"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Çarşamba, Ekim 07, 2009

Kirk firin ekmek

Hafta sonu dört somun ekmek yaptim. Ikisi eksi mayayla, ikisi bildigim usulde eksi mayasiz. Bu sefer eksi mayali ekmekler de oldukca kabardi. Bunu yari yariya beyaz un kullanmama bagladim. Ama sonucta her zamanki usulle (un, su, yas maya) yaptigim ekmekler gayet lezzetliyken, eksi mayali ekmeklerim (un, su, eksi maya, yas maya) cok yavan, pek tatsiz tuzsuz oldular. Yas mayali ekmekleri esimle ogluma verdim, eksi mayali yavan ekmekleri ben tüketmeye calistim.

Dersime biraz daha calismam gerek sanirim...
...ve bu arada yapacagim yeni basarisiz denemeleri de hesaba katarsak; "daha kirk firin ekmek yemem".

Sen benim neler bildigimi biliyor musun?

Eskisi gibi keyifle, bir elimde kahve veya cay, diger elim klavyede internet gezintilerim yok artik. Yine de mümkün oldugunca cesitli blog, web sayfasi, tartisma grubu ve forumlari dolasip bilgilenmeye calisiyorum her gün. Insanlarin bildiklerini sunus sekillerini gözleme olanagim oluyor haliyle.

Bazilari "bildiklerini sergiliyor", bazilari zerafetle "paylasiyor bildiklerini".

Aradaki farkin korkunclugunu izledikce, bildiklerimi/ögrendiklerimi birinci türden sundugum zamanlar olmus mudur diye endiseye kapiliyorum. Geriye dönüp okusam bulurum öyle yazilarimi diye korkuyorum. Yaparsam öyle bir sey, parmaklarima vur emi degerli okuyucu...

Pazar, Ekim 04, 2009

Cumartesi, Ekim 03, 2009

Iyi niyetle yapilmis kötülükler

Biraz vakit var, simdi toparlamaya calisayim:

Iki sey var aklimda. Birbirinden bagimsiz gibi gözüküyor ama yazip bitirdigimde galiba baglantilari cikacak ortaya. O yüzden ikisini de bir arada yaziyorum.

Birincisi, enerji tasarrufu saglayan ampullerle ilgili bir yazi daha okudum. Sadece klasik ampullere denk isigi verebilmek icin daha az enerjiye ihtiyac duymuyorlar, üstelik onlardan cok daha da uzun ömürlüler. Velakin bir kücücük dezavantajlari varmis. Yapilarinda civa bulunuyor ve bu yüzden ayni piller gibi onlarin da ömürlerinin sonunda cevreye zarar vermemeleri icin ayrica biriktirilerek geri dönüstürülmesi gerekiyormus. Peki civali ampul toplama ve berteraf etmenin enerji maliyeti ne kadar?
Bir yazi daha okudum iki gün önce. Kuzey denizine kurulan deniz ötesi (üstü?-ici?) rüzgar degirmenleri projesi (alpha ventus) hakkinda. Elektrik üretmek icin kurulan rüzgar degirmenleri... En uygun, en güclü rüzgari yakalamak icin olacak kiyinin ötesinde, denize insa edilen bir dizi rüzgar degirmeninden olusan bir tür rüzgar ciftligi bu. Yazi insa sirasinda deniz canlilarini gürültüden korumak icin ne tür önlemlerin alindigina dairdi. Yine de insan emin olabilir mi? Denizin göbegine insaa edilmis bu dev türbinlerin hem deniz üstünde, hem deniz altinda yasayan canlilari su veya bu sekilde rahatsiz etmediginden, onlara zarar vermediginden nasil emin olabiliriz ki... Dogal yasam ortamlarina hic olmadik bir müdahale degil mi bu?
Bir de günes paneli tarlalari var trenle yolculuk ederken gördügüm. Onlar ne kadar cevreci? Topragi asil islevi olan tarimdan alikoymak ve günes enerjisini elektrik enerjisine cevirecek olan panellerle doldurmak ne kadar dogru?
Bunlar sadece bir kac örnek. Her gün insanoglunun gezegende daha sürdürülebilir bir yasam tarzi kurabilmek, daha cevre dostu, daha dogayla barisik teknolojiler üretmek icin didinirken nasil yeni cevre, ekonomi, toplum ve enerji sorunlarina yol actigini okuyorum. Elini yanlislikla carparak yiktigi tahta küplerden o güzel kuleyi yeniden insaa edebilmek icin didinen kücük cocuklar gibiyiz. Her cabalayisimizda biraz daha ortaya cikiyor beceriksizligimiz, gittikce daha kolay yikiliyor kurmaya calistigimiz kule. Elimizde evirip cevirdigimiz temel yapi taslarinin dogasini, nasil isledigini tam olarak kavrayamiyor olabilir miyiz?
Her halükarda bir yanlislik var bütün bu cabalarda. Belki de temel varsayimimizda bir yanlislik var. Artan istek ve ihtiyaclarimiza göre sekillendirmeye calisiyoruz gezegenimizi. Hepimiz arabalara binelim, hepimiz her kitanin hazinelerinden beslenelim, gidebilecegimiz en uzak yerlere gidelim, en kolay yoldan en ucuzuna en hizli sekilde ulasalim,"en...en...en..." lerle yasayalim; ama gezegen de kasirgalarla, sellerle, zehirli nehirlerle, ölü baliklarla, azalan bereketle, artan hastaliklarla, sosyal huzursuzluklarla keyfimizi bozmasin bi zahmet. Yine cömert, yine affedici, yine güzel olsun hep oldugu gibi.
Gezegeni isteklerimize göre degil, isteklerimizi gezegene göre sekillendirmek olmali yaklasimin dogrusu. Eldeki enerji kaynaklari ihtiyaclarimiza yetmiyor mu? veya fayda-zarar analizinde zarar kefesi mi agir basiyor? Yeni ve alternatif enerji kaynaklarini arastirdigimiz kadar canla basla enerji ihtiyacimizin detayli bir analizini de yapmaliyiz öyleyse. Ne kadar enerjiye gercekten ihtiyacimiz var? Tarim alanlarindan calinarak ve deniz canlilarinin yasam alanlarini bozarak üretilen - sözde alternatif- enerjinin bile ne kadarina ihtiyacimiz var bizim? Günde üc saatimizi patates cipsi yiyerek televizyon karsisinda gecirmeye ihtiyacimiz var mi? Alisveris icin otomobille bir saat uzakliktaki süpermarkete gidip, ögle yemegimizi de orada hizlica yiyip bir tasla üc-bes kus vurmaya ihtiyacimiz var mi? Her an erisilmeye ve her an erismeye ihtiyacimiz var mi? Tatilimizi mutlaka o herkesin gittigi günesli güney ülkesinde gecirmemiz sart mi? Ve Allah askina, hemen her hafta satin aldigim o salataligin kendi dogal paketlemesi yetmezmis gibi bir de tek tek plastiklere sarip sarmalanmasi sart mi? Unutmadan yaz -kis demeden her hafta salatalik yemenin gerekliligini de sorgulamaliyim tabii ki!

"Daha cok"a alternatif cözüm aramaktansa (veya onun yaninda), "daha az" üzerinde düsünmeliyim. Attigim her adimda!

Ikincisi, internetti, toplu iletisim araclariydi derken hepimiz (hepimiz derken Cin Seddi'nden Pasifige kadar, her iki yönde!) ayni tek tip bilginin hedefi oluyoruz. Birisi Akdeniz tipi diyetin üstünlügünü acikliyor; hepimiz ama hepimiz zeytinyagiyla ve balikla beslenmeye karar veriyoruz. Hayvansal proteinin zararlarindan haberdar oluyoruz, bitkisel alternatiflerini ögreniyoruz. Hepimiz ama hepimiz soya fasulyesinin bir numarali hayrani oluyoruz. Himalaya tuzunu mu duyduk, hepimiz artik Himalaya tuzu tüketmek istiyoruz. Manuka balinin sifalarini okuyoruz bir dergide, onsuz nasil yasamisiz o güne dek, hic bilemiyoruz. Lavantanin adinin bile okunmadigi cografyalarda uykusuzlugumuza lavanta ile sifa bulmaya calisiyoruz. Sütü, peyniri bilmeyen ama yüzyillardir susamla hasir nesir toplumlara süt ürünleri-kalsiyum-kemik gelisimi masalimizi anlatiyoruz. Findiksiz ülkede her sabah kahvaltisinda findik ezmesi yemeye kalkiyoruz. Bir de "aaa, ne findigi, kakao da yok bunda" diyoruz ki, biz kakao ülkesinde de yasamiyoruz aslinda. Nar yetismeyen memlekette narli rejenerasyon kremi, avokadodan bin bilmem kac kilometre ötede avokadolu cilt nemlendiricisi de istiyoruz, onu da unutmayayim.

Daha da kötüsü var ya; bütün bunlara, Manuka ballarina, somon baliklarina, soya fasulyelerine, keci peynirlerine, yesil caya, keten tohumuna, zencefilli caya, sizma zeytinyagina...
velhasil yedi iklimde yetisen her seye hepimizin gücü yetsin, hepimizin de sofrasinda olsun, bir o kadar da ucuz olsun istiyoruz. O zaman basliyor iste eti boyali ciftlik somonlari devri. Ve GDO'lu soya, ve onla beslenmis inegin sütü ve tarimsal cesitliligi hice sayan nar ve avokado "tarlalari", ve zeytinyagi taklidi yapan zeytinin suyunun suyu buluyor sonunda bizi.

Cok dagittim, iste toparliyamiyorum yine. Icimde kuvvetli bir his var sadece.
Herkes keci peyniri yemesin. Kecilerin gücü yetmez ona.
Herkes zeytinyagli yemesin. Akdenizin zeytin agaclari yetmez ona.
Herkes Himalaya tuzuyla tuzlamasin asini. Himalaya dize gelse yetmez ona.
Herkes günde üc fasil kahve icmesin. Amazon gibi üc amazon olsa yetmez ona.

Herkes yaninda yöresinde ne varsa ondan yiyip icsin. Iste doganin gücü yeter ona...

Buldum simdi kafamda dönen iki düsüncenin ortak paydasini. Iyi niyetle yapilmis kötülükler her ikisi de...

Ve acidir ki, iyi niyetle yapilmis coook kötülüklerim var benim de... :(

Yeni seyler okumak lazim...

"Kaynaklar ve yolu yolumla kesisen günlükler" bölümünü güncelleyecegim bu hafta sonu. Oraya eklenmek üzere bana önerebileceginiz yeni "yesil", "sade", "dogal", "sürdürülebilir", "cevre dostu", "..." siteler, web günlükleri var mi?

Cuma, Ekim 02, 2009

Bu tüketim bicimine hayir!

Defne Koryürek'in Fikir Sahibi Damaklar grubuna bugün gönderdigi bir yazisi bugünlerde kafamin icinde dolasanlarla o kadar paralel ki, izniyle (ve tesekkürlerimle) burada da yayinlamak ve unutmamak icin de Baska Agaclarin Meyveleri'ne eklemek istiyorum. Kafami bir toparlarsam benim aklimdan gecenleri de yazabilirim belki önümüzdeki günlerde.

