesfederken eslik etme sorumlulugunu da bana vermisler. Öylesine yeni bastan ögreniyorum dünyayi.
Daha kimbilir neler ögrenecegiz, merakla bekliyorum.
Çarşamba, Ağustos 26, 2009
Blog yazarindan, ihtiyactan
Insan cok duymak, bol söylemek istiyor. Ilac niyetine...
Mesela sunu:
işte sana konuşan biri
dilsiz ve dudaksız
durmadan koşan biri
elsiz, ayaksız
böyle koşup durmak
senin neyine gerek
boşlukta ayaksız yürümek
gökteki ay gibi
ben bir denizim,
ben bir denizim
kendi içinde taşan
ben bir denizim
uçsuz bucaksız
kıyısız, hür bir deniz
Yok, kendimi kiyisiz bir deniz gibi hissettigimden falan degil. Galiba daha cok ilk satirlar yüzünden. Bilmiyorum...
Sana da oluyor mu degerli okuyucu?
Bilmece
Devetabani, senin derdin ne?
Devetabani ile henüz tam anlasamiyoruz. Birbirimizin dilini en kisa zamanda sökeriz umarim.
*
Bu asagidaki fotograf özellikle Pinar icin ve bir keciboynuzu fotografi ile takas edilmek üzere yayinlaniyor :)
Salı, Ağustos 25, 2009
Kizartma tavasi, yollarimizi ayiralim seninle
Bugün köfteler bana dedi ki:"Bizim neyimiz eksik? Zaten kirk yilin basi yapiyorsun bizi. Biz de firinda kizarmak isteriz."
"Siz bilirsiniz" dedim ben de. Her zamanki gibi hazirladim ama yagda kizartacagima bir firin tepsisine yerlestirdigim firin kagidinin üzerine dizip öylece pisirdim. Hic yaglamadan (hazirlarken kiymaya ekledigim 2 kasik zeytinyagi haric) hem de... Bence saglikli olusu bir tarafa, tavada kizartmaktan kesinlikle daha da lezzetli oldu.
Kizartma tavasini emekliye mi ayirsam diye ciddi ciddi düsünmeye basladim.
Pazar, Ağustos 23, 2009
Devetabaniyla hizli bir giris
Devetabaninin Latince adi buymus.
Cocuklugumda hemen hemen her evde bulundugunu hatirladigim bu salon bitkisini simdilerde Türkiye'de edinmenin güc oldugunu okudum az önce ve pek sasirdim.
Devetabani yeni evimizi buldugumuzda bizi bekleyen iki bitkiden biriydi. Digerinin adinin ne oldugunu bilmiyorum, arastirmam gerek. Her ikisi de son alti ayi oldukca bakimsiz gecirmis. Tamirat sirasinda biz de fazla ilgilenemedik. Simdi artik biraz bakima alma zamani.
Devetabaninin bir hafta önce verdigi son yapragin dibinden köke benzer bir sey uzamaya basladi. Ben bu yolla cogaltabilecegimi dusunmustum. Okudum ki, bu kökler devetabaninin havai kökleri olup ne kadar uzarsa bitkinin ortaminin o kadar kuru olduguna, zavallicigin o kadar cok suya ve neme ihtiyac duyduguna isaret edermis. Bugün bolca suladim ve yapraklarini islak bir bezle silererek islattim. Aklimda bunu disinda da bir sürü soru var. Vaktimi gecmiste devetabanindan cok veritabani bakimiyla gecirmis oldugumdan olsa gerek. Her seyden önce neredeyse boyu bana yetisen bu kocaman bitkinin saksisini nasil degistirecegimi bilmiyorum. Kolay bir yolu olmali. Ayrica saksi degistirmek icin uygun mevsim hangisidir? Sonbahar? Ilkbahar? Bu arada biraz besin takviyesi yapmak istiyorum ama buldugum rastgele bir seyi de vermek istemiyorum. Nelere ihtiyac duydugunu bulmali ve o maddeleri vermenin az kimyali, dogal bir yolunu...
Önümüzdeki hafta internette arastirma ödevlerimden biri bu.
