"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Nehir kenarindan...

Nehir kenari mevsimle beraber canlanmis ve türlü türlü bitkiyle donanmis. Gecen hafta sincapla güzel bir yürüyüs yaptik orada. Bir cok yabani cicegin ve calilarin fotografini cektim. Büyük bir kisminin adini bilmiyorum. Bu vesileyle ögrenir, ögrendikce de buraya yazarim diye düsündüm. Fotograflarin üzerine tiklayarak büyütmek ve daha ince detaylari görmek mümkün.

IMG_2313

Nehrin bir tarafi bir kac yil önce düzenlendi. Oradaki agaclar, agacciklar, calilar anlamadigimiz bir sebepten temizlendi. Farkettim ki ciplak kaldigi icin bol günes alan bu tarafta bolca  günessever yabani cicek yetisiyor. Diger taraf agaclik ve gölgeli. Orada ise daha cok gölgesever bitkiler ve kücük calilar var.

Günesli taraftan basliyoruz:
IMG_2320

Bu cicege bir kac yil önce Dügün cicegi (Ranunculus)'nin adini ögrenmeye calisirken rastlamistim internette. Sari cicekleri birbirine benziyor cünkü. Adini o zamanlar not etmemisim.  

IMG_2308

Bu fotografta hos bir kaza olmus :) Öndeki pembe minik cicegi cekmeye calisiyordum. Tahminen cok sevdigim Turnagagasi (Geranium) ailesinden bir cicek. Onu net cekmeyi basaramamisim. Buna karsilik arka plan gayet net cikmis. Cilekleri ve o minik mavi cicekleri fotografi cekerken degil, evde cektiklerime bakarken farkettim :) Sag üst kösedeki iki minik cilek bebegini gördünüz mü?

IMG_2310

Cayirlarin olmazsa olmazi: Civanpercemi :)

IMG_2312

Bu da yeni tanistiklarimdan: Sinirli ot

IMG_2314

Bu pembe cicekler bir tür karanfil olmali. Internet'te biraz arayinca Dianthus sylvestris (Stein-Nelke)
cikti karsima. Cicekleri cok benziyor; o olmali. Aklima tek takilan su: Dianthus sylvestris Almanya'da oldukca nadir rastlanan bir bitki olup (sadece Allgäu Alpleri'nde görülüyormus? ) koruma altindaymis.

IMG_2316

Bu mor cicekli bitkinin ne oldugunu bilmiyorum.

IMG_2317

Papatyalar. Ama papatya var, papatya var. Bu tam olarak hangi tür merak ettim. Sincap habire koparip anneye armagan etmeyi seviyor :) 

IMG_2319

Bu ilginc beyaz-acik pembe renkli cicekleri olan bitki de ne oldugunu merak ettiklerimden...

IMG_2321

Oenothera biennis - Gemeine Nactkerze. Aslen kuzey Amerikali. Orta Avrupa'da da yayginlasmis. Lesley Bremness'in kitabinda da söz edilir. Bazi faydalari da var yanlis animsamiyorsam.

IMG_2325

Bu bitkiye bir kitapta rastladigimdan neredeyse eminim ama adi aklimda kalmamis. Gördügüm kadariyla gölgeyi, özellikle agac diplerini seviyor.

IMG_2326

Ayni bitkinin biraz daha yakindan bir görünüsü.

IMG_2327

Bu minik kirmizi meyveli caliyi ilk kez gördüm.

IMG_2328
Nehir kenarinda bu sari ciceklerden o kadar coktu ki... Diger fotograflarda da var geri planda hep.Yer yer renkleri turuncuya dönmüs olanlari  da vardi. Daha cok günes aldiklarindan veya benzer bir sebeptendir diye düsünüyorum.

 
IMG_2330

Civanperemlerinin cevreledigi pembe bir cicek.

IMG_2331

Baska sari cicekler...

IMG_2335

Kokulariyla beni varliklarindan haberdar eden filbahriler. Artik nehrin diger yakasindayiz...

 
IMG_2336

Bu bitki daha önce gilaburu oldugunu tahmin ettigim agaccik. Bu kez yeni meyve veriyor. Ne yazik ki  cicekli halini kacirdim. Yoksa emin olabilirdim.  

IMG_2339

Ihlamurlar nefis kokuyor. Keske kokularini saklamanin bir yolu olsa. Ancak fotograflarini cekebildik. Ihlamurla ilgili dün okuduklarimi paylasayim bir de: 1000 yil yasayabilir, 40 metreye kadar boylanabilirmis. Almanya'da (ama büyük olasilikla baska ülkelerde de) öteden beri saglik ve mutluluk getirdigine, koruyucu etkileri olduguna inanilan bir agacmis. Bu yüzden kücük yerlesim birimlerinde, köylerde merkezi bir yere dikilir ve adina "Dorflinde" (Köy ihlamuru) denirmis. Sosyal yasam dallarinin altinda canlanir; kutlamalar orada yapilir, yas orada tutulur ve hatta suclular dallarinda asilirmis.  

IMG_2346

Bu da akdikenin yeni meyve vermis hali. Akdikenin kalp-damar rahatsizliklarina iyi geldigini okudum gecen gün. Ama yaprak mi , yoksa meyveler mi bilmiyorum. Elbette uzman ellerde hazirlanmissa...

Simdilik nehir kenarindan bu kadar. Bu bitkilerden bildiginiz, tanidiginiz var mi?

Çarşamba, Haziran 30, 2010

Sahip olmak üzerine... (I)

Uzun ve derin analizleri olan yazilar yazamiyorum artik. Sahip olmak üzerine söylemek istediklerimi de bir yazida toplamayi basaramiyorum. Arada bir söylenmis bir kac cümle ve bir kac resimden ibaret olacak bu gidisle.

Öncelikle su:
Bazen kendimi sincabin zen kitabindan bir sayfada gibi hissediyorum. Tam olarak su sayfa:

Durgun Su havuzun içine bir göz attı.
"Oyuncakların yüzebilir, ama biz yüzemeyiz" dedi.
"Çok fazla oyuncak getirmişim" diye mırıldandı Karl.
"Önemli değil" dedi Durgun Su, "Daha sonra eve geri götürmene yardım ederim."

Bazen sahip olduklarimiz yasamimizi o kadar cok kapliyor ki, bize yasamak, sadece yasamak  icin yeterli alan kalmiyor. Üstelik onlari aldigimiz yere geri götürmemize ve hatta onlarsiz yasama fikrine alismamiza yardim edecek bir "Durgun Su"yumuz da yok cogu zaman.

Fakat yine de basarabiliriz.

Perşembe, Haziran 24, 2010

Düşündüm de...

Belki de 40+, 39'un değerini bilmek için vardır...
...ve 38'de şükran duyabilmek icin.

Belki de serin bir alına öpücük kondurmanın, her günü büyük bir mutlulukla taçlandırmak için yeterli olduğunu bilelim diyedir bütün bunlar.

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Hedef kitle olarak cocuk diktatörler?

