"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Çarşamba, Nisan 07, 2010

Sizinki ne türden bir sadelik?

Aşağıdaki yazının yayınlandığı siteye bağlantı vermiştim daha önce. Farkettim ki o site kapanmış. Arşivimde mutlaka olsun, kaybolmasın istediğim bir yazıdır. O yüzden tamamını tekrar yayınlamaya karar verdim.

Yazının İngilizce aslı burada.

SADELİĞİN BAHÇESİ (DUANE ELGIN)
Yaşamın sadeliği tamamen yeni bir fikir değil. Kaynağını tarihin derinliklerinden alıyor ve dünyanın tüm bilgelik geleneklerinde de ifade ediliyor. İkibin yıl önce, Hristiyanlar’ın “Bana ne yoksulluk, ne de varlık ver” (Proverbs 30:8) dediği dönemlerde, Taoistler “Yeterince şeye sahip olduğunu bilen zengindir” (Lao Tzu) demekte, Plato ve Aristo yaşamda ne fazlalık, ne eksiklik içeren bir orta yol tutturmanın önemini savunuyor ve Budistler yoksulluk ile hesapsız bir birikimin ortasında bir yolu tavsiye ediyorlardı. Açıkça görüldüğü gibi, sade yaşam yeni bir sosyal icat değildir. Yeni olan, modern dünyanın kökten değişen ekolojik, sosyal, psikolojik ve ruhsal şartlarıdır.

Daha sade bir taşam tarzını zorlayan şartlar, 1992 yılında pek çoğu Nobel ödüllü, dünyanın önde gelen 1600 bilim adamı tarafından imzalanan “İnsanlığa Uyarı” metninde açıkça tarif edilmiştir. Bu tarihi belgede “insanoğlu ile doğal yaşamın bir çatışma sürecinde olduğu... ve bu sürecin gezegendeki yaşamın bizim bildiğimiz şekliyle sürdürülmesini imkansız kıldığı” bildirilmekte ve “insanoğlunu bekleyen büyük mutsuzluğun ve bu gezegendeki yuvamızın geri döndürülemez şekilde tahribinin engellenmesi için dünya ve üzerindeki yaşamın insanoğlu tarafından idaresinde büyük bir değişiklik gerektiği” sonucuna varılmaktadır.


Yaklaşık 10 yıl sonra benzer bir uyarı bu kez 100 Nobel ödüllü bilim adamı tarafından yapılmıştır: “Gelecek yıllarda dünya barışına yönelik en esaslı tehlike devletlerin veya kişilerin irrasyonel davranışlarından değil, dünyanın yoksun bırakılmış kesiminin haklı taleplerinden kaynaklanacaktır”. Dünyanın önde gelen bilim adamlarınca yapılan bu iki uyarının gösterdiği gibi güçlü zorluk eğilimleri (küresel iklim değişiklikleri, su ve ucuz petrol gibi yaşamsal kaynakların tükenmesi, hızla artan nüfus ve zengin ile fakir arasındak büyüyen uçurum) büyük bir sistemsel kriz yaratacak şekilde çakışmakta ve şu anda yaşayan neslin ömür süresi içinde evrimsel bir çöküş ihtimali yaratmaktadırlar. Bu güçlükleri aşan bir evrimsel atılım yaratılacaksa, bu elbette daha sade, daha sürdürülebilir ve daha doyurucu bir yaşam tarzını da içerecektir.

Daha sade bir yaşama zorlayan sebepler kadar, bu tür bir yaşam şekline çeken sebepler de güçlü görünmektedir. Pek çok kişi daha sade yaşamayı bir özveri duygusuyla değil, çok stresli ve tüketim takıntılı bir toplumun sunduğundan daha derin bir doyum kaynağı arayışı ile seçmektedir. Örnek olarak, geçen nesilde A.B.D.’de reel gelir iki katı artarken, nüfusun çok mutlu olduğunu ifade eden kesimi (yaklaşık 1/3) sabit kalmıştır. Yine aynı süre içinde boşanma oranı iki kat, ergen intihar vakaları üç kat artmıştır. Tüm bir nesil varlıklı bir toplumun meyvelerini tatmış ve paranın mutluluğu satın alamadığını keşfetmiştir. Doyumsal arayışlar içindeki milyonlarca insan sadece çalışma saatlerini azaltmak veya yarıştançekilmekle kalmayıp, maddi açıdan daha gösterişsiz ancak aile, dostlar, toplum, yaratıcı işler ve evrenle ruhsal bir bağlantı sayesinde daha zenginleşen bir yaşam tarzına geçmektedirler.


Modern şartların itici ve çekici güçlerine bir yanıt olarak A.B.D. ve diğer post-modern ülkelerde 1960’larda marjinal bir hareket olarak başlayan sade yaşam eğilimi 2000’lerin etkin kültürünün saygı gören bir parçası haline gelmiştir. Sade yaşam şimdilerde A.B.D.’nin dört bir yanında gazete bayilerinde satılan parlak dergilerde müşteri toplarken, önde gelen televizyon sohbetlerinde de gözde konulardan biri haline gelmiştir. Araştırmalar nüfusun dikkat çekici bir bölümünün (dikkatli bir tahminle A.B.D. yetişkin nüfusunun % 10’ u veya 20 milyon kişi) dışsal açıdan daha sürdürülebilir ve içsel açıdan daha derin bir yaşam tarzına öncülük ettiklerini göstermektedir.


Sade yaşamın basit olmadığı unutulmamalıdır. Çağımızın karşımıza çıkardığı fırsat ve güçlüklere bir yanıt olarak pek çok farklı sadelik ifadesi de ortaya çıkmaktadır. Günümüzün karmaşık dünyasında bu tür bir yaşamın kapsamı ve ifadesi hakkında daha gerçekçi bir resim sunabilmek için, aşağıda “sadeliğin bahçesinde” serpilip geliştiğini gördüğüm on farklı yaklaşım tarzını sunuyorum. Her ne kadar aralarında kesişim noktaları da bulunsa, her sadelik ifadesi ayrı bir kategoride anılmayı hakedecek kadar farklı görünmektedir. Bir kayırma izlenimi oluşmaması için, yaklaşımlar alfabetik olarak sıralanmıştır.


1. secimsel sadelik
Hayattaki yolunuzu bilinçli olarak, kasıtlı olarak ve kendi kafanıza gore secmenizdir. ozgurlugu vurgulayan bir yol olarak, secimsel sadelik ayni zamanda tuketim kulturu tarafindan dagitilmadan kendi yolunuza odakli kalmak, derine dalmaktir. dunyaya gercek hediyemizi yani kendi ozumuzu verebilmemiz icin hayatmizi bilincle organize etmemizdir. Emerson demis ki; tek gercek hediye, kendinizin bir parcasidir.

2. ticari sadelik
Her cesit saglikli ve surdurulebilir urunler ve hizmetler icin (ev insa malzemeleri ve enerji sistemlerinden gida maddelerine kadar) hizla buyuyen bir pazar olmasi anlamina gelir. kalkinmakta olan ulkelerde surdurulebilir bir altyapinin kurulmasi ile birlikte kalkinmis ulkelerdeki evlerin, sehirlerin, isyerlerlerinin, ulasim sistemlerinin yeniden yapilanmasi, uyarlanmasi gozonune alindiginda, surdurulebilirlige dogru kayildikca ne denli buyuk bir ekonomik faaliyetin acildigi kolayca gorulebilir.

3. sevecen sadelik
“Baskalarinin var olabilmesi icin sade yasamayi seciyoruz” seklinde ifade edilen, baska insanlara karsi duyulan yogun duygudasliktir. diger turler ve gelecek nesillerle oldugu kadar, maddi varlik ve firsat acisindan cok farkli noktalarda olanlara karsi da bir bag hissetmek, bir uzlasma yoluna yonelmektir. sevecen sadelik, herkes icin karsilikli gelisme saglayan bir gelecek icin bir isbirligi ve tarafsiz hakkaniyet yoludur.


4. ekolojik sadelik
Ekolojik ayakizimizi azaltan ve dunyaya daha hafif dokunmamizi saglayacak sekilde yasam tarzlari secmektir. ekolojik sadelik, hayat dokusu ile derinden icice gecmis olmamizi takdir eder ve hayat dokusuna zarar verebilecek olgularla hareket kazanir (turlerin yokolmasi, kaynaklarin tukenmesi, iklimin degismesi gibi). ayni zamanda “dogal kapitalizm”i yani verimli bir ekonomi icin saglikli insanlarin ve dogal eko-sistemlerin onemine deger veren iktisadi uygulamalari da destekler.


5. zarif sadelik
hayatlarimizi yasama tarzimiz, gozler onune serilen bir sanati temsil eder. Gandhinin dedigi gibi, “hayatim mesajimdir”. boyle bakildiginda, tuketici hayat tarzlarinin asiriligina tezat olarak zarif sadelik, bir cesit mutevazi, organik estetiktir. Zen’den Quaker’lara kadar cesitli etkilerden olusmus bir akimdir. dogal malzemeleri ve sade, fonksiyonel ifadeleri tercih eder. bu tarz yapilmis el sanati urunleri bu toplulukta bolca bulunur.


6. tutumlu sadelik
Kisisel gelirimizi beceriyle idare edersek, hayatimizda sahiden bize hizmet etmeyen (sahiden gerekli olmayan ?) seylere para harcamayi kisarsak, daha fazla maddi bagimsizlik elde edebiliriz. tutumluluk ve paranin dikkatlice idare edilmesi bize daha fazla maddi ozgurluk getirir ki, bu da hayattaki yolumuzu daha bilincli olarak secme firsatini verir. daha az ile yasamak ayni zamanda tuketimimizin dunyaya yapacagi zarari azaltir ve baskalarinin da kaynaklari kullanabilmesini saglar.

7. dogal sadelik
Dogal dunyadaki derin koklerimizi unutmamaktir. icinde bulundugumuz hayatin ekolojisi ile bagimizi hissetmek ve insan yapimi cevrelerde yasadiklarimizi, dogada zaman gecirerek dengelemektir. ayni zamanda, dunyadaki mevsimler kanaliyla hayati kutlamaktir. dunya uzerindeki canli hayata karsi derin bir husu duyar. Bitkilerin ve hayvanlarin da sayginligi ve haklari olduguna inanir.


8. politik sadelik
Toplumsal hayatin hemen hemen her alanında, -ulaşım ve egitimden evlerimizin, isyerlerimizin, sehirlerimizin duzenlemesine kadar- toplu yasantiyi organize ederek daha hafif ve daha sürdürülebilir sekilde yasamamizi saglamaktir. Media tuketiciligi koruklemekte -ya da donusturmekte- kullanilan en guclu silah oldugu icin politik sadelik ayni zamanda bir medya politikasidir. politik sadelik bir konusmalar ve topluluk politikasidir; yerel, yuzyuze temaslardan baslayip televizyon ve interneti de kullanarak tum dunyaya genisleyen iliski aglari kurar.

9. ruhani sadelik
Hayata tefekkurle bakmak ve tum varliklarla yakin baglantilar yasama tecrubelerimizi derinlestirmektir. ruhani bir varolus dunyanin icine derinlemesine isler ve sade bir hayat surerek bizi saran bu yasam dolu evrenin dakika dakika daha cok farkina varabiliriz. belirli bir standarttaki ya da tarzdaki maddesel hayattan cok, hayatin kendi sussuz zenginligini (bilincli olarak) yudum yudum tatmakla ilgilenir. hayatla ruhani bir bag kurmak sayesinde yuzeysel goruntulerin otesine bakariz ve her cesit iliskiye kendi icsel canliligimiz getiririz.


10. arindirilmis sadelik
Çok mesgul, cok stresli, cok dagilmis bir hayatin caresine bakmaktir. maddi ya da manevi onemsiz oyalanmalari kesip gercekten onemli olana konsantre olmaktir. bu “onemli olanlar” her birimizin kendine ozgu hayati icinde “her neyse o”dur. Thoreau’nun dedigi gibi “hayatimiz ayrintilar icinde savrulup gidiyor... sadelestirin, sadelestirin”. veya Plato’nun yazdigi gibi “bir insanin kendi yonunu aramasi icin, gunluk siradan hayatin mekanizmasini sadelestirmesi gerekir”.


