"Tek yol budur deriz; bilmez miyiz ki bir noktadan geçebilen doğrular kadar yol vardır."

(Thoreau)




Salı, Nisan 15, 2008

Malta: Peynir, domates, portakal

Her ne kadar dilimizde "Yiyip içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat" dense de, Malta yazılarında tersine bir yol izlediğimi farkettim: Gezip gördüğüm bana kalıyor, yiyip içtiğimden bahsediyorum :) Bir de üstelik "O yok, bu yok" diye şikayet edip duruyorum. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermenin zamanıdır. Malta'da olan, hem de pek güzel olan bir kaç yiyeceği sayayım öyleyse kısacık.

Peynir:
Malta peyniri - GbejnaYerel olarak Gbejna olarak biliniyor. Gozo cheeselets veya Gozitan cheese adıyla da rastlanabilir. İki türü var. Biri sade. Diğeri karabiberli ve sirkeli bir karışıma bulanıp bir süre bekletiliyor. Bana göre sade olanı sabah kahvaltısı için, karabiberlisi akşam yemeğine giriş için uygun. Sözde koyun ve bazen keçi peynirinden yapılıyormuş. Bana kalırsa bizim yediklerimiz inek sütünden. Malta'da bu kadar çok peynir üretecek koyun olduğundan şüpheliyim. Yine de lezzetli. Eritmeye çok gelen bir peynir. Haftasonu kahvaltıları için ekmek dilimlerinin üzerine yerleştirip 5-10 dakika orta derecede ısıtılmış fırında bekletiyorum. Mıımmmmm! Ama asıl Malta'ya gelmiş ve gelecekler için bir ipucu veriyorum şimdi. Bir öğle vakti Gzira'da sahil yolu üzerindeki Cafe Jubilee'ye uğranıyor. Mümkünse 12'yi fazla geçirmemek gerek. Sonra çok kalabalık oluyor. Her neyse, menü şöyle genel bir inceleniyor. Fakat işe bakın ki, her seferinde aynı yemekte karar kılınıyor: Gozitan peynirli (yani Gbejna) ev yapımı Ravjul (yani Malta usulü ravyoli). Üzerine fesleğen ve sarımsaklı domates sosu, onun da üzerine parmesan peyniri... Hamurişi, peynir, sosta Akdeniz tınıları... Aaaah, daha başka ne isterim ki? (Fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 7 Euro) Bir de Gozitan peynirli pizza var. Hemen hemen her pizza sunan lokantanın menüsünde rastlanabilir. Ve de denenebilir... Ben henüz denemedim.

Domates:
Çocukluğunda dalından çok domates yemiş şanslı insanlardan biriyim. Domatesin turfanda çıktığı, eve bir kilocuk tadımlık alınıp geldiği zamanları bilirim. Gerçek bir domatesin tadının neye benzediğini bilirim yani. Hani o, kayıp bir türmüş gibi, efsanevi bir şeymiş gibi anlatılıp durulan şey: Do-ma-tes! İşte ondan var Malta'da. Başka yerlerden gelmiş olanlarına rastlayabilirsiniz. Hayır efendim! Etiketinde "local" yazanlardan alacaksınız. Bir kaç değişik türe rastlayabilirsiniz. En lezzetlileri küçük ve yuvarlak olanları.

Portakal:
İki yerel portakal çeşidi var. Benim favorim tatlı olanlar. İster marketten alın, isterseniz yol üstündeki mobil manavlardan... "Sweet ones" diye istenecek. Sokak aralarında şans eseri hayatta kalmayı başarmış minyatür bahçelerde portakal ağaçları var, dalları da altın toplarla dolu bu günlerde...

Pazartesi, Nisan 14, 2008

Müjde!

Şu sağ alt taraftaki minik çıkıntılar var ya...
Liçi beni olumlu yönde şaşırtıp durmaya devam ediyor.
Veeeeeee..........yeni yapraklar veriyor!

Sanırım onlar da kızıl doğup sonra yeşile dönecekler.

İki mini yaprağın altındaki üçüncü çıkıntı tahminen bir sonraki yaprak ikilisinin çıkacağı yer olacak. Yani her yaprak kendinden sonrakiyle beraber doğuyor aslında. Ona yakından bakabilsek dördüncü yaprak ikilisinin çıkacağı yeri bile görebiliriz belki. Sonsuza kadar... Kaos teorisinin anlatıldığı kitaplarda detaya yakından baktıkça mikro boyutlarda geneli tekrarladığını gördüğünüz an vardır ya. Yaklaşık öyle bir şey...

Liçi - yeni yapraklar


Bu dizinin ilk yazısı: Bir de litchi var


Cuma, Nisan 11, 2008

Malta : Şundan bundan

Malta hakkında sözünü etmeye değer, ayrı birer yazı yazmaya değmez detaylar:

  • Turist sayısında gözle görünür artış var. Turistler giyimleri başta olmak üzere her hallerinden şıp diye belli oluyor. İnsanoğlunun kafasında, tatilde hava durumundan bağımsız olarak mutlaka giyilmesi gereken giysilere dair tuhaf bir programlama var galiba. Şıpıdık terlik, hasır şapka, bermuda pantolon, vs.

  • Küçük adamızın son zamanlardaki büyük sevinci: Malta'ya Lidl açılıyor! Hem de 3 ayrı yerde: Luqa, San Gwann, St.Venera. Hiç biri her gün gidilebilecek kadar yakın değil bize. Buna rağmen biz bile azıcık heyecanlanıyoruz.

  • Günlük yürüyüş rotam üzerindeki semtlerden Gzira'nın Cezira diye okunduğunu farkettim. Neyse ki kimseye yüksek sesle telafuz etmemiştim bugüne kadar. TDK sözlüğünde baktım; cezire Arapça kaynaklı ve ada demek. Çok anlamlı, çünkü Gzira kıyısında karaya küçük bir yolla bağlanmış, Manoel Island adında bir ada var. Malta kendisi minyatür bir adayken bu kara parçasına ada demek komik geldiğinden ben ona Manoel adacığı diyorum.

  • Tesadüfe bakın ki El Cezire Malta'da BBC ve Euronews ile birlikte en çok seyrettiğimiz kanallardan. Oldukça kaliteli programları var. Hiç böyle düşünmemiştim, önyargımı geri alıyorum.

  • Bu arada kendisi de, dükkanı da asırlık gibi duran bir berberin eşime anlattığına göre Sliema'nın (bir başka semt) adı da Arapça selam sözcüğü ile aynı kökten geliyormuş. Berberleri konuştursak daha neler öğreniriz, kim bilir.

  • Aslında ben onlara semt desem de bütün bu yerleşim birimleri Maltalıların gözünde ya bir şehir(city) ya da kasaba(town).

  • Laf semtlerden açılmışken bir de Birkirkara var. Kısaca B'kara diye yazılıyor. Buradaki Türkler onu Bekirkara diye telaffuz etmeyi seviyorlar. B'kara'da büyük bir ev dekorasyon mağazası var sanırım. Neye ihtiyacım olsa orayı tarif ediyorlar. Henüz gitmedim.

  • Başlarda Malta dilinin Arapça'dan çok etkilendiğini yazmıştım, değil mi? Bazen yanımdan geçip gidenlerin konuşmaları kulağıma çarpıyor da, hayır bu dil adeta Arapça'nın kendisi!

  • Sliema'da, Triq Il-Kbira'da alternatif ürünler satan bir dükkan var. Adı Casa Natura. İhtiyacım olan bir çok şeyi orada bulmaya başladım. Organik bebek maması, kükürtsüz Türk kayısıları, deniz tuzu, kabuğu alınmamış susamdan üretilmiş tahin, envai çeşit bitki çayı, sevdiğim bir marka (Weleda) ve ekolojik temizlik ürünleri (Ecover). Fiyatlar epeyce tuzlu ama ne yapalım. Bugüne dek sorup da bulamadığım tek şey kefir starter'ı. Dükkan sahibinin söylediğine göre daha çok Almanlar soruyormuş bunu. Anlaşılan sipariş edip getirtecek kadar büyük talep oluşmamış. Burada her şeyi talep belirliyor çünkü.
  • Geçen haftasonu ara sokakların birinde "Nerede bu, nerede bu?" diye arayıp durduğumuz Malta eriğini bulduk. Malta eriği bildiğiniz gibi yenidünya denen meyvenin diğer adı. Buranın adı geçtiğine göre burada yaygın olarak yetişmesi gerektiğini varsayıyorduk da... Her neyse, en sonunda küçük, eski bir bahçede bir Malta eriği ağacı gördük işte. Oh! Yanlış yere geldik diye düşünmeye başlamıştık. Ara sokaklarda keşfedilecek öyle çok şey var ki... Üstelik kıyıya göre de daha gölgeli...

Perşembe, Nisan 10, 2008

Kimyonun (resimli) maceraları 10/04/2008

Bahar dalı
Kedili bahçeden pembe bahar dalının karşı binaya attığı lafı kimyon geçerken duymuş. Şöyle diyormuş:

Sen durduğun yerde beton beton dur bakalım.
Ben şimdi çiçek...
sonra yaprak olacağım.
Zamanı gelince de...
meyveye duracağım.

Çarşamba, Nisan 09, 2008

Bahçeler, bahçeler, bahçeler

Kahve, çay, ne içmeyi seviyorsanız alıp öyle gelin. Bugünkü uzun bir yazı olacak. Bir fotoğraf ve onun çağrıştırdığı güzel şeylerden bahsedeceğim.

Balkon bahçe:
Şu balkon sık sık alışverişe gittiğim marketin karşısındaki binanın ikinci katındadır. Her seferinde ilgiyle izlerim.Balkon Her telden çalışı hoşuma gider; sade değil belki ama mütevaziliği hoşuma gider; çiçeklerin yerini sevmiş, sağlıklı hali hoşuma gider. Bir kauçuk bitkisi, çocukluğumdan kahkaha çiçeği diye bildiğim çiçek, kadife çiçeği, arkada galiba sardunya, altta parmaklıkların arasından başını merakla uzatmış sukkulentler ve ne olduğunu tam anlayamadığım bir sürü başka bitki... Sahibini -sahip değil de sahibe olduğunu içten içe bilerek- uzun zaman merak ettim. Bu fotoğrafı çektiğim gün gördüm kendisini. Çiçeklerin arasından ancak görünen başını gördüm diyeyim daha doğrusu :) Düz, çenesi hizasındaki siyah saçlarına henüz beyaz düşmemişti ama yüzü ele veriyordu yaşını. Elleriyle, yerlerini ezbere bilir gibi, sararmış yaprakları ayıklarken bir yandan da biraz asık bir suratla sokağı izlemekteydi. Rahatsız etmekten korkarak o anda çekmedim fotoğrafı. Daha sonra, o yokken çekmeyi tercih ettim. Balkon belli ki tutkuyla bitkilere terk edilmiş, oturup balkon sefası falan yapmak amacı güdülmemiş. Öyleyse insansız haliyle, "doğal" haliyle fotoğraflamak da daha mantıklı geldi bana.

İki şey çağrıştırır bu balkon-bahçe bana. Yazının gerisi onlara ait:

Bahçe dergileri ve gerçek bahçeler üzerine:
Bir zaman ağzım açık bahçe dergilerini inceledim. Her gittiğim kitapçıda veya gazete satıcısında elim otomatik onlara uzanır, içlerindeki harika bahçelere hayranlıkla göz atar, sayfalarında her gördüğüm çiçeği edinmek isterdim. Örneğin sarı çiçekli bir civanperçemi ile mor renkli top şeklinde çiçek açan bir soğanın birlikte önerildiği bir düzenleme vardı ki hayal bahçemin bir köşesinde hala ekilidirler. Sonra farkettim ki bahçe dergileri aslında moda dergilerine benziyorlar. (Ve dekorasyon dergilerine, ve gezi dergilerine ve yemek dergilerine...). Nasıl ki moda dergilerinde mükemmel vücutlarına mükemmel elbiseler giymiş, mükemmel aksesuarları mükemmel şekilde taşıyan mükemmel adam ve kadınlar gösterilmekteyse, bahçe dergilerinde de mükemmel güneş alan, mükemmel toprak ve su imkanlarına sahip, mükemmel bahçelerde mükemmel mükemmel büyüyen, genetik açıdan hatasız, mükemmel bitkiler resmedilmekte. Keyfinizi kaçırmış olmayayım, hiç mi yok öyle bahçeler? Çimleri eşit boyda, eşit yeşilde, yabani ot tanımayan, yaprakların hiç sararmadığı, sardunya ve kasımpatı öbeklerinin simetrik ve dolu dolu çiçeklendiği, latin çiçeklerinin iki yaprağa bir çiçek verdiği bahçeler... Var tabii ki. Her gün sokakta yanınızdan geçen yüz kişiden kaçı moda dergilerinden fırlamışçasına mükemmelse, sokak aralarında bahsettiğim türden bahçelere rastlama olasılığınız da o kadar yüksek!