sevgili dostlarim,
benim cocuklugumda (henuz nine degilsem de, oyle cok sey degisti ki!) "daha fazla" cok Amerikan bir kavramdi.
simdiyse hepimizi cezbediyor.
ayni paraya daha fazla sampuan, daha fazla cesit ekmek, harcadikca daha cok mil kazandiran kart! daha fazlasini istedigimiz hersey tuketmek esasli.
bu tuketim bicimimiz devam ettigi surece GDO'lu gida da olacak, bioyakit da gerekecek.
mesele tuketmenin rehavetine kapilmayip, sahiden ihtiyacimiz olup olmadigina bakmak.
cunku, dusunmeden tuketmeye devam edecek olursak dunyanin
belli bolgeleri degil, tum dunya tek bir bolgeye donusecek.
bu kabusu fark etmeyelim ve hersey daha fazla satilsin, daha fazla tuketelim diye "acligi yok edecegiz" "cevre dostuyuz" gibi misyonlar biciyorlar projelerine, meseleyi rasyonellestiriyorlar ve "aa, ne iyiymis" deyip, tuketmeye devam etmemiz uzerine bina ediyorlar cikarlarini.
bilincinde olmaliyiz.
gecen gun, aramiza davet edilmesine sebep yazisinda Yurtsan (ceza kosesinde yazinin link'ini bulabilirsiniz), gdo'lu pirincin karbon salinimini azalttigini anlatiyor ve cevre bilinci olanlarin buna karsi cikiyor olmasina anlam veremedigini vurguluyordu.
salinan gazin karbon degil, nitrojen oksit oldugu ayri mesele, karbon derken sera gazi etkisi yaratan gazlar demek istedi diyelim, ama biraz daha desse gorulecek ki, sera gazlari arasinda karbondan 300 kat daha zararli olmakla beraber atmosfere neredeyse tumu (%84) tarim sebebiyle salinan nitrojen oksitin, sadece %20'sine pirinc sebep oluyor! e olsun, kar kardir diyelim ama istatistikler bu pirinci kullanan Cin'in nitrojen bazli gubre tuketiminde bir degisim olmadigini soyluyor! yuksek ihtimalle, ayni miktar pirinc uretilse atmosferin yuku bir miktar azalabilecekken, daha fazla daha fazla ve daha fazla pirinc uretmek istendigi icin hala ayni miktarda nitrojen bazli gubre kullaniliyor ve elbette atmosferinn yuku de azalmiyor! ve gene de avantajimizaymis gibi gorunen bu kazanimin karsisinda, pirinci kim yiyor? :)))) dunyanin "satin alma kabiliyeti yuksek tuketicileri!"
yani, biz bu yalana ikna olursa ve gdo'lu pirinc dunyanin bir numarali pirinc ureticisi Hindistan'in topragina da dikilmeye baslarsa ne olacak?
sayilari binlerle tarif edilen ve bir cografyadan digerine gosterdigi degisiklikle birer miras kategorisindeki pirinc turleri, yerine ekilen tek bir cesit pirincin golgesinde yok olurken, her yil o pirinci ekebilmek icin muazzam miktarda zirai ilac kullanilmasi gerekecek (isin teknolojisi geregi) ve dolayisiyla ne toprakta bereket kalacak, ne yer alti sularinda... ustune, bir de, pirinc eken koylunun her yil fiyati artan tohumu satin almasi gerekecegini de ekleyin!
biyocesitlilik? gelenek? yerellik? kaynaklarin kullaniminda ozen?
ve bu pirincin tuketilmesi durumunda sagligimiz uzerindeki etkilerini gormek icin 20 yil kadar beklememiz gerekecegi de cabasi!
bakin Hindistan'da 1960'larda adina "yesil devrim" dedikleri ve (yanilmiyorsam) 1970'de Borlaug'un Nobel kazanmasina sebep proje ertesinde 1960-1990 arasi uretimi artti. artti ama, neticesinde yaratilan bagimli iliski ve koyluye geri donmeyen kazanim sebebiyle 1995-2007 yillari arasinda intihar eden Hintli cifci sayisi 184.000'e ulasti. gecen hafta sadece 7 kisi!
ne o, biz Istanbul'daki Zara'dan istedigimiz beyaz gomlegi daha ucuza alabilelim ki bir sezonda ihtiyacimiz olup olmadigini dusunmeden bir tane, bir tane daha almaya heves edelim!
ayni durum pirincde de tekrar ettiginde, biz market raflarimizda Baldo ve Osmancik'in yanisira Teksmati de bulabilecegiz diye kac cifci iflas edecek dunyanin bir baska kosesinde, dusunmek gerekiyor kanaatindeyim.
dolayisiyla, dostlarim,
mesele kanoladan yakit imal edip edememenin otesinde.
kotulugun boyutu buyuk.
bana kanolayla savasmamiz icin neden verebiliyor musunuz? topragimiza, suyumuza, biyolojik cesitliligimize zarari nedir? tohum meselesi uzerinden bir bagimlilik yaratiyor mu? onlari bulun, rica ediyorum.
yok, bir zarari yok ise, zarari oldugu baska bir sey var mi ona bakalim (Kenan hoca saglik bakimindan tehlikeli buluyor, sanirim dosyalar bolumunde sebeplerini "yaglar" dosyasinda bulacaksiniz) oraya odaklanalim
ama bu arada tuketim bicimlerimizi sorgulayalim. supermarketlerin rehaveti sizi yaniltmasin.
hergun daha fazla tuketiyoruz ve asil korkutucu olan bu!
gecenlerde Cetin bize Ozbekistan'dan haber getirdi, Turkiye'nin 30 yil oncesindeki tarim ve hayvancilik dedi. dondum, ekolojik ayakizi programina ve hesaplattim:
Ozbekistan'in ekolojik ayakizi 1 olsa, onun 30 yil sonrasi uretimi ile Turkiye kactir?
4!
Peki, hepimizin ulasmak icin debelendigi Amerika'nin ekolojik ayakizi nedir?
bir tahmin edin...
58!
bu rakamlari unutmayin, tuketirken. ve gdo'ya hayir'in arkasinda "bu tuketim bicimine hayir"in da oldugunu unutmayin.
sevgilerimle,
D.

Eksi maya: Bu sefer oldu galiba...

Tam ne kadar önceydi, bilmiyorum. Havalarin sogumasina karsilik eksi mayayla ilgili bir deneme daha yapmaya karar verdim. Sonunda basarisiz olursam fazla un bosa gitmesin diye de, tariflerde hep verilen su bardagi, cay bardagi ölcüsünü bir tarafa birakip, tatli kasigi ölcüsüyle un koydum. Su da sadece krep hamuru kivamini koruyacak kadardi. Temiz icme suyu kullandim, un olarak da organik tam un. Her gün beslemeden sonra, mayayi - koyabilecegim daha ilik bir yer olmadigindan- firinin icine koymakla yetindim. Bunun disinda da hemen hic bir seye dikkat etmedim.
Inanilmaz ama, bir kac gün sonra maya ciddi ciddi tuttugunun sinyallerini vermeye basladi. Gerci Malta'daki denememde oldugu gibi o nefis meyvemsi, eksi koku yoktu. Ama yine de eksiydi koku ve bolca kabarcik vardi. Bunun üzerine biraz daha dikkat etmeye, mayayi 12 saatte bir beslemeye basladim. Bir de arada su isiticisini kullandigimda artan suyu bir kaba koyup üzerine maya kabini yerlestirerek biraz daha ilik bir ortam yaratmaya calistim. Iki-üc gün önce mayanin son derece köpüklendigini görerek bir deneme yapmaya karar verdim. Bu sirada maya 300 ml.lik bir bebek mamasi kabini tam dolduruyordu. Oglum icin hic kullanmam gerekmedi bu kabi, böylece ona da bir islev yaratmis oldum :) Neden durup dururken, üstelik bu kadar olmayacak sartlarda tuttu bu maya? Bilmiyorum. Bu kez ilk defa sadece "tam un" degil, "organik tam un" kullandim. Ona bagliyorum.

Internette pek cok eksi mayali ekmek ve eksi maya devam ettirme yöntemi var. Ama daha önceki denememde de tespit ettigim gibi, Klasik Tatlar'in yöntemi bana digerlerinden daha kolay geliyor. Bu yüzden onun yöntemiyle devam etmeye karar verdim.

1 bardak (yani yaklasik 200 ml) mayayi surada verilen tarifi uygulamak üzere ayirdim. Kalan mayayi (ki 100 ml. olmali) 1 bardak un ve krep hamuru kivamini tutturacak kadar ilik su ile besledim. 12 saatlik beklemeye aldim. Bu arada 7 saat+1 saatlik bekleme süresinden sonra ekmek pisti. Inadi birakarak bu ekmegi yarim paket (21 gram) yas maya ile yogurdum. Ileride hayalim endüstriyel maya olmadan ekmek yapmak, o ayri hikaye. Ekmegi yüzde yüz tam bugday unu kullanarak yaptim. 8 saat beklemesine ragmen, hayir, deli gibi kabarmamisti. Ama kabardigi gözle görülüyordu. Pistiginde kokusu diger ekmeklerimden farkliydi, tadi da biraz köy ekmeklerini andiriyordu. Hayir, misler gibi kokulu, pofidik mi pofidik, lezzetli mi lezzetli bir köy ekmegi yaptim diyemiyorum. Yalan söyleyecek degilim ya! Ama bu kadar basarisiz denemeden sonra sonuctan coook memnunum. Mayaya biraz vakit vermem gerektigini, üredigi mevsim itibariyle henüz yeterince aktif olamayacagini biliyorum.

Artan mayaya gelince; 12 saatlik bekleme süresi sonunda kapagini actigimda yine köpük köpüktü. Kokusunu merak edip kafami kaba yaklastigimda keskin, eksi bir koku carpti burnuma. Burada "carpti"yi, kelimenin gercek anlamiyla kullaniyorum. Insan kola ictiginde burnunda bazen asitin etkisiyle kuvvetli bir gidiklanma hisseder ya, onun gibi bir his. Ama kötü eksi" degil, "alkolümsü eksi"ydi" koku. Bense okuduklarimdan hatirliyorum ki; düsük isilarda -mesela buzdolabinda beklemisse- maya, alkolümsü kokar. Cünkü meyvemsi kokmasina sebep olan degil, böyle alkolümsü koku veren mikroorganizmalar aktiftir düsük isilarda... Bu yüzden fazla endiselenmedim. Bu sabah söyle bir karistirmak icin actigimda maya buzdolabi isisina ragmen aktifti (köpüklüydü) ve hic de kötü kokmuyordu. Bu maya ile yola devam öyleyse.

Simdi 12 saat aktiflestirme +yogurma+ 7 saat bekleme+ yogurma+ 1 saat bekleme + 1 saat pisirme seklinde yepyeni bir ekmek pisirme ritmine alistirmaliyim kendimi.

Bütün güzel seyler gibi güzel ekmekler de zaman ve emek istiyor. Unutmamali!

Simdi birisi bana soracak olursa eksi maya nasil üretilir diye, yanitim anneanneminki gibi : "Biraz unla, biraz suyu karistir!". Ama sunu diyecegim bir de: "Biraz sabir ekle, biraz da umut..."

Salı, Eylül 29, 2009

Bir iyi, bir kötü

Bugün bir iyi, bir kötü gelisme var. Istiyorum ki iyi gelismenin fotografini yayinlayayim ve daha sonra dönüp okudugumda da sadece onu hatirliyor olayim:


Pazartesi, Eylül 28, 2009

Tüketicinin Da Vinci Sifresi

Hazir gida paketlerinin üzerindeki sifreleri sökmek, Da Vinci sifresini sökmekten zor galiba. Bazen bildigim seylerde dahi bile bile hata yapiyorum alisveriste.

Mesela:
Buraya ilk geri döndügümüz aylarda gecici bir evde kaldik. Mutfak düzeni diye bir sey de yoktu; mutfaga girmeye vakit de. Hayatimin beslenme acisindan en berbat dönemlerinden biriydi. Bir daha tekrarlansin istemem. Bol bol hazir gida ile beslendik ister istemez...

Bir gün sabah kahvaltisinda, -zaten severek yedigim hani su ismi lazim degil ama herkesin bildigi- kakaolu findik ezmesinden yerken, bir taraftan da kavanozun orasini burasini okumaya basladim. Icindekiler bölümündeki tuhaflik o anda dikkatimi cekti. Kavanozun ön tarafinda findik, raps (Türkiye'de yagi kanola diye bilinen bitki), ekmege sürülmüs nefis kakaolu ezme resmi falan var, bir kösede de icinde her zamankinden de fazla süt oldugu yaziyorken; icindekiler bölümünde ilk listelenen seyin seker olmasi tuhafima gitti. Madem pazarlama vurgusu kakaoya, findiga, süte, bitkisel yaga ve bilumum saglikli seylere yapiliyor, öyleyse neden ayni vurgu icindekiler listesinde yok? Kücük, insanin kafasinda ampul yakan cinsten bir aydinlanma aniydi benim icin. Daha önce kozmetik ürünlerinde icindekiler siralamasinin en coktan en aza göre yapilmasi gerektigini okudugumu hatirlar gibiydim. Bu yüzden onlarda ilk sirada hep Aqua (su) gelir. Ayni sey sanirim gida etikletlemesinde de gecerli. Yani bayila bayila yedigim o seyin icinde her seyden cok seker varmis! Ikinci sirada ise yag! Findik ücüncü sirada. Orani %13 (!), daha sonra kakao ve %5 süttozu geliyor. En iyimser tarafindan bir hesaplamayla seker orani en az %34 olmali. Ki tahminen bundan bile yüksek! Aslinda kakaolu findik ezmesi degil, kakao ve findiga bulanmis seker-yag yiyorum demek ki... Pazarlama, sen nelere kadirsin!

Dersimi aldim ya, bundan sonra alisveriste icindekilerin sadece ne olduguna degil, siralamasina da dikkat etmeye karar veriyorum.

Oysa iste bir hafta önce ayni hatayi yine yaptim. Corba repertuarimizi biraz zenginlestirir belki diye, organik sebze bulyonu (tozu) aldim. Icim rahat, ilk denememi yaptim. Sonuc o kadar ,o kadar tuzluydu ki; saskinlikla kavanoza sarildim hemen. Icindekiler bölümündeki ilk madde: Tuz!

Demek ki neymis? Alisveriste tek tek sunlarin her birine dikkat edilecek (hepsi tercih sebebi elbet, tüm kriterleri karsilamak imkansiz!):

1) Bio sertifikasi var mi?
2) Zahmet edip "GDO'suzdur" bilgisi verilmis mi?
3) Fair Trade logosu var mi?
4) Icindekiler bölümündeki siralama nasil?
5) Icindekiler bölümünde nitelik incelemesi (emulgatör, yapay aroma, koruyucu madde, boya maddesi, yapay lezzet arttirici, en temel lezzet arttiricilar olarak yag, seker, tuz, vb, vb, vb...)
6) Fiyat/gramaj-büyüklük karsilastirmasi
7) Geldigi ülke (yerel mi?)
8) Öko-Test ve SWT(Tarafsiz kalite degerlendirme) sonuclari

Üstelik tüm bunlar alli pullu reklam safsatasi bir kenara itilerek; satir aralarinda ima edilen, minik puntolarla yazilanlar desifre edilerek yapilacak.

Demedim mi Da Vinci kodunu cözmek daha kolaydir diye!

Hey! Orada baska Frodo'lar da var mi?

Bir arkadasimla konusuyorduk. Ona gen teknolojisiyle degistirilmis gidalardan ve son zamanlarda onlardan kacinmak icin alisveriste dikkat ettiklerimden bahsediyordum. "Tamamen kacinman imkansiz ama" dedi. Kalkti, mutfak dolabindan bir paket un cikardi. "Bak, bunun üzerinde de Bio yaziyor. Ama yüzde yüz organik oldugundan asla emin olamayiz". "Evet, biliyorum" dedim. "Insan gidip bir dag basina falan yerlesmedikce, yediklerinin organik ve GDO'suz oldugundan asla yüzde yüz emin olamaz. Ama yine de elimizden geldigince kacinmak daha dogru degil mi?"