Bu on yaklaşımın gösterdiği gibi büyüyen sadelik kültürü büyük çeşitliliği (ve birbirine geçmiş unsurların sağladığı birlik) ile daha anlamlı ve sürdürebilinir bir yaşam sürmemizi sağlayan esnek ve sağlam bir ortam yaratmaktadır. Başka ekosistemlerde olduğu gibi burada da esnekliği ve uyarlanabilirliği sağlayan, yaklaşımların çeşitliliğidir. Sadeliğin bahçesine götüren öyle çok yol var ki, bu kültürel hareket (özellikle kitle iletişim araçlarında geçerli, yaratıcı ve gelecek vaad eden bir yaşam şekli olarak işlenirse) büyük bir gelişme potansiyeli göstermekte.


Şu anda evrimsel zekamız bir sınavdan geçiyor. Bu neslin yapacağı seçimlerin etkisi uzak bir gelecekte dahi yankılanacaktır. İnsan toplulukları tarih boyunca pek çok engelle karşılaşmış olmasına karşın, çağımızın önümüze çıkardığı sorunlar tamamen kendine özgüdür. Geçmişte hiçbir zaman bu kadar çok sayıda insanın bu kadar kısa bir sürede bu derece genel kapsamlı değişikler yapması gerekmemişti. Geçmişte hiçbir zaman bütün insanlık ailesi sürdürülebilir, adil ve sevgi dolu bir geleceği tasarlama ve bilinçle inşa etme sorumluluğuyla karşı karşıya kalmamıştı. Önceki neslin sadelik bahçesinde ektiği tohumlar şimdi çiçeğe durmakta. Bu bahçenin büyüyüp gelişmesi dileğiyle...

Pazartesi, Nisan 05, 2010

Uyku hali...Kabuk hali...

Bu biraz kişisel...
Yazdıklarımdan bir şey anlamazsan çok da dert etme değerli okuyucu.
Ama anlarsan; benzer şeyleri kendinde hissediyor veya çevrende gözlüyorsan, o zaman bilmekten mutlu olurum.

Dün bir konuşmaya şahit oldum. Gece de bir kitap okudum. Farkettim ki tüketim kasırgasının ve çılgın koşuşturmanın dışında bir yerlerde, sade ama içsel olarak zengin bir yaşam sürmek herkesi heyecanlandırıyor ilk duyuşta; cazip geliyor. "Evet, benim de istediğim bu, özlediğim bu" dedirtiyor. "Evet, hep düşündüğüm buydu, bana doğru gelen de bu" dedirtiyor. Ama kendini o kasırganın dışına atmak zor geliyor. Hatta "tüm bunların dışına atmalıyım kendimi bir şekilde, bana doğru gelen o düşünceleri somutlaştırmalıyım yaşamımda" fikri nadiren oluşuyor sanırım.

Dedim ya, bir konuşmaya şahit oldum, bir de kitap okudum ardarda. Bende bir tür uyku halini çağrıştırdı bu. Ne çok insan uyanmalı, ah ne çok! Hatta ben bile hala biraz uykuluyum desem yalan olmaz.

Asıl kötüsü, sade yaşamanın "trendy" olması, üzerinde çok düşünmeden çok konuşulan her şeyde olduğu gibi içinin boşalıvermesi, parlak (parlatılmış) bir kabuktan ibaret kalması. Gazetelerin Cumartesi - Pazar eklerinde sayfa dolduran türden bir şey hani. Olur mu acaba bir gün?

Pazar, Nisan 04, 2010

Yeşil çatılar


Uzun zamandır merakla beklediğim yazı nihayet yazıldı :)
Yeşil çatıları ilginç buluyor musunuz siz de? Buyrun >>>

Fotoğraf: Rob Harrison

Çarşamba, Mart 31, 2010

Gilaburu mu desem?

IMG_0136

Bu sevimli kırmızı boncukları Eylül 2007'de Almanya'da fotoğraflamıştım. Son bir kaç haftadır araştırdım; ne olduğunundan kesin emin olamasam da,  yanlış bir bilgimi düzelttim.

Aramaya Google'da "rote beere" anahtar sözcüklerini vererek başladım. Almanya özellikle kışın kar altında parlayan türlü çeşit kırmızı meyveli bitkisiyle abartısız bir "rote beere" ülkesi benim için.  Bu aramadan bir şey çıkacağından emindim o yüzden. Nitekim çok uğraşmadan karşıma Viburnum opulus çıktı. Bir çok başka isim yanında İngilizce Snowball tree, Almanca Schneeball (Kartopu) adıyla biliniyormuş. Çünkü baharda açan oldukça gözalıcı beyaz çiçekleri bir kartopunu andırıyormuş. Beni şaşırtan şeylerden biri bu oldu. Çünkü bu bitkinin meyveli fotoğrafını çektiğim yer yıllardır her mevsim yürüyüş yaptığım bir yerdir ve baharda böylesine güzel beyaz çiçekli bir ağaççık gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Bu yıl baharda kontrol etme şansım da yok ne yazık ki...  
İkinci şaşkınlığımı ise Türkçe adını ararken yaşadım. Viburnum opulus Türkçe'de Gilaburu adıyla biliniyormuş. Gilaburu ile Tijen'in kitaplarından birinde tanışmış, onun çevrede gördüğüm bir başka ağacın meyveleri olduğunu sanmıştım. Hatta "demek bunlar gilaburuymuş" diyerek meyvelerinden yemişliğim bile vardır o ağacın! Şaşkınlıkla Türkçe ve yabancı bir çok sitede viburnum opulus/gilaburu fotoğraflarını taradım. Yukarıdaki fotoğrafa tam benzetemediklerim olsa da bir çoğu yaprakları, meyve dallarının şekli ve hatta meyve ucundaki minik çıkıntılarıyla "evet, işte budur" dedirtti bana.

Şimdilik meşhur gilaburu ile yeni bir tanışma sayıyorum bunu. Gilaburuyu yakından bilenler, konunun uzmanı olanlar ne der, merak ediyorum. Gilaburu Türkiye'de pek çok değişik yerel isimle ve bir çok şifalı özellik atfedilerek tanınıyor bu arada.
Elbette eskiden gilaburu olduğunu sandığım ağacın ne olduğunu merak etmeye de başladım çoktan.  Yapbozda yeni bir parçam daha var yani :)

Gilaburu hakkında linkler:
agaclar.net Gilaburu girişi
İ.Ü. Orman Fakültesi Viburnum Opulus girişi
bahcevan.com 
baumkunde.de (detaylı fotoğraflar) (burada çiğ meyvelerin hafifçe zehirli olduğu yazıyor)

Çiçekli fotoğraf: pizzodisevo

Salı, Mart 30, 2010

Sincaba kefir sevdirme turları

Uzun bir aradan sonra Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden aldığım kefir taneleri ile yine kefir mayalamaya başladım. Bu arada kefir hakkında daha önce yazdığım yazıyı da okudum bir kez daha. Daha önce edindiğim tanecikleri 9 ay kadar önce klasik şekilde kaybetmiştim (kefiri bir tanıdığa emanet et - ne olduğunu bilmesin - bozulduğunu sansın - sana sormadan atsın).

Geçen kefir maceramızda sincap henüz çok küçüktü; anne sütü dışındaki gıdalara yeni alışıyordu. O yüzden kefir vermek konusunda çok ısrarcı olmamıştım. Bu kez kefir edinirken özellikle sincabın düzenli olarak içmesini çok önemsiyordum. Probiyotik etkisiyle ilgili önemli şeyler okudum ve büyük umutlarım var. Ne yazık ki oğlum tadını sevmedi. Uzattığım bardaktan kazara bir yudum içerse kendimi şanslı hissediyorum. Bir kaç gün önce kefiri çilekle ve balla blenderdan geçirip bir tür smoothie yaparak denedim. Bence mükemmeldi ama sincap ona da burun kıvırdı. Bugün her zamanki mayasız, tavada pişirdiğim ekmeğime biraz da kefir ekledim. Bu türlüsünü elbette yedi. Ama pişirilen, ısıya tabi tutulan gıdalara katılan kefirin probiyotik etkisinden yeterince faydalanıyor muyuz, emin değilim.

Kefirle çocukların da seveceği şekilde başka neler hazırlayabiliriz? Bir fikri olan var mı? 

Çarşamba, Mart 24, 2010

Gerçek zenginlik


Epey zaman önce...
Çay içiyordum.
Bardağımın kenarından sarkan küçük kağıda takıldı gözüm.
"True wealth is the ability to let go of your possessions"* yazıyordu.
Hep hatırlamak istediğim sözlerdendir.


*Gerçek zenginlik sahip olduklarından vazgeçebilme becerisidir.

Fotoğraf: pensiero

Çarşamba, Mart 17, 2010

Orta Avrupa kara ikliminde sukkulentler

Tez basligi gibi oldu degil mi? Yok, sadece pencere kenarinda bahcivanlik yapan bu acemi, son 6 aylik sukkulet tecrübelerini raporlayacak.

Bahce marketlerde, cicekcilerde satilan sukkulentlerden bahsetmeyecegim ama. Oralarda yolunuzun hayatta düsmeyecegi ülkelerden gelen sukkulentleri, kaktüsleri bile bulmak mümkün. Sehir pazarindaki cicekcide Lithops tohumlari bile gördüm. Al, kendi tasini evde kendin yetistir! Satin alip denememek icin kendimi güc tuttum. Ama uzun sürmez bu inat , bir ara alirim kesin.

Bu yazida anlatmak istediklerim, burada yol kenarinda, cayirde, cimende kendiliginden yetisenler. Varliklarini kesfetmek sasirtmisti beni. Malta'dan ayrilirken en üzüldügüm seylerden biri köklendirdigim sukkulentleri geride birakmak olmustu. Niyetim bir kac baska cesit daha bulup Asortik Krep'inki gibi harika kokteyller yapmakti. Ama gecen yil Agustos-Aralik arasi burada 3 cesit sukkulent buldum yol kenarlarinda. Bir de arkadasimin verdigi Crassula ovata var. Hic fena sayilmaz durumum :)

Sukkulentlerden ilkini kendi haline birakilmis bir arsada kesfettim. Sincapla geziyorduk. Bahce telleri arasindan sokaga kafasini uzatmis o minik, tombul kafalari görünce pek bir heyecanlandim. Birden durmak istemedim ama yerini aklima yazdim. Dönüste durup dikkatle inceledim, sukkulent oldugundan emin olunca egilip elimi mümkün oldugunca topragin icine sokup köküyle beraber bir-iki dal cikardim. Islattigim bir kagit mendile sarip eve getirdim. Neyse ki disarida durmadan susayan ve elini kirleten sincap sebebiyle su ve mendilden yana hep tedarikliyiz.  Mutfak penceresinin kenarinda bir plastik kaba ektim.(Ilk fotografta sagda)

 IMG_2066

Cabucak tuttu. Mini mini yapraklar vermeye basladi. Sukkulentlerin güzel yani bu. Hic nazlanmiyor, acemi bahcivanlari bile kirmiyorlar. Bu sukkulentin ne oldugunu arastirdim. Sedum rubrotinctum imis. Cok aramama da gerek yokmus aslinda. Asortik Krep'in kokteylleri arasinda bolca varmis; sonradan farkettim. Sedum rubrotinctum'un yeterince günes gören yapraklarinda renk kirmiziya dönermis. Benim topladiklarim arasinda da vardi öylesi kirmizi yapraklilar.

Ikinci sukkulenti daha önce de bahsettigim gibi buz gibi ve karli bir Aralik günü kütüphaneye giderken bir tas duvarin dibinde kesfettim. Sukkulentlerin genel olarak sicak iklim, bol günes ve az sudan hoslandigini biliyorum. Bu sukkulenti aciklayamiyorum. Ne nereden geldigini, ne de orada yasamayi nasil basardigini...
Yukaridaki ilk fotografta, sol üst kösede görülen bu sukkulent de bir Sedum türü. Sedum reflexum oldugunu tahmin ediyorum.

Ücüncü bitkinin bir sukkulent oldugundan neredeyse eminim. Ama Latince adini bulamadim. Gecen Agustos'ta gölgeli hatta rutubetli bir kösede bulmustum. Digerleri gibi bahce citinden basini disari uzatmis kocaman bir öbekti. Buldugum yerdeki görüntüsü tam bir sukkulent görüntüsüydü. Evde köklendirdigim zamanla günese dogru basini uzatabilmek icin iyice uzadi , inceldi ve yapraklarinin arasi acildi. Ama buna karsilik asagidaki fotografta sag üst kösede görüldügü gibi mini mini bir de yavru verdi :

IMG_2139

Aslinda evde yetistirdigim her sukkulentte ortak sorun bu. Özellikle kisin günes az geliyor olmali ki, yapraklarin arasi aciliyor ve o tombul ve sevimli sukkulent görüntüsü biraz kayboluyor. Yine de sikayetci degilim. Acemi bahcivanlara göre olmasi bir yana, kisin kalorifer isisindan da fazla rahatsiz olmayan nadir bitkilerden cünkü. Kis boyunca kaloriferin dibinde bir güney penceresinde ikamet eden Sedum rubotinctum'un aldigi hale bir bakin:

IMG_2138

Diyecegim o ki; bu sevimli, neseli seyler bu karanlik ve sert Orta Avrupa ikliminde bile yasamayi basariyor. "Elimi neye degsem kuruturum" falan demeyin. Bir iki sukkulent edinin!