Gerçek bahçelere gelince, onlar işte bu fotoğraftaki gibidirler. Boyası dökülen duvarlarla çevrili olabilirler; uygun güneşi, uygun suyu her zaman bulamazlar; paslanmış teneke veya rengi atmış plastik saksılar kullanılabilir; her zaman zıt renklerle yaratılmış mükemmel renk kombinasyonları, canlı yeşiller, öbek öbek çiçekler görmek mümkün olmayabilir. Sistem, kombinasyon, planlama bazı bahçıvanların bilmediği sözcüklerdir. Hayal gücü zorlanır, iklim şartları zorlanmaz. Bitki repertuarını eş dosttan alınmış, hediye gelmiş (ve hatta çalınmış!) tohum, dal, yaprak ve fideler oluşturabilir. Gerçek bahçeler mütevazi mekanlarda, mütevazi imkanlarla, mütevazi ölçeklerde yaratılır bana kalırsa. İşin şaşılası tarafı buna rağmen ortaya çıkan şey bazen bahçe dergilerini kıskandıracak kadar güzeldir.

Bahçeler ve sahipleri hakkında:
Yolda giderken bahçeleri incelemekti başlarda tek yaptığım. Sonraları, her bahçenin yüzlerce küçük karardan oluştuğunu farkettiğimde, bahçelerden sahipleri hakkında bir şeyler okumaya başladım. Bazı bahçelerin anlattıkları öyle ilginç şeylerdi ki, sahiplerini merak etmeye başladım hatta. Öyle bahçeler olur ki, tanımadığım sahipleri hakkında yıllardır onlarla aynı ofiste çalışan ama bahçelerini hiç görmemiş birinden daha çok şey bildiğimi hissederim. Abarttım biraz galiba, ama öyle bir his işte.

Otobüs durağına giderken hep yanından geçtiğim bir bahçe vardı mesela. Bir aile işletmesine aitti. Hem ev, hem işletme aynı avlu içindeydi. Bahçenin büyük kısmı çim, çam ağacı, elma ağacı ve mevsiminde çiğdemlerle tipik bir işletme bahçesi olup pek ilgimi çekmezdi. Asıl ilginç kısım binalardan biri ile bahçe parmaklıkları arasındaki bir metre eninde ve 20-25 metre boyundaki bir tür "şerit bahçe"ydi. Başlangıçta sadece bahçe düzeni ve belli mevsimde çiçek açan bitkiler ilginç gelmişti. Şerit boyunca her 50 cm'de farklı bir bitki ekiliydi ve her hallerinden özenle bakılıp büyütüldükleri anlaşılıyordu. Bir kaç mevsim sonra baharat bahçeciliğine merak salıp bu konuda kitaplar okumaya başladım. Ve anladım ki şerit bahçenin sahibesi çok yıllık şifalı, faydalı otlara ve baharatlara meraklı! Bahçe bir uçta ışgın ile başlıyor; civanperçemi, aslanpençesi, lavanta, aynısafa (calendula),... şeklinde adeta botanik kitabı gibi devam ediyor ve diğer uçta parmaklıklara dolanmış bir ahududu ile son buluyordu! Dizide ne olduğunu çözemediğim bazı bitkiler olduğu için hala hayıflanırım ve düşünmeden edemem: Acaba bahçenin sahibi yetiştirmekle kalmayıp kullanım şekillerine de meraklı mıdır bu bitkilerin? Mevsiminde ışgınlı pasta yapar mı? Civanperçeminden doğal bitki gübresi, aslanpençesinden şifalı çay, lavantadan mis kokulu yastıklar, calendula'lı el kremi falan... Ahududunun yapraklarını kurutup doğumu yaklaşmış tanıdıklarına hediye etmişliği var mıdır?

Sahibine dair bir şeyler anlatan bir başka bahçe küçük bir otele aitti. Bu yüzden fikir babası-annesi ve uygulayıcısı aynı kişi midir, emin değilim. Onun merakı Pelargonium/Geranium diye bilinen türlerdi. Sadece otelin girişindeki büyük sardunya saksılarından dolayı değil. Otelin önündeki minik bahçe de, aslında doğada kendiliğinden yetiştiğini bildiğim Pelargonium türlerine ayrılmıştı. Pembe, mavi, beyaz renkleriyle en az 4-5 farklı türü ayırt edebildiğimi hatırlıyorum. Kimilerine anlamsız gelebilir böyle bir tutku, ama bazen bir bitki bazı insanlarda takıntı haline gelebiliyor. Ben de bir Geranium türünün (Geranium pratense) sıkı hayranı olduğumdan bu bahçenin sahibine şaşırmıyorum doğrusu.

Sonra daha önce bahsettiğim bir bahçe vardı. Sahibi kendiliğinden yetişen çim, kara hindiba ve papatya örtüsünü biçerken kendince bir desen yaratmış, bahçeye bunun dışında zerre kadar dokunmamıştı. Yaratıcılık, pratiklik, tembellik, doğal yaklaşım... Hepsi bir arada!

Ve son olarak... Beni uzun yolculuklar yapıp bahçe marketlerine gitmekten kurtaran köşebaşı komşumuz vardı. Bahçesine bir göz atmak o aralar neyin mevsimi geldiğini ve bahçe marketlerinde neler satıldığını bilmek için yeterli olurdu. Küçük saksısı ile al, doğrudan toprağa göm, mevsimi geçince onu çıkar, yerine yeni alınanı ek. Pek benim tarzım değil ama oldukça bilgilendirici ve her daim cıvıl cıvıl bir bahçesi vardı :))

Bahçelerden söz açılınca lafı nasıl keseceğimi bilemiyorum. İşte burada , durduk yerde, pat diye bitiversin en doğrusu. Sanki bir nefes alımı durmuşum da, bir başka bahçeyle söze devam edecekmişim gibi...

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Liçide son durum

Liçi boynunu büküp beni endişelendirmekten vazgeçti. "Gerektiğinde elimdekiyle yetinmesini de bilirim ben" diyordu daha dün akşam. Şimdilik yeni yaprak vermeye niyetli görünmüyor.
Ama en azından yaprakları canlı. Renkleri de yeşile döndü. Olgunlaşma belirtisi :))

Liçide son durum

Cuma, Nisan 04, 2008

Çocuk İstismarını Durdurun!

Sobelendim fakat bu kez konu ciddi, görev ağır. Bazı şeyler hakkında konuşmak ve yazmak zor. Üstelik kendimi yetersiz hissediyorsam daha da zor. Konumuz çocuk istismarı ve ihmali. Sorun ciddi boyutlarda. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ayrımı yok. En çirkin haliyle internete de sıçramış durumda. Diyorum ki ben sussam, biri bir şarkı söylese, hep beraber biraz düşünsek görevimi yeterince yerine getirmiş olur muyum? Ne dersin Yaban?



She walks to school with the lunch she packed
Nobody knows what she's holdin' back
Wearin' the same dress she wore yesterday
She hides the bruises with linen and lace

The teacher wonders but she doesn't ask
It's hard to see the pain behind the mask
Bearing the burden of a secret storm
Sometimes she wishes she was never born

Through the wind and the rain
She stands hard as a stone
In a world that she can't rise above
But her dreams give her wings
And she flies to a place where she's loved
Concrete angel

Somebody cries in the middle of the night
The neighbors hear, but they turn out the lights
A fragile soul caught in the hands of fate
When morning comes it'll be too late

A statue stands in a shaded place
An angel girl with an upturned face
A name is written on a polished rock
A broken heart that the world forgot



Çocukluk şarkıma gelince...
Hatırladığım en eski şarkı sanırım annemin güzel sesiyle söylediği (Bütün annelerin sesi güzeldir!) "Bir küçücük aslancık" şarkısı. Ama bu şarkının "Baba aslan harpte vurulmuş, küçük aslan ağlar dururmuş" kısmını hiç sevmezdim. Babamın mesleğinden ötürü çok gerçekçi gelirdi, her defasında ağlamak isterdim. Ne kederli milletiz biz, çocuk şarkılarımız bile böyle. Şimdiki aklım olsa anneme "sus, söyleme o kısmı" diyeceğim ama o zamanlar aklıma gelmiyor tabii. Şimdi bu şarkıyı oğluma şöyle değiştirip söylüyorum:
"Baba aslan çarşıya gitmiş,
Küçüğüme neler getirmiş,
Meyve getirmiş, balık getirmiş,
Oğlum onları yer dururmuş, oğlum onları yer büyürmüş"

Oğlumun bakışları "Sen istediğin kadar uğraş; ben kızarmış patates-hamburger çocuğu olacağım" tadında...

Bir de ilkokul öğretmenimin öğrettiği ve başka hiç bir yerde duymadığım bir şarkı var. "Nar gibi domatesle peyaz peynir, bir parça ekmekle ne güzel yenir" diye başlayan... Başka bilen var mı bu şarkıyı? Bilen kimse onu sobeliyorum!

Çocuk İstismarı ve İhmali konusunda bilgilenmek isteyenler için linkler:
Mimi başlatan yazı Bu yazıdan başlayarak ileri veya Yaban'ın yazısından başlayarak geri giderseniz konu hakkında bir çok bilgilendirici blog-mim yazısına rastlayacaksınız.
Vikipedi (Burada zengin bir link listesi de var)
Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği

Hatırla(t)ma: Yağmur suyu hasadı

İki gündür sabah bardaktan boşanırcasına yağan yağmura bakıp "Şu balkona yağmur suyunu biriktirecek bir kap yerleştirsem" diyorum. Mutfaktaki minik bahçemi sulamak için... Bu fikir ne yeni, ne de bana ait (Bkz. şu yazımın 27. maddesi). İlk kez ekolojik bahçıvanlık siteleri veya kitaplarından birinde okumuştum. Sonra bir yerlerde bunun İngiliz bahçelerinde yaygın olarak uygulanan bir yöntem olduğundan bahseden bir yazı da vardı; ismi de pek hoştu, fakat nerede okuduğumu unutmuşum. Bir ara lazım olduğunda Google'da arayıp durdum ama başlığını bile hatırlayamadığımdan çıkamadım işin içinden. Geçenlerde sevgili Dilek'in günlüğünde dolaşırken ne göreyim! Meğer ona aitmiş bu yazı :)) Yöntemin adı da "yağmur suyu hasadı" imiş. Dilek fotoğraflarla ve linklerle zenginleştirdiği yazıyı 2005 Temmuz'unda, ilk günlük tutmaya başladığı dönemde yazmış.

Yağmurlu mevsim geliyor, bahçeli-bahçesiz hepimizin işine yarayabilir. Tekrar hatırlatayım ve Dilek'e de teşekkür etmiş olayım dedim :))

Fotoğraf: julie70

Perşembe, Nisan 03, 2008

Walden Gölcüğünde Bugün - 3

Thoreau bugünlerde bir taraftan göl kenarındaki kulübesini inşa ederken bir taraftan da yaşam, gereksinimler, insanlar ve doğa hakkındaki fikirlerini anlatıyor.

İnsanoğlunun temel gereksinimlerini ele alıyor önce: Yiyecek, barınak, giysi ve yakıt. Tümünün kökündeki temel ihtiyacın da içimizdeki yaşamsal ısıyı korumak olduğunu savunuyor. İşte bunun için yiyor, bunun için giyiniyoruz. Yaşamsal ısımızı devam ettirebilmek için barınağa ve yakıta gereksinim duyuyoruz. Bu kadar basit...

...değil elbette. Bizim için olmadığı gibi çağdaşları için de değil:

"Bazen tanıdıklarımı şu soruyla deniyorum - kim dizinin üzerinde bir yama veya dikiş izi olan bir pantolon giyerdi? Bir çoğu böyle bir şey yapmaları gerekirse yaşama dair tüm umutları harap olacakmış gibi davranıyorlar. Onlar için kasabanın ortasında kırık bir bacakla topallamak, bozuk bir pantolonla dolaşmaktan yeğdir."

Moda hakkındaki şu eğlenceli fikirlerine bir bakın:

Ne zaman terzimden belli tarzda bir giysi rica etsem, "Bugünlerde öyle yapmıyorlar" diyor "onlar"ı hiç mi hiç vurgulamayıp alınyazısı gibi belirsiz bir otoriteden bahseder gibi; istediğim şeyi yaptıramıyorum. Çünkü terzim ihtiyatsız olduğuma, kastettiğim şeyi istiyor olamayacağıma inanıyor. Bu kehanet gibi cümleyi duyduğum zaman bir an düşüncelere dalıyor (...) ve sonunda aynı derecede gizemli bir tavırla ve "onlar"ı vurgulamadan "Doğru, yakın zamana dek öyle yapmıyorlardı" diyorum, "ama şimdi öyle yapıyorlar."

"Paris'teki baş maymun kafasına bir seyahat kepi geçirdi mi, Amerika'daki bütün maymunlar da aynı şeyi yapıyor."

Araya sıkıştırdığı doğa tasvirlerini ve günlük detayları ise zevkle okuyorum:

1 Nisan günü yağmur yağdı ve buzu eritti. Oldukça sisli olan günün ilk saatlerinde gölcüğün üzerinde bir yerlerde sürüden ayrılmış aylak bir kazın uçtuğunu; kaybolmuş gibi veya sisin ruhuymuş gibi gıdakladığını duydum.