Bazen global isinma, bazen cevre, bazen cocuk yetistirme, bazen de böyle beslenmeyle ilgili konularda karsima cikiyor bu anlayamadigim bakis acisi.
Tek basima elimden bir sey gelmez, öyleyse savasmayayim.
Artik cok gec, yapacak bir sey yok, o yüzden bosver gitsin.
Ne yaparsan yap degistiremezsin, cok güclüler, boyun eg.
Basari olasiligi cok düsük, enerji/emek harcamaya degmez.

Bir gün ölme olasiligim da yüzde yüz. Ama buna ragmen kavsakta karsidan karsiya gecerken tarfik lambasina bakiyorum yesil mi diye." Nasil olsa ölecegim, bir kaza riskini en aza indirmenin ne anlami var?" demiyorum. Nitekim arkadasim da demiyor.

Herseyi sonunda basarmak icin mi yapiyoruz?
Ben gittigim yolun, varacagim yerden daha önemli olduguna inaniyorum cogu kez.
Frodo'nun yüzügü yok etmeyi basarmasina degil, boyuna bakmadan düstügü yollara hayran oluyorum.
Yenileceksem savasa savasa cekilirim geri.
Ve bu arada etrafima baktigimda, benim gibi düsünen bir kac kisi daha da varsa, gam yemem!

Hem ya basarirsam? Ne kadar da güclü, mucize dolu bir soru bu! Düsünüyorum da 1960'larda ABD'nin simdi unuttugum bir eyaletinde genetigiyle oynanmis misiri ciftcilere satmaya calisan adamlar da böyle düsünmüs olmali. "Kendi ürettigi misirdan gelecek yilin tohumunu cikarmak varken, kim gelir de her yil bizden tohum almayi kabul eder?" degil; "basari sansi düsük, bos mu versek acaba?" da degil.

Soru muhtemelen suydu :"Ya bir de basarirsak?"

Pazar, Eylül 27, 2009

Cok kanuni cikolata!

Alpler'in lila inegine mektup yazdim.
"Cikolatadaki sütleri (süt bile degil aslinda, süt tozu) veren inekler gercekten GDO'lu bitkilerle mi besleniyor?
Peki ya soya lesitini? Onun kaynagi da GDO'lu soya mi?
"

diye sordum.

"Bak ben artik pahali mahali, organik cikolata aliyorum. Sen bu yoldan vazgecsen, hepimiz icin daha iyi olmaz mi?"

dedim.

"Cikolatam kanunlara uygundur. Icine kanunun izin verdiklerini koyarim, vermediklerini koymam. Yemlere gelince, süt aldigim hayvan besicisine "neyle besliyorsun sen bu inekleri bakiim?" diye sormam. Ikameti Alpler olsun, yeter. Bosver, sen de bu kadar kafani takma. Yemler GDO'luymus, ne yazar? Süte gecmedigi bilimsel olarak kanitlanmis" demeye getirdi.

Oldu, peki.
Sen kanuni cikolatalarinla devam et yola.
Ben de kendi yoluma.
Kanun namina degil, insaniyet namina...

Cuma, Eylül 25, 2009

Cyclamen'le bir deneme daha...


Tohumdan veya celikten kendim üretmedigim bitkilerle aramiz hos degil diye haftalardir markette gördügüm Cyclamen'lerden almiyordum. Oysa ki pek severim kendilerini. Bu hafta artik kendimi tutamadim. Bir dergide Cyclamen bakimiyla ilgili kücük notlara rastgelmistim. Onun verdigi cesaretle bir deneme daha yapmaya karar verdim. Fotografta oldukca büyük cikmasina karsin, aslinda gayet minyatür aldigim bitki. Öyle ki, saksisi sadece bir Türk kahvesi fincani büyüklügünde... Ne olur ne olmaz diye, hemen aldigim gün bir yapragini kesip baska bir saksiya, dogrudan topraga diktim. Bu yöntemle cogaltilabilir mi, emin degilim. Bakalim neler olacak...
Cyclamen bakiminda sunlara dikkat etmeliymis:
-Aydinlik, ama direk günes görmeyen; serin ama hava akimina maruz kalmayacagi bir yer secilmeliymis.
-Ille de ilik bir odaya koymak gerekirse, en azindan direk kalorifer üstüne kesinlikle yerlestirilmemeliymis.
-Asla ve asla bitkinin kendisi / topragi sulanmamaliymis. Bu takdirde yaprak ve tomurcuklari cürüyormus. Dogru yöntem, Cyclamen'in saksisini su dolu, daha derin bir baska kabin icine yerlestirip 20 dakika kadar alttan su cekmesini saglamakmis. (Bir arkadasim aslinda bu yöntemin bütün saksi bitkileri icin dogru sulama yöntemi oldugunu söyledi.)
-Ciceklenme döneminden önce ve ciceklenme dönemi sirasinda haftada bir sulama suyuna biraz gida eklenmesi de iyi olurmus.
2.Ekim.2009/güncelleme: Bir kac gün önce yapraklari sararmaya, cicekleri de boynunu bükmeye basladigi icin Cyclamen'i oturma odasindan evin en serin yerine, banyoya aldim. Aninda düzeldi. Cicekleri hemen dik duruma gecti ve günlerdir orada duruyor keyifle. Bugün baktim, banyoda sicaklik gün ortasinda 17 derece. Gece haliyle daha da soguk. Demek ki budur Cyclamen'in hazzettigi sicaklik. Hatta balkona cikarsam orada daha da mutlu olacak sanirim.

Salı, Eylül 22, 2009

Haseki küpesiymis...


...tohumlar karisinca ne oldugunu bilemedigim bitki. Yapraklarindan kendini belli etti. Belki bütün kis ic mekanda canli tutmayi basaririm, belki gelecek yaza cicek acar diye hayalleniyorum simdi. Cicegi ne renk, onu bile bilmiyorum. Cocuk parkinin kenarinda oglum susamisti da, su vermek icin durdugumda farkedip toplamistim tohumlarini. Cicek yoktu bitkinin üzerinde hic. Feslegen anneannem icinse, haseki küpesini oglum icin ekmistim.
Geranium pratense baska bir bahara...

Açıl mango, açıl...


Pazartesi, Eylül 21, 2009

Gidalar üzerine iki site daha...

GDO basta olmak üzere gidalarimiz üzerinde oynanan oyunlari arastirirken su siteleri de okumadan gecmemeli:

- TransGen : Gen teknolojisiyle üretilmis gidalar hakkinda. Özellikle kanun ve düzenlemelerin anlamini sokaktaki insan icin hukuk dilinden arindirarak anlatan pdf dosyalari cok ise yariyor.

- FoodWatch : Ingilizcesi de burada.

Güncelleme: 16/10/2009--> Bu yazinin basligi her ne kadar "iki site"den bahsetse de, GDO hakkinda buldugum siteleri burada listelemeye karar verdim:

-Informationsdienst Gentechnik
-Greenpeace

Bu vejeteryan köfteler var ya...

Uzun zamandir denenecekler listemde bekleyen Zeytin Agaci'nin Otoburgerini yaptim bir kac gün önce. Neden denemekte bu kadar geciktigime sastim. Yesil mercimekle yapilan harika bir vejeteryan köfte. Baharat miktarlarina mümkün oldugunca sadik kalmaya calistim. Ama herkes agiz tadina göre ayarlayabilir. Firinda "kizartmak" icin belirtilenden biraz daha fazla yag eklemek daha iyi olacak sanirim. Üstelik pismeden önceki hali bana Malta'da yedigimiz bakliyat ezmelerini hatirlatti. Tamam, onlardan kat kat daha güzeldi :) Yumurta katilmazsa o sekilde de tüketilebilir.

Ne diyordum? Vejeteryan köftelere bayiliyorum! Degerli okuyucunun bildigi baska tarifler de var mi?

Güncelleme (22.Eylül.2009): Vejeteryan köfte fikirleri bir arada dursun diye baska bir giris acmiyorum. Pazar günü hobi bahcesi olan komsumuz kocaman bir kabak daha getirdi. Nasil tüketecegimizi düsünmeyelim diye bir de tarif verdi hatta: "Kabagi rendele, biraz maydonoz, biraz sogan, biraz chili...". Aaa! Bizim mücver bu! Romanya Almanlarindan kendisi. Burnum beni yaniltmiyorsa, daha cook ortak yemegimiz var kendileriyle :) Bugün yapildi, afiyetle yenildi. Neyse, en lezzetli etsiz köftelerden biri olarak mücveri de unutmamali diyorum.

Ziyaret

Durmadan silmeme ragmen pencere kenarlarinda birikip duran "sey" meger hus agacinin tohumlariymis!

Binlerce hus tohumu tarafindan durmadan ziyaret edilmekteyiz. Ne büyük onur!

Cumartesi, Eylül 19, 2009

Mürver ve kizilcik sezonunu kapatiyorum!

Biraz daha yazmazsam hepsini unutacagim. Sonra önümüzdeki yil "neydi, nasildi?" diye en basindan baslayacagim. Yaz kizim :

1) Isil, sen bu yazinin devamini okuma. Olabileceklerden ben sorumlu degilim!

2) Mürver topladik, kizilcik da... Elma suyu aldim. Özellikle dogal olarak bulanik (naturtrüb), dogrudan meyveden elde edilmis (direktsaft, elma suyu konsantresine su katilarak degil) ve organik olanini tercih ettim.

3)Mürverleri temizledim. Büyük miktarda mürveri temizlemek (catalla bile) büyük bir delilik. Gelecek yil ayni ise kalkismam icin yine bu kadar delirmis olmam gerekecek. Ayiklamadan sonra yaklasik bir kilo gelen mürverleri bir litre elma suyu ile agir ateste, kivami bence recele benzer bir seye dönüsene dek pisirdim. Ertesi sabah kahvaltisinda afiyetle yedim. Esim "bir seyi eksik, ne oldugunu anlayamadim" dedi. Kabul etmedim. Sorunun ne oldugunu ertesi gün anladim. Bir sey eksik degil, fazla. Minik mürver cekirdekleri gerci ekmege sürülmüs halde cignerken rahatsiz etmiyor ama insanin genzinde tuhaf bir tat birakiyor. Üsenmedim, recelin tamamini blender'dan gecirdim. Ardindan da gayet ince bir süzgecten (eskilerin deyisiyle kevgirden) gecirdim. Cekirdekler üstte kaldi, atildi. Geriye kalan artik mürver receli degil, marmeladiydi sanirim. Ama lezzetliydi.

4) Mürverlerin bir kismini sadece üzerlerini örtecek kadar suyla, sekersiz pisirdim. (Cekirdeklerini ayni sekilde ayikladim.) Onun nasil tüketilecegini daha önce yazmistim. Yine diyorum, nefis bir sey.

5) Kizilciklari yikadiktan sonra, nispeten olgun olanlarini marmelat icin ayirdim. Üzerlerini örtecek kadar elma suyu ile pisirdim. Epey yumusayinca altini kapatip soguttum. Suyunu bir kenara ayirdim. Kevgirden gecirdim. Burada uzuuun bir parantez aciyorum. Yemek tariflerinde hep rastladigim bu deyisi ilginc bulur, merak ederdim. Artik biliyorum. Kevgirden gecirmek bu eylemi tanimlamak icin yeterli degil. Kizilciklari-kevgire dök-avucunla-ovala-olmadi yumrukla-didin-cabala-kizilcigin al kanlarina bulan-savas onunla-hakkindan gel gibi bir fiil uydurmaliyiz bunun icin. Ciddiyim. Parantezi kapatmiyorum. Kizilciklari kevgirden gecirirken sunu düsündüm bir de. O eski kadinlarin; o tarhanasini, tursusunu, recelini, kurutmasini, pekmezini ve daha bilmiyorum nelerini kendi yapan o kadinlarin elleri yüzellibin kez öpülmeli. "Calismiyor" deyip gecildiyse, büyük saygisizlik edilmis onlara. Eger her gün masa basinda 9-5 isi yapmak "calismaksa", o kadinlarin yaptigi icin mutlaka baska bir fiil uydurulmali. Bu da dilbilimcilerden ikinci talebimdir bu parantez icinde.Kapa parantez. Kevgirden gecirilmis (!) kizilciklari tekrar ayirmis oldugum suda pisirdim. Yine bence uygun kivami alana dek. Sekersiz oldugundan biraz eksiydi. Ama sunu belirtmem gerek. Insan dogal malzemelerle calismaya baslayinca aliskin oldugu rafine tatlardan uzaklastigini da unutmamali. Rafine seker yok, rafine tat da yok. nokta.