Dip not: Haydi bir de bilmece sorayim kolay tarafindan. Ilk fotografta solda ve ortada duran iki bitkinin ne oldugunu bilen var mi?

Salı, Mart 16, 2010

Bu sabah kahvalti sofrasinda...

Evet, ne diyordum?
Bu sabah kahvalti sofrasinda sincap "yumurtayi ben soyacagim" buyurdu. "Peki, soy" dedim ben de. Bu 2,5 yas cocugunda ince el becerisi (fine motoric) ya da konsantrasyon mu gelistirmek gerek? Buyursun, yumurta soysun cok istiyorsa. Tam 10 dakika boyunca üsenmeden, sıkılmadan ince ince soydu yumurtanin kabugunu. Isin güzel yani, ben de bölünmeden, huzurla kahvaltimi yaptim bu sirada. "Cocugun sabah sabah bir lokma yemeden sen kahvalti mi yapiyorsun bakiim?"  diyen icimdeki pirpirikli anneyi bir süreligine uykuya gönderdim. 10 dakika sonra ilgisinin azaldigini görünce yumurtanin kalan kismini da ben soyup verdim eline. Bugün diger günlerden farkli olarak hepsini yedi yumurtanin. Insanin kendi el emegi kadar tatlisi yokmus, sincap da biliyor bunu :)

Bu arada yumurta dedik de, gecenlerde Maja Pitamic'in "Teach me to do it myself" adli kitabini okudum. Montessori "materyal"lerinin cercevesini biraz keskin belirlenmis buluyordum; bu kitap esnek ve yaratici yaklasimiyla bana fazlasiyla hitap etti. Pitamic, Montessori pedagojisinde kullanilan pek cok oyun ve oyuncagin evdeki malzemelerle üretilen versiyonlarini sunuyor okuyucuya. Her neyse, diyecegim o ki, kitapta üc boyutlu nesnelerin tanitildigi bölümde ellipsoid  yerine pismis bir yumurtanin kullanilabilecegi söyleniyordu.  Diyecek lafim yok. Bu fikrin ve doga ananin tüm ellipsoidlerinin önünde saygiyla egiliyorum.

Bu arada bizim evin bas yumurta kiricisinin da sincap oldugunu belirtmeden gecemeyecegim. Omlet yapilacaginda oyununun basindan mutfaga davet edilir ve ikiletmeden gelip görevini ifa eder daima :)

Pazartesi, Mart 15, 2010

Dinle! Mucize orada...


Dün gece her zamanki gibi uykusu bölünen sincap benim de uykuma el atti. O tekrar uykuya daldiginda ise benim uykum coktan acilmisti. Bir sürü endise, telas ve huzursuz edici düsünce kafama doldu. Tekrar uyuyamadim ve böylece sabahi edecegime ikna oldum umutsuzca. Sonra birden o derin karanligin icinde karakuslarin sesini duydum. Sabaha daha kac saat var, onu bile bilmiyordum. Ama onlar ötmeye baslamissa sabah yakin demektir. Disarida belki de sifirin altindaydi isi. Nereden buluyorlar bu gücü, nereden buluyorlar bu istegi?

Hayatimda bundan daha neseli bir sarki duymadim. Eminim, ben mucize dolu bir seye sahit oldum yine.

Nedense icime su serpildi.
Icime su serpildi nedense.

Tekrar uyudum. 

Fotograf: foxpar4

Sürpriz!


Almanya'da, özellikle gida sektöründe, reklamla gercek ürün arasindaki ucuruma benim kadar takilan birileri yememis icmemis, piyasada satilan 100 hazir gidanin paketinin ve kendisinin fotografini cekerek aradaki farki belgelemis. Bazi ürünlerde fark kücük, bazilarinda ise adina tüketiciyi aldatmak/yaniltmak disinda ne denir, bilmiyorum.

pundo3000.com'da projenin amacinin herhangi bir markayi kötülemek degil, günümüzün reklam anlayis ve araclarina elestirel bir yaklasim gelistirmek oldugu belirtiliyor.

Almanca bilmeye gerek yok. Siteye girip mozaik fotograflardan ilkine tiklamak, sonraki ekranda da "nächstes"e tiklayarak bir sonraki fotografa gecmek yeterli. Alisveris sirasinda "farkindalik" yarattigina süphe yok!

Çarşamba, Mart 10, 2010

Buldum seni!

IMG_1550

Bu sari cicekli bitkiyi Gzira'daki bir parkta görmüstüm. Sonbaharda bile, sicak taslari üzerinde yürürken üc bes adim önümde habire  kertenkelelerin saga sola kacismasiyla ve süs agaci yerine dizi dizi zeytin agaci dikilmesiyle beynime kazinmis bir parktir.
Sari cicekli agaccigin bir tür akasya oldugunu sanmis, yine de bir merakla bitkisel yapbozuma eklemistim.
Nitekim degilmis.
Epeyce ugrastiran ve kafami karistiran bir arama oldu ama anladim sonunda sanirim ne oldugunu. Karsima kah Senna, kah Cassia türünden bitkiler cikti ararken. Kimine göre aslen Asya bitkisi, kimine göreyse Güney Amerika. Neden sonra okudum ki Senna türleri, vaktiyle Cassia türlerinin altinda iken sonradan bagimsizliklarini ilan etmisler :) Bazen botanik de politika kadar karmasik olabiliyor demek ki :)

Özetle, yaprak ve cicek formuna bakarak Senna surattensis olduguna karar verdim bu bitkinin.

Bu arada Encyclopedia of Life da güzel bir kaynakmis. Bitkilerle, hayvanlarla, yasamin her türüyle ilgilenenlere tavsiye ederim.

Pazartesi, Mart 08, 2010

Sabah sefasi / Ipomoea

IMG_1599

Yapbozun bu parcasini Malta'da, Sliema'daki ilkokulun bahcesinde görüp fotograflamistim. Cocuklugumun bahcelerinden de hatirladigim bir cicekti. Hatta kahkaha cicegi derdik ona. Ama cocuklardan birinin uydurdugu bir ad mi, yoksa gercekten öyle mi denir ona, merak etmistim. Sonra benim cocuklugumdan hatirladiklarim böylesine güzel bir mavi de degildi.

Bir de, bir de, benim cocuklugumun okullarindan hicbirinin bahcesi bu sevimli Akdeniz ilkokulunun bahcesi kadar güzel degildi. Yazin toz, kisin camur demekti. O kadar ki, tenefüste disari pek cikmamizi istemezdi, önlüklerimizden camur temizlemekten bikmis annelerimiz. Oysa bu ilkokulun bahcesinde sadece bu güzel mavi cicekli sarmasik degil, Malta'da gördügüm en güzel Pittosporum Tobira da vardi. Onun fotografi da su yazida. Daha adini bilmedigim bir kac güzel agac ve hatta bir de maydonozlu, feslegenli, biberiyeli bir baharat bahcesi vardi. Böyle bir okulda okumayi cok isterdim dogrusu :) 

Ben latince adini aramaya girismeden Meyvelitepe söyledi bile. Türün adi Ipomoea. Ciceginin adina göre farkli isimler aliyor. Ipomoea purpurea, Ipomoea purga gibi... Ingilizce adi Morning Glory, Almanca adi Prunkwinden. Türkcede sadece kahkaha cicegi degil, sabah sefasi olarak da biliniyormus. Ögleden sonra kapanan cicekleri sabah tekrar actigi icin. Hayal bahcemin bir kösesine bir sabah sefasi, diger kösesine de bir aksam sefasi diktim ben de öyleyse. Biri acsin, biri kapansin gün boyu diye :) Bu arada sabah sefasi tohumundan kolaylikla yetisen tek yillik bir bitkiymis. 


Çarşamba, Mart 03, 2010

Bir oyun ve farkindalik alani olarak nehir kenari

Iki gün önce havanin güzelliginden faydalanarak kendimizi nehir kenarina attik. Evet, bildiniz, yine "nehir, su, ördek, tas" anahtar kelimelerinden olusan bir yazi geliyor. Bu gidisle yaza kadar bir kac tane daha da yazacak gibiyim.

Her seyden önce sunu farkettim ki, sincap nehir kenarinda suya tas atmak icin uygun gördügümüz yerleri bir bir yazmis aklima. Daha ben bir sey söylemeden önüme düsüp, ilkine dogru inmeye basladi hemen. Bu ilki, büyük bir agacin altinda, suyun nispeten sakin aktigi, bolca cakil tasinin bulundugu, huzurlu, gölgeli  bir kösedir. Ördekler de cok ugrar. O yüzden hepsinden daha cok severim. Sincap hemen egilip yerden aldigi taslari atmaya basladi suya. Her seferinde büyük zevk aldigini görüyorum bu oyundan. Biz büyüklerin göremedigi büyülü bir sey var galiba bunda. Tasin suya degdigi anda cikardigi tok sesin farkindayim; suyun dibine dogru inerken geride biraktigi, gittikce büyüyüp yayilan mükemmel halkalarin farkindayim; eger su yeterince duruysa, tasin dibe indigi anda aldigi rengin ve bunun suyun disindakinden ne kadar degisik oldugunun farkindayim. Merak ettigim, sincap da farkediyor mu bunlari? Yoksa bunlarin disinda benim görmedigim bir seyleri mi görüyor?

Bir taraftan da dikkatini cevredeki baska seylere cekiyorum.
"Gökyüzü ne güzel, degil mi? Masmavi bugün, hic bulut yok",
"Aaa, agaca bir karga kondu, gördün mü?",
"Iste anne ördekle baba ördek geliyor. Merhaba de hadi."
"Peki su öten ne? Marti galiba...",
"Bak bu dallari suya birakirsan batmaz, yüzer giderler, ne ilginc, degil mi?"

Birden cok didaktik hissediyorum kendimi. Her seyi ille de gözüne sokmak lazim mi? Belki de hepsini görüyor zaten. Belki de simdi degil ama bu kadar sık geldigimize göre bir baska sefer görecek zaten. Bütün izlenimlerin bir sandvicini yapip eline vermek sart mi?  Susmaya karar veriyorum. Kendi deneyinin ciddiyetine gömülmüs bu kücük bilim adamini seyretmek de hosuma gidiyor zaten.

Ne zaman nehir kiyisina gelsem aklima Siddharta düsüyor. Ömrü boyunca aradigini (ki o da bilmiyor tam olarak ne oldugunu) nehir kenarinda buluyor ya, hani nehir bir gün birden (ama aslinda birden olmuyor hicbir sey) onunla konusmaya ve herseyi anlatmaya basliyor ya... Nehir bana ne anlatiyor, ben ne kadarini duyuyorum diye merak ediyorum. Suyu ve onun büyülü gücünü cok önemsiyorum. Funda sincap icin tavsiye ettiginden beri daha da cok üstelik. Evet, tüm insanlarin ama özellikle cocuklarin eli de, gözü de suya degmeli her daim.

Sonra yürüyoruz biraz kiyida. 9-10 yaslarinda bir grup cocugun yanindan geciyoruz. Baslarinda ögretmenleriyle doga gezisine cikmis bir sinif olduklarini tahmin ediyorum. Ögretmen bir kayanin üzerine oturmus suyu seyrediyor. Cocuklar cevredeki irili ufakli taslarla bir seyler yapiyorlar. Ögretmenlerinin verdigi bir ödevi belki de... Hepsinin ne yaptiklarini tam göremiyorum. Ama yanindan gectigimiz bir kiz yamru yumru, boy boy taslardan bir kule insa ediyor; onu farkediyorum.