Ormandaki günlerim çok da uzun değildi; buna rağmen ekmek ve tereyağından oluşan yemeğimi yanıma alıyor ve bunu sardığım gazeteyi, öğlen, kesmiş olduğum yeşil çam dallarının ortasında oturup okuyordum. Ellerim kalın bir katran tabakasıyla kaplı olduğundan ekmeğim de hep biraz çam kokuyordu. (Kulübeyi inşa atmek için göl çevresinden çam kestiği günlerden bahsediyor.)

Kış gelmeden bacayı da inşa ederek kulübesini tamamlıyor. Tüm masraflar dahil 28 dolar 125 cent'e mal oluyor kulübe. Kitapta çivilere ve tebeşire verilen para dahil her şey ince ince listelenmiş :)) Evi bitirip yerleşmeden önce biraz para kazanmak için patates, mısır vb. ekiyor o yaz. Bunlardan da 8,71 dolar kalıyor eline.
Şimdilik bu kadar. Devam edeceğiz...

Salı, Nisan 01, 2008

Hoş kokulum, her dem yeşilim

Geçen Aralık ayını şu fotoğrafa bakıp hayıflanarak geçirdim. Kim bilir kaç yıldır bir nergis demetini elime alıp kokusunu burnuma çekmediğimi farkettim. Bir süredir de bu yıl filbahri mevsimini kaçıracak olmanın gizli üzüntüsünü çekmekteydim.
Cumartesi günü her zamanki rotamızda yürüyüş yaparken resimdeki bitkiyi keşfettim. Daha önce gözümden kaçmış ama bu sefer burnumdan kaçamadı. Küçük, beyaz çiçeklerinin yaydığı koku bana çokça nergisi, biraz da filbahriyi anımsattı.

Pittosporum

O gün akşam işi gücü bırakıp adını, neyin nesi olduğunu bulmaya adadım kendimi. Çok aramama rağmen ancak ertesi gün ve tesadüfen bulabildim her zamanki gibi. Latince adı Pittosporum tobira imiş. Asya ve Afrika'nın bazı bölgelerinde kendiliğinden yetişiyor, burası gibi sıcak iklimlerde bahçe ve parklarda süs amaçlı yetiştiriliyormuş. Murat Pilevneli'nin anlattığı üzere her dem yeşilmiş. Genelde bir metre civarında çalı şeklindeymiş ama ağaç gibi boylanabilenleri de varmış. Almanca'da latince Pittosporum adı bire bir çevrilerek Klebsamen (Yapışkan tohum) adıyla anılıyormuş. Türkçe bilim dili bu kadarcık bile yaratıcılık gösteremediği için, zavallıcık Türkiye'de pittosporum pittosporum yetiştirilmeye ve satılmaya devam ediyormuş. Bazı sitelere bakılırsa, İngilizce'de filbahri gibi buna da kokusundan dolayı mock orange (yalancı portakal) denebiliyormuş.
Herkesin pittosporum'u kendine. Ben benimkine Türkçe bir ad peşindeyim. O günkü havama göre "parlak yeşilim" de diyebilirim, "oya çiçeklim" de, "nergis kokulum" da... Çok kızdırırsa "seni yapışkan tohum" bile diyebilirim! Önerileriniz?

Pazar, Mart 30, 2008

Oğlumun oyuncakları

Sevdiğim bazı çocukların büyümesini izlerken geliştirdiğim teorim kendi oğlumu izlerken pekişiyor: Sadece çiçeği burnunda anne-babalar ve heyecanlı akrabalar bebeklerin doğar doğmaz oyuncaklarla oynamak isteyeceğini ve oyuncak ne kadar pahalı, ne kadar markalı, ne kadar fonksiyonlu ve ne kadar allı pullu ise o kadar eğleneceğini düşünür.

Oğlum ilk önce ellerini keşfetti ve günlerce ileriye doğru uzatıp inceledi onları. Önce sağ, sonra sol elini... Sonra bir ara ayaklarını keşfetti. Güçlendikçe çorabını kuvvetle çektiğinde çıkarabileceğini anladı. Böylece iki oyuncak birden edinmiş oluyordu. Bir taraftan pamuk ayağı, bir taraftan çorabı :)) En başından beri yüzümüzü incelemeyi seviyordu. Bu bir süre sonra çekiştirilen saçlar, burunlar ve kulaklar yüzünden bize zor anlar yaşatmaya başladı. Zamanla el becerilerinin gelişmesiyle her şey keşfedilmeyi bekleyen bir oyuncağa dönüştü onun için.

Bugünlerde en sevdiği oyuncakları: Mama kavanozlarının küçük kapakları, kağıt mendil paketleri, havayollarının verdiği küçük ıslak mendil paketleri, boyunu ölçmekte kullandığım mezura, tüm kıyafetlerinin fermuarları, bağcıkları ve etiketleri (ki son zamanlarda kitap gibi oku oku bitmiyor bu etiketler), uzaktan kumanda (maalesef!), telefon kablosu, kendi termosu, su bardağı ve elma!

Biz de bırakıyoruz ki bu gündelik şeylerden kendisine zarar vermeyecek olanlarla bizim gözetimimizde oynasın. Yaşına ve yaşam anlayışımıza uygun oyuncaklarla da zamanı geldikçe ve aşırıya kaçmadan tanışsın.

Cuma, Mart 28, 2008

Walden Gölcüğünde Bugün - 2

...Thoreau "kendisine çiftlikler, evler, ahırlar, sığırlar ve tarım araçları miras bırakılması şanssızlığına uğramış genç hemşerileri"nden bahsediyor. Bütün bu şeyler "edinilmesi kolay, kurtulması zor" oldukları için...

Gereksinimler üzerine şu bakış açısı da bildik:
"Bazı şeyler kimi -en çaresiz ve hastalıklısından- çevrelerde gerçekten yaşamsal gereksinimlerken, diğerlerinde sadece lükstür; kimilerinde ise tanınmazlar bile."

Örnek? Her sabah Starbucks'a uğrayıp kahvesini almazsa kendini eksik hisseden New York'lu, Kahveyi bayramdan bayrama gören ve yerine alternatifler üretmeye çalışan işsiz adam ve tahminen böyle bir şeyin varlığından habersiz Pasifik yerlileri geliyor aklıma... Thoreau'nun kimin daha zengin ve özgür olduğuna dair modern dünyanın sahip olduğundan farklı fikirleri var.

Not:Internet'te gördüğüm kadarıyla Walden'ın Türkçe çevirisi Kaknüs Yayınları tarafından Doğal Yaşam ve Başkaldırı/ Sivil İtaatsizlik Makalesi ve Walden Gölü adıyla yapılmış.

Walden Gölcüğünde Bugün-1

Perşembe, Mart 27, 2008

Bu liçi...

...bana "Yerim dar" der gibi gibi :((
N'apıcam ben şimdi?

Liçi

Malta: Kapılar

Eski Malta evlerini seviyorum. Pek çok ufak detayı var bu evlerin hoşuma giden. Örneğin kapıları... Gittikçe daha çok dikkatimi çekiyorlar, sokaklarda yürürken kapılardan gözümü alamıyorum. Eski, boyaları dökülmüş, bakımsız evlerin bile zamana direnen hoş ahşap kapıları olduğunu farkediyorum.
Şu aşağıdaki üç fotoğraf Sliema'da postane ve polis karakolunun da bulunduğu Manoel Dimech Caddesi'nde (Triq Manwel Dimech) bir kaç yüz metre arayla çekildi.

Malta kapıları

Bunlar tabii ki biraz daha bakımlı, restore edilmiş evlerin kapıları. Bu ay içinde öyle çok eski evi yıktılar ki... :(

Malta kapıları

Ev sahibinin zevkine paralel olarak her renk ve şekilde kapıya rastlamak mümkün. Bu kapının üstündeki taş süslemelere ne demeli?

Malta kapıları

Malta evlerinde (benim gözlemlediğim kadarıyla) gün içinde dış kapı genellikle yarı veya tam açık duruyor. Bu son fotoğrafta olduğu gibi... Geride fotoğrafta da görüldüğü gibi renkli, buzlu camdan bir ikinci kapı var. Bu iki kapının arasında sadece bir iki adımlık bir sahanlık bulunuyor. İşte bu sahanlık da çok güzel taş mozaiklerle veya fayanslarla süslü ve ayrı bir fotoğraflama projesi konusu. Maltalı ev sahipleri sahanlıklarına burnumu sokup fotoğraf çekmemden rahatsız olmasa onları da paylaşmak isterdim...

Salı, Mart 25, 2008

Walden Gölcüğünde Bugün - 1

Walden - Giriş SayfasıInternet başında geçirdiğim zamanı azaltıp kitap başında geçirdiğim zamanı arttırmaya karar verdim. Katmerli göçmen olduğumdan kitap satın almayı çoktandır bırakmıştım. Her gittiğim yerde kitaplar satın alıp sonra da bırakıp gitmek içimi acıtıyor. Nesnelere bağlılıksa, evet öyle, kitaplarıma bağlılığım var benim. Bu yüzden son bir kaç yıldır okuduğum bütün kitapları kütüphaneden alıp okudum. Kütüphaneleri severim, tozlu kitap kokusuyla sarıp sarmalanmış raflar arasında kendimi hep evimde gibi hissederim. Hatta Jorge Luis Borges'in "Her zaman cennetin bir tür kütüphaneye benzeyeceğini hayal ettim" dediğini okuyunca hemencecik anlayıverdim ne demek istediğini. Fakat buraya gelince iş değişti. Yaygın bir halk kütüphanesi sistemi ve Valletta'da mimari açıdan harika bir ulusal kütüphane var ama teknik ve bürokratik sebeplerle faydalanamıyorum. Geriye yine kitap satın almak kalıyor. Üstelik buradaki bir iki kitapçıda her aradığım kitabı bulmam da mümkün değil. Ayrıca ben hangi kitabı okumak istediğimden de emin değilim. Son zamanlarda çok seçici oldum. Başucu kitabı olsun; yavaş yavaş, tadını çıkararak ve başa dönerek okuyayım istiyorum. Derken Yaban bir yazışmamız sırasında Thoreau'nun Walden adlı kitabını hatırlattı bana. Simple living ile ilk tanıştığım gün kütüphaneden sipariş etmiştim bu kitabı. Her gün yaptığım uzun tren yolculuklarında bir taraftan sandviçimi yerken ve hep biraz uykulu okumuştum. Kitabı ve yazarı hiç duymamış olanlar bile şu sözleri bilir herhalde:

ormana gittim
çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak için
ve ölüm geldiğinde farketmemek için aslında hiç yaşamamış olduğumu.
(Anahtar kelime: Ölü Ozanlar Derneği)

Her neyse, kitabı sorduğum kitapçı istersem sipariş edip getirttirebileceklerini söyledi. Amazon'dan da sipariş edebilirdim ama böylesi bana daha doğru geldi. Üstelik kitabın gelmesi söyledikleri gibi 3 hafta değil sadece 10 gün sürdü. Dün aldım ve okumaya başladım.
Arada hoşuma giden bölümleri burada da yazmaya karar verdim. Serinin adı "Walden Gölcüğünde Bugün" olacak. Kitap 1850'lerde ve benim alışık olduğumdan biraz daha farklı bir İngilizce ile yazılmış, çeviri hataları affola. Bugün kitabın giriş paragrafını yazıyorum ve ilgilenenler için bir kaç link veriyorum:

"İzleyen sayfaları -veya onların büyük bir çoğunluğunu- yazdığım sıralarda ormanda, Concord, Massachusetts'teki Walden gölcüğü kıyısında kendi inşa ettiğim bir kulübede, herhangi bir komşudan bir mil uzakta yalnız yaşadım ve yaşamımı sadece kendi el emeğimle kazandım. İki yıl ve iki ay boyunca... Şu anda tekrar uygar yaşamın bir konuğuyum."

Wikipedia girişleri:
Henry David Thoreau - Walden; or, Life in the Woods (İngilizce)
Henry David Thoreau - Walden oder Leben in den Wäldern (Almanca)
Henry David Thoreau - (Türkçe)

Bilgisayar ekranından kitap okuyabilenlerdenseniz, kitabın tam İngilizce metnini buradan okuyabilir veya buradan metin dosyası olarak indirebilirsiniz.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Liçinin büyüme hızı...

...başımı döndürüyor! Yakında meyva verecek sanırım :))

Litchi-2

Dünya varmış

Üstte bant reklam,
sağda yanıp sönerli reklam,
hatta yazı arası, ara nağme reklamlar...
solda bol detaylı menü,
altta diğer yazılara, yazarlara, şuna buna linkler...

Ana yazıya avuç içi kadar yer kalıyor tabii...

Okumakta olduğum yazı beş sayfaya bölünüp durmadan "sonraki sayfa" tuşuna basmam gerekince...

Dikkatim de durmadan sağdaki yanıp sönerli reklam, soldaki "bunu da oku, bunu da oku" diyen menü tarafından ele geçirilince...