Türkiye'deyken bolca reklam seyrettim. Artik icinde degil, kiyisinda yasadigim bir toplumu anlamanin iyi bir yolu gibi geldi bana. En cok dikkatimi ceken seylerden biri, reklamlarda cocuklarin, cocuga yönelik temalarin ve mesajlarin coklugu idi. Oyuna dalmis sincap bile farkedip dikkatini bir anda ekrana veriyordu. Üstelik bu sadece cikolata, oyuncak, vb gibi cocuklara yönelik ürünlerin reklamlarinda degil sadece. Aslinda daha cok yetiskinleri ilgilendiren, hatta bazen sadece yetiskinleri ilgilendirmesi gereken ürünlerde de reklam bir sekilde cocugun cevresinde dönebiliyor.  Önceleri bunu hedef kitlenin sosyolojik özelligine hitap etme cabasi gibi algilamistim. Nasil ki nüfusu gittikce yaslanan Almanya'da reklam bir sekilde orta yas üstüne hitap ediyorsa (bazen meyveli yogurt reklami bile!), belki Türkiye'de de genc, cocuklu  ve geleneksel olarak cocuksever nüfusa seslenme, sicak/samimi görünme niyeti baskin cikiyordur diye düsündüm. Tamam, cikolata reklaminda cocuga hitap etmek hos olmayan ama klasik bir numara. Ama otomobil reklaminda cocuk oynatmak, senaryoyu cocugun etrafinda döndürmek belki de cocuklu ve cocuksever izleyici kitlesine sempatik görünme cabasidir diye düsündüm. Safiyane. Sonra asagidaki haberi okudum:

 Cocuk diktatörler devri

Himm, belki de mesele o kadar da basit degildir. Belki de otomobil ve buzdolabi ve bakliyat üreticisi ve banka ve turizm sirketi zannetigimizden (ve tabii ki bizden) daha iyi okuyor toplumsal degisimleri ve gercekten de ne satarsa satsin reklamlarinda cocuklari hedef aliyor. Öyle olmamasini dilerim. Cünkü öyleyse, cok pis bir oyun bu!

Perşembe, Haziran 17, 2010

Eylemsizlik


Eylemsizlik kurali yazarken de gecerli sanirim. Yazdikca yaziyordum; bir süre yazmayinca, bir süre daha yazmayasim geldi. Elimin altinda internet oldugu halde... Bakalim, ne kadar devam edecek bu hal...

Pazartesi, Mayıs 24, 2010


Internet olmayan yerlere gidiyorum bir süre.
Bir süre yazmadan yaşama egzersizi yapacağım.
Mülkiyet üzerine, sahip olmak üzerine ahkam kesecektim.
Toplamaya çalıştığım bavullar yüzüme hoşlanmadığım gerçekleri vurdu.
Toparlanabilirsem dönüşte yazarım o yazıyı da.

Kal sağlıcakla değerli okuyucu...

Cuma, Mayıs 21, 2010

Sarmaşık Ortanca

(Creative Commons lisanslı bir fotoğrafını bulamadığımdan, link vermekle yetineceğim uygun yerlerde)

Bazen bir bitkinin bir bahçıvan tarafından neden seçildiğini merak ederim. Gösterişsizdir, renksizdir, cansızdır, kokusuzdur. Can sıkıcıdır kanımca.  Sonra mevsimi gelir. İnsanın hayal edemeyeceği bir renge veya  kokuya bürünür. Utanırım saçma düşüncelerimden. Bu utancı son yaşatan bitki budur işte.

Latince adı Hydrangea petiolaris. Türkçe adı Sarmaşık Ortanca imiş. Ben bildiğimiz ortanca gibi bir-iki metre boylu çalı/ağaççıklar şeklinde görmüştüm hep. Aslında sarmaşık gibi boylanabilen bir bitkiymiş.  Çiçek kurulunun dış çevresindeki çiçeklerin daha belirgin olması (diğerleri henüz açmamış gibi duruyor) ile bilinen ortancadan ayrılıyor bir de.  Webde beyaz çiçeklilerinin fotoğrafını bulabildim sadece ama ben belirgin çiçekleri pembemsi mor, açılmamış çiçekleri ise mor renkli olan bir türünü (varyete?) gördüğümü de hatırlıyorum. Çiçeklerin sonbahardaki kurumuş halleri de ayrıca güzel.

Beyaz İnci

Fotoğraf: Phil Sellens

Latince: Symphoricarpus albus
Türkçe: Beyaz İnci
İngilizce: Snowberry
Almanca: Schneebeer

Beş yıl boyunca oturduğum bir evin bahçesinde, mutfak penceresinin tam önünde yetişirdi bu çalı. Baharda fazla dikkat çekmeyen minik pembe çiçekler açardı. Yazla birlikte boylanınca, mutfakta çalışırken onu görmek için pencereden eğilmeme gerek kalmazdı. Yazsonu, sonbahar gibi verdiği beyaz, tuhaf meyveleri bazen kış boyunca da üzerinde kalırdı. Yaprakları dökülmüş, çıplak dallarına bir de kar yağdı mı; beyaz meyveleriyle adını hakederdi böylece. Bildiğim tek beyaz meyveli bitkidir kendisi.

Aslen Kuzey Amerikalı olmakla beraber, özellikle Orta Avrupa'da yaygın bir süs bitkisi imiş. Hatta bir Neophyt  (yani  aynı domates ve patates gibi, Amerika'nın 1492'de keşfinin ardından Eski Dünya'ya getirilerek, orda ister insan eliyle, ister kendiliğinden yaygınlaşıp doğal olarak yetişmeye başlamış bitkilerden) olduğunu öğrendim Wikipedia'dan.

Ateş dikeni

Fotoğraf: ndrwfqq

Hepimizin etrafında çok gördüğü, yaygın bir süs bitkisi bu. Bana "bütün kırmızı, minik meyveli ağaççıkların beyaz çiçekleri mi vardır?" dedirtmeye başlayan silsileden bir bitki daha... Latince adı Pyracantha olan geniş bir ailenin üyesi. Türkçe ateş dikeni, İngilizce Firethorn, Almanca Feuerdorn. Sonbahar ve hatta kış boyu dallarında görülen kırmızı, gözalıcı meyvelerinden alsa gerek bu ismi.  Meyveleri kışın kuşlar için önemli besin kaynağı; "köpek elması" adıyla da biliniyor. Bazı kaynaklarda meyvelerinin yenebileceği, marmeladının yapılabileceği yazıyor, bazılarında ise  hafifçe zehirli olduğu. Türlerine göre durum farklı olabilir, dikkatli olmalı. Üstelik dikkatsiz gözler akdiken meyvelerinin dallardan salkım şeklinde sarktığını farketmeyip, dağ muşmulası ile karıştırabilir ki; o bitkinin tamamı da hafifçe zehirli kategorisinde.  Bitkiler ve kullanım şekilleri söz konusu olduğunda gözümüzü dört açmamız gerektiğine bir örnek daha...  

Perşembe, Mayıs 20, 2010

Kanarya Gülü

Latince adı Kerria japonica adlı bu bitkinin, anavatanı Doğu Asya olan bir doğal formu, bir de katmer çiçekli "Pleniflora" denen bir kültivarı varmış. Benim yanından geçtiğim bahçelerde durmadan gördüğüm işte bu "pleniflora" hazretleri imiş. Ne yalan söyleyeyim, pek büyük bir hayranı değildim. Yanından her geçişimde "adı neymiş bunun?" diye merak etmekten yoruldum da, ondan yazmaya karar vermiştim buraya. Doğal formu ile bu yazı için fotoğraf ararken karşılaştım. Daha çok sevdim.

İşte "pleniflora" kültivarı:

Fotoğraf: Joe Shlabotnik

Bu ise doğal formu:

Fotoğraf: J.G. in S.F.