Kafamda bir fikrin bir anda parladigi  ve benim neden daha önce parlamadigina sastigim anlar coktur;  bu da onlardan biri. Bu nehir kenarinda irili ufakli, renk renk, sekil sekil, milyonlarca cakil tasi vardir sanirim. Gecen sonbaharda bir dolusunu saksilarimda drenaj saglamak icin toplayip eve götürdüm. Ama bu milyonlarca tasla binlerce farkli oyun da kurulabilecegini simdi akil ediyorum. Kule yapmak onlardan sadece biri. Burasi devasa bir oyun alani. Su var, tas var, kus var, cicek var, böcek var, balik var, ördek var. Devasa bir oyun alani burasi! Cantamdan bir bez torba cikarip, yürüdükce karsimiza cikan taslardan uygun gördüklerimi icine atmaya basliyorum. Sadece burada degil, evde de bir seyler yapabiliriz bu taslarla. Cok gecmeden bu bile bir oyuna dönüsüyor. Sincap da egilip egilip kendi uygun gördügü taslari atmaya basliyor torbanin icine.

Derken "suya tas atma" oyunumuzu oynadigimiz ikinci yere geliyoruz. Sincabi günesin isittigi bir kayanin üzerine oturtuyorum. Kurabiye yiyoruz bir taraftan. Sonra bir cift ördek gelip kiyiya cikiyor. Kitaplarda ve suyun icinde olduklarinda ördekleri cok seven sincap, karada ve yakininda olduklarinda korkuyor ördeklerden. Kanatlarinin güzelliginden, gagalarinin sirinliginden, onunla arkadaslik etmeye geldiklerinden söz acmak ise yaramiyor hic. Biz de biraz daha yürümeye karar veriyoruz.

Yol üstünde gördüklerimi gösteriyorum. "Bak, bu kusburnu. Kuslar bundan yediler de ac kalmadilar bütün kis", "Bak, bu papatya". Papatya ve kusburnundan birer "numune" alip, bez torbamiza onlari da atiyoruz :) Sonra bir de adinin ne oldugunu hala bilmedigim ama Demet'in su yazisindaki fotografta görebileceginiz (o kustan bahsediyor ama benim kastettigim kusun kondugu dal :D ) agaca denk geliyoruz. Sincabi kucagima alip o yumusacik grimsi toplara dokunduruyorum. Pek hosuna gidiyor, kıkırdıyor keyifle.

Eve geliyoruz. Taslari yikiyoruz, kuruluyoruz. Ben onlardan bir kule yapmaya girisiyorum. Sincap "Aaaa!" diyor heyecanla. Sonra ona birakiyorum taslari. Halinin üzerine yayiyor tek tek. Sonra oynamaya bayildigi kamyonu icin gayet uygun birer yük olduklarina karar veriyor. Tek tek kamyonuna yüklüyor onlari ve odanin öteki ucundaki insaat sahasina götürüyor. Insaat sahasinda maymun Koko yasiyor ve ikisi de insaatlari, kamyonlari ve vincleri cok seviyorlar.  Su var ki, hayir, mühendis Koko ile mühendis sincap bir kule insa etmiyorlar. Hic bir sey insa etmiyor onlar. Sadece kamyonlarinda yük tasimayi seviyorlar...

kusburnu fotografi: sramses177

Salı, Mart 02, 2010

Evet, takıntılıyım, n'olmuş?

Bir yildir ne oldugunu arayip durdugum bir bitki vardi. Gecen yil Valletta'da Lower Barakka Garden'da ve Malta'nin baska bir kac yerinde daha görmüstüm. Bitkisel yapbozumun siradaki parcasiydi. Bulamadim. Bulamadim. Bulamadim. Canim onu bir kenara koyup siradaki parcayi aramak da istemedi. Öylece kaldi.

Sonra gecen ay bir yazismamizda Beste'ye bahsettim bundan. Bir de fotografini gönderdim hatta. Bir saat kadar sonra kisacik bir not düstü posta kutuma:

"golden dewdrop duranta repens'e benziyor eger cicekleri leylak/mavi arasi bir renk ise:)"

Beste, sen her ne kadar "ilk aradigim yerde cikiverdi karsima, sans iste" falan da desen; önünde saygiyla egiliyorum.

Buyurunuz, meyvesiyle aliyla, cicegiyle daliyla,  Golden dewdrop (Duranta repens) ile basbasa birakiyorum sizleri:


Golden dewdrop - agac


Golden dewdrop - meyve

Golden dewdrop - meyve


Flickr'daki fotograflarina da bakmanizi öneririm hararetle.

Simdi huzurla yapbozun bir sonraki parcasina gecebilirim iste :)

Cumartesi, Şubat 27, 2010

Oyun ve oyuncak üzerine...

Baslarda, örnegin oglum ilk dogdugu siralarda, üzeri bugulu bir düsünceydi sadece.
Son zamanlarda üzerine biraz okudum, arastirdim; cok da düsündüm.
Bir el üzerindeki buguyu siliverdi ve o düsünce daha bir keskin, daha bir net gelip yerlesti beynime.

Karar verdim, benim cocugumun hic "materyal"i olmasin ve o hic "etkinlik" yapmasin diye...
"Eee, neler yaptin bugün bakalim?" diye soran büyüklerine yaniti asla "etkinlik yaptim!" olmasin diye...
Oyuncaklari olsun onun, her sey oyuncak olsun ona.
Oyun oynasin o, oyun cok olsun yasaminda.

Cünkü;
** Oyun degerlidir ve önemlidir. Bir cocuk kücük bir bilim insanidir ama onun biliminin yöntemi oyundur, araci oyuncaktir. Dünyayi oyunla ögrenir; oyunla ve ögrenmenin nesnesini kendine "oyuncak" ettigi icin...

** Oyun basittir ve öyle olmasi güzeldir. Cünkü:
"basit şeyler yaptırın oğlunuza. artık ne vasıflı insanlar o kadar komplike hale getiriyorlar ki kendilerini günlük ve gerçek hayatın basit bir sorunu karşısında şaşırıp bakakalıyorlar. oysa öyle etiketliler ki, öyle vasıfları var ki. yine de basitliği atladıkları için öylece bakıyorlar gerçek hayata. siz de oğlunuza basit şeyler yaptırın. güzel zaman geçirsin ama tiyatroya götürecekseniz mesela en basit oyunu seçin. birhaftasonunuzu sadece park bahçe gezmeye ayırın. basit olun!" (Tesekkürler Sardunya!)


** Oyun/oyuncak evrenseldir. Materyal/etkinlik degildir. Böyle olmasaydi...

...su cocuklarin hic bir sansi olmazdi.
...ki olmali,
...ki var.

**Oyun kendiligindendir. Oyuncak da... Cocuklugumun en güzel oyunlari önceden planlamadiklarimizdi. Kimsenin ögretmedigiydi. O anda icat ettiklerimizdi. Birden aklimiza gelenlerdi. Ucu acik olandi. Her seferinde baska yöne gidendi. En sevdigim oyuncaklarim, "al bak, bununla mesgul olacaksin ve  iste böyle ve böyle ve böyle yapacaksin"  diyerek önüme konmayanlardi. Cayirda bulduklarimdi. Bahcede bulduklarimdi. Cekmecede bulduklarimdi.
 
**Bir sebep mi bilmiyorum ama bir de su var tabii: 

Cuma, Şubat 26, 2010

Kara kus, kara tavuk, amsel, black bird, turdus merula

Adin her ne ise...
Güzelsin!

http://www.youtube.com/watch?v=997RTKzc39c
http://www.youtube.com/watch?v=ELlFOthB918
http://www.youtube.com/watch?v=dntxhQ0V9t4
http://www.youtube.com/watch?v=RAs61Otj5bk
http://www.youtube.com/watch?v=qOp8_tRAQK4

...

Bak!


Dün güzel bir gündü.
Hava güzeldi herseyden önce. Gezmeye gittik.

Yosunlu bir duvarin üstünde bir ugurböcegi gördüm. Sincaba da gösterdim hemen. Cünkü bütün bir kis resimli kitaplarinda gördü ugurböcegini. "U.u bis" dedi hep. Istedim ki gercegi ile tanissin. Gözlerinin saskinlik ve mutlulukla acilisini görmek güzeldi.

Nehir kenarinda yürüdük. Agaclara sarili sarmasiklari gösterdim. "Bak, orman sarmasigi! Meyveleri de var üstünde gördün mü?". Cünkü istiyorum ki, bitkileri en basindan adiyla ögrensin. "Bak, cicek, bak agac" demesin. "Bak anne mese agaci bu, bak bu da kara hindiba" desin. Adini bilmeden gecip gitmesin bu güzel seylerin yanindan. Cünkü "insan ancak bilgisince sever"*.


Karakuslarin ötüslerini dinledik sonra, nerede saklandiklarini bulduk. "Bak, karakus!" dedik birbirimize.
Suya tas attik, halkalarini izledik. Ördeklere "Merhaba, ne soguk bir kisti degil mi? Ama bulustuk iste yeniden" dedik.

Yürüdük, eve geldik.

Güzel bir gündü dün.
Böyle gecile kayitlara..

Fotograflar: 

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Secmeler -3 'ün basina gelenler

Gecen hafta oglumu rutin olarak her ay ziyaret eden atesle mesgulduk yine. Maalesef bu sirada Jon Kabat-Zinn'in kitabinin iade zamani geldi ve kütüphaneye geri vermek zorunda kaldik. Ilk firsatta kitabi tekrar siparis etmek istiyorum. Ama bunun en erken Haziran ayinda olacagini da öngörüyorum simdiden.

Ücüncü bölümün girisinde özetle su söyleniyordu: Gündelik isler farkindaliga engel degildir. Bulasik yikamak veya arabanin yagini degistirmek, bir Budist manastirinda meditasyona cekilmekten daha az önemli , daha az degerli eylemler degildir.

Aklimizda bulunsun :)

Bizse bu arada farkinda olmak icin pek cok kücük an yakaladik. Bir hastanenin avlusunda, karlar altindaki bir agaca konmus bir karakusu izledik. Her sabah gün dogarken ziyaretimize geldigini farkettik hatta sonra. Ve iki gün önce uyumak üzereyken pencereye isaret edip "ayyyy!" dedi oglum. O uyuduktan sonra farkettim, gökte ay varmis gercekten de. Bunun ertesi gün havanin acik olduguna isaret oldugunu ancak ertesi sabah göge bakinca anladim. Oglumdan daha yavas, ama ögreniyorum gözünü ana acik tutmayi...

Pazartesi, Şubat 15, 2010

Secmeler - 2

Devam ediyoruz...

Benim yolum ne?
Yasamimiza dair bazi temel sorulari kendimize daha cok sormamiz öneriliyor bu yazida:
Kimim ben?
Nereye gidiyorum?
Yolum ne?
Benim icin dogru olan yol bu mu?
Elimde olsaydi hangi yolu secerdim?
Özledigim ne?
Aslinda neyi seviyorum?

Önemli olan bu sorulara bir yanit bulmak da degil. Önemli olan sadece soruyu sormak ve ortaya cikan yanitlarin zihnimizden gecip gitmesine izin vermek. Yani farkindalik alistirmalarinda hep oldugu gibi olup bitene müdahale etmeden gözlemek. Cünkü herseyin oldugu gibi dogru yanitin da bir zamani var.

Kolay geliyor kulaga, ama bir de uygulamada görmek lazim :)

Yürürken meditasyon:
Bazi insanlar otururak meditasyonu güc bulurken (benden bahsediyor galiba), yürürken derin bir meditasyon durumuna gecmeyi kolaylikla basarabilirlermis (evet, evet, benden bahsediyor). Aslinda Budist manastirlarinda da sadece oturarak meditasyon uygulanmaz, dönüsümlü olarak yürüyüs meditasyonu da yapilirmis. Önemli olan oturmak veya yürümek degil, zihnin meditasyon sirasindaki durumu imis. Hareket halinde bile olsak, an be an "simdi" ve "burada" olmak özetle.
Klasik olarak yürüyüs meditasyonunda dikkat yürüyüsün kendisine verilir. Özel olarak bir yere varmak da hedeflenmez. Yürüyerek farkindalik alistirmasi ise hemen her yerde yapilabilir. Kaldirimda yürürken, ofisinizin koridoru boyunca gidip gelerek, cocugunuzu veya köpeginizi gezdirirken, vb...

Ayakta meditasyon:
Ayakta meditasyon en iyi agaclari örnek alarak yapilabilirmis. Agaclarin yaninda durmak, herhangi bir yere bakmak ve ayaklarinin toprakta kök saldigini düsünmek... Vücudun rüzgarla birlikte saga sola sallanisini hissetmek...