Bana da afakanlar basıyor.

Son zamanlarda bu derdime bir çare buldum. Artık yazının "baskı dostu" (printer-friendly) versiyonunu sadece yazdırmak için değil, okumak için de kullanıyorum. Yazı içindeki gerekli linkler ve fotoğrafların çoğu zaman baskı versiyonunda da bulunduğunu farkettim. Kaldı ki bulunmamaları büyük eksiklik değil. Baskı versiyonunda reklamlar ve diğer detaylarla sıkıştırılmadan ve yüz pareye bölünmeden sadece ve sadece yazının kendisi karşımda. Oh be, dünya varmış!

Ne demek istediğime bir örnek: Die Zeit gazetesinden bir haber ve onun bastırmak için hazırlanmış sade versiyonu.

Perşembe, Mart 20, 2008

Bir de litchi/lychee/liçi var

Kendi kendime "bu ne yerelleşme perhizi, bu ne litchi turşusu" demeden geçemiyorum. Evet, aldım. Çin'den gelirmiş, çok yol katedermiş, yerel mevsim meyvelerini yemek daha doğruymuş demedim. Ocak'tı, Malta'ya geri döneceğimiz günlerde... Bir taraftan bavul toplayıp bir taraftan vedalaşmaya gelen bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Elimdeki litchi çekirdeklerine bakarken... Litchi çekirdekleriTamam, tamam, anlaşıldı, o eski hikaye. Limon çekirdeklerine, elma çekirdeklerine, hurma çekirdeklerine ve hızımı alamadığımda avokado çekirdeklerine ne olduysa o oldu. Ama bir dakika, o kadar hızlı değil. Elimdeki litchi çekirdeklerine bakıyordum, değil mi? Sonra ıslak bir kağıt mendile sardım onları. 3 taneydiler. Küçük bir naylon poşetin içine koydum, ağzını sımsıkı bağladım. Bavulun bir köşesine yerleştirdim. Buraya döndüğümde öyle beklettim biraz. Bir akşam farkettim ki biraz dediğim, bir ay olmuş. Merakla açtım minik paketimi. Kağıt mendil hala nemliydi ve... litchi çekirdekleri filizlenmişti! Üçü de... (Bkz. yandaki fotoğraf)
Çekirdeklerden birini bir süre sonra ektim. Diğer ikisini ne yapacağımı bilemedim bir süre. Bu eve üç litchi fazla. Sonunda bahçeli evi olan ve ziraat okumuş bir tanıdığımıza verdim onları da. Eğer tutarsa Malta'nın ilk litchisi olabilir (mi?). Neyse, bendekinden daha emin ellerde oldukları kesin :))

Benimki 10 gün önce topraktan başını çıkardı. Neye benzeyeceğini önceden bilmek istememiştim aslında. Sürpriz olsun diye umuyordum. Arada bir göz atmayı sevdiğim bir bahçe günlüğünde karşıma çıkıverdi. Gözümü kapatamadım, görmüş bulundum :)) Aşağıdaki de bizim evin litchisi. O da kızıl olacak, belli. Duruşunda da bir Asyalı hal var bence.

Litchi ve karahindiba



Bu küçük, uyduruk saksıda ne kadar büyüyebilir, bilmiyorum. Kendimi burada çok kalıcı göremediğimden büyük bir saksı satın alıp ona aktarmaya da elim varmıyor. Litchiyi zamana bırakıyorum.

Laf açılmışken bahçeden haberler:
-Latin çiçeği: Keyifsiz, sararan yapraklar var. Pencere önünden çektim, biraz daha iyi gibi.
-Turp: Toprağa ekmiştim, önce gayet keyifliydi, sonra sararıp gitti. Ya sularken kökünü zedeleyecek bir şey yaptım (çünkü daha tutunmamıştı toprağa), veya zaten buraya kadardı. Bunu araştırmalıyım. Yerine bir latin çiçeği daha ektim.
-Karahindiba: İkinci fotoğrafın sağından görüldüğü üzere serpilmeye karar verdi, iki yaprağı var.
-Kızıl yapraklı fesleğen: Tohum paketine bakılırsa her mevsim iç mekanlarda kolaylıkla yetişirmiş. İkinci kez deniyorum, ilk yapraklardan asıl yapraklara geçemiyor bir türlü. Safinaz gibi uzayıp duruyor. Ustalara bakılırsa fesleğeni tohumdan yetiştirmek zormuş. Onlar da böyle derse, ben bir şey ummayayım bari. Safinazı da zamana bırakıyorum.
-Mercanköşk: Bu da ikinci denemem ve ikinci seferdir fesleğenden daha çalışkan. Yavaş yavaş ama tutarlı bir şekilde gelişiyor. İlk asıl yaprak çiftini verdi bile. Biraz safinazlık eğilimi mercanköşkte de var. Üstelik tam cam önünde olmasına ve güneş sorunu olmamasına rağmen...
-Kekik-nane: Bunu yol üstündeki çiçekçi amcadan almıştım. "Nane mi bu?" diye sordum, her zamanki ikilemeyle "Evet, evet bir menta türü" deyişinden zaten şüphelenmiştim. Eve getirip tadına bakınca düpedüz kekik gibi geldi bana. Türlü türlü nane var, belki kekik aromalı bir nane türüdür bu. Üst yapraklarından aldıkça deli gibi uzamaya başladı, bu aralar alt ve kenar yaprakları topluyorum ki biraz derli toplu bir hal alsın.

İlgilenenler için litchi hakkındaki Wikipedia girişleri:
Liçi (Türkçe)
Lychee (İngilizce)
Litchi (Almanca)

Pazartesi, Mart 17, 2008

Internetinizi nasıl alırdınız?

Bundan böyle bu soruyu da "sade" diye yanıtlamak kararındayım!

Sorun şu:
Bilgisayar başında, internette çok fazla vakit geçiriyorum. Bir süre önce Yaban da aynı şeyden şikayetçiydi. Tam benim kendimce çözümler tasarladığım günlerde, o kendine günlük 90 dakika internete giriş hakkı tanımıştı hatta. Ben basit hedeflere varmak için hep karmaşık yollar seçen biri olarak "Günde 90 dakika! nokta." diyemedim kendime.
Herşeyden önce internetteki günlük gezintilerimin verimsizliği rahatsız ediyor(du) beni. Bütün gün gez, dolaş, fakat gün sonunda gidilmesi gereken sitelere gidilmemiş, araştırılması gereken konular araştırılmamış, yazılması gerekenler yazılmamış olsun. Çok yemişim ama sofradan aç kalkıyorum gibi bir his. Hoş değil :((

Şöyle dedim kendime:
1. İlgilendiğin konularda bütün web sitelerini okuyamazsın, üstelik okuman da şart değil. Gerçekçi ol, seçici ol.
2. Her siteye her gün gitmen gerekmiyor. Bazıları (örneğin tartışma grupları ve forumlar) en fazla haftada bir ziyaret edilse de olur.
3. Günlük gazeteler her gün düzenli olarak ziyaret edilmeli.
4. Bu kriterlere uygun hep ziyaret ettiğin (veya etmek istediğin) sitelerin listesini çıkar.
5. Yasakçı olma, esnek ol. (Kendimi biliyorum, ne kadar yasak, o kadar çok başkaldırı)

Şöyle bir şey oluşturdum sonra da:
Masaüstünde haftanın her bir günü için bir klasör açtım. Her günün klasörüne düzenli okumak istediğim 3 gazetenin kısayollarını attım. Bildiğim her dilden bir gazete seçtim ki bir taraftan dil pratiği yapayım. Seçtiğim gazetelerin hem haber, hem de dil açısından kaliteli olmasına dikkat ettim. Her haberi "Flaş, flaş" şeklinde yanıp sönen, bol renkli, bol abartılı, cıvıl cıvıl velakin içeriği boş gazeteler elveda! Bunun dışında her günü ilgilendiğim bir konuya ayırıp o konuda seçtiğim en çok 3 sitenin kısayolunu ilgili klasöre koydum. Pazartesi: ekonomi -finans, Salı: basit yaşam, Çarşamba: bebek bakımı, Perşembe: dil, gibi... Ardından takip ettiğim web günlüklerini haftanın günlerine paylaştırdım. Yine günde en fazla 3 günlük olmak üzere...Sonunda her gün web ziyaretlerimi mümkün olduğunca bu plana göre yapmaya başladım. Bazı günler öğleye kadar tüm web ziyaretlerimi tamamlayıp bilgisayar başından kalkabilecek kadar azimliydim, bazı günler su koyuverdim; o site senin, bu site benim plan dışı dolaştım. Bu arada ilk planın aksayan yanları su yüzüne çıktı: bazı günlere çok yüklenmişim örneğin. Ayrıca takip etmek istediğim yeni siteler ve listeden çıkarmak istediklerim belirginleşti. Yani haftalık planı bir (iki?...üç?...) güncelleme bekliyor.

Ve bir de...
Internet kullanımımı bu şekilde bir düzene koymayı az çok başarınca cesaretlendim doğrusu. Hafta içi bir günü tamamen internetsiz geçirmeye karar verdim. Kimileri "canım ne var bunda?" diyebilir ama seyahatler dışında böyle bir günümün hiç olmadığını farkettim ben. On dakikada olsa e-mail kontrolü için bilgisayar başına geçiyorum ve çoğu zaman devamı da geliyor. Her neyse, geçen gün ilk denememi yaptım. Bile isteye, bilinçli olarak internetsiz bir gün geçirdim. Zor muydu? Evet, zordu! Bilgisayar ve internet bir zamandır televizyonum, radyom, kitabım-dergim ve telefonum haline dönüştüğü için zordu biraz da. Kendimi oruç tutmuş gibi hissettim. İşte bu yüzden, bu bağımlılık duygusu hiç mi hiç hoşuma gitmediği için, her hafta bir günümü bilgisayar başında oturmadan geçirme kararım kesinleşti.

Bundan böyle bazı günler çevrimdışı, "yaşamiçi"yim.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Malta: Anlayamadığım şeyler

Dedim ya, Malta'yla ilgili anlayamadığım bazı şeyler var. Örneğin...

-- Bu kadar küçücük bir adada neden bu kadar çok araba ve bu kadar az bisiklet var?
-- Ve neden evler bu kadar büyük?
-- Neden arabalar son model ve fakat otobüsler bu kadar eski?
-- Neden sokak lambaları güneşin batmasına daha en az yarım saat varken yanmaya başlıyor?
-- Neden dışarıda sıcaklık 15 derece civarındayken palto, atkı ve eldivenle dolaşıyorlar?
-- Neden bazen kendi aralarında da İngilizce konuşuyorlar?
-- Neden özellikle devlet dairelerinde sorduğunuz sorulara ikileyerek yanıt veriyorlar? "Sure, sure", "Over there, over there", "Room 12, Room 12" gibi.
-- Neden her şeyi kutlama sebebi sayıp havai fişek patlatıyorlar? Ve daha önemlisi neden havai fişekleri güneş batmadan önce patlatmaya başlıyorlar?

...bunlardan bazıları.

Belki bir gün anlarım.

Perşembe, Mart 13, 2008

Sabit diskimi canavardan kurtaran kahraman

7 yıldır kullandığım dizüstü bilgisayarım sonunda isyan bayrağını çekti. Uzun zamandır bitip tükenmek bilmeyen bir bahar temizliği ile gereksiz dosyalarımı siliyorum, ama ne yaparsam yapayım disk doluluk uyarısı almaya devam ediyorum. Sonunda sorunun kısmen(!) MS Windows'dan kaynaklandığını düşünmeye başladım. Çünkü bir noktadan sonra bilgisayarımı sadece kapatıp tekrar açınca bile diskte yer kalmadığına ve temizlik yapmam gerektiğine dair o sevimsiz mesaj karşıma çıkmaya başladı. Sistem dosyalarının sabit diskte bolca yer tuttuğunu zaten az çok tahmin ediyordum. Bunun üzerine arama motorları arayıcılığıyla sistem günlüklerini temizleyen bir program araştırdım. Karşıma nCleaner çıktı. Bu yazılım ücretsiz (ama ticari olmayan kullanımlar için) ve sadece 875 KB, üstelik indirmesi ve kurması oldukça kolay. Tanıtımında 2 GB'a kadar yer açabileceği söylenen bu yazılım benim bilgisayarımda tam 4 GB'lık gereksiz sistem dosyası temizledi! Üstelik biraz tutarsız çalışmasına ve ayarlar yapıp seçimlerimi belirtebileceğim bir arayüz getiremeden hata vermesine karşın. Ancak bunun daha çok benim bilgisayarımla ilgili bir sorun olduğunu sanıyorum. Windows'un özellikle son versiyonlarının (örneğin Vista) donanım kaynaklarını yiyip bitiren birer küçük canavar gibi çalıştıklarını duymuştum da bu kadarını beklemiyordum doğrusu. İleri de olanağım olursa Linux'a geçmek için bir sebep daha!

nCleaner'ı bu küçük tutarsızlık sebebiyle yüzde yüz öneremiyorum. Ama ya riske girip onu ya da internette bulabileceğiniz pek çok başka ücretsiz küçük programı deneyerek bilgisayarınızda Windows canavarının el koyduğu epeyce disk alanına tekrar kavuşabilirsiniz. Bilgisayarınızı ne kadar uzun zamandır kullanıyorsanız işletim sisteminin tortuları o kadar çok yer kaplıyor. Bu tür yazılımları denemeden yeni bir bilgisayar almak veya sabit disk arttırımına gitmek gerçekten çok anlamsız.