Boyacı Sumağı



Fotoğraf: Madaise
Latince: Cotinus coggyria / Rhus cotinus
Türkçe: Boyacı Sumağı, Duman Ağacı, Peruk çalısı
İngilizce: Eurasian smoke tree
Almanca: Perückenstrauch, Faerbersumach

Bu kez yabancı sanmıştım, tam da "buralı"ymış. İri, oval yapraklarını, kızıl-pembe saçaklı tüylerini, sonbaharda yapraklarının sarıdan turuncuya, oradan da kırmızıya kayan tonunu seviyorum. Avrupa'nın güneyinden Çin'e dek Avrasya'nın, bu arada Küçük Asya'nın yerlisiymiş. "Peruk çalısı" diye adlandırılmasına sebep olan saçakları meyve ve tohumlarını gizlemekteymiş meğerse. Türkçe'de boyacı veya derici sumağı adıyla bilinmesi ise, eskiden deriye verdiği sarı renkten dolayı imiş. Şimdilerde daha çok bahçe ve parkların süsü...

Fotoğraf: ktylercork

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

Kuş üvezi

Fotoğraf: schoeband

Latince: Sorbus aucuparia
Türkçe: Kuş üvezi                     
İngilizce: Rowan, Mountain Ash
Almanca: Vogelbeere, Eberesche

Bitkileri gözlemekte çok tecrübesiz olduğum dönemlerde, akdiken ile bu ağacı meyvelerinden dolayı karıştırdığım olmuştu. Yapraklarına dikkat ettikçe anlamıştım tamamen farklı ağaçlar olduğunu. Bir bitkiyi sadece bir unsuruyla değil; yaprağıyla, çiçeğiyle, ağaçsa gövdesiyle dalıyla  bir bütün olarak incelemenin ne önemli olduğuna bir örnektir benim. Akdikenin aksine, kuş üvezinin işlenmemiş (çiğ) meyveleri ve çekirdekleri hafifçe zehirliymiş. Çok miktarda yenirse mide rahatsızlıklarına, solunum problemlerine hatta daha ciddi sorunlara yol açarmış* . Buna karşılık reçel-marmelat olarak işlendiğinde sorunsuz tüketilebilirmiş meyveleri. Kuş üvezi reçeli yine de hafifçe asitli olurmuş diğerlerine göre. Bu arada -adından da anlaşılacağı üzere- kuşlar için değerli bir besin kaynağı. Wikipedia'nın Almanca kuş üvezi girişine bakılırsa, sadece kuşlar değil, pek çok memeli hayvan  ve böcekler de faydalanırmış bu ağaçtan.

Kuş üvezi ile ilk tanışmamız da bu kadar olsun bakalım...

Salı, Mayıs 18, 2010

Lale ağacı


Bildiğim tek örneğini ilk gördüğümde "yabancı" olduğunu anlamıştım. Sokağın birinin köşesinde gayet akçaağaç, gayet çınar tavırlı dikiliyordu ama yine de belliydi oralı ve onlardan olmadığı. Yapraklarının tuhaf şekli, adeta makasla kesilmiş gibi düzlüğü söylüyordu bunu. Capcanlı yeşili  bir de. Çiçeklerini hiç görmedim. Görsem iyice kuvvetlenirdi bu tahminim, o kadar.

Kuzey Amerikalıymış. Manolyagillerdenmiş. Yeterince güneyde  ise çiçeklerini Nisan'da açmaya başlarmış. Kuzeye çıktıkça Temmuz'a kayarmış çiçek açışı. Latince adı Liriodendron tulipifera, Türkçe Lale Ağacı, İngilizce Tulip tree, Almanca Tulpenbaum. Adını çiçeklerinden çok yapraklarının laleyi andırmasından alıyormuş. Türkiye'nin sahil kesimlerinde görmek de olasıymış.

E, ne diyelim o zaman? Merhaba yabancı!

Akdiken, geyikdikeni, alıç

Dolapları karıştırırken bir kitap daha geçti elime. Yaygın park ve bahçe ağaçlarını , çalılarını anlatıyor. İçinde son 4-5 yıldır çevremde görüp de, adlarını öğrenmeyi kafama koyduğum bir çok bitkiye rastladım. Bugünlerde burayı botanik bloguna çevirmeye niyetim var :) İşte ilki:

Fotoğraf: hedgerowmobile

Latince adı: Crataegus monogyna
Türkçe: Akdiken, geyikdikeni, alıç
İngilizce: Common hawthorn
Almanca: Weissdorn

Uzun zaman gilaburu sandığım ağaç buydu. Gilaburunun aslında şu ağaç olduğunu yakın zamanda öğrendim. Gilaburu sanarak yediğim akdiken meyveleri de yenebilir meyvelermiş neyse ki... Türkçe adlarından birinin alıç olması şaşırttı beni. Benim çocukluğumdan bildiğim, boynumuza asarak yediğimiz alıca hiç benzetmemiştim çünkü. Crataegus büyükçe bir aile imiş. Belki de akrabadır çocukluğumun alıçları ile bu alıçlar... Tadının çok cazip olduğunu söyleyemem ama bitkilerle ilgili güvendiğim bir site olan Plants for a Future'da meyvelerinin reçel ve marmelat yapılarak lezzetlendirilebileceği yazıyor.  Taze sürgünlerinin salatalara katılabileceğini, kurutulmuş yapraklarından çay, kavrulmuş tohumlarından kahve yapılabileceğini de bu sitede okudum. Pek heyecanlandım bunları okuyunca, çünkü yaşadımız şehirde, üstelik gayet temiz sayılabilecek doğa alanlarında rastlamak mümkün bu ağaca. Çayını ve marmeladını denemek için sabırsızlanıyorum.

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Sinirli ot


Fotoğraf: the weed one

En çok yol kenarında, çayır çimende kendiliğinden yetişen bitkilerin adlarını merak ediyorum. Hergün sokakta karşılaştığımız ama hiç konuşmadığımız, adını sanını bilmediğimiz dostlar gibiler. Bu otu herhalde daha önce de çok görmüşümdür. İlk kez geçen bahar dikkatimi çekmeye başladı.  Dal ve gövdesi yok ama çimleri bastırırcasına çıkan iri yaprakları ve sivri, dikkat çekici tohum başıyla biraz baskın karakterli bir dosta benziyor :) Bazen de nehir kenarında görüyorum. Çakıl taşlarının arasında da aynı derecede iddialı bir duruşu var.

Eve kimbilir nereden gelmiş bir şifalı bitkiler kitabında rastladım resmine. Türkçe adı -nedense-"sinirli ot"muş!  Latince adı Plantago major olan geniş yapraklı bir türü ve Plantago lanceolata olan dar yapraklı bir türü varmış. Benim görüp bildiğim geniş yapraklı türü olacak. İngilizce'de Plantago yanında Plantain adıyla da biliniyor; Breitwegerich ise Almanca adı.

Pek çok şifalı etkisi varmış ama bu tür şeyleri güvenilir kaynaklardan okumadıkça burada yazmayı sevmiyor, doğru bulmuyorum. İlgilenenler için internette pek çok yazı var faydalarını anlatan.

Fotoğraf: Ernst Schütte

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

İçinde sesler uçuşan bu akşam

Ben aslında bu kuşları daha önce de gördüm. Sesleri de duydum daha önce. Hem de pek çok kez. Kuşları biraz merak ettimse, sesleri hiç merak etmedim.