Kalp iyiligini gelistirmek icin meditasyon:
Upuzun bir bölüm bu. Ama girisinde bir alinti var ki, bütün bölümün özeti zaten:
"Hiçbir insan, bir ada, kendi başına bütün değildir; her insan kıtanın bir parçası, ana toprağın bir bölümüdür. Deniz bir toprak parçasını sürükleyip götürdüğü zaman Avrupa küçülür; tıpkı bir burunun, tıpkı arkadaşlarının malikanesinin ya da kendininkinin küçüleceği gibi. Herhangi bir insanın ölümü de benden bir şeyler eksiltir, zira ben insanlığın içindeyim. Onun için sen de sakın çanlar kimin için çalıyor deme, çanlar senin için çalıyor..."

Internet'te buldugum bu ceviri tam icime sinmedi, Ingilizce aslini da ekliyorum o yüzden:
"No man is an island, entire of itself; every man is a piece of the continent, a part of the main. If a clod be washed away by the sea, Europe is the less, as well as if a promontory were, as well as if a manor of thy friend's or of thine own were. Any man's death diminishes me, because I am involved in mankind; and therefore never send to know for whom the bell tolls; it tolls for thee..."
John Donne
Meditation 17
Devotions upon Emergent Occasions

Bütünün parcasi olmamiz bizi daha alcakgönüllü, daha hirslardan arinmis biri yapmaya götürmeli diye de ekleyeyim yazidan cimbizlayarak :)

Perşembe, Şubat 11, 2010

Secmeler - 1

Kitaptan sectigimiz bölümlerden kisa kisa yazmaya basliyorum. Meyvelitepe kitabin Türkce'ye cevrildigini yazdigi icin detayli yazmaya gerek olmadigini düsünüyorum.

Bir an durmak:
"Yasaminizda sadece tek bir an icin bile olsa durmaniz mümkün mü? Peki o an tam da simdiki an olabilir mi? Bunu yaptiginizi bir düsünün. Ne olurdu?"
"Icinde bulundugunuz ani onu herhangi bir sekilde degistirmeye kalkmadan sadece gözlemlemeyi deneyin. Ne oluyor? Ne hissediyorsunuz? Ne görüyorsunuz? Ne duyuyorsunuz?"
"Bunun icin 5 dakika yeter. Hatta 5 saniye de..."

Yapmamaya Övgü:
Önce bir düzeltme yapayim. Kabat-Zinn "hicbir sey yapmamak"(doing nothing) ile "yapmamak" (non-doing) arasinda fark oldugunu yaziyor ve önemli olanin "yapmamak" oldugunu söylüyor. Almancalari arasinda sadece bir harf fark oldugu icin (Nichts-Tun, Nicht-Tun) ilgili yazida yanlis cevirmisim.

Özetle söyledigi su: Gün icinde belli sürelerde herhangi bir aktiviteye girismeden, bilincle ve acik niyetle ama hic bir amac gütmeden durmak ve yüzünü icindeki sessizlige veya huzura dönmek insanin kendine verebilecegi en büyük ödüldür.

Sabir:
Özetle; Belli ruh halleri, meditasyon veya farkindaligin daha iyi beslenip yetisebilecegi bir toprak gibidir. Sabir onlardan biri. Sabirli biri olmayi basardiginizda farkindalik neredeyse otomatik olarak ardindan gelir. Üst yüzeydeki sabirsizlik katmanini kazidiginizda, altta karsiniza hep az ya da cok gizli kalmis bir öfke cikar. Öfke nesnelerin nasillarsa öyle olmalarindan hoslanmayan ve öyle oluslarindan mutlaka birini sorumlu tutan güclü bir enerjidir. Sabirli olmak icin, her seyin zamani geldiginde özel bir caba harcanmadan olmasi gerektigi gibi gerceklesecegini hatirlamak yeterlidir.

Bu son cümleyi daha iyi anlama sebep olan bir gözlemim oldu. Oglum uzun zamandir araba, kamyon, tren, ucak gibi araclara büyük merak duyuyor. Son zamanlarda cok severek "okudugu" bir resimli sözlük var. Resimlerdeki nesnelere bakarak adlarini söylemeyi, haklarinda bir iki cümle konusmayi seviyoruz. Bazen kitabin yarisina dahi gelmeden sabirsizlikla sayfalari cevirmeye basladigini, bu arada "hak-koo!" "e-fe-ka a-a-ma"(itfaiye arabasi) deyip durdugunu görüyorum. Anliyorum ki, aklinda onlar var, onlara ne zaman sira gelecegini merak ediyor. Bu yüzden de önündeki resimlere fazlaca dikkat etmeden sayfalari aceleyle cevirmeye basliyor. "Acele etme, kamyon ve itfaiye arabasi nasil olsa gelecek, sen bu resimlerin tadini cikar" diyorum ama fazla etkili olmuyor tabii. Sasmamak gerek, sadece 2,5 yasinda :) Üstelik ayni seyi biz yetiskinler de sürekli yapiyoruz. Önümüzde onunkine benzer bir kitap var. Adina yasam diyorlar. "An" denen , bir cok resimle dolu sayfalardan olusuyor. Genellikle aklimiz baktigimiz sayfada olmuyor. Bazi seyler konusunda sabirsizlik gösteriyor, bu yüzden önümüzde acik duran sayfayi yeterince yogun hissedemiyoruz.

Yogunlasma:

"Farkindalik gelistirmek icin faydali bir diger ruhsal beceri de bu. Farkindalikla birlikte ögrenilebilecegi gibi ayrica da calisilabilir. Yogunlasma, belli bir nesneyi, mesela nefesi, merkeze almakla gelistirilebilir." Buna Sanskritce'de samadhi deniyormus. Sonuc ise, icsel olarak daha huzurlu ve dengeli olmakmis.

Kisisel olarak kendi nefesime yogunlasmakta pek beceriksiz oldugumu farkettim. Benim icin rahatsiz edici bir huzursuzluk duygusuyla sonuclaniyor. Ama sincabin uyudugu zamanlarda onun nefes alip verisine yogunlasmayi denedim ve bunun benim icin daha kolay oldugunu gördüm. Nitekim Kabat-Zinn de kitabin sonlarinda baska bir bölümde kimi zaman cocuklarinin nefes alip verisine yogunlasarak meditasyon yaptigindan bahsediyor.

Oturarak meditasyon:
"Oturmakta özel olan nedir? Eger her zamanki oturus bicimimizi kastediyorsak, hic bir sey. Oturmak ayaklarimizin yükünü hafifletmek icin sectigimiz rahat bir pozisyondan baska bir sey degildir. Ama sözkonusu olan meditasyon ise, oturmak özel bir seydir. Meditasyon yapanin oturusu bir dagin vakar ve sarsilmazligina benzer. Denge ve saglamligin somut bir simgesi gibidir. "

Simdilik bu kadar. Devami gelecek...

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Gönüllü Sadelik - Jon Kabat-Zinn'in gözünden kahvaltı sofrasında farkındalık


Kendim için ve Münevver Hanım ve "zihnimi kitabın kalın kalkanı arkasına saklamak ihtiyacı" ifadesinin sahibi Selen icin ...
Kitabın bu bölümünün başlığı "Absichtsvolle Einfachheit". Birebir "gönüllü sadelik" anlamına gelmiyor ama kitabın İngilizce aslına bakabilseydim, bu bölümün başlığı büyük ihtimalle Voluntary Simplicity olurdu. Yazının sonunda Thoreau'dan ünlü bir alıntı var. Ben onu çevirmeye üşendiğimden İngilizcesini bulup kopyaladım yerine. Elinde Walden'ın Türkçesi olan bir gönüllü, o paragrafın çevirisini yazabilirse şükran duyarım.

Kitabın bu bölümünü özellikle tamamen çevirip paylaşmak istedim. Çünkü farkındalık geliştirmek için büyük bir ilk adım olduğunu düşünüyorum burada yazılanların. Hiç bir şey yapamıyorsa en azından bunu yapmalı insan. Ayrıca ben tipik bir kahvaltı-sofrasında-mısır-gevreği-paketi-okuyucusuyumdur. Kendime ne yaptığımı unutmayayım, şöyle hep gözümün önünde dursun istedim.

*
Gönüllü sadelik
Kendimde, içinde bulunduğum ana fazladan bir şey daha sıkıştırmak dürtüsü hissettiğim çok olur. Bir telefon görüşmesi daha veya yol üzerinde uğranacak bir yer daha...

Zamanla bu dürtüyü tanıyıp ona karşı şüpheyle yaklaşmayı öğrendim. Ona hayır demek için çaba harcıyorum. Kahvaltı sırasında gözlerimi mısır gevreği paketine yapıştırıp yüzüncü kez içindekiler listesini veya üretici firmanın şaşılası promosyonunu okumama sebep olan işte bu dürtüdür. Beslenebildiği sürece onun için gıdasının nereden geldiği önemli değildir. Gazete veya bir satış kataloğu veya tam da şu anda yakınımda duran herhangi bir şey onun için ilginç olabilir. Zamanı doldurmak konusunda hırslıdır; beni mümkün olduğunca bilinçsiz, hissiz bir uyku halinde tutabilmek için zihnimle gizli bir işbirliğine girmiştir. Öyle ki, kahvaltı sofrasında olduğumun bilincine varmama engel olan, karnımı sadece onunla doyurmama sebep olacak kadar yoğun bir sisin içinde bulurum kendimi. Bu sis nedeniyle diğerleri için erişilmez bir hal alırım, ışığın kahvaltı masasında oynadığı oyunları, mutfaktaki kokuları kaçırırım. Her birimiz gün içinde kendi yolumuza gitmeden önce, kahvaltı sofrasında yasadığımız birlikteliğe ait konuşma ve tartışmalar da dahil, anın tüm enerjisini de kaçırmış olurum böylece.

Bu türden dürtülere karşı durabilmek için istekle gönüllü sadeliği uyguluyorum. Belli bir anda sadece ve sadece tek bir iş yapmak ve o belli anda tamamen ve bütünüyle bu iş için hazır bulunmak konusunda kararlılık göstermek yaptığım şeylerden biridir.

Gönüllü sadelik bir gün içinde daha çok değil, daha az yerde bulunmak; daha çok şey görebilmek için daha az göz atmak; daha çok şey yapabilmek için daha az şey yapmak; daha çok şeye sahip olabilmek için daha az şey edinmek demektir. Her ne kadar zaman zaman gönülden dilesem de, küçük çocukları olan bir baba, bir eş, anne-babamın en büyük çocuğu, ailesi için ekmek parası kazanan ve mesleğini yürekten icra eden biri olarak, orman içinde bir gölcüğün yolunu tutmak, orada bir kac yıl boyunca bir agacın altında oturmak, çimenlerin büyümesini dinlemek ve mevsimlerin değişimini izlemek imkanına sahip değilim. Buna rağmen aile yaşamının karmaşası ve organize kaosun ortasında ve meslek yasamımın tüm gereklilikleri, sorumlulukları, hayalkırıklıkları ve ödüllerine rağmen küçük şeylerde hep basitlikten yana karar kılabilmek için sayısız fırsat bulunur.

Temel olarak "daha yavaş bir tempo"ya şunlar örnek verilebilir: Çalan telefona koşmak yerine, vücuduma ve zihnime kızımın yanında kalmayı emretmek, birine "tam da şu an" telefon edilmesi gerektiğini söyleyen içsel dürtüye karşılık vermemek, herhangi bir şeyi tamamen anlık bir dürtü ile satın almamak; gazete, televizyon ve reklamların çaldığı alarm zillerine düşünmeden tepki vermemek. Bütün bunlar insanın yaşamını birazcık da olsa basitleştirebilmesi için elde olan olasılıklardır. Buna ek olarak, bir akşam boyunca hiç bir şey yapmadan oturmak, kitap okumak, kendi başıma, çocuklardan biriyle veya eşimle yürüyüşe çıkmak, ayı gözlemek, ağaçların altında durup yüzüme vuran rüzgarı hissetmek ya da erkenden uyumaya gitmek sayılabilir.

Yaşamımı mümkün olduğunca basit tutabilmek için "Hayır" diyebilme alıştırmaları yapıyorum ve içimde bunu asla yeterli ölçüde yapmadığıma dair bir his var. Hayır demek gerçekten büyük çaba gerektiren bir eylem ve sonuç bu çabayı göstermeye gerçekten değiyor. Ama hiç de kolay degil. Sonuçta yaşamda karşımıza sadece bir kez çıkan fırsatlar ve doğası gereği mecbur olduğumuz şeyler var. Kendine sadeliği görev edinmek; gereklilik üzerine yeniden ve yeniden düşünmeyi, nesne ve durumları her an yeniden değerlendirmeyi ,onları derinlemesine incelemeyi ve böylece zor da olsa bir denge kurmayı gerektiriyor. Tüm güçlüğüne rağmen gönüllü sadeliğin temel olana (yani zihne , vücuda , herşeyin birbirine bağlı olduğu ve her kararın çapı büyük sonuçları olduğu türden bir dünyaya) karşı farkındalığımı arttırdığı duygusu içindeyim. Her şeyi kontrol altında tutmak zorunda değilsiniz. Mümkün olan her firsatta sadeligi tercih ettiginiz zaman, her daim elinizden kaçıp giden o özgürlüğü sunacak yaşamınız size ve "az"ın aslında "çok" demek olduğunu keşfedeceksiniz.