Fotoğraf: Maruku San

Pazartesi, Mart 10, 2008

Malta: Genel seçimler

Cumartesi günü Malta'da genel seçimler vardı. Bir çok açıdan ilginç bir seçim anlayışı var Maltalıların. Şubat ortalarında bir Cumartesi günü bir maraton ve akşamında da havai fişek gösterisi ile başladı sanırım seçim kampanyası. En azından biz ilk öyle farkettik seçimlerin yaklaştığını. Posta kutumuz seçim broşürleri ile dolmaya başladı sonra. Sokaklardaki reklam panoları ambjent(çevre), haddiema(çalışan) ve sahha(sağlık) sözcüklerinden geçilmiyordu. Neler vadettikleri az çok tahmin edilebilir.
Farklı yerlerden tüm Malta devlet dairelerinde işlerin durduğunu duyduk. Seçim sonuçlanana kadar neredeyse hiç bir işlem yapılmıyormuş. Bu aralar bürokratik bir işimiz olmadığına şükrettik. Buna karşılık belediyeler inanılmaz bir hızla çalışmaya başladılar. Kıyı boyundaki duvarlar her gün parça parça boyandı. Oysaki hiç de gerek yoktu kanımca. Biz üzerlerine konan "dikkat-boyalıdır" notunu " dikkat-çalışıyoruz-farketmeden geçmeyin" şeklinde okuduk.
Geçenlerde okuduğum Times of Malta, seçim propagandası denebilecek haberlerle ve partilerin seçim reklamlarıyla doluydu. Times of Malta buranın en çok okunan gazetesi. Aslında ulusal çapta bir gazete ama yer yer kasaba gazetesi tadında :)) Gazetedeki reklamlar gibi seçim reklamı hayatımda görmedim. Karşı partinin başkanın sözlerini ve hatta resimlerini yayınlayarak "O ne dediğini bilmiyor, siz bize bakın, bizi seçin" diyordu her iki taraf da... Dolayısıyla aslında reklamı veren partinin hangisi olduğunu anlamak için metni sonuna kadar dikkatle okumak gerekiyor.
Gerçi topu topu iki parti varmış seçimi kazanma ihtimali olan: Milliyetçi parti ve İşçi partisi. Çevreci parti (Yeşiller) bu yıl ilk kez seçimlere girme hakkı kazanmış ama pek şans tanımıyorlar. Milliyetçi parti AB'ne girişin ve 2008 başındaki Euro geçişinin mimarı iken, İşçi Partisi kazandığı takdirde Avrupa Birliği'nden çıkma ve bedava elektrik sözü veriyormuş seçmenlerine. Bir de boşanmayı yasaklayacakmış diye duydum ama bildiğim kadarıyla boşanmak zaten yasak Malta'da.
Duyduk ki Malta'da genel seçimler başka pek çok şey gibi büyük bir kutlama sebebiymiş. Cumartesi oy kullanılır, Pazar günü büyük kutlamalar yapılırmış. Pazartesi günü kimse çalışmaz, Malta'da hayat dururmuş. Bunları anlatan Maltalı kendisi de bu abartılı kutlama havasına bir anlam veremeyenlerdenmiş; Pazar ve Pazartesi günlerini denize dalarak sessiz sakin geçirmeyi tercih ediyormuş. Aklı selim sahibi Maltalılar da var tabii ki... Her neyse bu durum bize anlatıldığı zaman biraz abartılı bulup "Yok canııııım!" dedik. Cumartesi günü anladık ki gerçek payı olabilir. Bazı dükkanların kapılarında Pazartesi günü (bugün) çalışmayacakları yazılıydı çünkü. Süpermarketler de kapalı olacakmış. Böylece biz de genel havaya kapılıp 9 günlük bayram tatili geliyormuş gibi alışveriş yaptık. Cumartesi akşamı Malta televizyonunda Ahbarijat'ı ("Haberler" demek!) izledik biraz. Bütün Malta ileri gelenlerinin oy kullanması saati saatine haber edilmekteydi. En erkencileri başpiskoposmuş. Sabah 8.15'de kullanmış oyunu. Ayrıca Malta kanallarında amatör havalı kızların söylediği İngilizce sözlü şarkılar ve hararetli tartışmalardan oluşan seçim özel programları vardı o akşam. Fakat sonuçlara dair bir şey göremedik. Sebebini ertesi gün anladım. Meğer tüm seçim sandıkları kapatıldıktan sonra Naxxar'da (Naşşar okunuyor) bir merkezde toplanıp Pazar günü sayılmaya başlanıyormuş. Times of Malta'da başlık "Oylar en sonunda sayılmaya başladı" seklindeydi. Çünkü Cumartesi akşam saatlerinde hızla başlayan sandık toplama işlemi Pazar sabahı yavaşlayıvermiş ve 10:30'da başlaması gereken sayım işlemleri saat 13:00'de ancak başlamış. Tipik Malta! Tuhaf olan T.o.M.'nın başlığı. Ne demek "en sonunda"? Vaktinde başlayacağını mı umuyorlarmış? Sonuçların hemen açıklanacağını ummuştuk. Zaten 400.000 nüfuslu ada, seçmen sayısı ondan da az, ne kadar sürer ki oyları sayması. Heyhat, yanılmışız. Maltalılar oy pusulasına mühür basmayıp, bölgelerinden seçilmesini istedikleri adayları 1'den başlayarak sıralıyorlarmış. Seçmene bolca ev ödevi yaptırmakla kalmayıp oy sayanları da epeyce yoran bir sistem. Yine de akşama kadar sayıp çıkabildiler oyları, bravo!
Dün akşamüstüne doğru iki parti başabaş gidiyor, durum hakkında tam bir tahmin yapılamıyordu. Fakat Milliyetçi Parti taraftarları sokaklarda kutlama yapmaya başlamıştı bile. Bayraklarla süslenmiş gürültüyle geçen arabalar, marşlar, yol kenarında kurdukları geçici standlarda bira ve sandviç satanlar, balkonundan sarkmış caddedeki kutlamalara eşlik edenler... Akşam saatlerinde Milliyetçi Parti'nin 1200 oy fazlası ile seçim galibi olduğu açıklandı. Fark az diye mi bilmem beklediğim hararetle yapılmadı kutlamalar. Ben Pazar gecesi uyuyamayız diye hesap etmiştim. Yine de durum hakkında bir fikir edinmek isteyenleri şu haberdeki videoyu izlemeye davet ediyorum. Gören de Malta milli futbol takımı dünya şampiyonu falan oldu sanır.
Ya bu sabah? Saat 7.30 - 8.00 civarı deniz süt liman, yürüyüşçüler yürüyüşünde, balık tutan amcalar oltasını atmış, seyircileri her zamanki yerlerini almış. "Her zamanki gibi bir sabah" dedim kendi kendime... Ama dakikalara geçtikçe dışarıda gürültülerin yeniden başladığını, kalabalığın arttığını hissediyorum. Kutlamalar daha bitmemiş belli ki...

Pazar, Mart 09, 2008

Malta: Valletta dolmuşu

IMG_0678[1]Karşınızda Malta'da ünlü otobüsler dışında bildiğim tek toplu ulaşım aracı: Benim taktığım adıyla Valletta dolmuşu!

Sadece bu bir tek tekne, Sliema-Valletta-Sliema Ferry kalabalık adı altında bu iki yerleşim birimi arasında işliyor. Daha uzun ve sarsıntılı olan otobüs yolculuğunun yerine yolcularına deniz esintili, harika manzaralı, rahat ve kısa bir ulaşım olanağı sağlıyor. Belirli bir saat planı olmasına rağmen, kaptan daha çok henüz tam anlayamadığım başka bir plana göre seyr-ü sefer ediyor. Deniz biraz çırpıntılı ise veya o gün canı istemiyorsa(!) çalışmıyor. Normalde oldukça düz bir rotası olmasına rağmen, Valleta'daki iskelesinden Sliema'dakine yaklaşırken bazen Seafront diye bilinen cadde boyunca kıyı şeridine iyice yaklaşıp, kıyı ile demirlemiş büyük tekneler arasından akrobatik bir geçiş yapıyor. Bazen de tam karşı yönde Manoel Island (adacık!) kıyısına doğru yanaşıyor. Önceleri bir anlam verememiştim bu davranışa. Sonra bir yerlerde okudum. Kaptan 13 yıldır bu işi yaparmış. Eh, bunca yıl günde 15 sefer, beş dakika bile sürmeyen aynı yolu git-gel, denizde bile sıkılır insan tabii ki...



IMG_0677[1]

Anlayamadığım şey, bu hizmeti veren neden sadece bir tekne olduğu ve daha ötesi neden Malta'da denizden ulaşımın başka örneklerinin olmadığı. Öyle yerler var ki denizden ulaşmak hem daha hızlı, hem daha rahat olurdu. Ama Malta'yla ilgili anlayamadığım öyle çok şey var ki...


Şöyle havalı bir fotoğrafını daha ekleyeyim Valletta dolmuşunun ve Malta'ya dair anlayamadığım diğer şeylerden bir başka yazıda bahsedeyim.

IMG_0520

Perşembe, Mart 06, 2008

Küçükler için bir kaç oyun

Oğlumun son doktor kontrolüne gittiğimizde, bekleme salonunda hoş bir broşür buldum. Bir ilaç firmasının hazırlattığı broşür, seyahat ederken çocuklarla oynanabilecek oyunlardan bahsediyor. Yolculukta çocukları oyalamak zordur. Kendi çocukluğumdan bilirim (Anneeeee, daha çok var mıııı?). Sonra küçük yeğenimle yaptığımız bir Antalya yolculuğu geliyor aklıma. Daha Polatlı'ya varmadan başlamıştı sormaya: "Daha ne kadar var Antalla'ya?"

Sözünü ettiğim broşürdeki oyunların güzel yanı bazılarının evde de, televizyonu kapatıp oynanabilecek türden olması. Çocuklarda ifade becerisi, dikkat ve yaratıcılığını geliştiren oyunlar oldukları için de hoşuma gittiler. Oğlum henüz bu tür oyunlardan anlayacak yaşta değil. İleride bir gün faydalanabileceğimiz beklentisiyle ve başka anne-babaların işine yaracağı umuduyla buraya not alıyorum:

Bir kavram veya nesneyi adını vermeden tarif etmeyi deneyin, diğer oyuncular ne olduğunu bulmaya çalışsınlar. Örneğin:
"Nedir bu?: Eski, büyük evlerde yaşar ve kendini çarşafla örter?"

Bir dergi veya gazeteden kısa bir metni diğer oyunculara okuyun. Daha sonra aynı metni ufak değişikliklerle tekrar okuyun. Örneğin bir ismi değiştirebilir, bir cümle ekleyip çıkarabilirsiniz. Dinleyicilerden en çok hatayı bulan bir sonraki turda kendi seçtiği metni okuma hakkı kazanır.

Oyunculardan biri kaleminin ucunu bir kağıdın tam ortasına yerleştirir. Bir diğeri çizilmesi gereken bir şeye karar verir. Bir ağaç, ev, hayvan veya araba gibi. Daha sonra da kalemi tutana komutlar vermeye başlar: "Sola doğru", "Yukarı" gibi. Böylece kalem tutanı mümkün olduğunca kafasındaki şeyi çizecek şekilde yönlendirmeye çalışır. Bakalım çizen kişi veya diğer oyuncular çizilenin ne olduğunu tahmin edebilecek mi?

Oyunculardan biri bir hikaye veya masal anlatmaya başlar. Diğer oyuncular dinlemekle kalmayıp hikayeye karışma hakkına da sahipler. Örneğin arada bir bir sözcük söylerler, anlatıcı da bu sözcüğü anlattığı hikaye veya masalda mümkün olduğunca uygun bir şekilde kullanmaya çalışır. Basit mi görünüyor? Hiç de değil! Cücelerden ve perilerden bahseden bir masalda oyunculardan birinin "Motorsiklet" dediğini bir düşünün :) Bir süre sonra sıradaki oyuncu istediği bir masal anlatma hakkını kazanır.

Salı, Mart 04, 2008

Malta: Galetti

IMG_0569

Bu yukarıda görülen kıtır, leziz bisküviler Malta'ya özgü olup burada Galetti veya Water Crackers (Water biscuits) adıyla biliniyor. Her köşe başında satılıyor. Lokantalarda siparişimizi beklerken oyalanalım diye, yine Malta'ya özgü peynirle veya bakliyat ezmeleri ile ikram ediliyor. Air Malta uçaklarında verilen yemeklerin yanında eksik olmuyor. Bizim evde daha çok Türk usulü çay yanında tek başına bir atıştırmalık olarak tüketiliyor. Seviliyor, "evde de yapsak mı?" deniyor ve lakin tarifi bulunamıyor.