6) Büyük günahimi en sona sakladim. Topladigimiz kizilciklarin büyük bir kismi hala cok cok eksiydiler. Epey bir sucluluk duygusu duyduk bu yüzden. Atmaya da kiyamadim. Bir hafta mutfagin bir kösesinde beklettim. Sapkadan sihirli degnek cikar diye umdum. Cikti da nitekim. Dün baktigimizda kizilciklarin durduklari yerde olgunlastiklarini gördük! Epeyce yedik. Öyle ki sincap icin cekirdeklerinden ayirmak icin tek elimin parmaklarini hafifce bastirmam yetiyordu. Bugün tekrar ise koyuldum. Geriye kalan tüm kizilcigi üzerini örtecek kadar su ile (ve sadece su ile, sekersiz) pisirdim. Suyunu süzdüm. Kalanini yine sogutup kevgirden gecirdim (ac parantez-!kapa parantez). Evet, gercekten delirmis olmaliyim. Süzülen bulamacin su kismini kizilcik suyuna ekledim. Onu istedigimiz zaman biraz su ve bal (veya pekmez, veya agave nektari, veya akcaagac surubu, veya, veya) ekleyerek iciyoruz. Nefiiiis bir sey! Oglumuza sözde sekersiz meyve suyu icirmeye kalkan ama icine seker katmayip da aspartam kativeren endüstriyel üreticiye selamlar gönderiyoruz.
Kevgirin öte tarafinda kalan kizilcik bulamacina bakinca Türkce'de kizilcik salcasi diye bir kavram var mi diye süpheye düstüm. Evet, olmali. Yoksa adini ben koyuyorum. Sekersiz oldugundan her tarafa cekilir eksi bir tadi var bu salcanin. Bal ekler, ekmege sürüp yiyebiliriz; veya eksi gerektiren yemeklere katabilirim. Henüz karar vermedim, ona bir rol kurgulayacagim.

7) Taaa en basinda ayiklarken (yani pismeden önce) bir miktar mürver cekirdegi ayirdim. "Bahcemde, bagimda mürver agacim olsun isterim" diyen var mi? Parmagini kaldirsin, göndereyim. Buralarin inanisina göre kutlu, ugurlu bir agacmis. Benden söylemesi...

Mango


Mangonun büyüme hizi benim fotografini cekip yazma hizimdan fersah fersah öte. Olaganüstü güzellikte kizil yapraklari vardi; ben fotograflayana dek yesillenmeye basladilar. Bu fotograf bir kac gün öncesine ait. Yapraklarin asagiya dönük halinden hic endiselenmiyordum. Cünkü licinin de baslangicta böyle bir hali olmustu. Bir tür enerji toplama taktigi belki de... Nitekim iki gündür yapraklarini yavastan kaldirmaya basladi, semsiye gibi aciliyor adeta. Beni asil sasirtan, bildigim diger bitkilerden farkli olarak yasama ayni anda tam bes (5) yaprakla merhaba demesi. Bütün bitkiler gibi mango da sasirtici, süpriz dolu, olaganüstü!
Benim de sardunyam olsun diye... Anneanneminki gibi en kirmizisindan...
Olmadi. Umudumu kesmedim; baska türlü deneyecegim.
Sardunyali arkadasimdan bir yaprak sözü daha aldim.

Cuma, Eylül 18, 2009

codecheck.info

Gen teknolojisiyle üretilmis gidalar üzerine arastirma yaparken codecheck.info'ya rastladim. Bu harika site ne yazik ki sadece Almanca. Kullandigim ürünün EAN ( barkod) numarasini veya yaklasik adini veriyorum. Ürünün icerigindeki tüm maddeleri listeledigi gibi; her bir maddenin üretim yöntemi, allerjiye sebep olup olmadigi , toksikolojik acidan durumu gibi konularda da bilgi veriyor. Dünyanin en bilimsel sitesi degil belki ama aldigi seylerin icerigini merak eden tüketici icin gayet basarili bir ilk referans noktasi.
Sistem söyle isliyormus: Ben (eger o ana dek zaten kaydedilmemisse) tüketici olarak elimdeki ürünün barkod numarasini, adini ve elimdeki pakette "icindekiler" basligi altinda sayilan tüm maddeleri giriyorum. Arka planda ikinci bir veritabaninda tüm bu maddelerin muhtemel veya kesin kanitlanmis riskleri, zararlari veya tam tersine avantajlari üzerine bence güvenilir kaynaklarca saglanmis bilgiler var. Sistem bu ikisini eslestirerek bir rapor hazirliyor. Sadece gida maddeleri icin degil üstelik. Kozmetik, oyuncak, elektronok gibi cesitli basliklarda binlerce ürün kaydedilmis.

Keske codecheck.info'yu da alisverise götürebilsem :)

Dünya bir banka olsaydi...

Hah...hah...haa...
Bu güzel iste!

Greenpeace'in web sayfasinda sattigi tisörtlerin birinin üzerinde söyle yaziyor:

"Dünya bir banka olsaydi, coktan kurtarmistiniz!"

Cikolata, seni yeniden kesfediyorum

Eski cikolata tarifini tozlu arsiv raflarindan cikardim. Bu arada gidip organik cikolata aradim. Cünkü oglum her zamanki dolaba bakip "haa..aa" deyip duruyordu. Bu onun dilinde cikolata demek. Alternatif bir dükkanda (bu evimizin yakininda da var bir tane, ne sansliyim!) daha önce buldugum ve denedigim 99 sentlik organik ve de aci cikolatadan aldim. Sadece kakao, kakao yagi ve rafine olmayan (esmer demiyorum, bu yaniltici), ham seker kamisi sekerinden üretilmis. Kakao orani %72, süt yok (olmasa da olur), soya lesitini bir yana hic bir kivam arttirici yok! Ama cikolata. Demek ki oluyor.

Aci cikolata zaten öyle cok cok yenebilen bir sey degil. Has olan her sey gibi. Tam unla yapilmis ekmek gibi. Azar azar yemek yetiyor. Oglum icin kücük parcalardan olusan paketler hazirlamayi ve büyük paketi göstermemeyi düsünüyorum. Cikolatanin lapur lupur yenen bir sey olmadigini ögrenmesi daha iyi. Oya Hanim GDO ile ilgili bir önceki yazida adini koydu. Tokgözlülük ve bunun gida sektöründe oynanan sacma oyunlara deva olabilecegi üzerine düsünceler gelistiriyorum. Zaten dünyanin bir cok derdine tokgözlülügün, azla yetinmenin, gönüllü olarak sade yasamanin deva olacagina inanmiyor muyum?

Kendi fanusumuzun icinde her sey yolunda. Dis dünyaya cikinca, mesela her zamanki teyzemizi ziyarete gittigimizde sehpanin üzerinde hep duran "haaa...aa" yi görünce neler olacak bakalim?

Çarşamba, Eylül 16, 2009

Kücük mutluluklar: Anlatması zor

Mutfağa bir şey almak için girdim. Masaya baktım. Durup bir daha baktım. Şaşırdığımdan değil. Yeni pişmiş ekmekleri yarım saat önce fırından çıkarıp, soğusunlar diye masaya bırakan zaten bendim. Kücük otobüs o sırada orada mıydı, yoksa sonradan mı gelip park etti oraya, hatırlayamadım. Ama ona da şaşırmış değilim; evin içinde park etmediği bir yer kalmadı ki! Mutlu oldum; çok mutlu oldum sadece. Sebebini anlatması zor. Ne için geldiğimi unuttum. Bu fotoğrafı çektim. Mutfaktan çıktım.

Cumartesi, Eylül 12, 2009

GDO hakkinda bir kac sey...

GDO (Genetigi Degistirilmis Organizma) üzerine okuyup duruyordum. Sanirim yine büyük bir okyanusa baliklama daldim. Himm, daha fazla dagilmadan sunlari bir toparlayayim.

Birincisi, Funda'nin e-posta ile gönderdigi belgede de belirtildigi üzere genetigi degistirilmis olma olasiligi en yüksek olan bitkiler misir, soya, kanola ve pamuk. (Kanolada kafami karistiran bir sey var; bunu arastirip sonra bir ara yazayim.)

Ikincisi, bu dört muhtemel GDO beklenmedik sekillerde karsimiza cikabiliyor: Mısır unu, yağı, nişastası, gluten, fruktoz-glikoz şurupları, fruktoz, glikoz, dekstroz, modifiye nişastalar, soya unu, lesitini, proteini, isolat ve isoflavonu, monosodyum glutamat ve eşdeğerleri, bitkisel hidrolize protein, soya yağı, kanola yağı, pamuk yağı gibi...

Ücüncüsü, Avrupa Birligi ve Türkiye'de kanuni düzenlemeler ve uygulama son derece farkli. Kendi yaptigim alisverislerde neye dikkat etmem gerektiginden yola cikarak AB ülkelerinde ve özelinde Almanya'daki son durumu tekrar arastirdim. Durum su:

- 18 Nisan 2004'den beri AB sinirlari icinde genetik olarak degistirilmis organizma iceren veya bunlardan üretilmis her türlü ürün bildirilmek zorunda. Son üründe varligi kanitlanamasa dahi... Ama istisnalari var. GDO bitkilerle beslenmis hayvanlardan elde edilen her türlü hayvansal gidada bu bildirimin yapilmasi mecburiyeti yok. Nedenini anlayamadim. Bu da satin aldigimiz et, balik, yumurta ve süt ürünlerinde gayet de GDO bulunabilir demek oluyor. Bu arada genetigi degistirilmis bakterilerden üretilen katki maddeleri varmis ki, bunlarin bildirimi de gerekmiyormus!

-Bu yüzden genetik olarak degistirilmis (g.o.d. diyeyim buna) bitkilerin cogu zaten hayvan yemi üretimine aktariliyormus. Yani benim 'misir gevregi almam, soya eti yemem' demek yerine dikkatimi et ve süt ürünleriyle katki maddelerine cevirmem gerekiyor daha cok.

-Bir de organik (bio) sertifikali ürünleri tercih etmek otomatik olarak GDO belasindan da uzak tutuyormus bizi tüketici olarak.

- Almanya Greenpeace'in web sayfasinda GDO ile ilgili bir tüketici rehberi buldum. Acik acik marka - ürün isimleri verilerek hangi firmalarin ak, hangilerinin kara listede oldugu, hangi ürünlerin süpheli, hangi ürünlerin temiz oldugu listelenmis. Temmuz 2009'da yayinlanmis, oldukca yeni. Alisverise giderken yanimda tasimaya karar verdim.

-Beni özellikle hayal kirikligina ugratan Alpler'in lila inegi oldu. Greenpeace'in rehberinde belirtildigine göre icerigindeki süt tozunun elde edildigi süt g.o.d. bitkilerle beslenmis hayvanlardan geliyormus. Üreticisi durumu degistirmek icin en ufak bir girisimde dahi bulunmuyormus. Bugün alisveriste paketini özellikle inceledim, bilesiminde GDO bulunduguna dair bir not yok, ki kanunen bulunmasi gerekmedigi de anlasiliyor. "Garantiert Alpenmilch" yaziyordu ön tarafinda kocaman. Icindeki sütün Alplerden geldigi garantiymis yani. Velakin o ineklerin reklamlardaki gibi yesil cayirlarda otlamadigini zaten biliyoruz. Ikametgah adresleri o kadar da önemli degil. Tüketici olarak kafam karisti, cok kisisel aliyorum o kocaman garanti notunu, kendimle dalga gecilmis hissediyorum. Ve hatta seytan diyor ki 'git kendi cikolatani yap'. Var gecmiste denemisligim. Biliyorum 50 centten fazla tutar; biliyorum tadi o kadar da lila olmaz, ama bak sana söylüyorum lila inek, yapabilirim.

Simdilik bu kadar.

Perşembe, Eylül 10, 2009

Tuhaf...

Televizyon seyretmeyince, internetten bile gazete okumayinca iste böyle tuhaf oluyor. Ben burada mutlu mesut recel kaynatiyorum; Marmara yüzyilin seline teslim(mis), yeni farkediyorum. Bu hadi yine tuhafligin hafif olani. Türkce gazeteleri evirip ceviriyorum. Bolca "flash...flash...flash" detay, bolca fotograf var; beyanatlarin da bini bir para. Ama ne olup bittigini bir türlü tam cikaramiyorum. Ne oldu, ne zaman basladi, nerede nasil gelisti, can kaybi, mal kaybi, son durum nedir? Neden bir kösecikte olsun özetle anlatilmiyor bunlar? Ne zaman önemli bir gelisme olsa ülkemde, anlayip cözene kadar akla karayi seciyorum. Gazeteciligin de neon isiklari gibi yanip sönmeyen, "flash...flash...flash"lamayan, kanli acikli fotograf yayinlayip okuyucuyu duygu seline bogma kolayciligina kacmayan daha sade, daha bilgilendirici sekli olmali. Sahi, nerede? Bir türlü bulamiyorum :(

Ekşi erik --> Ekşi maya ?

Temmuz ayında 3 hafta halamda kaldim. Kücüklerden fırsat buldukça uzun uzun konuştuk. Bir sürü ilginç şey öğrendim ondan. "Halamla konuşmalar" diye bir dizi yazı yazsam yeri var. En kısası ve bana en ilginç gelenle başlayayım.

Ekşi maya denemelerimden bahsedince bana çocukluğundan, köyden hatırladıklarını anlattı. Elbette onlar da eski hamur kullanırlarmış öncelikle. Ama gerektiğinde maya üretmek için bildiğimiz ekşi eriği pişirerek onun suyuyla başlarlarmış işe. "Biz hamuru eriğin ekşisi sayesinde mayalanıyor sanırdık" dedi. Ona muhtemelen eriğin kabuğunda yerleşmiş olan mikroorganizmaların işlevinden bahsettim. Bu çok da şaşırtıcı değil. Daha önceki araştırmalarımda bu amaçla ananas suyu ve patates kullanıldığını bile okudum. Anladığım kadarıyla Akdeniz havzasında yaygın olarak üzüm kullanılıyor, kurutulmuş veya taze. Pınar'ın bir arkadaşı ekşi mayasını kara üzümle üretip paylaşmıştı bizlerle.