Simplicity, simplicity, simplicity! I say, let your affairs be as two or three, and not a hundred or a thousand; instead of a million count half a dozen, and keep your accounts on your thumb-nail. In the midst of this chopping sea of civilized life, such are the clouds and storms and quicksands and thousand-and-one items to be allowed for, that a man has to live, if he would not founder and go to the bottom and not make his port at all, by dead reckoning, and he must be a great calculator indeed who succeeds. Simplify, simplify. (Thoreau, Walden)
Fotograf: Westpark

Cuma, Şubat 05, 2010

Ama ben meditasyon yapmak istemiyorum ki!

Jon Kabat-Zinn'in kitabindan bahsedeyim biraz...

*Herseyden önce Beste "Mindfullness/Achtsamkeit karsiligi Türkce'de farkindalik kullaniliyor" dedigi icin, ben de öyle kullanacagim. Aklimda Demet'in "farkindalik karsiligi awareness var, mindfullness bundan öte bir sey olmali" uyarisi da var. Simdilik böyle.

*Ayrica kitabin Ingilizce aslinin adi "Wherever you go, there you are". Bunu bir önceki yazida yazmayi unutmusum. Kitaba Türkce "Günlük Yasamda Huzuru Bulmak" deyiverdim ama Türkce'ye cevrilmmis degil aslinda henüz. Bu benim Almanca kitabin adindan (Im Alltag Ruhe finden) birebir cevirim.

*Benim alt basliklarla bir sorunum var. Bu kitabin alt basliginin "Das umfassende praktische Meditationsprogramm" (Kapsamli, pratik meditasyon programi) oldugunu kitabi elime alinca farkettim. Benim meditasyonla da bir sorunum var. Biraz teknik ve fazla kati buluyor(d)um onu. Bu yüzden bir an süpheye düstüm. Ben meditasyon falan yapmak istemiyorum ki... Baska bir sey benim aradigim. Daha esnek, daha basit, daha temel bir sey... Her hale, her yere, her zamana uyar bir sey. (Sadece meditasyon konusunda degil, ekmek yapmaktan, cocuk egitimine kadar her konuda böyleyim. Yoksa süphe duyuyorum önüme konan seyden. Her neyse...) Kitabi okuyunca fikrim degisti. Bu kitap sadece meditasyona giris kitabi degil. Ama meditasyona ilgi duyanlar icin iyi bir giris kitabi sayilabilir.

*Jon Kabat-Zinn artik kahramanim. "5 dakikaniz bile mi yok? Olabilir..." anlaminda birseyler anlatirken, örnegini cok beklenecegi üzere üst düzey bir yöneticiden vermiyor da, "...mesela kücük bir cocugun anne veya babasisinizdir" diyor. Benim neler yasadigimin farkinda bu adam; ona göre yaziyor! Hatta karisiyla birlikte de bir kitap yazmislar. Adi Mit Kinder Wachsen (Cocuklarla büyümek). Kitap elimin altinda, alt basligina dikkatle baktim bu kez. Tam benlik: Die Praxis der Achtsamkeit in der Familie (Aile Yasaminda Farkindalik Uygulamasi). Okumak icin sabirsizlaniyorum.

*Zaten son derece soyut bir konuda yazilmis bir kitabi, bir de ne onun, ne de benim anadilim olan bir dilde okumak tuhaf bir sonuc verdi. Yazilan bir cok seyi birebir anlamama ve gayet mantikli gelmesine ragmen sanki tam yerine oturmuyor gibi, galiba icsellestiremiyorum gibi bir hisse kapildim. Bir firsat olursa Ingilizcesinden bir daha okumak ve bu tavsanin suyunun suyu halini en aza indirgemek niyetindeyim. Burada Türkce'ye cevirdigim kisimlara da bu gözle bakmak iyi olur.

* Kitap üc ana bölümden olusuyor, her bölüm kisa kisa alt basliklara ayrilmis. Her yazinin altinda konuyla ilgili bir uygulama önerisi var. Bütün kitabi seve seve alintilamak isterdim. O zaman adi alinti olmazdi, o ayri hikaye. Zaten kücük sari post-it'ler ile bazi bölümleri isaretlemistim. Sincap bir gün hepsini itina ile sökmüs. Ben de yazi basliklarini not ediyorum buraya. Hepsi zaten iceriklerini az cok anlatir gibi...

I) Anin Tomurcuklari (Bu konu meditasyon ve farkindaligin felsefesi üzerine daha cok)
Farkindalik nedir?
Basit ama kolay degil
Bir an durmak
Olan bu / Hepsi bu
Anlari yakalamak
Nefesin farkinda olmak
Alistirma, alistirma, alistirma
Alistirma yapmak denemek demek degildir.
Kendi yolunca alistirma yapmak
Uyanmak
Sirrini saklamak
Insan dalgalara karsi duramaz ama sörf yapmayi ögrenebilir. (Bu nasil da tanidik :)
Herkes meditasyon yapabilir mi?
Hic birsey yapmamaya övgü
Hic birsey yapmamanin celiskisi
Hareket halinde hic birsey yapmamak
Hic birsey yapmama uygulamasi
Sabir
Koyuvermek
Yargilamamak
Güvenmek
Cömertlik
Zayifliklarini göstermek güclü kisilik ister
Gönüllü Sadelik (Bu bölümü uzun uzadiya yazacagim)
Yogunlasma
Vizyon
Meditasyonla tam bir insan olma yolunda
Bir yol olarak alistirma
Meditasyonu pozitif düsünce ile karistirmamali
Ice yolculuk

II Alistirmanin Kalbi (Bu bölümde meditasyonun teknik yönü anlatiliyor.)
Oturarak meditasyon
Yer secimi
Sayginlik/Vakar
Durus
Ellerin durusu
Meditasyondan sonra
Süre
Tek bir dogru yol yoktur.
Benim yolum ne?
Dag Meditasyonu
Göl Meditasyonu (veya Deniz Meditasyonu, emin degilim)
Giderken Meditasyon
Ayakta dikilirken meditasyon
Uzanirken Meditasyon
Yere uzanmak
Alistirma yapmamak da bir arastirmadir.
Kalp iyiligini gelistirmek icin meditasyon

III Günlük yasamda farkindalik (Adi üstünde...)
Atesin basinda oturmak
Uyum
Sabahin erken saatleri
Direk kontak
Idareyi ele almak
Nereye gidersen oradasindir
Merdiven cikmak
Mutfak isleri
Bu gezegendeki görevim nedir?
Bir ögretmen olarak dag
Herseyin birbirine bagli olmasi
Zarar vermemek
Karma
Tek ve bütün olmak
Özel olmak ve iste öyle olmak
Bu ne?
Kendine odakli olmak
Öfke
Bir alistirma yöntemi olarak anne baba olmak
Anne-babalik II
Yol üstündeki tuzaklar
Farkindalik tinsel(spiritüel) bir uygulama midir?


Bu kez daha farkli bir sey denemek istiyorum ve diyorum ki siz bana ilginizi ceken basliklari söyleseniz de onlardan söz acsam daha cok. Daha sonra kitapta beni en cok etkileyen bölümlerden birini (Gönüllü Sadelik tabii ki, baska hangisi olabilir ? ;) ) yazacagim. Daha sonra da kendi farkindalik alistirmalarimi anlatacagim. Simdilik böyle planim...

Pazartesi, Şubat 01, 2010

Açılışı beş geçe...

Dilek'in isteği üzerine sudaki sümbülün açılmış hali. Hemen ertesi gün çekmiştim bu fotoğrafı, çiçekleri henüz yeni açıyordu. Tamamen açıldığı anın fotoğrafını çekmemişim ne yazık ki...

Perşembe, Ocak 28, 2010

Mindfullness/Achtsamkeit : Hindiba usulü giriş

IMG_0163

Huylu huyundan vazgeçmez. Bu sefer feci şekilde kronolojik usulde..

***

an (I) isim (a:nı) Arapça ¥n
Zamanın bölünemeyecek kadar kısa olan parçası, lahza, dakika

*** ÇİKOLATALI AN ***
Yaz ortasında bir gün. Mutfakta oturmuş bir parça çikolata eşliğinde kahve içiyorum. Bir saat kadar önce sincabı babasıyla beraber 2-3 saat kadar sürecek (sürmesini umduğum) bir geziye gönderdim. Kapı önünde bol öpücüklü ve el sallamalı vedalaşma rutinimizi tekrarlarken bile, aklımın bir köşesinde bu süre içinde yapılması gereken işlerin upuzun bir listesi vardı. En acil olanları hallettikten sonra birikmiş bazı dergileri okumak için işte bu kahve - çikolata molasını verdim. Aceleyle kahvemi yudumlayıp sayfaları çeviriyorum. Aklımın bir tarafı ise, kalan diğer işleri bir öncelik sırasına koymaya çalışıyor. Gözüm bir başlığa takılıyor o sırada : "Acelesi olan yavaş yesin."

Merakla yazının devamını okuyorum. Achtsamkeit üzerine bir yazı. Achten Almanca ilgi göstermek, dikkat etmek anlamında bir fiil. Ama buna rağmen "Achtsamkeit" için tam bir Türkçe karşılık bulamıyorum. "Achtsamkeit Budizm'de önemli rolü olan bir kavramdır, Budist yaşam tarzının kalbidir de denebilir" diyor yazıda. Bir stresle mücadele yöntemi olarak 80'lerde Batı'da da kullanılmaya başlamış. Amerikan stres araştırmacısı Jon Kabat-Zinn ilk kez spritüel çerçevesinden çıkararak, psikoterapide "Mindfullness Başed Stress Reduction (MBSR)" olarak bilinen yöntemi geliştiren kişi olmuş. Bu noktada Achtsamkeit'i bir teknik değil, bir yaşam tarzı olarak anlamak gerekliymiş. Bunun için de günlük alıştırmalar yapmak önerilmekteymiş. Yürürken, konuşurken, yemek yerken, çalışırken, yaptığımız her şeyde...

Okuduğum yazı yemek odaklı ve şunlar tavsiye ediliyor örneğin:
Hiçbir şey okumadan bir fincan çay veya kahve içmek...
Aceleyle tıkınmak yerine sakince bir parça çikolata yemek...
Ne yediğine dikkat etmek...
Koklamak, dikkatle çiğnemek, tadına dikkat etmek...
Lokma veya yudumların arasında bir an bilinçli olarak durmak...

Yazıda önerilenleri okurken birden dikatimi ağzımdaki çikolata parçasına veriyorum, kahvemi yavaşça yudumlamaya başlıyorum. Sanki daha da yoğun gelmeye başlıyor tatları.

İlgiyle okumaya devam ediyorum.

Günümüzde, yani pek çok şeyin aynı anda yürütülmesi gereken multitasking çağında, bu beceri özellikle zor görünüyor ama bir o kadar gerekli de... Günlük yaşamda olup bitene daha uyanık olmak isteyenlerin bunun için bir meditasyon kursuna gitmesi gerekli değil. Batıda yaşayan budist rahibi Thich Nhat Hanh 'a göre asıl olan "uyanık olmak ve anı yaşamak".

Ayrıca yazının başlığının, bilinen bir Çin atasözüne gönderme yaptığını okuyorum devam eden satırlarda: Acelesi olan yavaş gitsin.

Bu sözü ilk kez duyuyorum ama içimde bir yerde zaten biliyorum öyle olması gerektiğini. Bu bloğun eşlik ettiği yola çıkış noktamdır denebilir hatta.

Yazının sonunda Jon Kabat-Zinn'in bir kitabı tavsiye ediliyor: Im Alltag Ruhe Finden (Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak).

İnternet bağlantımız sağlanıp kütüphane üyeliğimiz de tazelenir tazelenmez, bu kitabı sipariş edip okumaya karar veriyorum.