Pazartesi, Mart 03, 2008

Dinlemenin kenara itilmişliği

IMG_0616... teorisyenlerin üzerinde birleştiği üzere, gittikçe daha kendine odaklı, daha hızlı, daha verimli hale gelen toplumda dinlemek bir kenara itilmekte. Herkesin baskı altında çalıştığı, okuduğu, yemek yediği, konuştuğu bir toplumda dinlemek daha yavaş bir eylemdir, dünyaya ve başkalarına gösterilen ilgiye işaret eder. Bu sebeple de baskın kültürle çelişmektedir. Dinlemenin toplumsal yaşamın bir parçası olduğu belleklerden siliniyor. Berlinli bilim kadını Christina Thürmer-Rohr'un dediği gibi "Günümüzde duyup dinleyen de ne yazık ki her şeyden önce kendini duyup dinliyor". Pek çok insan konuşuyor, konuşuyor ve bütün dünyanın doğal olarak kendisini dinlediğini varsayıyor.

Bu sözler 28 Şubat tarihli Süddeutsche Magazin'deki "Bla bla bla" adlı yazıdan alıntı.

Yine aynı yazıda dinlemenin toplumda edilgen ve zayıflığı ima eden bir eylem olarak algılandığı; bu yüzden de modern toplumlarda değer görmediği ve teşvik edilmediği anlatılıyor.

Bundan mıdır diyologların azalıp "karşılıklı monologlar"ın artması?

Peki ya tek varlık sebebi dinlemekmiş gibi kulağını uzatmış bu çiçeğe ne demeli? İlk kez Malta'da gördüğüm bu güzelin ne olduğunu merak ediyorum, bilen var mı?

Cuma, Şubat 29, 2008

Sabah kahveniz nereden geliyor?

Kökten bir küreselleşme karşıtı değilim. Ama kaynakların ölçüsüzce yer değiştirdiği; değerlerin, alışkanlıkların ve adetlerin tektipleştiği bir dünyada da yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünüyorum.

Küreselleşmenin tuhaf sonuçlarına ilişkin şu hikayeyi dil kursundaki öğretmenim anlatmıştı:

Bir yaz tatilinde kızı Güney Amerika'daki bir yaz kampına gidecek olmuş. Guatemala'daki bir çiftlikte (bir kahve plantasyonu idi yanlış hatırlamıyorsam) bir süre çalışacak; insanlarla, kültürle, dille biraz haşır neşir olacakmış. İlk gün çiftlik çalışanlarından biriyle birlikte, sabahları çalışma başlamadan önce topluca kahvaltı edilen bölüme gitmişler. Tanışma faslından sonra, kahve hazırlandığını farkedince "Ah, ne güzel" demiş "Siz burada dünyanın en güzel kahvesini içiyorsunuzdur". Aç parantez : Brezilya dünyanın en önde gelen kahve ihracatçısı olsa da kimilerine göre en lezzetli ve aromatik kahve Guatemala'nın nispeten ılıman iklimli yüksek bölgelerinde yetişmekteymiş : Kapa parantez. "Nerde" demişler "en kaliteli Guatemala kahvesi gelişmiş ülkelere ihraç ediliyor, bize kalan kahve son derece kalitesiz". Gerçekten de çiftlikte çalıştığı süre boyunca lezzetli bir kahve içme imkanı olmamış hiç. Ülkesine geri döndüğünde çiftlikte edindiği dostlarına kendisini hatırlatacak bir şükran hediyesi göndermek istemiş. Ne göndermiş dersiniz?

En kalitelisinden halis Guatemala kahvesi!

Çarşamba, Şubat 27, 2008

Malta'da Bavyeralı bir karahindiba

Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!"

Bunu önce şaşkınlık tonunda başlayan, sonra sevinç tonuna yükselen bir çığlık olarak alın. Sonra yerimde hoplayıp zıpladığımı, dansettiğimi falan hayal edin. Sonra ciddi bir ifadeyle yüzüme bakıp "Annem çıldırmış olmalı" diyen oğlumu kucağıma alıp şapır şupur öptüğümü bir düşünün.
Üstüne bir de kolay kolay şaşırmayan, tepkileri ölçülü, sakin yaradılışlı bir tip olduğumu ekleyiverin. N'oldu?

Şöyle oldu:
2006 yılının Haziran ayı benim için biraz sıkıntılı geçti. Tezimi yazıyordum ve teslim tarihi çok yaklaşmıştı. Her gün üniversitede bir bilgisayar laboratuarına kendimi kapatıp bazen ara vermeden saatlerce çalışıyordum. Eve dönmek için otobüs durağına 10 dakika yürüyor ve 10-15 dakika kadar da genellikle kaçırdığım otobüsü bekliyordum. Bu süreyi etrafımdaki ağaçları, çiçekleri seyretmekle geçirmek biraz dinlendiriyordu beni. Bir süre sonra durağın yanındaki karahindibaları gözüme kestirdim. Karahindibayı severim, şurada bahsetmiştim. Tohuma kaçtıklarında biraz alıp saklamak, sonra evde kendim ekip yetiştirmek gibi bir fikir gelişmeye başlamıştı kafamda. Çocukken birbirimizin kulağına doğru üfleyip oynamayı sevdiğimiz o tüylü şeyin karahindibanın tohumu olduğunu kimse söylememişti. Galiba hiç bir yerde okumuş da değildim. Ama bir şekilde biliyordum işte. "O tüylü şeyler"in biz üfleyip oyun oynayalım diye değil, karahindiba tohumu rüzgarla birlikte uzaklara uçup yayılabilsin ve gelecek bahar çayırın her tarafını kaplayabilsin diye yaratıldığını biliyordum bir şekilde.
Tohumların yeterince olgunlaştığını düşündüğüm sıcak bir gün bir baş karahindiba tohumunu alıp bir kağıdın içine yerleştirdim. Otobüse bindim, eve geldim, üzerine "Karahindiba" yazıp kağıdı iyice katladım. Satın aldığım başka tohumların yanına koydum ve.... ve unuttum!

Sonra da şöyle oldu:
Geçen ay Almanya seyahatinden dönerken evde ne kadar tohum varsa toplayıp geldiğimi yazmıştım sanırım. 5 Şubat günü bir kaç başka tohumla beraber karahindibayı da küçük bir kaba ektim. Onun ve yine doğadan kendim topladığım bir başka tohumun ne olacağını özellikle merak ediyordum. Bir çeşit "yabani bitki evcilleştirme" procesi! O günden beri bazen günde bir kaç kez kontrol ediyorum ektiklerimi. Bazıları 5 günde çimleniverdi. Onları daha yazamadım bile. Karahindibadan tık yok, kendini biraz ağır satacak tabii ki... Ta ki dün öğleden sonra o minicik, o capcanlı, o taze yeşil yaşam belirtisini görene kadar...

Ne demiştik?
Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!"

Salı, Şubat 26, 2008

Pek şaşırdım bu işe

Cuma günü akşam yemeğini hazırlarken, ayıkladığım turbun atmak üzere olduğum dip kısmına baktım bir an. Minik, yeşil bir filizlenme işareti vardı. Daha önce okuduğum bir bahçe kitabında havucun aynı kısmını kesip, düz bir kap içinde, biraz suyun içine yerleştirerek filizlendiriyorlardı. "Havuç için işe yarayan turp için neden yaramasın?" diye düşünerek aynı şeyi yaptım ben de. Ertesi gün yeşil kısım biraz daha büyük göründü gözüme, "uyduruyorum galiba" dedim. Ama sonra iyice emin oldum. Fotoğrafta da görüleceği üzere tabakta ve biraz suyla yetişen minik bir turp bitkim var! Hem de 4-5 gün içinde... Pek şaşırdım bu işe. (Fotoğraftaki tabak küçük, 14 cm. çapında bir tabak)

Turp

Ardından zihni sinir sorular gelmeye başladı tabii. Bu şekilde bırakırsam gelişimin bir süre sonra duracağı belli. Peki ya bir saksıya ekersem ne olur? Tutar mı tutar ! Peki turp yaprağı yenir mi? Yenmese de olur, yeşili yeter! Peki yeterince büyük bir saksıda, yeterince uzun süre büyütülürse sonunda bir (veya daha çok) turpçuk verir mi? Olur mu olur! Derdim turp yemek değil ki. İlk defa bir turbun (ve hatta bir yumru köklü bitkinin) nasıl yetiştiğini göreceğim böylece. Denemeye karar verdim. Hatta havuçla da... Dur bakalım n'olacak!

Not: Sözünü ettiğim kitap aslında çocuklara yönelik, bahçecilikten ve bahçe deneylerinden bahseden bir kitaptı. Türkçe'de böyle kitapların olmaması ne yazık. Üstelik her yıl gerekli gereksiz tonla kitap çevirilip yayınlanırken...

Cuma, Şubat 22, 2008

Gıdalara eklenen katkı maddeleri

Satın aldığımız yiyeceklerin içinde ne olduğunu bilmek konusunda takıntılıyım. Alışverişlerimde vaktimin önemli kısmı paketlerin üzerini okumakla geçer. Her ne kadar tüm katkı maddeleri zararlı değillerse de, tüketici olarak benim isteğim dışında ürüne eklenmeleri can sıkıcı. En azından ne olduklarını bilmek isterim.


E kodlarının karşılıklarını veren şöyle bir liste var Wikipedia'da. Türkçe Vikipedi'nin aynı konudaki başlığı ise şurada.

Çarşamba, Şubat 20, 2008

Basit Yaşam 101

Yoncalar çiçek açtı
Şu aşağıdaki bağlantıda ünlü Voluntary Simplicity kitabının yazarı Duane Elgin "neden daha basit bir yaşam?" sorusunu yanıtlıyor özetle ve 10 değişik sadelik/basitlik türü tanımlıyor kendince:
The Garden of Simplicity

Yazının Türkçesi de şurada:
Sadeliğin Bahçesi

Giriş dersi olarak okunabilir :))

Fotoğraf: Kıyıdaki gezinti yolunda, ağaçların altındaki yoncalar çiçek açtı. Benim bildiğim yoncalar yonca yonca dururlar. Bunlar değişik bir tür müdür, yoksa iklimden dolayı mı kolayca çiçeğe durdular, bilmiyorum. Güzeller :)


Güncelleme 27.04.2012: Her iki linkin de güncelligini kaybettigini haber veren Pelin'e tesekkürler :)
Ingilizcesi artik buradan, Türkcesi ise buradan okunabilir :) 

Salı, Şubat 19, 2008

Her zaman böyle olmuyor

Dün...
...henüz öğle olmadan yapılacak işler listemdeki işlerin hemen hemen yarısının üstü çizilmişti bile. Yalancıktan da olsa bir başarı duygusu verdi bu.
...haftasonunun buz gibi ve keskin rüzgarlı havası (12 derece) yerini güneşli ve keyifli bir havaya bırakmıştı.
...öğleye doğru dışarı çıktık. Dışarıda halledilmesi gereken işler de sorunsuzca bitti. Hatta listemde yer almayanlar bile.
...kıyıda oğlumla oturduk. Sırtımızı gürültülü caddeye, yüzümüzü denize ve Valletta'ya döndük.
IMG_0410
...havada çocukluğumdan hatırladığım ama yıllar geçtikçe daha az duyduğum; baharın habercisi o tarifi zor koku vardı. Sevinçle içime çektim. Bazen insan yaşadığını unutacak neredeyse, böyle derin nefes almasa.
... dönüşte bitirilen işlerin ödülü olarak; yanyana dizilmiş, hareketli sokak kahvelerinin birinde bir kahve ısmarladım kendime. Oğlum arabasında kestirirken ben yoldan gelip geçen insanları, onların ilginç yerli ve turist hallerini seyredip kahvemi yudumladım.
...deniz kenarında biraz daha yürüyüp eve geldik.

Her şeyin sorunsuzca, su gibi akıp gittiği; çok pürüzsüz, çok dalgasız, sakin ve huzurlu bir gündü dün. Bir çoklarına neredeyse sıkıcı gelebilecek bir gün. Geçmişte iş yaşamındayken bazı bazı burnumda tütmüş, ileride tekrar çalışmaya başladığımda muhtemelen sıklıkla anacağım türden bir gün...

"Neyse ki..." diye başlayacak değilim son cümleye, "ne yazık ki..." diyecek de değilim.
Sadece şu: Her zaman böyle olmuyor.

Fotoğraf: Sliema'dan Valletta'ya bakış

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Doğal tatlandırıcılar

Tatlıyı hayatımızdan tamamen çıkarmak galiba mümkün değil, hiç olmazsa rafine şekere doğal bir alternatif bulsaydık. Bazı denemelerim olmadı değil. Stevia, bal, pekmez, kuru meyveler... Hepsinin yeri ayrı anlaşılan. Bazen bal, bazen diğerleri daha iyi sonuç veriyor.