Halamla bir deneme yapmaya karar verdik. Evin çevresindeki henüz gayet ekşi eriklerden bir avuç toplayıp biraz suda pişirdik. Soğutup unla karıştırmak amacımız. Ama kücüklerden biri -neyse ki soğumuş- erik suyunu dökünce bizim deney de başlamadan son buldu. Başarır mıydık ondan da emin değilim; eriği bol suda yıkayıp bir güzel "kirlerinden" ve bu arada gerekli mikroorganizmalardan arıtmış olduğumuz sonradan aklıma geldi! :) Büyükannelerimiz muhtemelen bu derece hijyen takıntılı değildi... Bir de bu pişirme işine takılıyor tabii aklım. O zaman mayayı oluşturacak mikroorganizmalar da canlı kalamaz gibi geliyor cünkü. Belki de yapılan sadece ılık suda bekletmekti biraz. Emin değilim, bunu tekrar sormam gerek.

Halamın anlattığına göre yaylaya ilk çıktıklarında hayvanlar henüz yavrulayıp süt vermeye başlamamış olurlarmış. Nihayet süt bulunduğunda ise mayalayacak yoğurt olmazmıs, cünkü yaylaya çıkarken beraberlerinde getirseler bile o kadar uzun süre dayanamazmış yoğurt. Bu yüzden yayladaki ilk yoğurdu da yine sütü erik ekşisi ile mayalayarak üretirlermis. İşte bunu daha önce hiç duymamıştım! Kefir ile ekmek mayalanabildiğine göre; ekşi maya, yoğurt, kefir ve benzeri ürünlerin hepsi belli mikroorganizmaların sebep olduğu -ve bizim adina fermentasyon dediğimiz- bir aktivitenin sonuçlarıysa belki o kadar da olmayacak bir şey değildir bu. Şimdi merakla bu bilgiyi onaylayacak başka kaynaklar bulmayı umuyorum. Değerli okuyucunun da bir fikri var mı bu konuda?

Çarşamba, Eylül 09, 2009

Eski ampullere veda

1 Eylül'den itibaren AB ülkelerinde, bildiğimiz klasik ampullerinin satışında dereceli olarak yasak başladı. Yerini enerji tasarrufu sağlayan yeni nesil lambaların alması hedefleniyor. Yeni ampuller eskilere denk ışığı vermek için onların sadece %20'si kadar enerji harcıyormus.
Artık 100 Watt'lık klasik ampuller hiç bir yerde satılmayacakmış. Gelecek sene 75 Watt, iki yıl sonra çok yaygın kullanılan 60 Watt, üç yıl sonra 25 Watt ve yukarısı ampuller yasaklanacakmış.
Kimisi geçişin çok yavaş olduğunu iddia ederken, kimisi de yeni nesil lambaların yapay ve soğuk ışığından hoşlanmadığı için itiraz ediyordu yasağa. Hatta 1 Eylül'den önce eski tür ampullerin stoğunu yapan tüketiciler olduğunu dinledim televizyondan.
Gelişme bence o kadar da yavas degil ve de sevindirici.
Işığın dogalligina gelince hangisi günesin yerini tutabilir ki?

Kızılcık, mürver, şurup, marmelat


Aklımda bu dört sözcük dönüp duruyor günlerdir.

Unutmadan not etmeliyim şunların hepsini:

Cumartesi günü biraz daha kızılcık toplamıştım. Yine şurup yapmayı denedim. 1 su bardağı kızılcık, iki şu bardağı su ve bir yemek kaşığı şeker ölcüsü ile piştiler. Yine bir parça tarcın kabuğu vardı. Bu sefer şeker ayarı tamdi. Meyvenin buruk tadı farkediliyordu ama zaten tercih ettim bunu özellikle.

Pazar akşamı "peki bu mürverleri ne yapsam?" diyerek uykuya daldığımdan olacak, gece rüyamda mürverlerle uğraştim. Sabah kalktığımda elma suyuyla şekersiz marmeladını yapmaya karar vermiştim. "Neydi peki elma suyuyla meyvelerin tam ölcüsü?" diye notlarımı karıştırırken karşıma Tijen'in "Meyve Agacindan Hikayeler" kitabindan vaktiyle not aldigim mürver surubu tarifi cikti. Peki, belki de bütün kainat mürver surubu yapmami istiyordur. Orada tarif edildigi üzere pisirdim mürverleri. Yalniz zencefil ve karanfil yoktu evde; ben baharat niyetine yine tarcin kabugu kullandim. Icinde hic seker yok, sonradan biraz ilik su ve bal ekleniyor ve harika bir seye dönüsüyor. Kisin sogukalginliklarinda kullanilmak üzere saklaniyormus ama ben bu haliyle saklarsam buzdolabinda, bozulacagi kesin gibi. O yüzden hastalanmadan icip bitirmeyi tercih ettik. Bu arada okudugum bloglardan birinde tarif edildigi üzere bir catal yardimiyla ayikladim mürverleri. Yoksa hayatta akil edemezdim ben böyle pratik bir seyi.


Fotograf: juergen.mangelsdorf


Neredeyse bizimmis gibi sahiplendigimiz kizilcik agaci son günesli günleri de görsün, vakit bulursak biraz daha mürver de toplayalim ve artik marmeladini yapayim sunlarin diye hayal kuruyorum.

Sekersiz, sadece elma suyuyla yapilan recel/marmelat ölcüsünü buldum bu arada. Vaktiyle Mekanimiz Mutfak'ta yayinlanmisti. Bir litre katkisiz yüzde yüz elma suyu ve bir kg. meyve ile yapiliyor.

Tek sorun, fazla dayanikli olmamasi. Sebebini bir kac kavanoz küflenmis receli attiktan sonra okudum. Seker sadece tad vermekte degil, ayni zamanda meyvenin bozulmasini önlemekte de ise yariyor recel yapiminda. Ne kadar cok kullanilirsa o kadar dayanikli oluyor recel. Ama biz zararli yönleri sebebiyle öyle bol keseden seker kullanmak istemiyoruz tabii ki. Cözüm receli (veya marmeladi) az miktarda, tadimlik yapmakta ve mutlaka iyice kaynar suda yikanarak temizlenmis kavanozlarda saklamakta.

Bir sekersiz recel linki de Funda'dan.

Pazartesi, Eylül 07, 2009

...ve sacimi da zeytinyagli sabunla yikamiyorum o zaman

"kafamda cok fazla fikirler ucusmaya baslayinca sanki beynimi minik minik yiyorlarmis gibi geliyor,

o zaman tum bildiklerime karsi cikip ozgur cehaletin mutlulugunu yasamak istiyorum.

her kucuk ayrintiya dikkat ettigin bir donemin ardindan her seyi bosverdigin zamanlarin da oluyor mu evren?"

...diye sormussun ya Baris,

evet, evet, evet!

Aynen tarif ettigin gibi hissettigim zamanlar,
ve "bilmezdim, ne güzel" dedigim zamanlar,
ve bazi seylerin ucunu saliverdigim zamanlar oluyor.

Gidip etiketinden tek bir satir bile okumadan bir seyler aliyorum,
ve yogurdun plastik kutusunu da geri dönüsüm cöpüne atmiyorum,
ve sacimi da zeytinyagli sabunla yikamiyorum o zaman.

önemli degil,
geciyor sonra...

bu basit yasam günlügünü de bu yüzden tutuyorum zaten,
kendimi motive etmek icin,
unutmamak icin,

parmagimi baskalarina sallayip "yapiyor musunuz bunlari bakiiim?" demek degil derdim.

iyi ki sordun.

Pazar, Eylül 06, 2009

Mürver

Sincap ve babasi bugün ögleden sonra gittikleri orman gezintisinden iki avuc mürver ve bir avuc taze findik ile döndüler. Ne güzel, ne güzel! Velakin baba "mürverleri böylece yiyecegim" diye tutturdu. Hatta epeyce de dalindan toplarken yemis! Oysa ki bir yerlerde "mürverin meyvesi öylece yenmez, zehirlidir; pisirilir, islenir, öyle tüketilir" diye okumuslugum var. Simdi bu bilgi dogru mu emin olmam lazim (babanin genel durumu aksini söylüyor). Eger dogruysa, mürveri islemenin bir yolunu bulmak lazim. Artik surubu mu olur, marmelati mi, henüz aklima gelmemis baska bir sekli mi? Mürverlere yazik etmemek lazim.

Findiklardan yana bir sorun yok.

Soya lesitini

Dilek ne iyi etti de, haberdar etti. Fikir Sahibi Damaklar'in tartışma grubuna üye oldum. Sayelerinde GDO hakkında bilinçlenme eğrim yine yükseliyor bugünlerde. Sincabın hoşuna gideceğini bildiğim halde, genetiğiyle oynanmış mısırdan yapılmıştır diye mısır gevreği almıyordum. Ete iyi bir alternatif olabilirdi bizim için, soya eti de almıyordum aynı sebeple. Nasıl olmuşsa olmuş, soya lesitini kaçmış gözümden. Onu pek çok gıdanın ambalajında okuyunca seviniyordum hatta. Çünkü hiç hazzetmediğim başka kıvam arttırıcıların alternatifiydi. Artık soya lesitinine de dikkat etmek gerek.
Bu daha da az hazır gıda demek... Çikolatalı fındık ezmesi ve çikolata , ne yapmalı da size bir alternatif bulmalı?
Sincapla gezmeye çıkarken daha da hazırlıklı olmak gerek bir de...
Dikkat etmemiz gereken başka neler var kimbilir?
Daha da takipteyim.

Asbeste dair...

Asbeste adını Eski Yunanlıların vermiş olması tesadüf değil elbette. Aslında doğada kendiliğinden var olan bir mineral ve en azından 2500 yıldır insanların bilip kullandığı tahmin ediliyor. Okuduğuma göre coğrafya kitaplarında Türkiye'nin yeraltı zenginlikleri arasında sayılan amyant ile asbest aynı şeymiş. Asbestin özelliği hem ısı, hem nem, hem de sese karşı yalıtım sağlayabilmesi. 1000 dereceye kadar ısıya dayanabiliyor. Bir noktaya kadar asite de dayanıklı. Lifli yapısı sayesinde aynı zamanda hem gayet esnek, hem de gayet dayanıklı olabiliyor. Bozulmuyor, paslanmıyor. Ayrıca hafif. Üstüne üstlük bol ve ucuz. Bütün bunlar sayesinde pek çok kullanım alanı bulmuş kendisine. "Mucize mineral" diye adlandırılmış bir ara, öldürücü mineral olduğu sonradan anlaşılmış. Zararlarının bilincine varıldığı 80'li yılların başına kadar 3000'den fazla üründe kullanılmaktaymış. Pek cok degisik cesidi ve kullanim formu var. Uzmani olmadigimdan detayina girmiyorum.

Endüstriyel kullanımı 1870'lerde, başta Kanada olmak üzere Batı ülkelerinde başlıyor. Özellikle inşaat sektöründe yaygın olarak kullanılıyor. Hem iç, hem dış yalıtımda. Yapımında asbest kullanılan en ünlü binalardan biri 11 Eylül'de yıkılan Dünya Ticaret Merkezi kuleleri. Bu olayda onbinlerce kişinin asbest tozuna maruz kaldığı ve artan sayıda kişinin bunun sonuçlarını yaşadığı söyleniyor. Ancak Almanca Wikipedia'da yazdığına göre bu konu ABD'nde tabu.


Tuzlu suya karşı dayanıklılığı sebebiyle gemi yapımında da kullanılıyor. Telefon ve yüksek gerilim hatlarında dış ortamdan yalıtımı sağlıyor. Tost makinesi, sac kurutma makinesi ve ütüden otomobile, koruyucu giysilerden Noel ağaçlarına bir sürü kullanım alanı buluyor (veya gecmiste bulmus) kendine.

Uzman olmayan kisilerin asbesti taniyabilmesi güc. Cünkü pek cok degisik üründe, pek cok degisik formda cikiyor karsimiza. Bazi formlari daha stabil ve dolayisiyla biraz daha güvenli. Bazi türleri daha gevsek lifli. Zamanla cözünüp ortama, havaya karismasi daha kolay. Gri renkli, lifli yapisiyla insaatlarda kullanilan bazi türlerini tanimanin mümkün oldugu söyleniyor sadece.

Tuhaf olan şey, aslında sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk bilgiler daha 19. yüzyılın sonunda gelmeye başlıyor. 1898'de İngiltere'de "asbest tozunun kötü sonuçları"na dair raporlar yayınlanıyor. Bu yıllarda Avrupa'nin çeşitli ülkelerinde asbest madenlerinde ve atölyelerinde çalışalar arasında yaygın olan ve ölümle sonuçlanan vakalar genellikle verem sanılıyor. 1900'de bir İngiliz patalog bu ölümlerin verem değil, akciğer dokusunu yaralayıp iltihaplanmasına sebep olan asbest liflerinden kaynaklandığını kanıtlıyor. Hastalığın adi: asbestosis. Asbestin yol açtığı bilinen hastalıkların en hafifi... Asbest lifleri öylesine kücük boyutlarda ki (0,01-2 mikrometre), üst solunum yollarının doğal koruma mekanizmalarını aşarak akciğere ulaşıyor ve orada yerleserek akciğer dokusunu tahrip ediyor. Özellikle madenci ve tersane çalışanlarında görülen bir meslek hastalığı. Öksürük ve nefes darlığı en bilinen belirtileri. Artan kanser riski cabası...