Dönem ortası sınavlarına çalışırdım mesela. Akşamüstü yemekten önce biraz nefes almak için balkona çıkardım. Bu kuşlar çılgınca uçuyor olurdu çatıların üstünde. Bir hedefe uçarmış gibi değil, bir niyeti varmış gibi değil. Aniden yön değiştiren, beklenmedik iniş çıkışlar, anlaşılmaz pikelerle dolu, tahmin edilemez, takip edilemez bir uçuştu daha çok. Aklım kitabın henüz göz atamadığım bölümlerinde olduğundan mı ne, bu akşamüstü uçuşu bir huzursuzluğu çağrıştırırdı bende daha çok. Sanki onlar da benim gibi "akşam olmasın daha, biraz daha zaman, biraz daha zaman" derlerdi. Neyin nesi olduklarını düşünürdüm belki bir an. Ama o zamanlar aklım gökyüzündeki dalgalanmalardan çok; teorik bir pazardaki arz-talep dalgalanmalarının karmaşık kurallarındaydı. Seslere gelince, güvercin ötüşü sanırdım ben onları.

Bir hafta kadar önce yine gördüm onları. Aynı delice, hesapsız, ölçüsüz akşamüstü uçuşu. Ne zaman ki güneş batmaya dönüyor, akşamı vuruyor saat; gökyüzü sakinleşiyor, sütliman oluyor yeniden. Bu kez merak ettim. Hem de çok merak ettim. Neyin nesi olduklarını da, neden böyle uçtuklarını da. Karıncalar, arılar, ıhlamurlar, mürverler ve elbette kuşlar... Hiçbiri, ama hiçbiri, insanlarda bir izlenim oluşturmak için yapmıyor herhangi bir şeyi. Ve her neden yapıyorlarsa, onun insan olarak bana da bir etkisi, benimle bir bağı var. Biliyorum artık bunu.

Peki nereden başlamalı aramaya? Bir bitkiyi ararken ilk sözü içgüdülerime bırakırım bazen. Bu kez de öyle yapıyorum. Bu kuş benim bildiğim iki Ankara kuşundan serçenin büyüğü, güvercinin küçüğü. Bunu düşününce kırlangıç geliyor aklıma nedense. Kırlangıç neye benzer dense, tarif bile edemem ama ondan başlamaya karar veriyorum aramaya.

Bakın kırlangıç nasıl bir kuş:

Fotoğraf: Alan Vernon

Latince adı Hirundinidae olan geniş bir göçmen kuş ailesi. İngilizce Swallow, Almanca Schwalbe adıyla biliniyor. Başta Vikipedi olmak üzere pek çok kaynakta anlatıldığı üzere, "Kırlangıçlar, kutuplar hariç dünyanın her tarafında yaşayabilen, sinek avlayarak geçinen, küçük, ötücü kuşlar"mış."Üçgen şeklindeki gagaları geniş yırtmaçlı olup ağızları açık uçarken sinek, sivrisinek gibi küçük böcekleri avlarlar. Kuyrukları çatallı, kanatları uzun ve sivridir. Hızlı uçarlar. Kuyruklarını dümen olarak kullanır, ani dalışlar yaparlar. Çoğu sürü halinde yaşar".

Benim gördüğüm kuşlar da çatal kuyruklu, uzun, sivri kanatlı olduğundan; ayrıca hızlı ve ani hareketlerle uçtuğundan, pek heyecanlanıyorum bunları okuyunca. Gerçi benim gördüklerim tamamen siyah renkliler gökte. Oysa kırlangıçların göğüs -karın kısımları genelde beyaz oluyormuş. Tüm anatomilerinin havada uçarken avlanmaya uygun olması, sinek, böcek sevmeleri ise, bana bu akşamüstü uçuşlarını açıklar gibi gözüktü. Yine de araştırmaya devam ettim; havada uçan bir kırlangıç fotoğrafı bulup emin olmaya çalıştım. Bu sırada ilginç bir yazıya rastladım. Şaka gibi ama Referans gazetesinde, bu yılın 15 Mart'ında yayınlanan yazı baharın müjdecisi göçmen kuşlardan bahsediyor. Yazıda kırlangıçlar "Parlak koyu mavi sırtı, pas rengi boğazı, beyaz göbeği ve uzun çatallı kuyruğu olan küçük kuşlardır. Uçarlarken tamamen siyah görünürler, süzülerek uçmaları ve uzun kuyrukları sayesinde onları fark etmek oldukça kolaydır" şeklinde tarif ediliyor. Neden 14 Mart'ın eskiden "Kırlangıç Fırtınası" adıyla bilindiğini açıklıyor ve bu arada konumuzla pek de ilgisi olmayan, ama çok önemli bir şey söylüyor yazar: " Eskiler, takvimlere daha çok doğayla ilgili olayları eklemiş ve günlere bu çeşit isimler vermiş idi. Şimdilerde günlere başka isimler verme kültürü egemen. Dün pi sayısı günüydü. Bugün Dünya Tüketiciler Günü... Kadınlar Günü, Çevre Günü, başka başka günler de var. Bugünler de güzel, anımsamak için, bir gün de olsa anımsamak için güzel. Ama doğayı bir güne sığdıramayız. Doğayla iç içe takvimler kullanmak, kendimizin de doğanın bir parçası olduğunu anımsamak için önemli."

Gelelim yazıda asıl dikkatimi çeken satırlara : " Ebabil kuşları ise aslında kahverengidir, fakat gökyüzünde uçarlarken siyah görünürler. Uzun, bumeranga benzer kanatları, kısa ve çatallı kuyrukları vardır. Ebabilleri, kırlangıçla karıştırabilir insan; fakat kırlangıçlar gibi uçarken kanatlarını kırmazlar. Yuvalarını çatıların gizli yerlerinde yaparlar ve yuvalarına çok hızlı girip çıkarlar.Onları, özellikle akşamüstü çatıların ve evlerin üzerinde çılgınca çığlıklar atarak hızla uçarken görebilirsiniz. Ebabiller mükemmel uçan kuşlardır. Yaşamlarının büyük bir kısmını uçarak geçirirler. Sadece üremek için bir yere konarlar. Hatta uçarken uyurlar!"

Ebabil kuşu mu? Benim için sadece dini hikayelerden bildiğim bir isim bu. Böylece başlıyorum bir taraftan da ebabil kuşunu aramaya. Yine Wikipedia'ya göre Latince adı Apus apus. İngilizce Swift, Almanca ise Mauersegler adıyla biliniyor. Türkçe'de  ayrıca kara sağan ve yelyutan gibi yerel adları da  varmış. Ebabiller en ufak bir yeşilliğin olmadığı yerlerde bile yaşayabilirmiş. Aslında kayalıklarda, uçurum kenarlarında yaşarlarmış ama ortaçağdan beri yüksek kalelerde, şehir duvarlarında yaşadıkları bilinmekteymiş. Dolayısıyla insan elinin yarattığı bugünün şehirlerinde de yabancılık çekmezlermiş hiç. Bir yere kondukları çok nadiren görülürmüş. Kırlangıçlar gibi uçarken sinek ve böcek avlanarak beslenirlermiş. Uzaktan bakıldığında birbirlerine benzemekle beraber kırlangıçlarla bir akrabalıkları yokmuş.

Bu akşamüstü pencerenin önüne oturup dikkatle izledim uçuşan kuşları. Elimde kuyrukları karşılaştırabilmek için iki fotoğraf vardı. Birincisi uzun sivri kuyruklu kırlangıç kuşu (Kaynak:Lip Kee), ikincisi ise kısa ama yine çatallı kuyruğu ile bir ebabil kuşuna ait (Kaynak: Paweł Kuźniar).