***ÖRDEKLİ AN ***
Yine yaz ortası. Sincapla birlikte nehir kenarında dolaşıyoruz. O suya taş atmaya bayılıyor. Ben biraz geride durup düşünceye dalıyorum. Bu "anı yaşamak" meselesinde beni rahatsız eden bir şey var. Uzun zamandan, belki Ölü Ozanlar Derneği'ni seyrettiğim zamanlardan beri. Etrafımda gittikçe daha çok insanın "Yok, karar verdim, ben de anı yaşayacağım artık" veya "Aman boşverelim şimdi bunları, anı yaşayalım." dediğini duymaya başladığımdan beri. Anı yaşamakta bir yanlışlık varmış gibi geliyor bütün bunları duydukça.

Şimdi burada, nehir kenarında durmuş dikkatle düsünürken anlıyorum ki, yanlışlık anı yaşamakta değil, onun yorumlanışında. Bütün o anı yaşayanlar "geçmişte olanları boşver, geleceği planlamaktan vazgeç, sadece ve sadece şu an canın neyi yapmak istiyorsa onu yap" der gibiler. Geçmişi hiç düsünmeden, akşam ne yiyeceğini planlamadan bir gün geçirmenin doğru-yanlışlığı bir yana imkansızlığı beni düşündüren. Bana doğru gelen şeklinde "anı yaşamak" ise an önüne neyi getirip koyuyorsa, onu dikkatini vererek, yoğun şekilde yaşamak. Çocuğun konuşuyorsa dikkatle onu dinlemek, bezelye yemeği yiyorsan tek bir lokmanın bile sen farkına varmadan boğazından geçmesine izin vermemek, "Makroekonomiye Giriş"i okuyorsan aklını sadece onu vermek, bulaşık yıkıyorsan deterjanlı ellerinin, sıcak suyun ve bardağın farkında olmak. Bu türden bir şey...

Achtsamkeit her neyse böyle bir şey olmalı. Bu türlüsüne kapımın açık olduğunu düsünüyorum. Sincap ördeklere "Haaaooooo" diye seslenmeye başlıyor bu sırada, düşüncelerimden uyanıyorum.

***SÖZLÜKLÜ AN ***
Sonbahar hızlı bir giriş yapmadan önce internet bağlantımız da geliyor. Bir akşam sincap uyuduktan sonra bilgisayar başına geçtiğimde aklımda yine bu konu var. Biraz sözlük taraması yapıyorum.

Achtsam, Almanca sıfat. Dikkatini veren, ilgi gösteren, özenli, düsünceli, izleyen, gözleyen gibi anlamları var. Achtsamkeit bundan türemiş isim. İlgi gösterirlik, özenlilik, izler-gözler olma hali gibi. İngilizce karşılığı Mindfullness. Her iki dilde Wikipedia girişlerini okumadan çıkıyorum. Google araması da yapmıyorum.Devamını sipariş edeceğim kitaptan okumak istiyorum cünkü.

*** KAYINLI AN (...VE KIYAMETLİ)
Ama bir dakika, bir dakika! Ben tamamen yenisi sayılmam bu anı yaşama, izler-gözler olma okulunun. Şurada, şurada ve şurada biraz kafa yormuşluğum var bu konuda, biraz kıyısından yakalamışlığım... Bunlar benim şimdi aklıma gelenler. Arşivin derinliklerine şöyle kocaman bir ağ atsam, galiba daha da çıkarırım.

Haaa, bu arada. Ekim ayındayız şimdi. Bir oyun parkındayız. Sincap kayağın altında bulduğu yeni arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz monolog gibi ya, neyse... Az önce parkın kenarındaki kayın ağacının altından da bir mürver çalısı çıktığını farkettim. Kendi kendime büyük bir sırrın kıyısında dolanıp duruyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Ben de anı yaşamaya karar verdim. Sincabın eve dönmemiz gerektiğini duyduğunda çıkaracağı kıyameti düsünmemeli en iyisi. Termosta çay var. Sevdiğim gibi, earl grey usulü. Bir bardak içmeli ve kayının sonbahar hallerini izlemeye koyulmalı. Sincap kıyameti kopardığında da anı yaşayacağım tabii. Kıyametin her halini izleyip gözleyeceğim.

Dün Jon Kabat-Zinn'in kitabını buldum kütüphane kataloğunda, sipariş ettim. Çocuklar gibi şenim.

***FESLEĞENLİ AN***
Erkenden kış çalıyor kapıyı. Yine sincabın erken uyuduğu bir akşam, yine bilgisayar başındayım. Bir bilene soruyorum Mindfullness nedir diye. Bana gönderdiği yazıda "zihinsizlik", "zihni boşaltma", "bilinçsizlik" gibi ifadeler kullanılarak tarif ediliyor. Bense daha yüksek bir bilinç düzeyi, bir tür farkındalık geliştirme gibi anlamaya başlamıştım onu çoktan. Aklım karışıyor ama hoşuma gidiyor bu karışıklık. Güçlü, canlı bir şey çıkacağını hissediyorum bu çelişkiden. Çok fesleğen kokuyor bu an, detayına girmeyeceğim sebeplerden.

***MICHAEL'LI AN (VE DJ'Lİ)
Buuzzzz gibi bir Aralık günü. Yine aynı oyun parkındayız. Ama fazla kimse yok bu sefer parkta. "Ne yapsam da sincabı eve gitmeye razı etsem" diye düsünmekteyim ben de... İki çocuk geliyor az sonra 9-10 yaşlarında. Birinin kıyafeti tuhaf; siyah kumaş pantolon, kazağının üzerine beyaz bir tişört giymiş, kafasında siyah bir şapka var. Ellerinde de bir müzikçalar... Birbirlerine işaret ediyorlar beni, fısıldaşıyorlar. Ben "Dört Zait" tipiyimdir zaten, hiç şaşırmıyorum.

"Bir şey sorabilir miyiz?" diyorlar çekingenlikle. "Sorun" diyorum. "Michael Jackson'u tanır mısınız?". Hımm, anladım, kesin soğuk bir şaka gelecek ardından, başa gelen çekilir. "Tanıyorum tabii" diyorum. "Şeeyyy, ben onun gibi dansediyorum da... Dansetsem izler misiniz ?" diyor tuhaf kıyafetli olan. Ah, şimdi anlaşıldı. Kıyafet, müzikçalar falan... "...izler misiniz?" davet değil, rica tonunda bu arada. Reddedemiyorum o yüzden. İkinci çocuğun DJ rolünde olduğu anlaşılıyor. O şarkı seçiyor, küçük "Michael" dansediyor. "Dansediyormuş gibi yapıyor" diyelim en iyisi. Ama öylesine hevesli, öylesine kaptırmış ki kendini... İnsanlar gelip geçiyor yanımızdan. "Sizin çocuklarınız mı?" diyor biri bana. "Şu ortalıkta hoplayıp zıplayan ufaklık benim, diğerleri değil" diyorum. Hava öyle soğuk ki, üşümemek için ben de dansediyorum biraz. DJ'nin gizli bir yetenek olduğu çıkıyor ortaya. Başını yere koyup, poposunu havaya dikerek onun yaptığı figürleri taklit etmeye çalışıyor sincap. Başka çocuklar gelip izlemeye başlıyorlar. Michael ile DJ'nın yaşıtları hepsi de... Çantamda bir paket bisküvi var. Açıp paylaşıyoruz çocuklarla. "Michael" sanatçı kontenjanından torpilli, sincabın da anne torpili var tabii :)

Hayır, "anı yaşadık, akşama ne pişireceğimi düşünmedim, pek güzel oldu" demeye çalışmıyorum. Etrafımızdan gelip geçenlerin; köpeklerini, çocuklarını gezdirenlerin, yürüyüş yapanların, acelesi olmadan takılanların "an"larında yoktuk. Yanından geçip gittikleri ağaçlar kadar vardık da, yine de yoktuk sanki. Şöyle bir dönüp bakıldı sadece. Orada, "olan"ın tam merkezinde durup bakınca tuhafıma gitti bu. Aklım başka yerlerde olduğu için kaçırdığım kaç Michael, kaç DJ vardı kimbilir? Gözümü, kulağımı onlara daha çok açmaya karar verdim.

Eve vardığımda beklediğim kitabın kütüphaneye geldiğini, beni beklediğini öğrendim.

***SUKKULENTLİ AN
Hızla otobüs durağına yürüyorum. Kütüphaneye gidiyoruz sincapla, kitabı almaya. Ama hava öyle soğuk ki, üsü(t)mesini istemiyorum. Gözümün ucuyla yüksek bir taş duvarın kaldırımla birleştiği yerdeki küçük, yosun benzeri, yeşil "şey" gördügümde ve "Yok, gerçek olamaz" diye düşündügümde aklım daha çok bununla dolu. Bir saniye içinde bir kaç adım geçip gitmiş olmam da bu yüzden. Minyatür bir sukkulente benziyor. Ama bu dondurucu soğukta ve toprağa neredeyse hiç kökü değmeden yetişmesi imkansız. İçimden bir ses "Hemen geri dön ve bak ona!" diyor. Yoksa hep merak edeceğim; 6 ay sonra bile "Bir sukkulent miydi o gerçekten?" diye düşünmeye devam edeceğim,biliyorum. Geri dönüp incelemem bir dakika bile sürmez, sincap da üşütmez o kadar kısa zamanda, eminim. Böyle düşünerek dönüyorum tuhaf şeyin yanına. Evet, bir sukkulentmiş gerçekten. Hikayesini daha sonra anlatayım. Ama çok mutluyum bu kez geçip gitmediğim için. Yüzlerce kişi geçip gidiyor her gün yanından. Kaç tanesi farkında o miniğin aslında?

***KİTABIN ANI
"Günlük Yaşamda Huzuru Bulmak"
Elimde tutuyorum şimdi bu kitabı. Çok bekleyip, çok düşündüm hakkında.

Yine de küçük bir şüphe var içimde. İnsan sosyal ağ teorisini veya evrim teorisini veya kağıttan gemi yapmayı veya kakaolu kek pişirmeyi bir kitaptan öğrenebilir. Ama günlük yaşamın karmaşasında huzuru nasıl bulacağını, çevresine karşı nasıl gerçek bir farkındalık geliştirebileceğini, anı nasıl olması gerektiği kadar yoğun yaşayabileceğini bir kitaptan öğrenebilir mi?
"Bakalım, belki de mümkündür." diyorum içimden. Eğer öyleyse, bir hazine tutuyorum şimdi elimde :)

İlk sayfayı açıyorum.

***
Budizm terminolojisine yakın olanlara soru: Nedir Türkçe'de Mindfullness/Achtsamkeit'in tam karşılığı?

Pazartesi, Ocak 25, 2010

Eksi mayada son durum

Eksi maya denemelerimle ilgili en önemli detayi ajandaya not edip buraya yazmadigimi farkettim. En son surada kalmistim. 2 Kasim'da ise söyle yazmisim kara kapliya : "Bugün ilk kez destek kuvvet olarak hic yas maya kullanmadan, sadece eksi maya ile ekmek mayaladim. Hem kavanozdaki maya, hem de onunla mayaladigim ekmek iki katina cikti. Ekmegi yaparken beyaz un kullandim."

Böylece yas maya olmadan sadece eksi maya ile de ekmek yapabilir oldum bir süre. Bu bence büyük bir basariydi. Ekmek burada aldigimiz eksi mayali ekmeklerin lezzetine henüz yaklasamiyordu ama en azindan yas maya kullanmiyordum. Sonra bir ara eksi mayayi beslerken kullandigim undan kalmadi evde. Baska bir markanin organik tam unu ile besledim. Tuhaf ama o günden sonra bir türlü kabarmadi besledigim zaman. Bir süre hic mayasiz ekmek yapmaya geri döndüm. Sadece un, su, tuz ve zeytinyagi ile yapiyorum. Bir bardakla aip tavada pisiriyorum. Her seferinde Thoreau geliyor aklima. Bu türlü ekmek de sevilir bizim evde.
Bu arada eksi mayaya da yapmadigim kötü muamele kalmadi. Hic karistirip beslemeden haftalarca buzdolabinda bekledi. Arada bir denemek icin cikardigimda metal kasikla karistirdim. Bazen buzdolabi disinda da beslemeden uzun süre beklettigim oldu. Buna ragmen hala yasiyor sanirim. Kokusu hala olmasi gerektigi gibi; meyvemsi, eksi. Icinde ufak tefek hayat belirtisi de var. Sadece ekmek yapmak icin besledigimde kabarmiyor. Ekmege katmaya korkuyorum ben de.

Sakin bir animda son bir deneme daha yapmaya karar verdim. Bakalim ne olacak?