1930'lardan itibaren asbestin asbestosis sonucunda veya ondan bağımsız olarak akciğer kanserine de sebep olduğuna dair araştırmalar yayınlanıyor. Bu kadar erken bu bilgiye sahip olunmasına karşın yasaklanmasının bu derece uzun sürmesinin iki sebebi var. Birincisi, hastalığa sebep olma sürecinin uzun olması. Bazen on yıllar alıyor hastalığın ilk belirtilerinin görülmesi. Etkilerinin ne genis capli, ne ciddi boyutlarda olduğu gayet geç anlaşılıyor bu yüzden. İkincisi ama daha önemlisi, asbest lobisinin etkili çalışmaları. Maliyeti endüstri tarafından karşılanan kimi araştırmaların sonuçları istenenin aksini kanıtlıyor olmalı ki, ortadan kayboluyor.

Akciğer kanserine ek olarak, bir başka kansere daha yol açıyor asbest: Mesothelioma (akciğer zarı/karın zarı kanseri). Aslında gayet nadir rastlanan bir hastalık. 50'li yıllarda adeta bir patlama yaşaması ile anlaşılıyor asbestle bağlantısı. Sadece asbest madeninde çalışanlar değil, maden yakınında yaşayanlar, maden çalışanlarının yakinlari, yani bir şekilde (ve gayet az miktarda) asbest tozuna maruz kalanlar da yakalanıyor bu hastalığa. Üstelik aile bireyleri maden çalışanlarının giysi ve saçlarıyla taşınan toza maruz kalıyorlar sadece. İngiltere'de bir tersane çalışanının kızının 2000'li yıllarda bu sebeple tazminat almaya hak kazanması okuduğum ilginç bir bilgi. Asbeste maruz kalmanin güvenli bir düzeyi olmadigi bir cok kaynakta acikca yaziyor. Cok az miktarda asbest tozu bile hastalik yapici etkiye sahip.

1970'lerde gayet yoğun olarak kullanılmaya devam ediyor asbest. Almanya'da mesela, özellikle büyük inşaat şirketlerince yapılan binalarda, büyük inşaat projelerinde, kamu binalarında -ki buna hastaneler, ana okulları ve okullar, kapalı yüzme havuzları dahil ne yazık ki- bol miktarda kullanılıyor. Çatı yalıtımında, dış duvar yalıtımında, bazen iç duvarlarda, PVC yer kaplamalarinda, o yıllarda çok rastlanan bir tür elektrikli radyatörde... (Elektrikle ısıtılan ve bu isiyi daha sonra dışarıya veren tuğlalar var bu radyatörün içinde. İlk kez Almanya'da gördüm ama Türkiye'de de kullanılıyor olabilir, tuglalar cikarildiginda ortama asbest tozu yayiliyor) Yani binalarin akla gelebilecek her yerinde kullanılmış asbest. Üretimin zirveye ulaştığı 1973 yılında dünya çapında 5,3 milyon ton asbest üretilmiş! Kisisel arastirmalarimizdan edindigimiz izlenim, Almanya'da 1950'lerden itibaren 1990'lara kadar yapilmis her binaya söyle ya da böyle asbest bulasmis oldugu. Hele kamu binalarinda, hele anaokullarinda, okullarda bu derece yaygin kullanilmis olmasi cocugumuz acisindan epey endiselendiriyor bizi.

1980'lerden itibaren asbestin zararları gittikçe daha iyi anlaşılmaya, asbest üreticileri gittikçe daha çok köşeye sıkıştırılmaya başliyor. Yine de Avrupa ülkelerinde ve bu arada Almanya'da kullanımının tamamen yasaklanması 90ların basını buluyor. Kanada en önemli asbest üreticilerinden biri olarak asbestin zararlarını kabule ve yasaklanmasına karşı en çok direnen ülkelerden biri. Şu anda en büyük üretici Rusya ve Cin. En büyük tüketici de -tahmin edileceği üzere- yine Cin. Okuduğum kitaplarda gördügüm bir grafik beni dehşete düsürdü. Almanya'da asbest üretiminin yıllara göre dağılımını gösteriyordu bu grafik. Sektörün 70lerde ulaştığı zirve gayet açık görülüyor. Almanya'da yasağın başladığı 1993'ten itibaren üretim eğrisinde gayet keskin bir düsüs var. Dehşetli olan şey, sadece iki yıl içinde eğrinin tekrar ve cok keskin bir şekilde yükselmesi. Öyle ki 1993'dekinden de yüksek bir düzeye ulaşıyor üretim. Nereye gidiyor onca asbest? Çok büyük ihtimalle yasağın olmadığı, zararların da bilinmediği 3. dünya ülkelerine. Başarılı pazarlama taktikleriyle. Bu arada belki Türkiye'ye de...

Su anda pek cok gelismis ülkede -Avrupa Birligi ülkeleri dahil- asbest kullanimi tamamiyla yasak. Eski binalarda kullanilan asbestin dokunulmadigi sürece bir tehlike olusturmadigi varsayiliyor. Ne derece güvenilir, bilmem. Ancak asbestin cikarilmasi veya bir sekilde müdahale edilmesi gereken durumlarda bu isi mutlaka sertifikali uzmanlarinin yapmasi gerekiyor.

Asbestin, yasakli oldugu Avrupa ülkelerinde sebep oldugu bazi kanser türlerinin yeni yeni zirve yapmasi, bazi kanser türlerinde ise en yüksek rastlanma oranina önümüzdeki 15-20 yilda erisileceginin tahmin edilmesi bir diger aci bilgi.

Türkiye'deki durum nedir denirse; okuduklarimdan anladigim kadariyla bazi türlerinin ithalati yasak, bazi türlerinin Türkiye'de cikarilmasi ve kullanilmasi yasak. Asbestle calisanlarin maruz kalmalarina izin verilen maksimum miktar belirlenmis (ki bilimsel olarak yokmus öyle bir güvenli düzey, tekrarliyorum), nasil saklanmasi gerektigi kurala baglanmis. Gayet yasakli, kontrollüymüs gibi yapip; gayet serbest, kontrolsüz kullaniliyormus izlenimi edindim dogrusu. Gecmiste Türkiye'de yasadigim, okudugum, calistigim binalarda durum neydi?
bugünkü durum nedir?
belediyeye veya yapan firmaya sorulsa binanin asbest durumu hakkinda bilgi ver(ebil)ir mi?
asbest iceren binalarda tadilat nasil yapiliyor?
cikan asbest ne yapiliyor?
yikilacak binalarda asbest olup olmadigina dikkat ediliyor mu?
Aliaga'da hala Avrupa'nin asbestli hurda gemileri parcalanmaya devam ediyor mu?
Merak ettim.
Türkiye'de bu konunun az gündemde olmasi asbestin az kullanilmis olmasindan mi, yoksa az önemseniyor olmasindan mi?
Merak ettim.
5-6 yil önce evimizdeki elektrikli kalorifer asbestli olabilir mi diye panik yasayinca "bosverin, ben Türkiye'de kalorifer isinde calisirken, ellerimizle parcalardik asbest kütlelerini, hic bir sey olmuyor" diyen Türk tanidigimin hali nedir?
Merak ettim.

Asbestle ilgili bilip ögrenebildiklerim bu kadar simdilik. Sanirim bir önceki yaziya birakilan yorumlardaki sorulari cok da yanitlayamadim. Benim kafamda da ic rahatlatan yanitlardan cok; sorular, sorular var. Arastirmaya devam...

Kaynaklar:
1) Asbest - Türkce, Ingilizce, Almanca Wikipedia girisleri
2) Industriegeschichte: Das tödliche Wunder, Die Zeit
3) Asbest Yasagi ve Türkiye , isguvenligi.net
4) Türkiye'de asbest ve fibröz zeolit (eriyonit) ile ilgili Akciger hastaliklari
5) Gift im Wohnzimmer, H. Gloning, A. Hellmann, Mobuse Verlag, 1995 (ISBN: 3-925499-84-9)
6) Asbest - der tödliche Staub, Verein für Umwelt und Arbeitsschutz e.V., 1992
(ISBN: 3-926748-10-9)

Perşembe, Eylül 03, 2009

Asbest pesimizde

Asbestos...
Adi eski Yunanca'dan geliyor. "Yok edilemez" demekmis.
Nisan ayinda baslayan ev bulma ve tasinma kosturmacasi arasinda aklimizi en cok kurcalayanlardan biriydi asbest. Almanya'da (pek cok baska ülkede oldugu gibi) insaat sektöründe bir dönem yaygin olarak asbest kullanildigini biliyorduk. Ciddi zararlarindan yüzeysel olarak haberdardik. Evimizde hic bir sekilde asbest kullanilmamis olmasini -özellikle oglumuz acisindan- cok önemsiyorduk. Üzerinde ciddi olarak düsündügümüz iki evden sirf bu yüzden vazgectik. Binalarin bakimindan sorumlu firmadaki görevli birinin balkonunda asbest kullanildigini bizzat görmüstü, digerinde oldugundan da oldukca emindi. Su an oturdugumuz evle ilgili de ayni arastirmalari yaptik, temiz olduguna karar verdik. Bu arada esim belediyenin cevre koruma ile ilgili birimi ile görüstü. Konuyu o kadar cok sorguladi ki görüstügü kisi sonunda incelememiz icin asbest hakkinda bir kac kitap ödünc verdi bize. Okuduk, insanlarin bu konuya nasil bu kadar ilgisiz kalabildigine tekrar sasirdik.
Evimizin tadilati baslayacakken esim her ihtimale karsi ustalarla evin herhangi bir yerinde asbest olup olamayacagi konusunu da konustu. Biri balkondaki parmaklik görevini gören tuhaf seyi gösterdi bize: "Bakin bunda asbest var mesela, ama endiseye gerek yok; müdahale edilmedigi, sökülmedigi sürece bir zarari yok kesinlikle" . Sasirip kaldik. Üstelik oturdugumuz binada tüm balkonlarda vardi ve biz söyleyene kadar binada oturan hic kimsenin de haberi olmamisti. Üstelik ortak bir karar almadan binanin dis cephesinde bir degisiklik yapilamadigindan bu tuhaf seyi kaldirip atamiyorduk da. Ve üstelik kendi basimiza kaldirip atmamiz da kanunen yasakti. Asbest konusunda uzman bir firmanin yapmasi gerekiyordu bu isi.
Her seye dokunmayi, herseyi kaziyarak kesfetmeyi seven sincaba dogal olarak balkon yasagi geldi. Yine de güvende mi(yiz), emin degiliz tabii...
Agustos ortasinda ayni sokakta oturan ve tatile giden yakin bir arkadasimin sardunyalarini sulamayi görev edindim. Oldukca büyük binalardan olusan bir site bu. Bir süredir devam eden bir dis cephe ve cati izolasyonu calismasi var bir de. Cicekleri sulamaya gittigim günlerden birinde sitedeki binalarin hepsinin önünde devasa cuvallar görüyorum. Üzerlerinde kocaman bir "a" harfi var. Altinda "dikkat, asbest icerir, sagliga zararlidir, vb, vb" yaziyor. Meger bu binalarin önceki izolasyonu asbest ile yapilmis ve simdi yenileniyormus o da. Yüzlerce kisi oturuyor sitede ve ne kadar uzmaninca, ne kadar dikkatli yapilirsa yapilsin solunan ortama asbest tozlarinin karismadigina inanmiyorum. Sardunyalara acimasam, bir de söz vermis olmasam kacip gidecegim. El mahkum giriyorum binaya. Ve emin oluyorum iyice, asbestten kacis yok, bu dehsetli madde her tarafta!

Neden bu kadar endiseliyiz asbest konusunda? neden büyük bir sorun olarak görüyoruz?
Onu da sonra yazayim...

Crassula ovata



Aylar önce Sukkulentler hakkinda yazdigim yazinin sonunda bahsettigim, ne oldugunu cikaramadigim bitki Crassula ovata imis. Iki gün önce gittigim bir bahce markette not ettim adini. Daha önce dikkatimi cekmemesine sastim, meger burada oldukca yaygin bir ic mekan bitkisiymis. Sokakta yürürken bir cok pencerede rastliyorum. Bu arada Flickr ve Wikipedia'da gördüm. Kücük, hos cicekleri de var bu bitkinin. Malta'dan gelirken köklendirdigim Crassula ovata yapragini geride birakmak zorunda olduguma üzülmüstüm. Burada yakin bir arkadasimin evinde de oldugunu gördüm. Ben uygun bir zamanda köklendirmek icin bir yaprak rica edeyim derken, o bugün evinde ikiser ikiser bulunan bitkilerden bazilarini hediye etti bana. Aralarinda Crassula ovata da var!


Ne diyeyim, körün istedigi bir göz, Allah verdi iki göz :)
Fotograf: dadoobe

Hos, kocaman bir bosluk

Dün asliberry'nin yazisinda kullandigi bir ifade hosuma gitti: "tokat atana gül atmak..."

Bugün bana tokat atan birine gül atmayi denedim. Icimde hos, kocaman bir hafiflik olustu. Normalde icini kötü seylerin doldurdugu kocaman bir bosluk...
Iyi duygu dogrusu.
Her zaman böyle olacagima söz veremem. O kadar olgun degilim ne yazik ki.
Ama deneyebilirim.
Ruhumu kötü duygular cöplügüne cevirmemek en cok bana yarar sanirim.

Salı, Eylül 01, 2009

"Kizilcik" de neymis!

Kızılcığın "kizilciga" dönüsmesi son derece rahatsiz ediyor beni. Son bir kac yazidir Demet sayesinde haberdar oldugum Türkcelestirme programini kullaniyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, onu da cok pratik bulmuyorum.

Yok mu bu isin daha kolay yolu? s'yi ş, u'yu ü yapan bir tus bilesimi, veya onun gibi bir sey?
Püfff! Yazi yazmak da zevk vermiyor artik.

Hoşgeldin...