Ama degerli okuyucu, devetabani hakkinda bildiklerin varsa, sen de yazar misin? Icinde devetabani olan cocukluk anilari da olur :)
Güncelleme/25.08.2009:
Ödevimin sonuclarini acikliyorum:
Devetabaninin asil anavatani Meksika ve Güney Amerika'nin tropikal yagmur ormanlariymis. Bu sebeple bol nem ister, direk günes isigindan hoslanmazmis. Biraz aydinliga hayir demezmis elbet. Saksi degisikligini baharda yapmaliymis. Nasil? Hala bilmiyorum. Yazin her iki haftada bir, kisin ayda bir bildigimiz yesil bitki gidasi ile takviye etmek yeterliymis. Tropik ormanlarda havai köklerini agac dallarina sararak yükselen tirmanici bir bitkiymis. Bu yüzden bir tirmanma destegine (cubuk, sopa vb) ihtiyac duyarmis. Cok büyüdügünde yaprakli dallarini suda bekleterek cogaltabilirmisiz, kökleniyormus. Bu arada cok bilinen uluslararasi bir ev esyalari ve dekorasyon firmasinin katalogunda biraz daliyla kesilmis devetabani yapraklarinin büyükce cam vazolarda dekoratif amacla kullanildigini gördüm. Oldukca sade durdugu icin hosuma gitmisti. Bu da minimalist dekorasyondan hoslananlarin aklinda olsun :)
Cumartesi, Temmuz 11, 2009
Kücük mutluluklar: Bi daha kereviz
Simdi durmadan ellerimi kokluyorum. Kerevizin adini mutluluk, mutlulugun adini kereviz koyuyorum.
Pazar, Temmuz 05, 2009
Berceste'ye ugramayi unutmayin!
Cicegi burnunda anne babalar...
Heyecanli buyukanneler, dedeler...
Teyzeler, halalar, amcalar, dayilar...
Berceste'ye bir ugrar misiniz? Önemli bir haberi , üzerine titredigimiz minikler hakkinda bir uyarisi var sizlere. Anahtar kelimeler biberon ve BPA. Atlamayin...
Cuma, Haziran 19, 2009
Kimyonun maceralari 19/06/2009
Gözlerini kapa, burnunu ac.
Mürver ve ihlamurda cicek zamani.
Derin bir nefes al, sölene katil"
Ama gözlerimi kapayamam ben kimyon. Cilekleri göremem o zaman ve frenk üzümlerini...
Cumartesi, Haziran 06, 2009
Yeniden...
See...see...
Ses kontrol...Ses kontrol...
Sesimi duyan var mi?
Orda hala birileri var mi?
Yeniden diyerek gecici olarak veda etmistim,
yeniden merhaba demek istiyorum.
Anlatacak sey cok ama vakit az. Ilk vakit buldugumda murverlerden, cileklerden, asbestten ve baska seylerden bahsedecegim. Ama simdilik uzun yazamiyorum. Oglum kultur soku yasiyor, kucuk bir kanguru yavrusuna donustu. Bir saniye yanimdan ayrilmak istemiyor. Bu da bilgisayar basinda daha az zaman demek. Daha uzun araliklarla da olsa yazmaya calisacagim.
Son iki aydir yorumlariniza, ozellikle sorulara yanit veremedigim icin cok uzgunum. Zamanla ama mutlaka hepsi yanitlanacak.
Pazar, Mayıs 10, 2009
Malta: Valletta sokaklarında / ...ve bahçelerinde ;)
Valletta'nın çeşitli köşelerinden gözüme takılmış kareler:
Perşembe, Nisan 30, 2009
Malta: Gzira ve Sliema sokaklarında
Malta'da bazı dükkânların ne kadar hoşuma gittiğinden bahsetmiştim, değil mi? Bu da onlardan biri...
Sarı-krem kesme taşları, mavi ahşap kapısı ve cumbasıyla tipik Malta evlerinden biri... Tek eksikliği bir saksı sardunya.
Bu köşebaşına ise maviler hakim yine...
Bu bina Sliema'da, (daha önce bahsettiğim Tigne Seafront'ta) adeta kıyıdaki ana yol üzerinde kalmış eski bir bina. Üzerindeki yazılara bakılırsa Malta'da tuzlu suyun arıtılarak kullanılması uygulaması en azından 1800'lerin sonuna kadar gidiyor. Bugün de adada kullanılan suyun yarıdan çoğu denizden elde ediliyor. (İlgili firmanın web sayfasında yazdığına göre ada(lar)da kullanılan suyun %57'si denizden reverse osmosis yöntemiyle elde ediliyor, geri kalanı yeraltı sularından kazanılıyor).Bu yüzden üretiminde petrol kullanılan elektrik gibi o da çok pahalı.
Cumartesi, Nisan 25, 2009
Malta: Karabağlı?
Bu yazının başlığı Malta: Her sakallıyı deden sanma da olabilirdi.
"Karabağlı" çorbasına ilk kez Malta'ya gelmeden önce internette araştırma yaparken rastladım. Malta mutfağıyla ilgili bir sitedeydi. Qarabaghli Soup: Kabakla yapılan bir tür vejeteryan çorba.