Bir de ebabil kuşunun havadaki türlü hallerini gösteren şu fotoğraf:

(Kaynak: janGlas)


Kırlangıç? Ebabil? Kırlangıç? Ebabil? Tam 10 dakika gözümü göğe dikip anlamaya çalıştım. Öylesine hızlı uçuyorlar ki, yakından geçtikleri anlarda bile bir şey anlamaya imkan yok. Üstelik gerçekten de hiç ama hiç bir yere konmuyorlar. Arada geçip giden hantal güvercin gövdeleriyle öylesine büyük bir tezat ki! Sonunda artık hangisi olduğunu anlamaktan vazgeçip sadece uçuşlarını seyretmenin güzelliğine dalmak üzereydim ki, iki tanesi gayet yakın geçtiler pencereye. Kuyruklarının kısa çatalını ve bumerangvari kanatlarını iyice görebildim.

Ebabilmiş!

Kulağımı iyice kabarttım bunun üzerine. Kuş sesleri  çatılarda dizilmiş güvercinlerden gelmiyor. Ebabillerin inişli çıkışlı ve bol pikeli uçuşlarıyla beraber yaklaşıp uzaklaşıyorlar.

Bu kuşlar bir sürü başka böcek, sinekle beraber akşamüstleri aktifleştikleri malum sivrisineklerini de avlıyorlardır ve böylece sincap geceleri belki biraz daha rahat uyuyordur diye kuruyorum sebep-sonuç zincirini ardarda. Bilmem doğru mu?

Öyle olmasa bile,  "içinde sesler uçuşan bu akşam"  her zamankinden de anlamlı benim için.


Bu hikaye sırasında keşfettiğim kuş gözlem siteleri:
The Internet Bird Collection
Lee's Birdwatching Adventures

Ebabil kuşları üzerine:
Alman WDR kanalı sitesinde bir yazı - Ebabil sesini dinlemek de mümkün
APUSLife (Ebabil üzerine sanal dergi)

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Kefirle mayalanmış ekmek

Sincap daha bardağı gördüğü anda yüzünü buruşturuyor.
Annem "içinde canlı yaratıklar var hissine kapılıyorum, içemem" diyor.
Babam ikram edersem, "sen faydalı diyorsan öyledir, tabii ki içerim" diyor ama ben sormazsam içmeyi akıl etmiyor.
Şu aralar evde kefir içen bir tek ben varım yani.
Buna karşılık kefir mayamız inanılmaz bir çalışkanlık içinde. Oda sıcaklığında hızını alamadığı için buzdolabına koydum, orada bile kefir üretmeye ve büyüyüp çoğalmaya devam ediyor.

İki akşam önce, artık kefir koyacak kavanozumuz dahi kalmadığını farkedince, kefir stoklarımızı hızla tüketecek bir şeyler yapmam gerektiğini anladım. Aklıma ilk gelen, kefirtaneleri yahoo grubundan aklımda kalan bir ekmek tarifiydi. Tarifin ilgimi çeken yanı, sadece un ve kefirden oluşması ve hiç maya olmadan kefirle mayalanmasıydı. Göz kararı bir miktar kefirle, tam un-beyaz un karışımını karıştırdım. Biraz tuz , biraz zeytinyağı ve ekmeği kabartmasını umduğum kefir bakterilerine armağan olarak biraz da bal ekledim. Cıvık bir hamur elde ettim. Fazla sıkı bir ekmek istemediğimden böyle bırakmaya karar verdim.  Sabah (yani yaklaşık 12 saat sonra) baktığımda hamurun iki katına çıktığını ve bol gözenekli olduğunu gördüm şaşkınlıkla. Hemen  pişirmeye karar verdim. Genelde somun olarak hazırlarım ekmeği ama bu kez hamurun kıvamı buna izin vermediğinden yağlı fırın kağıdı döşenmiş kek kalıbının içine döktüm. Üzerine annemin önerisiyle bir tatlı kaşığı kadar pekmez sürüp 1 saat kadar pişirdim.


Sonuç annemin bile itiraz edemeyeceği kadar lezzetli bir ekmekti :) Balın ölçüsünü biraz fazla kaçırdığım için daha çok kahvaltıya uygun bir ekmek olmuş sadece. Bunun dışında daha önce nohut mayalı ve ekşi mayalı ekmeklerden tanıdığım doğal bir lezzeti buldum ekmekte. Ertesi gün bir kez daha, bu kez bal eklemeden denedim aynı ekmeği. 12 saatten biraz daha fazla bekledi. İlkinden daha da çok kabarmıştı. Dolayısıyla kefirin mayalama etkisi için önemli faktörün balla beslemekten çok, süre olduğu sonucuna vardım. Daha sonra grupta paylaşılan tarifi de bulup bir kez daha okudum. Orada mayalamanın 3 gün sürebileceği söyleniyor. 12 saatte sonuç alabilmem belki de oldukça ekşi, güçlü bir kefir kullandığım içindir.

Doğrusu ekşi maya bir yana, yaş maya ile yaptığım ekmeklerden bile daha kolay bulduğumdan çok sevdim ben bu ekmeği. Kefir fazlası olan herkese tavsiye ederim.   

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

Sabah çiyi

Bir süredir aklıma takılan bir soruya daha yanıt buldum. Hem rahata kavuştum, hem de doğanın gücü ve cömertliği karşısında yeniden hayranlık duydum:

İlk Yoğurt

Yazı Atlas dergisinde Haziran 2006'da yazılmış; bu kadar geç keşfettiğim için üzgünüm. İnsanlığın kaybolup giden kadim bilgileri için de...

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

Mucizelerle dolu bir dünya

Bu minik çiçekleri bir kaç gün önce, sincabı haftalardır götürüp durduğum mahalle parkında keşfettim. Ankara'nın orta yerinde mürver de yetişirmiş meğerse. Yıllarca kör yaşamışım ben bu şehirde, şimdi açılıyor gözlerim yavaş yavaş.


 Resmin üzerine tıklayıp büyütülmüş haline bir bakın lütfen. Nasıl da mucizelerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Ve yanlarından geçip gidiyoruz hiç farkına varmadan...

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Şoför nohut amca!

Fikri TRT Çocuk kanalında Düş Peşime programında gördüm. Bez bebekleri severim. El becerim olmadığı için bugüne dek denemeyi hiç düşünmemiştim. Fakat orada öylesine basit anlatılıyordu ki, denemeye karar verdim.

Anafikir şu:
Bebek şeklinde bir kalıbı kullanarak birbirinin aynısı iki parça biçiyoruz. Parçaları birbirine (küçük bir aralık hariç) sıkıca dikiyoruz. O küçük aralıktan bebeğin içine fasulye dolduruyoruz. Aralığı da sıkıca dikiyoruz. Göz yerine iki düğme veya boncuk dikip, dilersek burun ve ağız çiziyoruz. Eski yünlerden saç yapmak da olası. Bitti!