Şu aşağıdaki bağlantıda bazı doğal tatlandırıcılar sayılmış. Üstelik rafine şekere karşılık hangi oranda kullanılmaları gerektiği de belirtilmiş. Hepsini her ülkede bulmak mümkün değil ya, en azından aklımın bir köşesinde olsun, belki yaşadığım yerlerdeki başka doğal tatlandırıcılarla ilgili çağrışımlar da sağlar diye saklamışım:


Care2 Directory of Natural Sweeteners

Pazar, Şubat 17, 2008

Yapabileceğimiz 10 şey

Bilgisayarım %100 doluluk oranı uyarıları verince biraz temizlik yapayım dedim ben de. Bu temizlik sırasında sabit diskin gizli labirentleri arasında kaybolup gitmiş bir çok ilginç yazı ve bağlantı buldum. Şu verimsiz saklamacılık huyumdan bir vazgeçsem...

Önümüzdeki günlerde bunları günlüğüme eklemeye karar verdim.


İlki Açık Radyo web sitesinde yayınlanmış Mikdat Kadıoğlu'nun şu yazısı:

Yapabileceğimiz 10 şey


Küresel ısınmaya karşı birey olarak yapılabilecek 10 şeyden bahsediyor. "Aaaa, sen o 10 şeyi hala yapmıyor musun?" demeyin. Yazı eski ama gereksinim hala güncel. Arada bir hatırlamakta ve hatırlatmakta ne zarar var?


Yazarın iklim değişikliği ve küresel ısınma üzerine yine aynı sitede yayınlanan başka ilginç yazıları da var. İlgilenenler için: şurada.

Cuma, Şubat 15, 2008

Malta: Çöp ayırmaya devam...

Malta'ya ilk geldiğimizde çöp ayırma alışkanlığından vazgeçtik. Bilenlere geri dönüşüm ve ayırılmış çöp toplama sistemi olup olmadığını sorduğumuzda "Henüz yok ama yakında başlayacak" demişlerdi çünkü. Biz de beklemeye karar vermiştik. Uzun süre plastik, kağıt, organik, cam, vb. çöpleri ayırınca kendini otomatiğe almaya başlıyor insan. Böyle yapmamak ve her şeyi tek bir çöpe dolduruvermek tuhaf bir rahatsızlık duygusu veriyor. Özellikle cam şişeleri atarken...

Geçen zaman içinde "yakında" kavramının Malta'da "Üç ay ile üç yıl arası belirsiz bir zaman birimi"ne işaret ettiğini öğrendik. Bir de oturduğumuz yere 5-10 dakika mesafede, bir park alanında, arabaların arasına gizlenmiş büyük geri dönüşüm kutuları gördüm. Kağıt, cam ve plastik içindi sanırım. Tekrar çöp ayırmaya başlamayı düşünüyorum. "Benim ülkem değil, bana ne" diyemeyeceğim. Çeşme suyu denizden kazanıldığı ve ne içmeye ne de yemekte kullanmaya uygun olmadığı için her şeye şişe suyu kullanılıyor burada. Günde en az 2-3 şişe su tüketiyoruz. Haftada, ayda, yılda toplam ne kadar atık plastik şişe "ürettiğimizi" hesaplamak dahi istemiyorum. Bütün adada bir yılda çöpe giden toplam plastik şişe sayısını düşünemiyorum bile! Üstelik bu sadece plastik şişedeki durum. Böylesine küçük ama böylesine nüfus yoğunluğu olan bir ülkede geri dönüşümün üç vakte kadar ertelenemeyeceğini, öncelikli olduğunu düşünüyorum.
Her neyse, ben havlu atıyorum. Çöp ayırmaya kaldığımız yerden devam...

Perşembe, Şubat 14, 2008

5 dolar, kırmızı güller ve kadınlar

Ön uyarı: Sevgililer Günü havasındaysanız, gözünüzde gözlüğünüz pembe, elinizde hediyeniz kırmızıysa, ayaklarınız yerden 5-10 metre kesilmişse bu yazıyı okumayın! Bekleyin bir-iki gün geçsin. Sonra okursunuz çok canınız isterse...

Birbirlerine sevgililer günü hediyesi almak için 5 dolar üst sınırı koyan bir çiftten bahsedecektim, vakit yetmedi.

Sevgililer günü ve klişeleri üzerine çok yaramaz, çok oyunbozan bir yazı yazmak istedim. Galiba onu da yetiştiremeyeceğim. Almanca bilenler için şu makaleyi paylaşsam: Bittere Liebesgrüsse

Çin'de, Güney Amerika ve Afrika'da üretilen ama daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika'da satılıp hediye edilen...
Sevginin simgesinin mükemmel olması gerektiğinden yola çıkarak ve ulaşım maliyetleri azalsın diye dikenlerinden ve yapraklarından temizlenen...
ve yine aynı sebeple ve dünyanın bir ucundan diğerine yaptığı yolculukta güzelliğini (ve ticari değerini!) yitirmesin diye kimyasallara bulanan kırmızı güllerden...
ve bir de o gülleri uyuşmuş elleriyle dikenlerinden ayıklayan kadınlardan,
ve o kimyasallara her gün maruz kalan,
ve o çiçek seralarında haklarından habersiz, erkeklerden daha az saat ücretiyle çalışmaya dünden razı kadınlardan bahsediyor bu yazı diye kısaca bir de Türkçe özet geçsem...

yeterince oyunbozanlık, yeterince yaramazlık yapmış olur muyum?

Sevdiklerinizle beraber geçirdiğiniz günler bol olsun.

Cuma, Şubat 08, 2008

Acemi bahçıvanın günlüğü: Tere

Malta'da zeytinyağından sonraki hayalkırıklığımı taze otlardan yana yaşadım. Maydonoz, nane, kekik, mercanköşk, biberiye ve kardeşlerinden bahsediyorum. Akdeniz'deyiz, çok şey mi istiyorum? Gerçi yok değiller, ama adanın içerilerindeki çiftlik ve seralarda satılıyorlar, ulaşamıyorum. Marketlerdeki kurumaya yüz tutmuş, pörsümüş sözde ot müsveddelerini ise elbetteki almıyorum.

Bu sefer işe kendim el atmaya karar verdim. Wegwarte Cremona iş başında! Karbon testine falan gerek yok. Son seyahatimde evde ne kadar tohum varsa toplayıp geldim. Mutfak penceresinde bahçe kurmak eski bir projemdir, bilenler bilir. Yol üstünde bahçe malzemeleri satan ve İngilizce'yi ağır bir Malta aksanıyla konuşan yaşlı, komik bir amcadan toprak satın aldım. Saksı niyetine plastik yoğurt kapları, su şişeleri ve evde bulduğum bazı tek kullanımlık saklama kaplarını kullanmayı planlıyorum. Techizat tamam gibi...

İlk denemeyi tere ile yapıyorum. Bir tür el alıştırması olsun diye ve kendi kendimi teşvik etmek için. Biraz da çabuk sonuç alacağımı bildiğimden.

Bahsettiğim tere Lepidium sativum. İngilizce Garden Cress, Almanca Gartenkresse diyorlar. Türkçe'de bahçe teresi diye bir şey var mı, bilmiyorum. Ama en azından bunun bizde pazarlarda satılan su teresinden başka bir tür olduğunu tahmin ediyorum. Su teresi, Nasturtium officinale, sanırım.
Dönelim Lepidium sativum'a. Yılın her zamanı iç mekanlarda yetiştirilebiliyor. Toprağın sadece üzerine serpiştirilmesi yeterli olan tohumları 24 saat içinde patlıyor, en fazla 5-6 gün içinde de yemeğe hazır ve keskin tadı bizim su teresini çok andıran filizlere dönüşüyor. Hatta bir yerlerde tohumların gerek duydukları tüm besin maddelerini bünyelerinde bulundurduklarını ve bu yüzden toprağa gereksinim duymadıklarını; herhangi bir nemli ortamda (nemli pamuk belki!) yetişebileceklerini okumuştum. Bunu hiç denemedim, bu bilgiyi tekrar teyit etmeliyim. Filizler önemli miktarda demir, kalsiyum, folik asit, A ve C vitaminleri içeriyormuş.
Bizim bahçe terelerinin gün be gün fotoğraflarını da çektim. İşte böyleyken böyle oldular:

30.01.2008

30.01.2008

Bu fotoğraf öğle saatlerinde tohumlar toprakla buluştuktan ve elimle yağmurlama usulü sulandıktan hemen sonra çekildi. Toprak ıslak değil nemli tutulmalı. Aynı günün akşamı tohumlar tamamen şiştiler, bazı öncüler henüz 24 saat dolmadan patlamıştı bile :))

31.01.2008

31.01.2008


İkinci gün hemen hemen bütün tohumlar patladı ve meraklı başlarını tohum kabuğundan uzatmaya başladı :))

01.02.2008

01.02.2008

Onlara "baş" dediysem de bu bir hata. Aslında yetişmekte olan bitkinin kökleri olacaklar çünkü. Tohum toprağa hangi açıyla, hangi yönde düşerse düşsün bu başcıklar kök olduklarını ve meraklı burunlarını toprağa sokmaları gerektiğini biliyorlar. Bugünü bunun için türlü akrobatik hareketler yaparak geçirdiler. Diğer yandan da bitkinin minik yaprakları sökün ediyor kabuğun içinden. İlk çıktıklarında sarı renkliler, sonra yeşerecekler... Bugün toprağın hafifçe kurumaya başladığını farkedip yine yağmurlama usulü nemlendiriyorum.


02.02.2008

02.02.2008


Şu büyüme hızına da bakın hele! Arada gün mü atladım diye kontrol ediyorum, hayır, atlamamışım. Filizler hızla büyüyüp yeşermeye başlıyorlar. Yaprakların bazısı söküp atamadığı tohum kabuklarını da beraberinde yukarı doğru kaldırıyor. Minik halterciler gibiler :))

03.02.2008

03.02.2008


Bir çok yaprak tohum kabuklarını atmayı başardı. Eh, ben de biraz yardım ettim. Haydi bakalım, kim tutar artık sizi?


04.02.2008

04.02.2008


İşte yetiştiler bile, yanlarından geçerken keskin tere kokusunu duymak bile mümkün.
6. günden itibaren cacık, salata içinde veya tek başlarına soframıza konuk oldular.
Şu linkte de başka bir blogcunun çektiği kesintisiz bir film var büyüme maceraları üzerine. Bu filmde filizlerin güneş ışığını takip ederek dansedercesine hareket etmesini olağanüstü buluyorum.
Bir aralar adeta başucu kitabım haline gelmiş olan Lesley Bremness'in The Complete Book of Herbs'inde (ki vaktini kütüphaneden çok bizim evde geçirir olmuştu), bahçe teresinin çocuklarla birlikte kurulacak bir bahçenin olmazsa olmazlarından sayıldığını hatırlıyorum. Şaşmamalı, yetiştirmesi çocuk oyuncağı çünkü. Ayrıca bir çocuğun bile kolaylıkla gözleyebileceği bir yetişme süreci var. Çocuklarını TV önünden çekip almak, şehirde bile olsa biraz doğaya yaklaştırmak isteyen anne-babaların aklının bir köşesinde olmalı bu bitki. Kaldı ki büyüklerin bile alacağı yaşam dersleri var bu minikten.

Tasarımın özü...

Son bir kaç gündür Microsoft tarafından Yahoo'ya yapılan teklifle ilgili yazıları okuyorum. Pek çoğu arama makinalarının geçmişi ve bugününe dair ilginç bilgiler de içeriyor. Asıl ilginç olan bu yazıların bazılarında Google'ın bu alanda bir numara olmasının önde gelen sebeplerinden birinin neredeyse tamamen boş giriş sayfası olduğunun söylenmesi. www.google.com adresine girildiğinde Google logosunun altında sadece giriş yapılacak bir kutucuk ve bir "Ara" tuşu vardır (hemen hemen).

Basit, öz tasarımları kişisel olarak her zaman tercih etmeme rağmen, vaktiyle benim Google'a geçiş sebebim daha iyi arama sonuçları getirmesiydi. Yine de şimdi Yahoo'nun giriş sayfasıyla bir karşılaştırma yaptım ve iki giriş sayfası arasında gerçekten ciddi bir tasarım farkı olduğunu gördüm. Dahası bildiğim başka arama makinalarını da kontrol ettim. Altavista çok önceleri Yahoo'ya benzer bir giriş sayfasına sahipti diye hatırlıyorum, oysa şimdi Google'ınki gibi boş onunki de. Diğerleri de (ask.com, hakia.com, vb.) giriş sayfalarında hemen hemen sadece arama kutucuğu ve düğmesi bulunduruyorlar. Google'dan öğrendikleri bir ders varmış gibi...

Belki de sözkonusu haberlerdeki tespitte biraz gerçek payı vardır ve insanlar internette de bazen biraz nefes alınacak görsel vahalar aramadan edemiyordur.