Hoşgeldin mango,
Yaşama sırası sende...
***
Hele bir nefesleneyim, daha bir şeyler yazacagım sana dair...
***
Aynı gün, daha sonra:
Ağustos ayında Meksika'da mango hasadı yapıldı sanırım. Marketler fazlasıyla ve uygun fiyata mangolanıverdi. Alındı, yenildi. Çekirdeği kaldı geriye. Mangonun aslında şeftali, kayısı gibi sert bir çekirdeği var. Ama bir tarafından açılmıştı zaten hafifçe. Bir bıçak yardımıyla -midye açar gibi- uğraşınca; gayet kolay oldu tamamen açması. Ortaya da ünlü dev fasulye çıktı. Madem fasulseye benziyor, çimlenmesi de ona benzer düsüncesiyle, ıslattığım bir kağıt mendile sardım tohumu. Ardından nemini kaybetmemesi için kapaklı bir kaba koydum. Sadece bir kaç gün içinde çimlenme başlamıştı bile. Fazla beklemeden hemen toprağa ektim. O gece uyku arasında farkettim yaptığım büyük hatayı. Çimlenen kısım yukarı doğru uzayacak yanılgısı ile üste getirerek ekmiştim tohumu. Oysaki kök olacaktı o, toprağa bakmalıydı. İki gün boyunca yığılan işler yüzünden fırsat bulamayarak, uygun bir ani bekledim tohumu düzeltmek için. Ücüncü gün toprağı açtığımda kök olacak bölüm 180 derecelik bir dönüş yaparak başını -olması gerektiği gibi- toprağa sokmuştu bile! Sonrası bilindik hikaye....
Görüldügü üzere gayet kendi işini kendi gören bir tohum mangonunki. Benim gibi acemi bahçıvanlara fazla iş düşürmüyor. Bugün bu konuda mutlaka bir giriş yapmış olacağını tahmin ederek gaertnerblog.de'ye uğradım. Orada benim mango bebeğimin bir benzerine rastladım ve sayfanın altına doğru da yetişmiş bir mango bitkisini gördüm. Gayet güzel bir salon bitkisi olacağını tahmin etmiştim, yanılmamışım.
Bugün her ne kadar dünyanın sıcak iklimli pek çok bölgesinde yetiştirilse de aslen Güney Asya'lıymış mango. Mangifera ailesinden. Besin değeri son derece yüksek. Bitkisi sıcak, nemli iklim seviyormuş.

Son olarak nezaketinden sesini çıkarmayan değerli okuyucunun aklındaki soruların yanıtını vereyim:
Evet, daha meyveyi alırken tohumu ekmeyi bal gibi de düşündüm.
Hayır, mümkün olduğunca yerel mevsim meyvelerini tüketmemiz gerektiğine dair inancım sarsılmış değil.
Evet, bu alışverişle karbondioksit salınımına yaptığım olumsuz katkının farkındayım.
Evet, yerel meyve üreticilerine küçük bir kazık attığımın da farkındayım.
Evet, içim hiç de rahat sayılmaz.
Önümüzdeki bir iki ay en azından Avrupa kıtasında yetişmemiş tek bir meyve bile satın almayacağıma söz verirsem suçum hafifler mi acaba?

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Aman, bu ne hız?


Daha bu sabah "yardım ister misin?" demiştim. Akşamüstü "Gerek yok, bakarım kendi başımın çaresine" dedi. İlahi!
Sabaha bulutlara tırmanmayı bitirmiş olacak sanırım :)

Fesleğen


Bu fesleğenleri ben anneannem için ektim. Veya onun yüzünden...

Bahçede havuz başında her daim saksi saksi fesleğen olurdu, bir de sardunya. Bazen bahçede çalışmaktan yorulmuş, dinlenmek için havuz başına oturduğunda, elleriyle fesleğenin basini okşardı. Sonra bana uzatırdı elini: "Bak, ne güzel kokuyor"
Elleri nasırlıydı, ama evet, çok güzel kokardı.

Derler ki fesleğeni tohumdan yetiştirmek çok güç işmiş, usta bahçıvanlara göreymis. O dedikleri fesleğenin başka türleri, örneğin Ocimum basilicum için geçerli olmalı. Onu tohumdan yetiştirmeyi denemedim hiç. Marketlerin manav bölümlerinde saksıyla satıldığını görürüm hep. Ama almadım da. Kendim yetiştirmeyip satın aldığım bitkilerle aramızda tuhaf bir kopukluk oluyor hep. Onları yaşatamıyorum. İşte ücüncü defadır marketten alınma saksida kekik öldürmekteyim bügünlerde, üzgünüm.
Bir de kızıl yapraklı kardeşi var Ocimum basilicum fesleğeninin. Onu defalarca denedim, kotiledon yapraklardan öteye götüremedim.

Ocimum Minimum, yani kücük yapraklı fesleğen, yani anneannemin fesleğeni öyle değil. Onunla kücük Asyalıyız biz, birbirimizin dilinden anlarız. Onu ben Ağustos ortasında bile el bebek gül bebek büyütürüm. Sadece saksıya elimle söyle serpeliyivermek varken tohumu, neden üç tanecik ekerim numune hesabı; onu bilemem.

Şunu diyecektim bir de... Bugün oğlum kücük ellerinin kücük bir hareketi ile beni tutup 30 yıl öncesine savurdu! Ben bu yukarıdaki fotoğrafı çekmeye çalışıyordum. Ellerini uzatıp fesleğenleri tutmaya çalıştı aniden. "Aman, dur, daha çok kücük onlar" diyene dek bir an dokundu da. Dokunmasıyla sabah serinliğinde mutfak bir anda fesleğen kokusuyla doldu. Benim sularken bile kıyamayıp damlama usulü suladığım bebeciklerim, büyümüşler meğer de, kokarlarmis mis gibi. Elimde olmadan arkami döndüm, anneannem yoktu. Arasam şimdi, sorsam telefonda; "anneanne, fesleğenleri sen de tohumdan mı ekerdin her yaz bası? Peki ya sardunyaları?"
Şaşırır eminim bu soruyu sorduğuma...

Şaşkın dev fasulye...


...meraklı burnunu göğe uzatmaya çalışıyor. Yolunu şaşırmış, üstelik de biraz zorlanıyor gibi. Sonunda galiba azıcık yardım edeceğim. O kocaman kafayla zor tabii ki... Hadi bakalım seni dev fasulye, ha gayret...

Pazar, Ağustos 30, 2009

Yine ayni sey :(

Yüzkirksekizinci kezdir ayni sey oluyor.
Dört saksiya dört tohum ektim. Neyin nesi olduklarini not etmedim ama üzerlerine. Biri cikti, digerleri cikmadi. 10 gün bekledikten sonra sabirsizlandim. Iki tanesine iki baska tohum daha ektim. Onlari da not etmedim. Biraz önce o saksilarin birinde bir sey ciktigini gördüm. Aklimda kaldigina göre Chives olmaliydi. Ama görünüse göre degil. Limon ekmistim, o da olamaz. Peki ne? Peki ne? Al sana bir bilmece daha. Sabirsiz ve daginik bahcivanin bilmecesi... Iki ihtimal var geriye kalan:Ya hasekiküpesi, ya da Geranium pratense (Kendileri latince adini ögrendigim ilk bitkidir. Ve Latince adini hic unutmadigim iki bitkiden biri. Kaldi ki Türkce adini da bulup cikaramiyorum)

Geranium pratense olmasini gönülden diliyorum. Mevsim yanlis, biliyorum. Yine de...

Yine sorular...

Iki ay kadar once Mine'nin biraktigi bir yorumda bahsettigi "Gefährliche Mahlzeiten" (Tehlikeli Ögünler) adli filmi izledim dün tekrar. Sakin kafayla ve dikkatle... (Almanca bilenler icin üc bölüm halinde Youtube'dan erisilebilir: 1, 2, 3)

Güncelleme (27.12.2011): youtube videolari yayindan kalkmis. Simdi buldum, su linkten de izlenebilir film.)

Aklimi uzun süredir mesgul eden bazi sorulari yanitladi. Bir dolu yeni sorunun da kafama üsüsmesine yol acti. Özet olarak, beslenme aliskanliklarimiz ve diger cevresel faktörlerin genlerimiz üzerindeki inanilmaz etkisinden bahsediyor.Gidalarin (ve onlarin paketlerinin) sadece bir nesilde (yani bir ömür icinde) genlerde olusturabilecegi bir dolu büyük degisikligi anlatiyor. Farkli yasam aliskanliklarina sahip tek yumurta ikizlerinin "genetik olarak belli hastaliklara yakalanma egilimi" egrilerinde olusan büyük farklari gösteriyor. Büyükannemin yediklerinin beni proglamladigini, benim yediklerimle torunlarimin yasam kalitesine yatirim yapabilecegimi ögreniyorum. Hic acilmamasi tercih edilen genetik kapilarin bilincsizce sectigimiz gidalarin sundugu anahtarlarla acilabilecegini ögreniyorum.
Aklim karisik. Cünkü birbiriyle celisen veya celismeyen bir dolu bilginin bombardimanindayim. Gida boyalarinin hiperaktivite üzerindeki etkilerini kanitlayan bir arastirma okuyorum birgün. Ertesi gün bir baska kaynak "Hayir, o arastirma sonuclari o sekilde yorumlanamaz" diyor.
Bildigim tek sey su:
Cevresel faktörlerin üzerimizdeki etkileri sandigimizdan, su anki bilgimizle tam olarak kavrayabilecegimizden cok daha karisik gözüküyor. Yapabilecegim tek sey -sokaktaki insan olarak- bilimsel arastirmalar corbasinin icinde debelenip, sonuclar cikarmaya calismaktansa temel kural olarak hep daha dogalini, daha gelenekselini, daha az islenmis olani tercih etmek. Olabildigince... Bilim dönüp dolasip hep bunu onaylayacak gibi görünüyor cünkü.

Kizilciga olanlar

Bugün tabakta hala melul mahzun ilgilileri bekleyen kizilciklara kiyamadim, kafamdan uydurdugum bir tarifle söyle yaptim:
Bir bardak (100 gr.dilar sanirim) kizilcik, 1.5 bardak su ve yarim bardak seker (ne yazik ki beyaz, ne yazik ki rafine) ve bir kabuk tarcini ocakta düsük ateste pisirdim. Kizilciklari birer kez kesip öyle attim pismeye, unutmadan. "Zencefil de mi koysam, kakule de mi katsam" diyen yanima "Sen hele bi sus, sade baslayalim, önce kizilcigin kendi tadini bi alalim" dedim.
Pek umudum yoktu ortaya bir sey cikacagindan. Sekerini fazla kacirmisim nitekim. Ama bunun disinda harika, harika, harikaydi. Rengi hele. Cola ve kardeslerinin bu ülkeyi nasil teslim alabildigine sasirip kaldim. Bir haftaya kadar sehrin bütün kizilciklarini toplamak gibi kötü planlar gelistirdim hatta. Kendimi silkeledim sonra, "kendine gel, biraz baskalarina birak, biraz da kuslara!" dedim. Galiba dinleyecegim sözümü...

Sarimsak

Marketlerde Cin sarimsaklarinin yerini Ispanya'dan gelenler almis. Ne diyelim? Hic yoktan iyidir.

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Sevgili günlük, dün var ya...

Günlerimi siniflandirmam gerekseydi dünü hangi sinifa dahil ederdim, bilmiyorum. Iyi? Kötü?


Sabah zaten biraz tatsiz basladi. Bir gün öncesinden beri yine atesi vardi oglumun. Buna ragmen ille de disari cikmak istiyordu. "Ba..ce, ba..ce" diye yüksek perdeden ve bitmek bilmeyen bir aglama tutturunca hem biraz temiz hava almasi, hem de komsularin ruh sagligi icin cikarmaya karar verdim. Baslarda keyifliydi ama sonra durgunlasti gezerken. Atesin yükseldigini tahmin edip eve döndük. Kapida, herseyiyle gercek bir büyükanne olmasi sebebiyle adini "Omi Teyze" taktigim komsumuzla karsilastik. Yakinlardaki kiralik hobi bahcelerinden birini edinmisler; elinde iki sepetle oradan geliyordu. Bizim payimiza da biraz elma ve domates düstü. Organik tabii ki :)


Eve gelince hemen atesini ölctüm oglumun. 40.5! Artik alistik sayilir. Hizla ama panik olmadan doktora kostuk yine. Her zamanki gibi üst solunum yolu enfeksiyonu. Doktor kilosunu sorarak bir an disari cikti ve elinde maalesef korktugum seyle geri döndü. Bir kutu antibiyotik :(


"Antibiyotik almaya siddetle direniyor. Bugüne kadar bir haftayi tamamlayabildigimiz olmadi hic" dedim umutsuzca. "Sagligi icin gerekiyor madem, sözünüzü dinlemeyi ögrenmeli, olmadi zorla verin" dedi. Daha Türkcesi, "ona evde patronun kim oldugunu gösterin, gerekirse tepesine binip zorla boca edin antibiyotigi agzina" demek istiyor. Ah, sevgili empati! Seni bazen doktor muayenehanelerinde bulmak ne zor :(


Doktora konu hakkinda "Ikna ve kandirmacadan zor kullanmaya antibiyotik icirme taktikleri" adinda bir kitap yazabilecek kadar tecrübemiz oldugundan bahsetmedim. Antibiyotik ictiginde üst solunum yollari bir yana, bir de alt sindirim yollarinda olanlarla savasmak zorunda kaldigini söylemedim. Benim oglumun bagirsak florasina anne sütü ile özenerek ektigim yararli bakterilerin hali bir haftalik antibiyotik kullanimi sonucunda nicedir? Kendileri enfeksiyonun bakteriyel kaynakli oldugundan yüzde yüz emin midir? Sormadim :(


Disari ciktigimizda oglumun atesi nispeten düsmüs, gözleri merakla acilmisti. Ana yollari, otobüsleri bir tarafa birakip, eve gölgeli, agacli yollardan yürüyerek geri dönmeye karar verdik. Aklimda enfeksiyonla mücadelede destek güc olarak davet edilmek üzere tarcinli ve pekmezli bir acik adacayi var bu arada.