Arapça'nın Malta dilindeki yerini, Malta tarihini falan biraz öğrenmiştim ya, bu Qarabaghli fazlasıyla Türkçe duruyordu. "Kabak çorbası mı?" diye düşünmüştüm, "Bu pek bize özgü de durmuyor ama... "
Daha sonra Malta'da biraz daha araştırdım bu Qarabaghli çorbasını. Internetten bulabildiğim kadarıyla işin aslı şu:
Çorbanın adı Malta dilinde aslında şöyle yazılıyor: qargħa bagħli . Google Translate sitesine bakılırsa bunun İngilizce karşılığı courgettes, başka sitelerde de baby pumpkin olarak geçiyor. Ayrıca qargħa hamra var ki o da pumpkin , red gourd anlamına geliyormuş. Tek tek bakılırsa qargħa pumpkin demekmiş, bagħli ise unirrigated. Özetle qargħa bagħli veya qarabaghli aslında bildiğimiz kabağa veya bir benzerine Malta'da verilen isim.
Bu kabakla yapılan yemekler de sadece çorbayla sınırlı değil. Bizdeki etli kabak dolmasına benzeyen Qarabaghli mimli bil-laham var mesela.
Büyük Kuşatma sonrasında Malta'da kalan Karabağlı lakaplı bir Türk'ten, veya çok sonraları Malta'ya sürgüne gönderilen Türkler'den birinden falan almıyor bu kabak çorbası adını.
Öylesi yüreğinizi daha mı çok okşardı? Ne yapalım, hayat böyle. Dünya her zaman bizim etrafımızda dönmüyor :)
Pazartesi, Nisan 20, 2009
Malta: Posta
Fotoğraf:foxypar4
Posta kutuları ve onları kullanmak bana çocukluğumu anımsatıyor. Malta'da her bahaneyle tanıdıklara kart atmamın, gönderilecek postaların sorumluluğunu üzerime almamın sebeplerinden biri bu sanırım. Postaneye gitseniz bile -zarfınız çok büyük değilse- size uygun fiyatta pul satıp kapının hemen çıkışındaki posta kutusuna yönlendiriyorlar. Posta ücretleri gayet uygun. Yerel posta 19 cent, Avrupa (ki buna Türkiye de dahil) 38 cent, dünyanın en uzak köşesi bile 1 avroyu bulmuyor. Tabii ki bu söylediğim 20 gr.ı geçmeyen kart ve mektuplar için geçerli. Postaneler genellikle* sadece öğleye dek açık ama gazete-dergi satan bir çok dükkan aynı zamanda kart, zarf ve pul da satıyor. Benim favorim Gzira'daki Book Bites Café. Orada kartlarınızı ve pulları aldıktan sonra bir fincan kahve ve bir dilim çikolatalı kek eşliğinde yazabilir, sıcakkanlı personelden en yakın posta kutusunun nerede olduğunu öğrenebilirsiniz :)
Malta'dan sevdiklerinize eski usul bir kartpostal yazmadan, güneşli bir Akdeniz selamı göndermeden dönmeyin :)
*Valletta'daki iki postaneden biri öğleden sonra 2'ye, diğeri 3'e kadar açık.
Çarşamba, Nisan 15, 2009
Malta: Tigné / Dragut Point
Sözkonusu burun "Tigné" adını çok daha sonra alıyor.
Bugün Tigné Point'e gittiğinizde ne bulacaksınız peki? Bir kere en azından önümüzdeki bir kaç yıl ne yazık ki Dragut Noktasına erişemeyeceksiniz. Ama Ix-xatt ta 'Tigné (Tigné Seafront) denen kıyıdaki yürüyüş yolunda güzel bir yürüyüş yapabilir, banklarda oturup Manoel adacığını seyredebilirsiniz. Peki Dragut noktasına ne olmuş? Bu bölge 2002 yılında başlayan ve hâlâ devam eden bir yerleşim ve alışveriş merkezi projesinin inşa alanı haline gelmiş. Kışla yıkılmış, bölgeye girişe izin verilmiyor (yukarıdaki fotoğraf kışlanın 2001'de yıkılmadan önceki hali, kaynak Wikipedia). Tahminen 2012'de bittiğinde harika açık deniz ve Valletta manzaralı süper lüx daireler, alışveriş ve iş merkezi, restoranlar, bir otel, bir sinema ve benzerleri bulunacakmış bu bölgede. Manzara açısından bakıldığında aynı şey Valletta'da oturanlar için söylenemeyecek. Oradan bakınca Tigné Point'in şimdiden devasa ve çirkin binalardan oluşan berbat bir görüntüsü var çünkü.
İdeali sanırım bu bölgeyi kamunun erişimine açık, büyük bir yeşil alan haline getirmek olurdu. Kışla binaları korunur ve restore edilir, Turgut Reis ve Büyük Kuşatma'yla ilgili bir iki bilgilendirici tabela konur, insanların nefes alabileceği bir mekân yaratılırdı. O zaman Sliema da adının anlamına (Arapça'da Selam kelimesiyle aynı kökten gelmek üzere barış, huzur anlamında) yakışan bir köşeye sahip olurdu. Fakat bana fikrimi soran yok tabii. Kaldı ki güzelim tarihi binaların ya otel, ya da kebap sarayına dönüştüğü bir ülkeden geliyorum ben. Sormamalarına şaşmamak gerek...