Sadece kolay oluşunu değil, böylesine basit malzemelerle hazırlanmasını da sevdim. Elimizdeki eski kumaşlar, yünler, düğmeler ve hatta tarihi geçmiş bakliyatlar için ne hoş bir geri dönüşüm fikri!
Faydası olur diye biraz da internette aradım. İngilizce adının "bean doll" olabileceğini sanmıştım; "beanbag doll" imiş. Bu şekilde arayınca güzel örneklerine rastlanıyor.
Ben sincabın öğle uykusuna yattığı bir zaman aralığında, iki saatte bitirdim tüm bebeği. Kalıp olarak internette zencefil adam kurabiyesi (gingerbread man) kalıbı aradım. Kumaş için eskiden çok dikiş dikmiş olan anneme güveniyordum. Bütün eski, parça kumaşlarını bir iki yıl önce vermiş. Bula bula koltuk kılıfından artmış , güllü dallı bir kumaş çıkarabildi bana. Onunla denemeye karar verdim. Kalıba göre kestiğim iki parça kumaşı birbirine tersten dikerken, yıllar önce ev ekonomisi dersinde öğrenip bir daha hiç kullanmamış olduğum makina dikişini kullandım. Sonra sağlamcı annemin önerisine uyarak, kenarlarından da sürfile dikişi ile geçtim. Bebeğin yan tarafında ufak bir boşluk bıraktım. Ters çevirip bir kalem yardımıyla dış hatlarını iyice belirginleştirdim. Bu sırada özellikle köşe geçişlerinde dikiş hataları yaptığım anlaşıldı ama ben zaten bu işten hiç anlamayan beceriksizin biriyim; o kadar olacak. İş doldurmaya geldiğinde anneme evde en fazla hangi bakliyattan olduğunu sordum. "Nohut var, tüketmemiz gereken" dedi. Böylece fasulye yerine nohut doldurduk bebeğe.  Kenarda bıraktığım aralığı da dışarıdan sıkıca diktim. Sincap gerçi her eline geçirdiğini ağzına götürme yaşını geçti ama yine de dikkatli olmak, bir kazaya meydan vermemek gerek. (Bütün bunları bu tariften anlamak güçse, şuradaki resimli tarif mutlaka fikir verir. Benim yaptığım hatayı tekrarlamamak için, 5. adıma özellikle dikkat etmek gerekiyor). Henüz yüzünü, saçını yapmamıştım ki, sincap uyandı.  Öylece verdim eline oynaması için.  İşte şöyle oldu acemi terzinin koltuk kumaşından bez bebeği:


Bugün sincabın kocaman kamyonunu cevizlerle yüklemiş oynuyorken aklımıza geldi; bizim bebek, şoför mahalli için biçilmiş kaftan. Yerine yerleşip, kolunu da camdan sarkıtınca usulünce, aranan ad da konmuş oldu bebeğe: Şoför nohut amca!  

Üç günde dağılıp gitmesi muhtemel, plastik, Çin işi kamyon da; doğalcı annenin elinde layık olduğu şoföre kavuşmuş oldu böylece!

Şoför nohut amca için çalışırken bir çok başka şey geldi aklıma. İçi pirinç veya mercimekle doldurulmuş minik bebekler, lavantayla doldurulmuş kalp-çiçek şeklinde küçük yastıklar vb.

Bebeğin yüzünü de olduğu gibi bıraktım şimdilik. Sincabın bir şikayeti yok. Yaparsam bile sanırım mümkün olduğunca basit tutmaya çalışırım. Waldorf bebeklerinde olduğu gibi...

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

Parkta

Parkta bir bankta oturuyoruz: Sincap, ben ve annem.
Önümüzdeki geniş alandaki güvercinleri seyrediyoruz.
Belli ki yemle alıştırılmışlar buraya. Köşede yem satan bir çocuk da manzaraya dahil zaten. Az sonra genç bir kadın geliyor.  Çocuktan aldığı yemleri serpmeye başlıyor güvercinlerin önüne. Alanda bir dalgalanma başlıyor. Havaya saçılan her avuç yemle, güvercinler de inip kalkıyor bir anda. Bir süre sonra bazıları cesarete gelip kadının omzuna konmaya, elinden yem başlıyor hatta. Kadın çok mutlu, çevreden bir kaç kişi de neşeyle gülümsüyor bu duruma. Benim gözümse güvercinlerin arasında farkettiğim bir kaç siyah kuşta. "Bak bunlar güvercin değil, karga da değil sanırım, ne acaba?" diye soruyorum merakla. Soru aslında anneme. Ama yandaki bankta oturan yaşlı bir adam veriyor yanıtı. "Hayır karga değil onlar". Adını da söylüyor ama şimdi unuttum. "Tarlalarda olurlar aslında ve topraktaki böcekleri falan yerler" diyor. "Buradaysa karınlarını hazır yemle doyuruyorlar" diyor. "Çok yanlış aslında bu, çok yanlış" diyor. "Güvercinleri de tembelliğe alıştırıyorlar böyle. Oysa bütün bu kuşlar doğada yiyeceğini kendi bulur; topraktan zararlıları temizler, bir sürü iş görür. Böyle hazır yem vererek iyilik yaptığını sanıyor insanlar. Kuşlara da, kendilerine de yanlış yapıyorlar halbuki" diyor.

Şaşkınlıkla dinliyorum yaşlı amcayı.
Hah işte, bu da bir tür  iyi niyetle yapılmış kötülük diyorum içimden...
 

Cuma, Nisan 30, 2010

Beyaz Sirke - Biraz kimya dersi :)

Dünkü yazıya bırakılan yorumlardan sonra, beyaz sirke konusunda hata yapmamak için internet üzerinde biraz daha tarama yaptım. Konunun uzmanı değilim; okuduklarımdan anladığım şu:

Amerikan usulü beyaz sirke (yani white winegar), %5 asetik asit + sudan oluşan bir karışım. Yani seyreltilmiş asetik asit. Peki asetik asit ne? Bir diğer adı ethanoic acid. Sirkeye keskin, ekşi tat ve kokusunu veren madde.

Seyreltilmiş asetik asit eğer doğal fermentasyon işlemi sonunda oluşuyorsa ona sirke deniyormuş. İlk kez 1847'de Alman kimyacı Hermann Kolbe inorganik materyallerden laboratuar ortamında asetik asit üretmeyi başarmış. Bugün üretilen asetik asitin büyük çoğunluğu bu şekilde inorganik kaynaklardan elde ediliyormuş. Yalnız bazı ülkelerde, organik olmayan kaynaklardan gelen asetik asitin mutfakta/ gıda hazırlığında kullanılması kabul edilmiyormuş.

Mutfakta asetik asit mi? Evet, kulağa tuhaf geliyor ama asetik asit veya onun seyreltilmiş hali (yani white winegar/beyaz sirke) bazı ülkelerde marketlerin gıda bölümlerinde diğer sirkelerin (örneğin üzüm ve elma sirkelerinin) yanında satılıyor ve salata sosları, turşular ve benzer yerlerde kullanılıyor.

Almanya'da essigessenz veya essigsaeure denen ürünün birebir asetik asit olduğunu sanıyorum. Çünkü %25 asitlik oranı olduğu ve beşte bir oranında seyreltilmesi (yani dört katı su eklenmesi) gerektiği yazıyor şişenin üzerinde.  Bu şekilde seyreltildiğinde % 5lik asetik asit, dolayısıyla Amerikan usulü beyaz sirke elde etmiş oluyoruz :) Bu arada, essigessenz sözcüğü de yaklaşık sirke ruhu demek zaten.