Yol kenarinda kizilcik agacini bundan sonra gördük sanirim. Bir süredir esimle cevredeki kizilcik agaclarinin envanterini cikarmak ve "yok, daha olmamis, bir haftasi var" türünden durum raporlari hazirlamakla mesguluz zaten.


Bu kizilcik, envantere girmemislerden. Ama gayet olmus gözüküyordu.


Bu kizilcik var ya bu kizilcik; Malta'daki ates günlerimizde arastirirken atese karsi eskiden beri bilinen bir dogal ilac oldugunu okumuslugum var. Paracetamol/Ibuprofen etkili oldugunu pek sanmam ama vitamin ve mineralce zengin olmali. Belki de enfeksiyonlarla savasmakta basarili.

Bu kizilcik var ya bu kizilcik; Malta'da alternatif dükkanin sahibi amca ve hali hazirdaki diger müsteriler ile "cornelian cherry" nedir, ne degildir konulu bir sohbete karismisligi, velakin bulunamamisligi var.


Bu kizilcik var ya bu kizilcik, canimin ici Avrupa kitasinin kimi yerlerinde iste böyle yol kenarinda kendi kendine yetismisligi var.


Hikayeyi kisa kesmeli; topladigim bir kac kizilcigi cekirdeklerini cikarip ogluma veriyorum. Hala cok ekşiler ama biraksak limonu bile kabuguyla yiyecek olan sincap icin hic dert degil. Kisa zamanda toplanan bir kac taneyi tüketiyor da, "Mam..ma bittiii?" diye soruyor iki elini yana acip. Evet, bitti. Ama envantere göre yolumuzun üzerinde bir kizilcik agaci daha var, üstelik kamuya acik alanda :) Orada hizimizi alamayip epeyce kizilcik topluyoruz. Düzelteyim; hem yiyip, hem topluyoruz.


Eve dönünce domatesleri, elmalari, kizilciklari, velhasil günden kismetimize neler düsmüsse yikiyorum. Tuhaf sey, kizilciklar dalindan yedigimiz kadar tatli gelmiyor. Oglum da kafasini ceviriyor simdi bir tane uzatinca. Hic bir meyve, ama hic biri, dalindan koparildigi keyifle, lezzetle yenmiyor evde. Bunu unutmamali.

Günün gerisi:
-Antibiyotik meselesini hic sormayin.
-Domates ve elmalar da harika. Ayni cocuklugumdan firlayip gelmis gibiler.
- Kizilciklar elbette mucizevi bir etki göstermedi. Aksama dogru yine yükseldi ates.
- ...ve her seye ragmen daha tam olmamislar. Bir haftalari var. Bu sefer gercekten.

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Nehir kenarinda bir tasla bir kac kus...

Dün aksamüstü nehir kenarina gittik. Sincap oglum suya tas atarken, ben de kiyidaki yuvarlak cakil taslarindan biraz topladim. Niyetim yikayip temizleyip saksi diplerinde kullanmak bu taslari. Daha iyi bir drenaj saglayabilmek icin. Özellikle Akdeniz tipi baharat bitkilerinin (feslegen, biberiye, kekik, mercankösk, lavanta vb.) en az 20 cm. capinda ve dibine cakil tasi dösenmis saksilar istedigini okumustum coook zaman önce. Bu yazi kacirdik ama gelecek yaza ciddi planlarim var.
Oglumun suya atacagi taslari özenle secmesini, güllecilere has büyük bir ciddiyetle her seferinde iyice geriye, ta ensesine kadar götürmesini, sonra olanca gücüyle firlatmasini bir görmeliydiniz. Cogu ciliz bir "cop" sesiyle kiyiya yakin düsüyordu; bazilari hatta suyu bulamiyordu bile. Ama olsun, ne gam! Hicbir sey nesemizi elimizden alamaz bizim. Biz daha bir "basarim toplumu"nda (Achieving Society / Leistungsgesellschaft) yasadigimizin farkinda bile degiliz ki...Tasi ne kadar uzaga firlatabildigimizin, ne büyük "coppp"lar cikarabildigimizin bir önemi yok. Önemli olan tasi ve suyu hissediyoruz biz. Tasin suda yarattigi daireleri görüyoruz bir de.
Hem var ya, suya tas atinca dipte kaybolup gider ama bir yaprak atarsak -veya bir agac dali-suyun üstünde kalir, yüzüp gider o. Sanki bizim eve bilmem-ne-degisim-programi cercevesinde Uranüs'ten sevimli bir yaratik göndermisler de, bu gezegeni ögrenip kesfederken eslik etme sorumlulugunu da bana vermisler. Öylesine yeni bastan ögreniyorum dünyayi.

Daha kimbilir neler ögrenecegiz, merakla bekliyorum.

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

Blog yazarindan, ihtiyactan

Bazen bir sarki ihtiyac haline geliyor.
Insan cok duymak, bol söylemek istiyor. Ilac niyetine...
Mesela sunu:

işte sana konuşan biri
dilsiz ve dudaksız
durmadan koşan biri
elsiz, ayaksız
böyle koşup durmak
senin neyine gerek
boşlukta ayaksız yürümek
gökteki ay gibi
ben bir denizim,
ben bir denizim
kendi içinde taşan
ben bir denizim
uçsuz bucaksız
kıyısız, hür bir deniz

Yok, kendimi kiyisiz bir deniz gibi hissettigimden falan degil. Galiba daha cok ilk satirlar yüzünden. Bilmiyorum...

Sana da oluyor mu degerli okuyucu?

Bilmece

Bu aralar aklimi mesgul eden bahce deneylerinden birisi bu:



Ne olabilecegini tahmin edebilen var mi?
(Pinar, sssssttt! Kopya verme!)

Devetabani, senin derdin ne?

Devetabani yeni bir yaprak daha veriyor. Bu sabah onun dibinde yeni bir havai kök daha kesfettim. Ne demek bu simdi? "Off, burasi cok nemsiz, biraz su lütfen" mi?; yoksa "Keyfim cok yerinde, biraz yukarilara tirmanayim" mi? Anlayamadim.
Devetabani ile henüz tam anlasamiyoruz. Birbirimizin dilini en kisa zamanda sökeriz umarim.
*
Bu asagidaki fotograf özellikle Pinar icin ve bir keciboynuzu fotografi ile takas edilmek üzere yayinlaniyor :)

Salı, Ağustos 25, 2009

Kizartma tavasi, yollarimizi ayiralim seninle

Patatesi firinda "kizartmayi" Yesim'den ögrendim. Firinda nefis patlican kizartmasi yapilabileceginden bir özel yazismamizda Funda bahsetti. Biberi tavadan firina davet eden Tijen'di. Balik zaten bizde cogunlukla firinda piser.
Bugün köfteler bana dedi ki:"Bizim neyimiz eksik? Zaten kirk yilin basi yapiyorsun bizi. Biz de firinda kizarmak isteriz."
"Siz bilirsiniz" dedim ben de. Her zamanki gibi hazirladim ama yagda kizartacagima bir firin tepsisine yerlestirdigim firin kagidinin üzerine dizip öylece pisirdim. Hic yaglamadan (hazirlarken kiymaya ekledigim 2 kasik zeytinyagi haric) hem de... Bence saglikli olusu bir tarafa, tavada kizartmaktan kesinlikle daha da lezzetli oldu.
Kizartma tavasini emekliye mi ayirsam diye ciddi ciddi düsünmeye basladim.

Pazar, Ağustos 23, 2009

Devetabaniyla hizli bir giris

Monstera Deliciosa.
Devetabaninin Latince adi buymus.
Cocuklugumda hemen hemen her evde bulundugunu hatirladigim bu salon bitkisini simdilerde Türkiye'de edinmenin güc oldugunu okudum az önce ve pek sasirdim.
Devetabani yeni evimizi buldugumuzda bizi bekleyen iki bitkiden biriydi. Digerinin adinin ne oldugunu bilmiyorum, arastirmam gerek. Her ikisi de son alti ayi oldukca bakimsiz gecirmis. Tamirat sirasinda biz de fazla ilgilenemedik. Simdi artik biraz bakima alma zamani.
Devetabaninin bir hafta önce verdigi son yapragin dibinden köke benzer bir sey uzamaya basladi. Ben bu yolla cogaltabilecegimi dusunmustum. Okudum ki, bu kökler devetabaninin havai kökleri olup ne kadar uzarsa bitkinin ortaminin o kadar kuru olduguna, zavallicigin o kadar cok suya ve neme ihtiyac duyduguna isaret edermis. Bugün bolca suladim ve yapraklarini islak bir bezle silererek islattim. Aklimda bunu disinda da bir sürü soru var. Vaktimi gecmiste devetabanindan cok veritabani bakimiyla gecirmis oldugumdan olsa gerek. Her seyden önce neredeyse boyu bana yetisen bu kocaman bitkinin saksisini nasil degistirecegimi bilmiyorum. Kolay bir yolu olmali. Ayrica saksi degistirmek icin uygun mevsim hangisidir? Sonbahar? Ilkbahar? Bu arada biraz besin takviyesi yapmak istiyorum ama buldugum rastgele bir seyi de vermek istemiyorum. Nelere ihtiyac duydugunu bulmali ve o maddeleri vermenin az kimyali, dogal bir yolunu...

Önümüzdeki hafta internette arastirma ödevlerimden biri bu.
Ama degerli okuyucu, devetabani hakkinda bildiklerin varsa, sen de yazar misin? Icinde devetabani olan cocukluk anilari da olur :)


Güncelleme/25.08.2009:

Ödevimin sonuclarini acikliyorum:
Devetabaninin asil anavatani Meksika ve Güney Amerika'nin tropikal yagmur ormanlariymis. Bu sebeple bol nem ister, direk günes isigindan hoslanmazmis. Biraz aydinliga hayir demezmis elbet. Saksi degisikligini baharda yapmaliymis. Nasil? Hala bilmiyorum. Yazin her iki haftada bir, kisin ayda bir bildigimiz yesil bitki gidasi ile takviye etmek yeterliymis. Tropik ormanlarda havai köklerini agac dallarina sararak yükselen tirmanici bir bitkiymis. Bu yüzden bir tirmanma destegine (cubuk, sopa vb) ihtiyac duyarmis. Cok büyüdügünde yaprakli dallarini suda bekleterek cogaltabilirmisiz, kökleniyormus. Bu arada cok bilinen uluslararasi bir ev esyalari ve dekorasyon firmasinin katalogunda biraz daliyla kesilmis devetabani yapraklarinin büyükce cam vazolarda dekoratif amacla kullanildigini gördüm. Oldukca sade durdugu icin hosuma gitmisti. Bu da minimalist dekorasyondan hoslananlarin aklinda olsun :)

Cumartesi, Temmuz 11, 2009

Kücük mutluluklar: Bi daha kereviz

Dün kereviz aldik. Kökünü bir soydum, bir soydum; ellerim kereviz koktu. Yapraklarin birazi yemegin icine, cogu da salataya ve cig yemeye ayrildi . Saplari sincap oglumla tavsan arkadasinin eline "saglikli abur cubur, örnek no:1" adi altinda verildi. Tavsanin disleri cikiyor bu arada. "Al sana ftalatsiz dis kasiyicisi" denildi.

Simdi durmadan ellerimi kokluyorum. Kerevizin adini mutluluk, mutlulugun adini kereviz koyuyorum.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Berceste'ye ugramayi unutmayin!

Bebek bekleyen aileler...
Cicegi burnunda anne babalar...
Heyecanli buyukanneler, dedeler...
Teyzeler, halalar, amcalar, dayilar...

Berceste'ye bir ugrar misiniz? Önemli bir haberi , üzerine titredigimiz minikler hakkinda bir uyarisi var sizlere. Anahtar kelimeler biberon ve BPA. Atlamayin...

Cuma, Haziran 19, 2009

Kimyonun maceralari 19/06/2009

"Bir iki...Bir iki...Yürü, yürü, yürü, yürü.
Gözlerini kapa, burnunu ac.
Mürver ve ihlamurda cicek zamani.
Derin bir nefes al, sölene katil"

Ama gözlerimi kapayamam ben kimyon. Cilekleri göremem o zaman ve frenk üzümlerini...

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Yeniden...

Füf..füf..
See...see...
Ses kontrol...Ses kontrol...

Sesimi duyan var mi?
Orda hala birileri var mi?

Yeniden diyerek gecici olarak veda etmistim,
yeniden merhaba demek istiyorum.

Anlatacak sey cok ama vakit az. Ilk vakit buldugumda murverlerden, cileklerden, asbestten ve baska seylerden bahsedecegim. Ama simdilik uzun yazamiyorum. Oglum kultur soku yasiyor, kucuk bir kanguru yavrusuna donustu. Bir saniye yanimdan ayrilmak istemiyor. Bu da bilgisayar basinda daha az zaman demek. Daha uzun araliklarla da olsa yazmaya calisacagim.

Son iki aydir yorumlariniza, ozellikle sorulara yanit veremedigim icin cok uzgunum. Zamanla ama mutlaka hepsi yanitlanacak.