Cuma, Ocak 22, 2010

Kigelia pinnata

IMG_1517

Bu kirmizi kocaman cicekleri tuhaf bir sekilde asagi sarkan agac da Valletta'daki -kendisinden yüzelli bin kez bahsettigim- Lower Barrakka Garden'dan. Internette baska bir bitkiyi ararken tesadüfen izine rastlamasam ne oldugunu hayatta bulamazdim sanirim. Yapbozun kendi kendini ele veren bitkilerindendir kendisi. Latince adi Kigelia pinnata veya Kigelia africana imis. Bati dillerinde meyvelerinin seklinden dolayi "sosis agaci" vari isimlerle (sausage tree, Leberwurstbaum, vb.) aniliyor. Sizi etyiyengiller sizi...Böylesi güzel bir agaca ne büyük haksizlik... Malta'nin bizi yere yikan subtropikal iklimi bu agac icin serin kaliyor olmali ki, özellikle gözledim ve cicekten meyveye gecemedigini tespit ettim. Bunun iklim disinda bir sebebi de olabilir tabii...

Asagida ise arsivden ayni agacin bir baska fotografi. Bunda agactan sarkan cicek dallari daha iyi gözüküyor.

IMG_1516

Perşembe, Ocak 21, 2010

Dittrichia viscosa



Dittrichia viscosa...

Bir ara bu bitkiyle de simdi anlatmaya üsendigim bir tanisikligim olmustu.
Ben en cok onun bir sukkulent olmasi ihtimalini sevmistim. Degilmis fakat.
Nefis de bir kokusu vardi diye kalmis aklimda.

Bana hep denize bakan rüzgarli, Turgut Reis'li, huzur dolu bir tepeyi animsatacak.
Meditasyon gibi bir sey...

Cok lazim degilse de, False Yellowhead imis Ingilizce adi.

Not: 2009 ajandasindan 2010 ajandasina tasiniyorum. O arada bazi notlarimi da buraya aktaracagim. Izleyen günlerde bu türden "Bu da nerden cikti simdi??" postlarim olabilir.
Fotograf : Fabian

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Bir zarf fikri daha...

Funda ve öğrencilerinin harika yılbaşı kartı, mükemmel bir zamanlama ile tam 31 Aralık günü ulaştı elime. Dışardan gelirken posta kutusunu da boşaltmış olan eşimin eve girince "Sana bu zarf gelmiş, bana ise fatura!" derken ses tonu öyle tuhaftı ki, merakla dönüp baktım zarfıma. Gülmemek için kendimi güç tuttum sonra. Zavallı eşimin kuru ve silik, fatura gibi faturasına karşılık; benimki üzerinde elişi kağıdından yapılmış güneş, bulutlar, ağaçlar ve çiçeklerle öylesine neşeli, öylesine güzel bir zarftı ki... Yolculuğu sırasında kimin eline geçtiyse, onu bir an gülümsettiğine eminim :) Bilimsel merakına yenilip elişi kağıtlarının altında ne var diye araştırmaya girişen sincabın elinden zor kurtardım zarfı. Üstelik Funda'nın daha sonra teyit ettiği gibi, bir kesekağıdından üretilmişti zarf! Kesekağıtlarının manavlar bir yana; kitapçılar, eczaneler ve başka pek çok dükkanda hala kullanıldığı Malta'da olsaydık, oturup bu zarfları başka ne şekilde kullanabilirim diye düşünmeme gerek kalmazdı.

Özetle, içindekini koruyacak, üzerine de iki satır adres yazılabilecek her şey bir zarf artık gözümde. İlk fırsatta sincapla bir zarfın üzerinde şöylesi çiçekler açtırmak gibi bir de niyetim var :)

Cumartesi, Ocak 16, 2010

Açılışa 5 kala...


Bu yıl, geçen yılki gibi kazalara meydan vermemek için "suda soğanlı bitki yetiştirme procesi" için sümbülü seçtim. Üç sümbül soğanı aldım, 1,5-2 ay kadar buzdolabında beklettim. Sırf süpriz olsun, merak edip heyecanlanayım diye, sümbülleri renkleri karışık olan paketlerden seçtim. İçlerinden biri ille de mavi olsun istiyordum. Bu ilki mavi açacak. Açılışa beş kala rengini belli etti :) Diğer ikisini de toprağa ektim. Bu arada sümbül vazosu alma konusunda yine cimrilik ettim. Çatı katındaki kutuları deşip içlerinden uygun bir şey aradım. Fotoğrafta görüldüğü üzere, eski bir şekerliği sümbül vazoluğuna terfi ettirdim.

Nefesimi tuttum, açılışı bekliyorum.

Perşembe, Ocak 14, 2010

Sincabin zen kitabi

Gecen yilin son günlerinden birinde sincaba kitap almaya gittim. Kitaplarin daha cok resimlerine bakip üzerinde konusmamizi seviyor simdilik. Hikayeyi ona okumamdan pek hoslanmiyor. Fazlasiyla hareketli bir cocuk oldugundan, kitapcida ortaligi birbirine katmadan önce en fazla 5-10 dakikam oldugunu biliyordum. Bu yüzden sadece resimlerine bakip, konuyu cikarmaya calisarak sectim kitaplari. Iclerinden bir tanesi bir panda, üc cocuk, agaclar, ay gibi seyler üzerine resimler iceren hos bir kitapti. Adi Ein Pandabär Im Garten (Bahcedeki Panda). Eve gelince her zaman yaptigim gibi, kitaplari ogluma okumadan önce hizla gözden gecirmeye basladim. Bahcedeki Panda'nin alt basliginin Üc Bilgelik Öyküsü oldugunu da o zaman farkettim. Bilgelik Öyküsü mü? Cocuk kitabinda mi? Himm...

Bahcedeki Panda, bir gün bahcelerinde elinde semsiyesiyle dev bir panda bulan üc kardesin öyküsü. Devam eden günlerde her bir cocuk pandayi ( ki adi Durgun Su) ziyarete gidiyor ve panda her birine durumlarina uyan harika birer kücük öykü anlatiyor. Öykülerden ikisi bilinen Zen hikayeleri, ücüncü ise kaynagini Taoizm'den aliyormus. Bütün hikayenin ele alinisindaki sadelige, duruluga bayildim. Örnegin aklimizin bir kenarina takilsa bile özünde cok önemli olmayan detaylara girilmiyor hic. ( Üc kardesin anne babasi nerede? Pandanin ne isi var orada? Öteden beri mi komsulari, yoksa yeni mi tasinmis? Edda'nin yaptigi pasta nefis görünüyor, icinde ne var acaba?, vb...) Bu da hikayeyi sanki havada asili duruyormus gibi büyülü bir hale sokuyor.

Ama sadece hikayenin kendisi degil, suluboya resimler de bir harika. Öylesine duru, öylesine genislik ve ferahlik hissi veren resimler ki... Kendi iclerinde hayat dolular ayrica. En kücük kardesin ayaklari üzerinde yükselmis camdan disari bakarken, ellerini de iki yana actigi resme bayiliyorum mesela. Ortanca kardesle pandanin birlikte agaca ciktiklari resimde ise insan hafif bir rüzgari yüzünde hissediyor.

Simdilik resimlerine bakip konusuyoruz sincapla. O hikayeleri anlamaya baslayana dek, sincabin zen kitabi benim de zen kitabim :) Kendim icin arasam (ki ariyordum da), bundan daha iyisini bulamazdim, eminim.

Kitapla ilgili internette bulduklarim: Ingilizce orjinalinin adi Zen Shorts. Yazari (ve cizeri) Jon J. Muth. Kitabin Ingilizcesinde cocuklarin adi Karl, Michael ve Addy iken; Almancasinda Karl, Max ve Edda oluyor. Bunu verdigi rahatlikla ben de degistirdim adlarini. Sincabin az görüsebildigi , yasca kendisinden büyük kuzenlerinin adlariyla bahsediyorum onlardan ;)

Surada da New York Times'dan bir yazi var kitap hakkinda...

Cumartesi, Ocak 02, 2010

Karamuk / Kronolojiye boşverilmiş, düğümü baştan çözülmüş usulde...


Hikaye anlatırken takıntılı bir şekilde kronolojik sıraya uymak, düğümü en sona saklamak ve fazlasıyla detaya girmek gibi kötü huylarım var, biliyorum. Bu kez de öyle yapacaktım ki, Aydan Atlayan Kedi'nin bir yazısı bundan hoşlanmayanların da olduğunu hatırlattı bana. Onun yöntemini kullanmaya karar verdim bu sefer. Düğümü en başında çözdüm, detaylar gerektikçe döküldü orta yere, kronolojiyi havaya savurdum. Ben çok eğlendim yazarken, okurken sen de eğlen olur mu değerli okuyucu?...

***
-Biliyor musun şu bizim binanın önündeki bahçe çiti görevini gören bitki 'karamuk'muş.
-A, öyle mi? Nereden öğrendin?
-Halam söyledi. Çocukluğundan biliyormus 'karamuk'u.
-Ama o görmedi ki sizin evi daha...Bitkiyi nereden biliyor?
-Haaa, şuradan çıktı: Biz aslında oyun hamuruna renk vermek icin doğal bir şeyler arıyorduk. Ben daha önce zerdeçal katarak oyun hamurunda hoş, canlı bir sarı renk elde edebildiğimi anlattım. O da dedi ki, çocukluğunda gittiği halı dokuma kursunda ögretmenleri bir gün doğaya çıkarmıs onları ve tek tek yün boyamada kullanılan bitkileri göstermiş. Karamuk kökü de aynı şekilde canlı bir sarı renk elde etmekte kullanılırmış halıcılıkta.
-Hımm, sonra?
-Sonra ben duramadım tabii. Merakla nasıl bir bitki olduğunu sordum karamuğun. O da bana tarife başladı, "böyle ovalimsi yaprakları var ve dikenleri de var..." diye. Ama sonra hatırladı ki evlerinin yakınında, yol kenarında yetiştiğini görmüs karamuğun. "Bir ara çıktığımızda hatırlat, göstereyim sana" dedi.
-Sen tabii sabırsızlandıkça sabırsızlandın...
-Tabii ki, çünkü tarif ettigi bitkiyi bir yerden çıkaracak gibiydim de üstelik :) Neyse, gerçekten bulup gösterdi bana. İste bizim bahçedeki çit bitkisinin karamuk oldugunu böylece anladım.
-Yaz başında sarı çicekleri vardı gibi hatırlıyorum hayal meyal.
-Doğru, benim aklımda da öyle kalmış. Bir de dedi ki halam, yaz başında taze yapraklarını ilk verdiğinde, toplayıp salataya katılırmış. Ekşimsi, tuzlumsu bir tadı varmış.
-Hımm, bak bunu denemek isterdim işte.
-Merak etme, devamı var. Bizim ailede adı babaannemle beraber efsane gibi dolaşan ama benim hiç yeme onuruna ulaşamadığım meşhur bir "karamuk pilavı" vardı. Meğer o pilav işte bu karamukla yapılırmış. Halam bizim icin yaptı, nefis bir şey. Tam tarif ettigi gibi bir tat.
- Bir dakika, bir dakika... Karamuğu nereden buldunuz peki? O gösterdiğinden mi topladınız?
-Hayır, hayır, geçen bahar toplamışlar. Oldukça sakin; trafik olmayan, ormanımsı bir yerde yetiştiğini biliyorlarmış, oraya gitmişler. Birazını da kurutmuş halam. Şimdi iyi haber: Bana da verdi biraz, karamuk pilavı yapabilir veya değişik şekillerde deneyebilirim!
-Hem bahçe çiti oluyor, hem kökü boya elde etmekte kullanılıyor, hem yaprakları yeniyor. Ne güzel bitki bu!
-Bitmedi ki... Sonbaharda da minik, kırmızı meyveler veriyor. Kışın kar altında öyle güzel gözükür ki... Kuşlara da gıda olur hem o mevsimde. İnsanlar da yiyebiliyormuş. Denedim, ilginç bir tadı var. Ama bence öylesine minik ve öylesine güzeller ki, en iyisi yine kuşlara bırakmak.
- Başka adları da var mı bu bitkinin?
-Türkçe'de kadıntuzluğu da diyorlar sanırım. Latincesi Berberis Vulgaris, Almancası Berberitze, İngilizcesi Barbery imiş...
-Dersini iyi çalışmışsın yine :)
- Evet, öyle :) Haaa, unutmadan bir de kızıl yapraklı olanları var. Onlar da çok güzel, özellikle çiçek açtığında... Ama sanırım yenmiyorlar, aklında olsun.
- Tamam, rastlarsam aklımda olsun bu :) Başka neler konuştunuz halanla?
-.....





Fotograflar: Allie's Dad, enbodenumer, Martin LaBar