Özetle, okuduklarımdan anlıyorum ki ;
Asetik asit = Acetic acid = Essigsaeure = Essigessenz = Ethanoic acid = Sirke ruhu

White winegar = beyaz sirke = %5 oranında seyreltilmiş asetik asit

Dolayısıyla;
İngilizce konuşulan ülkelerde white winegar doğrudan mutfakta veya temizlikte kullanılabilir.
Almanca konuşulan ülkelerde essigessenz mutfakta mutlaka seyreltilerek kullanılmalı ve temizlikte de herhalde seyreltilerek kullanılsa daha iyi olur.
Türkiye'de bu ürünlerden hangisi var, nerede nasıl satılıyor, ben de hala bilemiyorum. Sirke ruhunun bir iki kaşık eklenmek üzere turşularda kullanıldığını okudum. Dolayısıyla aktarlarda bulunabilir belki.

Türkiye'de Doğu Asya mutfağında kullanılan pirinç sirkesi de galiba beyaz sirke adıyla satılıyor. O, doğal temizlikte kullandığımız beyaz sirke değil. Her sirke gibi o da kullanılabilir belki, ama ekonomik olacağını sanmam. Bazı Türkçe kaynaklarda ise, beyaz sirkenin elma sirkesi olduğu söyleniyor. Elma sirkesi de doğal temizlikte çok kullanılır ama o da aslında beyaz sirke değil.

Bu konunun tekrar açılmasına sevindim. Çünkü uzun zamandır İngiliz white winegar'ı ile Alman essigessenz'inin birebir aynı ürün olmadığından şüpheleniyor, essingessenz'i nasıl kullanmam gerektiğinden emin olamıyordum. Böylece bu konu da  netleşmiş oldu :)

Kimya ve gıda mühendislerinden okuyan olursa bu yazıyı, bir hatam var mı, söyler mi acaba?
...ve Beste, eğer sen de bunların  Fransızca'sını not edersen yorumlarda tamamlamış oluruz galiba, ne dersin? :)

Perşembe, Nisan 29, 2010

Beyaz sirke nereden bulunabilir?

Çok zaman önce beyaz sirke hakkında yazdığım yazılardan birine bu soru bırakılmış. Beyaz sirke Türkiye'de nerede satılır, nereden bulunabilir? Bilen var mı acaba?

'Basit Bir Yaşam'a en çok "beyaz sirke" anahtar sözcüğü ile ulaşılıyor Google'dan. Sanırım çok ilgilenen var bu konuyla. Nereden nasıl bulunacağını pek çok kişi bilmek istiyordur.

Çarşamba, Nisan 28, 2010

Çok güzelsin, gitme dur


Bu eski evi ve bahçesindeki harika erguvan ağacını dün gördüm. Bugün ne yapıp edip fotoğrafını çektim. Neredeyse on yıl bu evin bir iki sokak yakınında oturdum ben. Bahçesinde böyle güzel bir ağaç olduğunun farkında değildim. İlkbaharın her yıl ben farketmeden geçip gittiğini hissediyordum sadece, yanılmamışım işte.


Dün sokağın köşesinde dikilmiş bu güzelim erguvan ağacını seyrederken düşündüm. Sadece dallarından değil, gövdesinden de fışkıran çiçekleriyle ne kadar canlı, ne kadar genç, ne kadar yaşam doluydu. Keşke biz insanlar da yaşadığımız baharların sayısı arttıkça böyle daha da gençleşip canlanabilsek. Bakın, şu alttaki fotoğrafta göreceksiniz gövdesinin nasıl da "ne dal isterim, ne de yaprak çiçeklenmek için" deyişini...


Sonra farkettim ki, aralarında anlaşmazlık olan mirasçıları çoook seviyorum. İşte bu binanın sahipleri öyle. Bir türlü paylaşıp çıkamamışlar işin içinden. Ondandır ki, ne bu eski bina yıkılmış, ne de erguvana göz dikilmiş.


Sonu kötü biten bir mirasçı hikayesi biliyorum ben. İzmir'deydi. Harap, terkedilmiş, tek katlı bir ev. Kocaman bahçesinde görkemli fıstık çamları vardı. Çok güzellerdi, ona diyecek yok. Ama en çok pazara giderken altlarında verdiğimiz molaları severdim. En sıcak günlerde bile altları sepserin bir huzur köşesi olurdu. İnsan doğanın bulduğu çözümlerin olağanüstülüğüne bir kez daha hayran olur, bir kez daha saygı duyardı. Mirasçılar en sonunda anlaşmışlar bir kaç yıl önce. Ev yıkılmış, güzelim fıstık çamları (ah!) kesilmiş. Arsa satılmış, üzerine hemen bir süpermarket inşa edilmiş. Müşterileri klimayla soğutulmuş rafları arasında dolaşırken neler düşünür, bilinmez. Alışveriş yaptığım bütün süpermarketlerde bir fıstık çamının, ulu bir çınarın, cömert bir meşenin, ve daha kimbilir neler nelerin ruhu dolaşıyor gibi geliyor şimdi bana :(


Sana gelince,
hiç bir yerlere gitme sevgili erguvan, aman hep burada kal!

Salı, Nisan 27, 2010

İçimdeki anne Mayıs'ın ikinci Pazar günü doğmadı!

"Mayıs'ın ikinci Pazar gününün benim hayatımda özel bir anlamı yok. Benim için anlamı olan gün, çocuğumun doğduğu gündür. Ben kendi özel anneler günümü çocuğumun doğum günüyle beraber kutlarım her yıl." 
Ne hoş fikir, değil mi? Bunu sincap doğmadan önce bir çocuk bakımı dergisinde okumuştum. Anneler Günü özel sayısında fikri sorulan annelerden biri söylemişti. Kalpten benimsediğim ve severek uyguladığım bir şeydir.

Sincap doğduğundan beri bizim evde hiç Anneler Günü kutlanmadı, hiç eksikliği de çekilmedi. Anneliğime dair bir şey kutlayacaksam ille de, neden annelikle ilk tanıştığım günden başka bir gün olsun ki bu? Artık kendi doğumgünümde annemi bir karşı kutlamayla şaşırtmak da çok hoşuma gidiyor.

Mayıs'ın ikinci Pazar günü, olsa olsa beyaz eşya ve küçük mutfak araçları üreticileri için bir anlam ifade edebilir. Üretim ve satışlarını daha iyi planlayabilir, reklam/pazarlama maliyetlerini düşürebilir, hiç aklımızda yokken aklımıza, çevremizdeki anneleri nasıl mutlu edebileceğimize (veya etmemiz gerektiğine) dair tuhaf fikirler sokabilirler.
İyi de nereden çıktı şimdi bu diyebilirsiniz. Bir beyaz eşya üreticisi hatırlatmasaydı, şunun şurasında tektipçi ve materyalist usulde Anneler Günü'ne 2-3 hafta kaldığını farketmeyecek; anti-propaganda yazımı yazmayı bu yıl da atlayacaktım :)

Çok yaşa sen anne! Hayatın anlamısın!
Peh!

Pazartesi, Nisan 26, 2010

Mary Ann ve bölge müdürüyle kahve sohbetleri

"Ben böyle yaşayamam, Michael. İnsanların instant kahve ikram ettikleri için özür dilemek zorunluluğu duymadıkları bir yerde oturmak istemiyorum." (Kent Masalları / Armistead Maupin)

Mary Ann Singleton Kent Masalları'nın baş kahramanı. Clevland'lı "taşra kızı". Her türlü tuhaflığın içiçe girdiği, çılgın şehir San Fransisco'ya yerleştiğinde en çok bunu garipsiyor işte. İnsanların instant kahve ikram ettikleri için özür dilemek zorunluluğu duymamalarını...