Perşembe, Şubat 07, 2008

Kimyonun maceraları 07/02/2008

Yaşlı, güzel bir Akdeniz evinin kimyona anlattıklarıdır:

"Ne günler gördüm ve her gün neler görürüm, bir bilsen. Denizi seyrederim çokça. Yorgun mu, öfkeli mi, neşeli mi, huzurlu mu... Her halini bilirim. Çok uzaklardan geçen devasa yolcu ve yük gemilerini, güzel havalarda şu burnun biraz ötesinde süzülen beyaz yelkenli tekneleri, her sabah ekmeğini aramaya açık denize çıkan küçük balıkçı teknelerini seyrederim. Gökyüzü bazen pamuk pamuk bulutla dolar. Pamuk pamuk akıp giderler bütün gün gözümün önünden. Bir an gelir; ada mı akıp gidiyor, bulutlar mı bilemem. Bazen de denize batırıp sanki fırçasını, pürüzsüz bir maviye boyar titiz bir ressam tüm gökyüzünü. Yolun karşısında, kıyıda dolaşan insanları seyrederim sonra... Koşucuları, bebeği ile gezmeye çıkmış anneleri, banklara oturmuş laflayan yaşlıları seyrederim. Hızlı hızlı gidenleri, yavaş yavaş gidenleri, düşünenleri, oturanları, dikilenleri, seyredenleri... Halimden pek şikayetçi sayılmam. Bir de şu iki yanıma diktikleri iki beton yığınını görmese gözüm, güneşimi kesmeseler sağlı sollu, keyfime diyecek olmaz çoğu gün."

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Sözün özü...

Az ve öz konuşmak (ve yazmak) az ve öz yaşamanın bir uzantısı mı?
Balta girmemiş internet ormanında o forum senin, bu blog benim dolaşırken sıklıkla aklıma gelir bu. Bazen kendi yazdıklarımı da pek uzun bulurum.

Söyleyecek bu kadar çok sözümüz olması normal mi?

Guardian'da Comment is Free bölümünün moderatörleri uzun yorumlardan pek mi sıkılmış nedir; yorumcularına "hodri meydan" demişler, "tüm zamanların en iyi yorumunu yapın, ama sadece altı kelimeden oluşsun".
İlginç yorumlar gelmiş, vaktiniz varsa buyrun, okuyun.

Benim hoşuma gidenler:
  • Moderator deleted. Comment is now free.
  • It is all about the oil.
  • I came, I saw, I blogged.
  • You cannot argue in six words.
  • I post, therefore, I am.

Yine de akıcı bir dille yazılmış, iyi kurgulanmış, dilbilgisi ve yazım kurallarına dikkat edilmişse uzun bir yazıyı hiç bir şeye değişmem. Sıkılmadan da okurum.

Sadelik sözün miktarında değil, söyleniş şeklinde olsa gerek.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Buna değmem ve bundan fazlasına değerim!

"Siz buna değersiniz."
"Because you're worth it."
"Sie sind es wert."

Bildiğim hangi dilde duysam kulağımı tırmalıyor...
İsmini burada anıp reklamını yapmak istemediğim ünlü bir markanın ünlü sloganı bu.

Neden rahatsız ettiğini düşündüm, üç sebepten hoşuma gitmediğini buldum:
Birincisi, insan olarak bu sloganla kastedilenden çok çok daha değerli olduğuma inanıyorum. Değerimi belirleyen şey o kremi sürmek, saçımı bu boyayla boyamak olamaz ki... Daha üstün şeyleri hakediyorum. Kirletilmemiş havayı, temiz suyu hakediyorum. Adaleti ve barışı, saygı görmeyi, güvenlik korkusu duymadan yaşadığım şehrin sokaklarında yürümeyi hakediyorum.
Güzel kitaplar, iyi bir müzik hakediyorum.

İkincisi, birey olarak o kadar da önemli bulmuyorum kendimi. Bu sloganın benmerkezci havası çok itici geliyor. Dünyanın başka yerlerinde yaşayan milyonlarca insan da değerli. Ama pek çoğu aç, evsiz, işsiz; bazıları savaş, şiddet, terrör, doğal felaket bölgelerinde yaşıyorlar. Onların temel ihtiyaçları bile karşılanmazken hangimiz "buna" değeriz ki?

(Hiç mi bir şey yapmayalım kendimiz için? Kendimizi daha iyi hissetmek, keyiflenmek adına hiç mi bir şey satın almayalım? Elbette, hayır! Sık sık kendime armağan alırım örneğin :)) Abartılı bir önem ve değer duygusuna kapılmadan ihtiyaç duyduğumuz için yaparız çoğumuz bunu. )

Üçüncüsü,
bu sırt sıvazlayan,
bu aklınca cesaret verip teşvik eden,
bu "hadi, ha gayret, git de kendin için bir şey yap, bak iyi gelecek, ben seni düşünüyorum, sen bilmezsin, ben bilirim" der gibi gibi...
...tüketici, birey ve insan tarafımı ayrı ayrı aptal yerine koyan tavrı sevmiyorum.

Çok mu abartıyorum? "Canım, öyle bir reklam sloganı bu da..." diyenler olacağını sanıyorum.
Ama benim gibi düşünenler olduğunu da biliyorum. Şurada örneğin, şurada ve şurada olduğu gibi :))

Cuma, Şubat 01, 2008

Bir torba dolusu kiraz.....çekirdeği!

Çocukken, sıcak yaz günlerinde kuzenlerimle bir araya geldiğimizde en hoşumuza giden şeylerden biri meyve yemekti. Önümüze konan büyük bir tabak dolusu yaz meyvesini kısa sürede bitirir; bir sürü kiraz, kayısı ve şeftali çekirdeğinden oluşan yığına, eserimize, şaşkınlıkla bakardık. "Bunları saklayalım, bir şeyler yaparız" derdi içimizden biri. Her türlü şeyin oyuncak niyetine ve oyun yaratmak için kullanılabildiği yıllardı onlar. Yine de bu çekirdeklerle ne yapılacağı konusunda belirgin bir fikrimiz olmazdı pek. Güneşte kuruyan kayısı çekirdekleri büyükçe bir taşla kırılarak içinden çıkan badem afiyetle yenirdi. Peki ya kiraz çekirdekleri? Çocukça bir içgüdüyle onlardan da bir şeyler yapılacağını bilirdik. Ama ne olduğunu çıkaramazdık.
Kiraz çekirdekleriyle yapılan "şeylere" yıllar sonra Almanya'da bir dükkanda rastladım. Kauçuktan yapılmış sıcak su torbalarının yanında duran kare şeklindeki kumaş torbaların altında "Kirschkernkissen" yazıyordu. Kiraz çekirdeği yastığı veya torbası! Elimi uzatıp tuttuğum torbaların içinde gerçekten de minicik kiraz çekirdekleri olduğunu hissettim. "Hah, işte böyle bir şey!" dedi içimdeki çocuk.
Meğerse Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkelerde kiraz çekirdeği torbaları öteden beri vücuda sıcak uygulamakta kullanılırmış. Bu yöntem, kiraz çekirdeklerinin hızla ısınmakla kalmayıp ısıyı bünyelerinde uzun süre tutabilme özelliklerine dayanıyor. Genel inanış bu özelliğin ve dolayısıyla kiraz çekirdeği torbalarının ilk kez İsviçre'de kiraz likörü fabrikasında çalışanlar tarafından bulunduğu yönünde olsa da; 90'lı yılların sonunda Almanya'nın Münster kenti civarında yapılan kazılarda bulunan kiraz çekirdeği torbası kalıntıları bu doğal yöntemin ortaçağdan beri bilindiğini göstermiş. (Kendi kendime not: Daha kısa cümleler kurmalısın!) Bugün bu torbalar mikrodalga veya bildiğimiz fırınlarda ısıtılarak kullanılabiliyor.

Kiraz çekirdeği torbası benim aklıma tekrar bebeğim için ilk alışverişi yaparken geldi. Özellikle yeni doğan bebeklerin üç ay koliği denen gaz sancılarında el altında bir sıcak su torbası bulundurmak öneriliyor. Ben kiraz çekirdeği torbasını tercih ettim, çünkü:
- Kauçuk sıcak su torbaları kolaylıkla kötü kazalara (torbadan kaynar su sızması, vb.) sebep olacakmış endişesi taşıyorum.
- Kauçuk da doğal bir ürün, fakat sonuçta elimize bir sıcak su torbası olarak ulaşana kadar iyi kötü bir üretim sürecinden geçiyor.
- Dünyanın kauçuk yetişebilen bölgelerinde doğal bitki örtüsünün kauçuk ağacı yetiştirebilmek için yokedildiğini duydum. Kauçuğa doğal bir alternatif olduğunda onu kullanmayı tercih ederim.
- Kiraz çekirdeği sonuçta bir yan ürün :) Sadece toplanıp, temizlenip kumaş torbalara doldurulmasından ibaret daha basit ve doğal bir üretim süreci var.
-Kiraz çekirdeği yerel bir ürün, kauçuk dünyanın uzak bölgelerinden geliyor.
- Kiraz çekirdeği torbasını önceden başka bir sebeple ısınmış fırında, kışın zaten yanmakta olan kalorifer üzerinde, yazın doğrudan güneşte bekleterek ısıtmak mümkün. (Enerji tasarrufu!)
- Kiraz çekirdeği torbasını vücuda soğuk uygulamak gereken durumlarda da kullabiliyoruz. Bu durumda da buzdolabında bir süre bekletmek yeterli.

Torbayı şimdi sadece bizim ufaklık değil, gerginlikten kaynaklanan sırt ve boyun ağrılarında ben de kullanıyorum, çok rahatlatıyor.

Özellikle bebekler için kullanırken:
Fırında max. 120 derecede 5-7 dakika, mikrodalga fırında max 300 W'da 1-2 dakika ısıtmaya,
Her zaman önce kendi tenimizde, örneğin yanağımıza değdirerek ısıyı kontrol etmeye,
Bebeğin cildine doğrudan değdirmeyip giysi üzerinden veya 1-2 cm. uzaktan uygulamaya
dikkat etmek gerekiyor.

Peki, bolca kiraz üretilen ve de tüketilen Türkiye gibi bir ülkede kiraz çekirdeği torbasını evde üretmek mümkün mü? Elbette! Bu günlükte henüz kendim denemediğim şeyleri yazmaktan hoşlanmıyorum ama bir istisna yapabiliriz sanırım. Bu konuyu biraz araştırdım ve şöyle yapıldığını öğrendim:

1. Toplama: Burası en kolay ve tatlı kısmı :) Mevsiminde bol bol kiraz tüketiyorsunuz. Ayrıca tanıdıklarınızdan da yedikleri kirazların çekirdeklerini sizin için biriktirmelerini rica ediyorsunuz. 300-350 gr çekirdek normal bir torbayı doldurmak içinyeterli.
2.Temizleme: Burası biraz zahmetli kısmı :( Çekirdeklerin bir şekilde kalan meyva parçacıklarından temizlenmesi gerek. Akan su altında yıkamak bir çare, ama çoğunlukla yeterli değil. Kimileri çekirdekleri sağlam bir torbaya koyup ağzını sıkıca bağlayarak çamaşır makinasında yıkıyormuş. Kimisi de bir tencereye koyup tamamen temizlenene kadar kaynatıyormuş. Ben olsam -birinciyi biraz tehlikeli gördüğümden- ikinciyi tercih ederdim. Bu aşamadan sonra temizlenen çekirdekler güneş altına serilerek tamamen kurutuluyor.
3. Torbalama: Bu adımın zorluk derecesi dikiş becerinize kalmış. Örneğin ben bu aşamada sınıfta kalırdım.
- Herşeyden önemlisi çekirdekler kumaş torbaya tıka basa değil biraz gevşek doldurulacak.
- Kumaş olarak yüzde yüz pamuk veya keten kullanıldığını görüyorum. Fakat ısıya dayanıklı bir kumaş olduğundan emin olmalı. En azından, 120 derece fırında 5-7 dakika ısınmaya dayanacak bir kumaş... Herhangi bir kazaya meydan vermemek için kumaş seçiminde bir bilene danışmak veya ön denemeler yapmak gerekir diye düşünüyorum.
- Torbanın büyüklüğü ve şekli size kalmış. Piyasada satılanlar genellikle 10-15 cm büyüklüğünde ve kare şeklinde. Ama evde yaparken yaratıcılığımızı kullanmamıza kim engel?
- Özellikle bebekli evlerde torbanın sıkı sıkı dikilmesi çok önemli. Bebekler bu torbalarla oynamayı seviyor. Minik ayaklarının dibine ısınsın diye koyduğunuz bir torbayı az sonra eline almış ağzına götürürken görmek işten bile değil. Torbanın açılıp içindeki çekirdeklerin ortaya saçıldığını düşünmek bile istemeyiz, değil mi?
-Flickr'da bulduğum bir örnekte ayrıca bir dış torba/kılıf daha dikilmiş. Hem çok sevimli, hem biraz daha güvenli: Arkadan görünüş, önden görünüş


Dalda kiraz fotoğrafı: Ronile35