Cuma, Nisan 10, 2009
Malta: Malta Haçı (Maltese Cross)
Kaynaklar:
Wikipedia-Maltese Cross
Guide to Malta- Maltese Cross
Fotoğraflar:
balzamina
Pieter Musterd
Pazar, Nisan 05, 2009
Malta: Lampuki
Lampuki Malta'nın efsanevi balığı. Malta mutfağında da, Maltalılar'ın gönlünde de özel yeri var. İngilizce adı Dolphin fish; Sicilya'da Lampugi adıyla biliniyormuş. Dünyanın başka taraflarında ise mahi-mahi, doradao gibi adları var. Çok merak ettiğim halde Türkçe'sini bulamadım. Sanırım bizim kıyılarda gezen bir balık değil. Sonbaharda lampuki akınına uğrayan Malta'da, Ağustos ayında başlayan av mevsimi Kasım-Aralık aylarına dek devam ediyor. Av mevsimi genellikle Marsaxxlokk'da(adanın balıkçılıkla ünlü kasabası) balıkçı teknelerinin din adamlarınca kutsandığı bir tür ayin ile başlıyormuş. Aslen başka mesleklerde çalışanlar bile av mevsiminde bir balıkçı teknesinde bir iki gün olsun -ücret almadan- çalışmayı bir gurur kaynağı sayıyorlarmış.
Maltalılar Roma döneminden beri fazla değişmemiş lampuki avlama yöntemleriyle övünüyorlar. Uzun, büyük palmiye yaprakları ahşap sallar üzerine döşeniyor ve bu düzenek denize bırakılıyor. Öğle vakti güneşten korunmak için bu "şemsiye"nin altına toplanan lampukiler, balıkçılar tarafından geniş ağlarla yakalanıyor. Maltalılar'ın en büyük şikayeti, bu av tekniğinin Akdeniz'deki diğer ülkelerin balıkçıları tarafından taklit edilmesi sebebiyle lampuki avcılığının yaygınlaşması ve balık sayısının azalması... Lampukiyi marketlerde bulmak mümkün değil. Orada -daha önce dedim ya - Estonya'dan gelme okyanus balığı satılıyor! Yeni tutulmuş lampuki alıp yiyebilmek için arabalı seyyar balık satıcılarının uğradığı yerleri bilmek ve sabahın çok erken saatlerinde (6 civarı falan) yola düşmek gerekiyor. Diğer alternatif ise dört bir yandaki turistik lokantaların menülerini takip etmek.
Bir de Lampuki pie var. Maltaca adı Torta Tal-Lampuki. Lampuki ve ıspanak, karnıbahar gibi çeşitli sebzelerle yapılan bir tür tart. (Tarifi şurada) Bir dergide lampukinin klasik balık pişirme usulleriyle pişirildiğinde son derece yavan bir tadı olduğunu ama bu usulle pişirildiğinde efsanevi tadına ulaştığını okudum. Bilmem ki, aksi yönde görüş bildirenler de var.
Lampuki avcılığı ve lampukiyle yapılan değişik Malta yemekleri için şu linke de göz atabilirsiniz: http://www.geocities.com/frans311/lampuki.html
Fotoğraf: Malta Ministry for Resources and Rural Affairs
Çarşamba, Nisan 01, 2009
Yeniden... (Dikkat! Bu bir bant kaydıdır)
Malta'dan ayrılıyoruz.
Durmadan akıp giden bulutları, güneşi, denizi, zeytin ağacını gerimizde bırakıyoruz.
Anakaraya geri dönüyoruz.
İçinde kendimi kaybedeceğim kütüphanelere...
Koyu ve çok yeşile...
Ihlamura, meşeye, ırmağa...
Asılı, gri bulutlara...
Geri dönüyoruz.
Yeniden bavulları, kutuları hazırladık.
Yeniden safra attık, gereksizlerden kurtulduk.
Kimbilir ne kadar zaman internet bağlantım olmayacak.
Bir bilgisayarın başına oturmaya zaman da olmayacak sanırım.
Bir süre ortalarda olmayacağım.
Daha Malta'yla ilgili anlatacaklarım bitmemişti oysa.
Ben de düşündüm ki ben yokken otomatik yayınlanacak bir kaç Malta yazısı fena olmaz. Önümüzdeki günlerde onlar gelecek.
Değerli okuyucu;
Tekrar buluşana dek sağlıklı, mutlu, huzurlu günler sana...