Bugünlerde pek çok anıyorum Mary Ann Singleton'u.
Sadece misafir olduğumda değil, ev sahibiyken de.
Mutfağa giderken arkamdan "boşver, uğraşma şimdi, bi 'üçü-bir-arada' yapıver gitsin" dendiğinde...
Pişirmesinden içmesine pek sevdiğim bir ritüele "uğraşmak" yaftası yapıştığında...
Hevesim kursağımda kaldığında...

Kaybolup giden bir şey var gibi o arada.
Küçük bir şey, çok küçük. Ama çok önemli, çok değerli.

Pek de utanıyorum bunları yazdığıma. Sanki biraz zor beğenirmişim, her şeye burun kıvırırmışım gibi.
Tuhaf da buluyorum kendimi. Sanki çıkıp Mars'tan gelmişim gibi.
Ne yapayım, yazmadan da duramıyorum.

Durun şunu anlatayım da tatlı bitsin bu yazı: Üniversite yıllarımda pek ünlü bir instant kahvecinin bölge müdürlüğünde staj yapmıştım. Bölge müdürü ikinci gün öğle yemeğinden sonra "Türk kahvesi pişirebilir misin sen?" diye sordu. Böylece bütün stajım boyunca her öğleden sonra iki fincan Türk kahvesi pişirdim ben ve günlük raporumu Türk kahvesi eşliğinde verdim. Karşılığında da instant kahve nasıl üretilir ve nasıl satılır; onu öğrendim!

Pazar, Nisan 25, 2010

Çiçeğe durmuş kırmızı karamuk

Bugün ilk kez karamuk çiçekleri gördüm!
Mini miniydiler gerçekten ama "makro" bir gözle bakınca ilk tanıştığım fotoğrafta olduğu kadar güzeller :)
Ben ne kadar uğraşsam da, ancak şöyle bir fotoğraf yakalayabildim:


Ah ne mutluyum, ne şanslı hissediyorum kendimi bugün! :)


Cumartesi, Nisan 24, 2010

Yüzde kaç?

Tam buğday unu kullanma takıntımı ve ekmeği genelde kendim yaptığımı bilen annem, Türkiye'ye geldiğimde bana zahmet olmasın (!) diye, tam unlu ekmek satan bir yer bulmuş. Gelir gelmez müjdeyi verdi. Ne zaman  mutfağa girip ekmek yapacak olsam "dur, uğraşma şimdi, bugün yine alırız o tam unlu ekmekten" deyip beni mutfaktan nazikçe kovuyordu.

Bir hafta önce ekmek almaya ben gittim. Şüphelenip durduğum için de, uygun bir anına getirip sordum satıcıya:
"Yüzde kaç tam un var bu ekmeğin içinde?" 
Yüzünü sorumdan memnun olmadığını belirtircesine hafifçe somurtup yanıtladı:
"Yüzde on"

Yüzde on!

Bu kadarını ben bile beklemiyordum. Üstelik bildiğimiz ekmeğin de iki katı fiyata sayılıyor, iyi mi?

İnsan, hele de bu ülkede, aldığını hiç dur durak bilmeden sorgulamalı. İyice emin oldum bundan.
Avatar'ı seyrettim. Aklımda şu söz kaldı:

"Aslında bütün enerjinin ödünç alındığını bilirler...
...ve bir gün tekrar iade etmeleri gerektiğini de."

"They see a network of energy that flows through all living things. They know that all energy is only borrowed...
...and one day you have to give it back."

Perşembe, Nisan 22, 2010


Zamanımızı sünger gibi emip duran ne çok saçmalık var,
ve sormayı ihmal ettiğimize pişman olduğumuz ne çok soru...

Ligustrum vulgare / Kurtbağrı


Ligustrum vulgare
Wild/Common/European Privet
Gewöhnlicher/Gemeiner Liguster
Kurtbağrı

Zeytingillerden...
Herdem yeşil...


Çarşamba, Nisan 14, 2010

Geri dönüşüm fikirleri : Rulolardan ev

Tuvalet kağıtlarının (veya kağıt mutfak havlularının veya alüminyum folyoların veya...) rulolarından yapılan sevimli şeylere ve parlak geri dönüşüm fikirlerine bayılıyorum. Derdim ne? Galiba hiç düşünmeden çöpe atıverdiğimiz bir şeyin, bu kadar basitçe dönüştürülebilmesini ve bu kadar çok yönlü kullanılabilmesini seviyorum. Benim için pek anlamlı bir simge :)

Tuvalet kağıdı rulosuyla yapılabilecek şeylere dair bir fikir de Ashley'den. Fikrin aslı da Rengin Efendisi'ne aitmiş.

Sincap da sever diye tahmin ediyor, yapmak için sabırsızlanıyorum. Olur da ruloları  kaplamak için kullanılacak kağıtları da eski dergilerden veya paket kağıtlarından çıkarabilirsem ne hoş olur.

Cuma, Nisan 09, 2010

Carissa macrocarpa (Natal Plum)

Beyaz çiçek

Hayatımda bundan daha fotojenik bir çiçek görmedim.
Fotoğrafını iki arada bir derede, aceleyle çektim her seferinde. Böyle özene bezene çekmişim gibi çıktı hep.
Malta'da cadde kenarlarında veya iki şerit ortasında çevre düzenlemesi amaçlı yetiştiriliyordu zaten. Uzun uzadıya poz vermesine trafik uygun değildi.

Adını arayıp bulmamın özel bir hikayesi yok.
Latince adı Carissa macrocarpa.
İngilizce adı Natal Plum. Aslen bir Güney Afrika bitkisiymiş ve tuzlu rüzgarlarla başa çıkmada üstüne yokmuş. Malta'daki varlığı tesadüfi değil yani. Ilgın ve Lagunaria gibi bilerek, özenle seçilmiş olmalı.

agaclar.net'te hakkında oldukça detaylı bilgiler içeren bir giriş var. Meyveli halini görmemiştim, ona da Google aramasında rastladım. Ne güzel, değil mi? Yeniyormuş da üstelik bu meyveler :)

Fotograf: nautical2k

Perşembe, Nisan 08, 2010

Mesele nedir öyleyse?

"Yarın gelir misiniz?" dedi Momo. "Ya da öbür gün?"
Üçü yine hayır anlamında başlarını salladılar.
"Ne olur, gelin!" diye yalvardı Momo. "Eskiden hep gelirdiniz."
"O eskidendi!" diye cevapladı Paolo, "Şimdi her şey değişti. Zamanımızı yararsız şeylerle ziyan edemeyiz."
"Hiç etmedik ki" dedi Momo.
"Evet, güzel günlerdi," dedi Maria, "ama mesele bu değil."
Üçü de aceleyle yürümeye başladı. Momo da yanlarında koşuyordu.
"Şimdi nereye gidiyorsunuz?" diye sordu.
"Oyun dersine" diye karşılık verdi Franco, "oynamayı öğreniyoruz."
"Ne oynamayı?" diye sordu Momo.
"Bugün 'delikli kart' oyunu oynayacağız" diye açıkladı Paolo. "Çok yararlı, ama çok dikkat isteyen bir oyun."
...
"Bu çok mu eğlenceli?" diye şüpheyle sordu Momo.
"Mesele onda değil" diye korkuyla söze karıştı Maria, "böyle konuşulmaz!"
"Mesele nedir öyleyse?" diye öğrenmek istedi Momo.
"Mesele, gelecek için yararlı olmasıdır." 

Momo
ya da zaman hırsızlarının
ve çalınmış zamanı insanlara
geri getiren çocuğun tuhaf öyküsü
Michael Ende